Etiket arşivi: aydınlık gazetesi

Kurtul Altuğ: İktidarda çöküş sinyalleri /// CC : @Ulusal_Kanal @halilnebiler @AydinlikGazete


AKP 4. büyük kongresinde Sayın Başbakan’ın ko­nuşmasını bütün yandaş televizyonlar aynı anda yayınladı. İktidara teslim olmuş yazılı basın bir gün ön­ceden açıkladı ki Başbakanın bu konuşması “bir manifesto olacaktır“. Yani Başbakan ve AKP Ge­nel Başkanı Tayyip Erdoğan danışmanları tara­fından özene bezene hazırlanan bu konuşmasıyla kongrede, hem AKP’ye bir yol haritası çizecek hem de kendi düşüncesine göre Çankaya Köşkü’ne çı­kıştan sonra, 2023 yılında kendisine 10 yıllık bir süre tanıyarak, ilahi adaleti hiç düşünmeden par­tisine yeni bir düzen verecektir.

Konuşmayı dikkatle dinledim. Geçmiş dene­yimlerimi yakın tarihin sayfalarını karıştırdım:

1957 seçimlerinden sonra Başbakan Mende­res’in ruh hali sanki 2012,4. AKP kongresinde ko­nuşan Başbakan a etki etmişti. 1957 27 Ekim’in- den sonra yakın çalışma arkadaşlarından Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlunun anlatımıyla Mende­res’in durumu şuydu: “Ezgin, bezgin, gergin, son derece kararsız ve tutarsızdı. Şöyle eliyordu: ‘Allah bana bir daha o 27 Ekim gecesini yaşatmasın’.”

Menderes o 27 Ekim gecesini yaşamadı. Da­ha feci ve hak etmediği bir son kendisini bekliyordu.

Erdoğan iktidarının 11. yılında “ustalık devri” di­ye nitelediği süreçte Türkiye’nin en önemli soru­nu dış politikada ve PKK terörünü önlemede hiç­bir başarı sağlayamamıştı. AKP genel başkanının iki yanlı bir tutumu var. TV ekranlarında ya da ba­sına verdiği açıklamalarda başka türlü konuşuyor, halka o artık alıştığımız hatip üslubuyla akıl almaz vaatlerde bulunuyor, yol haritalan belirliyor. Ancak tarihi nitelik taşıyan örneğin; dünyaya verdiği me­sajlarda başka türlü. İşte o nedenle Başbakan’ı bu son genel başkanlık kongresinde Menderes’e ben­zer bir ezginlik, bezginlik ve sıkıntı içinde dinledi­ğimi söyleyebilirim. Menderes’e o kadar benziyordu ki!

Manifesto değil fiyasko

Kongrenin ertesi günü yayınlanan ve çoğu AKP kongresine girmesi yasaklanan muhalif gazeteler­de hep şu başlık yer cildi: “Manifesto değil fiyasko.”

Neden?

Çünkü Atatürk’ün fotoğrafı yanında konuşulanların önceki konuşmalarıyla hiçbir ilgisi yoktu ve Başbakan önündeki sorunları çözmenin çareleri­ni üretmiyor terörle ve terörün başıyla yani İmralı’daki 30 bin insanın katlini gerçekleştiren ve ha­la Kandil’in bu işlere devamına son vermek için İm- ralı sakiniyle görüşeceğini ve artık Kandil’i ve bu­nun meclisteki uzantısı BDP’yi saf dışı edeceğini açık bir biçimde ifade etmiyordu. Tersine kongre üye­lerinin gözyaşı pınarlarını harekete geçirecek ha­masi şiirleri ard arda sıralıyordu. Kongrenin ko­nukları arasında muhalefet partileri yoktu ama ül­kesinde idama mahkûm Irak’lı Haşimi ve Hamas’ın ABD’nin hiç hoşlanmadığı lideri Halit Meşal bu­lunuyordu. En önemlisi ise PKK’nın arkasında dur­duğunu dünya âlemin bildiği ve Irak’ın merkezi ida­resine karşın PKK’ya barınaklık yapan, Türk as­kerlerini şehit eden eşkıyanın barınağı Kuzey Irak özerk bölgesinin ya da kukla devletin başı Mesut Barzani vardı ve Barzani konuşurken akıllara dur­gunluk veren bir AKP grubu sesi yükseliyordu:

“Türkiye seninle gurur duyuyor…”

Şehit ailelerinin yüreği sızladı

Kongrenin genel çizgisinde ne ekonominin ba­kanlar arasında tartışmaya varan tükenişi vardı ne de teröre son verecek bir darbeyi eşkıyanın barınağına indirecek yumruğun sesi.

Allah bir ya bu kongreden Barzani için yükselen “Türkiye seninle gurur duyuyor” sesleri Türkiye’nin her yerinde yaşayan AKP’li şehit ailelerinin yüre­ğini sızlatmıştır. İşin daha acısı 11 yıldır terörle baş edemeyen Başbakanın CHP Genel Başkanını yar­dıma çağırmasıydı. AKP’nin 4. büyük kongresi an­ketlere pek uygun düşmeyen Başbakan’ın şu söz­leriyle noktalandı: “İçimizde nifaka yer yok. Bun­dan sonra değişik unvanlarla yine birlikte çalışa­cağız.” Ve bir ilginçlik de Başbakanın bırakın 2023’ü, 207l’i yani Malazgirt! Ve Alpaslan’ı he­def seçmesi.

Hayalin bu kadarına pes.

AYDINLIK

SABAHATTİN ÖNKİBAR: Yeni oluşum çığlığı ve Milli Merkez! /// CC : @sonkibar


Bir değil birkaç anket aynı şeyi söylüyor.

Türk halkının yüzde 60 küsürü AKP, CHP ve MHP’yi beğenmiyor ve illa da “yeni bir oluşum” diyor.

Bunun adı, “toplumun çığlığı”dır ve kendine, bırakın “kanaat önderi”, “aydın” diyen herkesin bu çığlığı duyma ve gereği için harekete geçme sorumluluğu vardır.

Evet, çıkın sokağa duyacaklarınızın özeti şudur:

– Tamam, AKP ile Tayyip çok kötü ama bu ülke, Kılıçdaroğlu ile Bahçeli’ye de teslim edilemez!

Bu bakışın egemenliğiyledir ki Tayyip Erdoğan, 10 yıllık iktidar yıpranmışlığına rağmen oyunu artırabiliyor.

Altını çizerek yazıyorum, AKP’yi yüzde 50’lere çıkaran ve hâlâ o noktada tutan temel olgu, alternatif bir siyasi adresin olmayışıdır.

Kuşkusuz bu tablo, doğal değil yapaydır yani AKP’yi iktidar yapanlar, ona alternatif olacak bir muhalefetin inkişafını, türlü operasyon ve siyaset mühendislikleri ile engellemişlerdir ama manzara her halükarda budur.

Gelelim olması gerekene:

Söz konusu ülkenin mukadderatı ise artık amblem-sembol alışkanlıkları ile şahsi hırslar aşılmalı ve yeni bir eksende bir araya gelinmelidir.

Bu eksenin adı Milli Merkez’dir.

İçeriği ise Mustafa Kemal’in Milli Devleti yani Cumhuriyet ideolojisidir.

Evet, sağ-sol demeden ve parti ayırımı yapmaksızın “Atatürk” diyen herkesin bu çatı altında toplanması artık yurtseverlik görevidir.

Bu bütünleşmenin bilimsel ya da akademik zemini ve ruhu da Sevgili Haluk Dural’ın önderlik ettiği ve Hüsamettin Cindoruk’tan Doğu Perinçek’e, Ufuk

Söylemez’den Ali Topuz’a, Ümit Kocasakal’dan Prof. Dr. Zekeriya Beyaz’a kadar pek çok toplumsal önderin yazı ve söylevleri ile omuz verdiği Milli Anayasa Forumlarıdır.

Gelinen noktada yapılması gereken, pratiğe geçiş yani sahaya inmektir.

Bunun için toplumda kendine misyon biçen ve zerre sorumluluk hisseden herkesin bugünden itibaren kollarını sıvaması artık vecibedir.

Hani derler ya, vatan söz konusu ise gerisi teferruattır -ki öyledir- bırakın ürkekliği ve hesap yapmayı bir araya gelelim. Bölünmezliğimiz adına kurtuluş meş’alesine yakalım!

İlan ediyorum! Güya bizim hassasiyetlerimizi paylaşıp da kim bu kutlu girişime uzak durur ve gıyabında menfi laf ederse onu hedef alacağım.

Ve Newyork Times Kürdistan’ı ilan etti!

The Newyork Time’s değil ABD’nin, Dünyanın en etkili gazetesidir.

Öyle çünkü bu gazete, ABD’de hem yönetimi yönlendirir hem de yönetimdeki eğilimleri en doğru ve net olarak yansıtır.

Newyork Time’s daha da ötesi, adına Dünya devleti denilen Küresel Emperyalist Merkezin de sesi konumundadır.

İşte bu gazetede önceki gün bir makale ve harita yayımlandı.

Harita önümüzdeki yakın süreçle ilgili. Ve haritada, Kürdistan ayrı bir devlet olarak yer almış durumda.

Evet Kürdistan, Pentagon ile NATO’nun haritalarına ilaveten Newyork Times’a da girmiş oluyor.

Küresel baronlar, Kürdistan’ı bu şekilde ilan ettiğine göre yerli işbirlikçileri de ona göre vaziyet alacaklar ki gidişat orayadır.

Kürdistan’ın kurulması Sevr’in ilk bölümünün hayata geçmesidir, göreceksiniz peşi sıra hemen Büyük Ermenistan ile Pontus projeleri devreye girecek.

AKP Kongresi ve Öcalan’ın kardeşi!

Yarın yapılacak olan AKP Kongresi, Tayyip Erdoğan’ın önümüzdeki yılları inşa toplantısı olacak.

Erdoğan, partisini önce eski yol arkadaşları ile buluşturacak yani Numan Kurtulmuş gibi isimlerin önde olacağı bir vitrin oluşturacak. Amacı F Tipi ile Gül’e karşı partisini sağlama almak.

Peşi sıra mesajlar verecek.

Tahminim -ki Aydınlık dün yazdı- Erdoğan’ın Kürtlere göz kırpacağı yani özerkliği ima eden açıklamaları yapacağıdır.

Burada bir parantez açıp Öcalan’la yeniden müzakere ve kardeşinin İmralı’ya aniden gönderilmesinin AKP Kongresi’ne denk gelmesinin tesadüf olmadığını söylemek istiyorum. Öcalan’ın kardeşinin aktardığı, “PKK’ya kızgınlık” ifadeleri, belli ki sipariştir ve arkası da gelecektir. Kuşkusuz bütün bu süreç bağımsız değil yani dış dinamiklerin kontrölünde yürüyor ki Erdoğan’ın birden dümen kırması zaten bunun içindir.

Hülasa yarın ki kurultay özellikle Kürt mes’elesi bağlamında önemli bir kilometre taşı olacak.

Bahçeli’nin Erdoğan’a verdiği söz

Erdoğan ile Bahçeleri imzaları atıyor.

Ne için mi?

Erken yerel seçimin kış öncesine alınmasına!

Yahu yaz sonu demek insanların ekonomik olarak kısmen rahat olduğu dönem demek, dolayısıyla bu mevsimde seçim iktidara yarar.

Bunu herkes gibi MHP’liler de biliyor ama buna rağmen susuyorlar.

Niye mi?

Bahçeli, Tayyip Erdoğan’a söz vermiş de ondan!

Dün bunu, telefonda konuştuğum, “Adımı açıklama beni ihraç eder “ diyen MHP’li bir milletvekili söyledi bana.

Ey Bahçeli! Öcalan’la müzakere masasına oturan Erdoğan’la bu paslaşmanın perde gerisinde ne var?

Kurultayda sana destek mi olacak? Yani muhalif adaylara iktidar operasyonları mı olacak?

Değilse hangi akla uyarak AKP’nin talebine “iyi” deyip ardına takılıyorsun!

Bu tutumunla sen de dolaylı olarak Türkiye’nin yıkım projesinde yer almış olmuyor musun?

Aydınlık

MEHMET FARAÇ: Teröristin halleri, Türkiye’nin rolleri!.. /// CC : @FARACYAZIYOR


Türkiye’nin de katkılarıyla Suriye’de aylardır süren karmaşa yerini iyice belirsizliğe bıraktı… Net olan bir şey var ki; Suriye Kaddafi’nin Libyası kadar kolay lokma değilmiş!..

Çünkü uluslararası gelişmeler ve tartışmalar da gösteriyor ki, olay neredeyse “Suriye’de binlerce insan boşuna mı öldürüldü” sorusuna kadar gidiyor!..

Bu sorunun önümüzdeki günlerde daha yaygın dillendirileceğini gösteren iki önemli gelişme de var… Önce birincisine değinelim:

“Muhalif” adı altında Suriye’de kan döken “Özgür Suriye Ordusu” (ÖSO) adlı taşeron grubun liderlerinden Albay Ahmet Hicazi, Arabi Press haber sitesine demiş ki;

“Türkiye, Özgür Suriye Ordusu’nu topraklarından kovdu ve merkezi komutayı Suriye’ye taşımak için belli bir süre verdi.”

Hicazi, “Suriye içine dağılan örgüte bağlı çetelerle irtibatta sorun yaşadıklarını ve bu yüzden söz konusu çetelere daha kolay silah ve mühimmat sağlamak amacı ile örgütün komuta merkezini Türkiye’den Suriye topraklarına kaydırdıklarını” da belirtmiş.

ÖSO yöneticisi Hicazi’nin bu itirafına bakarak Suriye rejimini yıkmaya çalışan teröristlerin, Türkiye’deki üslerinin net olarak ortaya çıktığını irdelemek istemiyorum

Çünkü, Türk ambulanslarıyla taşınan teröristlere ve Hatay sokaklarında dolaşan gizemli tiplere bakanların bile bundan zerre kadar kuşkusu kalmıyordu!..

Kral… kralcı!..

Gelelim ikinci gelişmeye… İşte bu önemli ikinci konu dünkü Aydınlık‘ın dış politika sayfasındaydı… Bu haber de Arabi Press’e dayandırılmıştı…

Habere göre, “ÖSO” adlı silahlı gruba mensup bazı komutanlar, 23 Eylül’de Şam’daki bir otelde toplanarak, rejime karşı savaşmaktan pişmanlık duyduklarını itiraf etmişler!..

Hatta habere göre, “halka silah doğrultmanın üzüntüsü”nü yaşayan bu komutanlar, Suriye hükümetiyle yeniden iletişim kurmak için de çaba gösteriyorlarmış…

O halde ortada üç önemli soru ve sorun da var;

– Türkiye ÖSO’yu gerçekten sınır dışı etti mi?.. Bu karar ne zaman alındı ve ne kadar uygulanabildi?.. Yoksa bu haber Türkiye kamuoyunu rahatlamaya dönük bir dezenformasyon mu?..

– Türkiye sınır dışı kararı alıp uyguladıysa, ÖSO içindeki çözülmeyi önceden mi haber almıştı?.. Bu kararda; Türk halkının, hükümetin Suriye politikasını beğenmediğini kanıtlayan anketlerin de payı var mı?..

– Peki, bu sınır dışı gerçekse ve ÖSO’daki çözülme bizzat muhatapları tarafından itiraf edilmişse Türkiye; Suriye politikasını değiştirecek mi?..

Yok… yok… Bu soruları yalnızca Suriye’ye yönelik tavır yüzünden özellikle Güney illerinde ekonominin çökmesi ve halkın huzursuzluğunun iyice artması nedeniyle sormuyorum…

Acaba Türkiye, kerpiç damlarımızın bile sırt sırta olduğu en yakın komşumuza karşı daha ne kadar “kraldan çok kralcı” davranacak onu merak ediyorum!.

Gafletin kestiği bilet!..

Bingöl-Muş karayolunda PKK’nın düzenlediği saldırıda 10 asker şehit olmuştu… Yaralanan 70 askerden biri olan jandarma er Ramazan Arı memleketinde gazetecilere konuşmuş:

“Olaydan sonra hastanede bir gün yattım. Vali ve komutanlar bizi ziyaret etti. Daha sonra helikopterle Elazığ’a getirildik. Memlekete gelmek için cebimde beş kuruş dahi yoktu. Mecburen gelmek için Elazığ’da tanıdığım bir hocam vardı. Ondan borç yol parası aldım ve o parayla memleketime gelebildim.”
Bu haberi okuyunca sizin aklınıza eminim geçen ay Sakarya’daki evine otobüsle gönderilen yaralı asker gelmiştir!..

Yok… Yalnızca o değil, Aydınlık’ta dün yayımlanan “Saltanat göklerdedir” başlıklı haber de beni çok düşündürdü. Bakınız o haber çaresizlik ve saltanat ikilemini nasıl anlatıyordu:

“MHP Kocaeli milletvekili Lütfü Türkkan, Başbakanın yedinci uçağını da alarak filo kurmasını TBMM gündemine taşıdı. Türkkan, Erdoğan’ın geçen yıl Airbus’tan 200 milyon dolara satın aldığı Airbus 330-200 tipi uçağının VIP dönüşümü sonrası maliyetinin 400 milyon doları bulacağını söyledi.”

Uçak filosu kurmak ve Suriyeli isyancıları beslemek için ekmekten suya kadar her şeye zam yapılmasını olağan karşılamak anlayış meselidir!..

Peki, yaralı askerin borç parayla aldığı bilet kimlerin gafletinin ürünüdür acaba?..

AKP’linin yolsuzluğu tamam da!..

Örneğin Karacabey’in AKP’li Belediye Başkanı Ergün Koç ve diğerlerini sıralamama gerek yok…

Son bir haftada bile AKP cephesinde iki ihraç olayı yaşandı!.. AKP Merkez Disiplin Kurulu, Doğanhisar Belediye Başkanı Salih Öztoklu‘yu “yolsuzluk ve görevi kötüye kullanma iddialarının basına yansıması üzerine” partiden ihraç etti.

Önceki gün ise AKP Grup Başkanvekili Nurettin Canikli, Doğankent Belediye Başkanı Nazmiye Kabadayı‘nın da “Görevi kötüye kullanma, yolsuzluk“ iddiaları nedeniyle partiden ihraç edildiğini açıkladı.

Bunları AKP’liler çok dürüst gibi bir algı yaratmak için tabi ki yazmıyorum… “AKP’liler bunları göstermelik yapıyor” diyenler de çıkabilir…

Hatta CHP’liler, özellikle büyükşehirlerdeki belediye ihalelerini dikkatle izlerse, AKP’yi çok zor duruma düşürebilecek ilişkiler de ortaya çıkabilir!..

Ancak Türkiye’de siyaset ahlakının ne kadar dejenere olduğunu kimse reddedemez!.. Örneğin medyada yolsuzlukları, usulsüzlükleri sıralanan muhalefet belediye başkanlarını savunmaya hatta korumaya kalkanlar, utanmadan şunu söyleyebiliyorlar:.

“Ne yani AKP’liler de yapmıyor mu?.. Onlar yazılsın!..”

Bir teslimiyet, bir kabullenme ve bir ikiyüzlü tavırdır bu!..

AKP son günlerde birçok belediye başkanını yolsuzluk yapıyor diye partisinden ihraç ederken, kamuoyunda yolsuzlukla mücadele ediyoruz algısı da yerleştirmeye çalışıyor…

Toplum halkçı belediyecilik iddiasındaki partilerden de aynı duyarlı tavrı bekliyor!.. Özellikle de CHP’den…

Acaba CHP Genel Merkezi; usulsüzlükleri ve şaibeleri gazetelere manşet olan Ataşehir Belediyesi‘nin ilginç ve tartışmalı imar-ihale faaliyetlerini ne zaman mercek altına alacak?..

Çünkü bütün Ataşehir manşetleri ve Battal İlgezdi adlı başkanın lüks ve şatafatlı yaşamını konuşuyor!.. Ve bu durum ne yazık ki belediyeyi AKP karşısında ancak 3 bin oy farkla alabilen CHP’yi çok zor durumda bırakıyor…

Haaa… Bir de kotralı, yatlı belediyecilik var!.. CHP yönetimi acilen Bakırköy’e uzanıp halkı ve tabanı dinlese yeter!..

Aydınlık

Suriye sahnesinden çekilmek /// CC : @MaliGuller


Türkiye, İran, Mısır ve Suudi Arabistan’dan oluşan “Dörtlü Komisyon”un, Ankara’nın Suriye sahnesinden “onurlu” çekilebilmesi için bir fırsat olduğunu dile getirmiştik geçen hafta… “Suriye sorunu yerelleşiyor” ve “Erdoğan tuzaktan çıkabilir mi?” başlıklı iki yazımıza, hem olumlu hem de olumsuz eleştiriler gelmişti…

Aradan geçen bir haftada durum ne peki?

ÖSO komutanı: Ankara bizi kovdu

1. Özgür Suriye Ordusu ÖSO Askeri Konsey Başkanı Tuğg. Mustafa el Şeyh, hafta sonu AP ajansına yaptığı açıklamayla, komuta merkezini Türkiye topraklarından taşıdıklarını açıkladı.

Oysa AKP Hükümeti’nin açık desteğiyle kurulan ve faaliyet gösteren ÖSO, resmi internet sitesinde komuta merkezinin adresini Hatay diye ilan edecek kadar pervasızca hareket ediyordu…

Denilebilir ki, bu karar göstermeliktir ve sadece AKP Hükümeti’ni kamuoyu nezdinde rahatlatmak için alınmıştır. Böyle bile olsa, ÖSO’nun komuta merkezini Türkiye toprakları dışına taşıdığını açıklaması, Esad karşıtı cephe açısından bir olumsuzluğa işaret etmektedir.

Nitekim mesele çok daha özel anlamlar içermektedir. ÖSO bu kararı her ne kadar “isyancı gruplar arasında daha fazla bölünme oluşmasını önlemek üzere” aldıklarını açıklasa da, kararın ana nedeninin, Ankara’nın “Suriye sahnesinden çekilme” adımlarıyla ilgili olduğu anlaşılmaktadır.

Örneğin ÖSO’nun üst düzey komutanlarından Ahmet Hicazi, “Ankara’nın kendilerine Türk topraklarını terk etmek ve komuta merkezini Suriye’ye taşımak için belli bir süre vermesi“ nedeniyle bu kararı aldıklarını açıklamaktadır.

Davutoğlu: Suriye sınavını kaybediyoruz

2. Başbakan Tayyip Erdoğan‘ın “AKP Kongre hazırlıkları” gerekçesiyle katılmadığı BM toplantılarında Türkiye’yi temsil eden Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu‘nun konuşmasını nasıl buldunuz? Esad‘a 15 gün süre tanıyan, “bölgeyi dizayn ediyoruz” diyen, kendisini “düzen kurucu” olarak niteleyen Davutoğlu, artık şöyle diyordu: “BM ve uluslararası sistem Suriye’de sınavı kaybetmek üzere.“

3. Aydınlık‘tan Rafet Ballı, İran dini lideri Ayetullah Hamaney‘in temsilcisi Hüseyin Şeriatmedari‘yle röportaj yaptı. İran’a göre Başbakan Tayyip Erdoğan, Suriye politikasından dolayı pişmanlık işaretleri vermeye başladı.

4. Suriye krizi üzerinden yaşanan cepheleşmede, Irak merkezi yönetimi İran’la yan yana durmuştu. AKP Hükümeti ise Bağdat’a karşı Erbil’le birleşiyordu. Dahası Erdoğan, Maliki‘ye karşı İyad Allavi ve Tarık Haşimi‘yi destekliyor, hatta yargılanan Haşimi‘yi Türkiye’de saklıyordu. Erdoğan-Davutoğlu ikilisinin, Irak merkezi yönetimini devre dışı bırakan bu yaklaşımı, Ankara-Bağdat ilişkilerini neredeyse kopma noktasına getirdi.

Ancak yukarıda sıraladığımız gelişmelerle eş zamanlı olarak, Ankara Bağdat’a da iyi niyet gösterisi yaptı. “Erdoğan‘ın Maliki‘ye sürpriz bir davet yaptığı” haberlerinin basına servis edilmesi, yeni bir yönelime işaret olarak algılandı.

Erdoğan’a kaçış yolu

Türkiye, İran, Mısır ve Suudi Arabistan’dan oluşan Suriye Temas Grubu’nun ya da diğer ismiyle Dörtlü Komisyon’un Ankara’ya Suriye sahnesinden çekilme fırsatı sunduğu görüşü, önemli analistlerce de dile getirilmeye başlandı. Örneğin üçüncü dünya konulu kitaplarıyla tanınan Prof. Vijay Prashad…

Prashad Asya Times için yazdığı 22 Eylül tarihli uzun analizinde, bizim 20 Eylül tarihli “Suriye sorunu yerelleşiyor” başlıklı yazımızda dile getirdiğimiz görüşlere yakın şeyler söylüyordu: “Suriye’nin sarp bir şekilde Balkanlaşması, Irak Kürdistan’ının yanı başında bir Suriye Kürdistan’ı üretebilir. Şemdinli’deki yeni cephe, Erdoğan‘ın Suriye’deki ayaklanmaya verdiği desteğin bedelini gösterdi. Erdoğan siyasetinin neticeleri, ordudaki düzensizlik, ABD başkanı Obama‘nın Türkiye’den ‘daha fazlasını’ istemesi eşliğinde Türkiye’nin omuzlarına bindi. Mursi’nin Temas Grubu, Erdoğan hükümetine aşırı taahhütlerinden bir kaçış yolu sunmaktadır.“ (Dünya Bülteni, 22 Eylül 2012, Çev. Alpaslan Balcı)

Mehmet Ali Güller

Aydınlık

PKK’nın kaynağı Kuzey Irak’tır!


Onur ÖYMEN PKK saldırılarını ve terörün kaynağını Aydınlık’a değerlendirdi : PKK’nın kaynağı Kuzey Irak’tır!

Emekli Diplomat Onur Öymen, PKK saldırılarının Irak’ın kuzeyinden gerçekleştiğini belirterek, AKP’nin bu saldırıları önlemek için Barzani’yle değil, Irak hükümetiyle diplomasi yürütmesi gerektiğini söyledi

Eski CHP Genel Başkan Yardımcısı ve emekli diplomat Onur Öymen, Türkiye’nin terörle mücadelesini Aydınlık’a değerlendirdi. Türkiye’nin Irak hükümetiyle Irak’ın içişlerine ilişkin konuşmasına rağmen, terör örgütü PKK’yı konuşmadığını belirten Öymen, “Türkiye Irak’la PKK’yı konuşmalı” dedi. Öymen’in gündeme ilişkin açıklamaları şöyle:

Ceyhun BOZKURT >>> Son olarak Bingöl ve Tunceli’de terör saldırıları oldu. Sürekli artan bir terör eylemleri var. Çok sayıda operasyona rağmen, terör saldırıları durmuyor. Neden bu saldırılar gerçekleşiyor?

Onur ÖYMEN >>> Bu kadar üst üste şehit veriyorsak demekki izlenen politikalarda bir yanlışlık var. Hükümetin ilk yapması gereken şey “Nerede hata yaptığını” araştırması lazım. Gördüğüm kadarıyla sadece Türkiye’de bu terörle terörle mücadele etmek eksik bir politikadır, terörün merkezi, beyni, karargahı,cephaneliği, eğitim alanlarının hepsi Kuzey Irak’ta.Türkiye maalesef yıllardan beri PKK’nın Kuzey Irak’taki merkezini tasfiye etmeyi başaramamıştır.

Daha önceki hükümetler zamanında 32 kere Kuzey Irak’a harekatlar yapılmıştır, terör bitme noktasına getirilmiştir. Ama bu hükümet zamanında sadece bir kere sınır ötesi harekat gerçekleşmiştir, o da sadece 7 gün sürmüştür. O bakımdan siz terörün merkezine yönelik hiçbir operasyon yapamazsanız, sadece Türkiye’deki mücadeleyle sonuç almak çok zordur.

Ceyhun BOZKURT >>> Nasıl sonuç alınabilir peki?

Onur ÖYMEN >>> Burada ilk yapılacak iş diplomasiyi çalıştırmaktır. Mademki bunların merkezi bir başka ülkedir, madem ki oradan geliyor Türkiye’ye saldırılar, o zaman terör örgütünün saldırılarında o ülkenin de sorumluluğu vardır. Son zamanlarda dikkat edilirse Bağdat Hükümetiyle ciddi tartışmalara girildiğini görürüz. Sünnilerle Şiiler arasındaki mücadele, Haşimi vs. konuları gündeme getiriliyor ama PKK hiçbir şekilde gündeme getirilmiyor. Oysa hem Irak hükümetini hem de uluslararası kamuoyunu PKK konusunda sıkıştırmak gerekir. Bizim muhatabamız Bağdat hükümeti olmalı ve Bağdat hükümetinden PKK’yı tasfiye etmesini, PKK’ya terörist yetiştiren Mahmur Kampı’nın kapatılmasını istememiz gerekiyor.

Ayrıca bunu uluslararası topluma götürüp Irak’ın bunu yapmadığını her yerde söylemelisiniz. İkinci unsur şu: Irak’ta 150 bin kişilik Amerikan askeri gücü vardı. Maalesef ABD Irak’taki bütün terör örgütleriyle mücadele ederken bir tek PKK ile mücadele etmedi. ABD’lilere bunu sormak lazım. İşin can alıcı noktası budur. Bunu yapmadığınız takdirde teker teker sinekleri öldürerek bataklığı kurutmaya çalışmak gibi sonu olmayan bir yola girersiniz. Esas olarak işin merkezine gitmek lazım.

Bizim muhatabımız Barzani değil Bağdat!

Ceyhun BOZKURT >>> Kuzey Irak’ta Barzani, AKP hükümetiyle işbirliği içinde. Barzani yönetiminden terörü bitirmek için destek istiyorlar. Barzani’yle beraber PKK’ya karşı mücadele olur mu?

Onur ÖYMEN >>> Türkiye’nin muhatabı Bağdat hükümetidir. Biz bir yabancı ülkede yerel yönetimleri dış politikada muhatap almayız. Irak’ta bir merkezin bir ordusu var, bir Barzani’nin, bir Talabani’nin, bir Şiilerin ordusu var. Böyle bir örnek dünyada var mı? Devlet ister federal, ister üniter olsun bir devletin bir ordusu olur. Ama Irak’ta birkaç ordunun olmasını herkes içine sindiriyor. Gücünüze dayanarak merkezi hükümet üzerinde etkili olmaya çalışırsınız. Bu Irak’ın istikrarını, yapısını bozar, merkezi hükümetin otoritesini zayıflatır. Irak’ta olan budur.

Ceyhun BOZKURT >>> Türkiye’de hükümetler geçmişte de Barzani ile temas kurdular. O dönem ile bu dönem arasındaki fark ne?

PKK’nın Kuzey Irak’tan tasfiyesi istenmiyor!

Onur ÖYMEN >>> Barzani’ye,Talabani’ye gelince Birinci Körfez Savaşı’ndan sonra Irak 36. paralelinin kuzeyine geçemezken, onlar fiilen bir otorite oluşturdular. Biz de mecburen temas ediyorduk.Çünkü başka muhatap olacak otorite yoktu.O temaslar sırasında hem Barzani hem Talabani PKK’ya savaş açtı, PKK’yla askeri, silahlı mücadele yapıyorlardı. Bugün neden yapmıyorlar?

Ceyhun BOZKURT >>> Sizce son terör saldırıları sonrasında Türkiye’nin Kuzey Irak’la ilgili sözü bitmedi mi?

Onur ÖYMEN >>> Diplomasiyi ne kadar kullandılar bizimkiler bilmek lazım. Vaktiyle çeşitli yöntemleri denediler. İki tane koordinatör seçildi. Biri Türk diğeri Amerikalı iki emekli orgeneral… Onlar 14 ay çalıştılar, bir sonuç çıkmadı ve Başbakan “Bize zaman kaybettirdi” dedi. Üçlü komite kuruldu, yine bir sonuç çıkmadı. Burada yapılacak iş, ABD çekildiğine, bizim muhatabımız Irak olduğuna göre Irak hükümeti nezdinde çok ciddi diplomatik baskı yapmaktır. Bir ülkeye yönelik terörist saldırılar bir komşu ülkeden geliyorsa, o komşu ülkeye sorumluluklarını hatırlatmak gerekir.
PKK’nın merkezi Suriye’deyken biz bunu yaptık ve Suriye birkaç günde çözüldü. Bir tek şehit vermeden yaptık bunu. Şimdi de yapılabilir. Maliki’yle Haşimi yüzünden kavga edeceğinize bunun için mücadele etmeniz gerekir.

Ceyhun BOZKURT >>> Gücümüz mü yetmiyor Irak’ın kuzeyine bir sınır ötesi operasyona?

Onur ÖYMEN >>> Madem yetmiyorsa TBMM’den yetki almanın bir anlamı yok. Türk ordusu güçlü bir ordu. O zaman bunu yapacaksınız.

Ceyhun BOZKURT >>> ABD engel oldu diye biliyoruz bu sınır ötesi operasyona.

Onur ÖYMEN >>> ABD Türkiye’nin PKK’yı Kuzey Irak’tan tasfiyesini istemiyor mu diye ABD’ye soracaksınız o zaman. Obama’yla konuyorsanız bunu da soracaksınız. “Dünyanın hangi ülkesinin terörle mücadelesine engel oluyorsunuz? Var mı bizden başka ülke? Niçin bunu yapıyorsunuz?” sorularını yöneltmeniz gerekir. İran’a karşı PJAK’ı kullanıyorlar

Ceyhun BOZKURT >>> ABD neden engel oluyor?

Onur ÖYMEN >>> ABD’nin kendi menfaatleri olabilir. Kuzey Irak öyle bir yer ki, yalnız Türkiye’yle değil İran’la da sınırı var. PKK’nın PJAK kolu İran’a saldırıyor. Bu konuda menfaatleri olabilir. Ayrıca bölgede petrol ve diğer kaynaklar var. Çıkarları olabilir, bilemeyiz. Ancak ABD başka nedenlerden dolayı Türkiye’nin terörle mücadelesine engel oluyorsa bu ciddi bir ihtilaf konusudur. ABD ile müttefik olmamıza rağmen geçmişteki devlet adamlarımız bu tür durumlarda ABD’ye itirazları iletti. İnönü, Ecevit, Demirel örnekleri var.

Ceyhun BOZKURT >>> “Hava istihbaratı veriyoruz” diyorlar.

Onur ÖYMEN >>> Bu istihbaret bir sonuç vermiyor ama. Birçok operasyon yaptık. Buna rağmen PKK’nın operasyonları bitmedi. Hangi ülke sadece hava istihbaratıyla terörü bitirmiş ki? Kara operasyonu gerekir.

Ceyhun BOZKURT >>> ABD neden Irak’a bir kara operasyonuna karşı çıkıyor?

Onur ÖYMEN >>> Bunun N ATO’da gündeme gelmesi gerekir. 4’üncü madde var. Orada herkesin önünde ABD’li muhataba “Niçin bizim bir kara operasyonumuza karşı çıkıyorsunuz? PKK’yı Kuzey Irak’tan tasfiye etmemizi istemiyor musunuz?” diye sorulmalı. Obama geldi TBMM’de “Bizim iki düşmanımız var. Biri El Kaide diğeri PKK. Biz El Kaide’yi yerinden sökeceğiz, tahrip edeceğiz, yeneceğiz” dedi. Öyle de yaptılar. PKK’ya gelince ise Türkiye’ye “Bağdat’la konuşun, Barzani’yle konuşun, içeride reform yapın” diyor. Yani kendisinin terörle mücadele yöntemi farklı, bize önerdiği farklı. Sürekli olarak Türkiye’ye siyaseten çözün, masaya oturun diyorlar. Avrupalılar da öyle. Sürekli bir siyasi çözüm lafı var. Bu ne demektir? Elinde silah olan bir örgütle masaya oturursanız, ancak dediklerini kabul edersiniz.

Akil adamlar önerisi Türkiye’ye uymaz!

Ceyhun BOZKURT >>> CHP’nin gündeme getirdiği bir Akil Adamlar önerisi var?

Onur ÖYMEN >>> Bakın bu konuda çok sayıda rapor var. David Philips’in, Ahtisari’nin raporları var. Lipponen’in raporu var. Hepsi Türkiye’nin terörü bitirmesi için siyasi taviz vermesini istiyor. Af çıkarın diyorlar, Anayasa’nızı değiştirin diyorlar. Yani yeni Anayasa yapma önerileri yurtdışından geliyor. Bütün raporlarda hep Türkiye haklıdır deniyor. Ancak çözüm önerilerine gelince, nedense Türkiye’nin hep taviz vermesini istiyorlar. Irak topraklarında bir terör örgütü var. Irak’ı kınayan bir tek devlet var mı? Ahtisari ismi gündemde. Ahtisari’ye açın bakın, Kosova’da ne yapmış? Ahtisari’nin önerileri nedeniyle Kosova adım adım bağımsızlığa gitti.

Ceyhun BOZKURT >>> Son olarak CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun katıldığı Sosyalist Enternasyonal toplantısından çıkan kararda da meselenin uluslararası platforma taşınması istendi.

Onur ÖYMEN >>> O kararda “Irak hükümeti niçin PKK’yı topraklarında muhafaza ediyor, niçin mücadele etmiyor, niçin topraklarından bertaraf etmiyor” diye bir cümle yok ama.

Ceyhun BOZKURT >>> Irak yönetimi çıksa dese “Siz bizimle değil Barzani ile çalışıyorsunuz ve PKK’da Barzani bölgesinde. Ben Barzani’ye müdahale etsem Türkiye’deki hükümet beni engeller” dese haksız mı?

Onur ÖYMEN >>> Bizim muhatabımız, Barzani değil, Irak hükümeti olmalıdır. Meseleye bütün olarak bakmak lazım. Geçmişte de karşı çıkmışlardı. Ama biz geçmiş hükümetler zamanında 32 sınır ötesi harekat yaptık. Biz “Bizi istemiyorsanız siz operasyonları yapın, yapamıyorsanız biz yapalım” dedik. Bu kadar sorun varken biz Irak’la bunu konuşmayacaksak, neyi konuşacağız. Ayrıca TBMM’yi toplayalım, orada konuşalım deniyor. Çözüm makamı muhalefet değil, hükümettir. Muhalefet önerilerini yapar, eleştirir. Ama icra makamı hükümet. Muhalefetin elinde ordu, polis, istihbaratı yok. Olamaz da. Bugün terör devam ediyorsa sorumlusu siyasettir.

Ceyhun BOZKURT

Aydınlık

Sinan Çetin yine neyin peşinde? /// CC : @MaliGuller


Sinan Çetin, pek çoğu gibi bir zamanlar solcuydu, devrimciydi… Kendisini o zamanlar öyle ilan et­tiği için, biz de hiç tereddütsüz öyle kabul ediyoruz tabi. Nitekim Çiçek Abbas gibi başarılı filmleri, o döneminin bir sonucudur, mirasıdır.

Sonrasında Sinan Çetin i reklam yönetme­ni, reklam yıldızı ve tv programcısı gibi özellik­leriyle tanımaya başladık. Zaten artık solculuğu bırakmış, kendisini “hükümetsiz toplum iste­yenler” anlamında, “liberteryen” diye nitelemeye başlamıştı. Ayn Rand ve Kari Poppergibi “Açık Toplumculuğun’1 fikir babalarının eserlerini bas­mak için bir yayınevi bile kurdu.

PKK nasıl satın alınır?

Uzatmayalım. Liberteryen Sinan Çetin kendisini yine gündemin ortasına bırakıverdi. Kuş­kusuz bu başarısında, tüm inceliklerini bildiği rek­lamcılığın katkısı büyüktür.

Çetin, önce “PKK’yi satın al, konu kapan­sın’” diyerek gündem oldu. Tezi şuydu: “Hiç as­kerlik yapmamak için 1 milyon dolar ödemeye hazır bir sürü insan var benim tanıdığım… 10 gün askerlik 500 bin dolar, 20 günlük 200 bin do­lar, 1 aylık 100 bin dolar, 2 aylık 10 bin dolar falan diye gider liste… Biz hesapladık, 33 milyar dolar yapıyor. Git PKK’yı satın al, konu ka­pansın.”

Çetin, etkili reklamcılığın kaynaklarını bildi­ği için atışlarını sürdürdü. Örneğin Hükümet ile PKK’nin görüşüp mutabakata varması gerekti­ğini söyledi. Örneğin “BDP milletvekilleri bizim tek umudumuz. BDP milletvekillerine kötü dav­ranmamak. Onları el üstünde pamuklarla taşımak, gözümüzün nuru gibi bakmak zorundayız’- de­di. Örneğin “AK Parti’nin bölgedeki reformlarını görmezden gelemeyiz” dedi. Dedi de dedi…

Hükümetsiz toplum isteyenler anlamında li­berteryen olan Çetin, hükümeti övdü de övdü…

Filmi için reklam yapıyor

Sinan Çetin’i böylesi açıklamalara zorlayan ana etken, mutlaka maddidir. Çünkü birkaç yıl önce de Cumhurbaşkanı Abdullah Gül den özel bir istekte bulunmuştu. Ne olduğunu anlatacağım ama bugünkü açıklamalarının maddi gerekçesi­ne göz atalım öncelikle…

Çetin yeni bir filminin reklamını yapıyor as­lında… Çanakkale Savaşı’nı film yapan Çetin, açıklamalarına bakılırsa ezber bozmaya, tabu yık­maya daha doğrusu tarihi çarpıtmaya soyun­muş…

Çetin in ağzından filmi şöyle: “Bir anne rü­yasında çocuklarının Çanakkale Savaşında bir­birini öldürdüğünü görür. Kocasına anlattığında, ‘Saçmalama, biri Manchester’da, diğeri ma­denlerde çalışıyor’ yanıtını alır. Kadın, ‘Hayır rüyalarımda görüyorum’ der ve cebinden küçük oğ­lunun fotoğrafını çıkarır. ‘Sen bana yalan söy­ledin, işte bak askerde’ der. Kocası da ‘Sen üzül- meyesin diye anlatmadım’ der.

Yani Sinan Çetin, Çanakkale Savaşında iki kardeşi, biri İngiliz tarafında, diğeri Türk tarafında olmak üzere çarpıştırıyor!

Sinan Çetin Gül’den 600 yıllık tarihi istedi

Gelelim Sinan Çetin’in Cumhurbaşkanı Ab­dullah Gül‘den isteğine… Çetin 4 yıl önce Cum­hurbaşkanı Gül‘den Haliç Tersanelerini istemişti.

Evet, yanlış duymadınız. Çetin, Gül‘den Fa­tih Sultan Mehmet‘in eseri olan Haliç tersane­lerini, yani 600 yıllık tarihi, yani dünyanın yaşayan en eski ikinci tersanesini “film platosu” yapmak için istedi.

Gül bu isteği yerine getirmek üzere Cum­hurbaşkanlığı Genel Sekreterliği’ni görevlendir­di: Sekreterlik, Kültür ve Turizm Bakanlığı Te­lif Hakları ve Sinema Genel Müdürlüğü nü bu iş­lemi gerçekleştirmesi için harekete geçirdi.

Ancak Haliç tersanelerinin gerçek sahipleri olan Gemi Mühendisleri Odası ve iki sendika, bu işleme izin vermedi! Mimarlar Odası, Makine Mü­hendisleri Odası ve İnşaat Mühendisleri Odası’nın da desteğiyle kamuoyu yaratıldı, imzalar toplandı, Çankaya’ya başvuruldu ve Çetin in bu çirkin gi­rişimi önlendi.

Sinan Çetin, ağzını boşuna açmaz. AKP öv­gülerine başladığına göre, yine bir yerin peşin­de demektir! Kokusu çıkar nasılsa…

Mehmet Ali Güller

Aydınlık

Vatanı ve Cumhuriyeti savunma yetkiniz yok mu? /// CC : @Ulusal_Kanal @halilnebiler @AydinlikGazete


Orduyu özelleştirmek ve subayı cemaatleştirmek, bir düşman saldırısıdır. Bu girişimin düşman ordusunun sınırı geçmesinden bir farkı yoktur. Harp Okullarını ve Askerî Okulları birer cemaat yuvası haline getirdiğiniz zaman, Orduyu da bitirmiş olursunuz, milleti de bitirmiş olursunuz. Harp Okullarına İmam Hatipli almak, Türk subayını cemaat kadrosu haline getirmek, bir itiraz nedeni değil, isyan nedenidir.

Millî Savunma Bakanlığı, İmam-Hatip Okulunu bitirenlerin Harp Okullarına alınması için, yeni bir düzenleme hazırlıyor. Genelkurmay Başkanlığı’nın imam-subay tasarımına herhangi bir itirazı olmadığı da, TBMM Dilekçe Komisyonu Başkanı AKP’li Mehmet Daniş tarafından açıklandı. Bunun üzerine Genelkurmay Başkanlığı bir açıklamada bulunarak, TBMM Dilekçe Komisyonu’nda hazırlanan raporlara bir itiraz yetkisi olmadığını belirtti.

Peki Genelkurmay bu açıklamayı yaparken, subayları cemaatleştirme girişimi konusunda görüşünü duyuramaz mıydı?
Öyle gözüküyor ki, Genelkurmay, Cumhuriyeti ve vatanı savunma yetkisinin de bulunmadığı görüşündedir.

Cumhuriyet subayını ve Mehmetçiği yok etmek peşindeler
Türk Ordusunun temeli Mehmetçiktir ve komutan da Cumhuriyet subayıdır. Bugün Türk Ordusunu yok etme girişimi, iki kanaldan yürütülüyor: Mustafa Kemal subayını temizlemek ve Mehmetçiği yaratan genel askerliği ortadan kaldırmak.
Türk Silahlı Kuvvetleri için, bu girişime karşı koymak, bir varlık yokluk sorunudur. Yalnız Ordunun varlığı değil, Türkiye’nin varlığı tehlikededir.

Düşman saldırısı
Bu açıdan Orduyu özelleştirmek ve subayı cemaatleştirmek, bir düşman saldırısıdır. Bu girişimin düşman ordusunun sınırı geçmesinden bir farkı yoktur. Savaş, yalnız dış cepheyi değil, iç cepheyi çökertmek içindir.
Harp Okullarını ve Askerî Okulları birer cemaat yuvası haline getirdiğiniz zaman, Orduyu da bitirmiş olursunuz, milleti de bitirmiş olursunuz. Zaten BOP Eşbaşkanlığı ve Dışişleri Bakanı Davutoğlu Milletle hesaplaşma halinde olduklarını ilan etmişlerdir ve o hesaplaşma, öncelikle Orduyla ve subayla hesaplaşmadır.

Damat Ferit komutanlığına hukuk kisvesi
İç cepheyi çökerten bu saldırıya karşı koyma yetkisi, hatta görüş açıklama yetkisi bile bulunmadığını belirten bir komutan, Damat Ferit Paşaların “komutanı” olduğunu ilan etmiş olur.
Ergenekon – Balyoz tertiplerine teslimiyet, Mustafa Kemal’in subaylarını yetiştiren ocakların söndürülmesine boyun eğme aşamasına gelmiştir. Son Balyoz kararı bu durumu bütün çıplaklığı ve dehşetiyle ortaya sermiştir.
Bugün yaşanan teslimiyet, “hükümetin kararlarına uymak” gibi sözde hukukî gerekçelerle temellendirilemez.
Vahdettin’in komutanları da böyle bir hukuk anlayışıyla hain konumlara düştüler.
Varolan iktidar, ABD’nin proje görevlisidir. Washington ile Türkiye’yi bölmek ve Cumhuriyeti yıkmak için 2 sayfa 9 maddelik sözleşme yapmıştır ve o sözleşmenin hizmetindedir.

Her subayın cevap vereceği soru
Komutan ne yapacaktır?
İktidarın Türkiye’yi bölme, millî devleti tasfiye girişimine, hükümetin emridir diye topuk selamı mı verecektir?
Ancak bu soruya doğru cevap veren askere, Mustafa Kemal’in subayı denir. Mustafa Kemal’in subayı olmayanlar ise, subay dahi olamazlar. Türk subayının tarifi budur!

Nasıl firarî olunur?
Komutanın vatanı ve Cumhuriyeti savunma görevi, anayasal görevi olmanın ötesinde, tarihten gelir. Hiç kimse, hukuk perdesi altına gizlenerek bu görevden kaçamaz. Kaçarsa, firarî olur.
Türk Ordusunu tasfiye eden ve Türkiye’yi dağıtan bu topyekûn saldırı karşısında, hiçbir komutan, “napiym hükümet bana teslim ol emri verdi” diyemez. Halk, bu tür savunmaları kabul etmez, yarın o komutanın yakasına yapışır.

Tek cümlelik görev tanımı
Vatan ve Cumhuriyete karşı düşman saldırısının iktidar mevzisinden yürütüldüğü koşullarda, komutanın ne yapacağını Mustafa Kemal Paşa, Büyük Nutuk’un başlarında tek cümlede saptamıştır:
“İstanbul hükümetine ve Müslimin halifesine karşı milleti ve orduyu isyan ettirmek lâzım geliyordu.”
Harp Okullarına İmam Hatipli almak, Türk subayını cemaat kadrosu haline getirmek, bir itiraz nedeni değil, isyan nedenidir.
Ordusunun yok edilmesine teslim olan bir komutan, Orduya da vatana da ihanet yoluna düşer. Tarih başka bir hüküm vermez. Acısı, Ordunun bölünmesi ve dağılmasıyla yaşanır.
Mustafa Kemal Paşa’yı Türk Silahlı Kuvvetlerinin “Ebedî komutanı” yapan cümle işte o isyan cümlesidir. Türk subayının ruhu bu cümlededir. İstiklâl Savaşı bu cümleyle yapılmıştır.

Ebedî komutanın değişmez emri!
Ve o cümle yalnız İstiklâl Savaşı zaferinin anahtarını vermiyor. Aynı zamanda Türk Ordusuna değişmez emirdir.
O emir, Nutuk’un en sonundaki Gençliğe Hitabe’de, en vurucu ifadelerle yeniden özetlenmiştir: “Gaflet, dalalet ve ihanet içindeki iktidar sahiplerinin” subay kadrosunu cemaatleştirmesine karşı ne yapılacağı bellidir.
Ordunun bitirilmesi girişimine Ordunun kumanda kademesinden destek olmak, ilerde hesabı verilemeyecek bir uygulama olur.
Önce Cumhuriyeti ve vatanı savunma iradeleri var mı, buna karar versinler.
Yoksa, o görevi Türk Komutan tanımına göre yapacak komutanlar vardır.

Kamu Vicdanı’nı Kanatmayan Yargıç


2010 yılı Aralık ayında başlayan Balyoz davası tahmin ettiğim gibi sonuçlandı.

Bu kararın, birkaç rövanşist dışında, kamu vicdanını tatmin ettiğini düşünmüyorum.

Başından beri savunma haklarının kısıtlandığı, bu nedenle adil yargılanma hakkının çiğnendiği bir süreç sonunda bir hüküm verildi.

Yargılama, sav ve savunmanın yargılama usul hukuku düzeni içinde çatıştırılarak hukuki sonuçların çıkarıldığı bir çalışmadır.

Bu nedenle sav ve savunmanın yargıç gözünde ve indinde eşit olması gerekirken, savunmayı olabildiğince kısıtlayan, dışlayan bir yargılama yapılmışsa orada ne adalet tecelli eder, ne de verilen karar tarafları etmediği gibi kamu vicdanını da tatmin eder.

Kamu vicdanını tatmin etmeyen bir hüküm, inanıyorum ki, ne kadar şartlanmış olursa olsun, ne kadara yandaş olursa olsun, o hükmü veren hakimi de rahatsız edecektir.

Zira; “temiz bir vicdan kadar yumuşak bir yastık yoktur” diye bir Fransız atasözü vardır.

Eğer bir yargıç veya yargıçlar heyeti vicdan rahatlığı içinde bir karar veriyorsa, sanıklarla arasına barikat kurdurmaz, daha hükmü açıklamadan “bu nihai karar değil temyizi de var” demez ve eğer diyorsa o karara kendisi de inanmıyor demektir.

Böyle bir ortamda kararın verildiği günkü TV programlarını izlemeye çalıştım. Rövanş alma duygusu içinde olanlar bile yargılama aşamasında “bazı delillerin toplanmadığını, bazı usul uygulaması olumsuzluklarının yapıldığını” dile getirdiler. Hatta daha ileri gidip verilen cezaların çok ağır olduğunu bile söyleyenler oldu.

Uygar bir ülkede, bir delil grubu içinde bir tanesi bile “düzmece”, “kurmaca” ise o delillerin hepsi artık sahih olmaktan çıkar.

Verilen karar, kararı savunmaya çalışanlar tarafından bile eksikliklerle, hukuksuzluklarla dolu olduğu yönünde eleştiriliyorsa, o karar kimseyi tatmin etmemiş demektir.

Bu ve Silivri Mahkemelerinden çıkacak diğer böyle kamu vicdanını rahatsız edecek kararlar, ileri de hem de çok uzun olmayan bir süreçte, bir genel af beklentisi yaratacaktır.

Zira bu özel yetkili Mahkemelerden verilen kararlara karşı kamuoyunda bir inançsızlık söz konusu olacak, kamu vicdanı kanamaya başlayacaktır.

Eğer bir Mahkemenin tutum ve davranışları, tüm yargılama sürecinde ve gerekse kararı verdiği andan itibaren, bu ülkenin ciddi hukukçuları tarafından tartışılır hale geliyorsa, burada ciddi bir sorun var demektir.

Bütün bunların temelinde yatan hem cumhuriyetten ve cumhuriyeti kuran kurumlardan rövanş almak ve hem de Abdullah Öcalan’ı da kapsar şekilde bir genel affın yolunu açmaktır.

Yargının şuanda verdiği görüntü, Yürütmenin emri altına girdiğini gösteriyor. Aksi olsa, Başbakan’ın “Mahkemeye gerekeni söyledik” sözleri üstüne, hani o yansız ve tarafsız bir seçimle geldiği iddia edilen Hakimler Savcılar Yüksek Kurulu Başkan Vekili, Başbakan’ın bu söylemi için “dil sürçmesidir” der miydi?.

Suçüstü yakalanmış Başbakanı kurtarmak, onu temize çıkartmak bu zat-ı muhteremin işimidir?

Ama Kamuoyundan da bu konuda hiçbir tepki gelmedi.Çağdaş bir ülkede bu özensizlik, yargının etkilendiği düşüncesi toplumsal tepkiyi doğururdu.

Silivri Mahkemelerinde tutuklu, yanlış anımsamıyorsam genç bir muvazzaf general bana “Bizi değil hukuku savunun” demişti.

Ne kadar da doğru söylemişti.

Evet, artık bugünden sonra yapmamız gereken, hiç ayırım yapmadan, bizden, karşı taraftan demeden, kime karşı yargıda bir haksızlık, hukuksuzluk yapılıyorsa onunla mücadele etmek zorundayız.

Yansız ve tarafsız bir yargı hepimizin güvencesidir. Böyle bir yargı düşünce ve ifade özgürlüğünün de, basın özgürlüğünün de, bireysel hak ve özgürlüklerinin de, DEMOKRASİNİN DE teminatıdır.

O nedenle tanrı hepimizi aklı ve vicdanı özgür, sağlam karakter sahibi, iyi eğitilmiş, verdiği kararlar KAMU VİCDANI’NI KANATMAYAN YARGIÇLARLA karşılaştırsın.

Şahin Mengü | Aydınlık

Aydınlık Başyazı: Sapı silik


En uygun zamanda Genelkurmay Başkanı oldu.

Buradaki “uygunluk” ABD açısından, Hatırlayın. 11 Eylül’ün hemen sonrası. Büyük emperyalist dün­ya çapında saldın hazırlığında.

“Kilit ülke” için ondan hazin bulunamazdı. Görev yaptığı 4 yıl boyunca her aşamada rolünü oynadı. Ha­berimizde okuyacaksınız.

Ama asıl rol, emekli olduktan sonrası için tasar­lanmış. Silah arkadaşlarını arkadan vurmak!

“Silah arkadaşlığı”… Kolay mı? Canını emanet edi­yorsun, gerektiğinde yanındakine ölmeyi emrediyorsun.

İşte Hilmi Özkök, o arkadaşları hakkında konuş­tu durdu.

En kritik anlarda, tam kamuoyu tersine kani ol­muşken çıktı ortaya.

Balyoz karan çıktıktan sonra “Şimdi değil daha son­ra değerlendireceğim” demişti.

“Daha sonra” tamı tamına bir günmüş!

Baktılar ki halkta infial var, bekletmeden piyasa­ya sürdüler.

İnsan kendini bu kadar da kullandırır mı?..

Ergenekon sürecinde en ağır görev ona verildi. Yap tığı işin ağırlığını bildiğinden olacak, her suçlamasının arkasına “amali cümleler eklemeyi ihmal etmedi…

Komutan dendiğinde aklıma ilk gelen sözcük ve- kardır.

İsmail Hakkı Karadayı, Hüseyin Kıvnkoğlu, Işık Koşaner… Hepsi öncelikle vakurdu. Mahkemelerde de hemen bütün subaylarda aynı özelliği gördük.

Bu mu?

Ustamız Hasan Yalçın böylelerine sapı silik derdi…

BU HABERE BAŞLIĞI TAYYİP ATSIN !!!


İSTİHBARAT ALANI

Sınırsız, Seçkin, Sansürsüz, Kemalist Haber Blogu

Derin İstihbarat

strateji, güvenlik, araştırma, istihbarat, komplo teorileri, mizah, teknoloji, mk ultra, nwo

İSTİHBARAT

Şifresiz Yayın!

%d blogcu bunu beğendi: