Etiket arşivi: Balyoz Davası

TARAF YAZARI ÖYLE BİR UÇTU Kİ… /// CC : @ulusalkanalTV @ulusalkanal


"Evet balyoz’da sahte cd var ama onu da darbeciler yaptı"

(SÖZDE) Balyoz davasında mahkeme, sanıkların 5-7 mart 2003 tarihinde 1. Ordu’da gerçekleşen seminerde darbe planını görüştüklerini iddia ederek cezalar verdi. Buna ilişkin en önemli kanıt ise Taraf Gazetesi muhabiri Mehmet Baransu’nun savcılığa sunduğu 19 adet CD’den 11 no’lu olanıydı.

Bu CD içinde Balyoz Darbe Planı olduğu iddia edilen belgelerin tamamına yakını mevcuttu. Sanıklar ise 5-7 Mart 2003 tarihinde gerçekleşen seminerde bir darbe planının görüşülmediğini, CD içinde yer alan darbe planlarının seminer notlarına komplocular tarafından eklendiğini iddia ediyordu. Darbe planının dışındaki seminer notlarını ise kabul ediyorlardı.

Bunları biliyorsunuz…

Taraf gazetesi yazarı Alper Görmüş köşesinde, artık ayyuka çıkmış sahte CD meselesini yazdı. Bu kez "güncelleştirme yapıldı" demedi, CD’nin "sahte olabileceğini" yazdı.

Ama durun…

Alper Görmüş, Balyoz davasının temelini oluşturan bu CD’nin, yani askerleri cezaevine atan bu dijital verilerin kendileri tarafından bilerek sahte şekilde üretildiğini dile getirdi.

Bunu yaparken de sözde bir okur mektubundan destek aldı.

Sözü fazla uzatmak anlamsız, hiçbir satırına "kıyamadığımız" Alper Görmüş’ün Taraf’taki yazısını tam metin yayınlıyoruz:

"Bu dizinin son yazısını, Balyoz belgelerinin Taraf’ta ilk yayımlandığı günden itibaren kafamı kurcalayan bir soruya ayırıyorum:

Mart 2003’te donanma komutanı olan Özden Örnek, gerçekte Balyoz darbe planına hiçbir şekilde bulaşmamış, dolayısıyla da haksız bir şekilde hüküm giymiş olabilir mi?

Biliyorsunuz, Örnek, davadaki en önemli delillerin arasında yer alan ve kendisinin mahkûmiyetine yol açan SUGA eylem planından kesinlikle haberdar olmadığını söylüyor ve tıpkı diğer Balyoz sanıkları gibi, TSK’ya karşı “Balyoz tertibi”ni kuran “sahtekârlar çetesi”nin komplosuna kurban gittiğini savunuyor.

Örnek’in bir komploya kurban gitmiş olabileceği, benim de ciddi ciddi üzerinde düşündüğüm bir ihtimal. Yani, başlıkta sorduğum soruya ben “evet, olmayabilir” cevabını veriyorum.

Yalnız, Örnek’le bir noktada ayrılıyoruz.

Biliyorsunuz, ben baştan beri “sahtekârlar çetesi” teorisine hiç itibar etmiyorum. Birilerinin, TSK’ya karşı binlerce sayfadan oluşan, üstelik de geniş bir soruşturma ve dava sürecinde ipliği pazara çıkmayacak tutarlılıkta bir “oyun” kurma düşüncesine kendilerini inandırmış olmalarında en küçük bir inandırıcılık payı dahi göremiyorum.

Dolayısıyla, birileri SUGA adlı bir plan hazırlayıp, altına da “Donanma Komutanı Orgeneral Özden Örnek” adını koymuşlarsa eğer, o “birileri”nin, benim bakış açımdan başka birileri olması gerekir.

Salı günkü yazıda, Balyoz’daki “zamanlama çelişkileri”ni açıklamak üzere gerek “sahtekârlar çetesi” modelinden, gerekse de benim “güncelleme” modelimden farklı, yeni bir model öneren bir okurdan söz etmiştim.

Okurumuzun modeli, bir yandan da Özden Örnek’in bir komploya kurban gitmiş olabileceğini de açıklayabildiği için, benim fazlasıyla ilgimi çekti. Bu yazının sonunda sözü tamamen okurumuza bıraktığımda, kısmen kapalı bu cümleler hepiniz için anlaşılabilir hâle gelecek.

Fakat ondan önce ben kısaca neden Özden Örnek’le ilgili olarak böyle bir kuşkuya sahip olduğumu bir kez daha hatırlatayım…

ÖRNEK BALYOZ’DA YOKSA, ONU KİM DÂHİL ETTİ?

Önceki yazılarda uzun uzun anlattığım gibi, Örnek, Birinci Ordu’da bir şeylerin hazırlanmakta olduğunu, ilk kez kendisini 5-7 Mart 2003’teki plan seminerinden sadece birkaç gün önce ziyaret eden bir tümgeneralden öğreniyor. (İlave etmek lazım: Şaşırıyor da.)

Günlükler’de, Balyoz’a işaret eden başka notlar da var, bunları da önceki bölümlerde aktarmıştım… Ne var ki, Günlükler’in hiçbir yerinde Özden Örnek’in Balyoz planına dahlini gösteren en küçük bir not bile bulunmamaktaydı.

Ben, işte bu tesbitten kalkarak ve Darbe Günlükleri’nin hangi ayrıntı düzeyinde kaleme alındığını bilen biri olarak, bu tabloyu izaha muhtaç olarak değerlendiriyorum.

Aklımda iki ihtimal var…

Birinci ihtimal: Özden Örnek, savcıların iddia ettiği ve yargıçların kararlarıyla onayladığı gibi, gerçekten de Balyoz darbe planının mimarlarından biridir… Günlüklerinde, 2004’te öteki kuvvet komutanlarıyla oluşturduğu Sarıkız darbe planını ayrıntılarıyla anlatmasına rağmen Balyoz’daki dahlini özellikle gizlemiştir; Çünkü, her ikisi de “illegal” olsa da, kurmay bakış açısından Balyoz, Sarıkız’dan çok daha “illegal” sayılmalı… Sarıkız, komuta zinciri içinde yürütülmeye çalışılan bir plandı… Nitekim Örnek, sürekli olarak “Komutan”ı da katmak istiyor işin içine ve olamayacağını anlayınca da uzaklaşıyordu plandan…

İkinci ihtimal: Özden Örnek, günlüklerinde Balyoz’a dahlinden hiç söz etmemektedir, çünkü zaten bir dahli yoktur…

İkinci ihtimalin aklınıza getirdiği soruyu hemen buraya yazayım: İyi de, o zaman kim dâhil etti onu oraya? SUGA planını kim, neden yazıp, altına da Özden Örnek’in adını koydu?

TARAF OKURUNUN MODELİ

İşte tam bu noktada, yukarıda sözünü ettiğim Taraf okuruna bırakıyorum sözü:

“Önce birkaç varsayım:

1. Hiçbir iddia makamı, sahteliği hemen ortaya çıkacak bir şekilde delil üretmez. Delil, ne yazık ki, özellikle Türkiye’de üretilebilir, üretilmiştir de ama bu kez ihtimal düşüktür.

2. Sanıkların çok sıkı askerî eğitim aldığı, NATO okullarında eğitim gördüğü böylesi bir davada, üretilmiş delilin ortaya çıkması ihtimali çok yüksektir. Bu nedenle iddia makamı ve kolluk delil üretmeyi aklından bile geçirmemiştir bence.

3. Darbe planlayan ekip, sizin de dediğiniz gibi, örneğin imzasız belgeler hazırlayıp izini örtmeye çalışır. Bu kurtluğun şanındandır. Refleksleri de, askerî görevleri nedeniyle, iz örtmek üzerinedir. Ruslar buna ‘maskirovka’ derler, maskeleme; Amerikalılar ise ‘plausible deniability’. Yani inkârın altyapısını hazırlamak, akla yakın reddedilebilirlik. Ki tüm savunma bunun üzerine kuruldu.

4. Şimdi çıkan tartışmalara bakıldığında, alt rütbelilerle üst rütbeliler arasında, üst rütbelilerin de kendi aralarında bölündüğü bir cuntalaşma / iktidar arayışı dönemi yaşanmış TSK’de. Bu nedenle, bana kalırsa, kimse kimseye güvenmiyormuş.

Ben şöyle düşünüyorum.

Bu ekip, gerçek belgelerin yanına, bir sigorta poliçesi olarak, yanlış bilgilerin de bulunduğu bir CD ekledi.

Tüm savunma o CD üzerine kuruldu ve mahkeme o CD üzerinden itibarsızlaştırılmaya çalışıldı, çalışılıyor.

Yani o CD bizzat Balyozcular’ın hazırladığı bir maskirovka, plausible deniability (yani akla yakın reddedilebilirlik) aracıydı.

Casus romanı gibi ama tüm darbeler böyle değil mi? 2003 yılında planlar ortaya çıktığı için böyle bir yola başvurdular ve ek önlemler aldılar. CD konusundaki tüm iddialar doğru olabilir ve bence doğrudur da, çünkü o CD bugünler için hazırlanmıştı.

Tabii burada temel soru şu. Eksik bir demokraside, eksik bir darbe teşebbüsünü nasıl ortaya çıkartırsın?

Karşındaki güç çulsuz genç subaylar değil de, bütün hayatlarını askerî hiyerarşide tırmanarak geçirmiş, yetkinliği NATO tarafından kabul edilmiş, NATO eğitimi almış generaller ise, onları işe kalkışmadan nasıl yakalarsın? Hâkim ve savcılar ile polisin normal davalardaki yetersizlikleri ortada iken, çok gelişmiş olması muhtemel böyle bir komploda tuzağa düşmelerine, ava giderken avlanmalarına ben şaşırmam.

Temel soru, biraz daha özele inerek şöyle olabilir: Kanuni düzeni içeriden yıkmak isteyenler ve bu gücü olanlar ile mücadelede sadece hukuk yeterli olur mu?

Bence asıl tartışmamız gereken bu. Teknik hukuka takılıp kalmak yetmez. Ve sanırım, yargılamanın bir aşamasında, hem savcılık, hem mahkeme heyeti ava giderken avlandıklarını fark ettiler ve kararı vicdanen verdiler. Ses bantlarına ve geçmişe bakarak… Bence de iyi ettiler.”

BALYOZ’CULAR DAVAYI BEKLERKEN…

Benim bu ihtimalle ilgili düşüncelerim şöyle:

Ses kayıtları dâhil, Balyoz belgelerinin 2003’teki plan seminerinden kısa bir süre sonra sızdırıldığını artık herkes biliyor ve kabul ediyor… O dönemde neden bir soruşturma açılmadığı başka bir tartışmanın konusu, şimdilik onu geçelim… Fakat Balyoz’cuların, bu meselenin bir gün mutlaka karşılarına çıkartılacağını hesaplamamış olmaları, sanırım hiç kimseye mantıklı gelmez. En azından bu yönde çok güçlü bir kaygı içine girmiş olmalılar… 2008’de Ergenekon sürecinin başlamasıyla birlikte, hesap vaktinin geldiğini düşünmüş olmaları da “hayatın olağan akışı”na uygun görünüyor.

Okurumuzun kurduğu model, işte bu noktadan itibaren birçok şeyi açıklayabilen unsurlar içeriyor…

Şöyle demiş oluyor okurumuz: Balyoz’cular, meselenin mahkemelik olacağını anladıklarında 11 No’lu CD’yi ürettiler, onu plan seminerine ait sahih belgelerin içine yerleştirdiler ve paketi bu hâliyle sızdırdılar…

Şayet hikâye böyle gelişmişse, 11 No’lu CD’deki SUGA planını da belki şöyle açıklayabiliriz:

Darbeciler, eski bir kuvvet komutanını da gıyabında darbelerine katarak, savcıların dava açmaya cesaret edememelerini umdular. (Belki ORAJ eylem planını hazırladığı iddia edilen eski Hava Kuvvetleri Komutanı İbrahim Fırtına için de aynı şeyi söyleyebiliriz.)

Bu durumda Örnek de Fırtına da içinde olmadıkları bir darbe girişiminden dolayı mahkûm olmuş oluyorlar, fakat bu durumda başlarına bu işi açanlar hanesine, düşündükleri gibi “sahtekârlar çetesi”ni değil kendi “silah arkadaşları”nı yazmak gerekiyor.

Bu dizi burada bitiyor…

Belki gerekçeli kararın ardından meseleye yeniden döneriz."

KAYNAK: ODATV

Bu ifadeyi kimse görmüyor mu? /// CC : @vardiyabizde @BalyozGercekler @rodrikdani


İmzasız elektronik postalar üzerine harekete geçen özel yetkili savcılar ve mahkemeler, 5 yıldır Ergenekon belgelerinin hazırlanışına tanık olduğunu iddia eden Orhan Aykut’un ifadelerini dikkate almadı. Ergenekon ve Balyoz sanıklarının Aykut’un tanık olarak dinlenmesi talepleri ise her defasında geri çevrildi.

Kamuoyunda “Matkap” olarak bilinen davanın sanıklarından Orhan Aykut, yaklaşık 5 yıl tutuklu kaldıktan sonra geçtiğimiz hafta tahliye edildi. Aykut tutuklu kaldığı süre boyunca Ergenekon ve Balyoz operasyonlarına şahit olduğu için komploya kurban gittiğini anlattı. Ergenekon ve Balyoz davası sanıkları Aykut’un tanık olarak dinlenmesi için birçok kez talepte bulundu ama talepler reddedildi.

14. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen davanın son duruşmasında beş yıldır derdini kimseye anlatamadığını belirten Orhan Aykut, suç unsuru taşıyan telefon görüşmelerinin kendisine ait olmadığını iddia etti. Başbakan Erdoğan’la da birçok kez telefonda konuştuğunu belirten Aykut bu görüşmelerin çözümlerini de mahkemeye sunduğunu söyledi. Aykut, Balyoz mahkemesi eski üye hakimi Ali Efendi Peksak’ın da izlediği duruşmada yine Ergenekon komplosundan bahsetti. “Bir suç örgütü varsa lideri eski Emniyet İstihbarat Daire Başkanı Ramazan Akyürek ve AKP Diyarbakır Milletvekili İhsan Arslan’dır” diyen Orhan Aykut ‘Ergenekon silahlarının yüzde seksenini İhsan Arslan, Ramazan Akyürek ve Ali Fuat Yılmazer (Eski Emniyet İstihbarat Şube Müdürü) gömmüştür. Ben 2007’de İstanbul’da bulunan Pera Palas Otel’de emekli Orgeneral Şener Eruygur’a ‘Size operasyon yapılıyor’ diye bilgi verdim. Ayrıca 2008 yılında Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Abdurrahman Yalçınkaya’ya bilgi verdim’ diye ifade verdi. Mahkeme heyeti, güneydoğudaki faili meçhul cinayetler hakkında da bilgi veren Orhan Aykut’un ifadelerinin Matkap Davası’yla ilgili olmadığına karar vererek soruşturmaya gerek görmedi.

ERGENEKON BELGELERİ HAZIRLANIRKEN GÖRMÜŞ

Orhan Aykut, 1963’te Muş’ta doğdu. İstanbul Fatih’te ticaretle uğraşan Aykut, AKP milletvekilleri İhsan Arslan ve Abdullah Veli Seyda ile aşiret ilişkileri nedeniyle yakınlık kurdu ve birçok milletvekiliyle ticaret yaptı. Aykut, bu ilişkilerinin ardından yaşadıklarını Tekirdağ Cumhuriyet Başsavcısı Ercan Başaran’a verdiği ifadede şöyle anlattı: “2007 yılında İhsan Arslan ve ben İstanbul Movenpick Oteli’nin lobisinde bekliyorduk. O zaman İhsan Arslan’la birlikte hareket eder ve birbirimize güven duyardık. Geçmişte irticadan dolayı TSK’dan uzaklaştırılmış uzun saçlı bir binbaşı ve Amerikalı bir senatör Balyoz soruşturmasında delil olarak kullanılan belgeleri, bir valizin içinde getirip İhsan Arslan’a teslim ettiler. Biz de belgeleri alıp İhsan Arslan’a ait otomobille Ankara’ya, İhsan Arslan’ın çalıştığı ofise getirdik. 22 katlı binanın 5. katında belgelere ilave yapıldı. Belgeler üzerinde büyük bir çalışma yapıldığına şahidim.”

BARANSU’NUN MUHBİRİ DE UZUN SAÇLI!

Aydınlık Gazetesi, 10 Aralık 2011’deki haberinde Taraf muhabiri Mehmet Baransu’nun askeri savcılığa verdiği ifadeyi yayımladı. Habere göre Baransu ifadesinde “Muhbirin kimliğini önemsemiyordum ancak konuşmalarımızda bana emekli olduğundan bahsetmişti. 2003 yılında görevli olduğunu, 2006-2007 gibi de emekli olduğunu tahmin etmiştim. Halen görevde olan bir personel görüntüsü yoktu. Tıraşı ve görünümü emekli bir kişiye benziyordu. Saçları uzundu” dedi. Böylelikle Aykut ve Baransu’nun ifadelerinin örtüştüğü tespit edildi.

TUNCAY ÖZKAN’DA DOĞRULADI

Orhan Aykut’un Matkap davası dosyasında ifadesi alınanlardan biri de Ergenekon davası tutuklusu gazeteci Tuncay Özkan. Dava dosyasındaki telefon tapelerinde İhsan Arslan’ın Tuncay Özkan’ın öldürülmesi için Orhan Aykut’a talimat verdiği tespit edildi. Tuncay Özkan, daha sonra Aykut’un bahsettiği tarihlerde silahlı saldırıya uğradığını doğruladı.

MİZAH : Mahkeme heyeti Balyoz’un gerekçeli kararını yazarken. /// CC : @vardiyabizde @BalyozGercekle r @rodrikdani


Not: Aşağıda aktarılanlar hayal ürünüdür ve gerçek hayattaki kişi ve olaylar ile benzerlikler tamamen tesadüf eseridir.

Balyoz davasının gerekçeli kararını hazırlayan mahkeme heyetinin toplantılarını gizlice kayda almayı başardık ve burada yayımlıyoruz.

***

Mahkeme başkanı: Arkadaşlar, biliyorsunuz şimdi en zor aşamaya geldik, verdiğimiz kararlara bir gerekçe bulmamız gerekiyor.

Üye 1: Başkanım, ama hani savcı arkadaşlar bu işi de halledecekti?

Başkan: Öyle olacaktı ama yapamayacaklarmış. Biliyorsunuz, onlar da bize gönderdiklerini emniyetteki arkadaşlardan alıyorlardı…

Üye 1: Eeee…

Başkan: Emniyetteki arkadaşlar Hakan Fidan olayından dolayı sürülmüşler, şimdi Anadolu’da bir yerde trafik polisliği yapıyorlar sanıyorum.

Üye 2: İş başa kaldı demek. Yani gerekçeyi tamamen bizim uydurmamız gerekecek.

Başkan: Ama arkadaşlar, siz merak etmeyin. Ben bir ön çalışma yaptım. Şimdi, Zaman ve Taraf gazetelerini topladım, oradaki yazılardan nasıl gerekçe üretebiliriz diye düşündüm.

Üye 1: Harika fikir!

Başkan: Mesela, mesela… Zaman’da Etyen Mahçupyan diye bir köşe yazarı var, Balyoz konusunda bakın ne yazmış. Çetin Doğan’ın kızı ve damadının yurt dışındaki propagandasına inanmayın demiş. Bu sahtecilik iddiaları filan hiç doğru değil.

Üye 1: İşte tam da bize lazım olan gerekçe. Niye doğru değil yazıyor?

Başkan: Çünkü, diyor, Mahçupyan, askerlerin bu tip planları devamlı güncellediğini biliyoruz. Besbelli Balyoz planları da sonradan güncellenmiş.

Üye 2: Yani, 2003’te olmayan kurum isimleri, Microsoft 2007 fontları filan sonradan yaptıkları güncellemeyle bu belgelere girmiş, öyle mi?

Başkan: Aynen.

Üye 1: Tamam, o zaman. Biz de güncelleme oldu deriz, çıkarız işin içinden. Keyfim yerine geldi valla. [Dışarı seslenerek] Çaycı, getir bize şöyle birer demli çay…

Çaycı: Saygıdeğer mahkeme heyeti, ağabeylerim, kusuruma bakmayın, çay ısmarlarsınız diye dışarıda bekliyordum, istemeden kulak misafiri oldum.

Başkan: Mühim değil, sen getir bize çayları.

Çaycı: Yani, şey diyecektim, sayın başkanım. Senin ne haddine diyeceksiniz ama…

Üye 2: Çıkar bakalım baklayı ağzından, ne söyleyeceksen söyle.

Çaycı: Yani bu güncelleme hikayesi benim pek aklıma yatmadı da…

Başkan: Yahu sen kim oluyorsun da bizim gerekçemize laf yetiştiriyorsun.

Üye 1: Başkanım, bırakın konuşsun. Bunun sonrası da var, Yargıtay vs. Yanlışımız varsa şimdi çıksın ortaya daha iyi. Dinleyelim bir söyleyeceklerini.

Çaycı: Şey yani, simdi bu CD’ler var ya…

Başkan: Evet…

Çaycı: Tek defada yazılmış ve sonradan ekleme-çıkarma yapılmamış, doğru değil mi?

Üye 1: He…

Çaycı: Üzerlerindeki tarih 2003, di mi?

Başkan: Ya, öyle.

Çaycı: İçindeki belgelerin de son kayıt tarihleri 2003 gibi görünüyor di mi?

Başkan: Öyle, öyle…

Çaycı: Bu belgeleri hazırlayanlar da 2003’de görevdeki subaylar gibi görünüyor, di mi?

Üye 2: Doğru, belgelerin üstverilerinde görünen isimler ve belgelerin altındaki isimler hep o dönem görevdeki subaylar.

Çaycı: Saygıdeğer ağabeylerim, elbette siz daha iyi bilirsiniz. Ama besbelli bu CD’leri 2009 ya da sonrasında üretenler bilgisayarlarının tarihlerini geriye çekmişler, belgelerin altına kendi adlarını yazacaklarına 2003’teki subayların adlarını bırakmışlar. Bu nasıl güncelleme yani?

Başkan: Hmmm. Peki.

Çaycı: Hani bir de güncelleme diyecekseniz, elinizde güncelleme örneği var mı, yani mesela bu hastanelerin isimleri, şu subayların rütbeleri bu belgede toptan yenilendi gibi…

Başkan: Valla, savcılar bize böyle bir bilgi yollamadılar.

Üye 1: Ben de böyle genel bir güncelleme örneği görmüş değilim.

Üye 2: Şimdi hatırladım. Üstelik savcı son mütalaasında bu belgelerin ve CD’lerin son kez 2003’te hazırlandığını, ekleme-çıkarma olmadığını tekrar vurguladı. Savcı bile güncelleme var dememiş…

Üye 1: Tüh! Tam da işimiz bitmiş sanmıştım. Anlaşılan bu güncelleme savı bizim işimize pek yaramayacak.

Başkan: Peki. Moralinizi bozmayın arkadaşlar. Bakın önümde daha bir sürü Zaman ve Taraf gazetesi kupürü var. Bir şey buluruz elbet.

Üye 2: Ha bi gayret başkan, bul sen bize bir gerekçe.

Başkan: Bakın mesela, Alper Görmüş’ün bir yazısı.

[Arka planda kıs kıs gülme sesleri…]

Başkan: Ya çaycı, sen hala burada mısın? Ne gülüyorsun öyle kıs kıs?

Çaycı: Kusuruma bakmayın saygıdeğer başkanım, kendimi tutamadım. Alper Görmüş dediniz değil mi?

[Eliyle ağzını kapatır, gülme krizini bastırmaya çalışır.]

Üye 1: Sen boş ver onu başkanım, söyle ne yazmış Alper Görmüş?

Başkan: Diyor ki Görmüş, evet, bu zaman çelişkileri pek güncelleme ürününe benzemiyor.

Üye 2: Hah, biz de bu sonuca varmak zorunda kaldık, mecburen yani…

Başkan: Ama, diyor ki Görmüş, bir izah tarzı daha var…

Üye 1: Yaşa sen Alper Görmüş! Neymiş bu?

Başkan: Bu tutarsızlıkları ve çelişkileri sanıkların kendileri yapmış olabilir.

[Sessizlik]

Başkan: Yani, diyor Görmüş, ola ki yakalandıkları takdirde bu tutarsızlıkları öne sürüp, belgelerin sahte olduğu savunmasını yapabilmek için…

[Gene kıs kıs gülme sesleri.]Başkan

Başkan: Çaycı, döndün mü sen gene? Bırak küstahlık etmeyi. Suç duyurusunda bulunuruz ha…

Çaycı: Estağfurullah saygıdeğer başkanım, yüksek müsaadenize sığınarak bir şey söyleyebilir miyim?

Başkan: Bırak simdi oraya buraya sığınmayı da, söyle ne diyeceksen, sonra da çayları bırakıp git.

Çaycı: Yani darbeciler bu hataları kasten yapmışlar, yakalanırlarsa savunmalarında kullanmak için öyle mi?

Üye 2: Evet, Alper Görmüş öyle diyor. Model geliştirmiş.

Çaycı: Yani bu darbeciler süper zekiymiş, öyle mi? Bir de CD’lerin üzerine kendi yazılarını da makina ile taklit etmişler.

Üye 1: Besbelli. Böyle şeytanca bir hileyi kim düşünebilirdi?

Çaycı: Fakat bu süper zeki darbeciler kolayca yakalanabilsinler diye isimlerini, sicil numaralarını her şeylerini bu belgelerin üstünde bırakmışlar, kendilerini gizlemek için en ufak bir girişimde bulunmamışlar, öyle mi? Bir de CD’nin üzerine makina ile birebir kendi el yazılarını taklit etmişler…

Üye 1: Hmmm, evet, öyle görünüyor.

[Çaycı gülerek odadan çıkar.]

Başkan: Arkadaşlar, çaycımız haklı galiba. Gerekçemiz mantık sınırlarını fazla zorlarsa sonra herkes bizle dalga geçer.

Üye 1: Buna kesinlikle müsaade etmemeliyiz.

Üye 2: Katılıyorum. Gerekçemiz en az şimdiye kadar verdiğimiz kararlar kadar inandırıcı olmalı, daha az değil.

Başkan: O halde başka savlar düşünmemiz lazım.

Üye 1: Başkanım, su Zaman gazetesinde yazan bir Hollandalı var, neydi adı?

Başkan: Joost Lagendjik. Bak ben de tam onun yazısına getirecektim lafı.

Üye 2: Mutlaka bize yol gösterici bir yazı yazmıştır. Ne diyor?

Üye 1: Valla, anladığım kadarıyla Balyoz CD’lerinin sahte olmasına pek kafanızı takmayın diyor.

Başkan: Peki… diyecektim ama… Allah allah. Nasıl olur yani? Davaya adını veren belge, tüm operasyonel planlar, suç içeren tüm belgeler bu CD’lerin içinde.

Üye 1: Bunlar sahteyse temyiz surecinde ortaya çıkar, savcılar ve yargıçlar hata yapmışsa cezalarını alırlar diyor.

Üye 2: Yok artık, biz ceza alacakmışız. Davayı savunmak için bizi feda etmeye hazır yani. Başkanım bir suç duyurusu yapalım hemen. Belli ki bizi tehdit ediyor.

Üye 1: Sen onu bırak da… Ben adamın mantığını hala anlamış değilim. Balyoz CD’lerinin gerçek olduğunu savunamadığımız anda dava kendiliğinden düşer. Yanılıyorum muyum, başkan?

Başkan: Haklısın. Biz bu sanıklara niye ceza verdik? Bir darbe planı hazırladıkları için. Hangi darbe planını? Balyoz CD’lerindeki belgelerde geçen Balyoz darbe planını. CD’ler dışında başka yerde Balyoz malyoz yok ki. Bu belgelerin gerçekliği üzerine şüphe varsa, verdiğimiz hükmün dayanağı da ortadan kalkar.

Başkan: Ama bakin ne diyor Joost Lagendjik. Önemli olan, diyor, bu belgelerin gerçekliğinden bağımsız olarak bir darbe hazırlığının varlığı. Çetin Dogan ve arkadaşları bir darbe hazırlığı içindeydi ve bu yüzden cezalandırılmaları gerekiyor.

Üye 1: Güzel demiş. Peki bunu nasıl gerekçelendireceğiz? Çetin Doğan’ın ve arkadaşlarının bir darbe hazırlığında olduğunu nasıl delillendireceğiz yani?

Başkan: Valla, bu konuda Lagendjik pek açık değil. Ama Hilmi Özkök’ten bahsediyor.

Üye 2: Nasıl yani?

Başkan: Hani Hilmi Özkök, 1. Ordu seminerinde ‘amacın dışına çıkıldı’ demiş ya? Bizim hükmün sonrasında da sağ olsun, ‘adil yargılama olmadı diyememem’ dedi hani, hatırladınız mı?

Üye 1: Yani, darbe girişimini Özkök’ün tanıklığına dayandıralım diyor, öyle mi?

[Çay bardaklarını toplamak için çaycı odaya tekrar girmiştir.]

Çaycı: Hilmi Özkök, hmmmm.

Başkan: Sen geri mi geldin çaycı, ne mırıldanıyorsun bakalım?

Çaycı: Şey yani, gene istemeden kulak misafiri oldum da. Hilmi Özkök’ün adını duyunca aklıma bir şeyler geldi.

Üye 1: Neymiş o?

Çaycı: Hani savunma ısrarla Hilmi Özkök’ün tanık olmasını istemişti, siz de reddetmiştiniz. Onu hatırladım.

Üye 2: Gene bilmece gibi konuşuyor bu adam.

Üye 1: Yok, anladım demek istediğini. Diyor ki, mahkemede dinlemediğimiz ve savunmaya soru sorma fırsatı tanımadığınız bir kişinin tanıklığına dayanarak 300 küsür kişiyi suçlu bulmamız biraz garip kacabilir demek istiyor.

Başkan: Hmmm, doğru. Latince ne deniyordu? Hayal meyal hatırlıyorum… Galiba şöyle bir hukuk ilkesi öğrenmiştik fakültede: Bir suçlama karşısında kalan kişi, ona suçlamayı yapanla yüzleşme ve onu sorgulama hakkına sahiptir. Emin değilim yine de, kitabı açıp bir bakmak lazım. Neyse duruşmalar bitti, bir ara bakarım artık.

Üye 1: Yani birisi “sen şu adamı öldürdün” diye görgü tanıklığı yaparsa, sanık bu tanığı mahkemede sorgulayabilmelidir.

Başkan: Peki. Peki, biz bunu yapmadık. Savcıların darbeyi önlediğini iddia ettikleri Aytaç Yalman’ın da tanık olmasını kabul etmedik.

Üye 1: Etmedik tabii, başkanım. Bu konuda bize savcının tembihini hatırlıyorsun.

Üye 2: Yahu, bu Özkök zaten bir kaç kere Balyoz diye bir plandan haberim olmadı demedi mi?

Üye 1: Doğru, doğru. Özkök’ten de bize pek hayır yok galiba.

Çaycı: Seminerle ilgili bir husus daha var tabi…

Başkan: Bak sen hala konuşuyorsun.

Çaycı: Valla son sözüm bu başkanım. Biliyorsunuz, savcılar seminere doğrudan suç atfetmediler.

Üye 1: Nasıl yani, ses kayıtları ortada.

Çaycı: Evet ama, TRT spikeri iddianameyi okurken bir ara dalıp kaçırdınız galiba… İddianameye göre seminerde islenen suç su: Balyoz darbe planını üstü kapalı bir şekilde müzakere etmek.

Başkan: Çaycı arkadaş sunu demeye getiriyor. Eğer CD’lerdeki Balyoz darbe planı sahteyse ve sonradan üretilmişse, seminerde olmayan bir plan müzakere edilmiş olamaz. Yani savcının seminerde bir suç islendiği iddiası da çöpe gidiyor.

Çaycı: Hah, ağzınıza sağlık, başkanım. Neyse, benden artık eyvallah. Sizlere kolay gelsin.

Üye 2: Dosyada belgelerin sahte olduğuna dair tonla rapor var. Seminer konusunda ne Yalman’ın ne de Özkök’ün tanıklığını kabul ettik. Savcılar seminere doğrudan suç atfetmemiş. Özkök, Balyoz diye bir plandan haberim yok demiş. Zaten ceza verdiğimiz 300’e yakın kişinin seminerle alakası da yok. Dosyada gerekçelendirebilecek suç ne kaldı?

Üye 1: Bir de kararı yazarken aceleyle üç sanık kadını da babalık sıfatından men etmişiz, ona ayrıca bir gerekçe gerekecek.

Başkan: Arkadaşlar, rica ederim, moralinizi bozmayın. Şimdiye kadar çok zor şartlar altında beraberce mücadele vermedik mi? Tüm olgu/bulgulara rağmen gereken kararların altına imza atmadık mı?

Üye 1: Evet, başkanım, aynen öyle yaptık.

Başkan: Peki. O halde azimle ayni yolda devam edeceğiz.

Üye 2: Nasıl yani?

Başkan: Biz mahkeme değil miyiz? Takdir hakkımız yok mu?

Üye 1: Elbette!

Başkan: Karşımızdaki sanık, ben bu belgeyi hiçbir zaman görmedim, ne üstünde parmak izim ne altında imzam var dediği zaman, ne yaptık? Bize yurtdışında olduğunu gösteren belgeler verdiği zaman ne dedik? Belgelerin düzmece olduğu ortaya çıktıkça biz nasıl kararlar yazdık?

Üye 1 ve 2 bir ağızdan: Dedik ki, “her ne kadar sanıklar bu belgelerle ilgileri olmadığını belirtmiş ve bu yönde beyanatlarda bulunmuşsa da, dosyadaki deliller kül olarak ele alındığında sanıkların atılı suçu islediklerine dair kuvvetli şüphe ….”

Üye 1: Şimdi bir tek “kuvvetli şüphe” kısmını çıkaracağız, “işlemişlerdir” diyeceğiz.

Başkan: Evet aynen. Çağırın yazıcıyı. Yaz kızım: ”Her ne kadar…”

BALYOZ DAVASI İMZA KAMPANYASINA SEN DE KATIL /// ADİL YARGILAMA İSTİYORUZ !!!! /// CC : @siring @vardiya bizde @BalyozGercekler @rodrikdani


İMZA KAMPANYASI LİNK :

İmza kampanyasına katılmak için burayı tıklayın …

Saygı Öztürk: Komutandan, devre arkadaşlarına /// CC : @vardiyabizde @BalyozGercekler @rodrikdani


“Bal­yo­z” ola­rak bi­li­nen da­va­da, kı­sıt­la­ma­la­ra, ge­ti­ri­len ya­sak­la­ra rağ­men her­kes dev­re ar­ka­daş­la­rı­nı, ko­mu­tan­la­rı­nı yal­nız bı­rak­ma­ma­ya ça­lış­tı. Şim­di, ce­za­evin­den on­la­ra te­şek­kür mek­tup­la­rı gön­de­ri­li­yor.

Ha­va Kuv­vet­le­ri Ko­mu­tan­lı­ğı De­ğer­len­dir­me De­net­le­me Baş­ka­nı Kor­ge­ne­ral Tur­gut At­man da, “Bal­yoz Da­va­sı­”n­da 18 yıl ha­pis ce­za­sı­na çarp­tı­rıl­dı ve ha­len Ha­dım­köy As­ke­ri Ce­za­evi­’n­de “hü­küm özet­li sa­nı­k” ola­rak tu­tu­lu­yor. Dev­re ar­ka­daş­la­rı­na bir mek­tup yaz­dı. Yal­nız onun de­ğil, az son­ra oku­ya­ca­ğı­nız ast­su­bay­la­rın mek­tu­bu da yü­rek ya­ra­lı­yor:

“Tek so­ru so­rul­ma­dan 18 yıl”

“Sev­gi­li dost­la­rım, ar­ka­daş­la­rım; bi­li­yor­su­nuz ar­tık 18 yıl ile ce­za­lan­dı­rıl­mış (ve ne ya­zık ki ha­len kor­ge­ne­ral rüt­be­si ta­şı­yan) bir su­ba­yım. 16 ay­dır sü­ren ka­bus­ta eğil­me­den, bü­kül­me­den mü­ca­de­le et­tik, bel­ki de on­la­rı en faz­la kız­dı­ran da bu ol­du ve bek­le­nen ce­za ke­sil­di.

Söz­de; 2003 yı­lın­da 1’in­ci Or­du Böl­ge­si­’n­de­ki il­le­gal bir fa­ali­ye­te, üs­te­lik de Irak Sa­va­şı­’nın or­ta­sın­da amir­le­rim­den ha­ber­siz, giz­li, sak­lı ka­tıl­mış ol­ma suç­la­ma­sıy­la Di­yar­ba­kı­r’­dan se­çi­le­rek tu­tuk­la­nan tek ge­ne­ral, hat­ta tek mu­ha­rip su­ba­yım. Ben­den baş­ka ne ka­ra, ne jan­dar­ma ne de baş­ka ha­va kuv­vet­le­ri per­so­ne­li (Bir ha­kim ha­va­cı al­bay dı­şın­da) yok Di­yar­ba­kı­r’­dan. Gö­rü­yor mu­su­nuz ben­de­ki gü­cü!..

Al­tın­da im­za­mın, pa­ra­fe­min ol­ma­dı­ğı, çık­tı­sı da­hi alın­ma­mış (yaz­dı­rıl­ma­mış), ki­min bil­gi­sa­ya­rın­da ya­zıl­dı­ğı be­lir­siz ve be­nim evim­de, ofi­sim­de, kı­sa­ca ege­men­lik ala­nım­da­ki bir yer­de ele ge­çi­ril­me­miş iki sa­tır­lık bir ya­zı­yı yaz­mak­la suç­lan­dım. ‘Sı­kı­yö­ne­tim lis­te­le­rin­de adın va­r’ de­di­ler, gül­dü ba­dem­ler, biz ‘dev­let var, hu­kuk var, ada­let va­r’ sa­na­rak ifa­de ve­rir­ken… Mah­ke­me­de tek bir so­ru da­hi so­rul­ma­dan, dü­şü­ne­bi­li­yor mu­su­nuz 18 yıl ce­za kes­ti­ler…

Mus­ta­fa Ke­ma­l’­in as­ke­ri

Ka­mu­oyu ade­ta hip­no­ti­ze edil­di ve bu­gün­le­re ge­lin­di. Tek­rar edi­yo­rum, eğil­me­dik, bü­kül­me­dik dim­dik du­ru­yo­ruz kar­şı­la­rın­da. Rüt­be­miz sö­kül­müş, er ol­mu­şuz, hak­la­rı­mız alın­mış, zor­day­mı­şız gi­bi söz­ler ise ne­re­de dur­du­ğu­nu­za ve ba­kı­şı­nı­za gö­re de­ği­şir. Her za­man Mus­ta­fa Ke­ma­l’­in eri, as­ke­ri ol­ma­yı ter­cih et­tim, on­la­rın is­te­di­ği dü­ze­nin ge­ne­ra­li ol­mak­tan­sa ter­ci­him yi­ne ay­nı­dır.

Ba­kın; biz (At­man, Ka­ra­taş) tu­tuk­lan­dık­tan son­ra ya­nı­mız­da ola­bi­len dev­re ar­ka­daş­la­rı­mız ve sev­gi­li eş­le­ri ne ce­za­evin­de, ne de mah­ke­me sa­lo­nun­da bi­zi hiç yal­nız bı­rak­ma­dı­lar. Bel­ki biz sı­kıl­dık Si­liv­ri­’den ama on­lar hiç sı­kıl­ma­dı­lar, her za­man ya­nı­mız­da ol­du­lar.

Bi­li­yor mu­su­nuz, tüm ha­va­cı sa­nık­lar ‘76 dev­re­si bir ta­ne­dir, ör­nek­ti­r’ di­ye­rek bir kez da­ha onur­lan­dır­dı­lar bi­zi sa­ye­niz­de. Da­ya­nış­ma­dan ka­ra­cı­sı, de­niz­ci­si bi­le kı­vanç duy­du. Siz­ler; ter­tip­ler, ar­ka­daş­lar, dost­lar ve yü­rek­ten bağ­lı olan­lar bi­zi çok mut­lu et­ti­niz ve ile­ri­de çok tar­tı­şı­la­cak olan yal­nız­lı­ğı­mı­zı pay­laş­tı­nız biz­ler­le. Ve en bü­yük te­şek­kür ka­dın­la­rı­mı­za… Siz­ler ol­ma­sa­nız bi­le on­lar her za­man bi­zim­ley­di… 76 dev­re­si­nin sa­de, sı­cak, ter­te­miz ve kor­ku­suz yü­re­ği­ni gör­düm Si­liv­ri­’de. Her şey için te­şek­kür edi­yo­rum.”

He­di­ye lis­te­si­ni ha­zır­lar­ken

“Bal­yoz Da­va­sı­”n­dan ha­pis ce­za­sı­na çarp­tı­rı­lan ve ha­len Mal­te­pe As­ke­ri Ce­za­evi­’n­de bu­lu­nan de­niz ast­su­bay­lar Ca­fer Uyar, Adem Cey­lan, Ke­nan Yü­ce, Mu­rat Dü­lek, Ca­na­tan Tur­gut da gön­der­dik­le­ri mek­tup­ta, “Na­sıl bu da­vay­la iliş­ki­len­di­ril­di­ği­mi­zi ger­çek­ten an­la­ya­ma­dı­ğı­mız bir kâ­bu­sun içe­ri­sin­de­yiz. İna­nır mı­sı­nız, ge­ce­le­ri uyu­ya­bil­di­ği­miz­de ba­zen gör­dü­ğü­müz rü­ya­lar, bu­ra­da­ki en gü­zel an­la­rı­mı­z” di­yor­lar.

Gö­zal­tı­na alı­nan, tu­tuk­la­nan her as­ker için ev­ler­de bü­yük üzün­tü­ler ya­şan­dı. Ço­cuk­la­rın, yaş­lı an­ne-ba­ba­la­rın üzül­me­me­si için ya­lan­lar da söy­len­di. Ast­su­bay­lar, mek­tu­bun­da ev­den ay­rı­lış öy­kü­le­ri­ni an­la­tı­yor­lar. İş­te on­lar­dan bi­ri­si:

“Ne de­sek bi­le­mi­yo­ruz. Ev­le­ri­miz­den bir ay­rı­lı­şı­mız var! ço­ğu­muz ço­cuk­la­rı­mı­za ba­şı­mı­za ge­len­le­ri an­la­ta­ma­dık, na­sıl an­la­ta­lım da­ha biz ne ol­du­ğu­nu an­la­ya­ma­dık. Kız­la­rı­ma ‘kız­lar, yav­ru­la­rım 5-6 ay­lı­ğı­na ge­miy­le sey­re çı­ka­ca­ğım. Yurt dı­şın­da li­man ya­pa­ca­ğı­z’ de­dim. Ba­ba­la­rı­nı gö­re­me­ye­cek­le­ri için ön­ce üzül­dü­ler. On­la­ra ‘söy­le­yin ba­ka­lım ne is­ti­yor­su­nuz, han­gi oyun­cak­la­rı ala­yı­m’ de­dim. Kız­la­rın üzün­tü­sü son­ra se­vin­ce dö­nüş­tü. Bü­yük kı­zım, kar­de­şi­ni de ala­rak he­di­ye lis­te­si ha­zır­la­mak için oda­la­rı­na git­ti­ğin­de eşi­me sa­rı­lıp hıç­kı­ra hıç­kı­ra ağ­la­dım.”

Tu­tuk­lu ba­ba­nın en zor gö­re­vi

Ma­lat­ya İnö­nü Üni­ver­si­te­si es­ki Rek­tö­rü Prof. Dr. Fa­tih Hil­mi­oğ­lu, ha­len “Er­ge­ne­ko­n” ola­rak bi­li­nen da­va­nın tu­tuk­lu sa­nık­la­rın­dan. Ce­za­evin­de cid­di sağ­lık so­run­la­rıy­la uğ­ra­şır­ken, en acı ha­be­ri al­dı. Hu­kuk Fa­kül­te­si öğ­ren­ci­si olan oğ­lu Emir, tra­fik ka­za­sın­da ha­ya­tı­nı kay­bet­ti.

Mah­ke­me­den izin alın­dı ve Prof. Dr. Fa­tih Hil­mi­oğ­lu, oğ­lu­nu top­ra­ğa ver­mek üze­re An­ka­ra­’ya gel­di. Bu­gün An­ka­ra Ko­ca­te­pe Ca­mi­i’n­de, kı­lı­na­cak öğ­le na­ma­zı­nın ar­dın­dan, ba­ba en zor gö­re­vi ye­ri­ne ge­ti­re­cek… Prof. Dr. Hil­moğ­lu­’na sa­bır­lar di­li­yo­rum.

SÖZCÜ

http://sozcu.com.tr/komutandan-devre-arkadaslarina.html

TUTUKLU ASTSUBAYLARDAN YÜREK BURKAN YALAN /// CC : @vardiyabizde @BalyozGercekler @rodrikdani


(SÖZDE) Balyoz davasında tutuklanan astsubaylardan mektup var

(SÖZDE) Balyoz davasında tutuklu astsubaylar Sözcü Gazetesi’nden Saygı Öztürk‘e bir mektup gönderdiler.

HEDİYE LİSTESİNİ HAZIRLARKEN

Ha­len Mal­te­pe As­ke­ri Ce­za­evi­’n­de bu­lu­nan de­niz ast­su­bay­lar Ca­fer Uyar, Adem Cey­lan, Ke­nan Yü­ce, Mu­rat Dü­lek, Ca­na­tan Tur­gut mek­tup­ta, “Na­sıl bu da­vay­la iliş­ki­len­di­ril­di­ği­mi­zi ger­çek­ten an­la­ya­ma­dı­ğı­mız bir kâ­bu­sun içe­ri­sin­de­yiz. İna­nır mı­sı­nız, ge­ce­le­ri uyu­ya­bil­di­ği­miz­de ba­zen gör­dü­ğü­müz rü­ya­lar, bu­ra­da­ki en gü­zel an­la­rı­mı­z” di­yor­lar.

Gö­zal­tı­na alı­nan, tu­tuk­la­nan her as­ker için ev­ler­de bü­yük üzün­tü­ler ya­şan­dı. Ço­cuk­la­rın, yaş­lı an­ne-ba­ba­la­rın üzül­me­me­si için ya­lan­lar da söy­len­di. Ast­su­bay­lar, mek­tu­bun­da ev­den ay­rı­lış öy­kü­le­ri­ni an­la­tı­yor­lar. İş­te on­lar­dan bi­ri­si:

Ne de­sek bi­le­mi­yo­ruz. Ev­le­ri­miz­den bir ay­rı­lı­şı­mız var! ço­ğu­muz ço­cuk­la­rı­mı­za ba­şı­mı­za ge­len­le­ri an­la­ta­ma­dık, na­sıl an­la­ta­lım da­ha biz ne ol­du­ğu­nu an­la­ya­ma­dık. Kız­la­rı­ma ‘kız­lar, yav­ru­la­rım 5-6 ay­lı­ğı­na ge­miy­le sey­re çı­ka­ca­ğım. Yurt dı­şın­da li­man ya­pa­ca­ğı­z’ de­dim. Ba­ba­la­rı­nı gö­re­me­ye­cek­le­ri için ön­ce üzül­dü­ler. On­la­ra ‘söy­le­yin ba­ka­lım ne is­ti­yor­su­nuz, han­gi oyun­cak­la­rı ala­yı­m’ de­dim. Kız­la­rın üzün­tü­sü son­ra se­vin­ce dö­nüş­tü. Bü­yük kı­zım, kar­de­şi­ni de ala­rak he­di­ye lis­te­si ha­zır­la­mak için oda­la­rı­na git­ti­ğin­de eşi­me sa­rı­lıp hıç­kı­ra hıç­kı­ra ağ­la­dım

KOMUTANDAN DEVRE ARKADAŞLARINA

Kuv­vet­le­ri Ko­mu­tan­lı­ğı De­ğer­len­dir­me De­net­le­me Baş­ka­nı Kor­ge­ne­ral Tur­gut At­man da, 18 yıl ha­pis ce­za­sı­na çarp­tı­rıl­dı ve ha­len Ha­dım­köy As­ke­ri Ce­za­evi­’n­de “hü­küm özet­li sa­nı­k” ola­rak tu­tu­lu­yor. Dev­re ar­ka­daş­la­rı­na bir mek­tup yaz­dı. Yal­nız onun de­ğil, az son­ra oku­ya­ca­ğı­nız ast­su­bay­la­rın mek­tu­bu da yü­rek ya­ra­lı­yor:

"TEK SORU SORULMADAN 18 YIL"

“Sev­gi­li dost­la­rım, ar­ka­daş­la­rım; bi­li­yor­su­nuz ar­tık 18 yıl ile ce­za­lan­dı­rıl­mış (ve ne ya­zık ki ha­len kor­ge­ne­ral rüt­be­si ta­şı­yan) bir su­ba­yım. 16 ay­dır sü­ren ka­bus­ta eğil­me­den, bü­kül­me­den mü­ca­de­le et­tik, bel­ki de on­la­rı en faz­la kız­dı­ran da bu ol­du ve bek­le­nen ce­za ke­sil­di.

Söz­de; 2003 yı­lın­da 1’in­ci Or­du Böl­ge­si­’n­de­ki il­le­gal bir fa­ali­ye­te, üs­te­lik de Irak Sa­va­şı­’nın or­ta­sın­da amir­le­rim­den ha­ber­siz, giz­li, sak­lı ka­tıl­mış ol­ma suç­la­ma­sıy­la Di­yar­ba­kı­r’­dan se­çi­le­rek tu­tuk­la­nan tek ge­ne­ral, hat­ta tek mu­ha­rip su­ba­yım. Ben­den baş­ka ne ka­ra, ne jan­dar­ma ne de baş­ka ha­va kuv­vet­le­ri per­so­ne­li (Bir ha­kim ha­va­cı al­bay dı­şın­da) yok Di­yar­ba­kı­r’­dan. Gö­rü­yor mu­su­nuz ben­de­ki gü­cü!..

Al­tın­da im­za­mın, pa­ra­fe­min ol­ma­dı­ğı, çık­tı­sı da­hi alın­ma­mış (yaz­dı­rıl­ma­mış), ki­min bil­gi­sa­ya­rın­da ya­zıl­dı­ğı be­lir­siz ve be­nim evim­de, ofi­sim­de, kı­sa­ca ege­men­lik ala­nım­da­ki bir yer­de ele ge­çi­ril­me­miş iki sa­tır­lık bir ya­zı­yı yaz­mak­la suç­lan­dım. ‘Sı­kı­yö­ne­tim lis­te­le­rin­de adın va­r’ de­di­ler, gül­dü ba­dem­ler, biz ‘dev­let var, hu­kuk var, ada­let va­r’ sa­na­rak ifa­de ve­rir­ken… Mah­ke­me­de tek bir so­ru da­hi so­rul­ma­dan, dü­şü­ne­bi­li­yor mu­su­nuz 18 yıl ce­za kes­ti­ler…

MUSTAFA KEMAL’İN ASKERİ

Ka­mu­oyu ade­ta hip­no­ti­ze edil­di ve bu­gün­le­re ge­lin­di. Tek­rar edi­yo­rum, eğil­me­dik, bü­kül­me­dik dim­dik du­ru­yo­ruz kar­şı­la­rın­da. Rüt­be­miz sö­kül­müş, er ol­mu­şuz, hak­la­rı­mız alın­mış, zor­day­mı­şız gi­bi söz­ler ise ne­re­de dur­du­ğu­nu­za ve ba­kı­şı­nı­za gö­re de­ği­şir. Her za­man Mus­ta­fa Ke­ma­l’­in eri, as­ke­ri ol­ma­yı ter­cih et­tim, on­la­rın is­te­di­ği dü­ze­nin ge­ne­ra­li ol­mak­tan­sa ter­ci­him yi­ne ay­nı­dır.

Ba­kın; biz (At­man, Ka­ra­taş) tu­tuk­lan­dık­tan son­ra ya­nı­mız­da ola­bi­len dev­re ar­ka­daş­la­rı­mız ve sev­gi­li eş­le­ri ne ce­za­evin­de, ne de mah­ke­me sa­lo­nun­da bi­zi hiç yal­nız bı­rak­ma­dı­lar. Bel­ki biz sı­kıl­dık Si­liv­ri­’den ama on­lar hiç sı­kıl­ma­dı­lar, her za­man ya­nı­mız­da ol­du­lar.

Bi­li­yor mu­su­nuz, tüm ha­va­cı sa­nık­lar ‘76 dev­re­si bir ta­ne­dir, ör­nek­ti­r’ di­ye­rek bir kez da­ha onur­lan­dır­dı­lar bi­zi sa­ye­niz­de. Da­ya­nış­ma­dan ka­ra­cı­sı, de­niz­ci­si bi­le kı­vanç duy­du. Siz­ler; ter­tip­ler, ar­ka­daş­lar, dost­lar ve yü­rek­ten bağ­lı olan­lar bi­zi çok mut­lu et­ti­niz ve ile­ri­de çok tar­tı­şı­la­cak olan yal­nız­lı­ğı­mı­zı pay­laş­tı­nız biz­ler­le. Ve en bü­yük te­şek­kür ka­dın­la­rı­mı­za… Siz­ler ol­ma­sa­nız bi­le on­lar her za­man bi­zim­ley­di… 76 dev­re­si­nin sa­de, sı­cak, ter­te­miz ve kor­ku­suz yü­re­ği­ni gör­düm Si­liv­ri­’de. Her şey için te­şek­kür edi­yo­rum”

BALYOZ DAVASI : Güllü Salkaya /// CC : @vardiyabizde @BalyozGercekler @rodrikdani


Balyoz davasını gören 10. Ağır Ceza Mahkemesi, 3ncü Balyoz iddianamesinin 59 numaralı sanığı olan sivil memure Güllü Salkaya’ya ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası verdi ve cezasını 16 seneye indirdi. Salkaya tutuklanarak Hasdal cezaevine hapsedildi.

Bununla da yetinmeyen “Mahkeme,” Güllü Salkaya’nın “babalık ve kocalık sıfatından men” edilmesine de karar verdi.

Salkaya’nın “hükümeti cebren devirmek ve engellemek” suçunu işledigine dair kanıt, kimin hazırladığı belli olmayan bir kaç Word belgesinin üstverisinde (metadatasında) “gsalkaya” kullanıcı adının görünmesi.

Salkaya’nın bir sayfalık savunmasına 82nci celse duruşma tutanağından ulaşabilirsiniz. Salkaya’nın basında bir çok yerde yayımlanan mektubunu buraya taşıyoruz.

Ben, Güllü Salkaya. Hani şu 2003 yılında yapıldığı iddia edilen Balyoz Darbe Planının, Silivri’de süren duruşmaları sonunda müebbet hapis cezasına çarptırılan tek sivil memuru var ya, işte o benim. Sadece 27 senesini devletine hizmetle geçirmiş bir insan değil, aynı zamanda bir eş ve de anneyim. Biri 22 diğeri 24 yaşında iki evladım var. Canım kızımı ve oğlumu evde babalarıyla baş başa bıraktım. Onurumu ise asla kimseye bırakmadım ve de bırakmayacağım. Tek tesellim ailemin ve evlatlarımın başımıza gelenleri anlayacak yetişkinlikte olmaları.

Ben, 27 yıl ekmeğini yediğim bir kuruma ihanet edecek kadar hainleşmedim. Ama Sayın Mahkeme, Sayın Heyet dedi ki; Güllü Salkaya, sen darbecisin. İlk gün sorduğum soruyu bugün yine soruyorum: Neymiş benim darbeciliğim? Koca koca generallerin, amirallerin, albayların, komutanlarımın suçu neyse benimki de o: Güllü Salkaya adına tahsisli bir bilgisayarda son kaydedileni benim gözüktüğüm birkaç sözde dijital belgenin varlığı. Peki, 2003 yılında benim bu isimde bir bilgisayarım mı vardı? Mehmet Baransu bavuluyla sözde belgeleri Beşiktaş’a taşıyana kadar bu planı duymuşluğum görmüşlüğüm mü var? Bir yerde imzama mı rastladılar? Hiçbiri değil? Peki, ben ne demeye 16 yıl ağırlaştırılmış müebbet hapse mahkûm oldum o zaman? Bunun cevabını verecek bir makam mı var? O da yok.

İstanbul 10. Ağır Ceza Mahkemesi hakkımda öyle kötü bir karar verdi ki, diğer 300 küsur erkek sanıkla birlikte beni de babalık ve kocalıktan men etti. Yoksa onlar benim kadın olduğumun farkında mı değiller ya da bizleri tek tek yargıladıklarını unutup basmakalıp bir karara mı imza attılar? Söyleyecek sözüm kalmadı artık. Aklım ve beynim durdu. İşin kötüsü ne hissedeceğimi de bilmiyorum. 27 sene devlet hizmetinin sonunda bir kaç sözde dijital belgede adım yazdığı için Hasdal Askeri Ceza ve Tutukevinin hali hazırdaki tek kadın tutuklusu olarak yalnız başıma bir koğuşta kalıyorum. Bu yalanın kurbanı olmaya daha ne kadar devam edeceğimi ise bilmiyorum.

Ben, Güllü Salkaya. Doğum yerim Erzincan. İşçi emeklisi bir babanın, dişinden tırnağından artırdığıyla okuttuğu beş evladından biriyim. O beş çocuktan biri, ben Güllü Salkaya, şimdi bir eş ve bir anneyim. Ailemden gördüğüm terbiyeyle, vatana, millete faydalı birer insan olsunlar diye yetiştirdiğim iki evladımın üniversite mezuniyetleriyle öğünürken kendimi birden bire demir parmaklıklar ardında buldum. Artık mutlu değilim. Üzgünüm, şaşkınım, kırgınım ama umutsuz ve onursuz asla değilim. Bu yalan bir gün apaçık ortaya çıkana kadar, yüreğimde ve sevdiklerimin gözünde tek bir günahım dahi olmadığını biliyor olmanın rahatlığıyla bu haksız cezayı çekmeye devam edeceğim.

Bu zorlu süreçte desteğini benden esirgemeyen herkese minnet duyuyorum. Saygılar ve sevgiler sunuyorum.

Güllü Salkaya

Hasdal Askeri Ceza ve Tutukevi

Türkiye’de yalan yazmak ne kadar kolay /// CC : @vardiyabizde @BalyozGercekler @rodrikdani


Zaman ve Taraf gazeteleri başta olmak üzere, kimi gazetelerde Balyoz ile ilgili yalan ve yanlış haberler yayınlanmaya devam ettiği gibi, kimi köşe yazarları da Balyoz davasındaki gerçekleri çarpıtan, ya da doğrudan yalan içeren yazılar yazıyorlar. Bu tür yazıların her birine yanıt vermemiz mümkün değil, ayrıca bir çoğu için bunu yapmaya değer görmüyoruz.

Ancak bugünkü yazımıza konu edeceğimiz yazar, herhangi bir köşe yazarı değil, kimileri tarafından hala saygın bir entelektüel addedilen Etyen Mahçupyan.

Mahçupyan’ın Balyoz’la ilgili yalan yanlış bilgilere yer vermesine alıştık (bkz. 1, 2 ) ama hala öyle şeyler okuyoruz ki en azından kayda düşmek için yapılan yanlışları belgelemek, doğruları yazmak ihtiyacını hissediyoruz.

Mahçupyan’ın bugünkü yazısından:

“Nitekim Çetin Doğan ilk sorgulamasında, Balyoz davasının konusu olan plan ve senaryoların Cumhuriyet’i koruma ve kollama görevinin gereği olarak hazırlandığını söylemişti.”

Bu cümleden çıkabilecek tek anlam, Çetin Doğan’ın ilk sorgusunda Balyoz ve yan planlarının gerçek olduğunu kabul ettiği, bu planlara dayanak olarak da ordunun Cumhuriyet’i koruma ve kollama görevini göstermiş olduğudur. Yani Mahçupyan, Dogan zaten olayı itiraf etmiştir demektedir.

Altını çizelim: Mahçupyan sadece “senaryo” dese belki plan seminerinde kullanılan senaryodan bahsettiğini düşüneceğiz, iddianamede suç atfedilmeyen bu senaryoyla ilgili bir yanlış anlama olduğunu düşünebileceğiz. Ama Mahçupyan “planlar”dan bahsediyor. Bu ancak sahte olduğunu bildiğimiz Balyoz ve yan planlarına (Suga, Oraj. vs.) bir atıf olabilir.

Gerçeklerin bununla yakından uzaktan alakası yok.

Mahçupyan’ın atıf yaptığı ilk sorgunun tutanağına buradan erişebilirsiniz. (Emniyet’te susma hakkını kullandığı için Doğan’ın ilk sorgusu 26 Şubat 2010’da, savcı Bilal Bayraktar tarafından yapıldı) Doğan, sorgusunda ısrarla Balyoz planından haberinin olmadığını, plan seminerinin sözde Balyoz planı ile bir ilişkisinin olmadığını soyluyor. Dahası, ne plan semineri ne de başka bir konuyla ilgili olarak “Cumhuriyet’i koruma ve kollama görevi”nden bahsetmiyor, bu kelimeleri kullanmıyor.

Bize inanmayın, buradan kendiniz okuyun.

Aşağıdaki bolum Çetin Doğan’ın savunmasını özetliyor:

Neresinden bakılırsa bakılsın, Etyen Mahçupyan gerçeklerle bağdaşmayan şeyler yazmıştır.

Kimse askerleri sevmek zorunda değildir. Olgular ne olursa olsun, Çetin Doğan’ın ve arkadaşlarının suçlu olduklarına inanmakta serbestsiniz. Cengiz Çandar’ın yaptığı gibi “kimse beni 1. Ordu seminerinde darbe toplantısı yapılmadığına inandıramaz,” ya da İsmet Berkan gibi “gerçek başka, hakikat başka” cinsinden argümanlar yapmak herkesin hakkıdır.

Ancak bu savları geçerli kılmak için gazete köşenizde olmayan itiraflara, kullanılmamış ifadelere yer verirseniz, birisi çıkar, doğrusunu gösterir ve “yalan soyluyorsunuz” der.

***

Bizim bu dava surecinde ailevi bağlarımız nedeniyle tarafsızlığımızın sorgulanması gayet normaldir ve beklenir. Ama bize dezenformasyon yapıyorsunuz, olguları çarpıtıyorsunuz diyenlerin bunun somut örneklerini göstermesi gerekir. Bu blogun takipçileri bilir, biz tenkit ettiğimiz yazarlardan farklı olarak yazdığımız her şeyi belgeliyoruz.

Bize dezenformasyon suçlamasını yöneltenlere biz sunu diyoruz: yazdıklarımızda gerçek dışı, çarpıtılmış herhangi bir bilgi veya olgu varsa söyleyin, hemen düzeltelim. Şimdiye kadar tek bir örnek gösterilmedi, bu blogda yazdıklarımızın hiçbiri yalanlanmadı.

TUTUKLU ASKERLERDEN İKİNCİ DİLEKÇE /// CC : @vardiyabizde @BalyozGercekler @rodrikdani


İlk talepleri reddedilmişti

İlk talepleri reddedilen (SÖZDE) Balyoz davası sanıkları, TBMM‘den "Balyoz Harekat Planı"nın Muhtıraları ve Darbeleri Araştırma Komisyonu’nun araştırma konuları arasına alınmasını talep etti.

Aralarında emekli Orgeneral Çetin Doğan, emekli Albay Dursun Çiçek ve Hakim Albay Ahmet Zeki Üçok‘un da bulunduğu bazı sanıkların avukatı Hüseyin Ersöz, TBMM‘ye dilekçe gönderdi. Avukat Ersöz geçtiğimiz ay karara bağlanan Balyoz davasıyla ilgili olarak ‘Balyoz Harekat Planı’nın da TBMM Muhtıraları ve Darbeleri Araştırma Komisyonu’nun araştırma konuları arasına alınmasını talep etti.

BALYOZ’U DA ARAŞTIRIN

İlk taleplerinin yargılama devam ettiği için reddedildiğini davada mahkumiyet kararı çıkmasıyla bu gerekçenin ortadam kalktığı belirtilen dilekçede, "Müvekkillerimizle birlikte toplam 365 kişiyi ilgilendiren bir yargılama süreci 21 Eylül 2012 tarihinde İstanbul 10. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından verilen mahkumiyet kararıyla sona ermiştir. Bu karar, 1 Temmuz 2012 tarihli yazınızda belirtilen talebimizin reddi hususundaki gerekçeyi ortadan kaldırmaktadır.

Araştırma konusu olaylarla ilgili devam eden bir yargı sürecinin bulunması konunun komisyon gündemine alınmasına engel değildir. Zira 28 Şubat ve 12 Eylül süreçleri halen yargı tarafından karara bağlanmamışken, komisyon tarafından araştırma konusu haline getirilmiştir. 4 Ekim 2012 tarihli Komisyon Toplantısında, Milletvekilleri tarafından Balyoz Harekat Planı ile ilgili olarak dönemin Genelkurmay Başkanı Sayın Hilmi Özkök’e ısrarlı sorular yöneltildiği ertesi gün yayınlanan gazetelere yansımıştır. Bu çerçevede 2002 – 2003 yıllarında planlandığı ileri sürülen Balyoz Harekat Planı’nın da Komisyonun araştırma konuları arasına alınmasını, saygılarımızla arz ve talep ederiz" denildi.

İLK TALEP REDDEDİLMİŞTİ

Dilekçede, 14 Mayıs 2012 tarihinde aynı talepte bulunulduğu ancak talebin Komisyon Başkanı ve İstanbul Milletvekili Nimet Baş imzasıyla kendilerine gönderilen cevapta komisyonun herhangi bir araştırmada bulunmasının imkan dahilinde olmadığı ifade edildiği belirtilerek, "14 Mayıs 2012 tarihli dilekçemizde, Balyoz Harekat Planının Araştırma Komisyonu’nun gündemine alınması talep edilmiştir. Yukarıda da açıklandığı üzere talebimizin işleme konulmaması için yeterli ve doyurucu bir gerekçe ortaya konulmamıştır.

Zira engel devam eden bir yargı süreci ise, komisyonun ele aldığı konuların hepsinde yargı süreçleri devam etmektedir. Hatta araştırılması talep edilen Balyoz Harekat Planı, bu konuda ilk derece mahkemesi tarafından karara bağlanmış tek hukuki ve fiili süreci ifade etmektedir. Bu noktada komisyonunuzun ele aldığı konulardan ayrı düşünülebilecek bir durum söz konusu değildir" ifadelerine yer verildi.

KAYNAK: CNNTÜRK

ÜÇOK TEK TEK (SÖZDE) DAVALARI YAZDI


Albay Zeki Üçok: "Amirallere Suikast Davası hukuk tanımazlığın zirvesidir"

Türk Silahlı Kuvvetleri’nde sahte belge ürettiği için Fetullahçı 3 asker hakkında açılan soruşturmayı yürüttüğü sırada kötü muamelede bulunduğu iddiasıyla hakkında dava açılan Hava Hakim Albay Zeki Üçok’un duruşması dün Askeri Yargıtay’da görüldü. ÜÇOK DURUŞMADA ÖNCE SAVUNMASINII YAPTI.

Son dönemin davalarının TSK’da bir tasfiye süreci olduğuna dikkat çeken Üçok, ardından, askeri hakim olarak son dönem takip ettiği davalara ilişkin değerlendirmelerine de savunmasında yer verdi.

Üçok’un davalara ilişkin değerlendirmeleri şöyle:

Aslında tüm bu yasal düzenlemelere rağmen, askeri yargının bu süreç dışında tutulması hukuksuzdur. Bugün itibarıyla, tüm bu soruşturma ve davaların amacının, Türk Silahlı Kuvvetlerini Türkiye’nin siyasi hayatından dışlamaya ve Türk Silahlı Kuvvetlerinin yeniden yapılandırılmasına yönelik olarak yapıldığı konusunda herkesin hem fikir olduğu bu süreç içerisinde yer alan davaları incelediğimizde de askeri yargının dışlanmasının hukuksuz olduğu açık olarak görülmektedir.

(SÖZDE) POYRAZKÖY DAVASI

Poyrazköy davasında, ihbar üzerine yapılan kazılarda aidiyeti kime ait olduğu belli olmayan bir kısım mühimmatın bulunması bahane edilerek, mühimmat üzerinde parmak izi ve DNA’sı bulunmayan 2 amiral,9 subay 3 astsubay hakkında hükümeti devirmek amacıyla silahlı örgüte üye olmak suçlaması ile Beşiktaş adliyesi hakim ve savcılarınca dava açılmıştır. Bu soruşturma kapsamında tutuklanan 3 subay, 2 yıl 8 aydır tutuklu bulunmaktadırlar. Bu davada da, kazılarda bulunan mühimmatın bu asker kişiler tarafından birliklerinden alındığı iddiasının gerçek olduğunu varsaysak bile, 14 muvazzaf askerle hükümet devrilemeyeceğine göre, bu suçta ancak askeri eşyayı çalmak ve askeri isyan suçu olabilir ki, bu suçların yargılama görevi de kesin olarak askeri yargıya aittir.

(SÖZDE) KAFES PLANI

Kafes Eylem Planı davası, adeta Poyrazköy davasının bir devamı niteliğinde yaratılmış bir komplodur. Çünkü, sözde Kafes Eylem Planının yer aldığı iddia edilen DVD bulunmadan önce, Beşiktaş savcıları tarafından, bu iddianamede adı geçen sanıklara, Kafes Eylem Planı ile ilgili sorular sorulmuştur. Bu komplo davası kapsamında Türkiye’de yaşayan, Ermeni ve Yahudi kardeşlerimize suikast yapacakları iddiası ile tutuklanan üç subay 7 ay 12 gün tutuklu kalmışlardır. Bu davada da klasik Beşiktaş adliyesi suçlaması olarak 2 amiral,15 subay ve 13 astsubay hakkında hükümeti devirmek amacıyla silahlı örgüt kurmak ve üyesi olmak suçlaması ile dava açılmıştır. Bu iddiaların gerçek olduğunu varsaysak bile 30 muvazzaf asker ile hükümet devrilemeyeceğine göre, bu asker şahısların eylemleri, askeri isyan ve adam öldürmeye teşebbüs etmek suçlarını oluşturabilir ki, bu suçların yargılama görevi de askeri yargıya ve ağır ceza mahkemelerine aittir.

(SÖZDE) İRTİCAYLA MÜCADELE EYLEM PLANI

Islak İmza davası, kamuoyunu en çok meşgul eden davalardan birisi olmasına karşın, en kötü planlanmış komplolardan birisidir.Bu davada Genelkurmay Başkanlığında görevli bir subayın, tek başına ‘’ İrtica ile Mücadele Eylem Planı ‘’ isimli tarihsiz bir plan hazırlayarak, hükümeti devirmek amacıyla silahlı örgüt üyesi olduğu iddiasını öne sürülerek, Beşiktaş adliyesi hakim ve savcılarınca dava açılmıştır.İddianamede başkaca asker kişi yer almamaktadır.O halde acaba tek bir subay tek başına nasıl hükümeti devirecektir. İddianamede yazılı olan suçlamaların gerçek olduğunu kabul etsek bile, bu subayın tek başına gerçekleştirdiği bu eylemi, ancak memuriyet görevini kötüye kullanmak suçunu oluşturabilir. Bu suç da Askeri Ceza Kanununun 144.maddesi delaletiyle askeri bir suç sayılmış olup, bu davaya bakmakla askeri yargı görevlidir. Ancak, Beşiktaş hakim ve savcıları yine Askeri Ceza Kanununu, askeri yargıyı ve hukuku yok sayarak bu subayı tutuklamış ve aradan yaklaşık 1,5 yıl geçmesine rağmen serbest bırakmamıştırlar.

(SÖZDE) AMİRALLERE SUİKAST

Amirallere Suikast davası ise, kanaatimce Beşiktaş adliyesi hakim ve savcılarının, askeri yargıyı yok saymalarının ve hukuk tanımazlıklarının zirvesidir. Çünkü bu davada, teğmen rütbesindeki 17 subayın, amirleri konumunda olan orgeneral rütbesindeki Deniz Kuvvetleri Komutanını öldürmeye teşebbüs ettikleri iddiası ileri sürülmektedir. Eğer bu iddia gerçekse, bu suç tam olarak Askeri Ceza Kanununun 91.maddesinde tarif edilen ‘’Amiri öldürmeye teşebbüs etmek ‘’ suçunu oluşturur ki, bu suçu yargılama görevi hiç şüphesiz askeri yargının görevidir. Ama Beşiktaş adliyesinin hakim ve savcıları bu davada da, Askeri Ceza Kanununu, Anayasal bir kurum olan askeri yargıyı ve hukuku yok sayarak sadece ve sadece kendilerini görevli yargı merci kıldırabilmek için, sözde bu eylemleri de hükümeti devirmek amacıyla silahlı örgüt üyesi olmak olarak saymışlardır.

(SÖZDE) ASKERİ CASUSLUK VE ŞANTAJ

Askeri Casusluk ve Şantaj davası, yandaş medya tarafından, Türk Silahlı Kuvvetlerini kamuoyunun gözünde aşağılamak amacıyla, büyük bir iştahla işlenmiş en aşağılık, en seviyesiz komplodur. Bu davada TSK personeli kendi ordusunun sırlarını düşmana satan, kadınları kullanarak şantaj yapan, aşağılık kişilik sahibi insanlar olarak gösterilmek istenmiştir. Bu dava kapsamında 43 muvazzaf asker hakkında dava açılmış, 12 muvazzaf asker ise, Beşiktaş adliyesi hakim ve savcılarınca TCK.nun 326, 327 ve 334 maddelerinde yer alan devletin güvenliğine ilişkin belge ve bilgileri temin etmek, gizli kalması belgeleri açıklamak suçlarını işledikleri iddiası ile tutuklanmışlardır.

Oysaki, Askeri Ceza Kanununun Vatan Aleyhine Cürümler başlığını taşıyan 54.maddesi çok açık olarak TCK.nun 326,327 ve 334 maddelerinin askeri suç olduklarını ve bu suçlara bakmaya askeri mahkemenin görevli olduğunu düzenlemiştir. Hatta bu dava kapsamında tutuklu olan Yzb.Esin Tolga UÇAR, As.C.K.nun 54.maddesi delaletiyle devletin güvenliğine ilişkin belge ve bilgileri temin etmek,gizli kalması gereken belgeleri açıklamak suçlarının, askeri suç olduklarını ve bu suçlara ilişkin yargılama görevinin, askeri mahkemelerin görevi olduğunu, bu nedenle hakkında Donanma Komutanlığı Askeri Savcılığınca soruşturma açılması talebi ile 20 Ocak 2011 tarihinde dilekçe yazarak Donanma Komutanlığına müracaat etmiştir.

Donanma Komutanlığı da 17 Şubat 2011 tarihli cevabi yazısında TCK.328 maddesinde yer alan suçun adliye mahkemelerinde görülecek suçlardan olmadığını,bu suça ait davalara bakma görevinin askeri mahkemelere ait olduğunu bildirmiştir.Ancak, nedendir bilinmez, bu suçlara bakma görevi askeri yargıya aittir diyen Donanma Komutanlığınca, bugüne kadar herhangi bir soruşturma açılmamıştır.

Bu davaya ilişkin olarak geçtiğimiz günlerde İstanbul 11.Ağır Ceza Mahkemesi 43 muvazzaf ve 24 emekli asker ve sivil hakkında yargılamayı tamamlayarak TCK.nun 326,327,328,329,330 ve 334.maddelerinden muhtelif cezalar vermiştir.Mahkeme başkanı hükmü açıklamadan önce yaptığı konuşmada özet olarak ‘’Türk hukuk tarihinde bir ilki gerçekleştirdiklerini,bir mahkemede ilk defa devletin güvenliğine ilişkin belgeler ile ilgili karar verildiğini,bu nedenle bazı hatalar yapmış olabileceklerini,ancak bir hata varsa Yargıtay’da düzeltilebileceğini.’’ söylemiştir.Ben şimdi bu konuşmanın neresini eleştireyim.Bugüne kadar askeri yargının devletin güvenliğine ilişkin onlarca karar verdiğini mi söyleyeyim,yoksa bunu bilmemesi imkansız olan 11.Ağır Ceza Mahkemesi Başkanının Türk hukuk tarihi içerisinde askeri yargıyı görmezden gelip yok saymasını mı söyleyeyim,yoksa bu suçlara bakma görevinin askeri yargıya ait olduğunu söyleyip soruşturma emri vermeyip komplo olduğu ta başından belli olan bu yargılama sürecinde suçsuz, masum, kahraman askerlerini, haklarında cemaat üyesi oldukları dair bir çok basın yayın organında iddialar bulunan, görevsiz mahkemelerin insafına terk eden, nezdinde askeri mahkeme kurulmuş bulunan yetkili komutanlıkların vicdanlarına mı haykırayım.

AYNI TEZGAH İZMİR’DE SAHNEDE

Tüm bunlardan ders alınmamış olacak ki aynı komplo bu defada İzmir’de tekrarlanmaktadır. Tıpkı iki yıl önce olduğu gibi aynı tezgah devreye sokulmuş, bir çok general, amiral, subay, astsubay, emekli askerler, kesin olarak askeri yargının görevine giren devletin güvenliğine ilişkin belgeler ile ilgili suçlar olan TCK.326,327,328,329,330 ve 334.maddelerinden haklarında İzmir Cumhuriyet Başsavcılığınca yürütülmekte olan soruşturma kapsamında tutuklanıp hapis edilmektedirler. Buna karşın ise, basında yer alan haberler üzerine Genelkurmay Başkanlığı Adli Müşavirliği soruşturmanın askeri yargının görev alanına girdiğini açıklamak yerine, tutuklamaların casusluk nedeniyle değil devletin güvenliğine ilişkin belgelere ait suçlardan olduğunu basın bildirisi ile duyurarak adeta görevsiz olan sivil yargının uygulamalarını onaylamaktadır. Yazıktır, günahtır. Bu insanlara yapılan bu zulüm sadece Anayasamızın doğal hakim ilkesine, Askeri Ceza Kanununun 54.maddesinin amir hükmüne aykırı değildir. Bu yaklaşım aynı zamanda demokratik hukuk devletinin temel ilkelerine ve en temel insan haklarına aykırıdır. Sayın komutanlar,değerli askeri yargıçlar, savcılar sizlere sesleniyorum,hukuk bir gün hepimize lazım olacak,askeri yargınıza ,hukuki haklarımıza sahip çıkın,yoksa bir gün sizinde ihtiyacınız olduğunda ,tıpkı Hitler Almanya’sın da anlatılan hikayedeki gibi bir de bakacaksınız ki, etrafınızda hiç kimse kalmamış.

(SÖZDE) BALYOZ DAVASI

Balyoz davası, kanaatimce Türk hukuk tarihine kara bir leke olarak geçecek, tam anlamıyla skandal bir davadır.Bu davanın hukuksuzluğuna ilişkin somut deliller ortaya kondukça, Nasrettin Hocanın kazanı misali,sürekli yeni hukuksuzluklarla dolu, yeni davalar doğuran skandallar bütünü bir davadır.Bugüne kadar Balyoz 1,Balyoz 2 ve son olarak da Balyoz 3 olarak hukuk skandalları tarihindeki yerini almıştır.

Türk Silahlı Kuvvetlerinde görev yapan yaklaşık 40.000 subay ile 80.000 astsubayın onayı, hatta bilgisi ve haberi olmadan Balyoz 1 iddianamesinde sanık olan 196, Balyoz 2 iddianamesinde sanık olan 28 ve Balyoz 3 soruşturması kapsamında 143 şüpheli olmak üzere toplam, sadece ve sadece 367 subay ve astsubayın darbe yaparak hükümeti devireceğini iddia edilmektedir. Yandaş mütareke basını da, bu skandal ötesi suçlamaları, bir çok düşman devletinin medyasının dahi yapmayacağı derecede aşağılık ve düşmanca bir tutum ile Türk Silahlı Kuvvetlerini kamuoyu nezdinde aşağılamak amacıyla, hunharca bir karalama kampanyasına dönüştürmüştür.

ASKERHABER / HABER MERKEZİ

İSTİHBARAT ALANI

Sınırsız, Seçkin, Sansürsüz, Kemalist Haber Blogu

Derin İstihbarat

strateji, güvenlik, araştırma, istihbarat, komplo teorileri, mizah, teknoloji, mk ultra, nwo

İSTİHBARAT

Şifresiz Yayın!

%d blogcu bunu beğendi: