Etiket arşivi: akp

Zahide Uçar: Irak’ın Üzerine Bush, Türkiye’nin Üzerine AKP Düştü


Bush’un temsil ettiği küresel şirketler Irak’a demokrasi oyunuyla bombalar yağdırdı. AKP demokrasi oyunuyla ülkeyi bölünme ve iç savaş sürecine soktu.

Küresel şirketler Irak ve Libya’yı bombalarla soydu. Bombalarla parçalıyor. Türkiye’yi Erdoğan-Gül ikilisiyle parçalanma sürecine soktu.

Yargı ve yandaş basın (AB-D)’den yönetiliyor.

Ordu CİA tarafından kıskaca alındı. ABD açık bir savaşta alamayacağı sayıda Türk Silahlı Kuvvetler mensubunu esir aldı.

Bir yasa ile Özel güvenlik şirketleri kuruldu. Bütün resmi ve resmi olmayan kurumların güvenliği bu özel güvenlik şirketlerine devredildi. Özel güvenlik şirketlerinin çoğu yabancıların eline geçti. Bu durumda yabancıların ülkemizde silahlı güç bulundurduğunu da düşünmemiz gerekir. Bu şirketlerin güvenlik elemanı adı altında ne kadar yabancı ajan çalıştırdığını bilmiyoruz.

Ülke insanı Erdoğan’ın 10 yıldır sistemli bir şekilde sürdürdüğü gerilim politikaları ile patlamaya hazır bir bombaya dönüştürüldü. Ülkemizde cirit atan ajanların bu gerilimi ateşlemeyeceğini kimse söyleyemez.

AKP bombardımanından nasibini almayan kalmadı. Tarihimiz, dinimiz, geleneklerimiz, iç ve dış politikamız, maddi değerlerimiz, kıymetli taşınmazlarımız… Dağ, taş, sularımız, börtü-böcek bile kendini bu saldırıdan kurtaramadı. Pirana gibiydiler. Ülkeyi kin, nefret ve açlıkla kemirdiler. Ne doydular, ne utandılar.

İkiz yasalar DSP+MHP+ANAP koalisyon hükümetince hazırlandı. Alt komisyona geldi ama koalisyon vekillerince ülkeyi bölünmeye götürür diye itiraz edildi. Yasa çıkmadan koalisyon yıkıldı. AKP’nin ilk işi ikiz yasaları çıkartmak oldu. Çünkü Kürdistan’ı kurmak, Anadolu’yu Müslüman Türklerden almak, Mareşal Mustafa Kemal Atatürk adını silerek 7 düvelin 100 yıllık kuyruk acısının intikamı almak üzere programlanmışlardı.

Irak’a, Libya’ya bombalarla giren küresel şirketler, Türkiye’ye AKP ile girdi. Gül ve Erdoğan ikilisinin kontrolündeki AKP Türkiye Cumhuriyeti Devleti üzerine atılmış biyolojik bir bombadır. Bombalar nasıl her şeyi yakıp-yıkıp geçerse, AKP terörü de aynı yıkımları yaptı.

İngiltere rehberliğinde PKK ile yapılan Oslo görüşmelerinde verilen sözler AKP tarafından işgal edilen mecliste yasalaştırıldı. Geriye; sapık uyuşturucu taciri bebek katilinden bir Mandela çıkarmak kaldı.

Ülkenin üzerine atılan biyolojik silah AKP’nin 10 yıllık sürecini bir hatırlayalım:

Bebek katili ömür boyu hapse mahkum olmuş. Terör nerede ise sıfıra inmiş. Güneydoğu’da halk ticaretini, işini yapar hale gelmiş.

AKP bombası ülkenin üzerine düştüğü andan itibaren her şey ters yüz oluyor. Medya işgal ve bölünmeye uygun hale getiriliyor. Ne kadar cahil, cazgır, etki ajanı varsa köşelere yerleştiriliyor.

Erdoğan “Diyarbakır BOP’un yıldızı olabilir” dediğinde aslında Yahudi Kürt Devleti’nin Başkentini ilan ediyordu, anlamadılar. Diyarbakır’da söylediği “Kürt problemi vardır” sözü ile Kürt vatandaşlarımızı problem olarak ilan edip PKK’nın kucağına itti. Türk Milletinin onuruna tecavüz eden Habur gösterisi ile Kürt vatandaşlarımıza PKK sizin temsilcinizdir mesajı verildi.

İngilizler’in 150 yıllık planı bu sefer Amerika üzerinden AKP eli ile tıkır tıkır yürütülüyordu.

Askeri kışlasına hapsettiler. Irak Türkmenlerini Barzani’ye peşkeş çektiler.

Bizans medyasının etki ajanları sabah-akşam sürekli Kürtçülük pompalıyordu. PKK metropollere taşındı. Yaktılar, yıktılar. Haberler hep şöyle veriliyordu:

Molotof kokteyli atan, araba ve dükkanları yakan PKK yandaşları ara sokaklara dağılarak kayboldu(!)..

Kimse şu soruyu sormadı:

Yakıp yıkmadan, en fazla yumurta atan 600 öğrenciyi şıp diye yakalayıp hapse tıkanlar, bu PKK’lı teröristleri ara sokaklarda nasıl kaybediyor? Ara sokaklarda polisin yetkisi yok mu? Ara sokaklar PKK’nın kontrolüne mi terk edildi?

Aslında iş başkaydı. Halkı bıktırma, yıldırma politikası izleniyordu.

PKK’lı belediyeler 10 yıldır yasaları çiğneye çiğneye makamlarında oturuyor. AKP’nin PKK’lı belediyelerle bir sorunu yoktur. Çünkü amaç aynı, hizmet aynı, efendileri aynıdır…

Basının etki ajanları 10 yıldır üzerimize PKK kusuyor. PKK ile yatıp PKK ile kalkıyor. Bazılarının aklı Kandil’de kalıyor.

Bu Bizans medyasının etki ajanlarına bakarsanız ülke nüfusunun %80’i Kürt, Kürtlerin de hepsi PKK’lı zannedersiniz.

Milletin çoğunluğuna azınlık duygusu yaşatmak için psikolojik savaş yöntemlerinin en ahlaksızını kullananlar bin bir kimlik altında boy gösteriyor.

Türk Milletine AKP ve sözde muhalefet tarafından tek bir çözüm gösteriliyor:

AKP PKK terörünü önce azdırdı. Azması için gerekli tüm argümanları PKK ya sundu. Dizi dizi Mehmetçiklerimiz tabutlar içinde baba ocaklarına yollandı. İsteniyordu ki halk bıksın, bezsin, önüne konan ihanet çözümlerine evet desin.. Artık bu iş toprak verilmeden çözülmez, Kürdistan’ın kurulması kaçınılmazdır desin, ikna olsun

“Analar ağlamasın” diyerek annelerin en ulvi duyguları adice istismar edildi. Türk Milletine psikolojik operasyonların en alçakları yapıldı.

AKP çözümler gösterdi, muhalefet o gösterilen çözümleri tartışarak AKP’nin ortaya bıraktığı bombaya meşruiyet kazandırdı.

Gerçekte ne AKP bildiğimiz bir siyasi partiydi, ne programı bu milletin bir programıydı?

AKP Türk Milletinin üzerine Küresel şirketler tarafından bırakılmış bir BOMBAYDI.

Oysa çok farklı çözümler ortaya konabilir, AKP’nin dayatması dışında çözümler üretilebilirdi.

Mesela;

Toprak reformu önerilmeli, Güneydoğu’da ve metropollerde gençlik kampları açılmalıydı. Bu kamplarda küresel şirketlerin BOP’nin asıl merkezinde olan Türkiye üzerindeki emelleri Kürt gençlere anlatılmalıydı. 4 ülkeden koparılması planlanan topraklar üzerinde kurulacak olan devletin gerçekte Kürdistan değil, Büyük İsrail devleti olacağı anlatılmalıydı.

Kürtlere öncülük ediyoruz diyenlerin hangi yabancı istihbarat kuruluşları ile bağlantılı olduğu, Kürt gençlerinin kanı üzerinden sürdürdükleri uyuşturucu-para trafiği belgeleri ile anlatılmalıydı.

PKK’nın ilk saldırdığı köylerin Ermeni kalkışmasında direnen köylerin olduğu ve Büyük İsrail’in yanında bir de Büyük Ermenistan planının devreye sokulduğu anlatılmalıydı. Yani SEVR planının güncellenip işleme konduğu, bu plan içinde sadece Türk Milletine değil, kendini milletten farklı sayan Kürtlere de yer olmadığı anlatılabilirdi.

Şimdi önümüze tek bir proje konuyor: Özerklikten federasyona giden yol ve Güneydoğu bölgemizin planlanan kukla devlete eklenmesi…

Biz de diyoruz ki;

Bir;

Tarihte Kürdistan diye bir devlet hiç var olmadı. Ve biz Kürdistan diye bir yeri işgal etmedik. Yavuz Sultan Selim’in Ebu Suud denilen bir devşirmenin fetvası ile Türkmen kıyımı yapması ve bu kıyımdan canını kurtaran Türkmenlerin İran’a göç etmeleri neticesinde boşalan o bölgeye Kürtler yerleştirildi. O bölgede kalan Türk Boylarını Kürt aşiretleri asimile ederek Kürtleştirdi. Osmanlı’nın para karşılığında Kürt aşiret ağalarına yetki vermesi ile bölge aşiret-ağa-tarikatler üçgeninde bir bataklığa döndü.

Öncelikle bunu bilecekler.

İki;

Biz bir savaş kaybetmedik. Savaş topyekün yapılır. Yapılan saldırıya karşı savunma durumunda olmak savaşmak değildir. Toprak savaşılmadan verilmez. Türk milleti ile “ki, bu tarifin yanında milletine bağlı Kürtler de var” savaşmayı gözleri yiyor mu?

Üç;

PKK’yı destekleyenlerin mallarına ve paralarına el konulmalıdır.

Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni kabul etmeyenlerin vatandaşlıktan çıkartılması gündeme gelmelidir. Kabul etmedikleri bir devletin imkanlarından faydalanamazlar.

TÜRK MİLLETİ DAHA SON SÖZÜNÜ SÖYLEMEDİ.

UYARIDIR:

Oynarken çulunuzu yırttırmayın!!..

Tarih İngiliz kaşığı ile Damat Ferit boku karıştıranların sonunu ibretle yazacaktır.

NOT:

İşgalci artıklarına;

Ya Türkler de ölüm orucuna başlarsa haliniz ne olur…

İLK KURŞUN

Reklamlar

AKP, Türk milletini ve Atatürk’ü siliyor


Başkanlık modeliyle birlikte federasyon peşinde koşan ve son darbeyi anayasa değişikliğiyle vurmaya hazırlanan iktidar, yemin metninden "Atatürk ilke ve inkılapları, laik Cumhuriyet, Türk milleti" ifadelerinin kaldırılması için önerge verdi…

“Mukaddesat” ifadesi yer aldı

Anayasa Uzlaşma Komisyonu’nda MHP, CHP ve BDP ile yeni anayasa taslağı hazırlayan AKP, yemin önerisine “mukaddesat” ifadesini eklerken “Demokratik ve laik cumhuriyete ve Atatürk ilke ve inkılaplarına bağlı kalacağıma” ve “Anayasaya sadakatten ayrılmayacağıma, büyük Türk milleti önünde namusum ve şerefim üzerine and içerim” ifadelerine yer vermedi.

Cumhurbaşkanı yerine “başkan”

Cumhurbaşkanı kelimesi yerine “başkan” ifadesini kullanan AKP’nin yemin teklifi, “İnsan haklarına, hukukun üstünlüğüne ve demokrasiye bağlı kalacağıma; devletin bağımsızlığını, ülkenin bütünlüğünü, milletin kayıtsız ve şartsız egemenliğini koruyacağıma mukaddesatım ve şerefim üzerine yemin ederim” şeklinde oluştu.

BDP’den iktidara destek

CHP ise yemin metninde hükümetin aksine Atatürk, laik cumhuriyet ve Türk Milleti kavramlarına vurgu yaptı. MHP de CHP’den farklı olarak “İnandıkları mukaddes kitap huzurunda” yemin edilmesini öngördü. Bir yemin önermeyen ve parlamenterlerin and içmesini istemeyen BDP ise Türk milleti kavramına yer vermeyen hükümete yeşil ışık yaktı.

Yürürlükteki yemin metni

“Devletin varlığı ve bağımsızlığını, vatanın ve milletin bölünmez bütünlüğünü, milletin kayıtsız ve şartsız egemenliğini koruyacağıma; hukukun üstünlüğüne, demokratik ve laik cumhuriyete ve Atatürk ilke ve inkılaplarına bağlı kalacağıma; toplumun huzur ve refahı, millî dayanışma ve adalet anlayışı içinde herkesin insan haklarından ve temel hürriyetlerden yararlanması ülküsünden ve Anayasaya sadakattan ayrılmayacağıma; büyük Türk milleti önünde namusum ve şerefim üzerine and içerim”

Laiklik ve Atatürk yeminden çıkarılıyor!

Yeni anayasa çalışmalarında iktidar partisi, milletvekili yemininden “Atatürk ilke ve inkılapları, laik Cumhuriyet, Türk milleti önünde” ifadelerini kaldırdı.

AKP’nin başkanlık modelini önerdiği yeni anayasa çalışmasında, yemin önerileri de netleşti. Anayasa Uzlaşma Komisyonu’nda MHP, CHP ve BDP ile yeni anayasa taslağı hazırlayan AKP, yemin önerisine “mukaddesat” ifadesini eklerken “Demokratik ve laik cumhuriyete ve Atatürk ilke ve inkılaplarına bağlı kalacağıma” ve “Anayasaya sadakatten ayrılmayacağıma, büyük Türk milleti önünde namusum ve şerefim üzerine ant içerim” ifadelerine yer vermedi. “Cumhurbaşkanı” kelimesi yerine “başkan” ifadesini kullanan AKP’nin yemin teklifi, “İnsan haklarına, hukukun üstünlüğüne ve demokrasiye bağlı kalacağıma; devletin bağımsızlığını, ülkenin bütünlüğünü, milletin kayıtsız ve şartsız egemenliğini koruyacağıma mukaddesatım ve şerefim üzerine yemin ederim” şeklinde oluştu.

BDP’den yeşil ışık

CHP ise yemin metninde hükümetin aksine Atatürk, laik cumhuriyet ve Türk Milleti kavramlarına vurgu yaptı. MHP de CHP’den farklı olarak “İnandıkları mukaddes kitap huzurunda” yemin edilmesini öngördü. Bir yemin önermeyen ve parlamenterlerin and içmesini istemeyen BDP ise Türk milleti kavramına yer vermeyen hükümete yeşil ışık yaktı. CHP ve MHP’nin yemin teklifleri ise şöyle:

CHP’nin teklifi: “Milletvekili sıfatıyla anayasaya sadakatten ayrılmayacağıma, Türkiye Cumhuriyeti’nin bağımsızlığını ve ülkenin bütünlüğünü, milletin kayıtsız ve şartsız egemenliğini koruyacağıma, insan haklarına dayanan demokratik ve laik cumhuriyet ilkelerine ve Atatürk devrimlerine bağlı kalacağıma milletvekili sıfatımdan kaynaklanan konum ve yetkilerimi kişisel çıkar ve yarar sağlamak amacıyla kullanmayacağıma, vatandaşların refah ve mutluluğu için çalışacağıma Türk Milleti önünde namusum ve şerefim üzerine ant içerim.”

MHP’nin teklifi: (İnandıkları mukaddes kitap huzurunda) “Devletin varlığı ve bağımsızlığını, vatanın ve milletin bölünmez bütünlüğünü, milletin kayıtsız ve şartsız egemenliğini koruyacağıma; hukukun üstünlüğüne, demokratik ve laik Cumhuriyete ve Atatürk ilke ve inkılaplarına bağlı kalacağıma; Anayasa’ya sadakatten ayrılmayacağıma; büyük Türk Milleti huzurunda, bütün mukeddasatım, namusum ve şerefim üzerine yemin ederim.”

Bu arada AKP, yedek milletvekilliği de önerdi. Buna göre siyasi partilerin seçim çevrelerindeki milletveklii aday listelerinde bulunup da seçilemeyen adaylar bulundukları sıra esas alınarak yedek milletvekili sayılacak. Bağımsız adaylar da kendi pusulalarında yedek vekil yazabilecek.

Gül: Başbakan’la üslup farkımız normal;

Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, Başbakan Erdoğan ile aralarında üslup farkı olmasının son derece normal karşılanması gerektiğini söyledi. Gül, basın mensuplarının gündeme ilişkin sorularını yanıtladı. Financial Times’e yaptığı açıklamada Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ile aralarında bir üslup farkı olduğunu ifade ettiğinin hatırlatılması ve “Bu üslup farkı dış siyasetle mi iç siyasetle mi ilgili?” diye sorulması üzerine, şunları söyledi:

“Belli ki artık bundan sonra hem ben hem Sayın Başbakan ne söylersek bir çok anlamlara çekilecektir. Söylediğiniz gazeteye verdiğim mülakatta bir soru üzerine, Sayın Başbakan’ın aynı zamanda bir parti başkanı olduğu, dolayısıyla siyasi bir lider olarak söyleminin farklı olacağını, farklı olduğunu; benim cumhurbaşkanı olarak anayasanın verdiği sorumluluk çerçevesi içerisinde daha tarafsız olmam gerektiği ve bundan dolayı benim de söylemim ve üslubumun farklı olacağını söyledim. Bunların farklı anlamlara çekilmesine herhalde gerek yok diye düşünüyorum.”

İdam tartışmalarının yeniden gündeme gelmesine ilişkin değerlendirmesinin ve açlık grevlerinin çözümü için bir girişimde bulunup bulunmayacağının sorulması üzerine de Gül, “Bunun problemlerin çözümüne hiçbir katkısı olmayacağı kanaatindeyim” diye konuştu.

Ağlamak yerine çözüm bulun


CNN Türk’ün başarılı programcısı AKP yetkililerine hangi sözlerle seslendi? ÖZEL

Açlık grevlerinin bugün 59. günü. Açlık grevleri hakkında ne düşünüyorsunuz?

Öylesine geniş kapsamlı bir mesele ki. Bir, açlık grevlerini bir mücadele yöntemi olarak görmek başlığında konuşabiliriz. İkinci olarak da bunun Türkiye’de geçmişte nasıldı bugün kamuoyu ve siyasette nasıl etki yarattığı üzerine konuşabiliriz. En sonunda da mevcut durumda ne yapılması gerektiği üzerine konuşabiliriz bu da saatler alır. Çok özetle şunu söyleyebilirim ki, açlık grevi sivil itaatsizlik denebilecek eylemlerin en uç noktası, en sivrisi ve en çok ses getirenidir. Çünkü bunun sonunda insanın hayatı ve sağlığı söz konusu. Biz geçmişte açlık grevlerinde şu kadar insan öldü diyoruz ama en az onlar kadar belki daha fazla “wernicke korsakoff” denilen sendromlar nedeniyle sakat kalan, çocukluğuna dönüp orada kalan insanlar var.

Türkiye’deki açlık grevlerinin PKK’nın bir mücadele yöntemi olduğu ortada. Bunların ne kadar gönüllü açlık grevi, ne kadarı PKK’nın zorlamasıyla cezaevlerindeki o baskı havası neticesi onu bilemiyorum. Elbette daha önce ki tecrübelerimiz bize gösterdi ki gerek PKK gerekse Dev-Sol gibi silahlı mücadeleyi benimsemiş örgütlerde, o örgütün elemanları üzerinde yüzde yüz tasarruf hakkı vardır. Onun hayatını da belirleme gerekirse sonlandırma konusunda aslında peşin bir anlaşma var gibidir. Yola çıkarken her ikisinde de canınızdan, hayatınızdan vazgeçebileceğinizi peşin peşin taahhüt etmiş sayılırsınız. Baskı sözcüğü bile bana biraz fazla geliyor çünkü peşin bir taahhüt olduğunu düşünüyorum. Geçenlerde bir örneği vardı. THKPC, Dev-Sol’dan kopmaya çalışan bir genç kadını infaz ettiler.

On beş yıl önce bir bant izlemiştim, cezaevinde kadınlar koğuşunda çekilmişti. Bir genç kızın itirafları vardı. O itirafın şöyle bir önemi ve anlamı vardı; o kız biliyordu ki bunlar son sözleri, bir veda konuşması çünkü az sonra öldürülecek. Nitekim de koğuş arkadaşları onu boğarak öldürdü. Bu örgütlerin tabiatında varolan bir şeydir.

PKK’da da infazlar olduğunu duyuyoruz…

O yapıya adım atanlar bunu bilerek zaten oradalar. Tırnak içinde hayatlarını feda etmek için oradalar. Elbet de kimisi on beş – on altı yaş gibi aldıkları kararın ileride ne getireceğini çok da düşünmeden belki sonra da pişman olarak almış olabilirler, bu bir şey değiştirmiyor bir kere böyle bir yanı var. Ama bu bir etik tartışması.

Silahlı örgütün sivil-asker dinlemeden yarattığı terör konusunda zaten varolan bir tespit. Açlık grevleri sonunda ölüm olduğu zaman “Bak işte bunlar bu nedenle bunu yapıyorlar ve kendi iradeleri ile değil bunu PKK’nın baskısı ile yapıyorlar” demek cezaevi müdüründen Adalet Bakanı’na, Adalet Bakanı’ndan Başbakan’a Türkiye’de hiçbir yetkiliye sorulmuyor olması sorumluluktan kurtarmaz. Netice itibariyle açlık grevlerinden sorumlu olduklarını söylemiyorum ama sonuçlarından sorumludurlar. Bir ülkeyi yönetmeye talip olmak böyle bir şeydir. Sadece iyi ve güzel yaptığınız şeylerden söz edemezsiniz. Sizin hanenizde eksilerde vardır. Buna trafik kazalarında ki artış da dahildir.

Bir ülkeyi yönetmeye talip olmak artısı ve eksisi ile bütün sorumlulukları üstlenmek demektir. Adalet Bakanı bu konu hakkında belki çok ciddi bir çaba gösterdi ama Başbakan’ın üslubu ile konuyu yumuşatmak yerine daha sertleştirdiğini düşünüyorum. “Onlar içeride gizli gizli yiyorlar” ya da “Açlık grevi bir şov” dediği zaman en azından şunu hatırlatabilirler; gene eski aynı görüşten geldikleri Milli Görüş’den geldikleri yol arkadaşları vaktiyle ilk büyük cezaevi ölümlerinin olduğu dönemde de “Bunlar gizli gizli yemek yiyor” denmişti.

Sonra ortaya çıkmıştı ki öyle bir şey yoktu. Burada hiçbir şey yapılamıyorsa üslubu bu derece keskinleştirip, hodri meydan dememeliydi. Hodri meydan dediğiniz zaman kendi erkinizi kamuoyunun bu konudaki hissiyatını koyuyorsunuz pey olarak fakat karşıdaki insanın koyabileceği pey kendi hayatı. Bu üsluba çok karşıyım. Bu konuda söz konusu olmasa da F Tipi cezaevi koşullarının insanları hakikaten bazen isyan etme noktasına getirdiğini düşünüyorum.

Medya ve kamuoyunda bu konu hakkında bir başka tartışma da tanım. Kimi kesim açlık grevleri olarak adlandırıyor, kimi kesim ise ölüm orucu diyor. Bu konu hakkında ne düşünüyorsunuz?

Bunlar elbette önemli nüanslar. Ama artık o nüansların hiçbir anlamının kalmadığı bir noktadayız. Biz şimdi elli dokuzuncu gündeyiz. Altmış günden sonra ölümlerin başladığı söyleniyor, biliniyor. Elli dokuzuncu günün sonunda bir uzlaşma olabilir ihtimali vardı ama bu ihtimal özellikle İmralı’ya koster, avukat gidip gitmemesi meselesinde tıkanan sorunda sonuçsuz kaldı ve Adalet Bakanı topu Başbakan’a attı. Saatlerin bu kadar kritik olduğu bu dönemde bir bakanın inisiyatif kullanabilmesi gerekmektedir. Başbakan’ın her konuda tek yetkili, tek adam olma isteğini, arzusunu ve bu konudaki iradesini defalarca gördük. Açlık grevleri mevzusunda insan hayatı söz konusu.

Eğer siz belli bir günde bırakmıyorsanız onun adına açlık grevi deseniz de ölüm yoluna girdiyseniz onun adı artık ölüm orucudur. İsimlere takılıp kalmaya gerek yok. Saatlerin sayıldığı gündemde Adalet Bakanı’nın inisiyatif kullanamaması meseleyi Başbakan’a havale etmesi en anlaşılmaz durum.

AKP Çorum Milletvekili Murat Yıldırım’ın açlık grevleri konusunda “Kantinden çikolata, kuru kayısı, domates, salatalık alıyorlar. Aç değiller. Hatta kilo alan da var aralarında” şeklinde bir açıklaması var. Hükümetin bu konuyu çok da fazla ciddiye almadığını söyleyebilir miyiz?

Ciddiye almıyor gibi göründüler. Görünme ihtiyacı hissettiler. Ak Parti milletvekili bunları aldıklarını hangi rapora dayanarak, hangi yetkilinin ifadesine dayanarak söyledi bunu bilmek isterim. Duydum, söylüyorum. O kadar da basit değil bu mesele. Hep şunu unutuyoruz, PKK’lılar öldüğünde de, programımda da söz ettiğimde bana tepki geliyor, “Açlık grevlerindekilere üzülürken, şehitler için üzülmüyorsunuz” diyorlar. Böyle bir şey olabilir mi? O şehitler ve yakınları için daha söylemeden gözlerim doluyor. On dokuz-yirmi yaşında arkasında genç bir eş, minicik bir bebek ya da hamile bir eş bırakan bir çocuğa ya da hatta hayatında bir sevgili eli tutmamış bir delikanlıya erkek çocuk annesi olarak nasıl kayıtsız kalabilirim? Söz konusu değil. Ama şunu unutmamak lazım açlık grevi yapanlar da, dağda öldürülenler de Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı kimliği taşıyorlar.

Deyin ki çok yanlış bir yerlerdeler, tabii ki olabilir ama onların sanki bu onların sanki hayatlarının feda edilebileceği unsurlar olarak görülmesi anlamına gelmez. PKK’yı niye eleştiriyorum? O gence hayatı feda edilebilecek bir unsur olarak görüdüğüm için. Ama aynı şeyi siz “PKK’nın emriyle yapıyor, o da terörün bir parçası ölsün gitsin” dersen PKK’dan ne farkın kalır? Hep aynı akıl yürütme ile gitmek istiyorum. Herkese şunu söylüyorum, biz askerin darbesine niye karşıyız? Darbe yaptıkları zaman üstlerindeki kıyafetin renginden mi rahatsız oluyoruz? Hayır, demokrasiyi askıya almalarından ve benim irademi hiçe sayması nedeniyle. Şu anda aynı şey yaşanıyorsa diyelim; demokrasiden bahsedemiyorsam, eksik demokrasiden bahsediyorsam. Hukuk çiğneniyorsa. Darbe zamanlarında hukuk da çiğnenir, şimdi de çiğneniyor. Birinin takım elbise, kravat giyip öbürünün üniforma giymesi midir benim derdim. Adalet PKK’lıya da lazım, bunu bilmek gerekiyor. Adalet herkese lazım. Öcalan’a da lazım. Öcalan bu kadar kişinin hayatından sorumlu bir insan bu nedenle de ağırlaştırılmış müebbete çarptırılmış ama avukatı ile görüşmesi sizin hukuk sisteminizin zaten ön gördüğü bir şeyse, bu evrensel hukuk ilkelerinden biriyse siz bunu engelleyemezsiniz. Hukuk herkes için olmalıdır.

Ben anne olarak diyelim ki x şahsı o kadar delirebilirim ki gidip vurabilirim ama gazeteci Ayşenur Arslan olarak bunun telaffuz dahi edemem. Hele bu ülkeyi yönetmeye talip olan biri olsam aklımdan dahi geçirmem ya da bir yargı mensubu olsam. Ak Parti milletvekili de bir dönüp bakacak “Bir dakika, bu PKK’lı ve kötü. Ama ben böyle söylersem en az onun kadar kötü olacağım. Onun şiddet söylemini ben burada karşılık vererek uygulamış olacağım” demeli. Bunlar unutuluyor.

BDP’li milletvekillerinin de açlık grevine başlamasını nasıl yorumluyorsunuz?

Bu çok zor bir soru. Onlar adına yapmamalıydılar gibi bir yorumda bulunmak bana zor geliyor çünkü birilerinin hayatını kurtarabilmek için kimi zaman insanın kendi hayatını riske atması kahramanca, özverili bir davranış olarak görülür ve gösterilir. Bu olayda PKK, cezaevi, BDP gibi sıfatları ve nitelemeleri çıkartsak bunlardan bağımsız olarak desek ki “Birilerinin hayatını kurtarmak için kendi hayatını tehlikeye attı”, bu alkışlanabilecek bir harekettir. Ama işin içine bunlar girdiği zaman müthiş bir reaksiyonlar karşılanıyor. Sürekli çifte standartlar gidiyoruz. Öcalan’a ayrı hukuk, x kişiye ayrı hukuk. Başbakanlık önünde silah sıkan kişi serbest bırakıldı. Şaka değil. Silah sıkmaktan bahsediyoruz. Kuru sıkıymış. Kuru sıkılarda yaralabiliyor, yaraladı da. Ayrıca ufacık bir dönüşümde gerçek bir silah gibi de olabiliyor. Başbakanlık’ta bu, başka biri söz konusu olsa Başbakan’a suikast gibi sonu ağırlaştırılmış müebbete varan bir ceza istemiyle yargılama olur. Başbakan da bakanlar da tanıyormuş saldırganı. “Bizim deli oğlan” muamelesi yapıp, es geçtiler yargı da serbest bıraktı. Bunu anlamama imkan yok. Karısının burnunu, kulağını kesen iki kolunu da kıran koca “Bir anlık öfkeyle yaptım” dedi ve mahkeme bunun üzerine tutuksuz yargılanmasına karar verdi.

Bir insanın burnunu keserken ya da oradan kulağına geçerken o kadının feryadı sizi kendinize getirmeyecek sonra bir anlık öfke olacak. Ben bunları anlamıyorum. Ya da Diyarbakır’da izinsiz bir yürüyüşe katıldı diye, PKK’nın düzenlediği söylemiyle on dokuz yaşında bir genç kıza on beş yıl hapsi istendi. Bu hukuk değil, akıl değil, vicdan değil. Bu hiçbir şey değil. Böyle olduğu zaman hakikaten kitleniyorum. BDP’ye kızmak çok kolay. Hele PKK’ya kızmak çok kolay. Gerçekten ben de kızıyorum. Kızmanın ötesinde o gencecik yaşta ölen sivil ya da asker olsun, düşündükçe üzüntüden insanın nefesi kesiliyor. Devleti yönetenlerin üzülmesini de istemiyorum arada Başbakan kürsüde şiir okuyup, göz yaşlarını zor tutuyor bunlar iyi inani şeyler ama devlet adamının, ülkeyi yönetenlerin yapması gereken bunlar değil.

Ne yapması gerekiyor?

Ağlamasınlar. Hukuku çağdaş normlara getirsinler. Türk Ceza Kanunu, Terörle Mücadele Kanunu bunlar arkaik kaldı artık. Bunları değiştirsinler ve bunların gereğini yerine getirsinler. Medya Mahallesi’nde uzun uzun tartıştık. Balyoz Davası’nda üç ya da dördüncü evre olan savunmanın delillerinin ve talepkerinin gündeme alınıp, değerlendirilmesi, dinlenmesi faslı atlandı. Bu ne demek? Böyle bir şey yok. “Nasılsa yargıtay var, nasılsa İnsan Hakları Mahkemesi var” diyemeyiz. Bu süreç en az iki yıl. Ne olacak peki? Bu kadar vahim bir şey olabilir mi? Belki içeride insan ölecek. Bir toparlama yapılmış. Ergenekon’da beş kişi kansere yakalanıp hayatını kaybetmiş, yedi kişi ağır hasta. Kaşif Kozinoğlu gibi kişiler de kalp krizi sonucu ölüyorlar. İnsan hayatı bu kadar bedava mı? Açlık grevi hakkında talimat verenleri, destekleyenleri köpüre köpüre suçlarken “Bir dakika” deyip kendine geleceksin. “Ben de bunu burada ölüme yatırdım. Bu hakim ve mahkeme heyeti bunu atladı. Ben buna göz yummakla kalmadım bir de bunu yapabilmesini sağlayacak yasa çıkardım apar topar” diyeceksin. Bunun üzerine avukatların boykotu oldu. Avukatların eğer geçerli mazeretleri yoksa “yokluklarından hüküm verilebilir” maddesi eklendi. Bu madde sırf Balyoz için eklendi. Yine başa dönelim. Hukuk Öcalan’a da lazım İlker Başbuğ’a da lazım ya da açlık grevindekileri de lazım yıllardır neden yargılandıklarını bilmeyen Ergenekon tutuklularına lazım, Soner Yalçın’a çok lazım. Çünkü Soner Yalçın gerçekten niye içeride olduğunu biliyor, siyaseten içeride. Bir şey yapmasına gerek olmadan içeri atıldığını biliyor. Ama sesini duyuramadan yıl dolduracak, buna kimin hakkı var.

RÖPORTAJIN İKİNCİ BÖLÜMÜNDE NELER OLACAK?

PKK hakkında ne düşünüyor?

Gazetelerin TV ekranlarında okunması yasağını nasıl değerlendiriyor?

Yasağı delerken hangi örneği veriyor?

Bülent Arınç’a neyi öneriyor?

AKP’nin seyir defteri, Öcalan’ın yol haritası


Ahmet Takan – Yeniçağ – AKP, önerdiği başkanlık sistemi için tek tip yemini uygun gördü!.. Atatürk’ü ve laikliği milletvekilli yemininden sildi attı.

Bunun sonucunun nereye varacağını görebilmek için önceki anayasalardaki yemin metinlerini hatırlatmakta fayda var;

1921 anayasasında milletvekili yemini yoktu.

1924 anayasası;

“Vatan ve Milletin saadet ve selâmetine ve milletin bilâ kaydüşart hâkimiyetine mugayir bir gaye takip etmeyeceğime ve Cumhuriyet esaslarına sadakattan ayrılmayacağıma vallahi.”

1928’de bu metin değişikliğe uğradı;

“Vatan ve milletin saadet ve selâmetine ve milletin bilâ kaydüşart hâkimiyetine mugayir bir gaye takip etmeyeceğime ve cumhuriyet esaslarına sadakattan ayrılmayacağıma namusum üzerine söz veririm.”

1961 anayasası;

“Devletin bağımsızlığını, vatanın ve milletin bütünlüğünü koruyacağıma; Milletin kayıtsız şartsız egemenliğine, demokratik ve lâik Cumhuriyet ilkelerine bağlı kalacağıma ve halkın mutluluğu için çalışacağıma namusum üzerine söz veririm.”

1982 Anayasası;

“Devletin varlığı ve bağımsızlığını, vatanın ve milletin bölünmez bütünlüğünü, milletin kayıtsız ve şartsız egemenliğini koruyacağıma; hukukun üstünlüğüne, demokratik ve laik cumhuriyete ve Atatürk ilke ve inkılaplarına bağlı kalacağıma; toplumun huzur ve refahı, millî dayanışma ve adalet anlayışı içinde herkesin insan haklarından ve temel hürriyetlerden yararlanması ülküsünden ve Anayasaya sadakattan ayrılmayacağıma; büyük Türk milleti önünde namusum ve şerefim üzerine and içerim.”

Tayyip Erdoğan’ın metni;

“İnsan haklarına, hukukun üstünlüğüne ve demokrasiye bağlı kalacağıma; devletin bağımsızlığını, ülkenin bütünlüğünü, milletin kayıtsız ve şartsız egemenliğini koruyacağıma mukaddesatım ve şerefim üzerine yemin ederim.”

Birilerine görev verseniz “ruhsuz bir yemin metni hazırla” diye herhalde bundan daha iyisi olmazdı!..

İşe, sadece milletvekili yemini açısından bakmamak, İmralı canisi, tüm bölücüler ve AB’nin dayatmalarını da iyi hatırlamak lazım. Duvarlarımızda asılı olan fotoğraflarına bile tahammülü olmayan AB’nin, Atatürk’ün tamamen yok edilmesi için yaptığı baskılara AKP böylece bir olumlu(!) yanıt daha vermiş oluyor. Bu arada, terörist Öcalan’ın da “1921 Anayasasının günümüze uyarlanması” ve “milletvekili yemini, evrensel hale getirilsin” taleplerini de olup bitenlerin yanı başına not edin.

Hızlı gidişatın yönünü artık daha da net görün..

Federalizm yasası, milletvekili yemini, ana dilde savunma hakkı ile birlikte bölücü ve yandaşlarının isteklerini tavizsiz Meclis’e getiren AKP’nin haline gelince…

Birazcık da(!) olsa sıkıntı var. Kulislerde konuşuyorlar ama Tayyip Erdoğan’ın yüzüne bir şeyler söylemiyorlar. Örneğin Kastamonu Milletvekili Hakkı Köylü, “Mahkemelerde tercüman zaten var ne gerek var böyle bir düzenlemeye” diyor. Kulislerden duyduklarımızı Hakkı Köylü’ye açıklama yapması için sorduk; “Şu an söyleyemem. İncelemem lazım. Tasarı şu an bize geldi ama incelemem lazım ne getiriyor, ne götürüyor” dedi. “Kulislerde, karşı olduğunuz söyleniyor” diye ısrar ettik, bu seferde “Tam net bir şey söylemeyeyim. Olabilir de. Belki değişiklik yaparız. Onu bilemiyorum şu anda tam incelemedim. Bir şey söylemek durumunda değilim” diye konuyu kapattı.

“Öcalan bir aydır güçlendi” diyen iktidar partisinin Kürtçü kanadının önderlerinden Diyarbakır Milletvekili Galip Ensarioğlu ise kulis sohbetlerinde şu değerlendirmeyi yapıyor;

“BDP, PKK’nın güdümünde. Bu yasa çıksa bile açlık grevine son vermeyecekler. Örgütün asıl amacı Öcalan’ı ev hapsine çıkarmak. Başbakan’ın idam cezası söylemi BDP’ye inandırıcı gelmiyor. BDP’liler Başbakan’ın sinirlerini gerim gerim geriyorlar. Onunla oynuyorlar.”

Bu sinsi plan tam gaz devam ederken milliyetçilerin kalesi MHP ne yapıyor?

Devlet Bahçeli’nin “fitne fesat” hakaretlerinin açtığı büyük yara kanamaya devam ediyor. Son kongrede divan başkanlığı yapan ve “babamın partisi” diyen Tuğrul

Türkeş’in de kulaklarını çınlatalım;

Tayyip Erdoğan, baş ombudsmanlık seçiminde komisyonda Abdullah Gül’ün adayı olan eski Merkez Bankası Başkanı Durmuş Yılmaz’ı eletti. Genel Kurul’daki final seçiminde üç aday yarışacak. Erdoğan’ın adayı Mehmet Nihat Ömeroğlu ile birlikte Yavuz Erkmen ve Halime Nuray Turcan. Genel Kurul’daki seçimden

Ömeroğlu’nun galip çıkmasına kesin gözüyle bakılıyor. Niye mi?..

MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli de o yönde irade beyan etti de ondan.. MHP milletvekilleri Erdoğan’ın adayına destek verecekler.

Halime Nuray Turcan kim?

Rahmetli Alparslan Türkeş’in döneminde, MHP Kadın Kolları Başkanı.

Besleyin Tayyip’i oysun gözümüzü…

Sonra da çıkın ortaya yüzünüz hiç kızarmadan “babamızın partisi” deyin, “fitne fesat” iftiraları atın. Daha fazlasına kalemim varmıyor..

Antalya Milletvekili — Doç.Dr.Mehmet Günal : AKP’nin Tarım Politikaları İflas Etti!


Sayın Milletvekilimizin basın duyurusunu aşağıda dikkatinize arz ederiz …

************

Basınımızın Değerli Temsilcileri;

TBMM Plan ve Bütçe Komisyonu’nda Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı 2013 Bütçe görüşmelerinde konuşan Antalya Milletvekili Doç.Dr.Mehmet Günal’ın AKP’nin Tarım Politikaları İflas Etti! başlıklı basın metin ektedir.

Bilgilerinize sunar, çalışmalarınızda başarılar dileriz.

TBMM / ANKARA

Tel: 0 312 420 62 66-67

Fax:0 312 420 69 79

Mail:mehmet.gunal@tbmm.gov.tr

nedretmaliki

AKPnin Tarm Politikalar flas Etti!.pdf

PKK SEMPATİZANI WEB SİTESİ SEROKATİ’DEN AKP HAKKINDA YORUMLAR :: : AKP Rejimi Tarikat – Cemaat Biçiminde Kamufle Edilen Bir Çetel er Cephesidir


Türkiye’ de İktidar erkinin yeni ortakları olan tarikatlar, çete kültürünün en üst biçimini temsil ediyorlar. Türkiye çetelerden arınma değil, onların en gelişmiş biçimince yönetiliyor.

AKP rejiminin temel direklerini oluşturan Nakşibendiciler – Nurcular – Fetullahçılar –Süleymancılar ve 12 Eylül cuntacıları Türk İslam sentezinin etrafında kenetlenerek kadrolaşmalarını tamamladılar. Tarikatlar koalisyonundan başka bir şey olmayan AKP’ de hangi bakanın hangi tarikata mensup olması gerektiği, önce dergahlarda konuşulur. Kabinenin yüzde 64′ü, Nakşibendi tarikatının sertlik-yayılmacı yanlıları diye adlandırılan Dergâhları’na mensup. Tayyip Erdoğan da aynı dergâha bağlı. Yüzde 11′sı Nurcu.

Fethullahçılardan, Milli Görüş’e, Menzil grubundan Nakşibendilere, Türk Ocakları kökenlilerden Akıncılara, Ülkü Ocakları kökenlilerden Nizam-ı Alemcilere ve daha sayamadığımız bir sürü tarikat, tekke, ocak mensuplarına kadar ortak paydaları, milliyetçi-ırkçı, Türk-İslam sentezidir. Mücahit Akıncıların pan-türkizm temelinde Kafkasya, Filistin, Afganistan, Libya ve şimdi de Suriye topraklarında aktif savaşa katılmaları, Fethullahçıların ve Nakşicilerin Müslüman kardeşler örgütleri ile birleşerek “dünyaya hakim olma” adına Arap rejimlerini kontrol yarışında illerleme göstermeleri, paramiliter İslamist örgütlenmelerin hızla artan faaliyetleri, Erdoğan’ın ve diğer tarikatların “ırkçı, milliyetçi, dinsel gericiliği” birleşince tehlike çanları daha da hızlı çalıyor.
Üst rutbeli subayların çark etmeleri, Türbanlı hatunların önünde süklüm büklüm olmaları, kışlalara Kuran kurslarını sokmaları tasadüfi değildir. 12 Eylül generallerinin ahlaksızca uydurduğu ve bugün tuhaf biçimde kendisini her alanda ifade eden sözde “ılımlı dindar Atatürk milliyetçiliği” aslında buz gibi ırksal ve dinsel bir omurga üzerinde duruyor: Türklük ve Sünni İslam!

1981 yılında askeri hükümetin Başbakanı Bülent Ulusu’nun Taif’deki İslam zirvesine katılarak, koruyucu İslam kuşağı oluşturulması amacıyla Ürdün, Mısır, Suudi Arabistan ve Sudan ile kurulan sıcak ilişkiler ve hemen sonrasında A. Gül’ in Arap bankalarının başına getirilmesi bu sürecin hızlandırlmasına takabül eder. İslamiyet, devletin 12 Eylül temelinde gelişen ve dış dinamik tarafından kollanan ihtiyaçları doğrultusunda yeni bir politik içerikle ele alınıyordu. Öncelikle körfezdeki petrol çıkarlarını düşünen Suudi Arabistan, Kuveyt, Katar, Dubai ve Pakistan gibi otoriter rejimlerle yönetilen ancak “kanun dairesinde” hükmünü icra eden İslamcı devletleri destekliyordu. Bu çerçevede “Kanun Dairesinde İslam” Türkiye’de devlet politikası haline gelirken, 12 Eylül sonrası askeri iktidar tarafından yaygınlaştırılan, Rabıta, her köye bir cami, her Türk’ e bir imam, zorunlu din dersleri uygulamalarıyla, bütün güç tarikat ve kahraman mehmetçik ortaklığına veriliyordu.

12 Eylül’ de özellikle baskıcı tarikat ve cemaatler darbeyi coşkuyla karşılıyorlardı. Askeri kanat tarafından korunan Fethullah Gülen’in o zaman darbeyi desteklemek için bir sakınca olmadığının fetvasını veriyordu. Şimdiki cumhurbaşkanı A. Gül Hizbullah örgütüne bağlı olarak faaliyet gösteriyor ve 1982 lerde Askeriyenin çekirdek kadroları ile ilişkiye geçiyordu. Daha sonraları ise, cumhurbaşkanlığı ufukta görününce, ilkin Kenan Evren’ i ziyaret ediyordu. Abdullah Gül, Nakşibendi şeyhi Seyyid Abdülhakim dergâhının uzantısı olarak tarikat-cemaat ilişkilerine katılmış ve daha sonra generallerin adamı olarak Arap diktatörlüklerinin Rabıta örgütü adı altında gerçekleştirdikleri transaksiyonları da denetliyordu. Gerek Millî Görüş hareketinde, gerekse Askeriye, MHP ve uluslararası Müslüman örgütlerle iyi ilişkileri olan bu şahsiyete mazbata verilmesi, örgütlü, planlı bir sürecin parçasıdır. Erdoğan’ın yerine Gül’ ün tercih edilmesinde, Gül’ ün Arap bankaları yoluyla, üst derece devlet yöneticilerinin, MİT ve ordu’nun Rabıta örgütü atrafından finanse edilmesinde kilit rol oynamasıydı. A. Gül, burada, yalnızca ABD ve Suudiler değil aynı zamanda çete kültürüne sahip Askeriyenin de güvenini alıyordu.

Darbeden sonra Fethullah Gülen cemaatine bağlı Sızıntı Dergisi’nin başyazısında, “Ümidimizin tükendiği yerde Hızır gibi imdadımıza koşan Mehmeçik’e bir daha selam duruyoruz” demekle darbecilere selam durmuşlar. Böylece Türkiye’ nin dini çeteleri olan tarikatları darbeyi desteklemekle, hızla gelişme ve büyüme göstermişlerdir. 12 Eylül’ün en önemli ürünlerinden biri işte bu Türk İslam sentezidir. Darbe sonrası siyasetten kültüre, eğitimden idari yapıya kadar her şey, her alan bu ideolojinin ekseninde biçimlendirilmiştir. AKP- Kemalist ordu ittifakı ile, Osmanlı Devleti’nin İslam ümmetçiliğine dayanan fetih ideolojisi yeniden diriltilmektedir. Bu nedenle AKP, ABD’nin desteğiyle içeride ve dışarıda İslam’ı ve Osmanlı mirasını sahiplenerek Sünni İslam ümmetçiliğin bölgede sözcülüğünü üstlenmiştir… AKP iktidarının 3. döneminde Yeni Osmancılık siyasal ve toplumsal hayatın her alanında egemen olmaya başlamıştır. Artık Osmanlı İmparatorluğu’nun kuruluş yıldönümleri kutlanmakta, Osmanlı’dan kalan etnik, kültürel ve dinsel gelenekler kutsanmaktadır. AKP kongrelerinde “Biz Osmanlıyız” marşları söylenmekte, Osmanlıca Arapça’nın yanında okullarda seçmeli ders olarak okutulmakta, İslam’ı ve Osmanlı’yı yücelten filmler, diziler, oyunlar, müzikler TRT ekranlarında boy göstermekte, otomobillerin camlarına, gümüş takılara, işyerlerinin duvarlarına kadar her yere Osmanlı tuğrası resmedilmektedir.

12 Eylül’den sonra Kemalizm yerine Türk-İslam Sentezi’nin resmi ideoloji haline gelmesi “yeni Osmanlıcılık” akımının yolunu açtı. Türk-İslam Sentezi’nin ana çerçevesi, Türklerin öncülüğünde “İslam birliğini kurmak, geliştirmek ve Osmanlı’dan miras olarak bu işlevi devir ve teslim almak, ahlak ve kültür öğelerini, uzun vadeli bir plan içinde din temeline dayalı” olarak biçimlendirilmişti.

Türkiye Cumhuriyeti kurulduğu günden beri Türk-İslam sentezi ve bunun içerisinde de İslam’ın sadece bir kolu Hanefi mezhebi… Onun dışındakileri yok saymış ve insanlara ‘ancak benim size önereceğim din dindir’ baskısı yapmıştır.

Günümüzde hem dini hem de ırki düşünsel sentezin oluşturduğu Türk-İslam ideolojisinin Neo-Osmanlıcı zihniyetin örneğini, Türkiye’de 10 yıldan fazladır iktidar olan AKP hükümeti oluşturmaktadır. TC’nin kuruluşundan 2002′ye kadar sadece etnik Türkçülük ağırlıklı ırkçı bir hegemonya gerçekliği söz konusuydu. Bu hegemonik sürecin soykırım uygulamalarına en fazla maruz kalan bütün Anadolu halklarıdır. Asker-polis sopasına dayalı jakoben rejimi, şimdi yerini Türk-İslam sentezinden oluşan Yeşilci Irkçılığa bıraktı. Yani AKP şahsında hegemonik sistem kendisini yenileyerek çağın koşullarına göre uyarladı. AKP, Türk devletinin kuruluş felsefesinin gereklerinden olan Anadolu ve Trakyada ki etnik temizlik sürecini yeniden canlandırıp sonuca götürme projesini yüklediği misyonla hareket ediyor.

Yeşil Türkçülük ideolojisi, Türkiye’de Türk-İslam sentezi biçiminde kendisini bir formasyona kavuşturdu. Bu örgütleme hızla 60′lı yıllardan sonra kendisini Türkiye’ye taşırarak modernizme karşı mücadele dernekleri biçiminde devlet destekli bir örgütlülüğe kavuşturdu. Gülen cemaatinin liderinin bu derneklerden birinin başı olduğu birçok kesim tarafından da biliniyor. Aynı zamanda bugün TC Başbakanı olan Tayyip Erdoğan’ın aynı anlayışı temsil eden Türk Milli Talebe Birliği geleneğinden geldiği de diğer önemli bir ayrıntıdır. 12 Eylül askeri cuntası da en çok bu Yeşil Türkçü ırkçı ideolojiye yaradı. Bu cemaat tipi örgütlemenin güçlenmesi için devletin tüm imkanları cunta lideri Evren tarafından seferber edildi.

AKP, Türk-İslam Sentezini seçerken, bu sentezin Avrupa’ da varolan yöneticilerin zaaflarından en iyi faydalanma olanaklarını sağladığını, kendilerini temiz dindarlar olarak lanse eden onbinlerce tarikatçı kadronun, Avrupa kanunlarının en zayıf noktalarına dayanarak kendilerine güç sağlayacağını, Avrupa’nın şimdiki zayıf yöneticilerini din-iman-hümanizma adına ekarte edeceğini, aynen 1200-1450 yıllarındaki katolik ve ortodoks yöneticilerinin durumuna benzer bir duruma yol açacağını iyi biliyorlar. Yığınlarla akın eden müslüman göçmenlerin taşıdıkları yıkıcı fonksiyon ‘din işleri’, insan hakları adı altında kamüfüle edilirerek, ümmet bilinci bu defa da orta Avrupa’ da yayılmanın temel aracı haline getiriliyor. Ms. 1200 yıllarında Katolikler kendi gemileri ile Rumelin’ ne göçmen Müslümanları taşıyorlardı, çünkü o zaman en büyükü rakipleri olan Ortodoksları zayıflatmak istiyorlardı. Vatikan, Osmanlı’ nın Avrupa’ya ayak basmasını sağlayan ilk güç idi. Şimdilerde ise çoğu Avrupa partileri aynen o zamanın Katolikleri gibi, uygarlığı yıkmak için Müslüman göçmenlerin yıkıcı fonksiyonlarından meddet ummaya başladılar.

‘2071 yılı yeni hedefimizdir’ diye bas bas bağıran Recep Erdoğan’ ın, bununlan neyi kastettiği çoğu kişinin gözünden kaçtı.

1071 Anadolu, 2071 Avrupa!

Erdoğan’ın 2071”nin ruhunu anlamak için, Avrupa’lıların fazla kafa yormalarına gerek kalmıyor. Osmanlı’dan neo-Osmanlı’ya, Türkçüsüyle İslâmcısıyla Türk-İslâm sentezi tam tekmil. Ordusuyla, tarikatlarıyla, cemaatleriyle…, liberalleriyle her şey ortada. Her fatih gibi AKP de fütuhatını komuta ettiği kalabalık orduya borçlu. O halde, “komuta”nın nasıl işlediğinin yanısıra, o “kalabalık ordu”nun yapısına ve maddî-manevî teçhizatına yakından bakalım. Elbette vurucu gücünden, akıncılardan başlayarak. Öyle olunca da gelsin hak gaspları, peşkeş, alicengiz ve rant,kara para zaten hep orada. “Her köye cami” kampanyası, ilahiyat seferberliği de bonusu. “Anavatan”da ne yapılıyorsa “gurbet vatan”da da yapılıyor. Türkiye, Cumhuriyet tarihi boyunca Sünni Türkler dışında kalan hiçbir unsur için hiçbir zaman güven içerisinde ve kimliğiyle gurur duyacağı bir yurt olamadı. Ama daha da kötüsü; bu sözde tekleştirilmiş yurt, egemenliği başkalarıyla paylaşmama andını her Allah’ın günü tekrar etmenin yenmeye yetmediği bir korku nedeniyle hiçbir zaman gerçek anlamda Türk’ün de yurdu olamadı.

Türkiye halkına ne yapılıyorsa Avrupa halkına da o yapılıcaktır. Giriş, gelişme, sonuç: Fetih, işgal, ilhak…

Tıpkı 1950’lerde Menderes’li Demokrat Parti’nin icad ettiği, sonrasında Millî Görüş’ün devraldığı, şimdi de AKP’nin sahip çıktığı yüz kızartıcı kılıç-kalkan-cihad teorileri neo-Osmanlıya doğru iman köprüsü kuruyor. Avrupa’ya –ve temsil ettiği mihraklara– da âdet olduğu üzere “kahpe” rolü düşüyor. Bütün bunlar olurken “ecdadımız”dan tevarüs ettiğimiz bilinçdışı “sır”lar da ifşa oluyor.

AKP VE AVRUPA

Sokaktaki hızla artan başörtüsü ve islam okulları, kuran kursları, yüksek minareler, politik islam tarafından yönlendirilen kitleye göre, Avrupa kentlerinin sembolik bir işgalidir.

Avrupa şartlarında entegrasyon, her tarafa cami kurmak, kuran kursu açmak, imam göndermek, kadınlara türban-çarşaf giydirmekle olamaz. Avrupa’da din -kültür eğitimi adına tarikatların denetiminde cahil kitleleri kışkırtıp, onları beraber yaşadıkları toplumlara düşman etmek entegrasyon değildir. Bulunduğu, yaşadığı yere ne kadar ters, yabancı, uyumsuz adet ve görenekler varsa, onları oranın halkına karşı birer provakasyon aracı olarak kullanmakla entegre olunamaz. Milyonlarca başörtü ve islam okulları, kuran kursları ve onbinlerce dini militanın oluşturduğu tarikatlar, minareli camiler, neyi amaçlıyor ? Bu, Avrupa insanı için bu bir provakasyondan başka bir şey değildir.

Aile birleşimi, Avrupa açısından bir felaket dalgası olmuştur. Bu yeni göç sosyal anlamda, kadınların birer kağıt parçası olarak kullanılıp, ilkel anlamda, adına evlilik denilerek, kabile dönemine takabül eden aile zorlamaları ve parayla satın alınan kadınların üzerinden yapılan, milyonlarca insanın Avrupa’ ya sokulmasını hedefleyen, iş migrasyonu ile ilişkisi olmayan bir katastrofdan başka bir şey değildir. Bu yeni fenomenle ikinci kuşak veya parazit damatlar sınıfı denilen dejenere tabakanın da Avrupa’da ortaya çıkması bir realite olmuştur. Bundan sonra göçmenlerin entegrasyon meselesi tam bir felaket halini alacaktır. Bir yandan süren göç ve uyumsuz kuşaklar sorunu, diğer yandan da artan işsizlik, Müslüman ülkelerin de bu insanları kendi çıkarları için birer işgalci olarak örgütleme çabaları, yeni bir felaketin ortaya çıkmasına yol açacaktır.

Bu dönemde, Avrupa görünmez mekânlara çekilmiş olan mescitlerin mekân değiştirmesine ve yeni camilerin yapılmasına sahne oluyor. Damatlar kuşağı, Avrupa! da var olan bütün haklara bedavadan konmuş, hiç bir şekilde, hiç bir hak ve hukuk için bir nebze olsa da çaba göstermemiştir, kandınlar kandırılıp oturumlar alınmış ve sonra da bu kadınlar sokağa atılmıştır. Bugün Berlin şehrinde Türkler arasında ki boşanma sayısının Alman toplumundan daha yüksek oluşu bunun kısa bir özetidir.

Tarikatlarca örgütlenen uyumsuz kitle, hemen kendi kültürünü yaşatmak adına camiler ve Kur’an kurslarının açılmasına başlamış ve kendilerini birer kolonist olarak görmüşlerdir.

Sosyal anlamda geri kalan kitlenin kendilerinin de tam anlamadıkları ‘kimliklerini’ vurgulamaları, minareli cami ve başörtüsü gibi sembollerle görünür hale gelmeleri entegrasyona karşı bir direnişi ve toplumdan yalıtlanmayı ifade etmektedir. Yalıtlanmışlık ve uyumsuzluk göstergesi olan bu semboller, hoşgörü sınırlarını da zorlamaktadır. Bedavadan, akın akın Avrupa ya akan Müslümanlar, Avrupa ülkelerinde kendilerini artık birer kolonist olarak görüyor ve doğal olarak da sosyo-kültürel uyumu red etmektedirler.

ENTEGRASYON MU, YIKIM MI?

Türkiye’de yine her zamanki milliyetçi, ırkçı fanatik yolu seçin ve aynı anda da Avrupa topluluğuna girmek istiyorum deyin!.

Normal toplum ile çelişen standartlar ve değerler, düşmanca bir siyasi ideoloji ile entegrasyon mümkün değildir, başka bir ülkeyle de birleşme olamaz.

Müslüman lider Erdoğan, Avrupa’ya akınlar düzenlemiş, yakmış yıkmış ne kadar kriminal osmanlı lideri varsa onunla gurur duyduğunu söylüyor. İstanbul’un işgali ve uygarlığın çöküşünü de bayramla kutluyor! Bizans’a saldırıp, Anadolu’yu işgal eden ne kadar cani varsa hepsine sahip çıkıp onların yolundan gidiyorum deyip, arkasından da beni mutlaka Avrupa’ ya alın, yoksa görürüsünüz diye tehditler savurmaktanda geri kalmıyor!.

Erdoğan, son AKP kongresinde:”….1071 oldu ve şimdi sırada 2071 var ‘ diyerek Avrupa’ yı açıkça tehdit etti. 1071 öncesi göçmenlik sorunları Bizans İmparatorluğu’ na yönelik idi şimdi aynı şey Avrupa’ya karşı bir silah olarak kullanılacaktır. Türkler, Bizans sınırlarını savaşla geçmeden 150 yıl öncesinden beri göçebelik yoluyla aşıyorlardı, İslam dinine geçmiş göçmenler akınlarla içeri dalıyor ve ülkenin korkunç bir şekilde kanunsuzluk, şiddet ve aşırı tehdit ortamına sokulmasını sağlıyorlardı ve zaman içinde zayıflatıyorlardı. Bu bozuklukta Kilicarslan olarak tanına Selcuklu lider’ e de son darbeyi vurmak kalmıştı. O zamanın uygarlığı, sonunda 1071 yılında ağır bir darbe yedi ve çöküşün içine düştü.

Şimdi de, o dönemi açıkça örnek gösteren AKP liderleri, 2071 diyerek Avrupa’yı hedef göstermeye başladılar. TC, ‘ Avrupa’nın Türk toplulukları’ adı altında, rejime yamanmış, Türkiye’ den yönetilen koloniler kurmaya karar verdi. AKP liderliğinde, Avrupa’ya sokulan kitlenin yaklaşıkk %90 u, yeni osmanlı hayalleri ile kışkırtılıp tarikat ve ocaklarlın denetiminde, siyasi ve dini gruplar şeklinde, ‘dış Türkler’, beşinci kol’ gibi adlandırmalarla ırkçı- milliyetçi-dini hedefler gösterilerek örgütlenmeye başlandı. Şemsiye kuruluşlar: “Türk-İslam sentezi ile; Avrupa’ yı fethedecek Türkler, 2071 de Avrupa’ yı müslüman yapacak savaşçılar “, diye, Osmanlı’yı canlandırmanın yeni kurbanları olarak seçildi.

Soydaşlarımızın ve dindaşlarımızın kültürlerini, tarih bilinçlerini, kimliklerini geliştirmeleri ve korumaları konusunda Türkiye her türlü desteği vermektedir, vermeye de devam edecektir. Bunun yanı sıra bütün Avrupalılar bilmelidir ki, ırkdaşlarımız herhangi bir sıkıntıyla karşı karşıya kaldığında yardımlarına koşacağız,’ Türkiye cumhuriyeti arkanızdadır….’ diye bas bas bağıranlar, neden bu insanları vatanlarından kopararak Avrupa’ ya sürdüklerini de açıkça söylemelidirler.

‘Biz Avrupa Birliği üyeliğini istiyoruz, fakat Avrupa Birliği bizim değerimizi bilmezse Türkiye Cumhuriyeti Avrupa’ da yaşayan bütün soydaşlarının yardımına gelecektir. (AKP- Ömer çelik.) Bu sebeple dindaşlarımız ve soydaşlarımız için Türkiye Cumhuriyeti anavatandır.’ Bu kadar adi bir politika olamaz! 15 milyona yakın bir kitleyi yaşadıkları topraklardan kopararak başka ülkelere sürecek, arkasından da onlar üzerinde komplolar, projeler kuracak, kendi politik hedeflerine ulaşmaya çalışacaksın.Türkiye’nin saldırgan dış siyasetine, kendi jeostratejik çıkarlarını Avrupa’ya dayatan, yayılmacı ve savaşçı bir güç. Ancak böylece, dayatılan ikilem (tam üyelik ya da içerdekileri kullanmak) dincilerin yayılma hedeflerini teşhir edebilir, veya yaratılmaya çalışılan şoven iklim Avrupa’daki Türkleri dağıtabilir. Neo-Osmanlıcı Türk-İslamcı hükümet Suriye’de amaçladığı hiçbir şeyi gerçekleştiremedi. Suriye’de olaylar onların öngördüğünün tam tersi oldu. Özellikle Kürtlerin Suriye’de yaşadıkları toprakların yönetimi ele geçirmesi, Türk-İslamcı elitte büyük panik yarattı. Bu durumun verdiği tedirginlikle Batılı müttefiklerine başvurarak Suriye’de bir ‘‘tampon bölge’’ oluşturmak istedi. Ama bu istekleri müttefikleri tarafında reddedildi.

Tezkere çıkarılırken dünya ve Türkiye kamuoyuna tezkerenin Suriye için çıkartıldığı söylense de, tezkere metninde Suriye ismi yer almadı. Hedefin Suriye ve Irak Kürtleri olduğu aşikâr. Kendi Kürdlerine karşı baskı politikalarını sürdüren Türk devleti, diğer bölgelerdeki Kürdlerin statü sahibi olmasını kendi Kurdlerini baştan çıkaracağını düşünüyor. Bu yüzden nerede olursa olsun, Kurdlerin hak taleplerine karşı içte ve dışta tahammülsüz bir politika sürdürüyor.

Türkler, Ortadoğu’daki eski Osmanlı sömürgelerine hâkim olayım derken, bugün mevcut toprakları tehdit altında. Komşularla “sıfır sorundan” savaş konumuna gelmiş durumda. Türkler, bugün Irak, İran, Suriye, Ermenistan ve Rusya gibi komşularıyla büyük sorunlar yaşıyor. Aynı şekilde geleneksel müttefikleri olan İsrail ile ilişkiler tarihinin en kötü dönemini yaşıyor. Hayalperest Türk Dışişleri Bakanı Davudoğlu yaratmak istediği “stratejik derinlikte” boğuldu.

AB liderleri ise ultimatomlarla karşı karşıya kalınca, kendilerince doğurdukları bu akıllı, modern, ılımlı İslamcılar karşısında tamamen şaşırdılar.

Türkiye’nin Avrupa’ya entegrasyonu için, AB‘ne üyeliği için, ilk etapta Avrupa ülkelerinde 40-50 yıldan beri yaşayanların entegrasyonu zorunludur. Tersi mümkün değildir. Yani Avrupa içinde bağımsız adacıklar yaratarak, kapalı alanlarla, uzaktan da iyice palazlanan dinci bir rejimi davet etmek, entegrasyon değil, yıkım sürecine girmektir.

Entegrasyon uluslararası ilişkilerde aralarında karşılıklı bağımlılık bulnan birimlerin ayrıyken sahip olamadıkları özellikleri biraraya gelip elde etme girişimidir, entegrasyonun amaçları,barışı korumak, daha büyük kapasitelere ulaşamak, belli spesifik görevler üstlenmek-ve yeni bir kimlik kazanmaktır. Ama şimdi olan bunun tam tersidir. Eğitimsiz cahil kesimlerinin Avrupa’ya sokularak, Avrupa’ da yabani-ilkel bir imajın yaratılması, Türkiye’nin AB’ ye üyeliğinin önünden en büyük engellerden biri haline gelmiştir.

Türkiye ve ortadoğuda ki son gelişmeler göz önüne alındığında Müslümanlardaki İslamcı siyasal iddianın iflas ettiğini, barış ve dengelerin yeniden inşa edileceğini söylemek erken olacaktır. İslam’ın da Batıdaki Hıristiyanlığın geçirdiği aşamayı geçireceğini düşünmek henüz çok erken..
Arap ülkeleri ve Türkiye şimdi tam ters bir yolla girdi. Ilımlı şeriatçılar, tarikatlar, Müslüman kardeşler her yerde iktidara geliyor ama pratikleri, 1000 sene evvelki durumlarından fazla ileri değil, bazı alanlarda ise daha da gerileme var!. Bu anlamda politik İslamı daha derin analiz edersek, aksine onun daha büyük kitleleri siyasi arenaya çektiğini, sertleşen akımlarla daha büyük alanları ele geçirdiklerini izlemekteyiz.

Her ne kadar Türkiye Cumhuriyeti anayasası bütün Türk vatandaşlarını “Türk” olarak kabul etse de, ülkedeki yaygın ve hâkim anlayış, “Türk” olabilmenin tek yolunun “Müslüman” olmaktan geçtiği yolundadır. Her nüfus cüzdanına ‘İslamdır’ mühürünün vurulması bunu en basit örneğidir. Türkiye Cumhuriyeti’nin hiçbir kurumunda tek bir gayrimüslim vali, büyükelçi, subay ya da polis şefi olmaması, Türkiye’de İslam’ın hâkimiyetinin kanıtlarındandır. AKP Türkiye’deki kişisel özgürlüklerin artması için değil, İslam’ı caminin ve özel alanın sınırlarından kurtarıp onu toplumun her alanında hâkim kılmak, hayattaki bütün ilişkileri İslam kurallarına göre yeniden düzenlemek için savaşıyor. Gül ve Erdoğan dahil, AKP liderleri “İslam’ın camide tutuklu kılınmış olması”na karşı çıkan görüşlerini defalarca ifade etmiş, İslam’ın bir yaşam biçimi olarak her tarafa hâkim olması gerektiğini talep etmişlerdir.

Kadınlar Şeriat kuralları doğrultusunda başlarını kapayıp memleketin her yanında serbestçe dolaşabildikleri halde, türban takmayan kadınlar belli bölgelerde dışlanmış, pekçok kez saldırılara maruz kalmışlardır. Avrupa’ya yayılan tarikatlar, yalnızca Almanya’da 8 000 üzerinde cami kurmuş ve yüzbinlerce küçük çocuğu buralara taşıyarak beyinlerini yıkamış, bebeklere kadar varan bir türban, şarşaf kültü oluşturularak türban ve cübbe geleneksel kültür haline getirilmiştir. AKP iktidarı döneminde, cihadçılar, İslamcı gençler Afganistan, Kafkasya, Irak ve bugün Suriye gibi çatışma bölgelerine geçerek, islamcı paramiliter yapının temellerini atarak, önümüzde ki dönemde kurulması düşünülen yeni Türk ordusunun ön temellerini atmışlardır.

AB üyeliği için çırpınan AKP yönetiminin içerdeki söylemlerine bir bakarsak: ‘…10. yüzyıldan 15. yüzyıla kadar devam eden uzun İslâmlaşma dönemini Türkiye bugün yeniden tekrarlamalıdır, süre hayli kısalmıştır, Avrupa’nın şimdiki hali geçicidir, Avrupalı yaşam tarzını geri plana itecek güc belirmiştir, Almanya’ da 8 500 camimiz faaliyet gösteriyor, onu 2071 de ortadan kaldıracak muminler ordusu için uzun ve yıpratıcı çabalar kaçınılmazdır. Tüm bu çabalar Anadolu’da sağlanan zaferin bu defada burada kökleşmesi içindir.’

Türkiye’nin AB’ ne katılımının önünden en büyük engel, sadece Türkiye’de ki AKP rejimi ve askeri kanatların takip ettikleri anti-Avrupai politika değil, aynı zamanda onların uzantısı olarak örgütlenen tarikatlar tarafından kontrol edilen göçmenlerin yarattığı ortamdır. Avrupa’nın muhtelif kentlerindeki ortaya çıkan görüntü ve oluşum tam manasıyla bir rezalettir…Aşiret -kabile aşamasına saplanıp kalmış milyonlarca insan zihinsel gettolaşmanın bir sonucu olarak Avrupa’daki hiç bir toplumla kaynaşamıyor. Gece gündüz Türküm- Müslümanım demekten başka bir şey bilmeyen kör cahiller, gelişen ve değişen şartlara uyum gösterememe ve fikri olarak gelişip değişememeye bağlı devam eden bu sorun olarak büyüyorlar. Tarikatlar tarafından kışkırtılan cahil yığınlar sosyal ve siyasal gelişimini bir adım bile ileri götürememiş ve gettolaşmayı bir norm haline getirmişlerdir. Mahalleler, kahvehaneler,dinci-ırki cami-dernek-vakıf ve cemiyetler Müslüman ülkelerden aldıkları desteklerle bu zihinsel gettolaşmayı gerçekleştirmektedirler. İsviçre’nin Basel kentini alırsak, burada tam 26 İslamci ırkçı tarikat faaliyet gösteriyor. Bunlar buraya tesadüfen gelmiş her insanın başına çullanıp onu kafa kola almaya çalışıyor, kısacası onun İsviçre hakkında tarafsız bilgi ve algılama olanaklarını tamamıyla sıfıra indiriyorlar. Avrupa Birliği’ne üyelik sürecinde bu tür ilkel göçmenlerin tavırları ve bunun entegrasyon sürecindeki rolü tamamıyla fataldır.

Dünyanın en geri tarikatlarının destekçisi olan hükümetler ise, Turkiye’nin AB’ne uye olabilmesi icin gerekli bir dizi siyasi, ekonomik ve kulturel reformlar yapma yerine, cahil kitlelerden umut beklermişçesine, bunların hiçbirini gercekleştirememiş, aksine zaman kazanarak Avrupanın iyi olan adet ve örflerini de yok etmeye çalışmaktadırlar.

Turgut Özal 1980 lerde: ‘Biz Avrupadaki nüfusumuza güveniyoruz, diğer şeyler bizim için arka planda gelir….’, diyordu.

Erbakan ise: ‘ Avrupayı içerden Müslüman ve Türkleştireceğiz…’

Erdoğan ise: ‘.. Minareler gelecekte Avrupa’nın her sokağını süsleyecektir…’ Aynı Erdoğan: …’ ..minareler bizim füzelerimizdir demekten de geri kalmadı.

Bu kafalarca Avrupaya sürülen milyonlarca Türkün Avrupa’daki varlığı da bu anlamda yeni bir boyut kazanmaktadır. Osmanlıcı AKP – Milli görüş- Nurcu- Süleymancı- Nakşibendici- Fetullahçı örgütlerin kontrolundaki yığınların Avrupa’ya entegrasyonu değil, tehlike halini almış varlıkları sözkonusudur. AKP’ nin asker sivil diktası, gelinen noktada yeni planlarla meşgul. Dejenere olmuş kriminal, kimliksiz kara cahil kitlenin Avrupa topraklarına nasıl sokulacağının planları AKP için artık tek opsiyon. Kanuni’den beri gerçekleşememiş hayaller şimdi gerçekleşebilir! İslamist AKP çeteleri bar bar bağırıyor: ”….Avrupa nüfüsu giderek hızla azalıyor, bunun karşısında müslüman nüfüsu ile hazır duruma geçmeli ve ‘allah,’allah’ naralarıyla AB’ ye girmeliyiz!. Osmanlı padişahlığının modern bir şekli olması düşünülen başkanlık sistemine özenen Erdoğan ise kadınlara en az 5 çocuk yapın demeye hazırlanıyor.!

Sevgi ve Saygılarla

Entegrasyon Komitesi İsviçre- Vevey

Esin Duran,

N. Gök,

Sezer Aşkın,

Melahat Baykara,

Uğur Demir

Bedri Engin,

Selma Altuntaş,

Filiz Serin,

Vedat Koçak,

Salih Birdal,

Mustafa Gur,

Hasan Zafer

Bahar Ünsal

Osman Bahar

Ayse bahar

Metin Maslak

H. Maslak

Dilek Solak

Zeynep içkaya

Sevda maslak

Sercan Gezmiş

İpek Doğan

Nazım Doğan

Murat Doğan

Esin erkan

Beyhan erdem

N. erdem

İsmail Deniz

Ayten BARAK

Ugur Birdal

Ahmet Tan

Yıldırım Kongar

Selma Kongar

Birol Aytekin

Hatice Gül

Ibrahim Erkin

Kemal erdem

Rıza Akdemir

Mehmet Coskun

Hüseyin demir

Fethi killi

Yeliz Ender

Mustafa Ender

Ugur Basak

Kemal Dektaş

Ayten Ilkdal

Nuri Aktanır

Metin Koc

Sevgi Ender

Burhan Kulakçı

Oğuz Duran

Burcu Kanter

Aysel kanter

Erol kanter

Layla SOLGUN

Orkun Keskin

T. Vural

Oğuz şen

Nur Şen

Ismail çaykara

Burhan Orkal

D. Kahan

Seher Yıldız

Esra akkaya

Mehmet Uzan

Yeliz IŞIK

Seyhan İlknur

Osman Çekiç

Esma yıldız

Musa Tekin

Aslı Birdal

Nazmi Doğan

Mürsel Bozkır

Zeynep Şengül

Gülcan Iğsız

http://www.facebook.com/entegrasyon.komitesi

Say: ‘AKP’den korkmuyorum! /// CC : @FazilSayMusic @fsayofficial @Say_Fazil @fazilsayplay


Fazıl Say, CNN Türk’te Enver Aysever’in Aykırı Sorular programına konuk oldu

Konumuz sadece Madımak değil niye Aleviler üvey evlat olarak görülüyor. Özellikle günümüz hükümet tarafından gerçekten insan muamelesi görmüyor. Bütün bunlar soru işareti. Şimdi bunların içerisinde insan olmayı hatırlamak lazım. Hukuku hatırlatmak lazım. İnsan olmayı hatırlamayınca hukuku hatırlatmak zorunda kalıyorsun kötü bir mertebe.

AKP YÜZDE 50’LİLİK KESİM KORKUTMAK İSTİYOR

Soner Yalçın çok yakın dostumdur ve gerçekten bir suçu olduğuna inanmıyorum. Sadece muhalif bir gazeteci olarak iki yıldır tutuklu hapiste olduğuna inanıyorum. Gerçek bir suçu olduğuna inanmıyorum Soner’in. İki yıldır tutuklu yargılanıyor hapiste bu bir haksızlıktır. Bir insanın hayatını bu kadar uzun dönemini tüketmek bu bir haksızlıktır. Bunu dünyaya bağırmak lazım. Burada bir haksızlık vbar. Suçun ne olduğunu bile açıklamıyorlar. Deseler ki kardeşim Soner Yalçın burada bu suçu işlemiş ispatı burada. Ya kardeşim Soner benim dostumdur bunu nasıl yapar böyle bir yanlışı der kabul edersin. Ama böyle bir şey de yok. Gerçekten inandırıcı değil hiçbir şey sadece yazdığı bir makale üzerine muhalif olması yüzünden. Türkiye’nin yüzde 50’si AKP’ye oy vermedi. Diğer yüzde 50’sini korkutmak gibi anlaşılıyor bütün bunlar.

AKP’DEN KORKMUYORUM

AKP’den korkmuyorum. Korkmak gibi değil büyük bir problem olarak görüyorum bu baskıyı. Bir insanın Allaha inanıp inanmamasını bile hükümet mi tayin edecek. Benim şuan içinde bulunduğum davaya baksana bütün dünya gülüyor Türkiye’ye. Ve hükümet arkasındaydı bana suç duyurusunda bulunanların enteresan bir durum. Hükümet diyebilirdi ki orada bir tartışmayı retweet etmiş. Savcılıktan geçmesi davaya dönüşmesi davada ikinci celseye gelmesi hukukun beş kere çiğnenmesi anlamında. Ben ona saygı duyarım ama o bana duymuyor.

ARABESKİ SEVMEK VATAN HAİNLİĞİDİR

Fazıl Say, arabesk müziği hakkında da konuştu. Say, ‘Arabesk denilen iğrenç şeyi sevmemek vatanseverlik, sevmek ise vatan hainliğidir bana göre. Burada düşünceler farklılaşır. Kalitesiz bir şeyden bahsediyoruz. Kötü harmoni, kötü melodi ve bir yere varamamış bir müzikten bahsediyoruz’ diye ekledi.

HAPİS YATARAK ALLAH’A İNANMAMI İSTİYORLAR

Say hakkında açılan davaya atıfta bulunarak, ‘Bir insanın Allah’a inanıp inanmayacağını hükümet mi tayin edecek?’. Davanın çok trajik olduğunu söyleyen Fazı Say, tüm dünyanın Türkiye’ye güldüğünü belirtti. Hükümetin, kendisi hakkında suç duyurusunda bulunanların arkasında olmasını enteresan olarak yorumlayan Say, davaya konu olan mesajı matrak bulduğu için Twitter adresinde paylaştığını söyledi.

Ünlü piyanist, mesaja gelen tepkileri de saygıyla karşıladığını ve sosyal paylaşım sitesinde paylaştığını söyleyen Say, aynı saygının kendisine gösterilmediğini savundu. ‘1,5 yıl hapis yatarak benim Allah’a inanmamı istiyorlar ‘ diyen Say, davada tüm dünyanın kendisini suçsuz gördüğünü belirtti.

HALK DEDİĞİ 3-5 İT KOPUK

Sen kerhanede mi doğdun diyen Şamil Tayyar var. Egemen Bağış saçmasapan açıklamalar yapıyor. Kültür Bakanı Fazıl Say’ı zaten halk cezalandırdı diyor. Bir sanatçısını korumayan herif umurunda değil. Halk dediği de 3-5 it kopuk belkide.

İSTİHBARAT ALANI

Sınırsız, Seçkin, Sansürsüz, Kemalist Haber Blogu

Derin İstihbarat

strateji, güvenlik, araştırma, istihbarat, komplo teorileri, mizah, teknoloji, mk ultra, nwo

İran Analiz

İran-Şii Jeostratejisi ve Dünya Genelinde İran Destekli Şii Örgütler, İran-Şii Lobisine Dair Bilgiler

İç Savaş

Strateji - Taktik - Savunma

İSTİHBARAT

Şifresiz Yayın!

%d blogcu bunu beğendi: