Etiket arşivi: emin çölaşan

DÜŞMAN ACI SÖYLER ….. /// CC : @TVHaberturk @wwwradikalcomtr @bejanmatur @cigdemmater @Cengi zCandar


Sevgili Emin Çölaşan Bey,

Ben vaktinizi almadan doğrudan konuya gireceğim. Bu ay Samos adasına gittim. 4-5 gün kaldım. orada Yunanlı arkadaşlarım oldu, bunlardan birisi de Costas idi. Onunla çok iyi dost olduk. Kültürlü, saygılı, adam gibi bir adam. İngilizcesi oldukça iyi.

Döneceğim gün öğlen yemeğine ısrarla davet etti. Yemek de konu politikadan açıldı. Bana kendi liderleri dahil en sevdiği ve saygı duyduğu liderin Erdoğan olduğunu söyledi, ben şaka yapıyor diye güldüm. Çok ciddiyim dedi.

Sebebini sordum. Bak dostum dedi, bütün ömrüm Türkiye’nin ülkemize olan tehdidi ile geçti. Şimdi Erdoğan’ın sayesinde çok rahatız.

1- Atatürk’e tarihten gelen bir nefretimiz var, Erdoğan Atatürk’ü bitirdi.

2- Dünyanın en güçlü ordularından birine sahiptiniz, onu da darmadağın etti, komutanları hapse attı. Bu ordu bir daha toparlanamaz.

Siz 80 milyonsunuz, biz 10 milyon, ne kadar ürkütücü değil mi? Erdoğan tüm azılıkları kendi devletlerini kuracağı yolu açtı. Yakında 5-6 yeni devlet kurulur ve nüfuslarımız eşitlenir. Daha ne yapsın, 80 yıldır bizim politikacılarımız Erdoğan’ın yaptıklarının onda birini yapamadılar. İşte saygım ve sevgim bu yüzden.

Ben buz kesildim. Farkında değilim gözümden yaşlar akıyor, tıkandım lokmayı yutamıyorum. Costas fırladı peçete ile yüzümü sildi, bir yandan özür diliyor fakat teselli edecek kelimeler bulamıyordu.

Bir daha oralara gitmem gerçeği tokat gibi vuruyorlar suratımıza. Burada oturur yandaş gazete okur koyun gibi yaşarım, taa ki kesim gününe kadar.

Saygılarımla,

Sürüdeki koyunlardan biri

Şahin Erkenez

Emin Çölaşan: Diyanet’ten yine tık yok!


Sevgili okuyucularım, burada kaçıncı kez yazıyorum ve Diyanet’e çağrıda bulunuyorum:

“29 Ekim hepimizin ulusal bayramı, en önemli günlerimizden biridir. O gün için emir verin, camilere bayrak astırın…”

Valla duvardan ses geliyor, Diyanet’ten gelmiyor. Bu öneriye ne evet demeleri mümkün oluyor, ne de hayır.

Evet deseler, başlarına iş açılacak, hükümetten fırça yiyecekler!

Hayır deseler büyük tepki alacaklar.

Ben şimdi önerimi hafifletiyorum ve yeni bir öneri getirmek zorunda kalıyorum:

Ey Diyanet, ben düşündüm ki, Türkiye’nin her yerindeki camilere bayrak asamazsınız. Örneğin Güneydoğu’da bulunan camilerde bunu size yedirmezler.

Hiç değilse “Uygun yerlerde” olanlara assanız!..

Ankara, İstanbul, İzmir, Karadeniz, Akdeniz, Ege, Marmara, Orta Anadolu bölgeleri gibi…

* * *

Burası Türkiye Cumhuriyeti. Hepimizin ortak simgesi ve kutsalı, ay yıldızlı al bayrağımız. 29 Ekim, hepimizin Cumhuriyet Bayramı. Ey Diyanet, sen neden korkuyorsun?

Sen bu ülkenin, bu insanların kurumu değil misin? Paranı ve maaşlarını bu devletten almıyor musun?

Bu devlet kimin devleti?

Bu bayrak kimin bayrağı?

Cumhuriyet Bayramı’na şunun şurasında altı gün kaldı.

Ey Diyanet, sen neden korkuyorsun?

* * *

İşin ilginç yanı nedir biliyor musunuz? Türkiye’nin pek çok yerinde müminler ve yurtsever imamlar, kendi camilerine bayrak çekiyorlar… Ve Diyanet bunlara elbette ki ses çıkaramıyor.Bugün size ayrıca İzmir Karşıyaka’dan bir fotoğraf iletiyorum.

Mustafa Kemal Paşa Camisi. Karşıyaka’nın merkezinde, Çarşı Caddesi’nde.

Akşamları ışıklara boğulan cami isminin yanında yine ışıklı olarak Atatürk’ün imzası var. Diyanet’e örnek olmasını dilerim!

***

Dalan’ın hakkını yeme

Dalan’ın hakkını yeme Tayyip önceki gün İstanbul Haliç’te bazı açılışlar yaptı. Tayyip’in yandaş-yalaka medyası dün bu haberle doluydu. Haliç’i masmavi yaptıklarını, adam ettiklerini, şimdi Boğaz suyunu Haliç’e verip orasını temizlediklerini falan anlattı.Yine milleti kandırmaya yeltendi.

Şöyle ki; Haliç’i adam eden kişi, İstanbul Büyükşehir Belediyesi eski Başkanı Bedrettin Dalan’dır. ANAP döneminin belediye başkanı idi.

Onun o meşhur sözü hiç aklımdan çıkmaz:

“Haliç gözlerimin rengini alacak.”

Dalan’ın gözleri mavi. Gerçekten de büyük paralar harcadı, Haliç’in çevresindeki o iğrenç binaları yıktırdı ve çevreyi park yaptı. Bugün oraya gittiğinizde suyu mavi, çevresi yeşil bir Haliç görürsünüz. Bu arada hatalar olmadı mı? Elbette oldu. Bazı tarihi binalar da yıkıldı ama Haliç adam edildi.

Ancak aynı Dalan döneminde Boğaziçi yağmaya açıldı, sırtlara villalar yapıldı.

Gazeteci abimiz Hasan Pulur’un o dönemde söylediği bir söz çok doğrudur:

“Dalan’ın Haliç’e heykeli dikilmeli, Boğaz’da ise idam edilmeli!”

Tayyip törende diyor ki “Ben 1994 yılında Büyükşehir Belediye Başkanı olduğumda Haliç bir pislik yuvasıydı, bataklıktı. Pis kokulardan geçilmezdi.” Yine doğru söylemiyor. O görevde kendisinden önce bulunan Dalan Haliç’i temizlemiş, pırıl pırıl yapmıştı.

Milleti her olayda kandırdığı gibi, bu olayda da aynı şeyi yapmaya kalkışıyor!

* * *

Söz Dalan’dan açılmışken, onun nerede olduğunu bilmeyenler, ya da unutmuş olanlar için kısaca anlatayım.Dalan şimdi nerede, ne yapıyor?

Dalan kaçak!..

Onu Ergenekon davasından tutuklamak istediler. Hakkında hiçbir somut belge ve bilgi olmamasına karşın tutuklama kararı çıkardılar… Çünkü Dalan kendilerinden değildi.

Yeditepe Üniversitesi ile İstek Vakfı’nı kurmuş, AKP’nin bu kurumları da ele geçirmesine izin vermemişti.

Bu durumda Dalan’ın da safdışı bırakılması gerekiyordu ve Ergenekon’dan tutuklama kararı çıkarıldı.

Dalan yurtdışına kaçmak zorunda kaldı.Bizim hükümet, kırmızı bülten çıkarıp Dalan’ın iadesini istedi.Ancak Alman Hükümeti bu istemi reddetti. Gerekçe olarak da Dalan’ın suçlu değil siyaseten aranan bir kimse olduğunu bildirdi.

Dalan şimdi Almanya’da özgürce yaşıyor.

***

Sinan Meydan’ın yeni kitabı

1975 doğumlu genç bir araştırmacı. Atatürk ve Atatürk dönemini anlatan çok ilginç

kitaplar yazıyor, yazdıklarını belgelerle kanıtlıyor. Bugüne kadar yayınlanan 13 kitabından bazıları şunlar: “Atatürk’ü Doğru Anlamak İçin Nutuk’un Deşifresi, Kurtuluş Savaşında Fenerbahçe ve Atatürk, Atatürk’le Allah Arasında, Atatürk’ün Gizli Kurtuluş Planları, Sarı Paşam, Mustafa Kemal, İttihatçılar ve 2. Abdülhamit, Atatürk ve Türklerin Saklı Tarihi, Türk Tarih Tezinden Türk-İslam Sentezine, Cumhuriyet Tarihi Yalanları…”

Ve dün, genç araştırmacı Sinan Meydan’ın son kitabını bitirdim ve kendisini arayıp kutladım. Bu kitabı sizin de okumanızı isterim:

“İşte Türkiye’nin Kurtuluş Reçetesi. Akl-ı Kemal. Atatürk’ün Akıllı Projeleri.”
(İnkılap Yayınları.)

Savaştan çıkmış ülkenin parası yoktu, insan gücü yoktu. İşte bu koşullarda o fakir ülke kendi sanayisini, fabrikalarını kurdu, demiryolları ve köprüler yaptı. Yurdun dört bir yanında bacalar tütmeye başladı.Dokuma fabrikaları, şeker fabrikaları, silah fabrikaları…Kapitülasyonlar kaldırıldı, kalkınma planları hazırlandı.
O dönemde yapılan fabrikaların ve kurulan tesislerin tümü şimdi eşe dosta ve yabancılara peşkeş çekilmiş durumda. Yerlerine alışveriş merkezleri, apartmanlar dikildi. Oluşan korkunç rantı AKP’li yandaşlar cebe attı.

Türkiye yeniden emperyalist kuşatmanın esiri oldu.

* * *

Atatürk hastaydı. 1 Kasım 1938 günü Meclis’i açış konuşmasını onun yerine Başbakan Celal Bayar okudu. Bir vasiyet niteliğindeki son sözlerinde Atatürk şöyle diyordu:

“Birinci beş yıllık sanayi planımız bitmek üzeredir. Ayrıca üç yıllık maden işletme programı düzenlenmiş ve uygulanmasına başlanmıştır…”

Hazırladığı konuşmada şekerden gemi sanayine, makine ve kimyadan limanlara kadar her şeye değiniyordu.Sinan Meydan konuları o kadar güzel anlatmış ki… Hele yağmaya açılan Nazilli Sümerbank Basma Fabrikası olayını fotoğraflarda ne güzel sergilemiş. Atatürk yapıyor, sonraki yağmacılar yok ediyor.Sinan Meydan’a ellerine sağlık diyorum. Sadece bunu değil, öteki kitaplarını da okumanızı öneriyorum…

Çünkü Atatürk dönemini iyi bilmezsek, bu dönemin yalan kampanyasına karşı duramayız.

SÖZCÜ

http://sozcu.com.tr/diyanetten-yine-tik-yok.html

EMİN ÇÖLAŞAN: NİLGÜL DOĞAN’IN KİTABI /// CC : @vardiyabizde @BalyozGercekler @rodrikdani


SEVGİLİ okuyucularım, Balyoz davasının bir numaralı sanığı, “Darbeci-terörist (!)” emekli orgeneral Çetin Doğan’ın eşi Nilgül Doğan, yaşadıklarını ve kendilerine yaşatılanları kitap yaptı. Ortaya muhteşem, dört dörtlük bir eser çıktı.

“Adını Siz Koyun.” (Bilgi Yayınevi)

Bu kitabın önsözünü ben yazdım.

Nilgül Hanım bu kitabı yazdığını Çetin Paşa’ya söylememişti. Onun haberi yoktu. Kitabı kendisinebugün, duruşma arasında Silivri’de verecek ve sanırım Çetin Paşa çok şaşıracak. Belki de hayatının en önemli sürprizlerinden birine tanık olacak.

Bu kitabın yazılmasında çorbada tuz örneğinde olduğu gibi, bir parça katkım oldu. İyi ki de oldu ve Türkiye, çok ilginç ve yeni bir Silivri kitabı ile tanıştı.

Mert, yürekli, baş eğmeyen, mücadeleci, günün birinde yaşadıklarını yazmaya karar veren bir kadın ve onunla aynı nitelikleri taşıyan tutuklu eşi…Baştan sona bir yaşam öyküsü. Çetin Paşa’nın da beğeneceğini, “Okuyucu kimliği ile” bir solukta okuyacağını umduğum bir kitap…

“Adını Siz Koyun”u okuyunca herhalde siz de şaşıracak ve “Bu yaşananların adını ben koyamadım” diyeceksiniz.

Bu ilginç kitabı, yazdığım önsözde sizlere anlatmaya çalıştım. Okuyunca daha iyi anlayacaksınız. İşte o önsöz:

“2011 yılının haziran ayı. Gazeteden çıkıp öğle yemeği için Kavaklıdere Sosyal Kulübüne gitmiştim. Orada daha önceden tanıdığım Nilgül Doğan ve kardeşi, eski arkadaşım Nilşen Ar’la karşılaştım.

Aynı masada oturduk, laf lafı açtı ve doğal olarak Silivri hapishanesinde tutuklu bulunan, Balyoz davasının bir numaralı sanığı Çetin Doğan Paşa’nın durumuna geldi.

Nilgül Hanım ve eşi Çetin Paşa ile daha önce bir kez yüz yüze gelmiştik. Henüz son tutuklama olmadan önce Ankara’da gazeteye ziyaretime gelip bana bir kutu çikolata getirmişlerdi. İstanbul’a dönüyorlardı ve ancak bir çay içimi süren bu ziyarette onlarla kısacık sohbet etme olanağını bulmuş ve mutlu olmuştum.

Ne ilginçtir, Çetin Paşa ile daha önce tanışma fırsatım hiç olmamıştı.

Yemekte üç kişi konuşuyoruz.

Çetin Paşa 12 Haziran 2011 seçimlerinde İstanbul’dan bağımsız aday olmuştu. Hapishanede yatmakta olan bir komutan en olumsuz koşullarda aday oluyor ve çok oy alıyordu…Özgür olsaydı seçileceği kesindi…

Ve Nilgül Hanım anlatmasını sürdürüyordu:

“Yani neler yaşadık hem tutuklama öncesinde, hem tutukluluk sonrasında, hem de aday olduğu zaman. Ne engellerle boğuştuk. Karşımıza dolandırıcılar bile çıktı…”

Konular açıldıkça açılıyor, ortaya hiç kimsenin bilip duymadığı ilginç olaylar çıkıyordu.

Pek çoğu acıklı ve düşündürücü, bir bölümü güldürücü…

Haksızlık, hukuksuzluk…Ve olayın insancıl boyutları…

Tutuklu bir komutanın haksızlığa isyan eden eşinin dışarıda verdiği mücadele, yaşam kavgası…

Bir ara ağzından şu cümle döküldü:

“Yani bunları kitap yapabilsem, anlatacak o kadar çok şey var ki.”

Hemen sözünü kestim:

“Valla yapın, yapar mısınız?”

“Yapmasına yaparım ama acaba becerebilir miyim?”

Oracıkta kendisine taktik vermeye başladım:

“Bakın, işin en başından, tanıştığınız günden beri anılarınızı yazın. Yani Çetin Paşa ile tanışmanızdan başlayın, yaşadıklarınızın tamamını günümüze kadar getirin.”

Aklı yatmıştı ama yine tereddüt ediyordu:

“Acaba yazabilir miyim, becerebilir miyim?”

“Bakın, bu işin püf noktasını size anlatayım. Sanki yakın bir arkadaşınıza mektup yazıyor ve yaşadıklarınızı, başınıza gelenleri ona anlatıyorsunuz gibi olmalı. Çok basittir. Çok rahat yazarsınız ve büyük ilgi uyandırır.”

Sonra bir öneri getirdim:

“Siz yazmaya başlayın, örneğin ilk 50 sayfayı bana gönderin. Ben okurum ve eleştirilerimi size bildiririm. Siz de ona göre düzeltmeler yaparsınız ve sonra yazmaya devam edersiniz. Söz mü, yazacak mısınız?”

Nilgül Hanım söz verdi.

Bir süre sonra beni İstanbul’dan aradı:

“Ben ilk 50 sayfayı yazdım. Size gönderiyorum, bir okursanız sevinirim. Hatalarımı, eksiklerimi bana bildirin lütfen…”

Hemen bir gecede okudum. Bir sürü hata, yanlış, eksik ve cümle düşüklüğü olmasını bekliyordum. Bir baktım ki, yazılar adeta profesyonel bir yazarın elinden çıkmış.

Telefon açıp kutladım:

“Her şey çok güzel. Lütfen yazmaya devam edin. Eleştirecek bir şey olsaydı size açıkça söylerdim ama yok.”

Nilgül Hanım o konuşmamızda bir şey söyledi:

“Emin Bey ben bu kitabı yazacağım. Ama sizden ricam, bunu hiç kimseye söylemeyin…Çünkü Çetin kitap yazacağımı bilmiyor. Kitap inşallah çıkarsa ona Silivri’de vereceğim ve çok büyük bir sürpriz olacak, çok şaşıracak.”

Gerçekten de hiç kimseye söz etmedim.

Kitap adım adım ilerledi. Böylece tamamını okumuş oldum. Bir gün yine Ankara’ya geldiği zaman konuştuğumuzda birkaç ilginç olay daha anlattı. O olaylar kitapta yoktu, onları da eklemesini istedim.

Benim katkım bu kadar oldu.

Kitap bitmişti. Nilgül Hanımı ülkemizin en saygın yayıncılık kuruluşlarından biri olan Bilgi Yayınevine yönlendirdim. Kitabı okudular, çok beğendiler ve basılmasına karar verdiler.

O aşamada Nilgül Doğan bir şey daha söyledi:

“Sizden bir ödev almıştım ve kitabı o yüzden bitirdim. Size mahçup olmamak için kendimi bitirmeye mecbur hissettim.

Şimdi çok ilginç bir kitabı okumaya başlamak üzeresiniz. Bu hem bir yaşam öyküsü, hem de Silivri kitabı.

Bir üsteğmenle genç bir kız günün birinde Polatlı’da tanışıyor, evlenip yuva kuruyorlar. Sonra iki çocukları oluyor.

Üsteğmen çok çalışkan, disiplinli, mesleğine bağlı biri. Orduda adım adım yükseliyor…Günün birinde general oluyor, sonra Orgeneralliğe, 1. Ordu Komutanlığına kadar yükseliyor ve emekli oluyor.

Zaten ne oluyorsa ondan sonra oluyor. Günün birinde nice silah arkadaşlarıyla birlikte “Darbeci (!)” suçlamasıyla tutuklanıyor. Yargılamanın hiçbir aşamasında, özel yaşamında da olduğu gibi başını asla eğmiyor. Suçlandıkları düzmece belgeleri mahkemede tek tek kanıtlıyor ama yargıdan ses yok!

Onların içeride tutulmasına bir kez karar verilmiş ve o karar bir türlü değişmiyor!

Nilgül Doğan bu kitabında aslında bir ailenin yaşam öyküsünü, yaşanan mutlulukları ve çekilen çileleri anlatıyor.

Evlilik, terfiler, kurmaylık, generallik, meslekte yükseliş…Bunlar olurken çeşitli meslek çekişmeleri ve sürtüşmeler…

Sonra hapishane serüveni…Türk ordusunun 70 küsur yaşındaki bir komutanı, öteki silah arkadaşları gibi içeride çile çekerken, dışarıda onlar kadar sıkıntı çeken aile bireyleri…

Çetin Paşa’nın bağımsız adaylık serüveni ve bu olayda yaşananlar…

Tutuklu komutanlara karşı bazı silah arkadaşları, hem eski, hem de günümüzün bazı komutanları tarafından sergilenen vefasızlık, duyarsızlık ve umursamazlık…

Özellikle, olayların olduğu dönemdeki komutanları Hilmi Bey’in sergilediği ürkeklik ve kuzuların sessizliği!..

Ve tutukluların arkasında yılmayan, haksızlıklara ve hukuksuzluğa isyan eden eşleri, çocukları, kardeşleri, ana babaları.

Onlardan biri de duygularını ve yaşadıkları bu kitaba döken Nilgül Doğan.

Ayrıca bu kitap, Türkiye Cumhuriyeti’nin kimlerin elinde nerelere nasıl sürüklendiğinin kısacık bir özeti.

Bu kitaptan herkesin alacağı dersler var. Siviller, askerler, aileler ve özellikle onları ısrarla içeride tutan hakim ve savcılar bu kitabı mutlaka okumalı…

Yani bu kitap bir yanıyla Çetin Doğan kitabı, öteki yanıyla ise bir ibret belgesi.

Türk yayıncılığına yeni bir “Silivri kitabı” ekleyen Nilgül Doğan’a “Ellerine sağlık” diyorum ve şimdi sözü onun anlatacaklarına bırakıyorum…”

Önsöz işte böyle!..Piyasadan gelen yoğun talep üzerine, henüz kitapçı raflarına girmeden üçüncü baskısı yapılan bu kitabı okuma sırası şimdi sizlerde!

SÖZCÜ

EMİN ÇÖLAŞAN : SİLİVRİ HAKİM VE SAVCILARINA AÇIK MEKTUP !! /// CC : @vardiyabizde @BalyozG ercekler @rodrikdani


http://www.ilk-kursun.com/haber/88316

Ergenekon, Balyoz ve benzer davaların iddianamesini hazırlayan ve yargılamasını yapmakta olan sayın Beşiktaş adliyesi, başka bir deyişle Silivri hakim ve savcıları…Nasılsınız, iyi misiniz? İyi olmanızı dilerim.*

Sayın savcılar, yazmaya önce sizden başlayayım. Yasalarımız açıktır. İddianame hazırlanırken sanığın hem aleyhine, hem de lehine olan bilgi ve belgelere yer verilir.

Soruyorum, siz onların lehine olan hangi hususlara iddianamelerinizde yer verdiniz? Hiçbirine!

Mahkemelerin ve kamuoyunun önüne binlerce sayfalık iddianameler getirdiniz. Mahkemelerin bunu reddetme hakkı var. Ama böyle bir durum asla olmuyor, derhal kabul ediliyor ve davalar otomatik olarak açılıyor.

Şimdi Ergenekon’a değinmek istiyorum. Sayın savcılar, siz böyle bir örgütün var olduğuna baştan beri inandınız mı? Orada yargılananlar arasında birbirini ilk kez duruşma salonunda görenler çoğunlukta.

Ben bazı gazeteci meslekdaşlarımdan biliyorum. Geçmişte birbirleriyle kanlı bıçaklı kavgalı olan gazeteciler, yıllardır aynı örgütten yargılanıyor! Bunları değil aynı örgütte, aynı caddede bile görmek mümkün olmazdı.

Yazdınız, çizdiniz, tutuklanmalarını sağladınız.

Varsayalım öyle bir örgüt vardı. Peki ama içlerinden bir kişi olsun savcılıkta veya mahkemede çözülüp buna itiraf etmez miydi!

Sayın hakimler, bu davalar ne zaman bitecek? Bir sürü masum insan demir parmaklıklar arasında inim inim inliyor.

Bakınız, Mustafa Balbay yarın parmaklıklar ardında 1.000 günü dolduracak. Suçu nedir, ne yapmıştır? Ötekiler gibi kamuoyu bugüne kadar bunu da anlamadı.

Yazar Ergün Poyraz, temmuz 2007’de tutuklandı. Tutukluluk süresi 1.500 günü geçti! Duruşmalara katılmıyor. Arayan soran savcılık ve mahkeme yok. Unutuldu gitti. Acaba suçu ne, örgütün neresinde?

Dünyaca ünlü Türk doktoru Mehmet Haberal hocamızın suçu ne?

Balyoz ve benzerin davalardan yatanlar ısrarla söylüyorlar, suçlandıkları CD’lerin düzmece olduğunu, sonradan hazırlandığını savunup kanıtlıyorlar. Bunlar öyle sokaktan rastgele toplanmış ne idüğü belirsiz

sabıkalı, ayyaş takımı değil. Bunlar devletin generalleri, amiralleri, subayları…

Bir gün olsun aklınıza geldi mi ‘Yaa arkadaş, bu adamların söylediğinde acaba gerçek payı var mı’ diye araştırmak!..Ve ona göre tahliye kararı vermek veya vermemek!

Sayın hakimler, davalar açılıyor. Güzel!..İyi ama bu davalar bir türlü bitmiyor. Ne zaman biteceğini sizler dahil hiç kimse bilmiyor. Bu nasıl iştir sayın hakimler?

Dikkat ediniz, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi ve Avrupa kuruluşları bile ‘Böyle şey olmaz, tutukluluk süresi cezaya dönüşemez, böylesine uzatılamaz’ diye bağırmaya başladılar.

Sayın Silivri hakim ve savcıları, siz bunları yaparken arkanızda elbette sizlere destek veren, alkış tutan bir kamuoyu var. En başta AKP iktidarı var. Onlar, şu olanlardan memnun. Tabii iktidara destek veren medya ve öteki kesimler de sizin arkanızda.

Hatta size gaz veriyorlar, her kararınızdan sonra açıktan veya çaktırmadan arka çıkıyorlar.

Bir kesim ise şu olanlara haklı olarak karşı çıkıyor, sizleri iktidarın adamı olmakla, iktidarın emir ve direktiflerini yerine getirmekle suçluyor. Çünkü o tutukluların tamamı, istisnasız her biri, AKP iktidarına karşı olan kimseler.

Bütün bu alkış ve protestolarla yargı yara alıyor.

Adalet, yargı ve hukuk, işte bu durumlara düşürüldü sayın hakim ve savcılar. Adalet, günü geldiğinde hepimizin, belki sizlerin bile sığınacağı son yer.

Eğer adalete ve yargıya siyaset girerse, bu olay günün birinde mutlaka ters teper. Ne yazık ki sayın hakimler ve savcılar, bu iktidar adalete siyaset soktu.

Bunu gidermek şimdi sizlerin elinde. Lütfen hiç kimseye ‘Bu hakim ve savcılar oraya AKP’nin Adalet Bakanlığı ve HSYK’sı tarafından özel olarak atandılar. Bunlar iktidarın adamıdır, o yüzden böyle oluyor’ dedirtmeyiniz.

Unutmayınız, bazıları aylardan, bazıları yıllardan beri tutuklu olan o insanların çilesini aslında –belki onlardan daha fazla- dışarıdaki aile bireyleri çekiyor. Onların suçu ne?

Sayın hakimler, tutuklamalardan sonra bunca zaman geçti. Sorguların çoğu bitti. Artık herhalde önünüzdeki suçluyu ve suçsuzu ayıracak duruma gelmiş olmanız gerekir. O halde suçsuz gördüklerinizi, ya da içeride yeterince yattığına inandıklarınızı niçin tahliye etmiyorsunuz?

Lütfen bunları okurken ‘Sen bizim işimize hangi bilginle, hangi hak ve sıfatınla karışıyorsun, biz istediğimizi yaparız’ demeyin.

Ben bunları kendi adıma değil, toplumun çok büyük bir kesimi adına soruyorum. Buna AKP de dahil!..Çünkü iktidarın yetkilileri bile bu tutukluluk sürelerinin yasada ve hukukta yer almayan bir cezaya

dönüştüğünü kabul ediyorlar. Hatta bu konuda bir yasa tasarısı hazırlayıp Meclis’e getireceklerini duyuyoruz.

Sayın hakimler, yargılamalar uzadıkça uzuyor. Suçu belli olmayan insanların 1.500 gün, 1.000 gün tutuklu olmaları ne demektir!

Varsayalım aylar sonra karar verdiniz. Bu işin bir de Yargıtay aşaması var ve normal koşullarda o da birkaç yıl sürecek.

Sanıklara ceza verdiğiniz takdirde birileri diyecek ki ‘Bunca zaman tutuklu bıraktıkları için beraat kararı veremediler, mecburen ceza yağdırdılar.’

Bu işin sonunda gerek Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi ve gerekse bizim mahkemelerimizde çok ağır tazminat davaları açılacak. Evet, AKP o yasayı da değiştirdi, tazminatları sizler değil, devlet ödeyecek!

Sayın hakimler, savunma en kutsal haktır. Sizler, bazı sanık avukatlarını bile duruşmadaki sözleri, tutum ve davranışları nedeniyle tutukladınız.

27 Mayıs 1960 sonrasında Yassıada mahkemesi kurulmuştu. 12 Mart 1971 ve 12 Eylül 1980 darbesi sonrasında Sıkıyönetim Mahkemeleri kuruldu. Bunların her birinde yüzlerce sanık yargılandı ve davalar ortalama bir yıl içerisinde karara bağlandı.

Şu anda ise tutukluluk süresi bazılarında dört yılı geçti, insaf yani!

İşler uzadıkça uzuyor, uzatıldıkça uzatılıyor ve baktığınız davaların ne zaman biteceğini sadece Allah biliyor.

Yargıladığınız insanlar bu ülkenin seçkin ve aydın insanları. Komutanlar, profesörler, gazeteciler…

Bunların hepsi mi size yalan söylüyor?

Bu duruşmaları medyada en baştan sona izleyen bir gazeteciyim. Bugüne kadar yandaş iktidar medyasının deyimiyle ‘Ergenekon silahlı terör örgütü’ olan örgüt, sizler tarafından ortaya çıkarılamadı. Bunu hep bekliyordum, gerçekten de merakla bekliyordum. İçlerinde yakın tanıdıklarım vardı, onların bu örgüte nasıl girmiş olduğunu sizin ortaya çıkaracağınızı düşünüyordum ama olmadı, çıkmadı.

Balyoz ve benzeri davalarda darbe belgelerinin açıklanıp kanıtlanmasını bekliyordum, karşımıza düzmece CD’ler çıkarıldı.

Oda tv davasında gazeteci arkadaşlarımızın yazılmamış, yayınlanmamış kitapları, piyasaya suç unsuru olarak sürüldü.

Hukukçu değilim ama böyle hukuku herkes gibi benim de aklım almadı!

Peki dosyalarda ne vardı? Her davada aynı!..Herkesin telefonları polis tarafından dinlenmiş, yıllar önce yapılan özel konuşmalar bile suç unsuru olarak kabul edilmiş.

Peki silahlı örgüt nerede, darbe nerede?..

Bunları siz herhalde biliyorsunuz da, biz anlayamadık sayın hakimler ve savcılar.

Sayın hakimler, bu gidişe artık lütfen ‘DUR’ deyiniz. Bunu yapmak sizin elinizde. Suçlu ile suçsuzu ayırınız, yargının, adaletin ve hukukun daha fazla yara almasına lütfen izin vermeyiniz.

Saygılarımla."

Emin Çölaşan: Sözcü’de üç yıl. /// CC : @ecolasan


Sevgili okuyucularım, her insanın hayatında bazı önemli günler vardır ve onlar unutulmaz. Benim hayatımda da böyle hiç unutmadığım özel günler vardır.

Bunlardan biri, Sözcü gazetesinde ilk yazımın çıktığı 13 Ekim 2009 günü.

Bugün itibariyle tam üç yıldır Sözcü’de yazıyorum.

Bilmeyenler için anımsatayım, Nisan 2007’ye kadar Sözcü isimli bir gazete yoktu. Doğan Grubu bünyesinde medya patronu Aydın Doğan’a ait Gözcü gazetesi vardı. Bu gazete, bu grup içerisinde AKP’ye muhalefet yapabilen tek gazete idi.

Başında Rahmi Turan abimiz vardı.

2007 yılında AKP iktidarının medya ve özellikle Aydın Doğan üzerindeki baskısı iyice artmıştı. Öteki gazeteler hizaya getirilmişti de, Gözcü çoğu zaman “Çatlak ses” çıkarıp patronu rahatsız ediyordu!

Bu durumda Aydın Doğan’ın yapacağı tek şey vardı:

Gözcü gazetesini kapatmak!.. Ve Nisan 2007’de kapattı. Kovulan Gözcü ekibi bunun üzerine yeni arayışlara girdi. Ekibin büyük bölümü birleşti, 36 yaşındaki genç işadamı Burak Akbay’ın önderliğinde Sözcü gazetesini çıkarmaya başladı. Gazete artık patron sultasından, baskılardan kurtulmuş ve bağımsız olmuştu.

* * *

Ancak Gözcü’yü durup dururken kapatmak da yetmemişti. Aydın Doğan baskıya açık adamdı, korkmuştu ve doymak bilmeyen canavar olan AKP, kendisinden yeni kurbanlar istiyordu. Bu kez Ağustos 2007’de, iktidarın bir numaralı hedefi olan bendeniz Emin Çölaşan’ı kovmak zorunda kaldı!

Kovulmuştum, aradan en çok bir ay geçti ve günün birinde o güne kadar hiç tanımadığım şimdi değerli dostum ve arkadaşım- Mehmet Şehirli beni aradı:

“Abi, biz senin Hürriyet’te çıkan eski yazılarını Sözcü’de yayınlamak istiyoruz. İzin verir misin?”

Yasal bir sakınca yoksa kabul ettiğimi söyledim.

Boştaydım, kovulma olayını anlatan kitaplarımı yazmakla meşguldüm… Ve benim eski yazılarım her gün Sözcü’de yayınlanmaya başlandı.

Sözcü ile ilk gönül bağımız böylece, ben kovulduktan bir ay sonra kurulmuş oldu.

Gazete bu hükümete karşı çok iyi muhalefet yapıyordu ve ben de eski yazılarımı her gün Sözcü sayfalarında yeniden okuyup mutlu oluyordum.

Eylül 2009’da, o güne kadar hiç tanımadığım genç patron Burak Akbay Ankara’ya geldi, tanıştık ve Sözcü için el sıkıştık…

Ve Sözcü’deki ilk yazım üç yıl önce bugün, 13 Ekim 2009 günü çıktı.

* * *

Peki ama bu gazetenin ve başka bazı gazetelerin üç yıl önceki durumu neydi, şimdi nedir? Satış rakamları açısından bakalım:

Ekim 2009’da Sözcü’nün satış rakamı 124 bin. Satış açısından 12. sırada!

Aynı tarihte Hürriyet 482 bin, Sabah 396 bin satıyor.

Bir yıl sonra, yani Ekim 2010’da Sözcü 230 bin satıyor. Satış rakamı bir yılda 106 bin artmış ve sıralamada 5. sıraya yükselmiş.

Aynı tarihte Hürriyet 448 bin, Sabah 341 bin satıyor. Her ikisinde de önemli düşüş var.

Şimdi -Ekim 2012 itibariyle- Sözcü’nün satış rakamı 306 bin ve 4. sıraya yükselmiş durumda.

Hürriyet 402 bin, Sabah 314 bin satıyor, her ikisinde de düşüş devam ediyor..

Ve unutulmasın, Sözcü’de ek yok, kupon ve promosyon yok, marketlerde, başka yerlerde beleş dağıtım yok!

* * *

Bir köşe yazarı için en önemli şey, yazılarını herhangi bir müdahale olmadan, ya da olmayacağını bilerek yazmasıdır. Bu, köşe yazarının vazgeçilmez özgürlüğüdür.
Bu gazeteye girdiğim günden beri yazılarıma bir gün olsun karışılmadı.

Yazıların sansür edilmesini ve makaslanmasını bırakın bir yana, bir gün olsun yönetimden, Burak Akbay’dan, genel yayın yönetmeni Metin Yılmaz’dan, ya da yazıişleri kadrosundan bir tek uyarı, rica almadım. Her biriyle aramızda büyük ve gerçek bir dostluk oluştu.

Şimdi geçmişe bakıyorum, Hürriyet’te -AKP döneminde- bana yaşattıklarını düşünüyorum. O yıllar bir kabus gibiydi. Tayyip iktidarından korkuyorlar, üzerimde baskı kurmaya yelteniyorlardı. “Onu yazma, bunu yazma, sert yazma, başbakanı eleştirme” uyarılarıyla yazılarım bazen makaslanır, bazen sansür edilir ve istifa edip gitmem beklenirdi!

Oysa benim o mevziyi terk edip gitmeye hiç niyetim yoktu!

Sonunda dayanamadılar, kovmak zorunda kaldılar. (Korku ve baskı tarihlerine dikkat ediniz: Gözcü’yü Nisan 2007’de kapattılar, beni Ağustos 2007’de kovdular!)
Benden sonra daha nice yazarlar Hürriyet’ten siyasi baskıyla kovuldu, ayrılmak zorunda kaldı, ya da yazılarına son verildi. Bekir Coşkun, Tufan Türenç, Rahmi Turan, Cüneyt Ülsever, Özdemir İnce…

* * *

Ben Sözcü’ye başladıktan sonra, aylar ve yıllar içerisinde Necati Doğru, Saygı Öztürk, Uğur Dündar gibi gazeteci arkadaşlarımız geldi. Size bir şey söylesem belki inanmazsınız. Bana ve yönetime gazeteci arkadaşlardan gelen istekleri biliyorum.

Gazetelerinde özgürce yazamayan nice köşe yazarları ve muhabir arkadaşlar Sözcü’de görev almak istiyor.

Ah, o isimleri açıklamam mümkün olsa da, kimlerin istediğini bir bilseniz!..

Sözcü

Emin Çölaşan: Cumhuriyet Bayramı’nda ibadethanelere bayrak /// CC : @ecolasan


Sevgili okuyucularım, önümüz Cumhuriyet Bayramı. En büyük ulusal bayram. Bu bayramı bütün bireyler ve bütün kurumlar birlikte kutlamalı. Bu açıdan yapılması gereken bazı şeyler var.

Ulusal bayramlarda evlerimize ve işyerlerimize Türk Bayrağımızı gururla, onurla asarız. Ancak şimdi başımızda tuhaf, değişik bir hükümet var. Bayram kutlamaları kısıtlandı. Bayram törenleri kaldırıldı. Milletimiz bu kararlara direnmeli. Bu direnç nasıl olmalı? Her yere bayrak asarak. Örneğin önümüzdeki 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı’nda, bütün Türkiye’yi kıpkırmızı yaparak.

Hükümetin ulusal bayramlarımıza karşı sergilediği saygısızlığa milletimiz bu yolla tepki koyar.

Bunun elbette başka yolları da var. Örneğin Atatürkçü Düşünce Derneği‘nin çağrısıyla çok sayıda sivil toplum kuruluşu, kitle örgütleri ve siyasi partiler, 29

Ekim günü Ankara’da büyük bir açık hava gösterisi düzenleyecek.

Yurtsever kitleler Ulus Meydanı’nda, Birinci Meclis binası önünde o gün saat 11.00’de toplanacak ve görkemli bir “29 Ekim buluşması” gerçekleşecek.

Türk milleti oradan ses verecek.

* * *

Bu yazıyı asıl yazma nedenim başka. Ulusal bayramlarda ülkemizin her yerinde bayraklar asılırken bunun dışında kalan, bayrak asmayan, ya da asmasına izin verilmeyen yerler nereleridir?

Camilerimiz!

Evet, o güzel ve anlamlı günlerde sadece camilerde bayrak göremezsiniz. Bunun gerekçesini hiç kimse bilmez, hiçbir kurum da bu konuda tutarlı bir açıklama getirmez, getiremez.

Türkiye’de 83 bin cami var. Eğer o camilerde müminler özgürce ibadet ediyorsa, ezanlar özgürce okunuyorsa, tek nedeni vatanın düşman işgalinden kurtarılmış olmasıdır. İşte o günler ulusal bayramları oluşturur ve sonuncu aşaması Cumhuriyet Bayramı’dır.

Camilere niçin bayrak asılmaz?

Camiler ve ibadethaneler bu ülkenin değil midir?

Ne yazık ki Diyanet bu olaya hep karşı çıkar.

* * *

Çevrenizde gördüğünüz camilere dikkatle bir bakınız!

Pek çoğunun minaresinde baz istasyonu göreceksiniz. Bunlar ilgili firmalar tarafından dolarla kiralanır, parası Diyanet’e ödenir ve minarelere monte edilir.

Yine pek çok caminin altında bir sürü dükkanlar ve işyerleri göreceksiniz.

Kafeterya, düğün salonu, mobilyacı, market vesaire!..

Bunlar camilere yakışır ama Türk Bayrağı yakışmaz!

Hemen karşı çıkarlar… “Vay efendim, cami Müslümanların ortak alanıdır. Sadece Türkler için yapılmamıştır” gibi safsatalarla sizi eleştirmeye yeltenirler.

Diyanet bile bu görüşü savunur!

Çok merak ediyorum çünkü şimdiye kadar hiç dikkat etmedim. Diyanet merkez binasında ve çeşitli yerlerdeki birimlerinde, ulusal bayramlarda acaba Türk

Bayrağı asılıyor mu?

Eğer asılmıyorsa niçin?

Asılıyorsa, o halde camilere niçin asılmaz? Sakıncası nedir?

Müslümanlıkta, dinimizin kurallarında acaba böyle bizim bilmediğimiz hükümler mi vardır?

Türkiye’de laikliğin, Atatürkçülüğün simgesi ve sigortası olan Alevi yurttaşlarımızın böyle bir uygulamada yer aldığını hiç sanmıyorum.

Ama onlardan da ricam, cemevlerine 29 Ekim günü özellikle Türk Bayrakları çekmeleridir.

Bir konuya daha hiç dikkat etmedim. Acaba ülkenin dört bir yanındaki kiliselerde, sinagoglarda bayrak asılıyor mu? Ya da İstanbul’daki Rum ve Ermeni

Patrikhaneleri bayrak asıyor mu? Bazı okuyucularım asıldığını söylüyor.

Hele bayrağımızı onlar asıyor da bizim camilerimize asılmıyorsa, kocaman bir yuh olsun hepimize.

* * *

Şimdi biraz geriye gidelim. Sanırım 2009 yılıydı ve İstanbul’un düşman işgalinden kurtarıldığı günün yıldönümünde birkaç caminin minareleri arasına mahyalar asılmıştı ve üzerinde şöyle yazılar vardı:

“Ordumuza şükran borçluyuz… Önce vatan…”

AKP medyası bu konuda büyük gürültü kopardı ve tantana yarattı.

“Ne münasebet, böyle şey olur mu? Camilerde militarist söylem istemezük!.. Bu laflar siyasidir, mahyalar derhal kaldırılmalıdır…”

Bunların kafa yapısı işte budur.

“Türklük, ulusal bayram, kutlama” falan deyince mideleri bulanır. Bu sözcüğü ağızlarına bile alamayan sapkınlardır bunlar.

“KKTC’de ise camilerin minberlerinde bayrağımız asılıdır.” Yunanistan’da gözlerimle gördüm. En küçük kiliselerde bile Yunan Bayrağı dalgalanıyordu.

Şimdi Diyanet’e önümüzdeki Cumhuriyet Bayramı’nda camilere bayrak asması çağrısında bulunuyorum ve bu konuyu ısrarla, yanıt gelene kadar yazacağım.

Gelişmeleri sizlere de aynen duyuracağım.

EMNİYET MÜDÜRÜ NE DİYOR?

Son kararname ile Diyarbakır’a henüz atanan Emniyet Müdürü Recep Güven‘in gazetecilere söylediği sözler inanılır gibi değil. Vecizeleri şöyle:

“Boşaltılan her köyün aslında geleceğimize tehdit olduğunu biliyorduk. Bu işin güvenlikçi yaklaşımlarla, polisle çözülmeyeceğini iyi biliyorum…

Dağda ölen teröriste ağlamıyorsanız siz insan değilsiniz. Benim yitik evladım dağa çıkmış. Keşke ona normal bir hayat sunabilseydim diye ağlarım. Her teröriste içim ezilir.

Önce vatan değil, önce insan! İnsanı yaşat ki devlet yaşasın!

Ben şimdi kurslara gidip Kürtçe öğreneceğim. ‘Edi bese’ (Artık yeter) diyorum.”

* * *

Müdür Bey Diyarbakır’ı ve terörü herhalde hepimizden iyi bilir. Ancak, bu ülke terörle boğuşurken tam yedi bin askerini ve polisini şehit verdi. Müdür Bey keşke bir cümleyle olsun onlardan da söz etseydi!

Bu sözleri söyleyerek herhalde zannediyor ki terör duracak, ya da azalacak! Acaba terörün ardındaki iç ve dış güçleri, üzerimizde oynanan büyük oyunları bilmiyor mu diye sormaya elim varmıyor.

Dağda ölen teröriste ağlamayanın insan olmadığını söylerken, şehitlerimizden hiç söz etmeyen Müdür Bey kusura bakmasın, biz bugüne kadar teröristler için ağlayamadık ama millet olarak gözyaşlarımız yedi bin şehit için döküldü.

O Müdür Bey şimdi kalkmış, terör örgütü için şirinlik gösterileri yapıyor. Aklınca kendisini örgüte ve onun milyonlarca yandaşına şirin göstermeye kalkışıyor, belki de terörü bu yolla önleyeceğini zannediyor!

‘Önce vatan değil, önce insan’ diyor da, arkalarından ağladığı o teröristlerin “Vatan” kavramına saldırdığını, vatanı bölmeyi amaçladığını bilmezden ve görmezdengeliyor.

Şimdi kursa gidip Kürtçe öğrenecekmiş. Bundan sonraki açıklamalarını belki Kürtçe yapar, daha da şirin görünür.

Yeni görevinde başarılar dilerim!

Sözcü

Çölaşan’dan Aydın Doğan’a yanıt /// CC : @ecolasan


Emin Çölaşan, Darbe Komisyonu’na bilgi veren Aydın Doğan’ı rüşvet teklif etmekle suçladı.

Sözcü Gazetesi Yazarı Emin Çölaşan, TBMM Darbe Komisyonu’nda bilgi veren Doğan Holding Onursal Başkanı Aydın Doğan’a cevap verdi. Çölaşan, Hürriyet gazetesinden ayrılması için Aydın Doğan’ın kendisine rüşvet teklif ettiğini ancak kabul etmediğini yazdı.

Aydın Doğan, dün (5 Ekim 2012) Darbe Komisyonu’na verdiği bilgide "Emin Çölaşan benden her seferinde 300-500 bin dolar götürdü" demişti.

Emin Çölaşan’ın "Ayıptır ayıp! Aydın Doğan yalan söyleme!" başlığıyla yayımlanan (6 Ekim 2012) yazısı şöyle:

Ayıptır ayıp! Aydın Doğan yalan söyleme!

Sevgili okuyucularım, ülkemizin binbir sorunu varken, bugünkü yazımı ilgisiz bir adama, medya patronu Aydın Doğan’a ayırmak zorunda kaldığım için sizlerden özür diliyorum.Bu şahıs hem Milliyet gazetesinde, hem de Hürriyet’te benim patronumdu. Ben Hürriyet’te 1985-2007 yılları arasında tam 22 yıl yazdım. O ise Hürriyet’i 1994 yılında satın aldı, yani parayı bastırıp sonradan geldi. AKP’den önceki koalisyon hükümetleri döneminde her şey çok iyi gidiyordu… Çünkü koalisyonun bir kanadını karşısına aldığında öteki kanatlara sığınmak mümkündü. Ne zaman ki AKP tek parti olarak 2002 yılında iktidara geldi, işte o zaman kendisinin ve gazetenin suratı değişmeye başladı.

Baskı başlamıştı. Kendisinden ilk uyarıyı 2003 yılının eylül ayında aldım. Beni İstanbul’a çağırdı ve aynen şöyle dedi:

“Bu AKP hükümetini eleştirme. Bunlar Türkiye’yi AB’ye sokacak, Türkiye kalkınacak. Bunlar özelleştirme başlattı, her şey çok güzel olacak.”

* * *

Yazılarımda bir gün olsun çizgimden sapmadım, ilkelerimden ödün vermedim. Ancak üzerimdeki baskı giderek ağırlaşıyordu. Patronun sağ kolu ve seçkin personeli olan Ertuğrul Özkök yazılarımı benden habersiz sansür ediyor, makaslıyordu. Bana açıkça ve Aydın Doğan adına söyledikleri hep aynı masaldan oluşuyordu: “İktidarı fazla eleştiriyorsun. Başbakanı ve Maliye Bakanını yazma. Patronun bunlarla bir sürü işleri var, rahatsız oluyor. Eleştirme!.. ”

En sonunda bir gün, Ankara’da odama geldi ve bana inanılmaz bir öneri getirdi:

“Patronun sana selamları var. Şimdi sana onun isteği ile üç seçenek sunacağım, bunlardan birini kabul edeceksin. İlki, bir daha hükümet aleyhine yazı yazmayacaksın. İkincisi, uzun bir izne çıkacak ve yazı yazmayacaksın. Üçüncüsü, gazeteden istifa edeceksin. Patron diyor ki Emin istifa edip giderse ona çok büyük paralar veririm. Patronu anla, üzerinde çok büyük siyasi baskı var. Senden anlayış bekliyor!”

Bana resmen rüşvet teklif ediyordu, elimin tersiyle geri çevirdim.

* * *

Hürriyet’te Aydın Doğan’ın eline batmış bir diken gibiydim. Adamın bankası, akaryakıt ve sigorta şirketleri, turizm şirketleri vardı. İstanbul’da Hilton otelini satın almış, imar planını AKP’li Büyükşehir Belediyesi’ne değiştirtip arazisine rezidanslar ve alışveriş merkezleri yaptırmak istiyordu.

Devletle ve hükümetle milyarlarca dolarlık işleri vardı. Kazancı, kaderi ve her şeyi artık Tayyip’in iki dudağının arasındaydı. Sonunda siyasi baskılara daha fazla dayanamadı. Önce, Nisan 2007’de, muhalif yayın yapan gazetesi “Gözcü”yü (Bugünkü bağımsız Sözcü) kapatmak zorunda kaldı!

Ağustos 2007’de ise beni kovdular!

İşin ilginç yanı, 31 Ağustos 2007 tarihli kovma tebligatında benden adeta özür diliyor ve şöyle diyorlardı:

“İlişkilerimiz karşılıklı saygı ve iş anlayışı ile sürdürülmüştür. Görev yaptığınız yıllar boyunca gerek gazeteci, gerek çalışan olarak Hürriyet’e yaptığınız katkılardan dolayı size teşekkür ederiz. Kariyerinizin bundan sonraki bölümünü de, Türk toplumunun yakından tanıdığı ve takdir ettiği başarılı bir gazeteci olarak sürdüreceğinize olan inancımız tamdır…”

* * *

O halde ben neden kovulmuştum? Ne bileyim, patron Aydın Doğan bu kararı alırken bekli de haklıydı! Hepimiz insanız, olur ya ben başka işler yapmış olabilirdim!

Sahtekarlık, üçkağıtçılık, gazetecilik gücünü kullanarak avanta sağlamak, rüşvet almak, para ve çıkar karşılığında yazı yazmak, herhangi bir ahlaksızlık, taciz vesaire!.. Peki bunların hangisi vardı? Hiçbiri yoktu. Olan tek şey, 80 yaşına merdiven dayamış olan ve gücünü giderek yitirip teslim bayrağını çeken Aydın Doğan’ın üzerindeki siyasi baskı idi. Karşısında doymak bilmeyen bir canavar vardı… Ve zannetmişti ki, beni kovmakla durumu kurtaracak!

Kurtaramadı. Benden sonra üzerine vergiciler gönderildi, haksız yere rekor vergi cezaları kesildi ve hayatı kaydırıldı… Ve Hürriyet işte böylece yandaş-magazin gazetesine dönüştürüldü. Ama iş bununla da bitmiyordu. Canavarın bu kadarla da doyması mümkün değildi. Daha sonra Bekir Coşkun gazeteden ayrılmak zorunda kaldı. Tufan Türenç’in yazılarına son verildi, Özdemir İnce, Cüneyt Ülsever, Rahmi Turan gibi başka muhalif yazarlar da birer birer şutlandı. Üstelik patron Aydın Doğan, gazetenin künyesinden kendi adını bile çıkarmayı içine sindirdi.

İktidar baskısı bitmek bilmiyordu. Aydın Doğan, ringde dayak yiyen boksör gibi kroke olmuş, feleğini şaşırmıştı. Koskoca Hürriyet gazetesi böylece devşirildi ve AKP iktidarının dikensiz gül bahçesine dönüştü.

* * *

Şimdi gelelim bu yazıyı niçin yazdığıma… Bay patron Aydın Doğan dün Meclis’te Darbeleri Araştırma Komisyonu’nda ifade verdi ve kovduğu, yazıları sansür edilen yazarları için hiç sıkılmadan “Siyasi baskı yoktu” diyebildi. Bu arada benden söz etmiş. Aşağıdaki yalan ifadeleri dün internet sitelerinde yer aldı, bugün de gazetelerde çıkabilir: “Emin Çölaşan’ı kovmam için bana siyasi baskı yapılmadı!!.. ”

Elbette bunu itiraf edecek değil. Ama sonraki sözleri tümüyle yalan: “Onu ben kovdum çünkü her seferinde benden 300 bin, 500 bin götürdü. Ben gidiyorum diye bize haber gönderir, biz de aman gitme deyip para verirdik! Emin yönetilemez hale gelmişti. Gazetenin sahibinin gücü bana yetmez diyordu…”

Evet, 80 yaşına merdiven dayamış olan bu adam resmen yalan söylüyor, hem de Meclis çatısı altında. Bana ve bazı Hürriyet yazarlarına çeşitli zamanlarda para verdiği doğrudur. Burada isim vermek istemiyorum, bazılarına da ayrıca evler, villalar, Beykoz konakları almıştır.

Bana kendiliğinden verdiği paralar 1997-1998, 1999, 2002 ve 2006 yılları arasında ödenmiştir.

* * *

Şimdi hiç utanmadan kalkmış, hem de Meclis çatısı altında yalanlar söylüyor. Şimdi kendisine soruyorum:

Kovulduktan sonra yazdığım, bütün gerçekleri belgeleriyle açıkladığım ve tam 75 baskı yapan “Kovulduk Ey Halkım Unutma Bizi” kitabımı mahkemeye verip benden 50 bin lira tazminat istedin. Mahkeme davanı reddetti, Yargıtay onadı ve karar kesinleşti. Peki bunları o dava sırasında niçin söylemedin? Senden “Para götürdüğümü” niçin mahkemede açıklamadın? Yaşına başına bak, sen ne biçim adammışsın, ne biçim patronmuşsun ki, senden para götüren (!) bir yazarına yıllarca tahammül etmişsin!

Ayıptır ayıp.

Kaldı ki bana ve başkalarına her para verişinde sözleşme imzalatır, ceza hükümleri koydururdu. Ben Hürriyet’ten ayrılırsam onlara tazminat ödeyeceğim, onlar beni ayırırsa bana tazminat ödeyecekler…

Ben belgeli adamım. O sözleşmelerin imzalı kopyaları elimde. Adam beni AKP baskısıyla kovmak zorunda kalıyor, sonra da paçasını kurtarmak için hem de Meclis çatısı altında “Siyasi baskı yoktu. Çölaşan benden para götürüyordu” diye laflar etmekten sıkılmıyor!

* * *

Şunu herkes iyi bilsin. Bu AKP döneminde medya patronu Aydın Doğan’ın yatacak yeri yoktur. AKP iktidarının baskısı altında ezilmiş, muhalif yayın yapan gazetesi Gözcü’yü iktidar baskısıyla kapatmış, en seçkin yazarlarını da aynı nedenle feda etmek zorunda kalmıştır. Bunu yapması da çok doğaldır… Çünkü akla hayale gelecek neredeyse her sektörde büyük işleri vardı. Kuruşluk her kazancında bile kaderi Tayyip’in ve hükümetin iki dudağının arasındaydı. Türkiye’de böyle medya patronları var olduğu sürece, onların sahip olduğu yayın organları korkusuz ve tarafsız yayın yapabilir mi? Elbette yapamaz. Medyanın Aydın Doğan ve benzeri gibi para babası patronların elinde ne hallere düştüğünü hep birlikte görmüyor muyuz!

Sonuç: Ben alnı açık adamım. Aydın Doğan gibiler bana hafif gelir.

İSTİHBARAT ALANI

Sınırsız, Seçkin, Sansürsüz, Kemalist Haber Blogu

Derin İstihbarat

strateji, güvenlik, araştırma, istihbarat, komplo teorileri, mizah, teknoloji, mk ultra, nwo

İSTİHBARAT

Şifresiz Yayın!

%d blogcu bunu beğendi: