Etiket arşivi: ali eralp

ALİ ERALP : İHANET KOL GEZİYOR.


İhanetin tarihi AKP ile başlamadı.

Ama onunla doruğa ulaştı.

İkinci Cumhuriyetçiler, neoliberal aydınlar, şeriatçılar bataklıkta türeyen sivrisinekler gibi onun döneminde çoğaldılar.

Başlarını kaldırdılar.

İhanet Mustafa Kemal Atatürk döneminde de vardı.

Bazı aydınlar ve şeriatçılar vatanı parçalamak, sömürgecilere teslim etmek için ellerinden geleni artlarına koymuyorlardı.

Refik Halit Karay’lar, Cevat Ulunay’lar, Ali Kemal’ler…

Bunlar aydın geçinenlerdi.

Zamanın aydınlarıydı.

Günün her saatinde, her dakikasında, ülkemizi yönetmesi için emperyalistlere çağrı yaparlar, Mustafa Kemal’leri hainlikle suçlarlardı.

Günümüzde de çok var bunlardan…

Türk’ü sevmezler.

Türklüğü sevmezler.

Kürt’ü, Ermeni’yi severler. “Hepimiz Hrant’ız, hepimiz Ermeni’yiz” diye bağırırlar.

Ulusal Kurtuluş Savaşında sömürgecilerin safında çarpışan, emperyalistlerle işbirliği yapıp, Kuvayi Milliyecileri arkadan vuran Sait Nursi’ler, Seyit Rıza’lar, İskilipli Atıf Hoca’lar, Kürt – Ermeni isyancıları yatar yüreklerinde.

Türklerin Ermeni katliamı yaptığını söylerler durmadan, ama Ermenilerin Türkleri nasıl katlettiğinden, düşmanla nasıl işbirliğinden hiç söz etmezler.

“Ne mutlu Türküm” diyenlerden “gıcık” kaparlar.

“Büyük Türk Ulusu”, “Yüce Türk Ulusu” sözcüklerinden nefret ederler.

“Yeni Anayasadan bu sözcükler çıkarılıyor” diye, şimdi zil takıp oynuyorlar.

Atatürk’ü hiç sevmezler.

Orduyu sevmezler.

Askerleri sevmezler.

Atatürk’e diktatör derler de, Recep Tayyip’i “Demokrasi Kahramanı” olarak kutsarlar.

Tümü de eksiksiz özgürlük yanlısı, insan hakları savunucusudur!!!

Ama 5-6 yıldan bu yana suçsuz günahsız, delilsiz kanıtsız, 50 kuruşluk CD’lerle, zindanlarda ömür tüketen yurtseverleri görmezler.

Duymazlar.

İşitmezler…

“Parasız Eğitim isteyen öğrencilerin okullarında olmaları gerekirken, hapishanelerde ne işi var?” diye sormazlar, Deniz Feneri savcılarının görevlerinden alınmalarına itiraz etmezler de açlık grevine yatan teröristleri desteklemeye son sürat koşarlar.

Yağmurda, çamurda, karda kışta coplanan, biber gazı, tazyikli su altında, yerlerde sürünen, sürüklenen işçileri, öğretmenleri, memurları görmezler de…

Miting yapamayan BDP milletvekilleri için bildiriler kaleme alırlar. Basın toplantıları düzenlerler.

Ağlarlar, sızlarlar…

Irak’ta, Afganistan’da, Libya’da yapılan tecavüzler, katliamlar karşısında dut yemiş bülbüle dönerler de yurdunu emperyalistlere karşı savunan Suriye Yönetimini şiddet uygulamakla, teröristlikle suçlarlar.

ABD’nin BOP planlarına asla ses çıkarmazlar. ABD’nin ülkemizi eyaletlere ayırıp, parça parça, lime lime edip, bir Kürdistan yaratmasına alkış tutarlar.

Her gün onlarca şehit gelir.

Ama liboşlar, Amerika’nın varlığına şükrederler.

Utanmazlar…

Arlanmazlar…

Sıkılmazlar.

Çünkü bu bir soyaçekimdir.

Bir gelenektir.

Kuruluş Savaşında onların ataları, babaları da aynı yolun yolcusuydu bir zamanlar…

İşgal yıllarında, İngiltere, günümüzde ABD’nin yaptığı görevi üstlenmiş, Mustafa Kemal’in gücünü zayıflatmak ve bölmek için Kürt aşiretlerini ayaklandırmayı düşünmüştü.

Sadrazam Damat Ferit de “Kürt Teali Cemiyeti”nin girişimlerini destekliyordu. O, İngiliz Yüksek Komiseri Amiral De Robeck’e iki kez başvurarak, Mustafa Kemal’e karşı Kürtleri kullanmayı önermişti. De Robeck, Damat Ferit’in bu önerilerini Lord Curzon’a şöyle iletmişti:

“Damat Ferit bana geldi ve dedi ki: Kürtler ayrı bir devlet olacaktır. Mustafa Kemal’i sevmezler. Çünkü o Bolşevikliği getirmek istiyor. Siz Mustafa Kemal’den nefret ediyorsunuz. Çünkü sizin yaptığınız anlaşmayı kabul etmiyor. O halde Kürtleri Mustafa Kemal’e karşı birlikte kullanalım.”
(Erol Ulubelen, İngiliz Gizli Belgelerinde Türkiye, 277)

Böylece, padişahın, sadrazamın ve İngiltere’nin desteğini arkasına alan işbirlikçi Kürt Lideri Seyit Abdülkadir, 31 Mart 1920 tarihli Peyam-ı Sabah gazetesinde şunları yazıyordu:

“Kuva-yı Milliye’ye aldanmayınız. (Onlar) Bolşeviklerin kafasını taşıyan yurtsuz serserilerdir. (Mustafa Kemal’e söylüyor…) Hilafet ve Saltanattan ayrılmayınız.”

Şimdi gördünüz mü “İhanetin, hainlerin kaynağı” nerelere kadar uzanıyor.

İhanet günümüzde de kol geziyor.

Hem de pervasızca…

Ama onların da akıbeti, sonu, tıpkı babaları, dedeleri, ataları gibi olacaktır.

ÇÜNKÜ 19 MAYIS’LAR, 29 EKİM’LER, 10 KASIM’LAR, MÜJDELİ KURTULUŞ HABERLERİ GETİRDİLER TÜRK ULUSUNA…

KUŞUN KANADINDA…

Ali Eralp

İLK KURŞUN

ALİ ERALP : BU SEÇİM SİSTEMİNİ DEĞİŞTİRMEZSENİZ, İKTİDARI RÜYANIZDA BİLE GÖREMEZSİNİ Z.


Halkın arasındayız.

Vatandaşlarla konuşuyoruz.

Soruyoruz:

“AKP’ye oy verdiniz, memnun musunuz durumdan? Vatanımızı parçalıyorlar, eyaletlere ayırıyorlar…”

“Her gün gelen şehit haberlerine üzülmüyor musunuz? Canınız yanmıyor mu?”

“Zamlar sizi çok mu sevindiriyor, çok mu mutlu ediyor ki her seçimde gidip, AKP’ye oy veriyorsunuz?”

“Bir yandan Amerika’ya karşı olduğunuzu söylüyorsunuz, bir yandan onun BOP Başkanını işbaşına getiriyorsunuz…”

“Sanki Türkiye’nin hiç aç, açık insanı yokmuş gibi, BOP Başkanı, şimdi bir de yüz binlerce Suriye mültecisini doyuruyor, besliyor topraklarımızda… Ceplerine de harçlık koyuyor.”

“Örtülü ödenekte, hazinede para kalmadı. Harcanan para sizin paranız, sizin emeğiniz, sizin göz nurunuz…

“Görmüyor musunuz bütün bu olup bitenleri?”

“Yoksa acı, ızdırap çekmekten keyif mi alıyorsunuz?”

Yanıtlar hep aynı: “Ben AKP’ye oy vermedim ki…”

“Sen vermedin, ben vermedim, peki kim verdi?”

“Bilmem, ama ben vermedim…”

İşin ilginç yanı, en az, her üç kişiden ikisi “Ben vermedim” diyor.

Yani, sokak ile seçim sonuçları tutmuyor.

DSP’li Masum Türker de “Karşıyaka teşkilatımız, inatla, sandık rakamlarını tuttular ve topladılar. İlan edilen rakamlar ile açıklanan rakamların aynı olmadığını gördüler. Tuşa basıyorsunuz, öyle ayarlanmış ki başka partiye yazıyor…” diyor.

YANİ, AKP’Yİ İKTİDARA GETİREN YÜZDE 50’LİK KESİM ORTALARDA YOK. GÖRÜNMÜYOR…

“Bu işin içinde bir bit yeniği var” diyor ve kendi kendimize soruyoruz: “Çektiği sıkıntı ve öfke ile Evren’leri, Özal’ları, Çiller’leri alaşağı edip, Devlet Bahçeli’yi Meclise bile sokmayan halk, aynı halk değil mi?”

Peki, ne oldu onlara?

Ne oldu da bu halk AKP’nin oy deposu haline geldi.

Elbette bu soruyu sorarken, “Sadaka ekonomisi ve din sömürüsü ile uyutulan halk”ı ayrı tutuyoruz.

O zaman, geriye 2007’den beri uygulanan seçim sistemi, “SEÇSİS” kalıyor.

Çeşitli partilere mensup milletvekilleri de bu konuda soru önergeleri vermişti daha önceleri. Ama doyurucu yanıtlar alamadılar.

AKP, 2007 seçimlerinde, oy sayımını internet üzerinden yapmak üzere Amerika’dan bir “yazılım sistemi” getirdi. Bu yazılım sistemi ABD’de Bush’a seçim kazandıran sistemdi. Bu ihaleyi alan firmanın ortağı, dünyanın en güçlü Amerikan yazılım firmalarından birisiydi.

SEÇSİS adı verilen bu sistem güvenirliliği tartışma konusu olduğu için günümüzde gelişmiş ülkeler tarafından yasaklanmıştır, kullanılmamaktadır.

Çünkü dışarıdan basit müdahalelerle seçim sonuçları değiştirilebilmektedir. Kanıtlanmıştır bu.

AKP isterse bu sistemle oylarını yüzde 50’den 60’a da çıkarabilir. Bu mümkündür.

Bu ulusal olmayan yazılımın yanında, geçen seçimlerde, ayrıca birçok oyunlar oynanmış, hileler yapılmış, şimdiye dek seçim tarihinde görülmeyen olaylarla karşılaşmıştık.

Çöplüklerden çıkarılan, yanmış, parçalanmış oy pusulaları bu hilelerin en basiti, en kolayı, en masumuydu.

Bunun yanında, daha önemlisi, resmi kurumlar tarafından, 2007 Genel seçimlerinde 42 milyon 99 bin seçmenin olduğu ilan edilmişti. Her ne hikmetse bu sayı 2009’da yapılan yerel seçimlerde birden 48 milyona çıktı. Aradaki artışın nedenini kimse anlamadı, muhalefet de sormadı.

Yine birçok yerde binlerce “istenmeyen seçmen”in yazılmadığı mahkeme kararları ile belirlendi. Bunun yanında, oturulmayan mekânlara ya da arsalara, tavuk kümeslerine kayıtlı binlerce seçmen sanal olarak oy kullandı.

Şimdi bütün bu aksaklıkların, üçkâğıtçılıkların yanında, bir de, CHP Milletvekili Mehmet Şeker’in belirttiğine göre Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığına geçmek isteyen Suriyeli mülteciler, AKP’nin oy deposu olarak karşımıza çıkmak üzeredir.

MUHALEFETİ UYARIYORUZ:

Siz, böyle hileli hurdalı bir seçim sistemini değiştirmeden, denetlemeden seçime giderseniz, biraz zor iktidar olursunuz.

Seçimler gelip, çatmadan, iş işten geçmeden bu konuya el atın.

Gerekli değişiklikleri, düzeltmeleri yapın.

Geçtiğimiz dönemde, hükümete bağlı, TÜİK’in seçtiği elemanlar tarafından gerçekleştirilen “Adrese Dayalı Nüfus Sayımı” kütüklerinin yeniden, yargı denetiminde, tarafsız memurlar tarafından düzenlenmesini sağlayın.

Hepsinden önemlisi, “Kendim ettim, kendim buldum” dememek için, Amerikan güdümünde olmayan, tam bağımsız, ulusal bir seçim sistemi, ulusal bir yazılım sistemi oluşturmaya bakın.

Yoksa bu yazılım sistemleri, bu seçim sistemleri, bu ayak oyunları varken iktidarı rüyanızda bile göremezsiniz…

Ali Eralp

İLK KURŞUN

EMPERYALİZMİN İSTEDİĞİ TÜRKİYE, HES – MES HİKÂYE.


Börtü – böcek kan ağlıyor.

Kurt – kuş kan ağlıyor,

Dereler, zümrüt yeşili ormanlar kan ağlıyor.

Sular, dereler, HES saldırısı, madenci saldırısı altında bugün…

100 yıllık, 200 yıllık ağaçlar dakikada kesiliyor. Ağaçlar, vatanı için can veren şehitler gibi toprağa düşüyor.

Zümrüt yeşili ormanlar kâr hırsı yüzünden “Kelaynak”lara döndü.

Madencinin, “HES” cinin, AKP’nin umurunda değil, nasıl ki PKK tarafından vurulan Mehmetçikler umurunda değilse…

Köylüler isyanlarda…

Gün geçmiyor ki bir direniş olmasın… Gün geçmiyor ki insanlarımız haksızlıklara karşı çıkmasın.

Kadınlar en önde…

Öfke çığ gibi büyüyor…

“Suyumuzu, deremizi, ormanımızı, toprağımızı, kurdumuzu kuşumuzu” vermeyiz diyorlar.

“Yaşam hakkımızı çiğnetmeyiz” diyorlar.

HES firmalarına arka arkaya davalar açılıyor. Mahkemeler ardı ardına yürütmeyi durdurma kararları alıyor.

Fırtına Vadisi’nde, Fındıklı’da, İkizdere’de, Çayeli’nde, Rize Güneysu’da, Alicik 1-2 Kale HES’lerde, Çayeli’nde, Askaroz-Andon’da, Giresun Keşap’da, Kastomonu Loç’ta, Antalya Alakır’da, Hendek Aksu’da, Tonya’da, Bulancık’da, Artvin Papart’da, yürütmeyi durdurma kararları verildi.

Ama vurguncular doymak bilmiyor. Durmak bilmiyor.

Gözlerini doğaya diktiler. Bu kez de doğada başlattılar talanı.

Güzellikleri, canlıları, bin bir renk zümrüt ormanları, tarihsel kalıntıları yıkmaya, yok etmeye yemin etmişler.

Çekilen sular nedeniyle dereler şimdiden kurumaya başladı bile.

Kurtlar, kuşlar böcekler, akarsular, akarsularda oynaşan balıklar, ışıltılı damlacıklar onları hiç mi hiç ilgilendirmiyor. Onlar sadece keselerini doldurmaya bakıyorlar.

İktidara geldiğinden bu yana AKP, tıpkı bir mirasyedi gibi hareket ediyor.

Önüne geleni satıyor.

Yılların birikimini bir anda çarçur ediyor. Onları bir yıllık kârına elden çıkarıyor. Önünü arkasını düşünmüyor. Gelecek kuşaklara “Ne bırakacağım” kaygısı yok. Gününü kurtarmaya çalışıyor sadece. Yeter ki AKP’nin çarkı dönsün. Bütçe açığı kapansın. Bakanlar, vekiller yolluk alıp bol bol seyahat etsinler.

AKP, üretmiyor, tüketiyor.

Cumhuriyet tarihi boyunca yapılan sanayi kuruluşlarının altından girip, üstünden çıktı.

Şimdi sıra doğaya geldi.

Ağaçları satıyor.

Dereleri satıyor.

İnsanları ile birlikte toprakları satıyor.

Kuşları, 3-5 yüzyıllık kaplumbağaları satıyor…

Köküne kibrit suyu döküyor.

İkiz Dere vadisi, zümrüt yeşili Kaz Dağları, bünyesinde 1518 bitki barındıran Munzur, Munzur’un bağrında görkemli boynuzları ile özgürce dolaşan dağ keçileri, geyikler, güngörmüş kaplumbağalar, bülbüller, keklikler…

Rahat yüzü yok onlara.

Nerede bir su görse, nerede bir dere görse, nerede zümrüt yeşili bir orman görse, kolları sıvıyor. Harekete geçiyor. Buldozerlerini sürüyor. Toprağın, doğanın altını üstüne getiriyor.

2700 dolaylarında HES (Hidroelektrik Santrali) planlanmaktadır iktidar tarafından bugün. Bunun 400 kadarı için çalışmalar başlatılmış durumdadır.

Gaziantepliler temelsiz, asılsız, boş olayları, olguları anlatmak için “HAKİYE” (hikâye) derler.

HES-MES HİKÂYE, EMPERYALİZMİN İSTEDİĞİ TÜRKİYE…

HES’ler bahane, sular şahane…

Çünkü HES’lerin enerji sorununa katkısı çok azdır.

Onlar, memleketimizi istiyorlar.

Vatanımızı istiyorlar.

Sevgili ülkemiz AKP tarafından emperyalizme peşkeş çekiliyor.

Emperyalizm, geleceğin petrolü su kaynaklarına, topraklarımıza 49 yıllığına sahip olmak, şimdiden teslim almak için kolları sıvamıştır. İktidar tüm gücü ile arkasındadır.

Bir süre sonra köylünün suyu, köylüye ve halkımıza “şişe, damacana suyu” olarak, parayla satılacaktır.

SU YAŞAMDIR.

SU, ÜLKEMİZİN YAŞAM DAMARIDIR.

DERELER ÖZGÜR AKMALIDIR.

DERELER ÖZGÜRLÜKTÜR.

SU HAKTIR.

HAKKIMIZA SAHİP ÇIKALIM.

ÖZGÜRLÜĞÜMÜZE SAHİP ÇIKALIM…

Ali Eralp

İLK KURŞUN

KADIN TELLALLARI VE PKK’LI CANİLER TANIK, YURTSEVERLER SANIK.


Adam gizli tanık…

Adam el üstünde… Yere göğe sığdıramıyorlar.

Savcılar ona “Osman’ım” diye sesleniyor. “Osman’ım gel, Osman’ım
Git…”

Yargıç “Osman Bey” diyor.

Ama 9 numaralı gizli tanık Osman Yıldırım’ın suç dosyası hayli kabarık.

Saymakla bitmez.

Muhabbet tellallığı, cinayet, sahtecilik, ruhsatsız silah taşımak, kasten adam öldürmeye teşebbüs…

“Osman’ım” öz yeğenine fuhuş yaptırmaktan 2 yıl 6 ay hapis cezası almış, ablasını öldürmekten 20 yıla mahkûm edilmiş.

Şimdi gizli tanık o.

Hem sanık, hem gizli tanık…

Hem yargılanıyor, hem yargılıyor…

Hem suçlu, hem güçlü…

Kimi yargılıyor?

Türk silahlı kuvvetlerini, dağlarda PKK teröristleri ile savaşan onun şanlı komutanlarını, Genel Kurmay Başkanını…

Kimi yargılıyor?

Yaşamında karıncayı bile incitmemiş, adı hiçbir yolsuzluğa, ahlaksızlığa karışmamış gazetecileri, politikacıları, aydınları, yani kısaca yurtseverleri…

Şimdi onun yanında bir gizli tanık daha çıktı ortaya. (Gerçi gizli tanıklar saymakla bitmez ya…)

33 askerimizin, 33 kınalı kuzumuzun ölüm emrini veren ve müebbet hapse mahkûm edilen, PKK’nın iki numaralı adamı cani Şemdin Sakık…

Artık saklamaya, gizlemeye bile gerek görmüyorlar.

PKK ile TSK’yı karşı karşıya getiriyorlar…

Sevgili Yılmaz Özdil’in deyişi ile PKK tanık, TSK sanık…

Bir şanlı ordunun Genel Kurmay Başkanı ile bir caniyi karşı karşıya getirmeye utanmıyorlar.

Sıkılmıyorlar.

40 bin kişinin katili bir terör örgütünün üyesi, Türk Ordusunu ve onun komutanlarını suçluyor.

Yargılıyor.

Eski bir deyişle “İtham ediyor.”

Rahat.

Sakin.

Kendinden emin.

Zafer kazanmış bir komutan edasıyla…

Şu yargının acıklı haline bakar mısınız?

Perişan haline bakar mısınız?

Silivri ile PKK el ele…

Yazıklar olsun size, yazıklar olsun…

40 bin şehit ailesinin yüzüne nasıl bakacaksınız bundan sonra?

Daha da önemlisi kendi çocuklarınızın, eşinizin, dostunuzun yüzüne nasıl bakacaksınız?

Ortada ne cumhuriyet bıraktınız, ne Atatürk. Ne ordu bıraktınız, ne komutan…

Ama unutmayın, aklınızdan hiç çıkarmayın. Bütün kaleler zapt edilmedi henüz.

Atatürk gençliği. Kadınlar, Ulusalcılar. Vatanseverler ayakta…

Dimdik… Ayakta…

Kararlı…

19 Mayıs’lar, 29 Ekim’ler, yeni bir kurtuluş savaşının başlangıç tarihidir.

Kemalist Cumhuriyet yeniden kurulacaktır. Vatanın yağmalanan her karış toprağı; haraç mezat satılan alın teri, göz nuru kamu malı yeniden alınacaktır.

Atatürk’ün deyişi ile “Türk yenildi derlerse inanmayınız. Yenilen kumandandır, Türk ordusu değil…”

Türk ulusu değil.

Türk ulusu böyle nice karanlık dönemlerden geçmiştir.

Asıl korkması gerekenler bu ülkeyi, bu vatanı pazarlayanlar, bölenler, bir terör örgütüne teslim edenlerdir.

Gelecekte Silivri, Hasdal duvarlarının çok yüksek olmadığını da göreceklerdir.

Türk ulusu Türkiye’nin parçalanmasına asla izin vermeyecektir.

Cumhuriyeti yıkanlar yıkılacak, yurtseverleri yargılayanlar yargılanacaktır.

Günümüzde karşıdevrim, devrimi getirmiştir. “Ya istiklal, ya ölüm”ü getirmiştir.

Devrim yürüyüşü başlamıştır artık… Kimse durduramaz.

Engelleyemez.

PKK’lı cani Şemdin Sakık’larınızla, kadın tellalı “Osman’larınızla, sahte haham Tuncay Güney’lerinizle birlikte deliğe süpürüleceksiniz…

O günler uzak değil…

ALİ ERALP

İLK KURŞUN

BİR MİLLET UYANIYOR, KORKSUNLAR, GELİYORUZ, GELECEĞİZ, YAKINDIR.


Cumhuriyet Bayramı yasal bir bayram mıdır?

Evet.

89 yıldan beri kutlanıyor mu?

Evet.

Kim kutluyor?

Halk.

Bundan daha doğal bir şey olabilir mi?

Olamaz.

Peki, AKP iktidarında bu telaş niye?

Bu şaşkınlık.

Bu korku…

Neden Ankara’ya gitmek isteyen otobüsleri engellediler?

Neden Birinci Meclisin önünde, Ulus meydanında çoluk çocuğu, ailesi, yaşlısı genci ile coşku içerisinde bayramını kutlamak isteyenlere biber gazı, su sıktılar?

Terörist mi onlar?

Hayır.

Bölücülük mü yapıyorlar?

Askerlere mi saldırıyorlar?

PKK’lı mı onlar, bebek katili mi?

Hayır.

Peki, Habur’dan yurdumuza giriş yapıp, otobüslerle şehir turu atan PKK’lı militanlara gösterilen hoş görü, Arapça söylersek müsamaha, ya da Frenkçe söylersek tolerans neden halkımıza uygulanmıyor?

Neden Apo’nun otobüslerine izin veriliyor ve bir de üstüne üstlük onlara “eskort”luk (koruma) yapılıyor da Mustafa Kemal’in askerlerine izin verilmiyor?

Neden vatansız, bayraksız Suriyeli teröristlere gösterilen şefkatin, sevginin, saygının onda biri Türk ulusuna, Türk ulusunun bireylerine gösterilmiyor?

Neden?

Çünkü Ulus’ta toplananlar Amerikancı değil. Cumhuriyetten yana. Atatürkçü. Tam bağımsızlıktan yana.

Çünkü onlar halkın uyanmasından korkuyorlar.

Din sömürüsünün, sadaka ekonomisinin, korku imparatorluğunun artık işe yaramadığını, eskisi kadar etkili olmadığını, halkı uyutma görevini yerine getiremediğini görüyorlar.

Cumhuriyetin yıkılamayacağını, Türk ulusunun kanı, canı pahasına Cumhuriyetine, Ata’sına sahip çıkacağını, öyle kolay teslim alınamayacağını, geç de olsa Tayyipgiller de anladılar.

Telaşlandılar. Paniklediler.

Yıkılmaya mahkûm her faşist devlet gibi, çaresizlik içerisinde halka saldırdılar. “Acaba yüreklerine korku salıp, topluluğu dağıtabilir miyiz” diye düşündüler. Çocukça yöntemlere başvurdular.

Kurtuluş Savaşı yıllarında, ülkemiz işgal altındayken, İstanbul’da düzenlenen mitinglere bile yapılmayan müdahaleleri Ankara Mitingine yaptılar.

Provokasyonlar birbirini izledi…

Ama halk onlardan daha soğukkanlıydı. Vakurdu. Dimdikti. Oynanan oyunların farkındaydı. Yerinden kıpırdamadı bile.

Cesaretini ve direncini yitirmedi. Onların bu çirkin oyununa karşılık vermeyerek, oyunlarını bozdu.

Bu kez, yurtseverlerin bir araya gelmesini, toplanmasını engellemek için barikatlar oluşturdular.

Halk barikatları da yıkmasını bildi.

Yani yasağı, masağı dinlemedi cumhur. Bayramını kutladı. Atasının huzuruna çıktı. Hem de binlerle, on binlerle değil, yüz binlerle, milyonlarla…

Devlet erkânı ise “Dostlar alışverişte görsün” örneğinde olduğu gibi, Cumhuriyet Bayramını “cumhur”suz kutladı. Halk onlara ilgi göstermedi. Tribünler bomboştu.

Ulusal bayramların halkla birlikte kutlanmasını isteyen AKP, halkın yanına bile yaklaşamadı. Onları havadan seyretti.

Ve tarihimizde ilk kez, biber gazlı, su fışkırtmalı, AKP kışkırtmalı bir Cumhuriyet Bayramı yaşandı…

Saflar iyice belirgin artık. Bir yanda Cumhuriyetle kavgası olanlar, cumhuriyete savaş açanlar, öte yanda yurtseverler. Bir yanda Cumhuriyet yıkıcılığı yapanlar, öte yanda ona sahip çıkanlar…

Şimdi, Diyarbakır’da BDP mitingi yapılmadı diye üzülen, “ah vah” eden, bildiriler yazan özgürlükçü, demokrasi hayranı, “Evet Ama Yetmez”ci liberal aydınlara soruyoruz: nerelerdesiniz?

Neden hiç sesiniz, soluğunuz çıkmıyor? Bu sıkılan gazları, suları görmüyor musunuz? Yoksa saldırıya uğrayanları halktan saymıyor musunuz?

Yoksa siz sadece miting yapamayan BDP’li vekillere mi destek verirsiniz? Üzülürsünüz? Ağlarsınız?

29 EKİM 2012 BİR MİLATTIR. KORKUNUN YENİLDİĞİ, KORKU İMPARATORLUĞUNUN ÇÖKTÜĞÜ BİR MİLATTIR. İKİNCİ KURTULUŞ SAVAŞININ BAŞLANGICIDIR.

Ama bu kutlamalarda otobüsleri durdurup, halkın ulusal bayramını yasaklamakla Valiler, İçişleri Bakanı, AKP İktidarı suç işlemiştir. Yasal, Anayasal bir hakkın kullanılmasını engellemiştir.

Bu, suçtur.

Bunun ergeç hesabı sorulur.

Sorulacaktır.

Ne diyordu marşta:

“GÜN DOĞDU. HEP UYANDIK

SİPERLERE DAYANDIK…”

Halk siperlere dayandı, ama onları da korku sardı.

Ne var ki korkunun ecele faydası yok.

Korku, bu güne değin, faşist iktidarların ölümünü durduramadı…

Ali Eralp

İLK KURŞUN

KEMALİST CUMHURİYETİ YIKMAK İSTEYENLERE SESLENİYORUZ: AVUCUNUZU YALARSINIZ. /// CC : @ulusalkana lTV @ulusalkanal


Ülkemiz Atatürk Türkiyesi olmaktan çıktı. Yarı bağımlılıktan, tam bağımlılığa geçti. Amerika ne derse o oluyor şimdi.

Şu sıralar, ABD’nin planlayıp yönlendirdiği, “Ilımlı İslam” temelinde, bir karşıdevrim süreci yaşıyoruz.

Türkiye’yi şeriatçı ülkelerden ayıran laik, çağdaş yapı, yani 1923 Cumhuriyet devrimi yok edilmeye çalışılıyor.

Hedef, Cumhuriyet dönemini tasfiye etmek… 2002’de başlayan “Ilımlı İslam yolculuğu”na son noktayı koymak… Siyasal İslam’ın yol haritasını ve ABD’nin BOP planını tamamlamak…

Yargıyı, orduyu, Milli Eğitimi, Emniyeti, yani tüm devlet kurumlarını kuşatma ve teslim alma harekâtı bitti. Şimdi sıra, Türkiye’yi bütünüyle teslim almaya geldi.

Yıllardan beri kesintisiz kutlanan Cumhuriyet Bayramını yasaklayarak, Kemalist Cumhuriyetin başlangıç tarihini ortadan kaldırmaya çalıştılar, ama başaramadılar. Cumhuriyete sahip çıkan, direnen, karşı koyan güçlerle karşılaşınca, geri adım atmak zorunda kaldılar.

Son aylarda Derviş Mehmet’lerin, Sait Molla’ların torunları Atatürk’ten, Cumhuriyetten öç alma yarışını hızlandırdılar.

Çünkü onlar, kör bağ bıçağı ile Kubilay’ı kesen dedelerinin idam edilmesini bir türlü unutamıyorlar.

Batı ve ABD emperyalizmi de Kurtuluş Savaşı yenilgisini bir türlü hazmedemiyor.

Bu yüzden ele ele verip, Cumhuriyete, tüm cumhuriyet kurumlarına savaş açtılar. Tıpkı dedeleri, ataları gibi…

Ama avuçlarını yalarlar.

Burası ne Libya’dır, ne Irak’tır, ne Afganistan’dır, ne de Arabistan’dır. Burası, Başkomutan Gazi Mustafa Kemal Atatürk’le birlikte 1923 şanlı devrimini gerçekleştirmiş bir ülkedir.

Şunu aklınızdan hiç çıkarmayın:

Siz ne Cumhuriyeti, ne 19 Mayıs’ı, ne 30 Ağustos’u, ne Atatürk’ü yok edebilirsiniz…

Buna gücünüz yetmez…

Bu yüce milletin sabrını denemekten de vazgeçin artık.

Bu büyük millet zamanı, vakti geldiğinde tehlikeler karşısında kenetlenmesini, ayağa kalkmasını çok iyi bilir. Bunu 29 Ekim’de, Ulus’ta, TBMM’nin önünde bir kez daha kanıtlayacaktır. Siz de görüp tanık olacaksınız.

Şaşıracaksınız.

Korkacaksınız.

Meydanın boş olmadığını anlayacaksınız.

Geçen yıl “deprem”i bahane ederek “Cumhuriyet törenleri”ni yasakladınız, ama yine de halk, ellerinde bayraklar ve fenerlerle büyük bir coşku içerisinde bayramını kutladı. Hem de milyonların katılımıyla…

Engel olabildiniz mi?

Olamadınız…

Olamazsınız.

Çünkü siz Ortaçağ’ı savunuyorsunuz. Sömüreni, işgalciyi savunuyorsunuz. Geçmişi, yok olanı, gericiliği, şeriatçılığı savunuyorsunuz. Mandacılığı savunuyorsunuz.

Siz Vahdettin’siniz. Damat Ferit’siniz. Ali Kemal’siniz. Derviş Mehmet’siniz.

Karşınızda ise Atatürk var. Atatürk’ler var.

Siz Tarihin tekerini geriye çevirmeye çalışıyorsunuz. Türkiye’yi parçalayıp, sömürge yapmak için mücadele veriyorsunuz.

Siz Sevr’siniz.

Karşınızda ise Lozan var.

21. yüzyılın Mustafa Kemal’leri “Tam Bağımsızlığı“, geleceği, uygarlığı, ulus devleti savunuyorlar.

Bir doğa yasasıdır, bir tarih yasasıdır: Çürüyen, eskiyen, uygarlığa ayak uyduramayan yok olup gider.

AĞABABANIZ AMERİKA İLE BİRLİKTE SİZLER DE YOK OLACAKSINIZ.

Biz inanıyoruz ki AKP’ye oy vermeyen yüzde 50 ve AKP’ye oy veren milyonlarca vatandaşımız da Cumhuriyetimizin yıkılmasına göz yummayacaktır…

Onun için, kimse yanlış hesaplar peşinde koşmasın. Kimse Kemalist cumhuriyeti ılımlı ya da ılımsız İslam cumhuriyeti ve tarikat, cemaat devleti ile değiştirmeye kalkmasın. Kimsenin gücü yetmez buna. Çünkü Cumhuriyet öyle kolay kazanılmadı, kolay da teslim edilemez…

Edilmeyecektir…

Ali Eralp

İLK KURŞUN

AKP PERİŞAN, ŞAŞKIN, ÇARESİZ.


AKP, uçak trafikçiliğine soyundu.

Uçakları indiriyor, kaldırıyor… Arama, tarama yapıyor… Rezil rüsva olduk dünyaya.

Nihayet Bülent Arınç da başladı ağlamaya. Uzun zamandan beri unutmuştu.

AKP perişan, çaresiz, şaşkın.

Bir kuyuya düştü ki…

Bir kuyuya düştü ki Recep Tayyip…

Gayya kuyusu…

Cehennem kuyusu…

Dört yanında ateş. Yangın…

Ekonomi dibe vurdu.

Hazine tamtakır.

222 milyar dolarla aldığı dış borç 623 milyar dolar oldu bugün. Büyüme tepetaklak düşüyor. Bu yeni işsizler ordusunun habercisi demektir.

İç tasarruf yüzde 20’lerden yüzde 12’lere geriledi. Sanayi girdisiyle, çıktısıyla dışa bağımlı hale geldi.

Tarım can çekişiyor.

Kâr getiren tüm kuruluşlar, kamu malları yabancılara satıldığı için tüm kazanç, tüm kâr da onlara akıyor. Üretim de yok…

AKP’nin elinde bir tek çözüm aracı kaldı şimdi: ZAM, VERGİ.

Zam yapmak… Dolaylı, dolaysız vergi almak..

Başı sıkıştıkça zam yapıyor. Vergiyi artırıyor. Deli Dumrul gibi tutmuş köprünün başını. Geçenden bir akçe, geçmeyenden iki akçe alıyor. Çökmüş yoksul halkın göğsüne… Dolaylı vergi, dolaysız vergi. Zam…

İsterse vermesin.

İcra hazır. Alıcı kuş gibi bekliyor tepesinde.

Emeklilerin maaşlarına bile icra getirdi bu iktidar. Bir zamanlar esnaflık yapıp da bırakmış olanların maşının dörtte birini icra yoluyla kesiyor.

Kefen soygunculuğudur bu. Zulümdür.

Bir kuyuya düştü ki AKP…

Bir kuyuya düştü ki Recep Tayyip…

Sağında, solunda, önünde, arkasında her yerde direniş. İşçiler haklarını söke söke alıyorlar.

Sıra ötekilere de gelecek. Yakında onlar da seslerini yükseltecekler. Çarık ayağı sıkmaya başladı çünkü. Onlar da nasırlı ellerini yumruk yapmasını öğrenecekler.

Bir de yurtseverler aydınlar, birleşmesini bütünleşmesini öğrenebilseler…

Bir kuyuya düştü ki AKP…

Bir kuyuya düştü ki Recep Tayyip…

Çabalıyor çıkmak için.

Çırpınıyor.

Ama zor.

Elinden tutup çeken de yok. AB de, NATO da soğuk davranıyor ona.

Siz bakmayın onun alımlı çalımlı yürümesine. Kasımpaşalı ağzıyla atıp tutmasına.

Dışı seni yakar, içi beni.

Başına bir Hariciye Nazırı bela etti ki…

Tam ateşin ortasına attı onu. Cehennemin ortasında bir Gayya Kuyusuna.

Komşularla “sıfır sorun” diye başladı işe, çevresinde kavga etmediği komşu bırakmadı.

Rusya, Çin, İran, Suriye, Irak, dünyayı karşısına aldı.

AKP Ateşle oynuyor.

Oysa Rusya’ya, İran’a göbekten bağlı.

Kış yaklaşıyor. Rusya bir kesse doğalgazı, tüm Türkiye donar.

Bir yandan da müttefiki, stratejik ortağı Amerika bastırıyor.

“Beşar Esat gitmeli, Suriye parçalanmalı…”diyor.

“İran’ın, Irak’ın, Suriye’nin, Türkiye’nin topraklarından koparılan parçalarla “Büyük Kürdistan” kurulmalı.”

“Büyük Kürdistan kurulmalı ki BOP gerçekleşebilsin. Hadi aslanım…”

BOP Eşbaşkanı da “başüstüne” diyor. Canla başla çalışıyor. Destekçisi, koltuk değneği Devlet Bahçeli de canla başla ona yardımcı oluyor. Düştüğü yerde elinden tutup kaldırıyor. İçişleri Bakanın gensorusunda bile güvenoyu verdi.

Bazı AKP’liler seçimlerin öne çekilmesine oy vermiyor, Devlet Bahçeli veriyor.

Sonra da göğsünü gere gere “Biz sözümüzü tuttuk. Bizde fire yok, AKP’de var” diyor.

İhanet diz boyu… İhanet vıcık vıcık çamur. İçinde horon tepiyorlar.

Ama hesap günü de yaklaşıyor.

Bu millet dindardır, dinine bağlıdır, dinden söz edenleri sever.

Ama…

Aynı zamanda da milliyetçidir.

Ne zaman, nerede, ne yapacağı, nasıl ayağa kalkacağı belli olmaz…

Demiştik ya. Bir de yurtsever aydınlar birleşmesini, bütünleşmesini öğrenebilseler…

İşte o zaman AKP’nin Hesap verme günü daha da çabuk gelecektir…

AMA MUTLAKA

GELECEKTİR…

O GÜN GELECEKTİR.

Ali Eralp

İLK KURŞUN

ATATÜRK’ÜN, “TAM BAĞIMSIZLIK” POLİTİKASINDAN EMPERYALİZME UŞAKLIK POLİTİKASINA.


Atatürk’ün ölümünden sonra, ona en büyük ihanet, dış politikada yapıldı.

Mandacılık hastalığından kendilerini kurtaramayan Batı hayranı işbirlikçiler, bağımsızlığımızdan ödün vererek, ülkeyi adım adım yarı bağımlı bir duruma getirdiler. Atatürk’ün başı dik, onurlu, “İstiklal-i Tam” (tam bağımsız) politikasını terk ettiler.

Bunun ilk belirtileri, İnönü döneminde ortaya çıktı. Atatürk’ün etkin görev vermediği, kızağa çektiği kişiler “İade-i itibar”, “uzlaşma, kaynaşma” bahanesi ile önemli mevkilere getirildi. Örneğin, İstiklal Mahkemesinin hakkında mahkûmiyet kararı bulunan Rauf Orbay 22 Ekim 1939’daki ara seçimlerde milletvekili yapıldı. Ama Mustafa Kemal’in yakın çevresinden olan Cevat Abbas Gürer, Tevfik Rüştü Aras, Şükrü Kaya, Kılıç Ali, Hüsrev Gerede, Naşit Hakkı Uluğ ve birçoklarına ise hiç görev verilmedi.

O sıralar el üstünde tutulan Amerikan yanlısı Halide Edip Adıvar ve Ali Fuat Cebesoy’un Bayar’larla, Menderes’lerle birlikte DP listesinden Meclise girmeleri ise gerçekleri tüm açıklığı ile ortaya koymaktadır.

12 Temmuz 1947 yılında ilk Türk Amerikan ikili antlaşması yapıldı. Bu antlaşma çerçevesinde ABD, Türkiye’ye askeri yardım yapmaya başladı. 1951 yılından sonra bu ilişkiler “Ortak Savunma Programı” adı altında yürütüldü. Daha sonra da DP, CHP oyları ile ülkemiz NATO’ya katıldı. Böylece Türkiye ”Küçük Amerika(!) olma” sürecine girdi. Oysa Mustafa Kemal Atatürk ölünceye dek Batılı ittifaklardan uzak durmuştu.

Bu değişimle birlikte, Atatürk’ün, gözünün bebeği gibi koruduğu bağımsızlık ilkesi yara aldı.

Bu yeni siyasal ilişkilerden sonra emperyalizme teslimiyetçilik dönemi yeniden hortladı ve Atatürk’ün “Kendi gücüne dayanarak kalkınmayı gerçekleştirme” yöntemi bir kenara atıldı. Gidiş o gidiş…

Ama burada hemen bir noktaya açıklık getirelim. Yukarıdaki eleştiri ile İnönü’yü kötülemek, küçümsemek gibi bir niyetimiz asla yoktur. Amacımız, bağımlılığa giden yolda bir yanlış uygulamanın, bir ödünün nelere mal olduğunu gözler önüne sermektir. Yoksa günümüzün politikacıları onun tırnağı bile olamazlar…

Konumuza dönelim:

1950’lerden günümüze değin siyasal iktidarlar “emperyalizm” sözcüğünü ağızlarına almadılar. Onunla dostça geçindiler. Sanki ülkemizde bir “Kurtuluş Savaşı” hiç yapılmamıştı. Sanki Batılı emperyalistler yurdumuzu hiç işgal etmemişlerdi.

Yeni dış politikanın rüzgârıyla Menderes hükümeti, Cezayir’in “bağımsızlık mücadelesine bile karşı çıkmış, emperyalist ABD’nin yanında Kore Savaşına katılmıştı.

Daha sonraları ise bu emperyalizm yanlısı tavırları nedeni ile Türkiye, Üçüncü Dünya Ülkeleri arasında değer yitirmiş, Kıbrıs sorununda onu yalnız bırakmışlardı.

Bu siyasal işbirlikçi gelenek, AKP döneminde zirveye ulaştı.

O, iktidar olunca ilk icraat olarak Atatürk’ün “mazlum ülkelerle dayanışma” politikasını terk etti. Emperyalizme uşaklık ve taşeronluk politikasına soyundu.

ABD’nin Irak, Afganistan işgallerini alkışladı. Müslümanlığın en ateşli savunucularından olmasına rağmen, Müslüman halkın ırzına geçilmesine, katledilmesine göz yumdu.

Bugün, dış politikamız tümüyle ABD, AB yanlısı politik bir çizgide yürütülmektedir. Siyasal bağımsızlığımız ipotek altına alınmıştır. Yönetim acz içerisindedir, çaresizdir. Yönlendirilmektedir.

ABD’nin BOP projesi Tayyip’lerle, Barzani’lerle hayata geçirilmeye çalışılıyor. Kuzey Afrika ve Ortadoğu’nun haritası yeniden çiziliyor. Kim bu plana engel olmaya kalkışırsa, kim karşı çıkarsa o hedef tahtasına yatırılıyor.

ABD, ikiz kuleleri bahane ederek BOP projesine önce Afganistan’dan başlamıştı. Sonra Irak, Libya, Suriye…

Bakalım, Türkiye’ye sıra ne zaman gelecek? Ordunun kolunu kanadını boşuna kırmıyorlar…

Planın gerçekleşebilmesi için BOP eşbaşkanı ise elinden gelen çabayı gösteriyor. Ortadoğu’da ABD adına taşeronluk yapıyor.

Bu görevinden dolayı komşuları ile kavgalı. Büyük devletlerle kavgalı. Yeryüzünde dostu kalmadı. AB ülkeleri bile onun bu pervasız gidişine ihtiyatla yaklaşıyorlar artık.

Koca dünyada onu destekleyen bir Katar, bir Suudi Arabistan bir de aşiret reisi Barzani var.

Her şeyi yüzüne gözüne bulaştırdı. Rezil, rüsva oldu. Perişan bir durumda…

Atatürk’ün onurlu, başı dik, “Mazlum milletlerle dayanışma”, “Yurtta barış, dünyada barış” politikasından emperyalizme uşaklık politikasına geçmenin sonuçlarıdır bunlar.

Recep Tayyip, Suriye’de demokrasinin olmadığını, Beşar Esad’ın halkına zulmettiğini tekrarlıyor durmadan. Oraya demokrasi götüreceğini söylüyor. Sanki yandaşları ve ortakları Katar’da, Suudi Arabistan’da demokrasi varmış gibi…

Sanki Türkiye’de demokrasi varmış gibi…

AKP ve onun Kahraman Hariciye Nazırı, Türk askerini Suriye’ye sürebilmek için bahaneler arıyor.

Akçakale’ye muhalif güçler tarafından atıldığı kesin olan bir top mermisinin ardından, Özgür Suriye Ordusunun önünü açabilmek, hareket alanını genişletebilmek için Suriye topraklarına bomba yağdırıyor.

Bir Suriye uçağına “silah taşıdığı” gerekçesi ile uluslar arası yasalara aykırı olarak el koyuyor.

Ordumuzun başına çuval geçirilmesinden sonra, “Nota verecek misiniz?” sorusuna “Ne notası, müzik notası mı?” diye yanıt veren Başbakakan, bu kez, hiç vakit kaybetmeden ve uçak araştırması bile tamamlanmadan hemen Suriye’ye nota veriyor…

Çünkü bu kez BOP Eşbaşkanının karşısında Amerika değil, ABD’nin parçalanmasını emrettiği Suriye var.

Ama burada şunu hemen belirtelim. ABD’NİN, AB’nin, İsrail’in Rusya’yı, İran’ı, Çin’i karşılarına almamak için, Suriye’ye doğrudan müdahaleden kaçındıkları böyle bir ortamda, Türkiye’nin Don Kişot’luk yaparak değirmenlere saldırması büyük işler açacaktır başına.

İran Cumhurbaşkanı Birinci Yardımcısı Muhammed Rıza Sani’nin dediği gibi:

“Türk devlet adamlarını uyarıyorum. Suriye milleti ve devleti aleyhine Erdoğan Hükümetinin yapacağı her türlü askeri eylem, Ankara için bir intihar olur. Ankara çok acı bir olayın içinde olduğunu bilmeli ve büyük hatayı yaparsa Türkiye’de de bir savaş çıkmasını beklemelidir…”

Bu uyarının sonunu da biz tamamlayalım:

Ve böyle bir savaş AKP’nin de sonu olacaktır…

Ali Eralp

İLK KURŞUN

NEREYE, NE ZAMANA KADAR BU ZULÜM, BU HUKUKSUZLUK?


Ülkeyi babanın çiftliği gibi idare ediyorsun.

Kimseye sormadan alıyorsun, satıyorsun.

Yıkıyorsun. Yapıyorsun. Kentlerin altını üstüne getiriyorsun.

Ormanları satıyorsun.

Toprakları satıyorsun.

Evleri, tarihi binaları, kültür zenginliklerini yok ediyorsun.

Her yere imam hatip açıyorsun.

Yetmiyor.

Var olan okulları “imam hatip”lere dönüştürüyorsun.

Analar, babalar, öğrenciler sokaklara dökülüyor.

“İstemiyoruz” diyorlar.

“Okuluma dokunma, çocuğuma dokunma, onun nasıl bir eğitim öğretim alacağına, geleceğine ben karar veririm…”

Feryatları duymuyorsun.

İsyan edenleri, yürüyenleri görmüyorsun.

“Hayır” diyorsun. “Ben karar veririm, her şey benden sorulur. Çünkü devlet benim, yasa benim, yargı benim, polis benim, sen karar veremezsin…”

İmam hatip açmaya, okulları imam hatibe dönüştürmeye devam ediyorsun.

Yolunda son sürat ilerlerken birden önüne “gerçekler” çıkıyor. Gerçeklerle karşılaşıyorsun.

Duruyorsun.

Şaşkın şaşkın bakıyorsun.

Analar, babalar açtığın okullara öğrenci vermiyor.

Kayıt yaptırmıyor. İmam hatipler boş…

“Yanılmışız” diyorsun.

“Planımız tutmadı, düşündüğümüz gibi olmadı…”

“İmam hatiplerin bir kısmını kapatacağız…”

Peki, halk yollara düştüğünde sen neredeydin?

Aklın neredeydi o zaman?

Önce yap, sonra boz…

Türkiye’yi “Yap –boz tahtası”na dönüştürdünüz.

Babanızın tapulu malı mı sandınız sevgili yurdumuzu?

Suriye’nin serserilerini, teröristlerini kamplara dolduruyorsun.

Silah veriyorsun. Eğitim veriyorsun. Karınlarını doyuruyorsun. “Diş kirası” olarak bir de ceplerine harçlık koyuyorsun.

Terörist barınağı ve yurdu Kuzey ırak, Kandil dururken, bin yıllık komşumuzu bombalıyorsun.

Bu yoksul halkın parasını, malını mülkünü çarçur ediyorsun.

Sonra da açıkları kapatmak için zam üstüne zam yapıyorsun.

Yetmiyor.

Bir de bu yoksul halkın kınalı kuzularını ateşe sürüyorsun.

Bazıları kolunu yitiriyor.

Bazıları Gözünü…

Bacağını yitiriyor.

Canını veriyor… Tümü de gariban yavrusu…

Ama sen, bu ülkenin fidanlarını katleden bebek katillerini ülkesinde besleyen, barındıran aşiret reislerini, yani onursuzları “Onur” konuğu olarak ülkene davet ediyorsun. Partili militanların onlara “Türkiye seninle gurur duyuyor” diye bağırıyorlar.

“Savaş istemiyoruz” diyor halk. Duymuyorsun. Yürüyen on binleri görmüyorsun. Görmezden geliyorsun…

Milleti “hiç”e sayıyorsun.

Milleti “hiç”e saydığın gibi, onların oyu ile seçilen “vekil”lerini de hiçe sayıyorsun.

Onlar, TBMM’sinde ulusuna hizmet vereceği yerde, ömürlerini zindanlarda tüketiyorlar.

Kurduğun “Nemrut Mustafa Divanları”nda komutanların yaşamlarını çalıyorsun.

Aileleri parçalıyorsun. Anaları, babaları, çocukları birbirinden ayırıyorsun.

Orduyla kavgalısın.

Cumhuriyetle kavgalısın.

Ulusal bayramlarla kavgalısın. Ulusal Kurtuluş Savaşı ile kavgalısın. Ulusal Kurtuluş Savaşı komutanları ile kavgalısın…

“Atatürk” adını duyar duymaz tüylerin diken diken oluyor. Öcüden korkar gibi korkuyorsun ondan…

Çareyi diktatörlükte buluyorsun.

Ama nereye kadar?

Ne zamana kadar bu zulüm, bu hukuksuzluk?

Sen hiç tarih okumadın mı?

Diktatörlerin sonunu, akıbetini görmedin mi? Duymadın mı?

Her dönemde, her zaman yıkılmaya mahkûmdur onlar. Her dönemde, her zaman yıkılmışlardır.

İngiliz papazlarının, elçilerinin emri ile idam kararları veren; aydınları kanıtsız, delilsiz Malta Adası’na sürgüne gönderen Nemrut Mustafa’ların sonu gibi olur tüm diktatörlerin sonu da…

Vahdettin’lerin sonu gibi olur…

VATANSIZ, TOPRAKSIZ CAN VERİRLER…

ALİ ERALP

İLK KURŞUN

ALİ ERALP : İHANET SARMIŞ DÖRT BİR YANIMIZI…


Karanlıkla aydınlığın, akılla inancın, vatansızlarla yurtseverlerin kavgasına tanık olmaktayız şu günlerde…

Kıran kırana bir mücadele bütün şiddeti ile devam etmektedir.

İhanet sardı dört bir yanımızı. İhanet, kol geziyor…

AKP, kongreye girişi ulusalcı basına yasakladı. Ama Kukla Devlet Başkanı, ABD maşası Barzani’ye ve ülkesinde idama mahkûm edilen Haşimi’ye kapılarını ardına kadar açtı. AKP delegeleri Barzani için “Türkiye seninle gurur duyuyor” sloganları attı.

Sanki dünyada başka “gurur duyulacak” adam kalmamış gibi…

Bu şeriatçı çeteler, bağımsızlık savaşı yeren ulusalcı güçlere karşı, her zaman, yabancı devletlerle işbirliğine girerek onları arkadan hançerlemiş, “hıyaneti vatan” suçu işlemişlerdir. Zaten siyasal İslamcıların, tarihinde “emperyalizmi ülkeden kovmak” diye bir sorunları asla olmamıştır. Bu konuda herhangi bir çabaları da yoktur.

Denilebilir ki Kurtuluş Savaşı sadece dış düşmanlara karşı verilmiş bir savaş değildir; o aynı zamanda “şahsi menfaatlerini, müstevlilerin siyasi emelleriyle tevhit eden; gaflet, dalâlet ve hatta hıyanet içinde bulunan” işbirlikçiler ordusuna karşı da verilmiş bir savaştır.

Atatürk bir yandan “Ya istiklâl ya ölüm” parolası kılavuzluğunda yedi düvelle savaşırken, bir yandan da içerideki “hıyanet çeteleri”ni etkisiz duruma getirmeye çalışıyordu.

Zaman zaman en yakın arkadaşları bile onun düşüncelerine, eylemlerine katılmak istemediler.

“Bolu Mebusu” Cevat Abbas Gürer’in anılarında belirttiğine göre Mustafa Kemal, 26 Ağustos’ta başlayacak “Büyük Taarruz”u yönetmek üzere savaş alanına gidişini bile saklı tutmak zorunda kalmıştı.

Cepheye 19 Ağustos gecesi hareket edecekti. Bu hareketini gizleyebilmek için Anadolu Ajansı, gazetelerde Atatürk’ün “Çankaya’da çay ziyafeti verdiği” haberini yaymakta idi. Onun böyle önlemler alması elbette yerinde ve gerekli bir davranıştı. Çünkü hainler pusuda bekliyorlardı.

İçerideki ve dışarıdaki efendilerine yaranabilmek için yapamayacakları şey yoktu onların. Örneğin Bandırma’da yayımlanan “Adalet” gazetesi, “Büyük Taarruz”un başlamasına iki gün kala şunları yazıyordu:

“Hürriyetin ilanında muharebeler dolayısıyla milleti mahv ve perişan eden Talat, Cemal, Mahmut Şevket, Enver de gitti. Hamd olsun, darısı, cani Mustafa Kemal başına…”(24 Ağustos 1922)

Bu ihanet belgesinin yer aldığı gazetenin sahibi Ali Sami, Abdülhamit’in yaveriydi. Tarih sayfalarına adı “Hain Ali Sami” olarak geçti.

Yine bir başka gazete Peyam-ı Sabah ise Atatürk ve arkadaşlarına “Ankara’daki şımarık herifler! Artık durun! Haddinizi bilin! Bu şarlatanlık bitsin!” diye manşetler atıyordu.

Ekim 1919′da “Kahrolsun işgal” diye slogan atan halka, Harbiye Nazırı Camal Paşa şunları söylüyordu:

“İstanbul hükümeti, tutumunda ve yürütümünde yasanın gereklerini kollamak, yabancılara karşı daha konukseverce ve ılımlıca davranmak zorundadır.”

Bu konuşmaya Atatürk şöyle yanıt vermişti:

“Baylar, Rıza Paşa Hükümeti ve o hükümete Harbiye Nazırı olan kişi, sevgili yurdumuza giren, süngülerini ulusun can evine saplayan yabancıları konuk sayıyor ve ılımlıca davranmakta zorunluluk görüyor. Bu ne düşüncedir, bu ne kafadır?”

Oysa Cemal Paşa’nın “konuk” saydığı ve “konukseverce” davranılmasını istediği İngiltere, Amerika’nın bugün yaptığı gibi, halkın direnme gücünü kırabilmek için, din – ırk temelinde, kendisine bağlı birtakım mandacı “sivil toplum örgütleri(!)” kurdurmuştu.

Bu örgütlerin başında “İngiliz Muhipler Cemiyeti” (İngiliz Dostluk Derneği), Teali-i İslam, Kürt Teali Cemiyeti geliyordu. Mustafa Kemal, 26 Şubat 1920′de Kazım Karabekir ‘e yazdığı bir mektupta bu konuda şunları söylüyordu:

“İrtica hareketinin teşvikçisi İngilizler olup, merkez dimağı da (beyni) İstanbul’dadır.”

Günümüzde ise irtica hareketlerinin teşvikçisi ABD olup, temsilcisi ise BOP eşbaşkanıdır. Atatürk’ün deyişi ile “merkez dimağı (beyni) ise Ankara’dadır…

Emperyalizm, Ortadoğu’yu bütünüyle ele geçirebilmek için kendisine göbekten bağlı Barzani, Talabani, Haşimi ve Recep Tayyip gibi yardımcıları ile birlikte her çeşit kirli oyunu oynamakta; ırk, mezhep, cemaat, din ayrımında ülkeleri parçalayabilmek için elinden geleni ardına koymamaktadır.

Hapishaneler bunun için ağzına kadar vatanseverlerle doldurulmuştur. Komutanlar bunun için zindanlara atılmıştır. Amerika, emir erleri ile birlikte düzenlediği operasyonlarla bunun için orduyu ortadan kaldırmaya çalışmaktadır. Yargı, bunun için siyasal iradenin emrine girmiştir.

Bugün PKK, ortakları ABD, Barzani, Talabani ile Türkiye Cumhuriyeti’ne, Türk ulusuna, Türk ordusuna karşı kirli bir savaş yürütmekte, alçakça kurduğu pusularla askerlerimizi şehit etmektedir.

AKP Kongresinin delegeleri ise “onlarla gurur duymaktadır…”

Saldırılar karşısında iktidar, Katiller sürüsüne hak ettiği cevabı vermek bir yana, onlarla müzakere hazırlığı içerisine girmiştir. Gizli gizli görüşmeler yapmaktadır.

Günümüzün medyası ise bugünkü ortamda “Mütareke Basını ve mütareke yazarları”ndan daha çok ihanet bataklığına saplanmış durumdadır.

Mütareke Basını onların yanında yunmuş arınmış, sütten çıkmış ak kaşık gibidir…

Şimdiden AKP – PKK görüşmeleri üzerine övücü, pohpohlayıcı sözler söylemeye, yazılar yazmaya başladılar bile.

“Türkiye’nin yüzde 10’luk hain kontenjanı var” diyen değerli üstat, yüce yurtsever Attila İlhan’ın sözleri ile bitiriyorum yazımı:

“İşte yeniden Tanzimat zihniyeti, yeniden mandacılık. Üstelik bu hainlerin içinde kendisine solcu diyenler var. Hadi şeriatçıları, bölücüleri, liberalleri anlıyorum, ama bu namussuzlar kendine solcu deyip Türkiye’yi pazarlayanlar… Al birini vur ötekine.

Bak, bazı televizyon kanallarında her hafta hep birlikte boy gösteriyorlar, söylediklerini alt alta yaz, oku, ihanet belgesi çıkar.” (“Attilâ İlhan’la Bin Saat”, Erol Manisalı)

Ali Eralp

İLK KURŞUN

İSTİHBARAT ALANI

Sınırsız, Seçkin, Sansürsüz, Kemalist Haber Blogu

Derin İstihbarat

strateji, güvenlik, araştırma, istihbarat, komplo teorileri, mizah, teknoloji, mk ultra, nwo

İSTİHBARAT

Şifresiz Yayın!

%d blogcu bunu beğendi: