Etiket arşivi: barış doster

Barış Doster: Kaç Paraya ve Kaç Parçaya Bölüyorlar?


Eş başkanın hariciye vekilinin “komşularla sıfır sorun” politikası çöktü. Küresel diplomasinin koridorlarında ise alay konusu olmayı sürdürüyor. Çünkü sayesinde Azerbaycan ve KKTC dahil, sorun yaşamadığımız ya da sorunları artırmadığımız komşu kalmadı. Suriye, İran, Rusya, Irak’la ilişkiler gerginleşti. Malatya’nın Kürecik ilçesine yerleştirilen ve kumanda düğmesi ABD’nin elinde olan füze kalkanı radarının İran’a karşı İsrail’i korumak için oraya konduğu defalarca kanıtlandı. ABD adına bölgeye “demokrasi, insan hakları, özgürlük” ihraç etmede öylesine ileri gidildi ki, bir ara “Suriye bizim iç meselemizdir” deyiverdi eş başkan.

Anımsanacak olursa, eş başkanın ilham kaynaklarından olan Adnan Menderes de (diğeri Turgut Özal idi) ABD istediği için Irak’a müdahale etmeyi düşünmüştü. “Küçük Amerika” sürecinden büyük Türkiye çıkarmaya yeltenmişti. Ama olmadı, olduramadı. Fena halde yanıldı. Türkiye büyümedi. Önce küçük düştü, şimdi de küçülme tehdidi yaşıyor. Küçük Amerika sürecinden küçülme çıktı.

Manzaraya bakınız. İsrail büyürken, Irak’taki işgali destekleyen, Suriye’ye emperyalizm adına müdahale etmek isteyen, İslam coğrafyasını parçalama projesi olan Büyük Ortadoğu Projesi’nde (BOP) eş başkanlık yapan Türkiye küçülüyor. Sözde muhafazakâr, mukaddesatçı, maneviyatçı, mümin, mütedeyyin, Siyonizm karşıtı kadroların yönetiminde parçalanıyor. Bir zamanlar Cuma namazı çıkışlarında İsrail bayrağı yakanların, Filistin’deki şehitler için gıyabi cenaze namazı kılanların, “Laik devlet yıkılacak elbet”, “Kahrolsun Kemalist diktatörlük”, “Kanımız aksa da zafer İslam’ın”, “Müslümanlar kardeştir”, “İslam’a uzanan eller kırılsın” diye slogan atanların döneminde bölünüyor.

“Dinler arası diyalog” derken, “Medeniyetler ittifakı” derken, Mehmetçik Afganistan’da ABD askeri için, onun yerine, onun adına ölüyor. Eş başkan, Irak’taki işgalci ABD askerlerinin ülkelerine sağ salim dönmeleri için dua ederken, Kuzey Irak’tan ülkemize sarkan bölücü terör Mehmetçikleri şehit ediyor. Bir zamanların iman, ihsan, ihlas sahibi mücahitleri ise önce gömlek değiştirmenin, sonra da iş değiştirip müteahhit olmanın tadını çıkarıyorlar. Ve emperyalizmin her türlü talebine müsait hale geliyorlar. Ve bu müteahhitlik, beraberinde taşeronluğu da getiriyor. Her türlü emperyalist projeye gönüllü olmalarını sağlıyor eski mücahitlerin. Öyle ki, Suriye için “insani koridor”, “uçuşa yasak bölge”, “tampon bölge”, “güvenlik koridoru” vb. tüm seçenekleri Türkiye öneriyor. İlk önce Türkiye öne atlıyor, rol istiyor. Bir zamanlar ticari ilişkilerin hızla geliştiği, vizelerin kaldırıldığı, sınır geçişlerinin kolaylaştırıldığı, ortak bakanlar kurulu toplantılarının yapıldığı Suriye ile ilişkiler en alt düzeye iniyor. Çünkü emperyalizm bunu istiyor. Çünkü taşeronluk bunu gerektiriyor. ABD örtülü operasyonlarla, karanlık savaş hileleriyle, psikolojik harp yöntemleriyle, algı yönetimiyle, toplum mühendisliğiyle, beşinci kol faaliyetleriyle, asimetrik savaşla Suriye’ye çullanırken, Türkiye’ye daha ağır ve kanlı görevler yüklüyor. Suriyeli teröristlere sahip çıkmasını, topraklarını açmasını, para ve silah vermesini istiyor.

Bu politika Türkiye’nin ekonomisini olumsuz etkiliyor. Enerji tedarikinde güçlükler yaratıyor. Çünkü doğalgazda ve petrolde en çok ithalat yaptığımız iki ülkeyle, Rusya ve İran’la ilişkilerimizi geriyor. Türkiye, enerji temininde alternatif enerji kaynaklarından, yeni ve yenilenebilir enerji kaynaklarından yeterince yararlanamadığı için, enerji bağımlılığı, dış ticaret açığı yaratıyor. Cari açık artıyor. Tarımsal üretimi, verimliliği, tarıma dayalı sanayiyi zaten gözden çıkaran, toprak reformunu çoktan unutan, bütüncül kalkınmayı ağzına bile almayan Türkiye, izlediği dış politikayla ekonomisini de baltalıyor.

Kimi Arap ülkelerinin, birbirinden bağımsız hareket eden Suriyeli muhalifleri bir türlü birleştirememesi, sonuçta onları birleştirenin yine ABD olması, hem Araplar arasındaki birliğin ne kadar zayıf olduğunu hem de Suriyeli muhaliflerin kimden destek aldığını bir kez daha gösteriyor. Keza ABD’nin dış politikadaki araçlarından biri olan Arap Birliği’nin hiç itibarının olmadığı da görülüyor. Rusya’nın Suriye Ulusal Konseyi temsilcileriyle görüşerek bilinen görüşlerini yinelemesi ise Suriyeli muhaliflerin Moskova’ya rağmen başarıya ulaşamayacaklarını anladıklarını kanıtlıyor. Bu dönemde Irak başbakanı Nuri el Maliki, İran üzerinden Suriye yönetimiyle yakınlaşıyor. Türkiye’den ise uzaklaşıyor. Türkiye’yi ülkesinin içişlerine karışmakla, Irak’ta Iyad Allavi’nin başını çektiği ittifaka destek olmakla suçluyor. Yaşananlar, Arapların, Arap birliğine gerçek anlamda kimlik kazandıran Cemal Abdül Nasır gibi bir lider çıkaramadıklarını gösterirken, Batı’nın AKP’yi ve Türkiye’yi Arap Baharı’na model olarak sunma çabası da işe yaramıyor.

Bu süreçte ABD, Avrupa’dan da umduğu desteği alamıyor. Almanya, İngiltere ve Fransa ayrı telden çalıyorlar. Ekonomik olarak Avrupa’nın en güçlüsü olan, krizden diğerlerine oranla daha az etkilenen Almanya, İran ve Suriye konusunda ABD’ye mesafeli duruyor. Dahası Rusya ve Çin ile hızla yakınlaşıyor. Adeta bir “Ost politik” yani Doğu politikası izliyor. Avrupa’nın 3 büyükleri arasında ABD’ye en yakın güç olan, İsrail’le birlikte ABD’nin iki stratejik ortağından biri olarak bilinen İngiltere politik olarak fazla öne çıkmıyor. Her zaman olduğu gibi ABD politikalarının Avrupa’daki sözcülüğünü yapıyor. Fransa ise AB’nin etkisizleşmesine koşut olarak Akdeniz Birliği projesi ile yeni bir çıkış ve nüfuz sahası arıyor. Füze savunma sistemi konusunda ABD ile anlaşmazlık yaşayan Rusya ise kendi güvenliği için belli bölgelere füzeler yerleştiriyor. Kaliningrad kentinde bulunan füze radarlarını aktif hale getiriyor. Erivan’daki üssü alarmdayken, Karadeniz donanması savaş pozisyonu alıyor. Bir anlamda ABD’nin kendisini bu kadar çevrelemesine, Akdeniz’e çıkmasını engelleyecek adımlar atmasına sessiz kalmayacağını gösteriyor.

ABD’nin Asya’da da gerilediği gözleniyor. Pakistan’la ilişkileri eskisi gibi sıcak değil. 11 Eylül 2001 saldırılarından sonra Afganistan’ı işgal ederken, Taliban’ı ezeceğini söyleyen ABD’nin, şimdilerde Taliban’ı muhatap aldığı, onunla müzakerelere başladığı görülüyor. Hatta resmi görüşmelere başlanması için, ABD’nin Taliban’a Katar’da büro açmasını önerdiğini yazıyor gazeteler. Ve Türkiye bu Katar’la birlikte, Suudi Arabistan’la birlikte Suriye’ye insan hakları, özgürlük ve demokrasi götürmeye çalışıyor.

İnsan sormadan edemiyor. Acaba emperyalizmin işbirlikçileri, uzantıları, taşeronları, uyduları, maşaları ülkemizi kaç paraya ve kaç parçaya bölüyorlar?

İLK KURŞUN

Barış Doster: Kaç Paraya ve Kaç Parçaya Bölüyorlar?


Eş başkanın hariciye vekilinin “komşularla sıfır sorun” politikası çöktü. Küresel diplomasinin koridorlarında ise alay konusu olmayı sürdürüyor. Çünkü sayesinde Azerbaycan ve KKTC dahil, sorun yaşamadığımız ya da sorunları artırmadığımız komşu kalmadı. Suriye, İran, Rusya, Irak’la ilişkiler gerginleşti. Malatya’nın Kürecik ilçesine yerleştirilen ve kumanda düğmesi ABD’nin elinde olan füze kalkanı radarının İran’a karşı İsrail’i korumak için oraya konduğu defalarca kanıtlandı. ABD adına bölgeye “demokrasi, insan hakları, özgürlük” ihraç etmede öylesine ileri gidildi ki, bir ara “Suriye bizim iç meselemizdir” deyiverdi eş başkan.

Anımsanacak olursa, eş başkanın ilham kaynaklarından olan Adnan Menderes de (diğeri Turgut Özal idi) ABD istediği için Irak’a müdahale etmeyi düşünmüştü. “Küçük Amerika” sürecinden büyük Türkiye çıkarmaya yeltenmişti. Ama olmadı, olduramadı. Fena halde yanıldı. Türkiye büyümedi. Önce küçük düştü, şimdi de küçülme tehdidi yaşıyor. Küçük Amerika sürecinden küçülme çıktı.

Manzaraya bakınız. İsrail büyürken, Irak’taki işgali destekleyen, Suriye’ye emperyalizm adına müdahale etmek isteyen, İslam coğrafyasını parçalama projesi olan Büyük Ortadoğu Projesi’nde (BOP) eş başkanlık yapan Türkiye küçülüyor. Sözde muhafazakâr, mukaddesatçı, maneviyatçı, mümin, mütedeyyin, Siyonizm karşıtı kadroların yönetiminde parçalanıyor. Bir zamanlar Cuma namazı çıkışlarında İsrail bayrağı yakanların, Filistin’deki şehitler için gıyabi cenaze namazı kılanların, “Laik devlet yıkılacak elbet”, “Kahrolsun Kemalist diktatörlük”, “Kanımız aksa da zafer İslam’ın”, “Müslümanlar kardeştir”, “İslam’a uzanan eller kırılsın” diye slogan atanların döneminde bölünüyor.

“Dinler arası diyalog” derken, “Medeniyetler ittifakı” derken, Mehmetçik Afganistan’da ABD askeri için, onun yerine, onun adına ölüyor. Eş başkan, Irak’taki işgalci ABD askerlerinin ülkelerine sağ salim dönmeleri için dua ederken, Kuzey Irak’tan ülkemize sarkan bölücü terör Mehmetçikleri şehit ediyor. Bir zamanların iman, ihsan, ihlas sahibi mücahitleri ise önce gömlek değiştirmenin, sonra da iş değiştirip müteahhit olmanın tadını çıkarıyorlar. Ve emperyalizmin her türlü talebine müsait hale geliyorlar. Ve bu müteahhitlik, beraberinde taşeronluğu da getiriyor. Her türlü emperyalist projeye gönüllü olmalarını sağlıyor eski mücahitlerin. Öyle ki, Suriye için “insani koridor”, “uçuşa yasak bölge”, “tampon bölge”, “güvenlik koridoru” vb. tüm seçenekleri Türkiye öneriyor. İlk önce Türkiye öne atlıyor, rol istiyor. Bir zamanlar ticari ilişkilerin hızla geliştiği, vizelerin kaldırıldığı, sınır geçişlerinin kolaylaştırıldığı, ortak bakanlar kurulu toplantılarının yapıldığı Suriye ile ilişkiler en alt düzeye iniyor. Çünkü emperyalizm bunu istiyor. Çünkü taşeronluk bunu gerektiriyor. ABD örtülü operasyonlarla, karanlık savaş hileleriyle, psikolojik harp yöntemleriyle, algı yönetimiyle, toplum mühendisliğiyle, beşinci kol faaliyetleriyle, asimetrik savaşla Suriye’ye çullanırken, Türkiye’ye daha ağır ve kanlı görevler yüklüyor. Suriyeli teröristlere sahip çıkmasını, topraklarını açmasını, para ve silah vermesini istiyor.

Bu politika Türkiye’nin ekonomisini olumsuz etkiliyor. Enerji tedarikinde güçlükler yaratıyor. Çünkü doğalgazda ve petrolde en çok ithalat yaptığımız iki ülkeyle, Rusya ve İran’la ilişkilerimizi geriyor. Türkiye, enerji temininde alternatif enerji kaynaklarından, yeni ve yenilenebilir enerji kaynaklarından yeterince yararlanamadığı için, enerji bağımlılığı, dış ticaret açığı yaratıyor. Cari açık artıyor. Tarımsal üretimi, verimliliği, tarıma dayalı sanayiyi zaten gözden çıkaran, toprak reformunu çoktan unutan, bütüncül kalkınmayı ağzına bile almayan Türkiye, izlediği dış politikayla ekonomisini de baltalıyor.

Kimi Arap ülkelerinin, birbirinden bağımsız hareket eden Suriyeli muhalifleri bir türlü birleştirememesi, sonuçta onları birleştirenin yine ABD olması, hem Araplar arasındaki birliğin ne kadar zayıf olduğunu hem de Suriyeli muhaliflerin kimden destek aldığını bir kez daha gösteriyor. Keza ABD’nin dış politikadaki araçlarından biri olan Arap Birliği’nin hiç itibarının olmadığı da görülüyor. Rusya’nın Suriye Ulusal Konseyi temsilcileriyle görüşerek bilinen görüşlerini yinelemesi ise Suriyeli muhaliflerin Moskova’ya rağmen başarıya ulaşamayacaklarını anladıklarını kanıtlıyor. Bu dönemde Irak başbakanı Nuri el Maliki, İran üzerinden Suriye yönetimiyle yakınlaşıyor. Türkiye’den ise uzaklaşıyor. Türkiye’yi ülkesinin içişlerine karışmakla, Irak’ta Iyad Allavi’nin başını çektiği ittifaka destek olmakla suçluyor. Yaşananlar, Arapların, Arap birliğine gerçek anlamda kimlik kazandıran Cemal Abdül Nasır gibi bir lider çıkaramadıklarını gösterirken, Batı’nın AKP’yi ve Türkiye’yi Arap Baharı’na model olarak sunma çabası da işe yaramıyor.

Bu süreçte ABD, Avrupa’dan da umduğu desteği alamıyor. Almanya, İngiltere ve Fransa ayrı telden çalıyorlar. Ekonomik olarak Avrupa’nın en güçlüsü olan, krizden diğerlerine oranla daha az etkilenen Almanya, İran ve Suriye konusunda ABD’ye mesafeli duruyor. Dahası Rusya ve Çin ile hızla yakınlaşıyor. Adeta bir “Ost politik” yani Doğu politikası izliyor. Avrupa’nın 3 büyükleri arasında ABD’ye en yakın güç olan, İsrail’le birlikte ABD’nin iki stratejik ortağından biri olarak bilinen İngiltere politik olarak fazla öne çıkmıyor. Her zaman olduğu gibi ABD politikalarının Avrupa’daki sözcülüğünü yapıyor. Fransa ise AB’nin etkisizleşmesine koşut olarak Akdeniz Birliği projesi ile yeni bir çıkış ve nüfuz sahası arıyor. Füze savunma sistemi konusunda ABD ile anlaşmazlık yaşayan Rusya ise kendi güvenliği için belli bölgelere füzeler yerleştiriyor. Kaliningrad kentinde bulunan füze radarlarını aktif hale getiriyor. Erivan’daki üssü alarmdayken, Karadeniz donanması savaş pozisyonu alıyor. Bir anlamda ABD’nin kendisini bu kadar çevrelemesine, Akdeniz’e çıkmasını engelleyecek adımlar atmasına sessiz kalmayacağını gösteriyor.

ABD’nin Asya’da da gerilediği gözleniyor. Pakistan’la ilişkileri eskisi gibi sıcak değil. 11 Eylül 2001 saldırılarından sonra Afganistan’ı işgal ederken, Taliban’ı ezeceğini söyleyen ABD’nin, şimdilerde Taliban’ı muhatap aldığı, onunla müzakerelere başladığı görülüyor. Hatta resmi görüşmelere başlanması için, ABD’nin Taliban’a Katar’da büro açmasını önerdiğini yazıyor gazeteler. Ve Türkiye bu Katar’la birlikte, Suudi Arabistan’la birlikte Suriye’ye insan hakları, özgürlük ve demokrasi götürmeye çalışıyor.

İnsan sormadan edemiyor. Acaba emperyalizmin işbirlikçileri, uzantıları, taşeronları, uyduları, maşaları ülkemizi kaç paraya ve kaç parçaya bölüyorlar?

İLK KURŞUN

BARIŞ DOSTER: ABD Bağımlısı Olmanın Bedeli


Tarihten ders almamanın, balık hafızalı olmanın sonuçlarıdır bunlar. Irak’taki Kürt bölgesinden sonra, Suriye’de de bir Kürt bölgesi oluşması için, aksini söylese de, elinden geleni fazlasıyla yapan dış politika sayesinde, başımız daha çok ağrıyacak.

Birlikte anımsayalım. Suriye’den atılan top mermisinin topraklarımıza düşmesi, yurttaşlarımızı öldürmesi sonrasında Türkiye, angajman kuralları çerçevesinde, eskilerin deyimiyle mütekabiliyet, yani karşılıklılık ilkesi uyarınca, anında yanıt vermişti. TBMM’den askeri müdahale için tezkere çıkarmıştı. Ancak Türkiye bu tutumu, 2003’te Süleymaniye’de askerimizin başına çuval geçirildiğinde almamıştı. O olay sonrasında ABD’ye nota verilip verilmeyeceğini soran gazeteciyi eş başkan “Ne notası, müzik notası mı?” diye terslemişti. Gül de “Büyük devletlere nota verilmez” demişti. Yani, eş başkanın benzetmesiyle büyük devlet değil, butik devlet olduğumuzu ima etmişti, anlayana.

Türk topraklarına düşen bombanın, Suriye ordusu tarafından değil, Suriye ile Türkiye’yi savaştırmak isteyen Suriyeli teröristlerce atıldığını yazdı Alman basını geçenlerde. ABD’deki etkili çevreler de ısrarla, Türkiye’nin tek başına savaş açamayacağını, eş başkan ve hariciye vekili dışında pek kimsenin buna gönüllü olmadığını, dahası Türkiye’nin bir savaşa gücünün yetmeyeceğini, tek yapabildiğinin konferans üstüne konferans düzenlemek olduğunu söylediler o günlerde. Haklıydılar. Ne de olsa Türk siyasetini, ekonomisini, ordusunu herkesten iyi biliyor, tanıyorlardı. Eş başkanın fedaisi ve de erkânı harbiye umum reisinin yumruğu da havada kaldı.

Türkiye bu dönemde giderek yalnızlaştı. Rusya, İran ve elbette Çin’in konumlarını gözetmeden yaptığı hesaplar tutmadı. Ve işin, Irak’ın kuzeyinde bağımsız Kürt devletinin ilanıyla noktalanacağı anlaşıldı. İç siyaset buna göre şekillendirildi zaten. En son anadilde savunma ve büyükşehir yasasında olduğu gibi, yasal düzenlemeler yapıldı. Bir zamanlar eş başkanın Arap sokaklarındaki ününü dilinden düşürmeyen hariciye vekili, İslam ülkelerindeki halkların, Esad rejimine karşı olsalar bile, Suriye’ye yönelik bir dış müdahaleyi asla onaylamayacaklarını öngöremedi. Türkiye, ısrarla Suriye’ye müdahale edilmesini isteyen taraf olarak öne çıkmanın bedelini ödemeye başladı. İşi Şam’da Cuma namazı kılmaya kadar vardıran eş başkan sayesinde Suriye meselesinden doğan ekonomik kayıp 25 milyar doları buldu. Uçuşa yasak bölge, tampon bölge, güvenlik şeridi, insani koridor gibi aklına gelen her şeyi söyleyen Türkiye, hiçbir hedefine ulaşamadı.

Başından bu yana Türkiye’nin Suriye’ye müdahale etmesinin zorluklarına dikkat çekenleri dinleseydi Türkiye, bu kadar ağır bedel ödemez, itibar erozyonu yaşamazdı. Ankara’nın Şam’ı sürekli tehdit etmesi, gücünün değil güçsüzlüğünün kanıtıydı. Tek başına bir şey yapamayacağının, dahası yapmak da istemeyeceğinin göstergesiydi. ABD bile, Suriye’ye yönelik bir müdahalede öne çıkmaktan çekinirken, uluslararası bir güç oluşturmak neredeyse imkânsızken, gereksiz vaatler, talepler ve tehditler Türkiye’nin inandırıcılığını, caydırıcılığını azalttı. Washington’a fazlasıyla bağımlı olmak, ABD ve AB’nin güçsüzlüğünü görmemizi engelledi. Suriye konusunda küresel mutabakat oluşmadığını fark edemedik. Kimsenin Rusya, Çin ve İran’ı karşısına almak istemediğini anlayamadık.

Kaldı ki Türk halkı da ikna olmadı Suriye meselesine. Suriye sularında düşürülen jete, topraklarımıza düşen bombaya şüpheyle yaklaştı. Suriye’nin değil, Suriye’de rejimi devirmek isteyenleri destekleyen Türkiye’nin hatalı olduğunu düşündü çoğunluk. Hem Suriye’nin parçalanması, bölünmesi, işgal edilmesi için çabalayıp, hem de Suriye’nin dostu olunamayacağını gördü. Suriye’de bir Kürt özerk bölgesine karşı çıkarken, bunu bir askeri müdahale sebebi sayarken, Irak’ın kuzeyindeki Kürt bölgesinin bağımsız olması için var gücüyle çalışılmasını çelişki, tutarsızlık olarak algıladı. Canının derdine düşen Suriye’deki rejimin, Türkiye’yle savaşmak istemeyeceğini, Türkiye’nin müdahalesine gerekçe oluşturacak adımlardan özenle kaçınacağını kavradı. Beşar Esad’ın, Suriye konusunda Ankara’yı eleştiren Türklerin bu kanaatini ters yönde değiştirecek işler yapmayacak kadar akıllı bir lider olduğunu saptadı.

Türkiye yıllar önce benzer bir hatayı Birinci Körfez Krizi’nde yapmıştı. Turgut Özal, ABD ile birlikte Irak’a girmeyi savunmuş, “bir koyup üç alacağız” demişti. Türkiye’nin kaçın kaçını aldığı, kısa sürede anlaşıldı. Daha vahimi, ABD gelip sınır komşumuz oldu. Her seferinde TBMM’den geçen tezkere ile görev süresi uzatılan Çekiç Güç himayesinde PKK gelişti. Irak’ın kuzeyinde Kürdistan’ın temelleri atıldı. Barzani hızla güçlendi. Kürt Özerk Bölgesi’nin altyapısı o dönemde kuruldu.

Ve gelinen noktada bu bölgede şöyle bir tablo çıktı ortaya:

Irak’taki Kürt bölgesi, özerklikten öte bağımsızlığa doğru koşar adım gidiyor. Barzani yakınlarına bağımsızlık ilanı için 2014’ü beklediğini söylüyor. Türkiye, Barzani’nin bağımsızlığını tanımak için yeni anayasayı ve başkanlık sistemini bekliyor. Bu amaçla idari, siyasi, iktisadi, askeri, hukuki, psikolojik, toplumsal, kültürel altyapı büyük ölçüde hazırlandı. Buna direnecek güçlerin kolu kanadı kırıldı. Önemli bölümü düzmece davalarla hapse atıldı. Suriye’de de bir Kürt özerk bölgesi senaryosu dillendiriliyor. ABD diplomasisinde önemli bir mesaj verme biçimi olan, görüşme yapılan liderle birlikte fotoğraf çektirmek, yani verilen değeri göstermek, (birlikte fotoğraf verilmezse ilişkilerde sorun var demektir) Barzani için defalarca uygulandı. Eş başkana ise Obama, elindeki beyzbol sopalı fotoğrafla mesaj verdi.

Sonuçta “idealist diplomasi”, “halka yakın dış politika” gibi hayatta karşılığı olmayan kavramlarla konuşmanın bedelini ödüyoruz. Çünkü bu lafları edince bize, Sudan’da El Beşir’e niçin destek verdiğimizi soruyorlar. Libya’nın eski lideri Kaddafi’nin elinden önce insan hakları ödülü alıp, sonra da onun devrilmesi için nasıl da çabaladığımızı anımsatıyorlar. Beşar Esad’a önce “kardeşim, dostum” deyip sonra da onu “eli kanlı zalim diktatör” olarak nitelemeyi nasıl açıkladığımızı merak ediyorlar. Türkiye’nin hedefleri ile sert gücü (askeri gücü) ve yumuşak gücü (ekonomik, politik, toplumsal, kültürel, bilimsel, teknolojik gücü) arasında uyum olup olmadığını sorguluyorlar.

Şunu görmek gerekir. Barışı tutan el silahtır. Onun caydırıcılığı olmadan, silahlı kuvvete dayanmadan yumuşak güç tek başına yetersiz kalabilir. Japonya ve Almanya bunun örnekleridir. Türkiye ne sert gücü ne de yumuşak gücü ile bölgesel güç olacak kabiliyette değildir. Devlet kapasitesi yetersizdir. Gerçeklerle niyetler, hedeflerle olanaklar arasında uçurum vardır. 1950’den itibaren ABD etkisine fazlasıyla girmenin (1960’larda kısa dönem için çok yönlü, dengeci politik arayışlara girilmiş, bunu 1971 muhtırası izlemiştir) bedelini ödemektedir.

İLK KURŞUN

BARIŞ DOSTER: Libya’da Ne Oldu? Suriye’de Ne Oluyor?


Emperyalizm gerçek yüzünü Libyalılara göstermeye başladı. Ülkenin bölünme tehlikesi yaşadığını, bizzat yöneticileri söylüyor. Şurası muhakkak, Libya petrolünü batılı şirketler çıkarıp pazarladığı sürece, Libya’daki iktidarı güdecekler. Libya halkı gün yüzü görmeyecek. Hem Bosna’da Müslümanları katleden Sırplara ucuz petrol veren, hem Libya’daki Türk inşaat firmalarına ihale veren, hem de Bosna’daki olayları siyasi malzeme olarak kullanan Türk başbakanı Necmettin Erbakan’a çadırında ayar veren Kaddafi’yi belli ki Libyalılar çok arayacaklar.

Libya’da yaşanan gelişmelerde, sahip olduğu petrol kaynaklarının büyük payı vardı. Ülke bombalanırken “barış, demokrasi, özgürlük, insan hakları” lafları tedavüldeydi. ABD, Libya’nın işgali için BM’yi, NATO’yu devreye soktu. 1951’de bağımsızlığını ilan eden, yüzde 95’i çöl olan, petrol ve doğalgaz açısından zengin kaynakları bulunan, 6.5 milyon nüfuslu bu ülke şimdi talan ediliyor. Yaklaşık yüzde 20’lerde seyreden işsizliği düşürme yönünde umut yok. 1986’da ABD uçaklarınca çadırı bombalanan, Libya’nın düşürdüğü öne sürülen Lockarbie uçağı nedeniyle batıya yüklü bir kan parası ödeyen Kaddafi’nin kurduğu düzenden de eser kalmadı.

Gelelim Türkiye’ye. Ülkemiz, Libya’dan sonra Suriye’de de emperyalistlerin yanında yer aldı, kuryeliğine soyundu. Düştüğümüz durum ortada. Maalesef Türkiye, ABD’nin zayıflamasından en olumlu etkilenecek ülkeler arasında olduğunu kavrayamadı. ABD’nin etkisi azalırsa, Afganistan, Irak ve Suriye örneklerinde görüldüğü gibi, kriz bölgelerine müdahale gücü olmaktan kurtulacağımızı maalesef göremedi. Batının dilindeki “güvenlik tüketen değil, güvenlik üreten ülke” pozisyonundan sıyrılacağını anlayamadı. Daha açık söylemek gerekirse, George Soros’un dediği gibi, “en iyi ihraç malı Türk ordusu olan” ülke görünümünden çıkacağını saptayamadı.

Oysa şurası çok açık: Türkiye emperyalizmin boyunduruğundan kurtulursa, Mehmetçiğin kanını satmaz. Şimdiki halde ise vatan toprakları yasayla satışa çıktığından, parayla satıldığından, bir süre sonra uğrunda ölecek toprak, yani vatan kalmayacak. O zaman da emperyalistler için ölmek kaçınılmaz hale gelecek. Zira Türkiye’nin bu görevini tamamlayan bir diğer görevi daha var. O da bölgesel bir güç olan, Avrasya jeopolitiğinde ABD’nin en amansız muhalifi olarak öne çıkan İran’ı dengelemek. ABD’nin isteğiyle Suriye’de rejimi değiştirmeye soyunan Türkiye, İslam aleminde de İran’ı dengelemek, onun önünü kesmek için çabalıyor. Ilımlı, uyumlu, ABD destekli İslam’ı bölgeye model olarak sunmaya çalışıyor. Bunların hepsi, Büyük Ortadoğu Projesi’ndeki görevin gerekleri olarak öne çıkıyor.

Türkiye, bu görevini layıkıyla yapabilsin diye İsrail’le danışıklı dövüş oynadı. Davos’taki “one minute” çıkışından bu yana ABD gözetim ve denetiminde iyi polis – kötü polis oyunu sahnelendi. Mısır başta olmak üzere Arap dünyası, özellikle de Körfez ülkeleri bu konuda Türkiye’ye bir süre için yardımcı da oldular. Dışa bağımlı Türk ekonomisine Körfez ülkelerinden sıcak para gelmesinin nedenlerinden biri de buydu. Çünkü Arapların Türkiye’ye büyük miktarda sıcak para getirmesi, sadece iktidarla olan düşünsel yakınlıklarıyla veya “hızla büyüyen istikrarlı ekonomi” olduğumuz masallarıyla açıklanamaz. Türkiye, ABD tarafından içi boş bir kavramla, “model ortak” olarak tanımlanırken, İran’ın Şii hilali oluşturma çabalarına karşı Sünni blok oluşturma görevini de üstlenmişti.

Ancak evdeki hesap çarşıya uymadı. Komşularla sıfır sorun politikası çöktü. Suriye’de Esad karşıtlığı politikası iflas etti. İran’a karşı füze kalkanına topraklarımızı açmak, ülkemizi zor durumda bıraktı. Bölgesel politikaları ve ülkesinin bütünlüğünü savunan Irak başbakanı Maliki’yle zıtlaşmak ülkemizi daha da yalnızlaştırdı. İran ve Rusya, Malatya Kürecik’e yerleştirilen füze kalkanı radarını tehdit olarak gördüklerini defalarca açıkladılar. Irak, Türkiye’nin düşmanca davrandığını, Suriye emperyalizmin taşeronluğunu yaptığını ilan etti. Batının cephe ülkesi Türkiye ile Doğunun cephe ülkesi İran’ı savaştırmak isteyen emperyalizmin gerçek yüzünü göremedi Türkiye. Suriye’de Sünni – Şii çatışmasını körükleyenlere destek verdi. Sözde İsrail ile gerginlik yaşarken, petrol ve silah lobileriyle yakından iş tuttu. İktidar partisinin kongresinde onur konuğu olan ve “Türkiye seninle gurur duyuyor” diye selamlanan Kuzey Irak Kürt Yönetimi lideri Barzani, bağımsız Kürt devleti konusunda ABD’den izin aldı. PKK – BDP, yeni anayasa, özerklik, federasyon konularında ABD’den gerekli talimatları aldılar. BDP yöneticilerinin deyimiyle ABD’den rol istediler. İktidarla da bu konularda büyük ölçüde uzlaştılar.

Arap Baharı’nın yaşandığı ve yaşanmakta olduğu ülkelerin hiçbirine demokrasi, insan hakları, özgürlükler, hukuk devleti, sivil toplum, istikrar, şeffaf bir piyasa ekonomisi gelmedi. Kısa vadede geleceği de yok. Ama kan geldi, acı geldi, bölünme geldi. Kaynakları Batı tarafından eskisine oranla daha çok yağmalanır oldu. Bunun somut örneği olan Libya’da Ulusal Geçiş Konseyi Başkanı Mustafa Abdülcelil, siyasi kavgaların ve aşiretçiliğin ülkeyi böldüğünü, ülkeyi üçe bölecek bir federal sistemden endişe ettiğini söyledi. Kaddafi’yi deviren güçlerin siyasi parti kurmasına da karşı çıktı. Petrolde dünya zengini olan Suudi Arabistan üzerindeki ABD etkisi Arap Baharı ile birlikte daha da arttı. Suudi Arabistan’ın ABD’nin istemediği bir petrol sevki yapmasın olanaksız olduğu bir kez daha görüldü.

Hüsnü Mübarek devrildikten sonra Mısır’a giden eş başkan, burada karşı olduğu laikliği orada övünce, Müslüman Kardeşler’den anında tepki geldi: “Mısır’ın içişlerine karışmayın, herkes kendi işine baksın, her ülkenin koşulları farklıdır”. Arap sokaklarının sesini dinleyerek dış politikayı yönlendirdiğini söyleyen hariciye vekili, Libya’ya petrol olarak bakanların Yemen için kıllarını bile kıpırdatmadıklarını göremedi. Sünni Mısır’ın kendisini kendisini Arap dünyasının lideri ve Akdeniz İslamı’nın merkezi olarak gördüğünü de, Şii İran’ın da kendisini Asya İslamı’nın merkezi ve Fars kültürünün lideri olarak konumlandırdığını da bilemedi. Bahreyn’de Şii halk ayaklandığında, Suudi tanklar müdahale ederken, insan hakları odaklı dış politika yürüttüğünü söyleyen Türkiye hiç sesini çıkarmadı.

Şunu yapabilirdi Türkiye: Karşılıklı olarak içişlerine saygı esasıyla, bölge merkezli politikalara öncülük edebilirdi. Yakın zamana kadar Suriye ile yaptığı gibi işbirliğini öne çıkararak, İran’la enerji başta olmak üzere ekonomik ilişkileri geliştirerek, Orta Asya’da, Kafkasya’da, Ortadoğu’da saygı duyulan, muteber bir bölge gücü olabilirdi. Bundan sadece siyasi olarak değil iktisadi olarak da büyük yarar sağlardı. Tarihsel olarak rekabet içinde olduğumuz İran’la, bölge ülkelerini içine alan bir yakınlaşmaya öncülük etmek, hızla yakınlaşmakta olan Rusya ve Çin gibi Avrasya’nın büyük ülkelerinden de destek bulurdu. Türkiye’nin karşılıklı saygı ve ortak çıkar zemininde bir bölgesel işbirliğine öncülük etmesi, sadece bölgede değil dünyada siyasetinde de elimizi güçlendirir, Batıda masaya daha güçlü oturmamızı sağlardı.

Türkiye bunların hiçbirini yapmadı. Bakalım bundan sonra yapacak mı?

İLK KURŞUN

BARIŞ DOSTER: Kapitalist İman ve Çürüyen Toplum


Yapılan araştırmalara göre; Araplar lüks tüketime, gösterişe çok düşkünmüş. Bir diğer araştırma, dünyada 2010 yılında eğitime 1.1 trilyon dolar, askeri harcamalara ise 1.630 trilyon dolar harcandığını ortaya koyuyor. Bir diğer ifadeyle savunma ve güvenliğe ayrılan bütçe, eğitime ayrılandan 530 trilyon dolar daha fazla. Başka bir araştırmaya göre ise dünyada 2011 itibariyle 4.4 milyon mülteci varmış.

Bu sayılar, kapitalizmle, onun olmazsa olmazı olan tüketim kültürüyle, örgütlü sömürüyle, talanla, savaşla, saldırganlıkla hesaplaşmayan bir muhafazakârlığın hayatta karşılık bulamadığını gösteriyor. Birkaç basit soru soralım: Bir yandan “israf haramdır” deyip, diğer yandan modayı yakından takip etmek, israfa yol açmaz mı? Lüks tutkusu, gösteriş merakı, marka bağımlılığı, güzel görünme çabası, magazine yönelik ilgi israf değil midir? Hac farizasını yerine getirirken 5 yıldızlı otelde kalmak, Kâbe manzaralı odada konaklamak için Diyanet İşleri Başkanı’nı arayıp torpil, iltimas talep etmek ne anlama gelir? Böylesi taleplerin çokluğunu bizzat Diyanet İşleri Eski Başkanı Prof. Dr. Ali Bardakoğlu açıklamış, “Kâbe manzaralı oda isteyenler nedeniyle tansiyonunun çıktığını” söylemişti.

Basından izlediğimiz kadarıyla hacca, umreye giden kimi müminler arasındaki lüks tutkusu, gösteriş merakı, alışveriş düşkünlüğü adeta paparazzi programlarına konu olacak boyuttaymış. Beş yıldızlı otellerdeki lüks, gösterişli iftar sofralarında buluşup diyanet değil ama ticaret ve siyaset konuşanlar için normal bir durum. Şaşırtıcı değil. Parasını verdiği iftar çadırının üzerine iki adam boyunda adını yazdıran, şirketinin armasını, logosunu bastıran mümin, mütedeyyin, muhafazakâr işadamları açısından da bir sorun yok bunda. Hacca kısmen turistik merakla, ama daha çok da politikacılara yakın olmak, belki bir fırsatını bulup birkaç ihale pazarlığı yapmak amacıyla gidenlerin varlığı ve çokluğu biliniyor. Haccı, dini bir vecibe olarak değil, iş gezisi olarak gören hayli zenginimiz var. 500 bin liralık lüks arabalarla Cuma namazına giden biri için doğal. 50 bin dolarlık yüzük, 30 bin dolarlık saatle namaz kılan için normal. O nedenle, meseleye israf olarak, haram olarak bakmıyorlar. Sınıfsal konumlarına, kazançlarına göre yaşayıp, tükettiklerini söylüyorlar. “Bu gösterişle, şatafatla, debdebeyle, lüksle namaz da kılınmaz, oruç da tutulmaz, hacca da gidilmez” diyenlere ise ters ters bakıyor, bazen de hakaret ediyorlar. Henüz burjuva olmamış, sadece zengin olmuş insanların gösteriş merakı, lüks tüketim tutkusu, statü göstergesi, alaturka bir güç gösterisi oluyor.

Tarihte evle, arabayla, mobilyayla, ziynet eşyasıyla insan olana da mümin olana da rastlanmaz. Ahlakla, bilgiyle, bilgelikle, tevazuuyla, yardımseverlikle, kadirşinaslıkla, vefayla, cömertlikle, temiz kalple, çalışkanlıkla, dürüstlükle, sadakatle, kul hakkı yememekle, zayıfı kollamakla, mazlumun yanında yer almakla, temiz kalple, dedikodu, iftira, gıybetten uzak durmakla iyi insan, iyi Müslüman olunur. Marka saat, marka araba, pahalı cep telefonu, lüks konut, marka giysiler, toplumun gözünü bir süre için boyar. Bu süreçte mazruf çürürken zarfın göz kamaştırması da doğaldır. O nedenle “çalıyor ama namaz da kılıyor”, “kul hakkı yiyor ama hacca da gidiyor” mantığının gelişir, yaygınlaşır, halk içinde zemin bulur. Turgut Özal’la birlikte doruğa çıkan hırsızlığı hoş görme anlayışı, “yedi ama yaptı da”, “çaldı ama çevresine de yedirdi” felsefesi bunun kanıtıdır. Nitekim Özal “Benim memurum işini bilir” sözüyle de tarihe geçmiştir. O nedenle, her ne pahasına olursa olsun havuzlu villada yaşamak isteyen bir toplum, dürüst adamı sevmez. “Bu adam yemez, bana da yedirmez. Bize yiyen ve çevresine de dağıtan adam lazım” diye düşünür. İnsanlar kendilerine benzeyeni severler. “Yedi ama yaptı da” diye düşünen insanın, “o yedi bana kalmadı, o çaldı benimle paylaşmadı” diye üzülmesi normaldir.

Kapitalizmin getirdiği bencillikle, açgözlülükle, para hırsıyla mücadelede insanlık fazla başarılı olamamıştır. Çürüme, çökme, çözülme kolay, hızlı olmuştur. Hakkı, adaleti, paylaşmayı savunan dinler, daha eşit, daha adil bir dünya öneren ideolojiler, felsefi akımlar -en azından şu an için- kapitalizme, tüketim kültürüne yenilmişlerdir. Kapitalizm açısından işler çok iyi gitmese de, ekonomik krizi aşmakta zorlansa da, onun kısa vadede yenileceğini söylemek de olanaksızdır. Kapitalizm, kavramları, ideolojileri, değerleri metalaştırıp içini boşaltmada, kendi amacı doğrultusunda kullanmada başarılıdır. “Dünya malı dünyada kalır” dense de, “dünyanın Sultan Süleyman’a kalmadığı” söylense de, insan egosu kapitalizmi besler, kapitalizmden beslenir. Mala, mülke, servete, şehvete, şöhrete, güce düşkündür insanlar. Bunlara kolay teslim olurlar. Dünya malı insanları esir alır, onlara hükmeder adeta. Bencillik, kibir, lüks tutkusu insanı çabuk kuşatır. Kapitalist saldırıdan sadece dünyevi özlemler, ülküler değil, dinler de nasibini almıştır. Kapitalizm, dinlerin de içi boşaltılmıştır. İhsan Eliaçık’ın deyimiyle din “adeta bir zengin eğlencesine” dönüştürülmüştür. Sömürüye, adaletsizliğe, eşitsizliğe, hırsızlığa, yağmaya, talana, barbarlığa, işgale, istilaya itiraz etmesin diye özellikle de İslam dini, ılımlı, uyumlu hale getirilmek istenmiştir. Ve ABD’nin bu projesi ne yazık ki önemli ölçüde amacına ulaşmıştır.

Anımsayalım, vergi kaçakçılığını, rüşveti anlayışla, hoşgörüyle karşılayan, kurduğu siyasal parti yolsuzluklarla birlikte anılan, “Ben zenginleri severim”, “Benim memurum işini bilir” gibi sözlerle tarihe geçen Turgut Özal, geniş kitleler tarafından “dindar cumhurbaşkanı” sloganlarıyla, dövizleriyle toprağa verilmiştir. “Zenginleri seven, dindar” cumhurbaşkanı imajı öyle tutmuştur ki, dinin özünde bulunan, alarak değil vererek zengin olunacağını, insanın paylaştıkça zenginleşeceğini vazeden düşünce geri plana düşmüştür. Özal’ı “dindar cumhurbaşkanı” diye defnedenlerin aklına Zeynep Özal’a hediye edilen lüks Jaguar otomobil, Ahmet Özal’ın Cem Uzan’la birlikte yasaları delerek kurduğu Star TV gelmemiştir.

En büyük, en ağır, en bağışlanmaz günah olarak kul hakkı yemeyi gören bir dinin mensupları, “Yediğiniz helal olsun ki, dualarınız kabul göre” diyen bir peygamberin yolundan gidenler, dünya yolsuzluk liginde hep ilk sıradadırlar. Yeryüzünde yolsuzluğun, rüşvetin, iltimasın, torpilin, eşitsizliğin, adam kayırmanın en yaygın olduğu ülkeler Müslüman ülkelerdir. Sözde muhafazakârlaşan Türkiye’de toplumsal ve ailevi değerler aşınmaktadır. Muhafazakârlığın içi boşalmakta, rüşvet, yolsuzluk, kayırmacılık artmaktadır. Ve toplumda, muhafazakârlık adına, son dönemlerin yaygın deyimiyle “abdestli kapitalizm” adına sosyal devlet, kamucu, toplumcu anlayış tasfiye edilmektedir. Sadaka kültürü öne çıkmaktadır. Toplum dilencileştirilmektedir.

Gerçekçi olalım, sistemin yarattığı dev ve derin yoksulluğu, fitre ve zekât vererek aşmak olanaksızdır. Yoksulluk ile varsıllık doğru orantılıdır. Biri arttıkça diğeri de artar. Zenginlik toplumsal hayatta, gündelik yaşamda bir baskı aracına dönüşürken, dinin bundan etkilenmemesi mümkün değildir. Mesele, zenginleri daha cömert olmaya davet eden imamlarla, vaizlerle, müezzinlerle, hocalarla çözülemez.

Sorun sınıfsaldır ve kökü çok derinlerdedir.

İLK KURŞUN

Babalar Gibi Satanlar ve Cumhuriyeti Savunanlar


Oğlunun civciviyle, yemiyle de ünlü eski bir maliye bakanı, Cumhurun dişinden tırnağından artırdığıyla yaptığı, çok zor koşullarda biriktirip, tasarruf ederek inşa ettiği kamu iktisadi teşebbüsleri için “Babalar gibi satacağız” derdi. Oysa o babalar gibi satılanlar Cumhuriyetin sadece ekonomik anlamdaki kaleleri değil, ulusal bilincin ve bağımsızlığın da simgeleriydi. Sümerbank’lar, Etibank’lar artık yoklar. Kayseri Doukma’nın basmasını, Nazilli’nin bezini kullanmıyoruz artık. “Babalar gibi satan” bakan rahatsızlandığında, kalp ameliyat olması gerektiğinde, Hacettepe’yi, Çapa’yı, Cerrahpaşa’yı, Ankara Numune’yi, Haydarpaşa’yı, Siyami Ersek’i de istememişti zaten. Önünde kocaman ABD bayrağı bulunan tişörtle gezen eşi, “Rabbim Cleveland dedi” diye buyurmuştu, eşinin ameliyat olacağı hastane için. Karı kocanın söz ve eylemleri, istikamet ve uygulamaları örtüşüyor, birbirini bütünlüyordu. Aile saadeti bu olsa gerek.

O maliye bakanı, her anlamda Turgut Özal ekolündendi. 1961 anayasasının ürünü olan Devlet Planlama Teşkilatı’ndan yetişen ama planlamadan nefret eden Özal gibi bakardı, hayata, ekonomiye, Cumhuriyete, ABD’ye. Dışa bağımlı ekonomi modeliyle, sadece büyümeyi öncelerdi. Kalkınmayı aklının ucundan bile geçirmezdi. Üretimle, istihdamla, ihracatla, iktisadi dışsallıkla, ileri teknolojiyle, refahın tabana yayılmasıyla, adil bölüşümle, hakça paylaşımla, sosyal devletle arası hiç iyi değildi. Cumhuriyetin yaptığı her şeye karşıydı. Sadece toplum anlayışına, dünya görüşüne değil. Ekonomik felsefesinden de, yurttaşlık bilincinden de haz etmezdi.

Türkiye, 1961 Anayasası ile hayatımıza giren planlama kavramını unutalı çok oldu. Kamuculuk ve planlama olmaksızın, Cumhuriyetin yaşaması olanaksız olduğu için, süreç içinde sadece planlama değil, ülkemizin en parlak kadrolarının yetiştiği Devlet Planlama Teşkilatı da içi boşaltılarak, fiilen tasfiye edildi. Oysa yıllarca ülkeyi yönetenlerin yetiştiği önemli kurum ve ekollerden biriydi planlama, hesap uzmanları kurullarıyla, teftiş heyetleriyle birlikte.

Henüz farkına varmadık. Ama Demokrat Parti’nin meşhur sloganı olan “Bize plan değil, pilav lazım” sözüne kanmanın bedelini ağır ödedi halkımız. Bir zamanlar dünyada kendi kendisine yeten, kendi kendisini besleyen 7 ülkeden biri olarak öne çıkan ülkemiz, et ithal eder, pirinç ithal eder, pamuk ithal eder, buğday ithal eder, saman ithal eder hale geldi. Milli Mücadele sonrasında 3 beyazı üretmekle işe koyulan, kendi kendine yetmeyi hedefleyen Cumhuriyet gözden düşünce, yurdumuz sadece iktisadi olarak değil, siyasi ve askeri olarak da bağımlı oldu emperyalizme.

Kamuculuk ve planlama olmadan büyümenin istikrarlı olamayacağını göremedik. Sürdürülebilir, hızlı, dengeli büyümenin mümkün olmadığını anlayamadık. O nedenle Türk ekonomisi için mümkün ve gerçekçi olan sürdürülebilir büyüme hızını istikrarlı bir şekilde yakalayamadık. Uzun dönemli büyüme hızımızın ortalama yüzde 5- 5.5 olması da bunu kanıtladı zaten. Kamuculuk ve planlama olmaz ise yüksek büyüme hızı yakalansa dahi, büyümenin tabana yayılamayacağını, büyüme hızının sürekli, kalıcı olamayacağını kavrayamadık. Büyümeyi konuşurken kalkınmayı konuşmadık. Türk ekonomisinin yatırım, birikim, tasarruf gücünün ve dünya konjonktürünün Türkiye’nin ikinci bir Çin mucizesi yaratmasına olanak tanımadığını göremedik.
Ekonomik krizin küresel ölçekte etkisini sürdürdüğü bir dönemde kendimize sormak gerekir: Bizim için yılda ortalama yüzde 8- 9 oranında büyümek, bunu uzun yıllar sürdürmek olanaklı mıdır? Bu amaçla ülke içinde sağlanan tasarrufun ve dışarıdan gelen yabancı sermayenin çok yüksek olması gerekmez mi? Bu ikisinin toplamı, milli gelirin üçte birine ulaşmazsa, Türkiye’nin yüzde 8-9’larla istikrarlı biçimde büyümesi mümkün değildir. Bu büyüme oranını yakalasa bile, yatırımların verimliliği konusunda sıkıntı yaşaması kuvvetle muhtemeldir. Dahası, hızlı büyüme döviz krizine ya da yüksek enflasyona da neden olabilir.

Daha açık yazalım. 60 yıllık büyüme ortalaması yüzde 5 düzeyinde olan ülkemiz, çok hızlı büyüdüğü yılların ardından kriz yaşamıştır. O yüzden ortalama büyüme hızı çok yüksek olmamıştır. Zira büyüdüğü yıllarda sağlıksız büyümüş, yerli kaynaklarla finanse edilemeyecek kadar hızlı büyümüş, sonrasında da döviz darboğazına, borç krizine girmiştir. Enflasyon fırlamıştır. Dahası, büyürken bile istihdam yaratmayan yani istihdamsız büyüme hastalığına yakalanan Türkiye, ekonomik, siyasi, diplomatik, askeri baskılarla mücadele etmekte de zorlanmıştır. Ekonomi, özellikle 1980 sonrasında sanayi sermayesiyle değil, spekülatif sermayeyle, rant- repo- faiz- borsa- döviz sermayesiyle, tefeci sermayeyle anılır olmuştur. Üretici, yatırımcı sermaye yapısı değil, siyaset ve mafyayla iç içe geçmiş, yağma ve talandan beslenen, merkezde ve yerelde korunan, kollanan, kayırılan, avantacı bir sermaye yapısı öne çıkmıştır.

Türkiye, 1995 yılında davul zurna eşliğinde imza attığı ve 1996’dan bu yana içinde olduğu Gümrük Birliği’nin neden olduğu zararı da yeni yeni fark etmeye başlamıştır. O zaman bu imzayı destekleyen TÜSİAD çevresinin şimdi “İyi ki AB üyesi değiliz” demesi, Gümrük Birliği’nden yakınması, istihdamı düşürüp, işsizliği artırdığını belirtmesi, ülkemizde burjuvazinin de, sınıfsal konumundan beklenen ufka, uzak görüşlülüğe yeterince sahip olmadığını göstermektedir. Batılı, merkez, kapitalist ülkeler için üretim yapan tedarikçi bir ekonomi olan Türkiye’de burjuvazinin Batının acentesi olması, komprador karakterli olması, fason, tapon üretim yapması, montaj sanayi olmayı kabul etmesi doğaldır. Ama kendi boyuna bakmaksızın, devlet kapasitesini bilmeksizin, bölgesel güç olacağını düşünmesi, bölgedeki pazar, hammadde kavgasında öne çıkabileceğini sanması doğal değildir. Gerçekten burjuva karakterine, aklına ve gerçekçiliğine sahip olan bir sınıfın, değil bölgesel güç, alt emperyal bir güç olmak için bile gereken asgari birikimden, kuvvetten yoksun olduğunu görmesi, bilmesi gerekir.

Şunu da anımsatalım: Zengin ülkeler ulaştıkları güce hem korumacı duvarların arkasına sığınarak hem de ulus aşırı sömürüyle, yağmayla, talanla ulaşmışlardır. Şimdi geri kalmış ülkelerden özelleştirmeye hız vermelerini, gümrük tarifelerini indirmelerini, korumacılıktan uzak durmalarını istemektedirler. Yani kendi yaptıklarının tam tersini önermektedirler, dayatmaktadırlar. Küreselleşmenin hem ülkeler arasında, hem de ülkelerin kendi içinde eşitsizliği, adaletsizliği, gelir dağılımı uçurumunu körüklediğini çok iyi bilen emperyalist ülkeler, azgelişmiş, çevre ülkelere hem kendileri çullanmakta, hem de emperyalizmin aracı kurumları olan uluslararası örgütler eliyle baskı yapmaktadırlar.

O nedenle Cumhuriyetçi uyanışın öne çıktığı bir süreçte, Cumhuriyetçilerin, tam bağımsızlığın temeli olan ekonomiye daha çok kafa yorması, kalkınmayı, planlamayı, kamuculuğu, halkçı ve devletçi iktisadı gündemlerine alması zorunludur.

BARIŞ DOSTER

İLK KURŞUN

Barış Doster: Muhalefet Oslo’nun Neresinde?


CHP’nin Sosyalist Enternasyonal ile ilişkisine değerli hocam Prof. Dr. Alpaslan Işıklı da dikkat çekmişti birkaç yıl önce. Bu örgüt ile CHP’nin tarihsel ve ideolojik bir doku uyuşmazlığı içinde olduğunu belirtmişti. Ama belli ki emperyalist batıya duyulan sevda sadece iktidarla sınırlı değil, muhalefette de fazlasıyla güçlü.

Anımsatmakta yarar var. Sosyalist Enternasyonal ileri, gelişmiş, merkez, kapitalist ülkelerin sosyal demokrat partilerinin uluslararası dayanışma ve işbirliği örgütüdür. 2012’de Güney Afrika’da toplanan kongresinde de bunu bir kez daha kanıtlamıştır. Garip olan, CHP gibi, her ne kadar çizgisinden sapsa da, kökleri itibariyle antiemperyalist, tam bağımsızlıkçı, devrimci ve aydınlanmacı olan bir partinin, bu emperyalist örgütten medet ummasıdır. Nitekim CHP yöneticileri bu garabeti, içeriğini bilmeden imza attıkları bir bildiriyle de taçlandırmışlardır. Türkiye’ye döndükten sonra neyi imzaladıklarının farkına varmışlarsa da iş işten geçmiştir. Acı bir tablodur.

Partiyi Güney Afrika’da temsil eden, genel başkanlarını da Sosyalist Enternasyonal Başkan Yardımcılığına seçtiren kadroda bulunan bir parti yöneticisi, Türkiye’ye geldikten sonra, imza attıkları metinle ilgili yazılı açıklama yapmıştır. CHP’ye katıldıktan kısa süre sonra genel başkan adayı olacak kadar siyasetten ve parti dinamiklerinden habersiz olan bu politikacı, belli ki kendisine danışmanlık hizmeti de veren 2. Cumhuriyetçi, liberal arkadaşlarının etkisinden olacak, altına imza attıkları metne “güçlü çekinceler koyduklarını” açıklamıştır. Aynen danışmanlarının bir diğer emperyalist proje olan ve Avrupa’daki ekonomik kriz sonrasında geleceği hayli kararan AB’ye “güçlü bir evet” demesi gibi… Hazin bir durumdur.

Güney Afrika’daki toplantıda önünüze konan metni imzalayacaksınız, Türkiye’ye geldikten sonra ise faks çekip, e posta atıp, telefon açıp çekincelerinizi, itirazlarınızı, endişelerinizi bildireceksiniz. “Bu karardan, sonuç metninin bu bölümünden haberimiz yoktu. Haberdar olunca hemen itiraz ettik” demek ciddiyetten uzak bir tutumdur. Ülkemiz adına hem onur hem de umut kırıcıdır. Bu olaydan kısa süre sonra, CHP yöneticilerinin, liberal, numaracı cumhuriyetçi, iktidar yanlısı, Soros sever aydınlar ile bir otelde buluşup, Kürt sorununu tartışmaları, CHP’nin attığı imzanın arkasında olduğu yönünde bir algı yaratmıştır. Söz konusu otel toplantısından partinin sözcüsü dahil pek çok genel merkez yöneticisinin ve TBMM grubunun büyük çoğunluğunun haberdar olmaması da bu algıyı pekiştirmiştir. Altına “bilmeden” imza atılan metin ile parti yönetiminden “habersiz” yapılan otel toplantısının içeriği arasında bağ vardır çünkü. İkisi birbirini tamamlamaktadır. Hele de partinin bir diğer genel başkan yardımcısının, aylar önce gündeme getirdiği akil adamlar önerisi dikkate alındığında, tablo netleşmektedir.

Parti yöneticilerinin sosyal demokrasinin batıdaki tarihi ve işlevi konusundaki bilgi eksiklikleri, doğal olarak onları Sosyalist Enternasyonal’in küresel siyasette kimlerin, hangi merkezlerin aracı olduğu konusunda da bilgisiz kılıyor. Doğaldır bu. Ama doğal olmayan şudur. Altına imza attıkları metne, ülkeye döndükten sonra bir araba dolusu itirazda bulunmak, durumu Sosyalist Enternasyonal’in merkez yöneticilerine iletmek sadece dikkatsizlikle veya dil bilmemekle açıklanamaz. Daha başka şeyler gelir insanın aklına. En hafifinden şu soru sorulur: “Madem metnin içeriğine bu kadar büyük itirazlarınız vardı, niçin imzaladınız?”.

CHP’nin imza attığı metinde Kürt meselesi (Güneydoğu sorunu, terör sorunu, etnik milliyetçilik sorunu ya da bunların hepsi de diyebilirsiniz) uluslararası bir sorun olarak tanımlanmaktadır. Terör örgütü de adeta Filistin Kurtuluş Örgütü gibi bir örgüt olarak konumlandırılmaktadır. Yani tam da emperyalist merkezlerin istediği gibi, konu uluslararası hale getirilmektedir. Türkiye’ye yönelik her türlü dış baskı ve hatta müdahale için psikolojik, politik zemin hazırlanmaktadır. Sorun Türkiye’nin feodal, toplumsal, ekonomik, politik bir sorunu olmaktan çıkarılmaktadır. Sorunun etnik milliyetçi, ırkçı boyutu yok sayılmaktadır. Terör eylemleri adeta geçiştirilmektedir. Bu bağlamda CHP’nin Güney Afrika’da bilmeden attığı imza, Oslo görüşmelerine, usulden itiraz edip, esastan destekleyen tavrıyla uyumludur.

Şüphesiz Sosyalist Enternasyonal kararlarının bağlayıcılığı yoktur. Yaptırımı yoktur. Ama sıkışınca devleti kuran parti olmakla övünen bir partinin, ülkeyi bölmek isteyen emperyalizmin uzantısı ırkçı bir terör örgütünün uluslararası bir toplantıda şirin gösterilmesine karşı itiraz etmemesinin, tersine o metne imza atmasının tarihsel, siyasal, toplumsal, ideolojik, psikolojik karşılığı vardır. İmzayı attıktan sonra, durum anlaşılınca sağa sola yazılı açıklama gönderenlerin, Sosyalist Enternasyonal sekreteryasını arayıp, itirazlarını iletenlerin ciddiyetten uzak tutumlarına layık değildir ülkemiz. Kişilerin politik bilinci danışmanlık hizmeti aldıkları emperyalizm işbirlikçisi, numaracı cumhuriyetçi, iman taciri, manevi- muhafazakâr değer simsarı isimler tarafından sakatlanmış, bulandırılmış olabilir. Neye imza attıklarının farkında olmadıkları gibi ne söylediklerinin de farkında olmayabilirler. Ancak TBMM’de görev alan bir milletvekili, değil Sosyalist Enternasyonal Sonuç Bildirisi, babasının vasiyeti bile olsa, “KÜRT MESELESİ, ULUSLARARASI BİR SORUNDUR. FİLİSTİN MESELESİYLE PARALELLİK GÖSTERİR. BU YÜZDEN ULUSLARARASI GÜNDEME TAŞINMASI GEREKİR” diye yazan bir metne imza atamaz.

Akil adamlar önerisi, Güney Afrika’da atılan imza ve liberallerle otel toplantısı, şu soruyu sormayı gerektirir: Hükümetin akil adamları ile ana muhalefetin akil adamları arasında fark var mıdır? Bildiğimiz kadarıyla yoktur. Hepsi de emperyalizmden aferin almış, ABD’ye sadakati, AB’ye muhabbeti bilinen, liberal, yetmez ama evetçi takımındandır. Başından bu yana sorunun tam da emperyalist güçlerin istediği gibi uluslararasılaşmasını savunan kişilerdir. Belli ki yenileşmiş ve aklaşmış olan muhalefetin lider kadroları, Atatürk’ü, Kemalizm’i partiden kazımaya yeminlidir. Atatürk’ün ilke ve devrimleri milli eğitim müfredatından çıkarılırken, sözleri kitaplardan, meydanlardan silinirken, elinde Türk bayrağı, yakasında Atatürk rozeti olan yurttaşlar TBMM’ye sokulmazken susan bir partinin, Oslo sürecine kararlı, tutarlı, yürekli biçimde karşı çıkması zaten beklenemez. Türk milleti kavramının anayasadan çıkarılmasına itirazı olmayan milletvekilleri mi itiraz edeceklerdir? Yoksa merkez sağın attıklarını, yetmez ama evetçileri kucaklayan, demokratik özerkliğe sıcak bakan, teröriste “arkadaş”, İsmet Paşa’ya ise “soykırımcı” diyenleri TBMM’ye taşıyan, genel affa olumlu yaklaşan TESEV üyesi başkanları mı?

İLK KURŞUN

İSTİHBARAT ALANI

Sınırsız, Seçkin, Sansürsüz, Kemalist Haber Blogu

Derin İstihbarat

strateji, güvenlik, araştırma, istihbarat, komplo teorileri, mizah, teknoloji, mk ultra, nwo

İSTİHBARAT

Şifresiz Yayın!

%d blogcu bunu beğendi: