Etiket arşivi: duruşma

Öcalan’ın eski avukatı “can güvenliği” nedeniyle duruşmaya gelmedi


Ergenekon davasına tanık olarak çağrılan Abdullah Öcalan’ın eski avukatı İrfan Dündar, açık kimlikle tanıklık yapmasının can güvenliğini tehlikeye atacağını bildirerek duruşmaya gelmedi.

Eski Genelkurmay Başkanı emekli Orgeneral İlker Başbuğ, CHP milletvekilleri Mustafa Balbay ve Mehmet Haberal ile emekli Tuğgeneral Veli Küçük’ün de aralarında bulunduğu 65’i tutuklu 274 sanıklı "Ergenekon" davasının 260. duruşması başladı.

İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi’nce, Silivri Ceza İnfaz Kurumları Yerleşkesi’nde oluşturulan küçük salonda görülen duruşmaya, CHP İzmir
Milletvekili Mustafa Balbay ve gazeteci Tuncay Özkan ile emekli Tuğgeneral Veli Küçük ve Danıştay saldırısı dosyası sanığı Alparslan Arslan’ın da aralarında olduğu 31 tutuklu sanık katıldı.

CHP Zonguldak Milletvekili Prof. Dr. Mehmet Haberal, eski Genelkurmay Başkanı emekli Orgeneral İlker Başbuğ, emekli Orgeneral Hasan Iğsız, emekli Tuğgeneral Levent Ersöz, emekli Albay Dursun Çiçek ve İşçi Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek’in de aralarında bulunduğu 34 tutuklu sanık ise duruşmaya gelmedi.

Duruşmada, tutuksuz sanıklardan Abdülvahit Özkaya da hazır bulundu.

Öcalan’ın eski avukatı Dündar, duruşmaya gelmedi

Mahkeme Heyeti Başkanı Hasan Hüseyin Özese, duruşmaya çağrılan tanıkların duruşmaya gelmediklerinin anlaşıldığını belirterek, tanıklardan Zahit Engin’in Çanakkale’de olması ve PKK terör örgütü elebaşı Abdullah Öcalan’ın eski avukatı İrfan Dündar’ın da, açık kimlikle tanıklık yapmasının can güvenliğini tehlikeye atacağını bildirmesi gerekçesiyle duruşmaya gelmediklerini ifade etti.

İstanbul 16. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen Odatv davası kapsamında tutuksuz yargılanan gazeteci Nedim Şener‘in avukatlarınca mahkemelerine bir dilekçe gönderildiğini kaydeden Başkan Özese, dilekçede "Ergenekon" davasıyla birleştirilmesi hususunda muvafakat verilmesi yönündeki isteğe olumsuz yanıt verilmesinin talep edildiğini ifade etti.

Davanın, hakkında yakalama emri çıkarılan ve Ankara Gülhane Askeri Tıp Akademisi (GATA) Hastanesi’nde tedavi gören sanıklarından Orgeneral Nusret Taşdelen’in ifadesinin nasıl alınabileceği yönündeki mahkeme yazısına cevap verildiği ve Taşdelen’in ifadesinin hastane ortamında alınabileceğinin belirtildiğini aktaran Özese, yeni bir yazı yazılarak Taşdelen’in video konferans yöntemiyle ifadesinin alınıp alınamayacağı hususunun sorulmasına hükmedildiğini bildirdi.

Abdülvahit Özkaya

Duruşmada ifade veren tutuksuz sanıklardan Abdülvahit Özkaya, İstanbul Cumhuriyet Savcısı Mehmet Ali Pekgüzel’in, "Hakkınızda birleşen bir dosyada ‘Ergenekon terör örgütüne yardım etmek’ ve ‘fişleme yapmak’ suçlarından açılmış bir dava var. Saffet Çerçi hakkında fişleme yaparak bu bilgileri bu davanın sanığı Hüseyin Görüm’e verdiğiniz ve bu fişlemelerin de kullanıldığı iddiası var. Bu yazılar size mi ait?" sorusuna karşılık, söz konusu yazıların kendisine ait olduğunu söyledi.

Savcı Pekgüzel’in, "Bu yazıları kime verdiniz?" diye sorduğu Özkaya, "Bu tip yazıları, çocuklarıma hatıra olsun diye kaleme aldım. Kimseye de
vermedim. Çocukluğumdan beri bu benim merakım. Evimde veya iş yerimde sürekli yazarım, not tutarım. Herkesin bir merakı var ve benim merakım da bu" dedi.

Yazdıklarının Murat Çağlar’da ele geçirilmesi ile ilgili soruya da yanıt veren Özkaya, Murat Çağlar adlı bir kişiyi tanımadığını ve yazdıklarının o kişiye
nasıl geçtiğini bilmediğini aktardı. Sanık Özkaya’ya daha sonra, duruşma salonuna kurulan büyük ekran yardımıyla, davanın sanıklarına ait fotoğraflar gösterilirken, bu kişileri tanıyıp tanımadığı, tanıyorsa nerede karşılaştığı ve bu kişilerle ne gibi buluşmalar yaptığı soruldu.

Fotoğraflara bakan Özkaya da, kendisine gösterilen sanıklardan Hüseyin Görüm ve Muzaffer Tekin ile tanıştığını, diğer sanıklar Fikri Karadağ, Doğu Perinçek ve Veli Küçük’ü ise basından tanıdığını ifade etti. Özkaya, fotoğraflardaki kişilerin çoğunu tanımadığını da beyan etti.

"Burada bulunmaktan hicap duyuyorum. Beykoz’da bir ofisim vardı. Yemeğe düşkün olduğum için misafirlerime çeşitli ikramlarda bulunurdum. Hüseyin Görüm de gelip giderdi. Piyangodan çıktı, arada bir gelip giderdi. Muzaffer Tekin’i de tanıyorum. Cevdet Baydar’a ait bir atölyede kuru fasulye yemiştik. Ona tespih hediye etmiştim" ifadelerini kullanan Özkaya, davanın sanıklarından Durmuş Ali Özoğlu’nun da kendi hakkında yalan bilgiler verdiğini öne sürdü.

Reklamlar

Mavi Marmara Hukuk Süreci ve 6 Kasım 2012’de Yapılacak Duruşma ile ilgili Avukat Burak Turan ile söyleşi


Avukat Burak Turan ile Mavi Marmara olayının genel hatlarını, ulusal hukuk ve uluslararası hukuk açısından değerlendirilmesini ve bundan sonraki hukuk sürecini konuştuk.

ORSAM: Mavi Marmara olayını Ulusal ve Uluslararası hukuk açısından genel hatları ile aktarır mısınız?

Av. Burak Turan: Mavi Marmara olayını genel hatları ile yeniden açıklanması ve ulusal hukuk ve uluslararası hukuk açısından değerlendirilmesinin yapılmasını istemekteyiz. Bu değerlendirmeyi İsrail Devleti’nin saldırı ile ilgili savunduğu tezler ve bunların uluslararası hukuktaki karşılıklarını açıklayarak yapmak gerekmektedir. İsrail askeri birlikleri Mavi Marmara gemisine, kıyılarından ortalama 72 mil açıkta, uluslararası sularda müdahale etmiştir. Uluslararası Deniz Hukuku açısından açık deniz, bütün devletlerin yararlanmasına açıktır ve bu bölgede temel ilke serbestliktir. İdari ve yargısal yetkiler bakımından her devlet kendi ulusal yetkileri altında bulunan gemiler üzerinde yetkili olup, bu kural bayrak yasası olarak bilinir. 1982 Deniz Hukuku Sözleşmesinin 3. maddesine göre, devletlerin ülke egemenliğinin bir parçası olan karasularının genişliğinin en fazla 12 mil olması mümkündür. İsrail 200 millik münhasır ekonomik bölge ilan etmiş ise de, burada var olan yetkiler diğer devletlerin seyrüsefer serbestisini engelleyecek şekilde kullanılamaz. Bu açıdan olay değerlendirildiğinde, olayın gerçekleştiği sırada Mavi Marmara gemisi açık denizde tüm devletlerin gemilerine tanınmış olan seyrüsefer serbestisini kullanmakta idi. Seyrüsefer serbestisinden yararlanan bir ticaret gemisi ile ilgili asli yetki kullanımı da bu hükümler gereği uluslararası hukuka göre bayrak devletine aittir.

Her ne kadar İsrail, gemileri denetleme hakkının olduğunu belirtmiş ve bunu 1982 Deniz Hukuku Sözleşmesinin 110. maddesinde düzenlenen ziyaret hakkı ile Birleşmiş Milletler Antlaşmasının 51. maddesinde düzenlenen meşru müdafaa hakkına dayandırmış ise de, 1982 Deniz Hukuku Sözleşmesinin 110. maddesinde düzenlenen ziyaret hakkının İsrail’in iddia ettiği gibi değerlendirilmesi mümkün değildir. Bahse konu hükümler, bayrak devleti dışındaki devletlere açık denizde seyreden gemiyi denetleme hakkını ancak silah kaçakçılığının önlenmesi veya yabancı bayraklı gemide bulunan suçluların yakalanması kapsamında verir. İsrail, BM İnsan Hakları Konseyi’ne gemide yer alan insani yardım gönüllüleri ve insani yardım malzemeleri açısından suç unsuru teşkil edebilecek en küçük bir delil dahi sunamamıştır. Dolayısıyla saldırıyı ziyaret hakkı kapsamında değerlendirmek mümkün değildir.

Birleşmiş Milletler Yasasının 51. maddesine göre, bir devletin meşru müdafaa hakkını kullanabilmesi için silahlı saldırıya ve bu yönde açık, yakın bir tehdide maruz kaldığını açıkça ortaya koyma zorunluluğu vardır. Uluslararası Adalet Divanı, kararlarında, böyle bir saldırının silahlı olması şartını, özellikle aramıştır. Meşru müdafaa hakkının temel kuralı olan orantılılık ilkesinin olayda hiçe sayılmış olması, gemide bulunan müşteki mağdurlarda herhangi bir silah bulunmadığının uluslararası raporlarda da açıkça belirtilmesi, olayda önleyici meşru müdafaa hakkının hukuki gerekçelerinin bulunmadığını açıkça ortaya koymaktadır. Gemide vefat eden 9 insani yardım gönüllüsünün vücudundan toplamda 39 adet kurşun çıkmıştır. İki insani yardım gönüllüsü henüz gemiye askerler inmeden helikopterden atılan kurşunlar ile hayatını kaybetmiştir.

Örneğin, Türkiye ve ABD çifte vatandaşı olan 19 yaşındaki Furkan Doğan, üst güvertenin ortasında, elindeki küçük video kamera ile çekim yaparken ilk olarak gerçek kurşunla vurulmuştur. Furkan yüzünden, kafasından, sırtından, sol bacağından ve ayağından olmak üzere toplam beş kurşun yarası almıştır. Yüzüne sıkılan ve tam sağ burnundan giren kurşun hariç Furkan, bütün yaralarını vücudunun arka kısmından almıştır. Adli tıp raporuna göre, yüzündeki yaranın etrafındaki izler çok yakın mesafeden kafasına ateş edildiğini göstermektedir. Ayrıca, kurşunun alt taraftan yukarıya doğru hareket ettiğinin anlaşılması ve kurşunun çıktığı yer, Furkan’ın yerde sırt üstü yatarken vurulduğunu ortaya koymaktadır.

Dolayısıyla yerde yaralı vaziyette, savunmasız şekilde yardım bekleyen Furkan; yakın mesafeden kafasına sıkılan kurşun ile bilinçli ve vahşice öldürülmüştür. İbrahim Bilgen’in ilk önce yukarıdan, helikopterden açılan ateş sonucu vurularak yaralandığı, daha sonra yaralı şekilde yerde yatarken yanına gelen askerin bitişik nizamdan kafasına yaptığı atışla hayatını kaybettiği, otopsi raporlarından anlaşılmaktadır. Medya görevlisi Cevdet Kılıçlar, üst güvertedeki İsrail askerlerini fotoğraflamaya çalışırken, patoloji raporlarına göre, alnından, iki gözünün arasından tek bir kurşunla vurulmuş ve öldürülmüştü. Bu ölümlere ilişkin tüm rapor ve kanıtlar, İsrail askerlerinin meşru müdafaa tezlerini gülünç duruma düşürmekte ve hukuksuzluğu açıkça gözler önüne sermektedir.

İsrail’in bir diğer gerçekdışı iddiası da uluslararası sularda gemileri durdurmasının 12 Haziran 1994 tarihli denizlerdeki silahlı çatışmalarda uygulanabilecek San Remo Manüeli’ne (San Remo El Kitabı) uygun olduğudur. Öncelikle, San Remo Manüeli, Milletlerarası hukuk yönünden bağlayıcı bir belge niteliğinde değildir. Ancak, birtakım eylemlerin meşruluğu söz konusu el kitabına dayandırıldığı için konunun bu yönden de irdelenmesi gerekir. İsrail bu iddiasını söz konusu manüelin 67. maddesine dayandırmaktadır. Bu maddede abluka delmeye ait makul sebeplerin var olması, geminin durması ve uyarıya rağmen olumsuz yanıt durumunda müdahalede bulunacağı düzenlenmiştir. Uluslararası hukuk açısından ablukadan ne anlaşılması gerektiği yine San Remo Manüel’inde ve Londra Deklarasyon’unda belirtilmiştir. Bahse konu metinler gereği, bir ablukanın varlığından söz edebilmek için temel şart, öncelikle savaşan tarafların var olduğu, uluslararası nitelik taşıyan silahlı bir çatışmanın olmasıdır.

Bu yönden İsrail-Gazze sorununa baktığımızda ise uluslararası hukuk tarafından kabul edilen iki savaşan tarafın var olduğunu söylememiz mümkün değildir. Dolayısıyla İsrail’in uyguladığı abluka uluslar arası hukukun tanımlamalarına uyan bir abluka değildir. İsrail’in buradaki usulü de yine, BM Gazze Meselesi Vaka İnceleme Heyeti tarafından hazırlanmış olan Gazze raporunda (A/HRC/12/48, paragraf 1818) ; “İsrail’in ablukayla Gazze halkını kasten toplu cezalandırmaya tabi tuttuğu ve uluslararası insancıl hukukun gereği olan yükümlülüklerini ihlal ettiği” hukuksuz ve gayri insani kabul edilmiştir. Kaldı ki İsrail’in saldırısı, gemiler abluka altında olduğu iddia edilen bölgeye dahi girmemişken yapılmıştır. Bu açıklamalarımız ışığında değerlendirildiğinde, İsrail askerlerinin Mavi Marmara ve filoda yer alan diğer gemilere yapmış oldukları saldırının, hiçbir uluslararası mevzuatta yeri olmayan keyfi bir deniz korsanlığı şeklinde tezahür ettiği görülecektir.

ORSAM: Bu kapsamda 6 Kasım 2012 tarihinde İstanbul Çağlayan’da görülmeye başlanacak olan davaya gelecek olursak; Çağlayan’da görülecek davanın tarafları kimlerdir?

Av. Burak Turan: Dava kamu adına açılmış bir dava olup yaralılar dahil olmak üzere, saldırıda mağdur olanlar, şehit yakınları ve farklı gerekçelerle şikayetçi olanların yer aldığı toplamda 490 kişi müşteki mağdur olarak yer alıyor. Ayrıca, suçtan zarar gören Sivil Toplum Kuruluşu adına temsilciler ve İnsan Hakları Örgütlerinin de davaya müdahil olacakları ve böylece bu sayının daha da artacağı bekleniyor. İsrail Genelkurmay Başkanı Rau Gabiel Ashkenazi, Deniz Kuvvetleri Komutanı Eliezer Alfred Maron, Hava Kuvvetleri İstihbarat Sorumlusu Avishay Levi ve İsrail İstihbarat Başkanı Amos Yadlin ise firari sanık olarak yargılanıyorlar. Diğer sorumlu asker veya sivil kişiler hakkında soruşturma halen devam ediyor ve bu sorumluların kimlik bilgilerinin tespit edilmesi bekleniyor.

ORSAM: Davanın müştekilerinin talepleri nedir?

Av. Burak Turan: Ceza davasında katılacak olan müşteki-mağdurların her biri, bu saldırıda emri veren devlet yetkilileri ve üst düzey komutanlar başta olmak üzere, saldırıya bizzat katılan askerlerin de dahil olduğu tüm faillerin tespit edilmesini, iddianamede ve BM İnsan Hakları Konseyi raporunda sayılmış olan her bir suç için ayrı ayrı cezalandırılmalarını talep etmektedir.

ORSAM: İsrail hangi suçlardan dolayı yargılanıyor?

Av. Burak Turan: İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından, 2010/23967 soruşturma numaralı dosya üzerinden hazırlanan iddianamede, Mavi Marmara saldırısının faillerinin, kasten adam öldürmek, kasten adam öldürmeye teşebbüs, nitelikli kasten yaralama, kasten yaralama, nitelikli yağma, deniz, demiryolu veya havayolu ulaşım araçlarını kaçırma veya alıkoyma, nitelikli mala zarar verme, kişiyi hürriyetinden yoksun kılma ve eziyet suçlarını azmettirme suçlarından dolayı her bir mağdur için ayrı ayrı, toplamda binlerce yıla mahkum edilmek üzere cezalandırılmaları talep edilmiştir. İsrail ordusunun üst düzey komutanları, İstanbul 7. Ağır Ceza Mahkemesi’nin 2012/264 E. sayılı dosyasında, saldırı emrini vererek bu suçları azmettirdikleri gerekçesiyle yargılanmaktadırlar.

ORSAM: İsrail askeri personelinin Türkiye’de açılan bir davada yargılanması mümkün müdür?

Av. Burak Turan: 5237 s. Türk Ceza Kanunu’nda yer alan mülkilik ilkesi (yer bakımından uygulama/TCK. md.8) gereği, Türkiye’de işlenen suçlar hakkında Türk kanunları uygulanır. Suç şayet açık denizde ve bunun üzerindeki hava sahasında, Türk deniz ve hava araçlarında işlenirse suç Türkiye’de işlenmiş sayılır. Dolayısıyla, Mavi Marmara saldırısı uluslararası sularda, bir Türk gemisine yapıldığından, sanki Türkiye’de yapılmış gibi işlem görür ve bu nedenle Türk Mahkemelerinde cezai yargılama yapılması zorunluluğu vardır. Bu nedenle, İsrail askeri personelinin Türk Ceza Mahkemeleri önünde yargılanması yürürlükteki mevzuat gereği bir zorunluluktur.

Kaldı ki, 5237 s. Türk Ceza Kanunu’nun 13. maddesinde sayılan suçlar bakımından bir vatandaşın ya da yabancının yabancı bir ülkede işlediği suçun yargılanmasında dahi Türk hukuku uygulanır. Bu madde de sayılı suçlardan biri de maddenin (i) bendinde yer alan “Deniz, demiryolu veya havayolu ulaşım araçlarının kaçırılması veya alıkonulması” suçudur. Bu suç, TCK m. 223’te düzenlenmiştir. Bu düzenleme kapsamında da bahse konu olay, açık denizde, İsrail Devleti’nin korsanlık faaliyeti sonucu bir Türk gemisinin zorla kaçırılması ve alıkonulması şeklinde cereyan ettiğinden, “evrensel yargı ilkesi” gereği Türk hukuku hükümlerine tabidir. Bu ilke dolayısıyla, gemi katılımcısı olan Yabancı vatandaşlar da, kendi ülkelerinde olaya ilişkin suç duyurusunda bulunamasalar dahi, Türkiye’de açılmış olan bu davaya müdahil olabileceklerdir.

ORSAM: Bu davaların uygulanacak usul ve sonuçları açısından önemi nedir?

Av. Burak Turan: İstanbul 7. Ağır Ceza Mahkemesinde görülen ceza davasında, ilk olarak, Türkiye Cumhuriyeti Adalet Bakanlığı kanalıyla Uluslararası Hukuk ve Dış İlişkiler Müdürlüğü vasıtasıyla, İsrailli generallere tebligatlar gönderilmiş ve kendileri bu davanın 6 Kasım 2012’de yapılacak duruşmalarına çağrılmışlardır. İsrail’den yapılan açıklamalar değerlendirildiğinde, generallerin bu duruşmalara katılmayacakları anlaşılmaktadır. Dolayısıyla bir sonraki aşamada, İstanbul 7. Ağır Ceza Mahkemesinden bu sanıklar hakkında yakalama kararları çıkması beklenmektedir. Çıkacak bu kararlar, “Suçluların İadesi” hükümleri gereği İsrail açısından da bağlayıcılık arz edecektir. “Suçluların İadesine Dair Avrupa Sözleşmesi (SİDAS- Avrupa Konseyi Sözleşme No. 24)” ne hem Türkiye hem de İsrail taraftır. Bu bağlamda Türkiye’de bu sanıklar hakkında kesinleşmiş mahkumiyet kararları ya da yakalama kararları olması halinde sözleşme gereği, İsrail’in iadeleri yapması gerekecektir.

Ayrıca, İstanbul 7. Ağır Ceza Mahkemesinden verilecek kesinleşmiş mahkumiyet kararlarının ya da öncesinde çıkacak yakalama kararlarının ifası için İnterpol’ün Türkiye birimi vasıtasıyla İnterpol Genel Sekreterliğinden (Uluslararası Polis Örgütü) kırmızı bültenle arama kararı çıkartılması talep edilebilecektir. Bunların gerçekleşmesi halinde de İsrail’in bu failleri teslimi gerekecektir.

Henüz bu aşamalara gelinmemiş olmasına rağmen, ismi ceza davasında geçen bu komutanların İsrail dışında bir ülkeye çıkmaları halinde, o ülke savcılıklarına yapılacak bir başvuru ile yukarıda belirttiğimiz gerekçelerle tutuklanmaları ve Türkiye’ye iadeleri söz konusu olacaktır.

ORSAM: Bu dava Mavi Marmara ile ilgili tek dava mıdır? Eğer öyle değilse, başka hangi aşamalarda Mavi Marmara ile ilgili dava ve başvurular mevcuttur? İsrail Devleti’ne, son günlerde yine Türkiye’de tazminat davaları açıldı mı? Bu davaların hukuki mahiyeti nedir? İsrail’den ne kadar tazminat talep edilecektir? Bu kararların icrası mümkün olacak mıdır?

Av. Burak Turan: İsrail’den tazminat istenmesi meselesi, 4 komutan hakkında açılmış olan ve 6 Kasım 2012’de duruşması yapılacak davadan teknik olarak bağımsız bir hukuk sürecidir. İsrail askerleri tarafından saldırıda işlenen bütün suçlar aynı zamanda, özel hukuk anlamında mağdurlara karşı işlenen birer haksız fiildir. Dolayısıyla 6098 s. Türk Borçlar Kanunu madde 49’da yer alan “Kusurlu ve hukuka aykırı bir fiille başkasına zarar veren, bu zararı gidermekle yükümlüdür.” şeklinde düzenlenmiş hüküm gereği, operasyonda emri veren, yöneten ve bizzat katılan tüm İsrail yetkilileri ve askerlerinin yaşanan ağır hukuksuzluklar ve insan hakları ihlalleri nedeniyle cezai sorumluluklarının olmasının yanında, İsrail Devletinin tüm bu yaşanılanlarda Devlet kamu tüzel kişiliğinin gereği olarak tazminat sorumluluğu da vardır. İsrail Devleti, personelinin tüm işlemlerinden bu noktada sorumludur.

Bu sebeplerle tüm mağdurlar ayrı ayrı, el konulan ve iade edilmeyen tüm eşyaları, yaralanma ve alıkonma nedeniyle uğranılan iş gücü kaybından doğan zararları, ölümler nedeniyle yakınları için destekten yoksun kalma tazminatı ve yaşanan kötü muamele, hakaret ve eziyetler nedeniyle uğranılan manevi zararları için Türk Mahkemelerinde tazminat davası açacaklardır. Tazminat miktarları her bir mağdurun saldırıdan maddi ve manevi olarak etkilenme derecesine göre farklılıklar gösterecektir. Başlangıç için İstanbul ve Kayseri’de açılan toplam 40 davada, İsrail’den istenen yaklaşık tazminat miktarı 15.000.000 TL’dir. Bu noktada alınacak kararlar, İsrail Devleti’nin Türkiye’de tespit edilecek menkul ve gayrimenkul malları ve özellikle Türkiye Cumhuriyeti Devleti ile yapılan bir ikili anlaşma neticesinde doğmuş ya da doğacak olan herhangi bir hak ediş ücreti üzerinden tahsil edilebilecektir.

Ekim 2012 itibariyle açılmaya başlanan maddi ve manevi tazminat davaları, Türkiye’nin filoda katılımcı bulunan her ilinde açılmaya devam edilecek ve böylelikle İsrail Devleti’nin Mavi Marmara saldırısındaki haksızlığı, mümkün olan her platformdan alınacak kararlar ile tescillenecektir.

ORSAM: Uluslararası alanda devam eden süreçler hakkında bilgi verebilir misiniz?

Av. Burak Turan: Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Konseyi-Uluslararası Vaka İnceleme Heyeti’nce olayın hemen ardından yapılan inceleme ve soruşturmalar neticesinde bir rapor hazırlanmıştır. 27.09.2010 tarihli A/HRC/15/21 sayılı raporun sonuç kısmında;

“(261) Heyet, 31 Mayıs 2010 günü Gazze’de insani bir kriz olduğu yolunda kesin bir hükme varmıştır. Güvenilir kaynaklardan temin edilen o kadar çok delil vardır ki, aksi bir neticeye varmak mümkün değildir. Bu krizi inkâr etmenin rasyonel bir zemini de yoktur. Dolayısıyla buradan çıkarılacak sonuçlardan biri, Gazze’deki abluka uygulamasının kanunsuz ve hukuk açısından sürdürülemez olduğudur.

(262)……İsrail Savunma Kuvvetlerinin Mavi Marmara’ya yapmış olduğu müdahalenin -şartları sebebiyle ve müdahale açık denizde yapıldığından- hukuksuz olduğu aşikardır.

(263)… Gazze’nin sivil halkının toptan cezalandırılması anlamına gelen eylemler, her halükarda kanunsuzdur.

(264) İsrail askerlerinin ve İsrailli diğer yetkililerin filo yolcularına davranış biçimleri durumla orantısız olmakla kalmamış, aynı zamanda tamamen gereksiz ve inanılmayacak ölçüde şiddet içermiş, kabul edilemez düzeyde bir gaddarlık sergilenmiştir. Bu tür bir muamele biçiminin güvenlik gerekçesiyle ya da başka bir gerekçeyle meşrulaştırılması veya savunulması mümkün değildir. Bu davranışlar, insan hakları hukukunu ve uluslararası insancıl hukuku ciddi şekilde ihlal etmiştir.

(266) Heyet, hukuk dışı yollarla el konulan malların hala iade edilmemiş olmasını devam eden başka bir suç olarak görmekte ve İsrail’e bu malları sahiplerine iade etmesi çağrısında bulunmaktadır.” şeklinde kesin ve net olarak olayın haksız ve hukuksuz olduğu ifade edilmiştir.

Ayrıca, BM İnsan Hakları Konseyi, 17 Haziran 2011 tarihinde “Raporun takip edilmesi ve gereğinin yapılması” konusunda karar almak için bir oturum düzenlemiştir. Bu oturumda yapılan oylama; 36 Kabul, 1 Red (Oyun sahibi ABD) ve 8 Çekimser oy ile sonuçlanmış ve Mavi Marmara saldırısındaki hukuksuzluk ve ağır insan hakları ihlalleri nedeniyle, İsrail Devleti’nin açıkça kınanması ve somut yaptırımlar uygulanması yönünde bir görüş birliği oluşmuştur.
Ayrıca, Mavi Marmara ile ilgili olarak Türkiye’de devam eden ulusal ceza davasının yanında, Uluslararası Ceza Mahkemesi’ne (ICC) yapılmış bir başvuru bulunmaktadır. Burada da halihazırda, ICC savcıları tarafından yürütülen bir soruşturma mevcuttur.

Bunun yanında, İspanya, Belçika, Güney Afrika ve Kuveyt gibi ülkelerde gemi katılımcılarının kendi adalet mercilerine yapmış oldukları suç duyuruları nedeniyle, bu ülke savcılıkları, Türkiye’de süren ceza davasından alınacak sonuçları beklemektedirler. Bu çerçevede, bu ülke adli mercilerinden de 6 Kasım 2012’deki duruşmaya gözlemci olarak katılacak olan yetkililer bulunmaktadır.

İhtiyaroğlu: Adnan Hoca operasyonunda bizi yanılttılar


Organize Şube Müdür Yardımcısı Ahmet İhtiyaroğlu’nun tanık sıfatıyla dinlenmesine devam edildi. İstihbarat Şube Müdürlüğü polisleri tarafından operasyona ilişkin bilgi ve adreslerin getirildiğini ifade eden İhtiyaroğlu, kendilerinin de gerekli izinleri alarak operasyonları gerçekleştirdiklerini anlattı. İstihbarat Şube’nin zaman zaman hatalar yaptığını belirten İhtiyaroğlu, Adnan Hoca’nın adresi diye kendilerine verdikleri adrese yapılan operasyonda bir milletvekili köpeği ile karşılaştıklarını söyledi. İhtiyaroğlu, köpeğe ateş eden Organize Şube polislerinin bu nedenle yargılandıklarını anlattı.

İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen Ergenekon davasının 240. duruşmasına Veli Küçük ve eski Özel Harekat Dairesi Başkan Vekili İbrahim Şahin’in de aralarında bulunduğu 31 tutuklu sanık ile tutuksuz sanıklardan Adil Serdar Saçan ve Ümit Oğuztan katıldı. Son duruşmalarda dinlenen ses kayıtlarında kendisine Organize Şube Müdürlüğü’nde gözaltında bulunduğu sırada işkence yapıldığı iddialarına ilişkin ses kayıtları dinlenen Oğuztan, jandarma görevlisi tarafından Saçan’dan uzak bir bölüme oturtuldu. Oğuztan’ın, çekingen tavırları dikkat çekti.

Mahkeme Başkanı Hüsnü Çalmuk, önceki duruşmada Tuncay Güney’in mülakatı ile ilgili Organize Şube Müdürlüğü’nde alındığı iddia edilen ses kaydının dinlenme işleminin tamamlandığını hatırlattı. Bu ses kaydında, tutuksuz sanıklardan Ümit Oğuztan’a gözaltında işkence yapıldığına ilişkin sesler bulunduğu iddia ediliyordu. Dönemin Organize Şube Müdürü Adil Serdar Saçan ile yardımcısı Ahmet İhtiyaroğlu’nun da aralarında bulunduğu polisler hakkında bu konuda soruşturma açılmış ve soruşturma sonunda takipsizlik kararı verilmişti. Bugünkü duruşmada Çalmuk, İhtiyaroğlu’nun ifadesinin alınma işlemine devam edeceklerini açıkladı.

Daha sonra da savcı Mehmet Ali Pekgüzel, tanık İhtiyaroğlu’na bazı soruları olduğunu belirterek söz istedi. Savcı Pekgüzel’in soruları üzerine İhtiyaroğlu, Organize Şube Müdürlüğü’nde nasıl göreve başladığını anlattı. Kendisinin asayiş kökenli olduğunu belirten İhtiyaroğlu, "Benim bilgim dışında yukarıdan bir görevlendirme ile Organize Şube Müdürlüğü’ne tayin edildim." dedi.

İhtiyaroğlu, Pekgüzel’in soruları üzerine yapılacak operasyonlara ilişkin istihbarat bilgileri, adresler ve isimlerin, konusuna göre İstihbarat Şube polislerince Terörle Mücadele Şubesi ya da kendi şubelerine verildiğini anlattı. Daha sonra da kendilerinin gerekli mahkeme izinlerini alarak gerekli telefon dinlemesi, takip ya da projeli çalışmayı, müteakiben de operasyonu gerçekleştirdiklerini söyledi. İhtiyaroğlu, "İstihbarat şube bize verdiği istihbarat çalışmalarında genellikle herşey hazır, sadece izin alınıp operasyon yapılacak şekilde bilgiler verirlerdi." dedi.

İstihbarat Şube Müdürlüğü ile kendileri arasında mantık farkı bulunduğunu ve zaman zaman anlaşamadıklarını da anlatan İhtiyaroğlu, "Mantık farkı nedeniyle hatalar da yaparlardı. Hatta Adnan Hoca ile ilgili yaptıkları istihbarat çalışmasında Adnan Hoca’nın bulunduğu evin adresini bize yanlış verdiler. Adresi yanlış tespit etmişler ve bizi yanlış eve yönlendirdiler. Operasyonda Adnan Hoca yerine bir milletvekili köpeği ile karşılaşmış bizim ekip. Köpek saldırdığı için ateş etmişler. Milletvekilinin şikayetçi olması üzerine de yargılandılar." diye konuştu.

İstihbarat Şube görevlilerinin çalışmaları ile ilgili bilgiler veren İhtiyaroğlu, Sedat Peker’in gözaltına alındığı operasyon ile ilgili de ilginç açıklamalar yaptı. İhtiyaroğlu, Beykoz’da yaptıkları operasyona ilişkin "Operasyonu tamamladığımızda içeri girmeden önce istihbarat polisleri ‘Önce bize 15-20 dakika müsaade edin. Biz içeride işimizi halledelim. Sonra siz girersiniz.’ dediler. Adil müdür de tamam deyince bir şey diyemedim. Anladım ki içeri bir şey koyacaklardı." dedi.

Tutuklu sanık Sedat Peker’in avukatı Mehmet Doğurga’nın da ikazı ile Başkan Çalmuk, "Eve suç delili mi koyacaklardı?" diye sordu. İhtiyaroğlu, "Hayır hayır bir düzenek koyacaklardı. Sedat Peker’in avukatı olaydan sonra bize söylediğine göre televizyonun içerisine gizli kamera ve ses kaydı cihazı yerleştirmişler. Televizyonu da yatak odasına koymuşlar." iddiasında bulundu. Başkan Çalmuk ve savcı Pekgüzel’in, bu cihazları kendilerinin koyup koymadıklarını söylemesi yönündeki soruları üzerine İhtiyaroğlu, kendilerinde bu kadar hassas cihazlar olmadığını belirterek "Bizde kravat ve saat gibi şeylere yerleştirilebilen cihazlar vardı." şeklinde konuştu. İhtiyaroğlu, "Sonra Peker’in avukatı bu gizli yerleştirilen cihazı ‘Devletin malı zarar görmesin diye size getirdim.’ dedi. Ancak bu cihazın bize ait olmadığını ona da söyledim. Savcılığa teslim edebileceğini anlattım ve o da savcılığa götürdü." şeklinde bilgi verdi.

Bu mahkeme çıldırmış olmalı /// CC : @vardiyabizde @BalyozGercekler @rodrikdani


Ergenekon davasında tutuklu sanıkların tanıklarına soru sormalarına yeni bir kısıtlama daha getirildi. Mahkeme başkanı Hasan Hüseyin Özese’nin icat ettiği yeni yönteme göre mahkeme başkanı, tanığa, soru sormak isteyen tanığı tanımayıp tanımadığını soruyor. Tanık, “tanımıyorum” derse sanığa soru sordurmuyor!

25 Eylül 2012 günü İP Genel Başkanı Doğu Perinçek’in “savunma tanığı” olarak gösterdiği gazeteci Aslı Aydıntaşbaş dinlendi. Ayrıntılarını Aydınlık’ta okudunuz, tekrar etmeyelim. Gazetelerde yazılmayanı yazalım.

Milliyet gazetesi yazarı Aslı Aydıntaşbaş, Sabah gazetesinin Ankara Temsilcisi olduğu dönemde Danıştay saldırısından kısa bir süre sonra, bir sarı zarf içinde kendisine ulaştırılan “Ergenekon Analiz-Yeniden Yapılanma” adlı bir belgeye dayanarak (ki, bugün artık bu metni Tuncay Güney ile Ümit Oğuztan’ın hazırladığından kuşku duyulmuyor) “İşte Ergenekon Anayasası” başlıklı manşet habere imza attı.

Haberde Muzaffer Tekin’in de adı geçiyordu. 16 Haziran 2007’den beri, tutukluluğun 6. yılında olan emekli kıdemli Albay Muzaffer Tekin’in haberin içeriğine yönelik olarak tanık Aydıntaşbaş’a soru sormasından daha hukuki ne olabilirdi? O zamana kadar mahkemenin uygulamaları “sorguda adı geçen sanıklara” söz hakkı verilmesi şeklindeydi. Fakat mahkeme başkanı Özese, tanığa Tekin’i tanıyıp tanımadığını sordu, “tanımıyorum” yanıtını alınca da Muzaffer Tekin’e, “Efendim sizi tanımıyor, soru soramazsınız” dedi.

Muzaffer Tekin, soru sorma hakkı elinden alınarak cezalandırıldı. İtiraz ederek, “mahkemenin düzenin bozduğu” gerekçesiyle duruşmalara 16 celse girmesi yasaklanarak ikinci kez cezalandırıldı!

Bu kaçıncı?

Muzaffer Tekin duruşmalara katılması yasaklanan ilk sanık değil, bu gidişle son da olmayacak. Daha önce Serdar Öztürk, Durmuş Ali Özoğlu ve Doğu Perinçek’e “son savunmaya kadar” yasak geldi.

Tuncay Özkan, Mustafa Balbay, Erkan Önsel, Oktay Yıldırım’ın duruşmalara girişi 16 celse yasak.

İbrahim Özcan, Yalçın Küçük, Mehmet Zekeriya Öztürk ve Hikmet Çiçek ise 16 celselik yasağı tamamlayanlar.

Yok artık!

27 Eylül Perşembe günü Ergenekon’un 235. duruşmasında yaşananlar, artık sadece hukukun değil, akıl ve mantığın sınırlarının da aşıldığını gösterdi. Mahkeme başkanı Özese, tutuklu sanıkların hepsinin salondan çıkarılmasını istedi! Silivri Notları’nda “kadrolu sanık” olarak anlattığımız (Aydınlık, 23 Eylül 2012) Emrah Özdemir dinlenecekti.

İyi ama Özdemir zaten salonda değildi! Gizli tanıklara yapıldığı gibi bir başka odada konuşuyor, ses ve görüntü ekrana yansıtılıyordu. Duruşma salonuyla hiçbir bağlantısı yoktu. Bunun tek amacı sanıkların, Özdemir’in söyleyeceklerine itiraz etmeleri ve soru sormalarını önlemekti. Sanıkla ile avukatlar arasında hukukun olmazsa olmaz bağlantı koparılıyordu. Bir süre önce “sandalyeleri yargılayan” mahkeme, şimdi sandalyelere karşı tanık konuşturuyor. İşte adil yargılama!

Daha önce de yazdık. 13. Ağır Ceza Mahkemesi, Osmanlı’nın Maarif Nazırı Emrullah Efendi gibi düşünüyor: “Şu sanıklar olmasa mahkemeyi ne güzel yönetirdik!”

‘Özel yetkili’ Yargıtay

Yargıtay 4. Hukuk Dairesi, soyut gerekçelerle tutukluluğun devamı yönünde karar veren 9 yargıcı Prof. Dr. Mehmet Haberal’a tazminat ödemeye mahkûm ettiğinde tarihler 2010 yılını gösteriyordu. “Silivri Notları”nın sürekli okurları hatırlayacaktır. 4. Hukuk Dairesi’nin Ergenekon sanıklarından Kemal Kerinçsiz ve bir çok sanığın açtığı davalarda verdiği kararlardan söz etmiştik.

Ancak HSYK’nın 24 Şubat 2011’de Yargıtay’ın üye sayısını artırırken yaptığı “toplu atamalar”dan sonra diğer dairelerde olduğu gibi 4. Hukuk Dairesi de “dizayn edildi.” Daire üyelerinin değişimi, tam tersi olacak kararlara yansımaya başladı.

42 yıllık hukukçu, Balyoz sanıklarının avukatlarından Celal Ülgen, “Açacağımız tazminat davalarına bakacak olan 4. Hukuk Dairesi bu davalara hazırlanmış. Ne bekleyebilirim bu daireden” diyor.

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nde (AİHM) 10 yıl yargıçlık yapan CHP İzmir milletvekili Rıza Türmen de Ülgen gibi düşünüyor:

“Tiyatronun birinci perdesi tamam. Yargıtay ikinci perdesi olacak. Sonuç değişmeyecek. Yargıtay böyle bir şeye cesaret edebilir mi, adi yargılama olmamıştır, diyebilir mi? Bugünkü kompozisyonuyla imkansız bir şey. Bir beklenti yaratıyorlar, ama imkansız.”

Balyoz, Ergenekon, Odatv vs gibi davalarda temyiz incelemesini yapacak olan Yargıtay 9. Ceza Dairesi de bu değişimden nasibini aldı. Bu dairenin başkanlığını, önceki HSYK’nın başkanvekilliğini de yapan Mahmut Acar yürütüyordu. Acar’ın emekliye ayrılmasından sonra dairenin en kıdemli üyesi Ekrem Ertuğrul başkanlığa seçildi. Daha sonra 160 yeni üyenin Yargıtay’a seçilmesinden sonra 9. Ceza Dairesi’ne de yeni üyeler atandı. Abdurrahman Kavun, Ahmet Toker, Fikriye Şentürk, Hamza Yaman, Cumhur Özen, Zekeriya Erdoğan ve Hüseyin Sarıömeroğlu, Yargıtay’ın yaptığı yeni görevlendirme ile 9. Ceza Dairesi üyeliğine getirildi. Eski üyelerden başkanla birlikte sadece Halim Aşaner kaldı.

Balyoz davasının incelenmesinde Ertuğrul başkanlığında bu isimlerden 5’i olacak.

Celal Ülgen, “Yargıtay’dan olumlu sonuç beklemek safdillik olur. Yargı bağımsız olmadıkça, normal hukuk düzeni geri gelmedikçe umut beklemek doğru olmaz” diyor.

Hikmet Çiçek

Aydınlık

Ergenekon’da yeni skandal! Prangaya 1 kala /// CC : @vardiyabizde @BalyozGercekler @rodrikdani


Ergenekon Mahkemesi’nde bir kez daha hukuka meydan okundu. Duruşmalarda, tutukluların avukatlarla görüşmesi yasaklandı. Mahkeme, duruşma aralarında salonun boşaltılmasına karar verdi.

Ergenekon davasına bakan Özel Görevli İstanbul 13’üncü Ağır Ceza Mahkemesi’nde yeni bir hukuk skandalına imza atıldı.

Bugün alınan ara kararla, duruşmalarda avukatların tutuklu müvekkilleriyle görüşmeleri yasaklandı.

Mahkemenin kararına göre, duruşma aralarında salon tamamen boşaltılacak. Tutuklular kendileri için hazırlanan bölümde götürülecek ve duruşma başlayana kadar salona alınmayacak. Böylece izleyicilerle tutukluların 5 metre uzaktan selamlaşmasına da set çekilmiş oldu.

Özel Görevli 13. Ağır Ceza Mahkemesi daha önce de savunma hakkını ortadan kaldıran kararlara imza atmıştı.

Mahkeme, daha önce de tutuklularla avukatlar arasındaki evrak alışverişini yasaklamıştı.

Avukatlarla tutuklular arasına masalardan barikat da ören mahkeme, masaların üzerinden atlayarak müvekkilleriyle görüşen avukatlar hakkında ise suç duyurusunda bulunmuştu.

ulusalkanal.com.tr

VİDEO : ERGENEKON’DA 234. DURUŞMA YAPILDI !!!


Ergenekon tanığı: O yıl birileri düğmeye bastı


İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi’ndeki duruşmada, İstanbul eski Organize Suçlar Şube Müdür Yardımcısı olarak çalışan Ahmet İhtiyaroğlu, tanık olarak dinlenildi.

”Ergenekon” davasında tanık olarak dinlenilen eski emniyet amiri Ahmet İhtiyaroğlu, ”2000 yılının sonunda birileri düğmeye bastı. Sedat Peker hakkında iddialar anlatılmaya başlandı. Peker’in işlediği eylemlerin Veli Küçük tarafından korunduğu iddiası vardı. Ama bunu delillendiremiyorduk” dedi.

İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi’ndeki duruşmada, İstanbul eski Organize Suçlar Şube Müdür Yardımcısı olarak çalışan Ahmet İhtiyaroğlu, tanık olarak dinlenildi.

İhtiyaroğlu, mahkeme heyetine başkanlık yapan hakim Hüsnü Çalmuk’un, bu dava kapsamında hakkında açılan bir dava olup olmadığı şeklindeki sorusu üzerine, ”Ergenekon” kapsamında savcılık tarafından hakkında inceleme başlatıldığını, ancak takipsizlik kararı verildiğini söyledi.

Ahmet İhtiyaroğlu, 1982’de polis kolejine girdiğini, 1990’da mezun olduğunu, 1998’de de İstanbul Organize Suçlar Şube Müdürlüğü’nü kuran ekip içinde yer aldığını anlattı.

Bu birimde 2003’e kadar çeşitli rütbelerde çalıştığını belirten İhtiyaroğlu, alanının Sedat Peker, çalışma grubunun da Sedat Peker olduğunu söyledi.

Organize şubede görev yaptığı dönemde kendilerine sayısız ihbarlar geldiğini belirten İhtiyaroğlu, ”Veli Küçük ile Sedat Peker arasındaki ilişki biliniyor ama ispatlanamıyordu” dedi.

Hakim Çalmuk’un ”Nasıl bir bağ, sevgi bağı mı?” sorusu üzerine ”Örgütsel bir bağ” diyen İhtiyaroğlu, ”2000 yılının sonun da birileri düğmeye bastı. Sedat Peker hakkında iddialar anlatılmaya başlandı. Peker’in Veli Küçük tarafından korunduğu yönünde çok çalışma yaptık. Peker, ilişkilerinin dostluktan olduğunu söylerdi. Ama yer altındaki, üçüncü şahısların telefon konuşmalarına yansıyanlara göre Peker’in korunduğu şeklindedir. Peker’in işlediği eylemlerin Veli Küçük tarafından korunduğu iddiası vardı. Ama bunu delillendiremiyorduk. Hatta o dönemde Peker’in kardeşi Atilla’nın kümesini bile kazdık. Onun kanatlı hayvan merakı vardı. Peker’in silahları olduğuna inanıyorduk. Silahlarını aradık” diye konuştu.

İhtiyaroğlu, 5 yıla yakın örgütlü suçlar alanında çalıştığını belirterek, ”Modern polisliği biz getirdik. Bu şekildeki fezlekeleri, ilk biz kullandık” dedi.

-”Haluk Kırcı, Çatlı’nın cesedini görmüş”-

Ahmet İhtiyaroğlu, sorgu ve tahkikatta iyi olduğunun söylendiğini ifade ederek, ”Hafızam çok iyidir. Allah vergisi bir sorgulama yeteneğim var” diye konuştu. İhtiyaroğu, 2001 yılında Tuncay Güney’in çenç oto kapsamında gözaltına alınmasının ardından gelişen süreci şöyle anlattı:

”2001 yılında il dışında görevdeyken o dönemin şube müdürü Adil abi (Adil Serdar Saçan) beni arayarak merkeze çağırdı. Tuncay Güney Asayiş Şube’de, gözaltındaymış, Veli Küçük’ün adından söz etmiş. ‘Siz beni gözaltına alamazsınız, o araba Veli Küçük’e gidecekti’ diyordu. Ergenekon’dan söz etmiş, ‘Ergenekon’un lideri Veli Küçük, beni buradan alır. O araba Veli Küçük’e gidecekti’ şeklinde konuşuyormuş. O dönemde İstihbarat Şube’de bu konularla ilgili çalışıyormuş. İstihbaratın adamları asayişin nezaretinde Güney ile yatmışlar. Operasyon yanabilir mantığıyla Güney’i nezarette susturmuşlar. İstihbarattan Hakan Ünsal Yalçın, 1 yıldır Güney’i takip ettiklerini söyledi. Güney pasif gaydı. Onun ilişki görüntüleri dahi yapılan aramalarda ele geçirilmişti. İstihbaratın operasyon yetkisi yoktur. Bu nedenle dosya organize şubeye verildi. Saçan, Güney’in sorgusuna benim girmemi istedi. Güney’e, kafasında bir kurgu varsa, dağıtması, rahatlaması için önce hayat hikayesini anlattırdım. Güney ‘Ergenekon’dan söz etti.

Soyadı Ergenekon olan bir albayın kurduğunu, kendi soyadını verdiğini, Veli Küçük’ün de buna bağlı olduğunu söyledi. Konteynerlarla Irak’a silah getirdiğini, Barzani’ye, Talabani’ye ve PKK’ya verdiğini, silahların ‘Ergenekon’a ait olduğunu söyledi. Susurluk kazasını Veli Küçük’ün yaptırdığını, Sabancı cinayetini anlattı. Güney her şeyi ve kendisini de anlatıyordu. Bu suçlu psikolojisine aykırıydı. Sabancı cinayetiyle ilgili anlattıkları dikkatimi çekti. Doğru söylemediği anlaşıldı. Abdullah Çatlı’dan söz etmişti. Ben Haluk Kırcı’nın sorgusunu yaptım. Kırcı’ya açık bir şekilde ‘Çatlı yaşıyor mu’ diye sordum. ‘Öldü ağabey’ dedi. Cesedini gören kimse yok deyince, ‘Ben gördüm’ dedi. Çatlı’nın kafası arabanın tavanına çarpmış.”

İfadesinde istihbarat şubenin çalışma şeklini de anlatan İhtiyaroğlu, ”İstihbarat, telefon konuşmalarında duyduğu şeyleri olmuş kabul eder. Suç olmuş mu, olmamış mı bakmaz. Soruşturma yapma yetkileri yoktur” dedi.

Duruşmaya öğle arası verildi.

İSTİHBARAT ALANI

Sınırsız, Seçkin, Sansürsüz, Kemalist Haber Blogu

Derin İstihbarat

strateji, güvenlik, araştırma, istihbarat, komplo teorileri, mizah, teknoloji, mk ultra, nwo

İran Analiz

İran-Şii Jeostratejisi ve Dünya Genelinde İran Destekli Şii Örgütler, İran-Şii Lobisine Dair Bilgiler

İç Savaş

Strateji - Taktik - Savunma

İSTİHBARAT

Şifresiz Yayın!

%d blogcu bunu beğendi: