Etiket arşivi: başbakan

Sen misin Başbakanı eleştiren!


ZONGULDAK’ta, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ve hükümet aleyhinde basında yer alan haber ve karikatürleri, Facebook’taki sayfasında paylaştığı gerekçesiyle açılan idari soruşturmada ’maaş kesintisi’ ve ’kademe ilerlememe’ cezası ile cezalandırılan PTT memuru 42 yaşındaki İbrahim Damatoğlu’na yargıdan da ceza geldi. Damatoğlu, ’Kamu görevlisine hakaret’ suçundan 6 bin 80 lira adli para cezasına çaptırılırken, mahkeme hükmün açıklanmasını geri bıraktı.

Ankara PTT Maşmüdürlüğü Teftiş Kurulu, Başbakan Erdoğan ve hükümet aleyhinde gazetelerde ve dergilerde yer alan haberlerin yanında, bazı köşe yazarlarının yazılarını ve karikatürleri Facebook’taki sayfasında paylaşan 22 yıllık PTT memuru İbrahim Damatoğlu hakkında geçen yıl Eylül ayında idari soruşturma başlattı. Soruşturma sonunda evli ve 1 çocuk babası Damatoğlu’na, ’Siyasi ve ideolojik içerikli haber paylaşmında bulunmak, Başbakan’ı ve partisini hedef alan paylaşımlarda bulunmak, kamuoyunu hükümet ve Başbakan aleyhine olumsuz yönlendirmeye dönük onur kırıcı ibarelerin kullanıldığı ifade ve paylaşımları yaymak’ suçlarından ’maaş kesintisi’ ve ’kademe ilerlememe’ cezası verildi.

2 YIL HAPİS İSTEMİ

Aynı soruşturma kapsamında önce Ordu, sonra da Bartın’a tayini çıkarılan Damatoğlu hakkında Cumhuriyet Savcılığı’na da suç duyurusunda bulunuldu. Savcılığın soruşturması sonunda Damatoğlu hakkında, ’Kamu görevlisine hakaret’ suçundan alt sınırı 1 yıldan az olmamak kaydıyla 2 yıla kadar hapis cezası istemiyle dava açıldı.

’İFADE ÖZGÜRLÜĞÜNÜN BİR SINIRI VAR’

Savcı Ali İrfan Yılmaz’ın hazırladığı iddianamede, ifade özgürlüğünün bir sınırının olduğu belirtilerek şöyle denildi:

"Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nde de belirtildiği üzere kamu güvenliği, kamu düzeni, genel ahlakın ve başkalarının ünü ya da haklarının korunması için ifade özgürlüğü sınırlandırılabilmektedir. İfade özgürlüğü, insanlara başkalarının şereflerine, saygınlıklarına müdahale hakkı vermez. Kişilerin özgürlüğü, bir başkasının özgürlüğünün başladığı yerde son bulur."

’MUHALİF BASINDA ÇIKANLARI PAYLAŞTIM’

Zonguldak 2’nci Asliye Ceza Mahkemesi’nde yargılanan Damatoğlu, bugün görülen karar duruşmasında hakim karşısına çıktı. Damatoğlu savunmasında şunları söyledi:

"Facebook sayfamdaki Hitler benzetmesi başka bir gazetenin fotoğrafı olup, benim gazete haberinde beğendiğim bir şeydir. Benim ürettiğim bir şey değildir. Ulusal basında çıkan haberlerdir. ’Katillerin ve hırsızların Başbakanı’ bölümü ise Fidel Castro’nun sözüdür. Benim ürettiğim bir şey değildir. Hakaret ve kötü söz paylaşımım yoktur. 22 yıllık devlet memuruyum. Devlet büyüklerine kötü bir şey yazmadım. Sadece muhalif basında çıkan yazıları paylaştım."

PARA CEZASI

Mahkeme heyeti, ’Kamu görevlisine hakaret’ suçunu işlediği kanaatine vardığı sanık Damatoğlu’na, 6 bin 80 lira adli para cezası verdi. Sanığın geçmişini ve sabıkasız olmasını göz önüne alan mahkeme, bir daha suç işlemeyeceği yönünde heyet üzerinde oluşan kanaat nedeniyle de hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verdi.

Duruşmanın ardından açıklama yapan İbrahim Damatoğlu, hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararı nedeniyle temyiz haklarının bulunmadığını, ancak bir üst mahkemeye başvurarak karara itiraz edeceklerini söyledi. Damatoğlu, olay nedeniyle sicilinin bozulduğunu kaydetti.

Bu gün 10 Kasım ve Başbakan muz cumhuriyetinde


Bu gün 10 Kasım. İstatistikler 74 yıldır ilk kez bir 10 Kasım da ülkenin başbakanının yurtdışında olduğu notunu tarihe düşüyor. Bize göre onun olmaması büyük kazanç, keşke gitse ve bir daha hiç gelmese. Vatan Gazetesi’nin haberi

Başkent’te olaylı 29 Ekim kutlamalarının ardından gözler Ulu Önder Atatürk’ün sonsuzluğa yürüyüşünün 74’üncü yıldönümü dolayııyla 10 Kasım’da yapılacak etkinliklere çevrildi. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, yurtdışı gezisi nedeniyle Anıtkabir’deki törenlere katılamayacak. CHP örgütleri ise bulundukları il ve ilçelerde Atatürk anıtlarına çelenk koyacak.

Bugün yapılacak “Atatürk’ün 74. Ölüm Yıldönümü" anma törenleri Anıtkabir’de Cumhurbaşkanı Abdullah Gül başkanlığında devlet erkânının Atatürk’ün Mozolesine çelenk koymasıyla başlayacak. Törene yurtdışında bulunana Başbakan Erdoğan katılamazken, CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu ve MHP lideri Devlet Bahçeli Anıtkabir’de bulunacak.

Anıtkabir’deki törenler öncesi “emniyet tedbirlerinin kontrolü ve tören hazırlıklarının yapılabilmesi” amacıyla Anıtkabir saat 10.00’a kadar ziyarete kapalı olacak. Anıtkabir’de 10 Kasım etkinlikleri kapsamında, 16 Kasım’a kadar görülebilecek “Dolmabahçe’den Anıtkabir’e Atatürk Sergisi” düzenlenecek. Sergide, Atatürk’ün naaşının Anıtkabir’e nakli sırasında çekilmiş fotoğraflar ile Atatürk’ün alçıdan yapılmış orijinal yüz ve el maskları ile o dönemlere ait gazete manşetleri yer alacak.

CHP ÖRGÜTLERİ ATATÜRK ANITLARINA ÇELENK KOYACAK

CHP, 10 Kasım’da tüm örgütlerinin bulundukları yerlerde Atatürk Anıtlarına çelenk koyacak. CHP Genel Merkezi tarafından örgütlere gönderilen 10 Kasım konulu genelgede, “10 Kasım 2012 Cumartesi günü saat 09.05’te tüm örgütümüz, Valilik ve Kaymakamlıklara gerekli izin başvurusunu yaparak Ana Kademe Yönetimleri, Kadın ve gençlik Kolları, İl-İlçe Belde-Belediye Başkanları ve Meclis Üyeleri, İl Genel Meclis Üyeleri ile eksiksiz katılımıyla Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Ulu Önder Mustafa kemal Atatürk’ün anıtına çelenk koymalıdır” denildi.

Şahin imzasıyla yayımlanan genelgede basın açıklamalarında şu esaslara uyulması istendi:

– Şiddet içermeyen, kamu düzenini bozmadan, makul sürede (iki saati geçmemek üzere) gürültü ve çevre kirlliğine yol açmadan, yaya ve araç trafiğine engel olmayacak sayıda katılımla gerçekleştirilen yazılı veya sözlü açıklamalar basın açıklaması olarak değerlendirilecek.

– Basın açıklaması yapmak amacıyla herhangi bir yerden başka bir yere kamu düzenini bozacak şekilde gösteri amaçlı toplu yürüyüş yapılamayacak.

– Mülki idare amirliği tarafından yargı kararları ile oluşan içtihat çerçevesinde basın açıklaması yapılamayacak yerler, önceden belirlenebilecek.

– Basın açıklaması öncesi yapılacak çağrılar ile basın açıklamaları sırasında el ile taşınabilir ses yükseltici cihazlar haricinde ses yükselten cihazlar kullanılamayacak. Bu amaçla sabit platform kurulamayacak.

– Sivil toplum kuruluşları, yönetim, denetim, genel kurul toplantıları ile üyelerine yönelik kendi tüzüklerine göre yapacakları etkinliklerin dışında halka açık düzenleyecekleri kapalı yer toplantılarında kamu düzeninin bozulması veya suç işleneceğine dair ciddi emarelerin ortaya çıkması halinde, mülki amirin izniyle ses ve görüntü kaydı alınabilecek.

– Genelgeye uyulmaması ve yapılan ikazlara rağmen ihlalin devam etmesi durumunda basın açıklamaları kanuna aykırı toplantı ve gösteri yürüyüşü olarak değerlendirilecek.

10 KASIM BAŞBAKAN’SIZ YAPILACAK

Başbakanlık kaynaklarının da doğruladığı bilgiye göre Erdoğan yarın öğlen saatlerinde Bali’den, Brunei Sultanlığı’na geçecek ve pazar günü Türkiye’ye dönecek. Atatürk’ün öldüğü 1938’den bu yana ilk kez bir 10 kasım töreni Başbakan olmadan yapılacak.

ANITKABİR SANAL ZİYARETE AÇILDI

Google Earth tabanlı yazılımıyla 3 boyutlu sektörel rehber hizmeti sunan ”3DLocationEarth.com”, 10 Kasım’a özel bir çalışmayla Anıtkabir’i sanal ziyarete açtı.

Google Earth’te 7 bin 500 adet 3 boyutlu bina sergileyen ”3DLocationEarth.com”, Türkiye ile özdeşleşen yüzlerce tarihi ve kültürel eserin ardından Anıtkabir’i de sanal ortama taşıdı.

”www.3DLocationEarth.com” adresine girenler, 3 boyutlu uygulama sayesinde Mustafa Kemal Atatürk’ün kabrinin bulunduğu Anıtkabir’i orada gibi gezme fırsatına sahip olacak.

Tamamen Türk girişimi olan uygulama sayesinde ayrıca Topkapı Sarayı, Sultanahmet Camisi ve Sultanahmet Medyanı, Ayasofya Müzesi, Mısır Çarşısı, Çırağan ve Dolmabahçe sarayları, Galata Kulesi, Kızkulesi, Ankara Kalesi, Bodrum Kalesi, Efes Antik Tiyatro, Meryem Ana Kilisesi, Aspendos, Mersin Kız Kalesi, Konya’daki Mevlana Türbesi gibi tarihi ve kültürel eserler 3 boyutlu olarak görülebiliyor.

AKP’Lİ GENERAL TOPU BAŞBAKAN’A ATTI


‘Ayışığı, Yakamoz ve Sarıkız” planları soruldu

(SÖZDE) Ümraniye davasında tanık olarak dinlenen AKP Milletvekili emekli Tümgeneral Şirin Ünal, Genelkurmay eski Başkanı, emekli Orgeneral İlker Başbuğ’un avukatı İlkay Sezer’in, "Başbuğ’un Anayasal düzeni ve demokratik rejimi cebren devirmeye teşebbüs ettiğine ilişkin somut bir bilginiz, görgünüz var mı?" sorusu üzerine, “Bu soruya en iyi Başbuğ’un amiri olan Başbakan cevap verecektir” diye cevap verdi.

Avukat Sezer de bunun üzerine Başbakan Recep Tayyip Erdoğan‘ın tanık olarak dinlenmesini talep etti.

Ünal’ın sanık ve avukatlarına, "Siz istediğinizi sorabilirsiniz. Ben de istediğim cevabı veriyorum. Kör olan birinin renkler hakkında konuşması doğru değil” diyen Ünal’ın sık sık sorulara sık sık, "Bu soruya cevap vermek istemiyorum”, “Bunu hatırlamıyorum” şeklinde yanıtlar vermesi dikkat çekti.

AKP Milletvekili emekli Tümgeneral Şirin Ünal, ”TSK çalışma gelenekleri içinde her konu genelgeye uygun olmak zorunda değil. Özel kanallarda yürütülen, kişiye özel çalışma olabilir” dedi.

İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi‘ndeki duruşmada, (SÖZDE) "İrtica ile Mücadele Eylem Planıbelgesi 12 Haziran 2009’da yayınlandığında Genelkurmay Harekat Başkanlığı yapan emekli Korgeneral Mehmet Eröz’ün yerine vekalet eden dönemin Genelkurmay Harekat Başkanlığı Komuta Kontrol Daire Başkanı emekli Tümgeneral Şirin Ünal tanık olarak dinlenildi.

Ünal, 2004’te tümgeneral olduğunu belirterek, 13 Ağustos 2008’de Genelkurmay Komuta Kontrol Daire Başkanlığı yaptığını, 2010 Ağustos ayında da emekli olduğunu, 1,5 yıldan beri de milletvekilliği yaptığını söyledi.

Mahkeme Başkanı Hasan Hüseyin Özese‘nin, ”12 Haziran 2009 tarihinde neler yaşandı, verdiğiniz emirler nelerdir?” sorusu üzerine Ünal, dava konusu belge gazetede yayınlandığında, emekli Albay Dursun Çiçek’in altında çalışan davanın sanıklarından emekli albaylar Ziya İlker Göktaş ve Sedat Özüer‘in yanına geldiğini anlattı.

Şirin Ünal, ”Genelkurmay Harekat Başkanının altındaki en kıdemli ben olduğum için defalarca Eröz’e vekalet ettim. Çiçek yoktu. Gazetede haber çıkınca, bu iki subay geldi. ‘Gazetede böyle bir şey var ancak doğru değil’ dediler. Ben de ‘ikinci başkana gidelim ona da anlatın’ dedim. Birlikte Genelkurmay 2. Başkanına (emekli Orgeneral Hasan Iğsız) gittik. O da ‘Zaten ben böyle bir emir vermedim’ dedi. Benim Harekat Başkanı olarak yaptığım bu iki arkadaşı getirip götürmektir” diye konuştu.

Daha sonra dava sanıklarından o dönem Genelkurmay Adli Müşaviri olan Tümgeneral Hıfzı Çubuklu‘nun kendisini arayarak, ”Bu konuyla ilgili askeri savcılık olarak soruşturma açtık, tanık olarak ifadenizi alacağız” dediğini belirten Ünal, ”İfademde, ilgim olmadığını, Genelkurmay Harekat Başkanı ve 2. Başkanın daha bilgili olacağını söyledim” dedi.

Milletvekili Ünal, davada yargılanan asker sanıkların kendi dairesinde çalışmadığını anlattı.

Şirin Ünal, daha önce askeri savcılıkta verdiği ifadede (SÖZDE) İrtica ile Mücadele eylem planını reddetmiş, "karargahta böyle bir çalışma yapılmadığını" söylemişti.

Başkan Özese, sanık avukatlarından Mahir Işıkay‘ın verdiği dilekçede, ”Sedat Özüer hakkında hükümeti devirmeye yönelik çalışmalar yaptığının iddia edildiğini” belirttiğini, bununla ilgili bir bilgisi olup olmadığını sordu.

Ünal da bu tür konularla ilgili bilgisi olmadığını ifade ederek, ”Ben her zaman astlarımı politikadan uzak tutmaya çalıştım. Askerlik yeminime sadık kalmaya çalıştım” diye konuştu.

KİŞİYE ÖZEL ÇALIŞMA

Bu durumu Mehmet Eröz’e nasıl bildirdiği sorulan Ünal, Genelkurmay Harekat Başkanlığı’na vekalet ettiği dönemlerde komutanların haklarını kullanmadığını vurgulayarak, ”Bir evrak geldiğinde komutan gelince bakması için üzerine not yazarak geri gönderirim” dedi.

Ünal, tuttuğu notları Eröz’e arz ederek çalıştığını, gizli konuları telefonla konuşmayıp yazılı verdiğini kaydetti.

Şirin Ünal, Savcı Mehmet Ali Pekgüzel‘in ”TSK içinde farklı bir yapılanma olup olmadığı konusunda bilginiz var mı?” sorusuna, ”Doğrudan bir şey söylenmedi. Dışarıdan takip ettiğim kadarıyla basında söyleniyordu” yanıtını verdi. Ünal, Karargahevleri konusunu da basından duyduğunu anlattı.

Pekgüzel’in, bu tür belgelerin askeri yazışma usulüne uygun olup olmadığı şeklindeki sorusu üzerine ise Ünal, ”TSK çalışma gelenekleri içinde her konu genelgeye uygun olmak zorunda değil. Özel kanallarda yürütülen, kişiye özel çalışma olabilir. Komutan belli subayları yetkilendirebilir. Emri veren komutan bunu şu daireye koordine edin diyebilir” dedi.

KİŞİSEL TAVRIMI BİLİRLER

Savcı Pekgüzel Genelkurmay Bilgi Destek Dairesi‘nde 19 Haziran 2009’daki evrak kırpma işlemi yaşandığını iddia ederek, hafta sonları, gece yarılarını da kapsayacak şekilde arşiv imha işlemi yapılıp yapılmadığını sordu.

Komuta Kontrol Dairesi Başkanlığı’nın 7 gün 24 saat şeklinde, vardiya sisteminde çalıştığını anlatan Ünal, diğer birimleri bilmediğini söyledi.

Ünal, bilgisayarların silinmesiyle ilgili de bilgisi olmadığını, dava konusu andıçtan da haberi olmadığını kaydetti.

Ayışığı, Yakamoz ve Sarıkız” isimli planlardan haberi olup olmadığı sorulan Ünal, o dönemde Ankara’da 6. F 16 üssünün komutanı olduğunu belirterek, ”Milletin seçtiği iktidara, sandıktan çıkan sonuca saygı göstermişimdir. Emrimde çalışan kişileri politikadan uzak tutmaya çalıştım. Askerlik yeminine bağlı görev yapmaları konusunda telkinlerde bulundum. Bu konuları basından duydum” diye konuştu.

Ünal, ”Duyum aldınız mı?” sorusuna ise ”Kişisel olarak tavrımı bildikleri için ben bu konunun dışında kaldım” yanıtı verdi.

Tanığa doğrudan soru sorma işlemi sırasında söz alan tutuklu sanık emekli Kurmay Albay Dursun Çiçek ise Ünal’a ”İrtica ile Mücadele Eylem Planı”ndaki askeri yazım hatalarını hatırlatarak, bu şekilde bir belgenin kurmay albay rütbesindeki asker tarafından hazırlanıp hazırlanmayacağını sordu.

İddianameye konu belge ile kendisinin komutanlığını yürüttüğü Komuta Kontrol Daire Başkanlığının bir ilgisinin olmadığını ifade eden Ünal, ”Bizim ilgimizin bulunmaması bu çalışmanın olduğu anlamına da gelmez, olmadığı anlamına da gelmez” dedi.

Tutuklu sanık Sedat Özüer’in, ”Ergenekon terör örgütü ile ilgili basın dışında herhangi bir tanıklığınız var mı?” sorusu üzerine de Ünal, ”Yasa dışı faaliyetler herkese ilan edilerek yapılmaz” yanıtını verdi.

ASKERHABER / İSTANBUL

Saygı Öztürk: Başbakan’ın talimatı: Daha sert davranın


Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, yapacağını yaptı ve 37 legal kuruluşu “yasadışı terör örgütü” olarak niteledi. Aslında o günün bilinmeyen bazı gerçekleri de var. Kutlamayı düzenleyenler polis tarafından alınıp götürülebileceklerini, nezarette tutulacaklarını dikkate almış; rahatsızlıkları olanlar yanlarına ilaçlarını, giyeceklerini de almışlardı.

Muğla’dan Ankara Emniyet Müdürlüğü’ne getirilen Kadir Ay, bayram sabahı saat 05.00’te binlerce polisi görevlendirmişti. Ulus’tan Anıtkabir’e yürümek isteyenleri tazyikli su ve biber gazıyla durdurmak isteyen polisin barikatı yıkıldı.

Yürüyüş başlayınca “Başbakan barikatların kaldırılmasına izin verdi” iddiası ortaya atıldı. Başbakan’ın “Barikatı kaldırın” emri kesinlikle olmadı. Cumhurbaşkanı’nın da “Barikatı kaldırın” emri olamaz. Olan, halkın barikatları yıkmasından başka bir şey değildi.

Bayrakla Anıtkabir’e gitmeyi engellemek ne kadar üzücü bir durumsa, aralarında Emniyet Müdür Yardımcısı Mahmut Azmaz’ın da bulunduğu 10 polisin ve bazı vatandaşlarımızın yaralanması da o kadar üzücüydü.

“Yasaklanan yürüyüş” Başbakan’a rağmen yapılınca, ilin asayiş ve güvenliğinden sorumlu Ankara Valisi Alaattin Yüksel ve Emniyet Müdürü Kadir Ay’ın zor durumda kaldığı Başbakan’ın “Polis görevini yapmamıştır, yapamamıştır” sözleriyle ortadadır. Başbakan’ın sözleri, bundan böyle polisin daha sert davranacağının da işareti oldu.

Gaz yiyenler, Köşk’te

Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün davetine önce “unutulan” sonra ilave edilenler arasında Demokratik Sol Parti (DSP) Genel Başkanı Masum Türker ve Genel Sekreter Hasan Erçelebi de vardı. Onları, Ulus’ta görmüştüm. Masum Bey, “Çok gaz yedim ama fazla etkilenmedim” diyor ve bunun sırrını da “Biber gazı sıkılınca yüzünüzü yıkamanın yanında en çok yapmanız gereken sık sık burnunuzu silmek olmalıdır” sözleriyle açıklıyor.

Masum Türker bunları anlatırken hemen önümüzde “Asrın bağış yolsuzluğu”ndan yargılamasına başlanacak kişinin, Cumhurbaşkanı’nın eşinin elini sıkmadan geçişine, o kişinin eşinin de Cumhurbaşkanı’nın elini sıkmadan, sadece Bayan Gül’ün elini sıkıp yürüdüğüne tanık oluyoruz.

“Toplum Yararına Çalışma Programı” kapsamında Şanlıurfa’nın Ceylanpınar ve Suruç ilçelerinde işe alımların kur’a ile değil AKP il ve ilçe teşkilatının onayladığı listelerdeki kişiler olduğunu bu köşede açıklamıştık. Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Faruk Çelik’i görünce sordum. Bakan, “Suruç ve Ceylanpınar’da işe alımları iptal ettim. Valiye, iş başvurusunda bulunanlardan kur’a ile alımların yapılması talimatını verdim” dedi. Dileriz, benzer haksızlıklar devletin başka kurumlarında da yapılmaz.

Adalet Bakanı: Niyet önemli

66 cezaevinde 667 PKK’lı tutuklu ve hükümlünün açlık grevi devam ediyor. Adalet Bakanı Sadullah Ergin’in tek başına açlık grevini bitirmesi mümkün değil. Çünkü, açlık grevlerinin nedeni cezaevi koşulları değil PKK’lıların siyasi taleplerinden kaynaklanıyor.

Açlık grevlerinin bitirilmesi konusunda Bakan Ergin, “Karşı tarafın niyeti önemli. Niyet iyi olursa çözülmesi de kolay olur” görüşünde. Şu anda, açlık grevlerine müdahale pek düşünülmüyor. AKP Milletvekili Nabi Avcı’ya göre “müdahale hakkı” doğdu. Avcı, sohbetimizde açlık grevinde bulunanların “canlı kalkan” olarak kullanıldığına dikkat çekiyor.

Başbakan “Ne açlık grevi, onlar yiyip-içiyorlar” diyor. Cumhurbaşkanı, “Grev ciddi konu, bir an önce sonuçlanmalıdır” diyor. Yani, Cumhurbaşkanı ile Başbakan yine farklı düşünüyor, farklı konuşuyorlar.

Köşk davetine katılanlar arasında Barış ve Demokrasi Partisi (BDP) Milletvekilleri Sırrı Sakık, Ahmet Türk, Hasip Kaplan da bulunuyordu. Resepsiyonda garsonlar Gölbaşı Otelcilik Okulu öğrencileriydi. Onların ikram ettikleri leziz yiyecekler, tatlılar eşliğinde açlık grevleri konuşuluyordu. Ortak kanı: İstenilenlerin yerine getirilmesi ise çok zor hatta imkansız…

Bahçeli: İyi gözükmüyor

CHP milletvekillerinin katılmadığı Köşk davetine, MHP’liler büyük ilgi gösterdi. Genel Başkan Devlet Bahçeli, milletvekilleri Mehmet Şandır, Faruk Bal, Lütfü Türkkan, Oktay Öztürk, Ruhsar Demirel, İsmet Büyükataman ve Haluk Ayan da, Bahçeli’yi yalnız bırakmadılar.

Bahçeli’ye, “Türkiye’nin gidişatı nasıl?” diye sorduğumda “İyi gözükmüyor. Her gündemi kaosa, krize dönüştürme çabası var” diyor. Söz kutlamalara geldiğinde şunları söylüyor:

“Köşk davetine CHP Genel Başkanı da katılmalıydı. Cumhuriyet, hepimizin cumhuriyetidir. Törenlere gölge düşürülmemeliydi. Anıtkabir yürüyüşünü yakından takip etmedik. Ancak yürüyüş yapmak isteyenlere karşı hoşgörülü olunmalıydı.”

4 Kasım’da MHP kongresi var. Çok adaylı MHP cephesinin hayli hareketli olduğunu belirtelim. Adayların birbirlerini “cemaatçilikle”, “AKP ile işbirliği yapmakla” suçlaması da artık olağan hale geldi.

Evet, Cumhuriyet’in 89. Yıldönümü’nde AKP açısından “ilk”ler yaşandı. Bakalım 90. yılında neler göreceğiz…

SÖZCÜ

Sayın Başbakan Korkak Adamdan Kahraman Olmaz.


Eğer bir ülkede siyasi çıkar ve menfaatler uğruna, 89 yıldır var olan 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı kutlamalarının kaldırılmasına tepki gösterilmiyorsa, bu ülkenin yüzde 55 çivisi çıkmış demektir. Nasıl bir Türklüktür, ya da nasıl bir geçmişe saygıdır bu? Bir insan milli değerlerini yok etme pahasına “Okyanus Ötesi” ndeki adamın AKP’li çocuklarına nasıl ülkenin milli değerlerini parçalamasına izin verebilir? Bugün milli değerlerine sahip çıkamayan bir toplumla yarın Suriye ile olası bir savaşta aynı safta yer almak, düşmandan daha tehlikeli olacaktır. Birileri uğruna bugün milli değerlerini satan toplum, yarın kendi insanını da o birileri için arkadan vurması mümkündür.

Gelelim polislere… Siz aldığınız emir ile Cumhuriyet Bayramı’nı halka zehir eden insanlarsınız. Bugün milli değerleri kutlamak isteyen insanları copluyorsanız, tazyikli su ile insanları haşlarsanız, biber gazı sıkarsanız, yarın AKP hükümetinden aldığınız talimatla bu halka ateş etmeyeceğiniz ne malum. Halkın kutlamasına izin vermediğiniz bu bayram, sizin de bayramınız değil mi? Siz Türkoğlu Türk değil misiniz? Sizi Kenya’dan getirdiler de bizim mi haberimiz olmadı? Hangi halka hizmet edip ya da hangi deli cesaretiyle bu halkın özgürlüğünü zorbalık kullanarak elinden almaya çalışıyorsunuz? Sayın Başbakan başta olmak üzere AKP’nin Vali ve Emniyet Müdürleri, bu halktan çok korktu. Oysaki korktuğunuz bu halkın tek bir amacı vardı, o amaç da sayesinde nefes aldığımız Atatürk ve silah arkadaşlarını anmak, şehitlerimize saygı göstermekti. Siz buna bile tahammül edemediniz. Eğer gerçekten amaç bu olmasaydı halkın önüne kobay gibi atılan o 5000 bin polisin vurduğu cop, sıktığı su ve biber gazı bu halkın canını birazcık acıtsaydı Ulus Meydanı Polise dar edilirdi.

Unutmayın ki, Bu toplum var olduğu sürece sizin Atatürk ve Cumhuriyet düşmanlığınıza asla prim vermeyecektir. Israrla halkın değerlerinin zedelenmeye devam edilmesi, gelecekte “Ulus” provasının daha vahim tablosunu ortaya koyacaktır. Sen ki Sayın Başbakan Suriye’de Beşar Esad’ı, halkına zulüm ediyor diye kınarken, Ankara Ulus’ta polisin bu halka yaptığını Dünya ya nasıl açıklayacaksın?

Sayın Başbakan her ne kadar “Bariyerlerin kaldırılmasını ben istemedim” dese de, bunu cumhuriyet savunucularından korktuğu için söylemeye cesaret dahi edemiyordu. Öyle ki Sayın Başbakan’dan habersiz “ÇİŞ” ini bile yapmaya korkan birileri varken bu ülkede, bir bakanın, bir valinin ya da bir emniyet müdürünün o bariyerleri kaldırmaya asla yüreği yetmez. 79 yıl boyunca tek vücut halinde yaşamış olan bu milleti, AKP Hükümeti 10 yılda kardeşi kardeşe düşürerek bölmüştür. Ülkemizde yaşayan bir Ermeni, bir Yahudi bu ülkeye sahip çıkıp Türk olduğum için gurur duyuyorum derken, bazı kendini bilmezler Türküm deyip, sonra da Türklüğün var olduğu 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı’nı iptal edebiliyordu, 89 yıldır Atatürk ve O’nun kurduğu cumhuriyeti yıkmak için çaba gösteriliyordu. Ama unuttukları bir şey var ki, o da 1919 ve 1922’nin ruhunun hala içimizde yaşıyor olmasıydı. Dün dış mandalara teslim olmamak için 250 bin şehit veren bu ülke, bugün kendi içimizdeki mandalarla mücadele için gerekirse milyonlarca şehit vermekten geri kalmayacaktır.

BDP’nin siyasi oluşum itibariyle Türkiye Cumhuriyeti’ni bölüp Kürdistan kurma hayalleri içinde olduğu ortadayken, PKK ile delice aşk yaşadığı da tescillenmişken, haliyle 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı kutlamalarına karşı olması gayet normaldir. Çünkü Türk kelimesini duymak bile onları rahatsız etmektedir. Ama benim asıl anlamadığım şey, siyasette Milliyetçiliğini ön plana atan MHP’nin Cumhuriyet Bayramı kutlamasını iptal eden AKP saflarında yer almasına hangi gözle bakılmalı? Rahmetli Alparslan Türkeş’ in ölümünden sonra MHP’nin milliyetçilik anlamı değiştiyse, o zaman Y-CHP gibi, MHP’ye de Y-MHP demek daha doğru olmaz mı? Sayın Bahçeli, her ne kadar Cumhuriyet Bayramı kutlamalarını iptal eden zihniyetle aynı safta olsa da, rahmetli Alparslan Türkeş sağ olsaydı, Cumhuriyet Bayramı kutlamalarında halkın arasında yer alır, Çanakkale’de yatan 250 bin kahraman Türk evladına bağlılığını halkla birlikte yürüyerek gösterirdi. Sayın Bahçeli, siyaset meydanlara ip atmakla değil, yüreğini ortaya koyarak yapılır. Bunu Alparslan Türkeş’ten öğrenmediysen senin yerin de asla MHP değildir.

Sözüm ona Sayın Ankara Valisi Cumhuriyet Bayramı kutlamalarına izin verilmeyecek demiş ve bu yasağa uymayan gerekli cezayı en ağır şekilde öder diye bir açıklama yapmıştı. Sayın vali “erken öten horozun her zaman başı da erken kesilir” diye bir atasözünün varlığını unutmuş olacak ki, bu halkı değil bariyer, silah zoru bile yolundan edemezdi. Kaldı ki, tabi olduğun AKP hükümeti bile bunu anladı ve bariyerleri kaldırdı, hem de sana tükürdüğünü yalatarak.

Afiyet Olsun Sayın VALİMMMMM…

Saygılarımla

Hakan SÖNMEZ

İLK KURŞUN

Başbakan’ın oğlu ‘gemicik’in tek sahibi oldu


Başbakan’ın oğlu Ahmet Burak Erdoğan, ‘gemicik’in tek sahibi oldu.

Erdoğan’ın armatör oğlu Ahmet Burak Erdoğan, MB Denizcilik Şirketinin sermayesini 2 milyon 650 bin TL’ye yükselterek, şirketin yüzde 99 hissesini Mert Mecit Çetinkaya’dan satın aldı.

Denizhaber.com.tr internet sitesinin ortaya çıkardığı habere göre, Erdoğan’ın armatör oğlu Ahmet Burak Erdoğan, MB Denizcilik Şirketi’nin ortaklarından Mert Mecit Çetinkaya’nın hisselerini satın alarak, MB Denizcilik Şirketi’nin yüzde 99′unun sahibi oldu.

2007 yılında Türkiye gündemini yoğun bir şekilde meşgul eden ve Başbakan Erdoğan’ın “Gemicik” diye nitelediği, 2805 GRT’luk 1991 yılında inşa edilen Türk bayraklı SAFRAN-1 isimli gemi, MB Denizcilik bünyesinde bulunuyor. Ahmet Burak Erdoğan’ın, MB Denizcilik Şirketinin yüzde 49′unu Mert Mecit Çetinkaya’dan satın alması ile MB Denizcilik Şirketi’ndeki hisse oranı yüzde 99′a yükseldi. MB Denizcilik Şirketi’nin yüzde 1 hissesi ise Mert Mecit Çetinkaya’da kaldı.

MB DENİZCİLİK SERMAYE ARTTIRIMINA GİTTİ

Mart – 2012′de yapılan MB Denizcilik Genel Kurulu’nda, şirketin sermayesi 50 bin TL’den, 2 milyon 650 bin TL’ye yükseltilirken, Şirketin Genel Müdürü olan Mert Mecit Çetinkaya’nın imza yetkilerine son verildi. Ticaret Sicil Gazetesi’nin 21 Mart 2012 tarihli 8031 sayılı nüshasında, MB Denizcilik Genel Müdürlüğüne Ahmet Burak Erdoğan’ın getirildiği kaydedildi.

SAFRAN-1′İ, MANTA DENİZCİLİK İŞLETİYOR

Üsküdar Salacak Mahallesi İskele Caddesi No:14 adresinde bulunan MB Denizcilik’in bünyesinde bulunan SAFRAN-1 Gemisini aynı adreste bulunan Üsküdar Belediyesi Spor Kulübü Başkanı Mecit Çetinkaya ve oğlu Mert Mecit Çetinkaya’ya ait Manta Denizcilik Şirketi tarafından işletiliyor.

Bilindiği gibi Manta Denizcilik Şirketinin bünyesinde işletilen Safran-1 gemisinin dışında 1983 yapımı 11965 GRT’luk Türk bayraklı G.INEBOLU isimli dökme yük gemisi, 1985 yapımı 15786 GRT’luk Marshall bayraklı BOSNA isimli dökme yük gemisi ve 2012 yılı yapımı 44343 GRT’luk Marshall bayraklı CIHAN isimli dökme yük gemileri bulunuyor.

‘GEMİCİK’İ BÖYLE AÇIKLAMIŞTI

Başbakan Erdoğan, ATV’de yayınlanan “Seçim Meydanı” programında Ali Kırca’nın sorularını yanıtlamıştı.

“Sayın Baykal son zamanlarda işi iyice çirkin boyutlara getirdi” diyen Başbakan Erdoğan, oğlu Burak Erdoğan’ın gemi alması ile ilgili eleştirilere tepki gösterdi.

Geminin 16-17 yaşında olduğunu ve 2 milyon 100 bin dolara alındığını kaydeden Erdoğan, 500 bin dolar peşinatla alınan geminin oğlu Burak Erdoğan’ın ortağıyla paylaşarak bu peşinatı ödediğini ifade etti. Başbakan Erdoğan, gemi alırken oğluna destek verdiğini de dile getirdi.

Erdoğan, alınan gemiye “gemicik” demesiyle ilgili soru üzerine de “Gemicik dememin sebebi koster bu. Koster, bu sektörün içerisinde gemiciktir. 4000 ton civarında. Küçük bir şey” dedi.

Ticari faaliyetlerine son verdiğini hatırlatan Başbakan Erdoğan, buradan gelen imkanı çocukları için kullandığını ifade etti.

SÖZCÜ

http://sozcu.com.tr/basbakanin-oglu-gemicikin-tek-sahibi-oldu.html

Başbakan ve medyasına bir anımsatma


25 Ekim 2003’te Tandoğan’daki Cumhuriyet’e Saygı mitinginde Türk Solu dergisinden bir grup "Ordu Göreve" pankartı açmıştı. …

Başbakan ve medyası, Ulus’a yürüyenleri "darbeci" diye anlamalarına vesile olan, 2003’te Tandoğan’da "Ordu göreve" pankartı açanlara ne olduğunu biliyor mu?

Devletin kuruluş bayramı törenleri gerçekten de kelimenin tam anlamıyla ilklere sahne oldu. Cumhurbaşkanlığı köşkündeki eşli resepsiyondaki türbanlı kadın görüntüleri ilk olmasına ilk ama konunun magazinel kısmı. Daha çok önem arzedeni elbette ki Cumhuriyet Bayramı‘nı kutlamak isteyenlerin devletin yeni sahiplerinin zulmüyle karşılaşması. Devletin olağan şüphelisi olan sosyalistler, Kürtler ve radikal dindarlardan sonra ulusalcı diye addedilen Kemalistlerin de artık polis şiddetinden payına düşeni alması. Hem de paylarını düşen bu şiddetle Cumhuriyetin kuruluş yıldönümü kutlamalarında karşı karşıya kalmak hiç öyle yabana atılacak bir olgu değil.

İşçi Partisi’nin gençlik örgütlenmesi olan Türkiye Gençlik Birliği’nin düzenlemek istediği protestolu Cumhuriyet kutlamalarının yasaklanması gerçekten şaşkınlık vericiydi. CHP içindeki ulusalcı kanadın katılması kesin olan bu kutlamaların yasaklanmak istemesi ister istemez tüm partililerin katılmasını elzem kıldı. Bıraksalar körler sağırlar diyaloğunu geçmeyecek bu “kutlama” bildik yöntemlerle engellenmek istenince de haddinden fazla büyümüş oldu. İP’nin ya da alt birimi TGB’nin bu zulüm düzeninden kurtuluş reçetesinin askeri darbe olduğuna inandıklarını bilenler biliyor.

Bu siyasi grupla bağı olmadan yine aynı kurtuluş reçetesine inananlar olduğu da bir gerçek. Ankara’da bu saçmalığa inananların bir araya geldiğini söylemek abartı olmaz. Ama içlerinde darbe yanlısı değil de bu zulüm düzeninin sorumlusunun AKP olduğuna inanan ve kutlamalara hükümet protestosu amacıyla gidenlerin olduğu da bir başka gerçek. Ama, “Dün ülkenin meşru hükümetini devirmek için ‘Ordu göreve’ pankartı açanlar, umdukları desteği bulamayınca bugün aynı orduya, onun subaylarına hakaret etmekten çekinmiyorlar” diyen Başbakan’a bakarsanız “CHP illegal örgütlerin peşine takılmış”, olaylara sahne olan kutlama alanını dolduranların hepsi de “darbe özlemi içindeki anarşistler” ya da “terörist holigan”. Hatta İstanbul’daki Kadınlar Tenis Birliği (WTA) şampiyonasının ödül töreninde bakanları protesto edenler de öyle. Başbakan bu tesbitine, “2007’yi özlüyorlar” diyerek Cumhuriyet mitinglerini dayanak gösterdi. Malum medyanın lafazanları da 25 Ekim 2003’te Ankara Tandoğan Meydanı’ndaki “Ordu göreve” pankartının açıldığı Cumhuriyete Saygı Mitingi’ni anımsattı.

Başbakan ve medyasına bir anımsatma

Yani hem Başbakan hem de medyası, gerçek suçluları gerçek suçundan yargılanmadığı Ergenekon soruşturma ve davalar zincirinden rant yemeyi sürdürüyor. Kamuoyuna hâlâ darbelerle hesaplaşıldığı, derin devletin yargılandığı yalanını söylemeye devam ettikleri gibi her muhalif eylemi “darbe korkusu” salmak için de kullanıyorlar. Şimdi bu yazdıklarıma bildik çevrelerden bildik itirazlar gelecek yine. Peki bu itirazları yapacak olanlar yani Başbakan ve medyası, dünkü (29 Ekim 2012) protesto gösterilerini darbecilikle eş değer tutmalarına dayanak gösterdiği Tandoğan’daki mitingde o provokatif pankartı açanlara neler olduğunu biliyorlar mı? Ergenekon soruşturmalarında hayli yer kaplayan, Tandoğan mitingini organize eden ya da giden rektörlerin “ne iflah olmaz darbeciler olduğu” algısını yaymak için kullanılan o pankartın açılmasından sorumlu olanlar hakkındaki davada ceza bile almadıklarını anımsıyorlar mı? Anımsatalım.

Rektörler Kemal Alemdaroğlu, Fatih Hilmioğlu, Mustafa Abbas Yurtkuran, Rıza Ferit Bernay, Mehmet Haberal ile eski YÖK Başkanı Kemal Gürüz’ün Ergenekon sanıkları arasında yer almasında eski Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral Özden Örnek’e ait “Darbe Günlükleri” ile Cumhuriyet gazetesinin eski Ankara temsilcisi ve yazarı Mustafa Balbay’ın günlükleri ve eski Jandarma Genel Komutanı emekli Orgeneral Şener Eruygur’un rektörlerle gerçekleştirdiği toplantıların tutanakları ile gönderdiği bir mektup ve Cumhuriyetçi Çalışma Grubu (CÇG) faaliyet raporları etkiliydi. Savcılar bu belgelerde yazılanlardan yola çıkarak adları geçen rektörlere darbenin altyapısının hazırlanmasında belli roller biçildiğini iddia ettiler. İkinci Ergenekon iddianamesinde bu belgelere yer verilerek, “Şener Eruygur’dan ele geçirilen rektörlerle yapılan toplantıda görüşülen konular ve alınan kararlar bir bütün olarak incelendiğinde, rektörlerle askerlerden oluşan CÇG’nin her türlü riski gözönüne aldıkları, birlikte yapacakları ortak çalışma ile halk ve iktidarda bulunan siyasi partiyi korkutup sindirerek, zorla iktidardan uzaklaştırmaları hususunda karalı olduklarını açıkça ortaya koymaktadır…

CÇG’nin yukarıda belirtien dönem raporları, sanık Mustafa Balbay’dan ele geçirilen günlüklerde yer alan bilgilerle örtüştüğü, şüpheli rektörlerin, ‘güvenilir rektörler’ arasında sayılarak darbe çalışmalarının içinde yer aldıkları, 6 rektörün uygulanan planlar çerçevesinde kendisine verilen görevleri yerine getirdiği anlaşılmıştır” iddialarında bulunuldu.

“Ordu göreve” pankartı devrede

Rektörler hakkındaki iddianamede “darbeye altyapı hazırlama” etkinliği olarak gösterilen Cumhuriyet mitinglerinden en çok tartışılanı olan Ankara Tandoğan’da yapılan Cumhuriyete saygı mitingi de suçlamalara yönelik en önemli dayanak teşkil ediyordu. İkinci Ergenekon davası iddianamesine göre, “Sarıkız” adlı darbe planı kapsamında, mitingden altı gün önce, 19 Ekim 2003’te Jandarma Genel Komutanlığı’nda, dönemin Jandarma Genel Komutanı Şener Eruygur başkanlığında rektörlerle toplantı yapıldı. İddiaya göre 15-20 rektör, askerlere “Kubilay olmaya hazırız” dedi. Ankara mitingi de planlandığı öne sürülen darbenin 12 adımından biriydi.

Jandarma Genel Komutanlığı’ndaki toplantıdan yaklaşık bir hafta sonra, tarih, 25 Ekim 2003. YÖK yasa tasarısı ve ÖSS’de imam hatiplere eşitlik hedefleyen yasa girişimi nedeniyle hükümete yönelik tepkinin öne çıktığı yürüyüşte Anıtkabir’e cüppeleriyle gelmiş rektörler, Atatürk’e bağlılıklarını tazeleyip Tandoğan Meydanı’ndaki Cumhuriyete Saygı Mitingi’ne katıldı. İddianameye göre miting kararı, Şener Eruygur’un Jandarma’da rektörlerle yaptığı gizli toplantıda alınmış hatta yürüyüşte açılacak pankartlar ve atılacak sloganlar bile belirlenmişti. Dönemin Ankara Üniversitesi Rektörü Nusret Aras ve Atatürkçü Düşünce Derneği’nin çağrısıyla düzenlenen bu mitinge; başta Ankara, İstanbul, Bursa, Samsun ve Malatya’daki üniversitelerin rektörleri ile hocalarını izleyen öğrenciler akın etti. Dönemin YÖK Başkanı Kemal Gürüz ve İstanbul Üniversitesi (İÜ) Rektörü Kemal Alemdaroğlu’nun da katıldığı mitinge damga vuran ise kimi “öğrencilerin” açtığı meşhur “Ordu göreve” pankartı oldu. Eylemcilerin uyarılara rağmen indirmediği o pankart, daha sonra darbe iddialarını konu alan Ergenekon davasının odağına da yerleşti.

Türk Solu: Neofaşist Kemalistler

“Peki o pankartı kim açmıştı?” sorusunun yanıtı ise birinci Ergenekon iddianamesinde yer aldı. Polis kayıtlarına göre pankartı açanlar “ırkçı” tutumuyla bilinen “neo faşist Kemalistlerden” oluşan Türksolu dergisi çevresinden Atatürkçü Düşünce Kulüpleri Federasyonu üyeleriydi. 25 Ekim’deki Show TV’nin görüntüleri ve ertesi gün basında yer alan fotoğrafa göre o kişiler aynı zamanda Türksolu dergisi yazarı da olan İÜ araştırma görevlisi Ali Emre Özsoy ile aynı üniversitenin öğrencileri Özgür Billur, Dilek Bilgin, Okan Erkoy, Utku Umut Bulsun, İstanbul Bostanoğlu, Nur Arslan, Onur Güneş Ayas ile Yıldız Teknik Üniversitesi öğrencileri Canbert Birgül ve Engin Girgin’di. Polis daha sonra iki isim daha saptadı. Yürütülen soruşturma sonunda zanlılar hakkında Ankara 14. Ağır Ceza Mahkemesi’nde “Askeri, kanunlara karşı itaatsizliğe teşvik”ten 5 yıla kadar hapis istemiyle dava açıldı. Ancak dava, Asliye Ceza Mahkemesi’ne gönderildi. Ankara 25. Asliye Ceza Mahkemesi’nde sessiz sedasız yargılanan sanıklar, “O pankartı taşımadık” diye savunma yaptı. Mahkeme de, fotoğraf ve görüntülere rağmen, “kesin ve inandırıcı delil bulunmadığından” 29 Nisan 2008’de sanıkların beraatine karar verdi. Ergenekon savcıları da ilginç bir şekilde sözkonusu pankart nedeniyle rektörleri sanık yaparken, beraat kararı verilen davanın kendi soruşturmalarıyla birleştirilmesini de, Ankara savcılarının talebine rağmen istememişti. Böylece Ergenekon soruşturmasının ikinci iddianamesinin temel delilerinden biri olarak gösterilen ve bir grup rektörün Ergenekon kapsamında yargılanmalarının kanıtı sayılan “Ordu göreve” pankartı sessiz sedasız “faili meçhul” bırakıldı.

Herkes sanık ama…

“Ordu göreve” pankartı açarak rektörlerin sanık olmasına katkıda bulunan Türk Solu dergisi çevresinden hiç kimse hiç bir zaman Ergenekon soruşturması kapsamına alınmadı. Ya da en azından iddianamelere bakarak, Türk Solu dergisi ile ya da dergi çevresinden kişilere yönelik herhangi bir soruşturma yürütülmediğini söylemek mümkün. En az Ergenekon soruşturmasının kimi sanıkları kadar darbe yanlısı olan ve bunu dergilerinde ya da eylemlerinde sıklıkla dile getiren Kürt sorunu, azınlıklar, AB konusunda tamamıyle ırkçı söylemlere sahip derginin çevresinde örgütlenenler eski İşçi Partililerden (İP) oluşuyor. Liderliğini eski İP üyesi Gökçe Fırat’ın yaptığı dergi adını 2005 Ağustosunda “Kürt sorunu yok, Kürt istilası var” şeklindeki kapak yazısıyla duyurdu. Bu sloganın altına yerleştirilen Türkiye haritasına Diyarbakır, Gaziantep, Adana, Mersin, İzmir, Antalya, Ankara, Muğla, Bursa, İzmit ve İstanbul’a oklar uzatılmıştı. Kırmızıyla boyanmış bu illerde “Kürt istilasını” gösteriliyor Kürtler hedef gösterilerek iş lahmacun boykotuna, Kürt işyerlerinden alışveriş yapmamaya kadar götürülüyordu. Derginin 29 Ağustos 2005 tarihli 89. sayısında Gökçe Fırat imzasıyla yayımlanan, “Türkoğlu, Tüklüğünü koru” başlıklı başyazı şöyledi:

“Bugün PKK terörü ile mücadelede en önemli nokta budur. PKK, Kürtleşmeden güç almaktadır. Türkler Türklüğünü korursa PKK zayıf düşecektir. Bu ise askeri değil toplumsal bir çözümü gerektirir. Türk, kendi sorununu kendisi çözecektir. Bunun için ilk başta yapılması gerekenlerse şunlardır.

1- Her Türk, alışverişini mutlaka Türkten yapmalıdır. Kürde aktarılan para PKK’ya maddi destek demektir. Türk, bu maddi desteği kesmezse, hem Türklerin mali gücü olmayacaktır, hem de Kürdün altında ezilecektir

2- Her Türk, Türkçe konuşmalıdır. Bunu da İstanbul şivesi ile konuşmalıdır. Dil varsa millet vardır. Ancak şehri istila eden Kürtler kendi dillerini hakim kılmaktadır. Bunlarla temas içinde Türkler de şivelerini bozmakta, Türkçe konuşsa bile adeta Kürt şivesiyle Türkçe konuşmaktadır.

TV’lerdeki Kürt dizilerinin, Kürt müziğinin, her adım başı Kürtçe müzik çalan barların, kasetçilerin, minibüslerin ortasına düşen Türk ister istemez lisanını yitirmektedir.

Buna direnmek için:

Türk,

* Kürt dizisi izlemez.

* Kürtçe müzik dinlemez.

* Kürtçe müzik çalan barlara gitmez.

* Kürtçe konuşulan minibüse binmez.

* Kürtçe kaset satan dükkandan alışveriş yapmaz.

3- Türk, ancak modern şehir hayatında kendini ifade edebilir. Türk medeniyeti, köyden gelen etkilere kapatılmalıdır. Köy, her halükarda Kürtçülüğün yaşam alanıdır.

Yıllarca İstanbul’da Sivaslı, Erzincanlı, Malatyalı, Tokatlı Alevi kitlenin yarattığı köy ortamı, Kürtçülüğü güçlendirmiştir. Türk’ü saza mahkum eden köylü kafası, bugün şehirleri Kürt kültürüne teslim etmiştir.

4- Türkler, yemeklerine sahip çıkmalıdır. Türk’ün damak tadı, Kürt yemekleri ile yer değiştirmektedir. Türk’ü kebaba, lahmacuna mahkum eden anlayışla mücadele edilmelidir. Yemek, kültür savaşının bir parçasıdır. Mc Donald’s’lar ne kadar tehlikeli ise Kürt mutfağı da o kadar tehlikelidir. Başka kültürlerin yemeklerini yiyen kültürler asimile olur. O nedenle Türk, Türk mutfağına sahip çıkmalı, başka şeyler yememelidir.

5- Her şeyden önce Türk üremelidir. Artan her bir Türk bebesi, bizi Ergenokan’dan çıkartacak bir kurtarıcıdır.”

Perinçek’ten ajanlık suçlaması

Tescilli faşist hareketleri bile utandıracak denli ırkçılığı “sol” kisvesi altında yapan bu grupla ilgili Ergenekon davası sanıklarından İP lideri Doğu Perinçek’in söyledikleri Türk Solu çevresinden hiç kimsenin soruşturmaya dahil edilmemesi açısından da manidar.

Perinçek, “Ordu göreve” pankartı nedeniyle yargılanan Ali Özsoy ile grubun lideri konumunda bulunan Gökçe Fırat’ın, İP içinde iken “provokatör ajan” oldukları gerekçesiyle atıldıklarını söylemişti. Perinçek’in hoşuna gitmeyen herkese “ajan” damgası vurması yüzünden havada kalan bu iddia, açtıkları pankartla rektörleri sanık durumuna düşüren gruptan hiç kimsenin Ergenekon soruşturması içine alınmayışıyla birlikte düşünüldüğünde kafalarda soru işareti yaratıyor.

Perinçek Ergenekon yargılamaları sırasında da Türk Solu dergisi etrafında örgütlenen grup hakkında ağır sözler sarfetti. Gökçe Fırat ve Ali Özsoy’un İP’ten kışkırtıcı ajan oldukları gerekçesiyle atıldığını tekrarlayan Perinçek,

“Özsoy, Nur Serter tarafından İktisat Kürsüsü’ne alındı. Ali Özsoy’un ajan provakatör olduğu hakkında dosya yapılıp Serter’e verilmiştir. Rektöre de mektup yazdım. Ama dikkate alınmadı uyarılarım. Onlar üniversitede provakasyona başlayınca üniversiteden atıldılar. Onların bizim partimizde ordu düşmanı fikirler yaydıklarını tespit ettik. Partiden dışarı attık. İstanbul Üniversitesi’nde kışkırtıcı faaliyetleri tespit edildi. İhraç edildiler. Sonra CHP’ye girdiler. Deniz Baykal ile resimleri çıktı. Baykal bu konularda daha geniş davranıyor. Baykal da kışkırtıcı faaliyetlerini tespit edince CHP’den attı.

"Şimdi “Ordu Göreve” pankartı ile sahne aldılar. Güzelim üniversite yürüyüşünü lekelediler. Birileri diyor ki gidin pankartı alın. Onlarda alıyor. Konuyu dosya yapıp Başbakan Bülent Ecevit’e de gönderdim. Partimizin içine böyle adam yolluyorlar diye. MİT’e konuyu anlattım. MİT daha sonra teşekkür etti” dedi.

MİT’le ilişki iddiası

1990’larda İP’e bağlı Öncü Gençlik Örgütü’nün İstanbul Genel Başkanlığını yürüten Gökçe Fırat, Genel Başkanı Doğu Perinçek’in 90’lı yılların ortalarında cezaevine girmesiyle partide daha ön plana çıktı. Ancak Fırat’ın MİT’le ilişkisi olduğuna yönelik dedikodular ortaya çıkınca Perinçek cezaevinden bir mektup yazarak Fırat’a bu tutumundan vazgeçmesini öğütledi. Ancak Gökçe Fırat mektuptaki uyarıları dikkate almayarak İP içindeki bir grupla partinin ve Perinçek’in “Mao’cu çizgiden uzaklaşrak Atatürkçüleştiği”ni ağır bir dille eleştirdikten sonra partiden ayrıldı.

Kimi iddialara göre de Fırat ve ekibi bu açıklamaları nedeniyle dövülerek partiden atıldı. Bunun üzerine, İP ve Perinçek’i Kemalistlikle suçlayan Fırat ve ekibi, ilginç bir hamleyle Atatürkçülüğün kalesi CHP’ye katıldı. Ancak peşlerini bırakmayan Perinçek ve ekibinin haklarında hazırladıkları dosyanın Deniz Baykal’a iletilmesinden sonra CHP’den de tasfiye edilen Gökçe Fırat Çulhaoğlu ve ekibi Atatürkçü Düşünce Kulüpleri Federasyonu’nu (ADKF) kurdu. Hemen ardından da kerameti kendinden menkul Türk Solu Dergisi paydahlandı.Bu Neo-faşist Kemalistler takımının Ergenekon soruşturmasıyla ilgisi olabilecek diğer unsurları sıralayarak Türk Solu’na nokta koymakta fayda var.

Başta Muzaffer Tekin olmak üzere bir çok Ergenekon sanığının evinde bulunan yayınlar arasında Türk Solu dergisi vardı. Akın Birdal suikastının azmettiricisi Semih Tufan Gülaltay’ın kitaplarını bastıranlar yine Türk Solu dergisiydi. Sevgi Erenerol ve Kemal Kerinçsiz’le sıkı ilişkileri vardı. Ermeni Konferansı hakkındaki yazıları nedeniyle haklarında, “Türklüğü ve kurumlarını alenen aşağılamayı” suç sayan TCK’nin 301’inci maddesiyle “Adli yargılamayı etkilemeye teşebbüs” suçlamalarıyla haklarında dava açılan İsmet Berkan, Hasan Cemal, Murat Belge, Haluk Şahin ve Erol Katırcıoğlu’nun 7 Şubat 2006’daki duruşmalarında Kerinçsiz ve ekibiyle birlikte gösteri yapıp olay çıkartanlar arasındalardı. Bu eylemde duyuru bildirilerini dağıttıkları, “301. madde neden kaldırılmamalı” konulu düzenledikleri panelin konuşmacılarından biri de Kemal Kerinçsiz’di.

13 Şubat 2006’daki panelde Kerinçsiz, temsil ettiği Büyük Hukuçular Birliği’nin artık Türk Solu çevresiyle ortak eylemlilik kararı aldıklarını açıklayacaktı. Zaten aynı Kerinçsiz 2006 yılında Türk Solu dergisi tarafından “Yılın Gandhi’si” ödülüne de layık görüldü.

İSTİHBARAT ALANI

Sınırsız, Seçkin, Sansürsüz, Kemalist Haber Blogu

Derin İstihbarat

strateji, güvenlik, araştırma, istihbarat, komplo teorileri, mizah, teknoloji, mk ultra, nwo

İran Analiz

İran-Şii Jeostratejisi ve Dünya Genelinde İran Destekli Şii Örgütler, İran-Şii Lobisine Dair Bilgiler

İç Savaş

Strateji - Taktik - Savunma

İSTİHBARAT

Şifresiz Yayın!

%d blogcu bunu beğendi: