Etiket arşivi: ak parti

Zahide Uçar: Irak’ın Üzerine Bush, Türkiye’nin Üzerine AKP Düştü


Bush’un temsil ettiği küresel şirketler Irak’a demokrasi oyunuyla bombalar yağdırdı. AKP demokrasi oyunuyla ülkeyi bölünme ve iç savaş sürecine soktu.

Küresel şirketler Irak ve Libya’yı bombalarla soydu. Bombalarla parçalıyor. Türkiye’yi Erdoğan-Gül ikilisiyle parçalanma sürecine soktu.

Yargı ve yandaş basın (AB-D)’den yönetiliyor.

Ordu CİA tarafından kıskaca alındı. ABD açık bir savaşta alamayacağı sayıda Türk Silahlı Kuvvetler mensubunu esir aldı.

Bir yasa ile Özel güvenlik şirketleri kuruldu. Bütün resmi ve resmi olmayan kurumların güvenliği bu özel güvenlik şirketlerine devredildi. Özel güvenlik şirketlerinin çoğu yabancıların eline geçti. Bu durumda yabancıların ülkemizde silahlı güç bulundurduğunu da düşünmemiz gerekir. Bu şirketlerin güvenlik elemanı adı altında ne kadar yabancı ajan çalıştırdığını bilmiyoruz.

Ülke insanı Erdoğan’ın 10 yıldır sistemli bir şekilde sürdürdüğü gerilim politikaları ile patlamaya hazır bir bombaya dönüştürüldü. Ülkemizde cirit atan ajanların bu gerilimi ateşlemeyeceğini kimse söyleyemez.

AKP bombardımanından nasibini almayan kalmadı. Tarihimiz, dinimiz, geleneklerimiz, iç ve dış politikamız, maddi değerlerimiz, kıymetli taşınmazlarımız… Dağ, taş, sularımız, börtü-böcek bile kendini bu saldırıdan kurtaramadı. Pirana gibiydiler. Ülkeyi kin, nefret ve açlıkla kemirdiler. Ne doydular, ne utandılar.

İkiz yasalar DSP+MHP+ANAP koalisyon hükümetince hazırlandı. Alt komisyona geldi ama koalisyon vekillerince ülkeyi bölünmeye götürür diye itiraz edildi. Yasa çıkmadan koalisyon yıkıldı. AKP’nin ilk işi ikiz yasaları çıkartmak oldu. Çünkü Kürdistan’ı kurmak, Anadolu’yu Müslüman Türklerden almak, Mareşal Mustafa Kemal Atatürk adını silerek 7 düvelin 100 yıllık kuyruk acısının intikamı almak üzere programlanmışlardı.

Irak’a, Libya’ya bombalarla giren küresel şirketler, Türkiye’ye AKP ile girdi. Gül ve Erdoğan ikilisinin kontrolündeki AKP Türkiye Cumhuriyeti Devleti üzerine atılmış biyolojik bir bombadır. Bombalar nasıl her şeyi yakıp-yıkıp geçerse, AKP terörü de aynı yıkımları yaptı.

İngiltere rehberliğinde PKK ile yapılan Oslo görüşmelerinde verilen sözler AKP tarafından işgal edilen mecliste yasalaştırıldı. Geriye; sapık uyuşturucu taciri bebek katilinden bir Mandela çıkarmak kaldı.

Ülkenin üzerine atılan biyolojik silah AKP’nin 10 yıllık sürecini bir hatırlayalım:

Bebek katili ömür boyu hapse mahkum olmuş. Terör nerede ise sıfıra inmiş. Güneydoğu’da halk ticaretini, işini yapar hale gelmiş.

AKP bombası ülkenin üzerine düştüğü andan itibaren her şey ters yüz oluyor. Medya işgal ve bölünmeye uygun hale getiriliyor. Ne kadar cahil, cazgır, etki ajanı varsa köşelere yerleştiriliyor.

Erdoğan “Diyarbakır BOP’un yıldızı olabilir” dediğinde aslında Yahudi Kürt Devleti’nin Başkentini ilan ediyordu, anlamadılar. Diyarbakır’da söylediği “Kürt problemi vardır” sözü ile Kürt vatandaşlarımızı problem olarak ilan edip PKK’nın kucağına itti. Türk Milletinin onuruna tecavüz eden Habur gösterisi ile Kürt vatandaşlarımıza PKK sizin temsilcinizdir mesajı verildi.

İngilizler’in 150 yıllık planı bu sefer Amerika üzerinden AKP eli ile tıkır tıkır yürütülüyordu.

Askeri kışlasına hapsettiler. Irak Türkmenlerini Barzani’ye peşkeş çektiler.

Bizans medyasının etki ajanları sabah-akşam sürekli Kürtçülük pompalıyordu. PKK metropollere taşındı. Yaktılar, yıktılar. Haberler hep şöyle veriliyordu:

Molotof kokteyli atan, araba ve dükkanları yakan PKK yandaşları ara sokaklara dağılarak kayboldu(!)..

Kimse şu soruyu sormadı:

Yakıp yıkmadan, en fazla yumurta atan 600 öğrenciyi şıp diye yakalayıp hapse tıkanlar, bu PKK’lı teröristleri ara sokaklarda nasıl kaybediyor? Ara sokaklarda polisin yetkisi yok mu? Ara sokaklar PKK’nın kontrolüne mi terk edildi?

Aslında iş başkaydı. Halkı bıktırma, yıldırma politikası izleniyordu.

PKK’lı belediyeler 10 yıldır yasaları çiğneye çiğneye makamlarında oturuyor. AKP’nin PKK’lı belediyelerle bir sorunu yoktur. Çünkü amaç aynı, hizmet aynı, efendileri aynıdır…

Basının etki ajanları 10 yıldır üzerimize PKK kusuyor. PKK ile yatıp PKK ile kalkıyor. Bazılarının aklı Kandil’de kalıyor.

Bu Bizans medyasının etki ajanlarına bakarsanız ülke nüfusunun %80’i Kürt, Kürtlerin de hepsi PKK’lı zannedersiniz.

Milletin çoğunluğuna azınlık duygusu yaşatmak için psikolojik savaş yöntemlerinin en ahlaksızını kullananlar bin bir kimlik altında boy gösteriyor.

Türk Milletine AKP ve sözde muhalefet tarafından tek bir çözüm gösteriliyor:

AKP PKK terörünü önce azdırdı. Azması için gerekli tüm argümanları PKK ya sundu. Dizi dizi Mehmetçiklerimiz tabutlar içinde baba ocaklarına yollandı. İsteniyordu ki halk bıksın, bezsin, önüne konan ihanet çözümlerine evet desin.. Artık bu iş toprak verilmeden çözülmez, Kürdistan’ın kurulması kaçınılmazdır desin, ikna olsun

“Analar ağlamasın” diyerek annelerin en ulvi duyguları adice istismar edildi. Türk Milletine psikolojik operasyonların en alçakları yapıldı.

AKP çözümler gösterdi, muhalefet o gösterilen çözümleri tartışarak AKP’nin ortaya bıraktığı bombaya meşruiyet kazandırdı.

Gerçekte ne AKP bildiğimiz bir siyasi partiydi, ne programı bu milletin bir programıydı?

AKP Türk Milletinin üzerine Küresel şirketler tarafından bırakılmış bir BOMBAYDI.

Oysa çok farklı çözümler ortaya konabilir, AKP’nin dayatması dışında çözümler üretilebilirdi.

Mesela;

Toprak reformu önerilmeli, Güneydoğu’da ve metropollerde gençlik kampları açılmalıydı. Bu kamplarda küresel şirketlerin BOP’nin asıl merkezinde olan Türkiye üzerindeki emelleri Kürt gençlere anlatılmalıydı. 4 ülkeden koparılması planlanan topraklar üzerinde kurulacak olan devletin gerçekte Kürdistan değil, Büyük İsrail devleti olacağı anlatılmalıydı.

Kürtlere öncülük ediyoruz diyenlerin hangi yabancı istihbarat kuruluşları ile bağlantılı olduğu, Kürt gençlerinin kanı üzerinden sürdürdükleri uyuşturucu-para trafiği belgeleri ile anlatılmalıydı.

PKK’nın ilk saldırdığı köylerin Ermeni kalkışmasında direnen köylerin olduğu ve Büyük İsrail’in yanında bir de Büyük Ermenistan planının devreye sokulduğu anlatılmalıydı. Yani SEVR planının güncellenip işleme konduğu, bu plan içinde sadece Türk Milletine değil, kendini milletten farklı sayan Kürtlere de yer olmadığı anlatılabilirdi.

Şimdi önümüze tek bir proje konuyor: Özerklikten federasyona giden yol ve Güneydoğu bölgemizin planlanan kukla devlete eklenmesi…

Biz de diyoruz ki;

Bir;

Tarihte Kürdistan diye bir devlet hiç var olmadı. Ve biz Kürdistan diye bir yeri işgal etmedik. Yavuz Sultan Selim’in Ebu Suud denilen bir devşirmenin fetvası ile Türkmen kıyımı yapması ve bu kıyımdan canını kurtaran Türkmenlerin İran’a göç etmeleri neticesinde boşalan o bölgeye Kürtler yerleştirildi. O bölgede kalan Türk Boylarını Kürt aşiretleri asimile ederek Kürtleştirdi. Osmanlı’nın para karşılığında Kürt aşiret ağalarına yetki vermesi ile bölge aşiret-ağa-tarikatler üçgeninde bir bataklığa döndü.

Öncelikle bunu bilecekler.

İki;

Biz bir savaş kaybetmedik. Savaş topyekün yapılır. Yapılan saldırıya karşı savunma durumunda olmak savaşmak değildir. Toprak savaşılmadan verilmez. Türk milleti ile “ki, bu tarifin yanında milletine bağlı Kürtler de var” savaşmayı gözleri yiyor mu?

Üç;

PKK’yı destekleyenlerin mallarına ve paralarına el konulmalıdır.

Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni kabul etmeyenlerin vatandaşlıktan çıkartılması gündeme gelmelidir. Kabul etmedikleri bir devletin imkanlarından faydalanamazlar.

TÜRK MİLLETİ DAHA SON SÖZÜNÜ SÖYLEMEDİ.

UYARIDIR:

Oynarken çulunuzu yırttırmayın!!..

Tarih İngiliz kaşığı ile Damat Ferit boku karıştıranların sonunu ibretle yazacaktır.

NOT:

İşgalci artıklarına;

Ya Türkler de ölüm orucuna başlarsa haliniz ne olur…

İLK KURŞUN

TÜNAY SÜER : Ey AKP iktidarı, Kürtçe hukuk dilini nasıl yaratacaksınız?


Başbakan Erdoğan açlık grevi yapanlara sözde verip veriştiriyor, “Devam etsinler” diyor. Beş BDP li milletvekilinin açlık grevine başlayacaklarını açıklamalarından sonra da “bazılarının diyete ihtiyacı vardı” diyerek adeta alay ediyor.

Bağırıp çağırarak, bazen aşağılayarak güya sert tepki gösteriyor ama öte yandan bal gibi de PKK nın istediklerini yapıyor.

Açlık grevi yapanların talepleri arasında bulunan” Mahkemede Kürtçe savunma” olarak tanınan yasa tasarı TBMM İnsan Hakları Komisyonu’ndan geçiveriyor. Eee ! Sayın başbakan ne oluyor?

*****

İşçi Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek Silivri’den hukuk dersi veriyor.

Kürtçe savunma hakkı talebi aslında Kürtçe yargı talebidir. Ceza yargısında Kürtçe savunma hakkı tanıdığınız yurttaşa Ticaret veya Şirketler veya Borçlar hukukuyla ilgili davalarda aynı hakkı tanımanız tutarlılık gereğidir. Ne var ki, Ceza Hukukunda veya Ticaret Hukukunda kullanabileceğiniz Kürtçe ( yâda Zazaca ) hukuk dili yok. Kürtçe tek bir hukuk kitabı yok ve PKK da bütün yargılamalarını Türkçe yapıyor.

Peki, Kürtçe savunma hakkını yasallaştırmaya kalkıştığınıza göre, ey AKP iktidarı, Kürtçe hukuk dilini nasıl yaratacaksınız? Diye soruyor.(16.Kasım.2012 Avrupa’da hukuk dili niçin Latince kökenli—Aydınlık Gazetesi)

Sn. Perinçek çok önemli bir konuyu ele almış. Sahi, Kürtçe hukuk dili nasıl yaratılacak? İnsan bayağı düşünüyor.

Fazla düşünmeyelim diyorum zira ilkleri yapan AKP bir bakarız sabaha karşı Kürtçe hukuk kitabı çıkartıvermiş!

Şaka bir yana, başbakanın BDP ye ve açlık grevinde olanlara çatmaları hepsi blöf. Zira “anadilde Savunma “konusunun AKP kongresinde dağıtılan kitapçıkta olduğunu biliyoruz.

*****

Adalet Bakanlığı,2 Kasım’da 67 ceza infaz kurumunda açlık grevi eylemi yapan 682 hükümlüye düzenli olarak tuz, bal, limon, şeker ve vitamin verildiğini, her gün düzenli olarak doktor tarafından kontrol edildiğini açıklamıştı..

TBMM İnsan Hakları Komisyonu üyeleri Bolu F tipi cezaevinde, açlık grevine katılan PKK’lılar ile görüştüklerinde, bir tutuklunun 53 gün önce başlattığı eylemden sonra iki kilo şişmanladığını belirlediler.

Kantin alışveriş listesinde yapılan incelemede ise açlık grevindeki bazı hükümlülerin domates, salatalık, yoğurt, kuru kayısı, peynir, balık, konserve, meyve, bisküvi, çikolata gibi katı gıdalar aldıkları, eylemcilerle aynı koğuşta kalan diğer hükümlülerin alışveriş listesinin de oldukça uzun ve çoğunun aynı kiloda olduğu da görülmüş.

Bu nasıl bir açlık grevidir anlayamıyorum!

*****

Yollara mayın döşeyip askerlerimizi şehit eden, canlı bombalar ile binlerce masum insanın ölümüne neden olan PKK ‘ın ölüm oruçları da oyun içinde oyun gibidir. Maalesef birileri ortaya çıkıp;

Kendilerine insan diyen (!) herkesi açlık grevindeki arkadaşları için dayanışmaya çağırıyor. Grevi bitirecek olan tek merciin hükümet, olduğunu, arkadaşlarının haklı (!) isteklerini kabul etmelerini ve bu greve son vermelerini istiyorlar. Trajik komik çağırılar yapıyorlar. Barışın gelmesi için mutlaka istekleri karşılanmalıymış. Kaç Kürt öldüğünde dikkat çekilecekmiş Bütün partiler bunu istemeliymiş filan falan.

Yandaşları anlayabilirim hani şu aydın geçinen, sanatçı geçinen aydınlardan bahsediyorum.

Ya Atatürkçü geçinenlere ne demeli? Yahu bunlar daha birkaç gün önce helikopterimizi düşürerek 17 askerimizi öldürdüler. Yıllardır bangır bangır bağırıp tehditlerle özerk Kürdistan kurulacak başkenti Diyarbakır olacak diyen hainlerin bir çeşit sözcüleri nasıl olabilirsiniz?

Türkiye’yi parçalamak isteyen emperyalizmin uşakları ile işbirliği değil midir bu?

Amaçları kamuoyu yaratmak ve kanlı elleriyle masumu, haksızlığa uğramışlığı oynayarak Kürdistanı kurmak..

Yoksulluktan, açlıktan ölen yüzlerce insanımız var bizim, gazilerimizin hali ortada, bu vatan uğruna şehit düşmüş çocuklarımızın yoksul aileleri var. Biraz vicdanlarınız varsa onları düşünün ey Allah’ın gafilleri.

*****

Olmadı Hüseyin Aygün, yine olmadı.

Başbakan Erdoğan, CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun ne kendi kişisel tarihini ne de CHP’nin tarihini konuşamayacağını belirterek, her ikisinde de Dersim olduğunu ve Dersim’le yüzleşmek zorunda olduğunu ifade etti.

(Derdi, dini imanı Kılıçdaroğlu ve CHP oldu başbakanın. CHP ile yatıyor CHP ile kalkıyor).

Tabi o sözlere çok bozulduk. Bu kadar da olmaz dedik.

Yetmedi yine konuştu.

Kılıçdaroğlu’nun zalim CHP ile mazlum Dersim arasında bir tercih yapmak zorunda olduğunu ama bunu yapamadığını ifade ederek ”Asıl patolojik vaka budur. CHP Genel Başkanı, Dersim’le CHP arasında bir reddi miras tercihi yapmak zorunda kalmış ve Dersim’i reddetmiştir. Onu unutmuştur ama ondan da devamlı geçinmektedir” diye konuştu.

( İdamı övüyor mu yoksa yeriyor mu belli değil.)

“Büyük bir vakarla! İpe götürülürken Seyit Rıza şunu söylemiştir; ‘Evladı Kerbelayık. Bihatayık. Ayıptır, günahtır, cinayettir’. Seyit Rıza idamından 70 yıl sonra bile hatırlanırken o dönem zalimlerle işbirliği yapan Seyit Rıza’nın kardeşinin oğlunu hiç kimse hatırlamıyor. CHP Genel Başkanı bir Seyit Rıza olmak yerine, Seyit Rıza’nın en azından izinden gitmek yerine işte o işbirlikçilerle hareket etmeyi, Dersim’in üzerine örtmeyi tercih etmiştir. “Diyorsun.

Sana ne be başbakan, sana ne..

Sen AKP li misin yoksa CHP limisin? Bırak onu CHP liler düşünsün. Tasası seni mi tutuyor?

Her neyse, Sn. Kılıçdaroğlundan bu sözlere sert bir yanıt beklerken kafamıza taş düştü sanki.

Dersim İsyanı lideri Seyit Rıza ve arkadaşlarının idam edildiği Elazığ’daki Buğday Meydanı’nda anma programı düzenledi. ”Seyit Rıza ve arkadaşlarının itibarlarının iadesini” öngören kanun teklifi hazırlayan CHP Tunceli Milletvekili Hüseyin Aygün oradaydı. Gazetecilere yaptığı açıklamada;

Biz bugün 75 yıl evvel idam edilen 7 kişinin masumiyetini dile getiriyoruz. İdam kuşkusuz Kürt sorununun çözümü değil. Seyit Rızaların asılması da Dersim trajedisini asla çözmedi, tarih haline getirmedi. Bugün Seyit Rızaların torunları olarak buradayız ve bu acıyı 3 çeyrek yüzyıl sonra olsa da bütün dünyaya ilan ediyoruz. Dolayısıyla ne Kürt sorununun çözümü için idama ihtiyaç var, ne de şiddet dalgasının, şiddet sarmalının sürmesini istiyoruz” diye konuştu. (Şiddeti biz mi yoksa PKK mı yapıyor?)

O yıllarda adı Dersim olan Tunceli ‘de neler olduğunu isyancıların neler yaptıklarını daha önceleri yazdığım için tekrarlamıyorum.

Dersim katliamının sorumlusu CHP’dir.

Aleviler, Atatürk’le Hazreti Ali’nin fotoğraflarını yan yana asıp kendini kandırmasın.

“Ulusalcı-kafatasçı kişiler”

“PKK’lılar iyi çocuklar, genç arkadaşlar” dedin ama yettin Hüseyin Aygün, lütfen artık ya Dersimli ol ya da Tunçelli…

Tünay SÜER / KEMALİSTLER.ORG

CHP yolsuzluk dosyalarını açtı


CHP’li Erdoğdu, TOKİ ve Erdoğan Bayraktar hakkındaki yolsuzluk iddialarını açıkladı.

Cumhuriyet Halk Partisi İstanbul Milletvekili ve KİT Komisyonu Üyesi Aykut Erdoğdu, CHP İstanbul İl Merkezi’nde düzenlediği basın toplantısında birbiri ardına önemli yolsuzluk iddialarını kamuoyu ile paylaştı.

CHP İstanbul Merkezi’nde, İl Başkan Yardımcıları ve bazı ilçe başkanlarıyla basının karşısına çıkan Erdoğdu’nun hedefinde TOKİ eski Başkanı, günümüzün Çevre ve Şehircilik Bakanı Erdoğan Bayraktar vardı.

Aykut Erdoğdu basın toplantısında açıkladığı belgelerle, TOKİ ile ilgili yolsuzluk iddiaları üzerine Meclis kürsüsünden ‘İspatlasınlar istifa ederim’ diyen Bayraktar’ı istifaya davet etti.

Son dönemde TBMM’de yolsuzluklarla ilgili AKP ve CHP Grubu arasında çetin tartışmaların gündeme geldiğini hatırlatan CHP İstanbul Milletvekili Aykut Erdoğdu, TBMM’den son 3 ay içerisinde Meclis’in yasama görevini yolsuzluklara bulaştıracak yasalar geçirildiğini kaydetti. Bu yasalar karşısında CHP’li vekillerin TBMM’de büyük bir mücadele verdiğini söyleyen Erdoğdu, “Yolsuzluklarla ve çürümüşlükle sonuna kadar mücadele edeceğiz” dedi.

Ellerinde yolsuzluklarla ilgili ciddi bilgiler bulunduğunu kaydeden Erdoğdu, “İlki, Toplu Konut İdaresi (TOKİ) ve Erdoğan Bayraktar ile ilgili iddialar. İkincisi ise İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş’la ilgili iddialar. Bu iddiaları Meclis kürsüsünden dile getirdiğimizde AKP Grubu’nun hemen hemen tamamı, kürsüde konuşmamızı engelleyecek şekilde bunların yalan ve iftira olduğunu söyleyerek, başta Erdoğan Bayraktar olmak üzere bu iddiaları belgelendirdiğimiz takdirde istifa edeceklerini söyledi” hatırlatmasında bulundu.

‘DEVLET 7 PROJEDE 773 MİLYON LİRA ZARARA UĞRATILDI’

TOKİ’nin gerçekleştirdiği hasılat paylaşımı modelindeki 7 projede devletin toplam 773 milyon lira zarara uğratıldığını ifade eden Erdoğdu, “Bu konuyla ilgili Başbakanlık Yüksek Denetleme Kurulu tarafından bir rapor düzenlenmiştir. Bu 7 projede Başbakanlık Yüksek Denetleme Kurulu’nun 6 denetçisi bir inceleme yapıyor, daha sonra inceleme konusunda uzman 18 tane üye tarafından inceleniyor ve raporun doğru ve tutarlı olduğunu konusunda karar veriliyor ve rapor TBMM’ye gönderiliyor” dedi.

Meclis’e gönderilen raporu da gösteren Erdoğdu, “25 sayfalık bu raporda şu tespitler bulunuyor: ‘Devlete arsaların değeri düşük gösterilerek ve müteahhitlere ait konutların maliyetleri kasıtlı olarak yüksek gösterilerek 7 projede devlet toplam 773 milyon lira zarara uğratılmıştır’. Devlet 773 milyon lira zarara uğratılırken bu kurumun başkanı Sayın Erdoğan Bayraktar’dır. Erdoğan Bayraktar bu konuda Meclis kürsüsünden yaptığı açıklamada; ‘Gerek benim çalıştığım dönemdeki 8,5 yılda gerek benden sonraki arkadaşlarımın çalışma döneminde TOKİ hakkında açılmış bir dava yoktur, bir soruşturma yoktur’ demişti. Bu 773 milyon liralık inceleme ve soruşturma yapılırken Erdoğan bayraktar TOKİ’nin başkanıdır ve TOKİ hakkında soruşturma yapıldığının belgesi de ortadadır” diye konuştu.

Bu rapor düzenledikten sonra Başbakanlık Teftiş Kurulu, Bayındırlık Bakanlığı Teftiş Kurulu ve SPK denetçilerinden oluşan ortak bir heyetin ayrıca bir denetim yaptığını vurgulayan Erdoğdu, “Bu yapılan denetim sonucunda hazırlanan raporda şu söylenmiştir. Burada arsa fiyatlarını düşük gösterildiği, arsa değerlemesini yapan uzmanlar tarafından kabul edilmiş. Yani devletin malının değeri düşük gösterilmiş. Müteahhitlerin, yani özel sektör çıkarlarını temsil eden maliyetlerin şişirildiği kabul edilmiş, ancak 773 milyon liralık zarara sebep olan arsa değerlemesi yapan uzmanların belgeleri iptal edilmiş, yalnızca alt düzey memurlara uyarı cezaları verilmiştir. TOKİ’nin üst yönetimiyle ilgili hiçbir yaptırım uygulanmamıştır. Maalesef bu konuda yargı tarafsızlığı konusundaki endişelerimiz gerek çıkmış ve hiçbir şey yapılmamıştır” dedi.

‘DEVLETİN 106 MİLYON LİRASI BUHARLAŞTIRILDI’

KC Grup isimli bir şirketin TOKİ’den önemli projeler aldığını söyleyen Erdoğdu, bu projelerle de devletin 106 milyon lirasının buharlaştırıldığını belirtti. Erdoğdu, “Bu projeler kat karşılığı, arsa karşılığı sözleşme ile verilmiş. Arsa karşılığı sözleşme nedir? Gayrimenkullerin bir kısmı devletin hissesi oranında devlete aittir. Devlet izin vermedikçe bu arsalar üzerinde tasarruf edilemez. Ancak o dönem Erdoğan Bayraktar’ın başkanı olduğu TOKİ, bu arsaların tapu devretme yetkisini hukuka aykırı bir şekilde bu şirkete devretmiştir. Yani devlete ait arsanın tapusu şirkete verilmiş” diye konuştu.

‘DEVLETİN TAPULARI ÖNCE ŞİRKETE SONRA BANKAYA…’

Daha sonra bu grubun, bu arsaları ve konutları kurduğu iki şirketin üzerine geçirdiğini ifade eden Erdoğdu, “Bunun ardından da aynı şirket bir bakandan aldığı krediler karşılığında bu konutları ve arsaları teminat göstermiş. Ve bu alınan kredinin taksitleri ödemeyince de banka devletin bu mallarına el koymuştur. Yani burada devletin 106 milyon lirası bu şekilde buharlaştırılmıştır. Bu olay ortaya çıkıyor, soruşturuluyor, sonuçta olayın faturası dönemin TOKİ Başkan Yardımcısı’na, iki daire başkanına çıkarılıyor ve bu dosyanın soruşturması şu an Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’nca yürütülüyor. Bunun da peşini bırakmayacağız” dedi.

‘ERDOĞAN BAYRAKTAR’IN YATACAK YERİ YOK’

Tüm bu dava ve soruşturmaların Erdoğan Bayraktar’ın ‘İspat etsinler istifa ederim’ dediği TOKİ ile ilgili bir dava ve soruşturmalar olduğunu kaydeden Erdoğdu, “Sayın Erdoğan Bayraktar’ın bugün itibariyle görevini bırakması gerekmektedir. Çünkü vaadi bu yöndedir. Üstelik TOKİ ile iddialar bunlarla da sınırlı değil. Elimizde onlarca iddia var. Ve maalesef Erdoğan Bayraktar’ın yatacak yeri yok” diye konuştu.

‘FETTAH TAMİNCE’YE PEŞPEŞE İHALELER VERİLDİ’

Aykut Erdoğdu son iddiasın ise İstanbul Büyükşehir Belediyesi ile ilgili olarak dile getirdi. Erdoğdu; “Bildiğiniz üzere geçtiğimiz yıllarda IMF ve Dünya Bankası Genel Kurul toplantılarının İstanbul’da yapılmasına karar verilmişti. Bu karar aslında 2004’te yılında verildi ve 2006’dan itibaren hazırlıklara başlandı, yer arandı. O zaman Hazine Müsteşarlığı, çeşitli yerler için görüşmeler yaptı. Bir yandan da Harbiye Kongre Merkezi’nin yapımı gündeme getirildi. Sonunda IMF ve Dünya Bankası Guvernörler Kurulu toplantıları sebep gösterilerek, ivedi iş kapsamına alınarak, hem Sütlüce Kongre Merkezi ile ilgili hem Harbiye Kongre Merkezi ile ilgili açık ihale yerine pazarlık usulüyle ihaleler yapıldı” dedi.

Kamu İhale Kanunu’na göre açık ihale yapmanın yasa hükmü olduğunu hatırlatan Erdoğdu, “Ama burada hiçbir sebep yokken açık ihale yerine pazarlık usulü ihaleler yapıldı. Ve bu ihalelerin ilki 307 milyon lira ile Fettah Tamince’ye ait Sembol İnşaat’a verildi. Daha sonra 9 aylık bir iş için, yüzde 20 iş artışı yüzde 25’lik fiyat artışı yapıldı bu ihaleyle ilgili. Ardından Harbiye Kongre Merkezi’nin çevresinin ışıklandırılması için pazarlık usulüyle bir ihale daha yapıldı, 28 milyon lira ödendi. 28 milyon lira ile namuslu bir yönetim İstanbul’un 2. Seçim bölgesinin tamamını ışıklandırır. Bu da yetmedi, daha sonra yine pazarlık usulüyle bir mobilya mağazasından 4 milyon liralık mobilya alındı. Süreç bununla da bitmedi, bir de üstüne bir işletme ihalesi yapıldı. Yani, 1 milyar dolarlık bir arsanın üzerine 300 milyon liralık bir bina yapıyorsunuz, ondan sonra bir de işletme için ihale açıyorsunuz. Bu ihaleye de 3 firma katılıyor. Bu 3 firmanın da sahibi Fettah Tamince. Bu durum TCK’ya göre ihaleye fesat karıştırmaktır. İşte böyle iş verilen bir işadamının otelinde, yatında, Sayın Cumhurbaşkanı ve Sayın Başbakan bütün ekibiyle birlikte tatil yapıyor. Bunlar siyasi ahlakla bağdaşmayan tutumlardır. Biz bu konuda da mücadelemize devam edeceğiz” diye konuştu

AKP, Türk milletini ve Atatürk’ü siliyor


Başkanlık modeliyle birlikte federasyon peşinde koşan ve son darbeyi anayasa değişikliğiyle vurmaya hazırlanan iktidar, yemin metninden "Atatürk ilke ve inkılapları, laik Cumhuriyet, Türk milleti" ifadelerinin kaldırılması için önerge verdi…

“Mukaddesat” ifadesi yer aldı

Anayasa Uzlaşma Komisyonu’nda MHP, CHP ve BDP ile yeni anayasa taslağı hazırlayan AKP, yemin önerisine “mukaddesat” ifadesini eklerken “Demokratik ve laik cumhuriyete ve Atatürk ilke ve inkılaplarına bağlı kalacağıma” ve “Anayasaya sadakatten ayrılmayacağıma, büyük Türk milleti önünde namusum ve şerefim üzerine and içerim” ifadelerine yer vermedi.

Cumhurbaşkanı yerine “başkan”

Cumhurbaşkanı kelimesi yerine “başkan” ifadesini kullanan AKP’nin yemin teklifi, “İnsan haklarına, hukukun üstünlüğüne ve demokrasiye bağlı kalacağıma; devletin bağımsızlığını, ülkenin bütünlüğünü, milletin kayıtsız ve şartsız egemenliğini koruyacağıma mukaddesatım ve şerefim üzerine yemin ederim” şeklinde oluştu.

BDP’den iktidara destek

CHP ise yemin metninde hükümetin aksine Atatürk, laik cumhuriyet ve Türk Milleti kavramlarına vurgu yaptı. MHP de CHP’den farklı olarak “İnandıkları mukaddes kitap huzurunda” yemin edilmesini öngördü. Bir yemin önermeyen ve parlamenterlerin and içmesini istemeyen BDP ise Türk milleti kavramına yer vermeyen hükümete yeşil ışık yaktı.

Yürürlükteki yemin metni

“Devletin varlığı ve bağımsızlığını, vatanın ve milletin bölünmez bütünlüğünü, milletin kayıtsız ve şartsız egemenliğini koruyacağıma; hukukun üstünlüğüne, demokratik ve laik cumhuriyete ve Atatürk ilke ve inkılaplarına bağlı kalacağıma; toplumun huzur ve refahı, millî dayanışma ve adalet anlayışı içinde herkesin insan haklarından ve temel hürriyetlerden yararlanması ülküsünden ve Anayasaya sadakattan ayrılmayacağıma; büyük Türk milleti önünde namusum ve şerefim üzerine and içerim”

Laiklik ve Atatürk yeminden çıkarılıyor!

Yeni anayasa çalışmalarında iktidar partisi, milletvekili yemininden “Atatürk ilke ve inkılapları, laik Cumhuriyet, Türk milleti önünde” ifadelerini kaldırdı.

AKP’nin başkanlık modelini önerdiği yeni anayasa çalışmasında, yemin önerileri de netleşti. Anayasa Uzlaşma Komisyonu’nda MHP, CHP ve BDP ile yeni anayasa taslağı hazırlayan AKP, yemin önerisine “mukaddesat” ifadesini eklerken “Demokratik ve laik cumhuriyete ve Atatürk ilke ve inkılaplarına bağlı kalacağıma” ve “Anayasaya sadakatten ayrılmayacağıma, büyük Türk milleti önünde namusum ve şerefim üzerine ant içerim” ifadelerine yer vermedi. “Cumhurbaşkanı” kelimesi yerine “başkan” ifadesini kullanan AKP’nin yemin teklifi, “İnsan haklarına, hukukun üstünlüğüne ve demokrasiye bağlı kalacağıma; devletin bağımsızlığını, ülkenin bütünlüğünü, milletin kayıtsız ve şartsız egemenliğini koruyacağıma mukaddesatım ve şerefim üzerine yemin ederim” şeklinde oluştu.

BDP’den yeşil ışık

CHP ise yemin metninde hükümetin aksine Atatürk, laik cumhuriyet ve Türk Milleti kavramlarına vurgu yaptı. MHP de CHP’den farklı olarak “İnandıkları mukaddes kitap huzurunda” yemin edilmesini öngördü. Bir yemin önermeyen ve parlamenterlerin and içmesini istemeyen BDP ise Türk milleti kavramına yer vermeyen hükümete yeşil ışık yaktı. CHP ve MHP’nin yemin teklifleri ise şöyle:

CHP’nin teklifi: “Milletvekili sıfatıyla anayasaya sadakatten ayrılmayacağıma, Türkiye Cumhuriyeti’nin bağımsızlığını ve ülkenin bütünlüğünü, milletin kayıtsız ve şartsız egemenliğini koruyacağıma, insan haklarına dayanan demokratik ve laik cumhuriyet ilkelerine ve Atatürk devrimlerine bağlı kalacağıma milletvekili sıfatımdan kaynaklanan konum ve yetkilerimi kişisel çıkar ve yarar sağlamak amacıyla kullanmayacağıma, vatandaşların refah ve mutluluğu için çalışacağıma Türk Milleti önünde namusum ve şerefim üzerine ant içerim.”

MHP’nin teklifi: (İnandıkları mukaddes kitap huzurunda) “Devletin varlığı ve bağımsızlığını, vatanın ve milletin bölünmez bütünlüğünü, milletin kayıtsız ve şartsız egemenliğini koruyacağıma; hukukun üstünlüğüne, demokratik ve laik Cumhuriyete ve Atatürk ilke ve inkılaplarına bağlı kalacağıma; Anayasa’ya sadakatten ayrılmayacağıma; büyük Türk Milleti huzurunda, bütün mukeddasatım, namusum ve şerefim üzerine yemin ederim.”

Bu arada AKP, yedek milletvekilliği de önerdi. Buna göre siyasi partilerin seçim çevrelerindeki milletveklii aday listelerinde bulunup da seçilemeyen adaylar bulundukları sıra esas alınarak yedek milletvekili sayılacak. Bağımsız adaylar da kendi pusulalarında yedek vekil yazabilecek.

Gül: Başbakan’la üslup farkımız normal;

Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, Başbakan Erdoğan ile aralarında üslup farkı olmasının son derece normal karşılanması gerektiğini söyledi. Gül, basın mensuplarının gündeme ilişkin sorularını yanıtladı. Financial Times’e yaptığı açıklamada Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ile aralarında bir üslup farkı olduğunu ifade ettiğinin hatırlatılması ve “Bu üslup farkı dış siyasetle mi iç siyasetle mi ilgili?” diye sorulması üzerine, şunları söyledi:

“Belli ki artık bundan sonra hem ben hem Sayın Başbakan ne söylersek bir çok anlamlara çekilecektir. Söylediğiniz gazeteye verdiğim mülakatta bir soru üzerine, Sayın Başbakan’ın aynı zamanda bir parti başkanı olduğu, dolayısıyla siyasi bir lider olarak söyleminin farklı olacağını, farklı olduğunu; benim cumhurbaşkanı olarak anayasanın verdiği sorumluluk çerçevesi içerisinde daha tarafsız olmam gerektiği ve bundan dolayı benim de söylemim ve üslubumun farklı olacağını söyledim. Bunların farklı anlamlara çekilmesine herhalde gerek yok diye düşünüyorum.”

İdam tartışmalarının yeniden gündeme gelmesine ilişkin değerlendirmesinin ve açlık grevlerinin çözümü için bir girişimde bulunup bulunmayacağının sorulması üzerine de Gül, “Bunun problemlerin çözümüne hiçbir katkısı olmayacağı kanaatindeyim” diye konuştu.

Ağlamak yerine çözüm bulun


CNN Türk’ün başarılı programcısı AKP yetkililerine hangi sözlerle seslendi? ÖZEL

Açlık grevlerinin bugün 59. günü. Açlık grevleri hakkında ne düşünüyorsunuz?

Öylesine geniş kapsamlı bir mesele ki. Bir, açlık grevlerini bir mücadele yöntemi olarak görmek başlığında konuşabiliriz. İkinci olarak da bunun Türkiye’de geçmişte nasıldı bugün kamuoyu ve siyasette nasıl etki yarattığı üzerine konuşabiliriz. En sonunda da mevcut durumda ne yapılması gerektiği üzerine konuşabiliriz bu da saatler alır. Çok özetle şunu söyleyebilirim ki, açlık grevi sivil itaatsizlik denebilecek eylemlerin en uç noktası, en sivrisi ve en çok ses getirenidir. Çünkü bunun sonunda insanın hayatı ve sağlığı söz konusu. Biz geçmişte açlık grevlerinde şu kadar insan öldü diyoruz ama en az onlar kadar belki daha fazla “wernicke korsakoff” denilen sendromlar nedeniyle sakat kalan, çocukluğuna dönüp orada kalan insanlar var.

Türkiye’deki açlık grevlerinin PKK’nın bir mücadele yöntemi olduğu ortada. Bunların ne kadar gönüllü açlık grevi, ne kadarı PKK’nın zorlamasıyla cezaevlerindeki o baskı havası neticesi onu bilemiyorum. Elbette daha önce ki tecrübelerimiz bize gösterdi ki gerek PKK gerekse Dev-Sol gibi silahlı mücadeleyi benimsemiş örgütlerde, o örgütün elemanları üzerinde yüzde yüz tasarruf hakkı vardır. Onun hayatını da belirleme gerekirse sonlandırma konusunda aslında peşin bir anlaşma var gibidir. Yola çıkarken her ikisinde de canınızdan, hayatınızdan vazgeçebileceğinizi peşin peşin taahhüt etmiş sayılırsınız. Baskı sözcüğü bile bana biraz fazla geliyor çünkü peşin bir taahhüt olduğunu düşünüyorum. Geçenlerde bir örneği vardı. THKPC, Dev-Sol’dan kopmaya çalışan bir genç kadını infaz ettiler.

On beş yıl önce bir bant izlemiştim, cezaevinde kadınlar koğuşunda çekilmişti. Bir genç kızın itirafları vardı. O itirafın şöyle bir önemi ve anlamı vardı; o kız biliyordu ki bunlar son sözleri, bir veda konuşması çünkü az sonra öldürülecek. Nitekim de koğuş arkadaşları onu boğarak öldürdü. Bu örgütlerin tabiatında varolan bir şeydir.

PKK’da da infazlar olduğunu duyuyoruz…

O yapıya adım atanlar bunu bilerek zaten oradalar. Tırnak içinde hayatlarını feda etmek için oradalar. Elbet de kimisi on beş – on altı yaş gibi aldıkları kararın ileride ne getireceğini çok da düşünmeden belki sonra da pişman olarak almış olabilirler, bu bir şey değiştirmiyor bir kere böyle bir yanı var. Ama bu bir etik tartışması.

Silahlı örgütün sivil-asker dinlemeden yarattığı terör konusunda zaten varolan bir tespit. Açlık grevleri sonunda ölüm olduğu zaman “Bak işte bunlar bu nedenle bunu yapıyorlar ve kendi iradeleri ile değil bunu PKK’nın baskısı ile yapıyorlar” demek cezaevi müdüründen Adalet Bakanı’na, Adalet Bakanı’ndan Başbakan’a Türkiye’de hiçbir yetkiliye sorulmuyor olması sorumluluktan kurtarmaz. Netice itibariyle açlık grevlerinden sorumlu olduklarını söylemiyorum ama sonuçlarından sorumludurlar. Bir ülkeyi yönetmeye talip olmak böyle bir şeydir. Sadece iyi ve güzel yaptığınız şeylerden söz edemezsiniz. Sizin hanenizde eksilerde vardır. Buna trafik kazalarında ki artış da dahildir.

Bir ülkeyi yönetmeye talip olmak artısı ve eksisi ile bütün sorumlulukları üstlenmek demektir. Adalet Bakanı bu konu hakkında belki çok ciddi bir çaba gösterdi ama Başbakan’ın üslubu ile konuyu yumuşatmak yerine daha sertleştirdiğini düşünüyorum. “Onlar içeride gizli gizli yiyorlar” ya da “Açlık grevi bir şov” dediği zaman en azından şunu hatırlatabilirler; gene eski aynı görüşten geldikleri Milli Görüş’den geldikleri yol arkadaşları vaktiyle ilk büyük cezaevi ölümlerinin olduğu dönemde de “Bunlar gizli gizli yemek yiyor” denmişti.

Sonra ortaya çıkmıştı ki öyle bir şey yoktu. Burada hiçbir şey yapılamıyorsa üslubu bu derece keskinleştirip, hodri meydan dememeliydi. Hodri meydan dediğiniz zaman kendi erkinizi kamuoyunun bu konudaki hissiyatını koyuyorsunuz pey olarak fakat karşıdaki insanın koyabileceği pey kendi hayatı. Bu üsluba çok karşıyım. Bu konuda söz konusu olmasa da F Tipi cezaevi koşullarının insanları hakikaten bazen isyan etme noktasına getirdiğini düşünüyorum.

Medya ve kamuoyunda bu konu hakkında bir başka tartışma da tanım. Kimi kesim açlık grevleri olarak adlandırıyor, kimi kesim ise ölüm orucu diyor. Bu konu hakkında ne düşünüyorsunuz?

Bunlar elbette önemli nüanslar. Ama artık o nüansların hiçbir anlamının kalmadığı bir noktadayız. Biz şimdi elli dokuzuncu gündeyiz. Altmış günden sonra ölümlerin başladığı söyleniyor, biliniyor. Elli dokuzuncu günün sonunda bir uzlaşma olabilir ihtimali vardı ama bu ihtimal özellikle İmralı’ya koster, avukat gidip gitmemesi meselesinde tıkanan sorunda sonuçsuz kaldı ve Adalet Bakanı topu Başbakan’a attı. Saatlerin bu kadar kritik olduğu bu dönemde bir bakanın inisiyatif kullanabilmesi gerekmektedir. Başbakan’ın her konuda tek yetkili, tek adam olma isteğini, arzusunu ve bu konudaki iradesini defalarca gördük. Açlık grevleri mevzusunda insan hayatı söz konusu.

Eğer siz belli bir günde bırakmıyorsanız onun adına açlık grevi deseniz de ölüm yoluna girdiyseniz onun adı artık ölüm orucudur. İsimlere takılıp kalmaya gerek yok. Saatlerin sayıldığı gündemde Adalet Bakanı’nın inisiyatif kullanamaması meseleyi Başbakan’a havale etmesi en anlaşılmaz durum.

AKP Çorum Milletvekili Murat Yıldırım’ın açlık grevleri konusunda “Kantinden çikolata, kuru kayısı, domates, salatalık alıyorlar. Aç değiller. Hatta kilo alan da var aralarında” şeklinde bir açıklaması var. Hükümetin bu konuyu çok da fazla ciddiye almadığını söyleyebilir miyiz?

Ciddiye almıyor gibi göründüler. Görünme ihtiyacı hissettiler. Ak Parti milletvekili bunları aldıklarını hangi rapora dayanarak, hangi yetkilinin ifadesine dayanarak söyledi bunu bilmek isterim. Duydum, söylüyorum. O kadar da basit değil bu mesele. Hep şunu unutuyoruz, PKK’lılar öldüğünde de, programımda da söz ettiğimde bana tepki geliyor, “Açlık grevlerindekilere üzülürken, şehitler için üzülmüyorsunuz” diyorlar. Böyle bir şey olabilir mi? O şehitler ve yakınları için daha söylemeden gözlerim doluyor. On dokuz-yirmi yaşında arkasında genç bir eş, minicik bir bebek ya da hamile bir eş bırakan bir çocuğa ya da hatta hayatında bir sevgili eli tutmamış bir delikanlıya erkek çocuk annesi olarak nasıl kayıtsız kalabilirim? Söz konusu değil. Ama şunu unutmamak lazım açlık grevi yapanlar da, dağda öldürülenler de Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı kimliği taşıyorlar.

Deyin ki çok yanlış bir yerlerdeler, tabii ki olabilir ama onların sanki bu onların sanki hayatlarının feda edilebileceği unsurlar olarak görülmesi anlamına gelmez. PKK’yı niye eleştiriyorum? O gence hayatı feda edilebilecek bir unsur olarak görüdüğüm için. Ama aynı şeyi siz “PKK’nın emriyle yapıyor, o da terörün bir parçası ölsün gitsin” dersen PKK’dan ne farkın kalır? Hep aynı akıl yürütme ile gitmek istiyorum. Herkese şunu söylüyorum, biz askerin darbesine niye karşıyız? Darbe yaptıkları zaman üstlerindeki kıyafetin renginden mi rahatsız oluyoruz? Hayır, demokrasiyi askıya almalarından ve benim irademi hiçe sayması nedeniyle. Şu anda aynı şey yaşanıyorsa diyelim; demokrasiden bahsedemiyorsam, eksik demokrasiden bahsediyorsam. Hukuk çiğneniyorsa. Darbe zamanlarında hukuk da çiğnenir, şimdi de çiğneniyor. Birinin takım elbise, kravat giyip öbürünün üniforma giymesi midir benim derdim. Adalet PKK’lıya da lazım, bunu bilmek gerekiyor. Adalet herkese lazım. Öcalan’a da lazım. Öcalan bu kadar kişinin hayatından sorumlu bir insan bu nedenle de ağırlaştırılmış müebbete çarptırılmış ama avukatı ile görüşmesi sizin hukuk sisteminizin zaten ön gördüğü bir şeyse, bu evrensel hukuk ilkelerinden biriyse siz bunu engelleyemezsiniz. Hukuk herkes için olmalıdır.

Ben anne olarak diyelim ki x şahsı o kadar delirebilirim ki gidip vurabilirim ama gazeteci Ayşenur Arslan olarak bunun telaffuz dahi edemem. Hele bu ülkeyi yönetmeye talip olan biri olsam aklımdan dahi geçirmem ya da bir yargı mensubu olsam. Ak Parti milletvekili de bir dönüp bakacak “Bir dakika, bu PKK’lı ve kötü. Ama ben böyle söylersem en az onun kadar kötü olacağım. Onun şiddet söylemini ben burada karşılık vererek uygulamış olacağım” demeli. Bunlar unutuluyor.

BDP’li milletvekillerinin de açlık grevine başlamasını nasıl yorumluyorsunuz?

Bu çok zor bir soru. Onlar adına yapmamalıydılar gibi bir yorumda bulunmak bana zor geliyor çünkü birilerinin hayatını kurtarabilmek için kimi zaman insanın kendi hayatını riske atması kahramanca, özverili bir davranış olarak görülür ve gösterilir. Bu olayda PKK, cezaevi, BDP gibi sıfatları ve nitelemeleri çıkartsak bunlardan bağımsız olarak desek ki “Birilerinin hayatını kurtarmak için kendi hayatını tehlikeye attı”, bu alkışlanabilecek bir harekettir. Ama işin içine bunlar girdiği zaman müthiş bir reaksiyonlar karşılanıyor. Sürekli çifte standartlar gidiyoruz. Öcalan’a ayrı hukuk, x kişiye ayrı hukuk. Başbakanlık önünde silah sıkan kişi serbest bırakıldı. Şaka değil. Silah sıkmaktan bahsediyoruz. Kuru sıkıymış. Kuru sıkılarda yaralabiliyor, yaraladı da. Ayrıca ufacık bir dönüşümde gerçek bir silah gibi de olabiliyor. Başbakanlık’ta bu, başka biri söz konusu olsa Başbakan’a suikast gibi sonu ağırlaştırılmış müebbete varan bir ceza istemiyle yargılama olur. Başbakan da bakanlar da tanıyormuş saldırganı. “Bizim deli oğlan” muamelesi yapıp, es geçtiler yargı da serbest bıraktı. Bunu anlamama imkan yok. Karısının burnunu, kulağını kesen iki kolunu da kıran koca “Bir anlık öfkeyle yaptım” dedi ve mahkeme bunun üzerine tutuksuz yargılanmasına karar verdi.

Bir insanın burnunu keserken ya da oradan kulağına geçerken o kadının feryadı sizi kendinize getirmeyecek sonra bir anlık öfke olacak. Ben bunları anlamıyorum. Ya da Diyarbakır’da izinsiz bir yürüyüşe katıldı diye, PKK’nın düzenlediği söylemiyle on dokuz yaşında bir genç kıza on beş yıl hapsi istendi. Bu hukuk değil, akıl değil, vicdan değil. Bu hiçbir şey değil. Böyle olduğu zaman hakikaten kitleniyorum. BDP’ye kızmak çok kolay. Hele PKK’ya kızmak çok kolay. Gerçekten ben de kızıyorum. Kızmanın ötesinde o gencecik yaşta ölen sivil ya da asker olsun, düşündükçe üzüntüden insanın nefesi kesiliyor. Devleti yönetenlerin üzülmesini de istemiyorum arada Başbakan kürsüde şiir okuyup, göz yaşlarını zor tutuyor bunlar iyi inani şeyler ama devlet adamının, ülkeyi yönetenlerin yapması gereken bunlar değil.

Ne yapması gerekiyor?

Ağlamasınlar. Hukuku çağdaş normlara getirsinler. Türk Ceza Kanunu, Terörle Mücadele Kanunu bunlar arkaik kaldı artık. Bunları değiştirsinler ve bunların gereğini yerine getirsinler. Medya Mahallesi’nde uzun uzun tartıştık. Balyoz Davası’nda üç ya da dördüncü evre olan savunmanın delillerinin ve talepkerinin gündeme alınıp, değerlendirilmesi, dinlenmesi faslı atlandı. Bu ne demek? Böyle bir şey yok. “Nasılsa yargıtay var, nasılsa İnsan Hakları Mahkemesi var” diyemeyiz. Bu süreç en az iki yıl. Ne olacak peki? Bu kadar vahim bir şey olabilir mi? Belki içeride insan ölecek. Bir toparlama yapılmış. Ergenekon’da beş kişi kansere yakalanıp hayatını kaybetmiş, yedi kişi ağır hasta. Kaşif Kozinoğlu gibi kişiler de kalp krizi sonucu ölüyorlar. İnsan hayatı bu kadar bedava mı? Açlık grevi hakkında talimat verenleri, destekleyenleri köpüre köpüre suçlarken “Bir dakika” deyip kendine geleceksin. “Ben de bunu burada ölüme yatırdım. Bu hakim ve mahkeme heyeti bunu atladı. Ben buna göz yummakla kalmadım bir de bunu yapabilmesini sağlayacak yasa çıkardım apar topar” diyeceksin. Bunun üzerine avukatların boykotu oldu. Avukatların eğer geçerli mazeretleri yoksa “yokluklarından hüküm verilebilir” maddesi eklendi. Bu madde sırf Balyoz için eklendi. Yine başa dönelim. Hukuk Öcalan’a da lazım İlker Başbuğ’a da lazım ya da açlık grevindekileri de lazım yıllardır neden yargılandıklarını bilmeyen Ergenekon tutuklularına lazım, Soner Yalçın’a çok lazım. Çünkü Soner Yalçın gerçekten niye içeride olduğunu biliyor, siyaseten içeride. Bir şey yapmasına gerek olmadan içeri atıldığını biliyor. Ama sesini duyuramadan yıl dolduracak, buna kimin hakkı var.

RÖPORTAJIN İKİNCİ BÖLÜMÜNDE NELER OLACAK?

PKK hakkında ne düşünüyor?

Gazetelerin TV ekranlarında okunması yasağını nasıl değerlendiriyor?

Yasağı delerken hangi örneği veriyor?

Bülent Arınç’a neyi öneriyor?

AKP’nin seyir defteri, Öcalan’ın yol haritası


Ahmet Takan – Yeniçağ – AKP, önerdiği başkanlık sistemi için tek tip yemini uygun gördü!.. Atatürk’ü ve laikliği milletvekilli yemininden sildi attı.

Bunun sonucunun nereye varacağını görebilmek için önceki anayasalardaki yemin metinlerini hatırlatmakta fayda var;

1921 anayasasında milletvekili yemini yoktu.

1924 anayasası;

“Vatan ve Milletin saadet ve selâmetine ve milletin bilâ kaydüşart hâkimiyetine mugayir bir gaye takip etmeyeceğime ve Cumhuriyet esaslarına sadakattan ayrılmayacağıma vallahi.”

1928’de bu metin değişikliğe uğradı;

“Vatan ve milletin saadet ve selâmetine ve milletin bilâ kaydüşart hâkimiyetine mugayir bir gaye takip etmeyeceğime ve cumhuriyet esaslarına sadakattan ayrılmayacağıma namusum üzerine söz veririm.”

1961 anayasası;

“Devletin bağımsızlığını, vatanın ve milletin bütünlüğünü koruyacağıma; Milletin kayıtsız şartsız egemenliğine, demokratik ve lâik Cumhuriyet ilkelerine bağlı kalacağıma ve halkın mutluluğu için çalışacağıma namusum üzerine söz veririm.”

1982 Anayasası;

“Devletin varlığı ve bağımsızlığını, vatanın ve milletin bölünmez bütünlüğünü, milletin kayıtsız ve şartsız egemenliğini koruyacağıma; hukukun üstünlüğüne, demokratik ve laik cumhuriyete ve Atatürk ilke ve inkılaplarına bağlı kalacağıma; toplumun huzur ve refahı, millî dayanışma ve adalet anlayışı içinde herkesin insan haklarından ve temel hürriyetlerden yararlanması ülküsünden ve Anayasaya sadakattan ayrılmayacağıma; büyük Türk milleti önünde namusum ve şerefim üzerine and içerim.”

Tayyip Erdoğan’ın metni;

“İnsan haklarına, hukukun üstünlüğüne ve demokrasiye bağlı kalacağıma; devletin bağımsızlığını, ülkenin bütünlüğünü, milletin kayıtsız ve şartsız egemenliğini koruyacağıma mukaddesatım ve şerefim üzerine yemin ederim.”

Birilerine görev verseniz “ruhsuz bir yemin metni hazırla” diye herhalde bundan daha iyisi olmazdı!..

İşe, sadece milletvekili yemini açısından bakmamak, İmralı canisi, tüm bölücüler ve AB’nin dayatmalarını da iyi hatırlamak lazım. Duvarlarımızda asılı olan fotoğraflarına bile tahammülü olmayan AB’nin, Atatürk’ün tamamen yok edilmesi için yaptığı baskılara AKP böylece bir olumlu(!) yanıt daha vermiş oluyor. Bu arada, terörist Öcalan’ın da “1921 Anayasasının günümüze uyarlanması” ve “milletvekili yemini, evrensel hale getirilsin” taleplerini de olup bitenlerin yanı başına not edin.

Hızlı gidişatın yönünü artık daha da net görün..

Federalizm yasası, milletvekili yemini, ana dilde savunma hakkı ile birlikte bölücü ve yandaşlarının isteklerini tavizsiz Meclis’e getiren AKP’nin haline gelince…

Birazcık da(!) olsa sıkıntı var. Kulislerde konuşuyorlar ama Tayyip Erdoğan’ın yüzüne bir şeyler söylemiyorlar. Örneğin Kastamonu Milletvekili Hakkı Köylü, “Mahkemelerde tercüman zaten var ne gerek var böyle bir düzenlemeye” diyor. Kulislerden duyduklarımızı Hakkı Köylü’ye açıklama yapması için sorduk; “Şu an söyleyemem. İncelemem lazım. Tasarı şu an bize geldi ama incelemem lazım ne getiriyor, ne götürüyor” dedi. “Kulislerde, karşı olduğunuz söyleniyor” diye ısrar ettik, bu seferde “Tam net bir şey söylemeyeyim. Olabilir de. Belki değişiklik yaparız. Onu bilemiyorum şu anda tam incelemedim. Bir şey söylemek durumunda değilim” diye konuyu kapattı.

“Öcalan bir aydır güçlendi” diyen iktidar partisinin Kürtçü kanadının önderlerinden Diyarbakır Milletvekili Galip Ensarioğlu ise kulis sohbetlerinde şu değerlendirmeyi yapıyor;

“BDP, PKK’nın güdümünde. Bu yasa çıksa bile açlık grevine son vermeyecekler. Örgütün asıl amacı Öcalan’ı ev hapsine çıkarmak. Başbakan’ın idam cezası söylemi BDP’ye inandırıcı gelmiyor. BDP’liler Başbakan’ın sinirlerini gerim gerim geriyorlar. Onunla oynuyorlar.”

Bu sinsi plan tam gaz devam ederken milliyetçilerin kalesi MHP ne yapıyor?

Devlet Bahçeli’nin “fitne fesat” hakaretlerinin açtığı büyük yara kanamaya devam ediyor. Son kongrede divan başkanlığı yapan ve “babamın partisi” diyen Tuğrul

Türkeş’in de kulaklarını çınlatalım;

Tayyip Erdoğan, baş ombudsmanlık seçiminde komisyonda Abdullah Gül’ün adayı olan eski Merkez Bankası Başkanı Durmuş Yılmaz’ı eletti. Genel Kurul’daki final seçiminde üç aday yarışacak. Erdoğan’ın adayı Mehmet Nihat Ömeroğlu ile birlikte Yavuz Erkmen ve Halime Nuray Turcan. Genel Kurul’daki seçimden

Ömeroğlu’nun galip çıkmasına kesin gözüyle bakılıyor. Niye mi?..

MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli de o yönde irade beyan etti de ondan.. MHP milletvekilleri Erdoğan’ın adayına destek verecekler.

Halime Nuray Turcan kim?

Rahmetli Alparslan Türkeş’in döneminde, MHP Kadın Kolları Başkanı.

Besleyin Tayyip’i oysun gözümüzü…

Sonra da çıkın ortaya yüzünüz hiç kızarmadan “babamızın partisi” deyin, “fitne fesat” iftiraları atın. Daha fazlasına kalemim varmıyor..

Antalya Milletvekili — Doç.Dr.Mehmet Günal : AKP Hükümeti Milli Eğitimi “Yapboz Tahtası Yapt ı!”


Sayın Milletvekilimizin basın duyurusunu aşağıda dikkatinize arz ederiz …

************

Basınımızın Değerli Temsilcileri;

TBMM Plan ve Bütçe Komisyonu’nda Milli Eğitim Bakanlığı 2013 Bütçesi görüşmelerinde konuşan Antalya Milletvekili Doç.Dr.Mehmet Günal’ın "AKP Hükümeti Milli Eğitimi “Yapboz Tahtası Yaptı!” " başlıklı basın metin ektedir.

Bilgilerinize sunar, çalışmalarınızda başarılar dileriz.

TBMM / ANKARA

Tel: 0 312 420 62 66-67

Fax:0 312 420 69 79

Mail:mehmet.gunal@tbmm.gov.tr

nedretmaliki

AKP Hkmeti Milli Eitimi Yapboz Tahtas Yapt.pdf

İSTİHBARAT ALANI

Sınırsız, Seçkin, Sansürsüz, Kemalist Haber Blogu

Derin İstihbarat

strateji, güvenlik, araştırma, istihbarat, komplo teorileri, mizah, teknoloji, mk ultra, nwo

İran Analiz

İran-Şii Jeostratejisi ve Dünya Genelinde İran Destekli Şii Örgütler, İran-Şii Lobisine Dair Bilgiler

İç Savaş

Strateji - Taktik - Savunma

İSTİHBARAT

Şifresiz Yayın!

%d blogcu bunu beğendi: