Etiket arşivi: Balyoz Davası

ALBAY TÜRKER: ‘BUNUN ADI KİTLESEL SAÇMALIK’


Albay Türker’den Financial Times’a mektup: ‘Kitlesel saçmalık’

(SÖZDE) Balyoz davası tutuklularından Deniz Kurmay Albay Yasin Türker, Financial Times‘e gönderdiği mektupta Türk subaylarının "absürd" biçimde tutuklandıklarını, davanın "sayısız tarih hatasına, tutarsızlığa ve fisiksel olanaksızlığa dayandığını" dile getirirken, mahkemenin kendilerini suçlu bulacağının adeta kesinleştiğine dikkat çekti.

Deniz Kurmay Albay Türker, tutuklu bulunduğu İstanbul Maltepe Askeri Cezaevi‘nden Financial Times‘e gönderdiği mektupta Türk subaylarının "absürd" biçimde tutuklandıklarını belirterek, "Balyoz Davası, er yada geç kitlesel saçmalığının ağırlığı altında çökecek" ifadesini kullandı.

Yasin Türker’in, gönderdiği mektup "Türk Subaylarının "Absürd’ Tutukluluğu" başlığı ile yayımlandı. Mektubuna, kendisinin Balyoz davası kapsamında tutuklanan 250 subaydan biri olduğunu belirterek başlayan Türker, 16 Eylül 2011’den bu yana tutuklu bulunduğunu ve hala devam eden tutukluluğunun "ayrıntılı nedenleri"ni bilmediğini kaydetti.

Kendi isminin iki dosyadaki listelerde yer aldığını, hakkında suçlamalar getirilmeden önce bu listelerin varlığının farkında bile olmadığını yazan Türker, "Aslında bu dosyaların oluşturulduğu dönemde bir ameliyat için hastanede idim ve bunun ardından tibbi nedenlerle izinli idim" diye yazdı.

Davanın, "imzasız ve çıktısız" dijital materyelden kaynaklandığını, halbuki Türk ve Amerikan adli uzmanlarınca, kısa bir süre önce CD’lerin 2003 yılında oluşturulmasının mumkün olmadığı belirlendiğini kaydeden Türker, mahkemenin de, sanıkların, kanıtların incelenmesi taleplerini reddettiğine de dikkat çekti.

Ancak davanın, "sayısız tarih hatasına, tutarsızlığa ve fiziksel olanaksızlığa dayandığını" belinrten Türker, buna karşın mahkemenin sanıklar hakkında suçlu kararının vermesinin adeta kesinleştiğini de öne sürdü. Türker mektubuna şu sözler ile son verdi:

"Balyoz davası, er geç kitlesel saçmalığının ağırlığı altında çökecek. Ancak sahte iddialarla cezaevinde kapatılan yüzlerce masum bireyin çektiği acıların çok ötesinde bir zarar verilecek. Halen, bundan kimin yararlandığı belli değil ancak belli olanı, maliyet ve yükümlülükler sadece Türkiye için değil, Nato için de giderek arttığıydı"

ASKERHABER / DIŞ HABERLER

TARİHE HAVALE /// CC : @ulusalkanalTV @ulusalkanal


“Zaten tutuklu bulunan şahsımla ilgili olarak çıkarılan bu YAKALAMA KARARI’nın maksadının ne olduğu konusunu da kamuoyunun dikkatine sunuyorum. Garantiye aldılar. Ne olur ne olmaz. BALYOZ’dan çıkarsa, bundan yatmaya devam etsin.TBMM’ye gitmesin. Tüm bu yaşananları tarihe ve aziz milletimin vicdanına havale ediyorum.”

Yukarıdaki sözler MHP milletvekili, BALYOZ’dan 18 yıla hükümlü, 28 ŞUBAT davası sanığı, E.Korg.Engin ALAN’a ait.

28 ŞUBAT Davası’ndan tutuklu olanların büyük çoğunluğu gibi onun da BATI ÇALIŞMA GRUBU ile uzak-yakın hiç bir ilişkisi olmadı.

İfadesinde de belirttiği gibi 1996-2000 yılları arasında Özel Kuvvetler Komutanı, 2000-2002 yıllarında da doğuda kolordu komutanlığı yaptı.

28 Şubat’la ilgili çalışma yapmış olsa da; yasal olarak SUÇ UNSURU’nun ne, suçun ve suçlunun kim olduğunu açıklayacak bir hukukçunun çıkacağını sanmıyorum ya, neyse. Hukukçuya veya hukuka bakan mı var?

Varsayalım BÇG’nda çalışanlar suçlu, “BÇG’NA GİRMEYE YETKİLİ PERSONEL” listesinde adı bulunan veya herhangi bir emri alan nasıl suçlu oluyor?

Şu tutuklama talebinde bulunan veya karar verenler bir açıklasa da anlasak. Biz de sesimizi kısıp otursak.

Ama olanak var mı?

Kime sorma hakkımız var?

Kimden açıklama bekleme hakkımız var?

SANIK sıfatı yüklenenler içerde bekleyedursun. Bir gün elbet iddianame yazılır. Mahkeme kabul eder. Sanıklara açıklanmak istendiği kadarı açıklanır. Onlar da suçlarını öğrenmeye ve suçsuzluklarını kanıtlamaya çalışır.

Bu arada kaç ay, kaç yıl geçer ne önemi var!

Onlar AKP’ye ve temsil ettiği anlayışa uymayan bir Silahlı Kuvvetlerin mensupları ya, bu kadar suç yeter de artar bile.

” YAPTIKLARIMIZ YAPACAKLARIMIZIN GÜVENCESİDİR” diye övünürler ya bazen.

BALYOZ davasında yapılan yargılama ve verilen cezalar, ERGENEKON’un yılan hikayesine döndürülüşü de 28 ŞUBAT’ın nereye doğru gideceğinin göstergeleri.

E.Korg. Engin ALAN bir davadan mahkum ve cezaevinde iken neden ikinci bir davada da tutuklu yargılanmasına karar veriliyor?

Sayın ALAN sebebini çok iyi biliyor.

Kamuoyunun da bildiğini değerlendiriyor.

Kurumsal intikamın yanında bireysel kin ve intikam da vardır bu kararın altında.

Engin ALAN, Çanakkale’deki bir törende Başbakan’ın gelmesini bekletmeyerek töreni resmen ilan edilen zamanda başlatmıştır.

Bu büyük bir suçtur KİNDAR VE DİNDAR NESİL için.

Bununla da kalmayarak konuşmasını yapıp yerin otururken ayağa kalkıp sultana temenna etmemiştir.

Bu daha da büyük suçtur.

Başbakan da bu yaptığının karşılığında Silivri’ye gönderildiğini 75 milyona medya yoluyla ilan etmiştir.

Hukuk budur.

28 ŞUBAT hukukunun da bundan farklı olmasını bekleyecek ne olgu var elimizde?

Korg.ALAN yapılanı tarihe havale ediyor, bir de aziz milletin vicdanına.

Tarihe öyle çok havale yapıldı ki, tarih de içinden nasıl çıkacağını şaşıracak.

BALYOZ’da 2000′e yakın maddi hata görülmezden geldi.

ERGENEKON’da daha geçen hafta bir GİZLİ TANIK’ın 31 yıla mahkum olduğu açıklandı. Hem de ne suçtan. “Osmanım” ın suç dosyasını zaten biliyorduk.

Bir tane adam gibi gizli tanık bulunamaz mıydı?

Bu kadar suç işlemiş, nice yıllara mahkum olmuş insan bozmalarından nasıl doğru bir tanıklık bekliyor hukukumuz ve hukukçularımız? Hayrettir!

Bugün yeni bir havale konusu daha yer aldı medyada. Askeri Casusluk Davası’nda dört aydır tutuklu üsteğmenin suç unsuru olan bir belgeyi 12 yaşında hazırlamış olması gerekiyor.

Davanın ciddiyetine bakın.

İddia makamının duyarlılığına bakın.

Dört aydır bu genç subayı tutuklayan mahkemeye bakın.

Havale üstüne havale gönderiliyor.

Aziz milletimizin vicdanına gelince;

Şüphesiz sızılar içinde.

Rahatsız.

Ama bedeni harekete geçirecek yüreksizlikten dolayı çaresiz.

Başkasından beklenti içinde.

Dilerim 29 Ekim buluşması örnek olur.

Naci BEŞTEPE

İLK KURŞUN

Balyoz yargılaması yayınlansaydı hakimler sokağa çıkamazdı /// CC : @ulusalkanalTV @ulusalka nal


Karar günü verilen arada, babasına sarılabilmek için avukatlara ayrılan sıraların üstüne çıkmaya çalışırken gördüm ona. “Aliiiş” diye sesleniyordu.

Cevap geldi: “Kuzuş.”

Baba-kız birbirlerini böyle seviyorlarmış. İkisinin de yüzünde, içinde bulundukları koşulları düşününce anlaşılmaz sayılabilecek bir huzur vardı. Bir yanda sinir krizleri geçirenler, ağlayanlar, bayılanlar, bir yanda yüzlerindeki manidar tebessüm ile onlar. Hadi babası yıllarca çok zor şartlarda görev yapmış bir asker; antremanlı. Ya bu kız çocuğu?..

Vicdanımız rahat, devlete vereceğimiz yok

Karar günü sergilediği soğukkanlı duruşu konuşurken “Benimki ‘onlara bunu vermeyeceğim’ psikolojisiydi aslında” diyor Aslıhan;

“Tutuklama kararı çıktıktan sonra babam aradı, ‘Kuzuş’ dedi, ‘Tek yapacağın, dik duracaksın, annen sana emanet’. Kimsenin yanında ağlamadım. Niye çökeyim! Benim babam çok ciddi bir suç işler ‘nasıl yaptı’ diye kahrolurum. Allaha şükür vicdanımız rahat. Babamın hep söylediği bir şey var. ‘Geceleri yatarken düşünüyorum’ diyor ‘benim bu devletten alacağım çok ama vereceğim yok. O konuda çok rahatım’. Ben bu kadar onurlu, şerefli duran bir adamın kızı olarak burada ağlayamam.”

Bakın düşünmüş karar açıklandığında;

“Kar-kış olacak Silivri’ye sık sık gidip gelebilecek miyiz? Silivri çok soğuk olur, üşümesin; hemen kalpaklarını, montlarını götürmek lazım. Adanalı olarak etçildir babam, yemeklere alışabilecek mi?”

Çocukların gözyaşlarıyla intikam acizliktir

En büyük kızgınlığı Samanyolu TV’de yayınlanan bir habere:

“Habere göre o eşlerin, çocukların mahkeme önünde ayılıp bayılması ‘kasıtlıymış’. Talimat olarak verilmiş bunlar. ‘Makyaj yapmayacaksınız. Televizyona çıkıp halktan biriymiş imajı vereceksiniz. Toplumun milli hassasiyetlerini kullanacaksınız… ‘Yine bir televizyon programında dendi ki ‘Bugün onların çocukları ağlamasa yarın bizim çocuklarımız ağlayacak’. O laf benim çok canımı yaktı. Yaşar Nuri Öztürk, “günah intikal etmez” dedi geçenlerde. Faraza babam darbeye niyetlendi diyelim, sen onun çocuğunun gözyaşının üzerinden siyaset yapıyorsan çok büyük acizliktir. Ben sürekli tek telkinde bulunuyorum kendime, “Aslı kindarlaşma!”

Asrın davasında savcı horul horul uyuyordu

Evlat Aslıhan başka, avukat Aslıhan başka. Cüppesini giydikten sonra nasıl bakıyor bu davaya:

“20 ay mizansen oynanmış Silivri’de. Eğlenmişiz kendi kendimize. Kamu kurumlarından, müftülükten, belediyeden alınan belgeler hepsi boşuna boşunaymış.

Yargıda silahların eşitliği vardır. Hiçbir hakim avukata ‘tamam, yeter, otur’ diyemez. Savcı ile avukat eşittir. Hatta savcı koltuğunun yüksek olmasına ‘marangoz hatası’ denir. Bu davada avukatlar yargılamayı tamamlamak üzere süje olarak kullanıldı. Bize ve mesleğimize hakaret edildi. Hakim bir kadın avukata, Şule Nazlı Erol’a ‘Öyle elin kolun oynamasın kendine gel’ dedi. Asrın davasında hakim ‘Siz ne diyorsunuz sayın savcım’ dediğinde savcı horulhorul uyuyordu! Askeri teamülde ast üste emir veremez. Astı babama emir verecek gözüküyor, böyle komik hatalar var iddianamede.

Yassıada bile o zamanki teknolojiye rağmen yayınlamış. Bu dava canlı yayınlanmış olsaydı bugün halkın Balyoz’a bakışı farklı olurdu. Hakimler sokağa çıkamazdı. Ki ben şimdi de çıkabildiklerini sanmıyorum. Çok komik şeyler duyuyoruz. Mahkeme heyetindekilerin çocukları okula korumalarla gidiyormuş. Korkuyorlarmış! Çocukları onlarla aynı okullarda okuyan aileler ‘çocuklarımızın can güvenliği yok’ diye rahatsız olmaya başlamış. Şimdi de böyle bir imaj yaratıyorlar; bunlar bize zarar verecekler. Sanki biz PKK’lıyız!

Paşalar oruç tutmaz Paşam!

Sadece yargılama yayınlanmadığı için mi millet mesafeliydi bu davaya?

Türk Ordusu’nun “yalnız” bırakılmasını “imaj”ına bağlıyor Aslıhan:

“7-8 yıldır üzerinde çalışılarak ‘dinsiz ordu’ imajı yaratıldı. Ve bizim iki aydaolduğumuz şeyi anlatarak bu imajı değiştirmemiz çok güç. Babamın “Balyoz Davasının enleri”ne giren savunmasını paylaşıyorlar internette, yorumlara bakıyorum. ‘Acaba sorsak Amentüyü okuyabilir mi’ diye yazanlar var. Bir de bunlar bizimle aynı dünya görüşüne sahip olduğunu iddia eden insanlar. Demek ki bir şeylere inandırmışlar toplumu. Amiral bir abimiz ‘Türk donanması İslam’ın son donanması’ dedi. Bizim bütün fırkateynlerin en üstünde Kur’an-ı Kerim olurmuş. Deniz Kuvvetleri’nin bütün komutlarında “Bismillah” var. Bu yargılama başlayana, Hasdal’a o denizci subaylarla tanışana kadar biz bile bilmiyorduk bunu. Benim babam görevdeyken de sivil elbisesini giyer, şahsi arabasıyla teravihlerine giderdi. Tanıyanlar eline kapanırmış ‘Komutanım seninle saf tutmak onurdur’ diye. Bu ütopik bir şey değil ki. Senin ordunun generali bu adam.

Senden farkı yok ki, senin gibi. Bilecik Tugay Komutanı’yken yaşadığı bir olay var babamın. Ramazan’da bir grup işadamı ziyaretine geliyorlar. Babam da usulen ‘Çay içer misiniz’diyor. ‘Yok paşam içmeyelim’ diyorlar. Sohbet uzuyor. Adamlardan biri ‘Paşam siz için çayınızı’ diyor. Babam ‘Efendi’ diyor, ‘Sen benim niyetli olmadığımı nerden biliyorsun.’ Cevap ne biliyor musunuz? ‘Paşalar oruç tutmaz!’ Bunun üzerine babam adamları alıp tugayın camisine götürüyor. İmama ‘Nasıl ceamatin’ diye soruyor. İmam ‘Cumalarda dışarıya battaniye atıyoruz’ deyince adamlar askeriye de cami mi olurmuş diye şaşırıyor. Tabi inandığını yaşamak başka takıyye başka olduğundan toplum bilmiyor bunları.

Harp gücü kırıldı

Aslıhan için Balyoz davasının tek anlamı “tasfiye”:

“Yargılananlar sosyal demokrat olabilir, ulusalcı olabilir, ülkücü olabilir. Ama hepsi mesleki anlamda çok dolu insanlar. Kurmay subaylar. Kendi devreleri içindeki en başarılı kurmay subaylar. Hepsini özel kılan bazı kritik anlar var kariyerlerinde. Engin Amca Apo’yu getirmiş, diğeri sorgulamış. Karacılar terörle mücadelede öne çıkan isimler. Denizciler içinde Milli Gemi Projesinde görev alan mühendis kadro var. Bu ne demek? Senin deniz kuvvetlerinin tamamen bağımsız olması demek.”
Bu niteliklere sahip insanlar savunmaya çalıştıkları devletten “terörist” damgası yiyince, “aman bize madalya vermeyin” gibi bir tepki oluşmuş henüz “sanık” yapılmayan muvazzaflar arasında:

“Güney Doğu’ya tayini çıkıp istifa eden bir çok subay var. Alan Paşa, Özarslan Paşa, Temizöz Paşa bunlar hep madalyalı askerler. Böyle olunca “Demek ki PKK ile mücadelenin hesabı soruluyor” diye düşünen çok asker var. Madalya teklif edilince “İstemiyorum” diyormuş insanlar. Askerin savaşma şevkini bitirdiler. Denizciler rütbe alsa da, doğayı tanıyıp pişmeleri gerektiğinden ustalık çıraklık vardır aralarında.

Gemi yüzdürecek komutan yok. En başarılı F 4 – F 16 pilotları içerde. Harp gücü kırıldı.”

Vatan sağ olsun

Ya bundan sonrası?

“Türkiye’de bir günde çok şey değişir” diyor Aslıhan. Oğuzhan araya giriyor:

“Demirel dedi ya ‘köprülerin altından çok sular akar’ manidar bir sözdü.”

Arayıp “Biz bu davaya inanabilirdik ama içinde Yörük Ali varsa inanmıyoruz” diyen öyle çok insan olmuş ki, moralliler. “Babam da çok moralli” diyor, “Kendini değil emekliliğini kazanmamış subayları düşünüyor. Annemden önce onları soruyor.”

Ve son sözleri, bana değil size söylüyor bunları:

“Kuzey Irak operasyonunda bir askeri kucağında şehit oldu babamın. Aşağı bölgesi tamamen parçalanmış. Babam çocuğa “Oğlum inanıyormusun” demiş, elini tutmuş, son bir defa kelime-i şahadet getirmiş ve asker şehit olmuş… Bunları dinleyerek büyüdük biz. Şehit haberlerinde annemin ayılıp bayılmalarına şahit olarak büyüdük. Ben rüyamda babamın şehit olduğunu gördüğüm için havale geçirdim. Lise 1 ve 2’yi Şırnak’ta okudum.

Şehit haberi gelince halay çeken insanlar gördüm. Operasyona gidip günlerce dönmeyen babam GPRS’li telefonla arayıp “Kuzuşum iyiyim” deyip kapatıyordu. O iki kelimeyi söylerken ‘Çuvçuuv’ diye arkadan gelen mermi seslerini duyarak büyüdüm. O zaman iç rahatlığıyla ‘Babam vatan için çarpışıyor’ diyordum. Ama şimdi ‘Ne yaptı ki bunu reva görüyorsun’ diyorum. Darbe mağduru biri ne kadar darbeci olabilir.

Babam Yörük çadırından, Ülkü Ocağı’ndan çıktığı gibi hâlâ, aynı terbiyeye sahip. Görev yaptığı yerlerde hep halkın içinde oldu. Kahvehanelerde genç yaşlı köylüleri dinledi. Operasyona kurban keserek bölge insanının duasını alarak gitti. Onun bu hali her dönemde rahatsız edici bulundu. Ama ben çok rahatım. Babam da çok rahat. Allah bu rahatlığı bize bunu yapanlara da nasip etsin diyorum. Çünkü onların bu kadar rahat olduklarını zannetmiyorum. Babam hâlâ şahsını düşünmüyor ‘İnşallah vatan millet için hayırlı olur’ diyor. Adamların yaşadığı hiçbir şey yokken bu ülkeye karşı bu kadar kinleniyor, biz ise bu kadar zulümden sonra hâlâ ‘Vatan sağ olsun’ diyoruz;

Vatan sağ olsun!”

Bingöl’de “Mehmedim” sesleri

Babasını her düşündüğünde gözünün önüne gelen bir fotoğraf var Aslıhan’ın. Yıllar öncesine ait, Bingöl’de çekilmiş:

“Hayatım boyunca en duygulandığım andır… Babam Bingöl Jandarma Komutanı. Bir operasyona çıktılar. Tam PKK’lıların ölülerinin ailelerine verilmesi yasasının çıktığı günler. Babamlar 6 veya 8 teröristle birlikte örgütün Diyarbakır bölge sorumlusunu öldürdüler. Babamın makamındaki asker anneme sürekli bilgi veriyor; ”Yenge 3 aldılar, 5 aldılar… “Lojmandaki herkes birbirini arıyor. Çok şükür şehit yok. İki yaralımız vardı, şehitsiz bitirdik o operasyonu. Pastalar börekler yapıldı.

Jandarmanın bahçesinde masalar kuruldu. Osman Öztunç, Mehmedim, Azerin, Çırpınırdı Karadeniz, Mustafa Yıldızdoğan, Türkiyem çalıyor. Ben lisedeyim. Askerler geliyor, arabaların arkasına oturmuşlar. Annem gelen çocuğu alıyor, sarılıyor, oturtuyor pasta börek yediriyor elleriyle. Yüzleri gözleri toprak çocukların. Babam helikopterle ilk sortide gitmişti en son o geldi. Halini görünce çok ağlamıştım.

Gözlükleri yüzüne oturmuş. Kulaklarındakirler katman katman. Toparlak bir adam benim babam. Tosun Paşa deriz biz zaten. Genç de değil o zaman, 48 yaşında filan. Tabur komutanı ‘Nasıl bir baban var senin’ dedi. Tabur komutanları ‘Geri çekilin’ demiş, dinlememiş, en önde girmiş çatışmaya. ‘Yeğenim’ demiş durdurmaya çalışanlara ‘Ben bu operasyonu arkadan komuta etsem bu Mehmetçik neye inanıp çarpışacak.’Normal insan mantığıyla şura sırasında generalliktesin ne işin var senin orada! Babamların mücadelesini sağlayan o ruhu yok ettiler. Düşünün o gün Bingöl’de, birliğin üzerinden alçak uçuşla geçen bir helikopterde, babamın komutanı olan paşa dev Türk bayrağı sarkıtıyordu aşağıya. Bugün askeri araçların, lojmanların bayrakları sökülüyor ‘tahrik olmasın’ diye.”

Babasının kızı…

“Çok yoğun bir ideolojik yükleme yaptı bize babam” diyor Aslıhan. Sırf babasının eseri değil aslında, Edebiyat öğretmeni olan ve ilk iki haftayı uzun uzun İstiklal Marşı ile Gençliğe Hitabe’yi anlatmaya ayıran annesinin de payı var bugünkü duruşlarında:

“4 veya 5 yaşındaydım, Ozan Arif’in ilk Türkiye konseriydi, Başbuğ’un elini öpmeye götürdüler beni. İlkokul 4’e kadar bütün Türk klasiklerini okuttu annem. 7. Sınıfa kadar dünya klasiklerini okudum. 7. sınıfta ideoloji okumaya başladım. Şiir yazardım. Börtü böcek değil hep vatan millet meseleleri…”

Yazdığı şiirlerden biri rahmetli Rauf Denktaş’a kadar ulaşmış:

“7. Sınıftaydım. Öğlen okuldan geldim. Resim ödevim vardı. Gittim salona televizyonu açtım. Ermeni Tasarısı ilk defa Fransa parlamentosunda görüşülecek… Mesut Yılmaz Kürtçe televizyon konusunu konuşuyor… Bütün bunlar şimdiki kadar sıradanlaşmamış o zaman. Çok doldum. İçeri girdim, “AB, AB dediniz / Başımızın etini yediniz / Mehmetçikler dağlarda vuruşuyor terörle / Öbür yanda milli duygulardan yoksun yönetici Kürtçe yayın istemekte” diye uzun bir şiir yazdım. Sonu da şöyle bitiyor:

İnsan hakları kim siz kimki bize ders verme çabasında

Daha yüz yıl önce Orta Doğu’da Afrika’dayaptığın işkenceleri unutma

Uyuma uyan Türk Milleti

Boz Avrupa’nın gizli niyetini…

Şimdi Ergenekon’dan tutuklu olan Levent Ersöz Paşa, Rahmetli Denktaş’a gösteriyor bu şiiri. Ben bir de Kıbrıslı Mücahitleri anlatan “Küçük Mehmetçikler” diye bir kitap okumuştum o günlerde. Kitapta geçen Kıbrıslı Zeynep içinde bir şiir yazdım. Rahmetli Denktaş şiirleri okuyunca ‘Böyle Türk çocuklarının olması bizi çok mutlu eder’ deyip teşekkür mektubu yollamıştı.”

TARAF YAZARI ÖYLE BİR UÇTU Kİ… /// CC : @ulusalkanalTV @ulusalkanal


"Evet balyoz’da sahte cd var ama onu da darbeciler yaptı"

(SÖZDE) Balyoz davasında mahkeme, sanıkların 5-7 mart 2003 tarihinde 1. Ordu’da gerçekleşen seminerde darbe planını görüştüklerini iddia ederek cezalar verdi. Buna ilişkin en önemli kanıt ise Taraf Gazetesi muhabiri Mehmet Baransu’nun savcılığa sunduğu 19 adet CD’den 11 no’lu olanıydı.

Bu CD içinde Balyoz Darbe Planı olduğu iddia edilen belgelerin tamamına yakını mevcuttu. Sanıklar ise 5-7 Mart 2003 tarihinde gerçekleşen seminerde bir darbe planının görüşülmediğini, CD içinde yer alan darbe planlarının seminer notlarına komplocular tarafından eklendiğini iddia ediyordu. Darbe planının dışındaki seminer notlarını ise kabul ediyorlardı.

Bunları biliyorsunuz…

Taraf gazetesi yazarı Alper Görmüş köşesinde, artık ayyuka çıkmış sahte CD meselesini yazdı. Bu kez "güncelleştirme yapıldı" demedi, CD’nin "sahte olabileceğini" yazdı.

Ama durun…

Alper Görmüş, Balyoz davasının temelini oluşturan bu CD’nin, yani askerleri cezaevine atan bu dijital verilerin kendileri tarafından bilerek sahte şekilde üretildiğini dile getirdi.

Bunu yaparken de sözde bir okur mektubundan destek aldı.

Sözü fazla uzatmak anlamsız, hiçbir satırına "kıyamadığımız" Alper Görmüş’ün Taraf’taki yazısını tam metin yayınlıyoruz:

"Bu dizinin son yazısını, Balyoz belgelerinin Taraf’ta ilk yayımlandığı günden itibaren kafamı kurcalayan bir soruya ayırıyorum:

Mart 2003’te donanma komutanı olan Özden Örnek, gerçekte Balyoz darbe planına hiçbir şekilde bulaşmamış, dolayısıyla da haksız bir şekilde hüküm giymiş olabilir mi?

Biliyorsunuz, Örnek, davadaki en önemli delillerin arasında yer alan ve kendisinin mahkûmiyetine yol açan SUGA eylem planından kesinlikle haberdar olmadığını söylüyor ve tıpkı diğer Balyoz sanıkları gibi, TSK’ya karşı “Balyoz tertibi”ni kuran “sahtekârlar çetesi”nin komplosuna kurban gittiğini savunuyor.

Örnek’in bir komploya kurban gitmiş olabileceği, benim de ciddi ciddi üzerinde düşündüğüm bir ihtimal. Yani, başlıkta sorduğum soruya ben “evet, olmayabilir” cevabını veriyorum.

Yalnız, Örnek’le bir noktada ayrılıyoruz.

Biliyorsunuz, ben baştan beri “sahtekârlar çetesi” teorisine hiç itibar etmiyorum. Birilerinin, TSK’ya karşı binlerce sayfadan oluşan, üstelik de geniş bir soruşturma ve dava sürecinde ipliği pazara çıkmayacak tutarlılıkta bir “oyun” kurma düşüncesine kendilerini inandırmış olmalarında en küçük bir inandırıcılık payı dahi göremiyorum.

Dolayısıyla, birileri SUGA adlı bir plan hazırlayıp, altına da “Donanma Komutanı Orgeneral Özden Örnek” adını koymuşlarsa eğer, o “birileri”nin, benim bakış açımdan başka birileri olması gerekir.

Salı günkü yazıda, Balyoz’daki “zamanlama çelişkileri”ni açıklamak üzere gerek “sahtekârlar çetesi” modelinden, gerekse de benim “güncelleme” modelimden farklı, yeni bir model öneren bir okurdan söz etmiştim.

Okurumuzun modeli, bir yandan da Özden Örnek’in bir komploya kurban gitmiş olabileceğini de açıklayabildiği için, benim fazlasıyla ilgimi çekti. Bu yazının sonunda sözü tamamen okurumuza bıraktığımda, kısmen kapalı bu cümleler hepiniz için anlaşılabilir hâle gelecek.

Fakat ondan önce ben kısaca neden Özden Örnek’le ilgili olarak böyle bir kuşkuya sahip olduğumu bir kez daha hatırlatayım…

ÖRNEK BALYOZ’DA YOKSA, ONU KİM DÂHİL ETTİ?

Önceki yazılarda uzun uzun anlattığım gibi, Örnek, Birinci Ordu’da bir şeylerin hazırlanmakta olduğunu, ilk kez kendisini 5-7 Mart 2003’teki plan seminerinden sadece birkaç gün önce ziyaret eden bir tümgeneralden öğreniyor. (İlave etmek lazım: Şaşırıyor da.)

Günlükler’de, Balyoz’a işaret eden başka notlar da var, bunları da önceki bölümlerde aktarmıştım… Ne var ki, Günlükler’in hiçbir yerinde Özden Örnek’in Balyoz planına dahlini gösteren en küçük bir not bile bulunmamaktaydı.

Ben, işte bu tesbitten kalkarak ve Darbe Günlükleri’nin hangi ayrıntı düzeyinde kaleme alındığını bilen biri olarak, bu tabloyu izaha muhtaç olarak değerlendiriyorum.

Aklımda iki ihtimal var…

Birinci ihtimal: Özden Örnek, savcıların iddia ettiği ve yargıçların kararlarıyla onayladığı gibi, gerçekten de Balyoz darbe planının mimarlarından biridir… Günlüklerinde, 2004’te öteki kuvvet komutanlarıyla oluşturduğu Sarıkız darbe planını ayrıntılarıyla anlatmasına rağmen Balyoz’daki dahlini özellikle gizlemiştir; Çünkü, her ikisi de “illegal” olsa da, kurmay bakış açısından Balyoz, Sarıkız’dan çok daha “illegal” sayılmalı… Sarıkız, komuta zinciri içinde yürütülmeye çalışılan bir plandı… Nitekim Örnek, sürekli olarak “Komutan”ı da katmak istiyor işin içine ve olamayacağını anlayınca da uzaklaşıyordu plandan…

İkinci ihtimal: Özden Örnek, günlüklerinde Balyoz’a dahlinden hiç söz etmemektedir, çünkü zaten bir dahli yoktur…

İkinci ihtimalin aklınıza getirdiği soruyu hemen buraya yazayım: İyi de, o zaman kim dâhil etti onu oraya? SUGA planını kim, neden yazıp, altına da Özden Örnek’in adını koydu?

TARAF OKURUNUN MODELİ

İşte tam bu noktada, yukarıda sözünü ettiğim Taraf okuruna bırakıyorum sözü:

“Önce birkaç varsayım:

1. Hiçbir iddia makamı, sahteliği hemen ortaya çıkacak bir şekilde delil üretmez. Delil, ne yazık ki, özellikle Türkiye’de üretilebilir, üretilmiştir de ama bu kez ihtimal düşüktür.

2. Sanıkların çok sıkı askerî eğitim aldığı, NATO okullarında eğitim gördüğü böylesi bir davada, üretilmiş delilin ortaya çıkması ihtimali çok yüksektir. Bu nedenle iddia makamı ve kolluk delil üretmeyi aklından bile geçirmemiştir bence.

3. Darbe planlayan ekip, sizin de dediğiniz gibi, örneğin imzasız belgeler hazırlayıp izini örtmeye çalışır. Bu kurtluğun şanındandır. Refleksleri de, askerî görevleri nedeniyle, iz örtmek üzerinedir. Ruslar buna ‘maskirovka’ derler, maskeleme; Amerikalılar ise ‘plausible deniability’. Yani inkârın altyapısını hazırlamak, akla yakın reddedilebilirlik. Ki tüm savunma bunun üzerine kuruldu.

4. Şimdi çıkan tartışmalara bakıldığında, alt rütbelilerle üst rütbeliler arasında, üst rütbelilerin de kendi aralarında bölündüğü bir cuntalaşma / iktidar arayışı dönemi yaşanmış TSK’de. Bu nedenle, bana kalırsa, kimse kimseye güvenmiyormuş.

Ben şöyle düşünüyorum.

Bu ekip, gerçek belgelerin yanına, bir sigorta poliçesi olarak, yanlış bilgilerin de bulunduğu bir CD ekledi.

Tüm savunma o CD üzerine kuruldu ve mahkeme o CD üzerinden itibarsızlaştırılmaya çalışıldı, çalışılıyor.

Yani o CD bizzat Balyozcular’ın hazırladığı bir maskirovka, plausible deniability (yani akla yakın reddedilebilirlik) aracıydı.

Casus romanı gibi ama tüm darbeler böyle değil mi? 2003 yılında planlar ortaya çıktığı için böyle bir yola başvurdular ve ek önlemler aldılar. CD konusundaki tüm iddialar doğru olabilir ve bence doğrudur da, çünkü o CD bugünler için hazırlanmıştı.

Tabii burada temel soru şu. Eksik bir demokraside, eksik bir darbe teşebbüsünü nasıl ortaya çıkartırsın?

Karşındaki güç çulsuz genç subaylar değil de, bütün hayatlarını askerî hiyerarşide tırmanarak geçirmiş, yetkinliği NATO tarafından kabul edilmiş, NATO eğitimi almış generaller ise, onları işe kalkışmadan nasıl yakalarsın? Hâkim ve savcılar ile polisin normal davalardaki yetersizlikleri ortada iken, çok gelişmiş olması muhtemel böyle bir komploda tuzağa düşmelerine, ava giderken avlanmalarına ben şaşırmam.

Temel soru, biraz daha özele inerek şöyle olabilir: Kanuni düzeni içeriden yıkmak isteyenler ve bu gücü olanlar ile mücadelede sadece hukuk yeterli olur mu?

Bence asıl tartışmamız gereken bu. Teknik hukuka takılıp kalmak yetmez. Ve sanırım, yargılamanın bir aşamasında, hem savcılık, hem mahkeme heyeti ava giderken avlandıklarını fark ettiler ve kararı vicdanen verdiler. Ses bantlarına ve geçmişe bakarak… Bence de iyi ettiler.”

BALYOZ’CULAR DAVAYI BEKLERKEN…

Benim bu ihtimalle ilgili düşüncelerim şöyle:

Ses kayıtları dâhil, Balyoz belgelerinin 2003’teki plan seminerinden kısa bir süre sonra sızdırıldığını artık herkes biliyor ve kabul ediyor… O dönemde neden bir soruşturma açılmadığı başka bir tartışmanın konusu, şimdilik onu geçelim… Fakat Balyoz’cuların, bu meselenin bir gün mutlaka karşılarına çıkartılacağını hesaplamamış olmaları, sanırım hiç kimseye mantıklı gelmez. En azından bu yönde çok güçlü bir kaygı içine girmiş olmalılar… 2008’de Ergenekon sürecinin başlamasıyla birlikte, hesap vaktinin geldiğini düşünmüş olmaları da “hayatın olağan akışı”na uygun görünüyor.

Okurumuzun kurduğu model, işte bu noktadan itibaren birçok şeyi açıklayabilen unsurlar içeriyor…

Şöyle demiş oluyor okurumuz: Balyoz’cular, meselenin mahkemelik olacağını anladıklarında 11 No’lu CD’yi ürettiler, onu plan seminerine ait sahih belgelerin içine yerleştirdiler ve paketi bu hâliyle sızdırdılar…

Şayet hikâye böyle gelişmişse, 11 No’lu CD’deki SUGA planını da belki şöyle açıklayabiliriz:

Darbeciler, eski bir kuvvet komutanını da gıyabında darbelerine katarak, savcıların dava açmaya cesaret edememelerini umdular. (Belki ORAJ eylem planını hazırladığı iddia edilen eski Hava Kuvvetleri Komutanı İbrahim Fırtına için de aynı şeyi söyleyebiliriz.)

Bu durumda Örnek de Fırtına da içinde olmadıkları bir darbe girişiminden dolayı mahkûm olmuş oluyorlar, fakat bu durumda başlarına bu işi açanlar hanesine, düşündükleri gibi “sahtekârlar çetesi”ni değil kendi “silah arkadaşları”nı yazmak gerekiyor.

Bu dizi burada bitiyor…

Belki gerekçeli kararın ardından meseleye yeniden döneriz."

KAYNAK: ODATV

Bu ifadeyi kimse görmüyor mu? /// CC : @vardiyabizde @BalyozGercekler @rodrikdani


İmzasız elektronik postalar üzerine harekete geçen özel yetkili savcılar ve mahkemeler, 5 yıldır Ergenekon belgelerinin hazırlanışına tanık olduğunu iddia eden Orhan Aykut’un ifadelerini dikkate almadı. Ergenekon ve Balyoz sanıklarının Aykut’un tanık olarak dinlenmesi talepleri ise her defasında geri çevrildi.

Kamuoyunda “Matkap” olarak bilinen davanın sanıklarından Orhan Aykut, yaklaşık 5 yıl tutuklu kaldıktan sonra geçtiğimiz hafta tahliye edildi. Aykut tutuklu kaldığı süre boyunca Ergenekon ve Balyoz operasyonlarına şahit olduğu için komploya kurban gittiğini anlattı. Ergenekon ve Balyoz davası sanıkları Aykut’un tanık olarak dinlenmesi için birçok kez talepte bulundu ama talepler reddedildi.

14. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen davanın son duruşmasında beş yıldır derdini kimseye anlatamadığını belirten Orhan Aykut, suç unsuru taşıyan telefon görüşmelerinin kendisine ait olmadığını iddia etti. Başbakan Erdoğan’la da birçok kez telefonda konuştuğunu belirten Aykut bu görüşmelerin çözümlerini de mahkemeye sunduğunu söyledi. Aykut, Balyoz mahkemesi eski üye hakimi Ali Efendi Peksak’ın da izlediği duruşmada yine Ergenekon komplosundan bahsetti. “Bir suç örgütü varsa lideri eski Emniyet İstihbarat Daire Başkanı Ramazan Akyürek ve AKP Diyarbakır Milletvekili İhsan Arslan’dır” diyen Orhan Aykut ‘Ergenekon silahlarının yüzde seksenini İhsan Arslan, Ramazan Akyürek ve Ali Fuat Yılmazer (Eski Emniyet İstihbarat Şube Müdürü) gömmüştür. Ben 2007’de İstanbul’da bulunan Pera Palas Otel’de emekli Orgeneral Şener Eruygur’a ‘Size operasyon yapılıyor’ diye bilgi verdim. Ayrıca 2008 yılında Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Abdurrahman Yalçınkaya’ya bilgi verdim’ diye ifade verdi. Mahkeme heyeti, güneydoğudaki faili meçhul cinayetler hakkında da bilgi veren Orhan Aykut’un ifadelerinin Matkap Davası’yla ilgili olmadığına karar vererek soruşturmaya gerek görmedi.

ERGENEKON BELGELERİ HAZIRLANIRKEN GÖRMÜŞ

Orhan Aykut, 1963’te Muş’ta doğdu. İstanbul Fatih’te ticaretle uğraşan Aykut, AKP milletvekilleri İhsan Arslan ve Abdullah Veli Seyda ile aşiret ilişkileri nedeniyle yakınlık kurdu ve birçok milletvekiliyle ticaret yaptı. Aykut, bu ilişkilerinin ardından yaşadıklarını Tekirdağ Cumhuriyet Başsavcısı Ercan Başaran’a verdiği ifadede şöyle anlattı: “2007 yılında İhsan Arslan ve ben İstanbul Movenpick Oteli’nin lobisinde bekliyorduk. O zaman İhsan Arslan’la birlikte hareket eder ve birbirimize güven duyardık. Geçmişte irticadan dolayı TSK’dan uzaklaştırılmış uzun saçlı bir binbaşı ve Amerikalı bir senatör Balyoz soruşturmasında delil olarak kullanılan belgeleri, bir valizin içinde getirip İhsan Arslan’a teslim ettiler. Biz de belgeleri alıp İhsan Arslan’a ait otomobille Ankara’ya, İhsan Arslan’ın çalıştığı ofise getirdik. 22 katlı binanın 5. katında belgelere ilave yapıldı. Belgeler üzerinde büyük bir çalışma yapıldığına şahidim.”

BARANSU’NUN MUHBİRİ DE UZUN SAÇLI!

Aydınlık Gazetesi, 10 Aralık 2011’deki haberinde Taraf muhabiri Mehmet Baransu’nun askeri savcılığa verdiği ifadeyi yayımladı. Habere göre Baransu ifadesinde “Muhbirin kimliğini önemsemiyordum ancak konuşmalarımızda bana emekli olduğundan bahsetmişti. 2003 yılında görevli olduğunu, 2006-2007 gibi de emekli olduğunu tahmin etmiştim. Halen görevde olan bir personel görüntüsü yoktu. Tıraşı ve görünümü emekli bir kişiye benziyordu. Saçları uzundu” dedi. Böylelikle Aykut ve Baransu’nun ifadelerinin örtüştüğü tespit edildi.

TUNCAY ÖZKAN’DA DOĞRULADI

Orhan Aykut’un Matkap davası dosyasında ifadesi alınanlardan biri de Ergenekon davası tutuklusu gazeteci Tuncay Özkan. Dava dosyasındaki telefon tapelerinde İhsan Arslan’ın Tuncay Özkan’ın öldürülmesi için Orhan Aykut’a talimat verdiği tespit edildi. Tuncay Özkan, daha sonra Aykut’un bahsettiği tarihlerde silahlı saldırıya uğradığını doğruladı.

MİZAH : Mahkeme heyeti Balyoz’un gerekçeli kararını yazarken. /// CC : @vardiyabizde @BalyozGercekle r @rodrikdani


Not: Aşağıda aktarılanlar hayal ürünüdür ve gerçek hayattaki kişi ve olaylar ile benzerlikler tamamen tesadüf eseridir.

Balyoz davasının gerekçeli kararını hazırlayan mahkeme heyetinin toplantılarını gizlice kayda almayı başardık ve burada yayımlıyoruz.

***

Mahkeme başkanı: Arkadaşlar, biliyorsunuz şimdi en zor aşamaya geldik, verdiğimiz kararlara bir gerekçe bulmamız gerekiyor.

Üye 1: Başkanım, ama hani savcı arkadaşlar bu işi de halledecekti?

Başkan: Öyle olacaktı ama yapamayacaklarmış. Biliyorsunuz, onlar da bize gönderdiklerini emniyetteki arkadaşlardan alıyorlardı…

Üye 1: Eeee…

Başkan: Emniyetteki arkadaşlar Hakan Fidan olayından dolayı sürülmüşler, şimdi Anadolu’da bir yerde trafik polisliği yapıyorlar sanıyorum.

Üye 2: İş başa kaldı demek. Yani gerekçeyi tamamen bizim uydurmamız gerekecek.

Başkan: Ama arkadaşlar, siz merak etmeyin. Ben bir ön çalışma yaptım. Şimdi, Zaman ve Taraf gazetelerini topladım, oradaki yazılardan nasıl gerekçe üretebiliriz diye düşündüm.

Üye 1: Harika fikir!

Başkan: Mesela, mesela… Zaman’da Etyen Mahçupyan diye bir köşe yazarı var, Balyoz konusunda bakın ne yazmış. Çetin Doğan’ın kızı ve damadının yurt dışındaki propagandasına inanmayın demiş. Bu sahtecilik iddiaları filan hiç doğru değil.

Üye 1: İşte tam da bize lazım olan gerekçe. Niye doğru değil yazıyor?

Başkan: Çünkü, diyor, Mahçupyan, askerlerin bu tip planları devamlı güncellediğini biliyoruz. Besbelli Balyoz planları da sonradan güncellenmiş.

Üye 2: Yani, 2003’te olmayan kurum isimleri, Microsoft 2007 fontları filan sonradan yaptıkları güncellemeyle bu belgelere girmiş, öyle mi?

Başkan: Aynen.

Üye 1: Tamam, o zaman. Biz de güncelleme oldu deriz, çıkarız işin içinden. Keyfim yerine geldi valla. [Dışarı seslenerek] Çaycı, getir bize şöyle birer demli çay…

Çaycı: Saygıdeğer mahkeme heyeti, ağabeylerim, kusuruma bakmayın, çay ısmarlarsınız diye dışarıda bekliyordum, istemeden kulak misafiri oldum.

Başkan: Mühim değil, sen getir bize çayları.

Çaycı: Yani, şey diyecektim, sayın başkanım. Senin ne haddine diyeceksiniz ama…

Üye 2: Çıkar bakalım baklayı ağzından, ne söyleyeceksen söyle.

Çaycı: Yani bu güncelleme hikayesi benim pek aklıma yatmadı da…

Başkan: Yahu sen kim oluyorsun da bizim gerekçemize laf yetiştiriyorsun.

Üye 1: Başkanım, bırakın konuşsun. Bunun sonrası da var, Yargıtay vs. Yanlışımız varsa şimdi çıksın ortaya daha iyi. Dinleyelim bir söyleyeceklerini.

Çaycı: Şey yani, simdi bu CD’ler var ya…

Başkan: Evet…

Çaycı: Tek defada yazılmış ve sonradan ekleme-çıkarma yapılmamış, doğru değil mi?

Üye 1: He…

Çaycı: Üzerlerindeki tarih 2003, di mi?

Başkan: Ya, öyle.

Çaycı: İçindeki belgelerin de son kayıt tarihleri 2003 gibi görünüyor di mi?

Başkan: Öyle, öyle…

Çaycı: Bu belgeleri hazırlayanlar da 2003’de görevdeki subaylar gibi görünüyor, di mi?

Üye 2: Doğru, belgelerin üstverilerinde görünen isimler ve belgelerin altındaki isimler hep o dönem görevdeki subaylar.

Çaycı: Saygıdeğer ağabeylerim, elbette siz daha iyi bilirsiniz. Ama besbelli bu CD’leri 2009 ya da sonrasında üretenler bilgisayarlarının tarihlerini geriye çekmişler, belgelerin altına kendi adlarını yazacaklarına 2003’teki subayların adlarını bırakmışlar. Bu nasıl güncelleme yani?

Başkan: Hmmm. Peki.

Çaycı: Hani bir de güncelleme diyecekseniz, elinizde güncelleme örneği var mı, yani mesela bu hastanelerin isimleri, şu subayların rütbeleri bu belgede toptan yenilendi gibi…

Başkan: Valla, savcılar bize böyle bir bilgi yollamadılar.

Üye 1: Ben de böyle genel bir güncelleme örneği görmüş değilim.

Üye 2: Şimdi hatırladım. Üstelik savcı son mütalaasında bu belgelerin ve CD’lerin son kez 2003’te hazırlandığını, ekleme-çıkarma olmadığını tekrar vurguladı. Savcı bile güncelleme var dememiş…

Üye 1: Tüh! Tam da işimiz bitmiş sanmıştım. Anlaşılan bu güncelleme savı bizim işimize pek yaramayacak.

Başkan: Peki. Moralinizi bozmayın arkadaşlar. Bakın önümde daha bir sürü Zaman ve Taraf gazetesi kupürü var. Bir şey buluruz elbet.

Üye 2: Ha bi gayret başkan, bul sen bize bir gerekçe.

Başkan: Bakın mesela, Alper Görmüş’ün bir yazısı.

[Arka planda kıs kıs gülme sesleri…]

Başkan: Ya çaycı, sen hala burada mısın? Ne gülüyorsun öyle kıs kıs?

Çaycı: Kusuruma bakmayın saygıdeğer başkanım, kendimi tutamadım. Alper Görmüş dediniz değil mi?

[Eliyle ağzını kapatır, gülme krizini bastırmaya çalışır.]

Üye 1: Sen boş ver onu başkanım, söyle ne yazmış Alper Görmüş?

Başkan: Diyor ki Görmüş, evet, bu zaman çelişkileri pek güncelleme ürününe benzemiyor.

Üye 2: Hah, biz de bu sonuca varmak zorunda kaldık, mecburen yani…

Başkan: Ama, diyor ki Görmüş, bir izah tarzı daha var…

Üye 1: Yaşa sen Alper Görmüş! Neymiş bu?

Başkan: Bu tutarsızlıkları ve çelişkileri sanıkların kendileri yapmış olabilir.

[Sessizlik]

Başkan: Yani, diyor Görmüş, ola ki yakalandıkları takdirde bu tutarsızlıkları öne sürüp, belgelerin sahte olduğu savunmasını yapabilmek için…

[Gene kıs kıs gülme sesleri.]Başkan

Başkan: Çaycı, döndün mü sen gene? Bırak küstahlık etmeyi. Suç duyurusunda bulunuruz ha…

Çaycı: Estağfurullah saygıdeğer başkanım, yüksek müsaadenize sığınarak bir şey söyleyebilir miyim?

Başkan: Bırak simdi oraya buraya sığınmayı da, söyle ne diyeceksen, sonra da çayları bırakıp git.

Çaycı: Yani darbeciler bu hataları kasten yapmışlar, yakalanırlarsa savunmalarında kullanmak için öyle mi?

Üye 2: Evet, Alper Görmüş öyle diyor. Model geliştirmiş.

Çaycı: Yani bu darbeciler süper zekiymiş, öyle mi? Bir de CD’lerin üzerine kendi yazılarını da makina ile taklit etmişler.

Üye 1: Besbelli. Böyle şeytanca bir hileyi kim düşünebilirdi?

Çaycı: Fakat bu süper zeki darbeciler kolayca yakalanabilsinler diye isimlerini, sicil numaralarını her şeylerini bu belgelerin üstünde bırakmışlar, kendilerini gizlemek için en ufak bir girişimde bulunmamışlar, öyle mi? Bir de CD’nin üzerine makina ile birebir kendi el yazılarını taklit etmişler…

Üye 1: Hmmm, evet, öyle görünüyor.

[Çaycı gülerek odadan çıkar.]

Başkan: Arkadaşlar, çaycımız haklı galiba. Gerekçemiz mantık sınırlarını fazla zorlarsa sonra herkes bizle dalga geçer.

Üye 1: Buna kesinlikle müsaade etmemeliyiz.

Üye 2: Katılıyorum. Gerekçemiz en az şimdiye kadar verdiğimiz kararlar kadar inandırıcı olmalı, daha az değil.

Başkan: O halde başka savlar düşünmemiz lazım.

Üye 1: Başkanım, su Zaman gazetesinde yazan bir Hollandalı var, neydi adı?

Başkan: Joost Lagendjik. Bak ben de tam onun yazısına getirecektim lafı.

Üye 2: Mutlaka bize yol gösterici bir yazı yazmıştır. Ne diyor?

Üye 1: Valla, anladığım kadarıyla Balyoz CD’lerinin sahte olmasına pek kafanızı takmayın diyor.

Başkan: Peki… diyecektim ama… Allah allah. Nasıl olur yani? Davaya adını veren belge, tüm operasyonel planlar, suç içeren tüm belgeler bu CD’lerin içinde.

Üye 1: Bunlar sahteyse temyiz surecinde ortaya çıkar, savcılar ve yargıçlar hata yapmışsa cezalarını alırlar diyor.

Üye 2: Yok artık, biz ceza alacakmışız. Davayı savunmak için bizi feda etmeye hazır yani. Başkanım bir suç duyurusu yapalım hemen. Belli ki bizi tehdit ediyor.

Üye 1: Sen onu bırak da… Ben adamın mantığını hala anlamış değilim. Balyoz CD’lerinin gerçek olduğunu savunamadığımız anda dava kendiliğinden düşer. Yanılıyorum muyum, başkan?

Başkan: Haklısın. Biz bu sanıklara niye ceza verdik? Bir darbe planı hazırladıkları için. Hangi darbe planını? Balyoz CD’lerindeki belgelerde geçen Balyoz darbe planını. CD’ler dışında başka yerde Balyoz malyoz yok ki. Bu belgelerin gerçekliği üzerine şüphe varsa, verdiğimiz hükmün dayanağı da ortadan kalkar.

Başkan: Ama bakin ne diyor Joost Lagendjik. Önemli olan, diyor, bu belgelerin gerçekliğinden bağımsız olarak bir darbe hazırlığının varlığı. Çetin Dogan ve arkadaşları bir darbe hazırlığı içindeydi ve bu yüzden cezalandırılmaları gerekiyor.

Üye 1: Güzel demiş. Peki bunu nasıl gerekçelendireceğiz? Çetin Doğan’ın ve arkadaşlarının bir darbe hazırlığında olduğunu nasıl delillendireceğiz yani?

Başkan: Valla, bu konuda Lagendjik pek açık değil. Ama Hilmi Özkök’ten bahsediyor.

Üye 2: Nasıl yani?

Başkan: Hani Hilmi Özkök, 1. Ordu seminerinde ‘amacın dışına çıkıldı’ demiş ya? Bizim hükmün sonrasında da sağ olsun, ‘adil yargılama olmadı diyememem’ dedi hani, hatırladınız mı?

Üye 1: Yani, darbe girişimini Özkök’ün tanıklığına dayandıralım diyor, öyle mi?

[Çay bardaklarını toplamak için çaycı odaya tekrar girmiştir.]

Çaycı: Hilmi Özkök, hmmmm.

Başkan: Sen geri mi geldin çaycı, ne mırıldanıyorsun bakalım?

Çaycı: Şey yani, gene istemeden kulak misafiri oldum da. Hilmi Özkök’ün adını duyunca aklıma bir şeyler geldi.

Üye 1: Neymiş o?

Çaycı: Hani savunma ısrarla Hilmi Özkök’ün tanık olmasını istemişti, siz de reddetmiştiniz. Onu hatırladım.

Üye 2: Gene bilmece gibi konuşuyor bu adam.

Üye 1: Yok, anladım demek istediğini. Diyor ki, mahkemede dinlemediğimiz ve savunmaya soru sorma fırsatı tanımadığınız bir kişinin tanıklığına dayanarak 300 küsür kişiyi suçlu bulmamız biraz garip kacabilir demek istiyor.

Başkan: Hmmm, doğru. Latince ne deniyordu? Hayal meyal hatırlıyorum… Galiba şöyle bir hukuk ilkesi öğrenmiştik fakültede: Bir suçlama karşısında kalan kişi, ona suçlamayı yapanla yüzleşme ve onu sorgulama hakkına sahiptir. Emin değilim yine de, kitabı açıp bir bakmak lazım. Neyse duruşmalar bitti, bir ara bakarım artık.

Üye 1: Yani birisi “sen şu adamı öldürdün” diye görgü tanıklığı yaparsa, sanık bu tanığı mahkemede sorgulayabilmelidir.

Başkan: Peki. Peki, biz bunu yapmadık. Savcıların darbeyi önlediğini iddia ettikleri Aytaç Yalman’ın da tanık olmasını kabul etmedik.

Üye 1: Etmedik tabii, başkanım. Bu konuda bize savcının tembihini hatırlıyorsun.

Üye 2: Yahu, bu Özkök zaten bir kaç kere Balyoz diye bir plandan haberim olmadı demedi mi?

Üye 1: Doğru, doğru. Özkök’ten de bize pek hayır yok galiba.

Çaycı: Seminerle ilgili bir husus daha var tabi…

Başkan: Bak sen hala konuşuyorsun.

Çaycı: Valla son sözüm bu başkanım. Biliyorsunuz, savcılar seminere doğrudan suç atfetmediler.

Üye 1: Nasıl yani, ses kayıtları ortada.

Çaycı: Evet ama, TRT spikeri iddianameyi okurken bir ara dalıp kaçırdınız galiba… İddianameye göre seminerde islenen suç su: Balyoz darbe planını üstü kapalı bir şekilde müzakere etmek.

Başkan: Çaycı arkadaş sunu demeye getiriyor. Eğer CD’lerdeki Balyoz darbe planı sahteyse ve sonradan üretilmişse, seminerde olmayan bir plan müzakere edilmiş olamaz. Yani savcının seminerde bir suç islendiği iddiası da çöpe gidiyor.

Çaycı: Hah, ağzınıza sağlık, başkanım. Neyse, benden artık eyvallah. Sizlere kolay gelsin.

Üye 2: Dosyada belgelerin sahte olduğuna dair tonla rapor var. Seminer konusunda ne Yalman’ın ne de Özkök’ün tanıklığını kabul ettik. Savcılar seminere doğrudan suç atfetmemiş. Özkök, Balyoz diye bir plandan haberim yok demiş. Zaten ceza verdiğimiz 300’e yakın kişinin seminerle alakası da yok. Dosyada gerekçelendirebilecek suç ne kaldı?

Üye 1: Bir de kararı yazarken aceleyle üç sanık kadını da babalık sıfatından men etmişiz, ona ayrıca bir gerekçe gerekecek.

Başkan: Arkadaşlar, rica ederim, moralinizi bozmayın. Şimdiye kadar çok zor şartlar altında beraberce mücadele vermedik mi? Tüm olgu/bulgulara rağmen gereken kararların altına imza atmadık mı?

Üye 1: Evet, başkanım, aynen öyle yaptık.

Başkan: Peki. O halde azimle ayni yolda devam edeceğiz.

Üye 2: Nasıl yani?

Başkan: Biz mahkeme değil miyiz? Takdir hakkımız yok mu?

Üye 1: Elbette!

Başkan: Karşımızdaki sanık, ben bu belgeyi hiçbir zaman görmedim, ne üstünde parmak izim ne altında imzam var dediği zaman, ne yaptık? Bize yurtdışında olduğunu gösteren belgeler verdiği zaman ne dedik? Belgelerin düzmece olduğu ortaya çıktıkça biz nasıl kararlar yazdık?

Üye 1 ve 2 bir ağızdan: Dedik ki, “her ne kadar sanıklar bu belgelerle ilgileri olmadığını belirtmiş ve bu yönde beyanatlarda bulunmuşsa da, dosyadaki deliller kül olarak ele alındığında sanıkların atılı suçu islediklerine dair kuvvetli şüphe ….”

Üye 1: Şimdi bir tek “kuvvetli şüphe” kısmını çıkaracağız, “işlemişlerdir” diyeceğiz.

Başkan: Evet aynen. Çağırın yazıcıyı. Yaz kızım: ”Her ne kadar…”

BALYOZ DAVASI İMZA KAMPANYASINA SEN DE KATIL /// ADİL YARGILAMA İSTİYORUZ !!!! /// CC : @siring @vardiya bizde @BalyozGercekler @rodrikdani


İMZA KAMPANYASI LİNK :

İmza kampanyasına katılmak için burayı tıklayın …

İSTİHBARAT ALANI

Sınırsız, Seçkin, Sansürsüz, Kemalist Haber Blogu

Derin İstihbarat

strateji, güvenlik, araştırma, istihbarat, komplo teorileri, mizah, teknoloji, mk ultra, nwo

İSTİHBARAT

Şifresiz Yayın!

%d blogcu bunu beğendi: