Etiket arşivi: Ergenekon davası

NİHAT GENÇ : Boğazlarına dizildi Ergenekon /// CC : @nihadagenc @gencnihat @nihadgenc


NİHAT GENÇ NE KADAR DA GÜZEL YAZMIŞ.

SEVGİLİ YAZAR KARDEŞİMİZİN AĞZINA SAĞLIK.

BİNLERCE İNSANIN SÖYLEMEK İSTEYİPTE YUTKUNDUĞU SATIRLARI DİLE GETİRMİŞ.

SEN ÇOK YAŞA NİHAT KARDEŞ.

*****************************************

Nihat Genç yazdı…

Ne güzeldi Ergenekon, on yıllar boyu ithamları iftiraları manşetlerde gezdirdiniz, sahtekar deli sapık ne kadar hasta var konuşturup onlarca yazarı içeri tıktınız.

Ne güzeldi Ergenekon, sevmediğin nefret ettiğin ayak altından çekilsin dediğin ne kadar isim var karaladın hayatlarıyla oynadın çoluk çocuklarını perişan edip yok ettin.

Ne güzeldi Ergenekon, Amerikan elçilerine gidip alın bunları bunlar ittihatçı bunlar Kemalist, dedin, ekranlara çıkıp Türkiye bağırsaklarını temizliyor deyip yüzlerce insanın evini bastınız, ekranlarını kapattınız, kitapları arasına sıkışmış özel notlara kadar, kitapların yanına düşülmüş karalama notlara afişe edip manşetlerinizle eğlendiniz..

Ne güzeldi Ergenekon, ne kadar muhalif var canlı canlı zindanlara tıktınız, özgürlükleriyle onurlarıyla oynadınız.

Ne güzeldi Ergenekon, baş köşelere kurulup ekranlarda sabahlara kadar kim tuttu sizi, ağzınıza gelen yalanı ‘iddialar var efendim’ cümlesinin karambolüne sığınıp kezzap gibi döktünüz basının yazarların halkın başından aşağı..

Ne güzeldi Ergenekon, maaşlarınız ekranlarınız kahraman özgürlükçü havalarınızdan onlarca yıl geçilmedi…

Ne güzel cenneti ala’ymış Ergenekon hepiniz için..

Yalancının Ergenekon’u yatsıya kadar yanar der eskiler

Şimdi aynı yalan dolan iftira, gün döndü hesap döndü, sizlerin adını geçirmeye başladı, şu şu yazarlar PKK’ya çalışıyormuş, onlardan emir alıyormuş, bugünlerde manşetlere oturunca…

Bir vaveyladır kopuyor, bu kadar iftira olur mu, şimdi sizlerin ismi geçmeye başlayınca, yine bir ‘andıç’ vakası yine bir tezgah kumpas var diye ‘nihayet’ şimdi bülbül olup konuşmaya başladınız..

Evet kumpas var tezgah var, ama bu kumpas tezgah size gelinceye kadar terminatör gibi yüzlerce insanın hayatını yok ederken, sustunuz.

Ne zaman ki bir ucu hafiften olsun size de uzanınca, şimdi panik içinde ağlamaya başladınız, yazmaya bile cesaret edemiyorsunuz ama hepiniz ‘sıra acaba bizde mi?’ telaşı içindesiniz..

Şunların haline bakın ne komik, bu kadar acımasız iftirayı atanlarla el bebek gül bebek onlarca yıl göbek dansı çevirip yüzlerce yazarı içeri gestapo gibi yazılar yazıp tıkanlar, yine 28 Şubat’ın ‘andıç’ına ‘asıl mağdur biziz’ diye sarılmaya başladılar..

28 Şubat’ınızı andıç’ınızı yesinler sizin, hala o andıçlardan ekmek yiyip şimdi yeniden mağduriyet kahramanlığına mı soyunuyorsunuz..

Bize, yüzlerce yazara ömür boyu non-stop andıç var, geçin andıç’ı onlarca yazara tek gün konuşma yok, hepsi içerde hepsi ölümle yok olmayla çürümeyle baş başa, bir tek satırınızı görmedik…

Ülkenin aydınları yazarlarını bir gizli güç yakarken elinize benzin alıp koştunuz, sabahlara kadar ekranlarda alevleri harlaya harlaya eğlenip tadını çıkardınız..

Şimdi aynı bir yalancı şahit sizin de adınızı geçirince, korkudan donunuza kaçıran yazılar yazmaya başladınız..

Yalancı şahidin iftiralarına ‘andıç andıç andıç’ işte ‘yeni bir andıçla’ bizi susturmaya çalışıyorlar diye feryat figan ediyorlar, geç kaldınız, çok geç…

İçerde onlarca yazar yatıyor, tutturdukları lafa bak andıçmışmış..

Yesinler sizin andıcınızı..

Eski menkıbelerdendir, Iraklı bir sofu, hocaya gider, namaz kılarken üstüme pire kanı bulaştı, acaba pirenin kanı namazı bozar mı der?

Hoca şöyle cevaplar: Bu Iraklılar ne tuhaf Müslümanlar, Hasan’ın Hüseyin’in kanından rahatsız olmamışlar, pirenin kanı namaz bozar mı diye sual ediyorlar?

Ergenekon’un haksız tutuklamalarını (ballı börekli lokmalarını) löpür löpür yutarken ne güzeldi Ergenekon.. Şimdi bu yalan sarmaların böreklerin bir küçük parçası kendi boğazlarına kaçtı..

Boğazlarına dizildi Ergenekon?

Abdülaziz’in mabeyincisi Nevres Paşa’nın da böyle löpür löpür yerken bir kıymık boğazına kaçar, hekim getirirler, hekim kemik parçasını boğazında görünce, teşhisi şöyle koyar: ‘evet boğazınızda ecnebi bir cisim’ var..

Nevres Paşa, o ecnebi Rus Sefareti olmasın, der..

Anlamıyorum kime neye feryat ediyorlar, bu gestapo liberallerin boğazına kaçan ‘cismin’ milliyetini zürriyetini teşhis edecek gazeteci basın kaldı mı dışarıda?

Nihat Genç

Odatv

Reklamlar

Cihat Tamer: “Bu günler geçecek, bu ülkeyi yalnız bırakmıyoruz” /// CC : @vardiyabizde @ BalyozGercekler @rodrikdani


Beşiktaş Meydanı’nda bir araya gelen Balyoz davası tutuklularının aileleri ve yakınları mahkemenin verdiği kararı protesto etti.

Eyleme Çetin Doğan’ın eşi Nilgün Doğan gibi birçok asker eşinin katıldığı görülürken, eyleme Prof. Tolga Yarman ve oyuncu Cihat Tamer de destek verdi.

Yapılan basın açıklamalarında mahkemenin kararı protesto edilirken, eyleme destek veren oyuncu Cihat Tamer de, “Bugün ülkemizin en güzide generalleri subayları askerleri hepsi içeride. Yalan yalnız suçlamalarla sahte belgelerle yıllarca terörle mücadele eden generallerimizin çocuk katili insanları tanık olarak çıkartmaları beni çok üzüyor. Bu günler geçecek bu ülkeyi yalnız bırakmıyoruz. Bu davalar bir gün gelecek nihayete erecek” dedi.

HALİL NEBİLER : Silivri 1. No.lu Cezaevi’nde yedi saat! (1) /// CC : @Ulusal_Kanal @halilnebil er @AydinlikGazete @ulusalkanalTV @ulusalkanal


Pazartesi günleri Aydınlık dergisi üzerine yarım saat kadar yayında konuşurduk Deniz’le. Sonra alt kata, benim odaya inerdik. Birer kahve içerdik.

Deniz hep gazetecilikle ilgili sorular sorar, benimle biryerlere gitmek, birilerini tanımak, haber kaynaklarımla tanışmak, çevresini genişletmek isterdi. Bu gün onu kucaklayacaktım.

Çarşamba günü sabah 04.30 gibi uyandım. Bir daha uyku tutmadı. Balkona çıktım, kahve içtim. Heyecanım geçmedi. Oğlumun üstünü örttüm, öptüm saçından. Traş oldum, duş aldım. Daha fazla bekleyemedim. Sabah 06.30’da çıktım evden. Silivri’ye doğru yola çıktım. Yolda bir yerde kahvaltı yaptım. Silivri’ye vardığımda 08.30 olmuştu. Türkiye direnişinin merkez üssüne, özgürlük çadırlarına gittim önce. Mustafa Mutlu ve Müyesser Uğur oradaydı. Çadır nöbetindeki arkadaşlarla sohbet ettik. Silivri Valisi Hıdır Hokka’yla söyleştik. Saat 09.30’da cezaevi ziyaretçi kapısına gittik. İzmir’den gelen gazeteci dostlarla kapıda buluştuk.

İzmir Gazeteciler Cemiyeti Başkanı Atilla Sertel, Altan Öymen, Halil Nebiler, Müyesser Uğur, Cevher Kantarcı, Mustafa Mutlu, Mutlu Tuncer, Misket Dikmen, Yaşar Aksoy, Ergun Oruç, Gaye Karadağ ve Elvan Fevzioğlu adına Adalet Bakanlığı’na başvurmuştu. Silivri 1 No.lu L Tipi Kapalı Ceza İnfaz Kurumunda tutuklu olarak bulunan Mustafa Balbay, Tuncay Özkan, Soner Yalçın, Deniz Yıldırım, Hikmet Çiçek ve Turan Özlü’yü ziyaret edecektik.

Neler olacağını tahmin ettiğim için kemer bile takmamıştım. Telefonu zaten evde unutmuşum. Arama noktasında her şeyi emanet dolabına bırakmamızı istediler. Para, sigara, çakmak, ne varsa… Kağıt mendili de bırakın dediklerinde Mustafa Mutlu’yla birlikte itiraz ettik. İkimiz de biraz hastayız. Kolumuza mı silelim burnumuzu dedik, izin verdiler. Kimliklerimiz kaydedilirken Altan abi ve bende sorun çıktı. O’nun da benim de ikinci adımız vardı ve ilk adımızla başvuru yapılmıştı. Halil İ. Nebiler oldum, sorun çözüldü.

İki küçük aynadan oluşan bir elektronik alete bakmamızı istediler. Retina taraması yapılacak. Alet, “Biraz yaklaşın”, “Biraz uzaklaşın” diye bize ukala ukala komutlar veriyor. Altan abi uzun zaman önce retina ameliyatı olmuş, zar zor hallettiler. Heyecanlıyım elbette. Daha önce bir kez, 1989 yılında Çanakkale Cezaevi’nde açlık grevi yapan gazetecileri ziyarete gitmiştim. Üstelik burası Silivri. Netameli yer. Silivri 1 No.lu’nun önüne geldik. Kocaman bir demir kapı. Aynı kapının içinde küçücük kalan bir başka demir kapı. İçinden geçerken hiç de o kadar küçük olmadığını görüyorsunuz. İkinci arama noktasından geçip gözlerimizi yine aynı alete okuttuk. Elektronik arama aletinden geçerken çıkardığımız ayakkabılarımızı giyip “içeri” girdik. Üstlerinde Adalet Bakanlığı kokartlı, üstünde “Hazır Kuvvet” yazan mavi kazaklar giymiş, görevliler son derece nazik davranıyorlar.

AÇIK GÖRÜŞ YERİ!

Oldukça geniş bir salona aldılar. Dört duvarının önüne masalar ve sandalyeler dizilmiş, 30 adıma 20 adım bir salon burası. Pencerelerinin dış tarafı tel kafeslerle kapatılmış. Dip tarafında kadın-erkek tuvaletleri. Hemen kapının girişine birkaç metrekare renkli bir fabrika işi halı serilmiş. Duvarda salıncakta sallanan uzun burunlu Pinokyo resmi. Orası da babalarıyla, anneleriyle, ağabeyleriyle görüşe gelen çocukların oyun alanı hesapta. Pinokyo resmi hiç komik gelmedi bana. Uzayan burnuna bakıp bakıp, “Burada her şey yalan” diye düşündüm. Sahici olan tek şey adaletsizlik.

Bizim için iki masayı birleştirip çevresine 10 plastik sandalye koymuşlar. Masaların üzerinde iki üç büyük tabakta kurabiyeler. Bir sürahi, 20 kadar karton bardak. Cezaevi görüş salonu için büyük lüks doğrusu. Görevli infaz koruma memuru açıklama yaptı.

– Turan Özlü, Mustafa Balbay, Deniz Yıldırım duruşmada.
– Ee, ne yani, görüşemeyecek miyiz?
– Belki öğleden sonra gelirler.
– Hadi yaa!..

Bizim arkadaşlardan biri, “Yaa, inşallah tahliye olurlar” diye bir dilekte bulundu. Bir başkası, “Ne tahliyesi ya, boşuna mı geldik buraya, belki öğleden sonra gelirlermiş” diye yanıt verince gülmeye başladık.

Mustafa Dolu ve Müyesser Uğur boklu tiryaki. Sanki ben onlardan daha az tiryakiyim. Ama Müyesser hemen görevlilerle sigara pazarlığına başladı. Hayır, diyorlardı, kesinlikle olmaz. Peh… Biraz sonra görürsünüz.

Salonun bize uzak köşesindeki koridorda Tuncay Özkan göründü. Arkadaşlar alkışlarla karşıladı. Ben ayakta ve önde olduğum için önce bana sarıldı Tuncay. Öyle sarılmak için sarılmıyor, insana sarılmayı özlemiş, öyle sarılıyor. Bütün arkadaşlara doya doya sarılıyor, doya doya öpüyor. Sonra bize arkasını dönüp, “Burnumun direği sızladı, bu sızlamayı geçirmem lazım” deyip, çaktırmadan gözyaşlarını siliyor.

Sonra büyük bir heyecanla konuşmaya başlıyor. Bir ara bize kantinden sigara aldırtmaya, kurabiye, bisküvi getirtmeye çalışıyor. Sonra yine konuşuyor. Henüz on dakika geçmeden bir görevli araya giriyor.

– Tuncay Bey, ziyaretçiniz gelmiş, sizi bekliyor.

Haydaaa. Amma gün seçmişiz ha. Aynı gün hem duruşma var, hem açık görüş var hem biz varız. Tayip Erdoğan’ın deyimiyle tam bir “bahtsız bedevi” durumu.

Tuncay, “Sonra gelicem” deyip çıkıyor. Saat henüz 10.20 ve biz ziyaret edecek kimse bulamıyoruz. Tutuklu arkadaşlarımız en erken 12.00 gibi gelebilirmiş. Ne yapacağız? Atilla Sertel deneyimli.

– Bekleyeceğiz, diyor.

Biraz bekliyoruz. Cezaevi psikolojisi midir nedir, birden bire kendimi salonda volta atarken buluyorum. Arkamdan Müyesser, “Abi tesbihimi yanımda getirmedim, tüh” diye bağırıyor. Mustafa Mutlu katılıyor bana. Bir aşağı bir yukarı yürürken, dönüşlerde sırt sırta geliyoruz. Öyleymiş adet.

Sonra, hiç beklemediğimiz halde Hikmet Abi giriyor salona küt diye. Küt diye Hikmet Çiçek…

YARIN II. BÖLÜM : HİKMET ÇİÇEK’İN YENİ KİTABI

“Ergenekon’un Gizli Tanıkları”

Halil NEBİLER – 15 Kasım 2012 – Ulusal Kanal

http://www.ulusalkanal.com.tr/

Mustafa Balbay yazdı: Gizlenen Adalet! /// CC : @BalbayMustafa @MustafaBalbay @mbalbay35 @mustafabalbay3 5 @BalbayM


Ergenekon davasındaki gizli tanıklar olayı, giderek davanın en açık anlatıcısı haline geliyor.

Doğanın yasaları arasındadır; bir şeyi gizleme çabası arttıkça onu açığa çıkaran belirtiler de bir o kadar artar.

Daha önce “Deniz” kod adıyla gizli tanık olarak ifade veren, terör örgütünün iki numaralı yöneticiliğine kadar yükselmiş Şemdin Sakık’ın, kimliğini açıklayarak konuşması kasım başına damgasını vurmuştu. 1990’lı yılların sonunda dönemin koşullarına paralel olarak ifade veren Şemdin Sakık’ın bugün de iktidar çevresine uygun bir söylemle sahne alması pek çok yazarın, yorumcunun gündemindeydi.

Burada en acı olan böyle bir sahnelemenin “hukuk” zemininde yaşanması.

***

Gizli tanıklıktan açık tanıklığa geçme hakkını demokratik bir seçenek olarak kullanan Şemdin Sakık’ın ardından, 14 Kasım Çarşamba günü bir sürpriz daha yaşandı.

Ergenekon davasının en kilit gizli tanıklarından biri daha, “Ben açık kimliğimle ifade vermek istiyorum” dedi. Normalde duruşmalar haftada 4 gün yapılıyor; pazartesi, salı, perşembe, cuma. Çarşamba, tutuklu sanıkların 1 saatlik görüş günü. Ayda 3 hafta arada cam bölmenin olduğu kapalı görüş, 1 hafta açık.

13 Kasım Salı akşamı mahkeme başkanı sürpriz yaptı, “Yarın duruşma var, gizli tanık 9 dinlenecek” dedi.

Hepimiz şaşırdık. Aile görüşümüzden vazgeçemezdik, bu bizi hayata, özgürlüğe bağlayan en önemli can damarıydı. Bunun yanında gizli tanık 9’u da dinlemek gerekiyordu. Cumhuriyet gazetesinin bombalanması, Danıştay cinayeti olayının aydınlatılması için önemliydi.

Aile görüşü öğleden sonra olanlar sabahtan, sabah olanlar 13.00’ten sonra duruşma salonuna geldi. Ben sabah duruşmaya katıldım.

Öğleden sonra meslektaşlarımız Altan Öymen, Atilla Sertel, Mustafa Mutlu, Halil Nebiler, Müyesser Uğur, Cevher Kantarcı, Mutlu Tuncer, Misket Dikmen, Yaşar Aksoy, Elvan Feyzioğlu, Ergun Oruç, Gaye Karadağ’la Adalet Bakanlığı’ndan aldıkları özel izinle açık görüş salonunda bir saat hasret giderdik. Ardından bir saat kapalı aile görüşü, sonra yeniden cezaevinden duruşma salonuna döndüm.

Gizli tanık 9, duruşmanın başında açık kimliğiyle ifade vermek istediğini söyledi. Kimliğini açıkladı. Kimse şaşırmadı! Herkesin tanıdığı gizli tanık, “bilinen sır” olmaktan çıkıyor diye düşünülürken adının açıklanmasına basın yasağı kondu.

Gelinen noktada gizli tanık mahkeme salonuna göre gizli değil ama salonun dışına göre gizli!

Durumu böylesine gizemli kılan ise gizli tanığın aynı zamanda sanık ve açık tanık olması. Elimizin altında pek çok hukuk kitabı var, araştırdık, bir kişinin hem sanık, hem tanık, hem gizli tanık olduğu bir dava bulamadık. Gerçi Silivri’ye pek uğramıyorlar ama seyrek de olsa gelen hukukçulara sorduk, onlar da rastlamadıklarını söylüyor.

Şemdin Sakık olayından sonra gizli tanık 9 da davanın hukuken son derece tartışmalı konuları arasına girdi.

Silivri davalarını mahkeme önüne gelene dek aşama aşama kurgulayanlar gizli tanık perdelerini aralarken neyi hedeflediler, açık değil. Ancak bilinen şu ki, davaya bir hukukilik katmadı, hukuksuzluğu katmerledi.

Gizli tanık 9, kendisinin hiç katılmadığını söyleyerek Danıştay cinayetini anlattı. Suçunun Cumhuriyet gazetesine el bombası atılmasıyla sınırlı olduğunu iddia etti. Ardından da “Öyle duydum”, “Benim tahminime göre” diye başlayıp pek çok kişiye suçlamalar yöneltti.

Suçlanan kişilerin kendisini savunması ise neredeyse olanaksız. Yöntem iyice yerleşti; suçlama serbest, savunma yasak!

***

Silivri’de ifade veren gizli tanıkların çoğunun ortak özellikleri şunlar:

– Geçmişte yüz kızartıcı olanlar dahil, pek çok suça bulaşmışlar.

– Tanıklıklarının geçerli olup olmayacağına ilişkin herhangi bir denetimden geçirilmemişler.

– İtirafçılık dahil, suçlarını hafifletebilecek arayışlara girmişler.

– Anlattıklarının doğru olup olmadığına yönelik hukuki bir mekanizma yok. Büyük ölçüde Emniyet’te polisçe planlanarak davaya dahil edilmişler.

– Ses ve görüntüleri bozularak ifade verirken bir rastlantı sonucu olsa gerek adı kamuoyu gündeminde olan kişileri de son anda anlatımlarına katıyorlar.

Hukukun bu kadar açıklıkla, gizlileştirildiği bir ortamda adalet arıyoruz.

Nereye gizlendiyse, bulamıyoruz!

17 Kasım 2012 – Cumhuriyet

MUSTAFA MUTLU : Silivri’deydim!


Dün Silivri’deydim… Türkiye Gazeteciler Federasyonu’nun her ay düzenlediği "tutuklu gazetecileri ziyaret" programına katılan gazeteciler arasında bu kez ben de vardım.

Heyette benim dışımda Türkiye Gazeteciler Federasyonu Başkanı Atilla Sertel, deneyimli gazeteci ve yazar Altan Öymen, Aydınlık Gazetesi Yazarı Halil Nebiler, Odatv Davası’nın tutuksuz sanığı yazar Müyesser Uğur Yıldız ile İzmirli gazeteci dostlarımız bulunuyordu.

Tutuklu gazeteciler Mustafa Balbay, Tuncay Özkan, Soner Yalçın, Mehmet Deniz Yıldırım, Hikmet Çiçek’le tek tek “açık görüş” yaptık…

Daha önce de yazmıştım; bu tutuklu gazetecilerden Mustafa Balbay’la Ankara’daki bir resepsiyonda bir kez merhabalaşmamız vardı…

Tuncay Özkan ile iki kez “gazeteci” olarak görüşmüştüm.

Soner Yalçın’la da Antalya’da bir kez el sıkışmıştık…

Diğerlerini ise düne kadar hiç görmemiştim.

Bu dava, içerideki ve dışarıdaki gerçek gazetecileri “dost” yaptı, “kardeş” yaptı…

Hayatımda ilk kez karşılaştığım bu insanlarla bir kucaklaşmamız vardı ki; görmenizi isterdim!

***

Görüşmede konuştuklarımızı yarın yazacağım.

Şu kadarını söyleyeyim; aralarından bazılarının tutukluluk süresi beş yıla yaklaştı. Üstelik birçoğu içeride disiplinsiz tavır takınan tutukluların atıldığı “tecrit hücresi”nde, deyim yerindeyse cezalandırılıyor.

Yine de birini bile “yıkılmış” görmedim…

Hadi; bir de itirafta bulunayım:

Eğer ille de “umutsuz” olan birilerini anlatmam gerekiyorsa, emin olun onları ziyaret etmeye giden biz, çok daha fazla umutsuzduk!

Mustafa dimdikti, gülüyordu, ekranlardan bildiğim heyecanından hiçbir şey yitirmemişti.

Tuncay, yaşadığı onca hayal kırıklığına karşı asla teslim olmadığını her davranışıyla kanıtlıyordu.

Soner’in duruşmasına sadece bir gün kalmıştı… Hepimiz onun bu duruşmada tahliye edileceğine inanıyorduk ama o yine de bir “pay” koymayı tercih ediyordu.

***

Görüşmeden çıktıktan sonra hep aynı soruyu sordum kendime:

Daha önce hiçbir yakınlığım olmayan bu insanlarla, nasıl oluyordu da kırk yıldır dostmuşuz gibi hissediyordum kendimi?

Onlar bizi görünce neden bu kadar heyecanlanabiliyordu?

Bu sorunun yanıtı “giz” değil elbette:

Evet, çoğunu tanımıyordum. Dünya görüşlerimiz uymuyordu. Hayat tarzımız farklıydı.

Ama bizi birleştiren tek bir şey vardı:

Mesleğimiz!

Bugün tutuklu olan onlar da onları ziyarete giden biz de bu mesleğin ve meslek etiğinin bağımlısıydık! Kalemimizi satmadan, yurtsever bir tavırla gazetecilik yapmaktı ortak paydamız…

***

Gazetecilik… Ama adam gibi gazetecilik zor zanaattır bizimki gibi ülkelerde! Kalemin, kendi başına doğrulttuğun bir silahtır aslında…

Her yazında, her haberinde kendi başına iş açarsın çünkü… Birilerini rahatsız edersin! Tekerlerine çomak sokarsın… Bunun karşılığını da kimi zaman manevi tazminat vererek paranla, kimi zaman özgürlüğünle, kimi zaman da canınla ödersin…

Ve birilerinin her fırsatta söylediği gibi Boğaz kenarındaki yalılarda oturup, altın kadehlerde şarap içerek almazsın karşılığını! Hatta o yalılardan bir kez bile içeri girmişliğin yoktur.

Onu yapabilenler, zaten gazeteci olanlar değil, gazeteciliği kullananlardır… Güçten ve güçlüden yana olanlardır.

Dün ben Silivri’de…

Gerçek gazetecilerle…

Gerçek gazetecileri ziyaret ettim!

Devamını merak ediyorsanız…

Yarın bu köşede olun!

*****

GÜNÜN SORUSU

Başbakan’ın idam cezasının yeniden getirilmesiyle ilgili sözleri Avrupa Birliği’nden tepki görünce, Dışişleri Bakanı açıklama yapmış ve Başbakan’ın yanlış anlaşıldığını aslında böyle bir niyetleri olmadığını açıklamak zorunda kalmış… Sorum ortaya:

Başbakan bugüne kadar hangi söylediğinden vazgeçti?

*****

Turnikeler yine yoktu ama…

Hatırlarsınız; Genelkurmay Başkanlığı, Cumhuriyet Bayramı’nda Anıtkabir’i ziyaret edenlerin sayısının “turnikelerin kullanılmaması” nedeniyle saptanamadığını açıklamıştı.

Yani 29 Ekim’de bayram kutlamak için Birinci Meclis’in önünde buluşup Anıtkabir‘e yürüyen, bu yüzden de polisin biber gazlı ve tazyikli sulu saldırısına uğrayan yurttaşlarımızın sayısı tespit edilememişti.

Aynı Genelkurmay Başkanlığı önceki gün bir açıklama daha yaptı ve 10 Kasım Atatürk’ü Anma Günü’nde 413 bin 568 kişinin Anıtkabir‘i ziyaret ettiğini bildirdi.

Bu sayının geçen yıl 181 bin 064, önceki yıl ise 198 bin 544 kişi olduğu bilgisi de açıklamada yer aldı.

Bu yıl ben de 10 Kasım’da Anıtkabir’i ziyaret edenlerin arasındaydım.

29 Ekim’de çalışmayan turnikeler yine çalışmadı…

İddia ediyorum; yüz binlerce kişi o turnikelerden yine geçmedi! Çünkü ortada turnike falan yoktu!

İyi de 29 Ekim’de “Turnikeler kullanılmadı” diyerek sayı açıklamayan Genelkurmay, 10 Kasım‘daki sayıyı nasıl oldu da bu kadar net bir şekilde belirledi?

Fotoğraf çekip tek tek saydılar desek, bu da mümkün değil; çünkü ziyaretçiler gün boyu değişti…

Genelkurmay Başkanlığı acaba 29 Ekim’de becerilemeyen “sayma” işinin, 10 Kasım’da başarılmasının sırrını bizimle paylaşır mı?

Ergenekon Davası’nda Emekli Binbaşı Zahit Engin Tanık Olarak Dinlendi


Ergenekon Davası’nda tanık olarak dinlenen emekli Jandarma İstihbarat Binbaşı Zahit Engin, "1999 yılında Ankara’da içkili bir yemekteki sohbet ortamında Ergenekon’u duydum" dedi.

Ergenekon Davası’nda tanık olarak dinlenen emekli Jandarma İstihbarat Binbaşı Zahit Engin, "1999 yılında Ankara’da içkili bir yemekteki sohbet ortamında Ergenekon’u duydum" dedi. Danıştay Saldırısı’nın arkasında Ergenekon yapılanmasının olduğunu iddia eden tanık Engin, "Rahip Santoro cinayetiyle başlayan ve devam eden olayların arkasında Ergenekon’un olduğunu düşünüyorum. Bunlar benim değerlendirmelerimdir. Değerlendirmelerim içimdeki bir histir. Ergenekon duruyor. Dimdik değil ama korktu, belki de sindi. Bir sürü insanı ‘Ergenekon’ diye topladılar. Ama bir Encümen-i Daniş üyesini getiremediler" diye konuştu.

İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi’de görülen Ergenekon Davası’nda emekli Jandarma İstihbarat Binbaşı Zahit Engin tanık olarak dinlendi. 2002’de Jandarma’dan Binbaşı rütbesi ile emekli olduğunu söyleyen Engin, "1999 yılında Ankara’da içkili bir yemekteki sohbet ortamında Ergenekon’u duydum. Sivillerin bulunduğu bir masaydı, kimin söylediğini hatırlamıyorum. İçki masasında konuşulanların üzerinde durmadım. İçki masasında konuşulanları ciddiye bile almadım" dedi. Danıştay Saldırısı’nın arkasında Ergenekon yapılanmasının olduğunu iddia eden tanık Engin, saldırıdan sonra gazeteci Uğur Dündar‘ın kendisini arayarak televizyon programına çıkarmak için ikna etmeye çalıştığını söyledi. Dündar’ın program teklifini kabul etmediğini belirten Engin, "Dündar’a ‘Vatan – milleti düşünüyorsan Ergenekon’u araştır’ dedim. Telefonda 45 dakika konuştuk" dedi. Savcı Mehmet Ali Pekgüzel‘in, "Bu iddianızı neye dayanarak söylüyorsunuz, iddianızı somutlaştırı mısınız?" diye sorması üzerine tanık Engin şunları söyledi:

"Danıştay saldırısıyla ilgili çok haber okudum ve araştırdım. Sordum sorduladım. Çok büyük bir iddia sahibi de değilim. Cemaatlerin böyle bir eyleme giremeyeceğini bu işin arkasında Ergenekon yapılanmasının olacağını düşündüm. Uğur Dündar beni aradı, "Ben de ‘Siz Ergenekon’u araştırın’ dedim. Bunlar benim değerlendirmelerimdir. Değerlendirmelerim içimdeki bir histir."

"TEHDİT EDİLDİM"

Tehdit edildiğini belirten Engin, "Ankara’dan Bahçelievler’e giderken devre arkadaşım Zeki Ayan ile telefonla görüştük. 100-200 metre sonra arabayla karşıma çıktı. ‘Silahsız dolaşıyorsun sana bir şey olursa üzülürüm’ dedi. Ben de bu tehdidi gönderenlere söyle ‘ölürsem bir şey yok ama, ben ölmeyip eşim ve çocuğum ölürse genel komutanı, kurmay başkanını alnının ortasından vurmazsam şerefsizim’ dedim. Başka bir arkadaşım da vuracaklar seni Cem Ersever‘in başına gelenleri düşünmüyor musun?’ dedi" diye konuştu. Kimin tehdit etiğine ilişkin soru üzerine Engin, "O zaman kimdi bilmiyorum. ya Levent Ersöz, ya da Halil Helvacıoğlu" diye cevap verdi.

"ERGENEKON DURUYOR DİMDİK DEĞİL"

Tanık Zahit Engin, "Ergenekon duruyor dimdik değil ama korktu, belki de sindi. Bir sürü insanı Ergenekon diye topladılar. Ama bir Encümen-i Daniş üyesini getiremediler. Emniyette ifade verirken, ‘savcı Zekeriya Öz çağırsın, ben yol göstereyim’ dedim. Acaba maksat ‘Ergenekon’u bitirmek mi, tamamen sindirmek mi? Belki ben yüzde 5, yüzde 10’u biliyorum. O da gördüklerim, duyduklarım falan. 30 sene sonrada ben aynı bildiklerimi anlatırım. Ama ‘Ergenekon’ yolundan çıktı. Kurunun yanında yaşı da yakmaya başladı. Türkiye‘de bir koro vardı. Bir olay olduğunda koro aynı gün, aynı şeyleri söylemeye başlıyordu. Bunun içinde emekli subaylar, generaller var. Her emekli olan genelkurmay başkanı yok.

Hilmi Özkök yok. Ama daha az rütbeliler içinde bulunuyor. İlk zamanlar Başbakan Erdoğan’a da toplantı tutanaklarını göndermişler. O da ‘dağıtın bunları’ demiş. Bunlar kendilerine bir rol biçtiler. Toplantılarına devam ettiler. Devletin gerçek sahibi ya bunlar. ‘Ergenekon’un beyni Encümen-i Daniş’ dedim. Encümeni Daniş ‘Türkiye nasıl yönetilir’ diye toplantılar yapıyordu. Ergenekon operasyonlarından sonra Encümen-i Daniş daha az toplantı yapmaya başladılar. Bir sürü günahsız adam burada yatıyor. Rahip Santoro cinayetiyle başlayan ve devam eden olayların arkasında Ergenekon’un olduğunu düşünüyorum" dedi. Necip Hablemitoğlu suikastının da tarikatlar, cemaatler tarafından işlenmediğini düşündüğünü söyleyen Engin, cinayetin ardından asker tarafından çok detaylı krıminal inceleme yapıldığını söyeyerek şunları anlattı: "Harekete dayalı saat ayarlı bombaydı. Çift düzenekli bombayı ilk defa orada duydum. Yakalanan adamların yapacağı bir iş değildi. 1 hafta İran’da bomba eğitimi gördük diyorlardı."

"ÖCALAN, ŞEMDİN SAKIK’A TEŞEKKÜR ETTİ"

Bingöl’de 1993’te 33 askerin şehit edilmesinden sorumlu tutulduğunu söyleyen tanık Zahit Engin, "’Gaffar Okkan cinayetini de Zahit Engin işledi’ diyorlar. Bu iddialar yüzünden yarın öbürgün torunlarım benden nefret edecek. Ben 2 kez kurşun yemiş ölümden dönmüş insanım. 6-7 Kasım tarihlerinde mahkemenizde tanık olarak dinlene PKK’nın eski yöneticilerinden Şemdin Sakık, "33 erin şehit edilmesi olayını ben yapmadım" diyor. Genelkurmay’ın bir arşivi olsada telsiz konuşmalarını ortaya çıkardı. Terör örgütü lidersi Abdullah Öcalan telsiz konuşmasında Şemdin Sakık’a teşekkür etti. Abdullah ‘Öcalan ben yapmadım’ diyor" diye konuştu. Engin, "Balyoz Davası’nda bazı listelerde adı olduğu için cezaevinde yatan askerler var. Vicdanım bunlara sızlıyor. Beni suçlayanlara değil. Ben kimseye iftira atmadım. ‘Ergenekon’ Türkiye gündeminde değilken bile, ben konuşuyordum" dedi. Duruşma Engin’in dinlenmesi ile devam ediyor

Ergenekon’dan tutuklu emekli Korgeneral Pekin: Annemi bensiz gömün!..


Pekin’in annesi 85 yaşındaki Cevriye Pekin için yarın Bursa’da öğle namazından sonra tören düzenleneceği öğrenildi

Ergenekon tutuklusu emekli Korgeneral İsmail Hakkı Pekin’in annesi vefat etti. Avukatları izin başvurusu yapmak için harekete geçti. Ancak Pekin cenazeye katılmayacağını belirtti.

DHA’da yer alan habere göre; Ergenekon davasının tutuklu sanığı emekli Korgeneral İsmail Hakkı Pekin annesi vefat etti. Hastalığı nedeniyle bir süredir Bursa’da tedavi gören Pekin’in annesi Cevriye Pekin bugün Bursa’nın İznik ilçesinde hayatını kaybetti. Silivri Cezaevi’nde tutuklu bulunan Pekin’e de bu acı haber bugün iletildi. Ancak emekli Korgeneral Pekin cenazeye katılmayacağını bildirdi. Cenaze için izin başvurusu yapmayan Pekin, yazılı açıklama yaparak cenazeye neden katılmadığını belirtti.

Yasal bir evrağa paraf attığı için Silivri Cezaevi’nde yattığını belirten Pekin, “Bugün 2.5 yıldır hasta olarak yatmakta olan annem Cevriye Pekin’in vefatını öğrendim. Yapılacak cenaze törenine, tutuklu olup da yakınlarını kaybeden insanların daha önceki cenaze törenlerinde maruz bırakıldıkları tutum ve davranışların (nakil koşulları, cenazenin defni sürecindeki refakatçilerin olumsuz tutumları, taziyelerin kabulü yönündeki engellemeler, gece cezaevinde ikamet mecburiyeti vb.) ruhumda yarattığı tahribat ve kabul edilemezlik duygusu beni sevgili annemin cenaze törenini katılmama ve son görevimi layıkıyla yerine getirmeme engel olmuştur. Kıymetli ve sevgili anacağım ruhun şad, mekanın cennet olsun."

İSTİHBARAT ALANI

Sınırsız, Seçkin, Sansürsüz, Kemalist Haber Blogu

Derin İstihbarat

strateji, güvenlik, araştırma, istihbarat, komplo teorileri, mizah, teknoloji, mk ultra, nwo

İran Analiz

İran-Şii Jeostratejisi ve Dünya Genelinde İran Destekli Şii Örgütler, İran-Şii Lobisine Dair Bilgiler

İç Savaş

Strateji - Taktik - Savunma

İSTİHBARAT

Şifresiz Yayın!

%d blogcu bunu beğendi: