Etiket arşivi: FAZIL SAY

Say: ‘AKP’den korkmuyorum! /// CC : @FazilSayMusic @fsayofficial @Say_Fazil @fazilsayplay


Fazıl Say, CNN Türk’te Enver Aysever’in Aykırı Sorular programına konuk oldu

Konumuz sadece Madımak değil niye Aleviler üvey evlat olarak görülüyor. Özellikle günümüz hükümet tarafından gerçekten insan muamelesi görmüyor. Bütün bunlar soru işareti. Şimdi bunların içerisinde insan olmayı hatırlamak lazım. Hukuku hatırlatmak lazım. İnsan olmayı hatırlamayınca hukuku hatırlatmak zorunda kalıyorsun kötü bir mertebe.

AKP YÜZDE 50’LİLİK KESİM KORKUTMAK İSTİYOR

Soner Yalçın çok yakın dostumdur ve gerçekten bir suçu olduğuna inanmıyorum. Sadece muhalif bir gazeteci olarak iki yıldır tutuklu hapiste olduğuna inanıyorum. Gerçek bir suçu olduğuna inanmıyorum Soner’in. İki yıldır tutuklu yargılanıyor hapiste bu bir haksızlıktır. Bir insanın hayatını bu kadar uzun dönemini tüketmek bu bir haksızlıktır. Bunu dünyaya bağırmak lazım. Burada bir haksızlık vbar. Suçun ne olduğunu bile açıklamıyorlar. Deseler ki kardeşim Soner Yalçın burada bu suçu işlemiş ispatı burada. Ya kardeşim Soner benim dostumdur bunu nasıl yapar böyle bir yanlışı der kabul edersin. Ama böyle bir şey de yok. Gerçekten inandırıcı değil hiçbir şey sadece yazdığı bir makale üzerine muhalif olması yüzünden. Türkiye’nin yüzde 50’si AKP’ye oy vermedi. Diğer yüzde 50’sini korkutmak gibi anlaşılıyor bütün bunlar.

AKP’DEN KORKMUYORUM

AKP’den korkmuyorum. Korkmak gibi değil büyük bir problem olarak görüyorum bu baskıyı. Bir insanın Allaha inanıp inanmamasını bile hükümet mi tayin edecek. Benim şuan içinde bulunduğum davaya baksana bütün dünya gülüyor Türkiye’ye. Ve hükümet arkasındaydı bana suç duyurusunda bulunanların enteresan bir durum. Hükümet diyebilirdi ki orada bir tartışmayı retweet etmiş. Savcılıktan geçmesi davaya dönüşmesi davada ikinci celseye gelmesi hukukun beş kere çiğnenmesi anlamında. Ben ona saygı duyarım ama o bana duymuyor.

ARABESKİ SEVMEK VATAN HAİNLİĞİDİR

Fazıl Say, arabesk müziği hakkında da konuştu. Say, ‘Arabesk denilen iğrenç şeyi sevmemek vatanseverlik, sevmek ise vatan hainliğidir bana göre. Burada düşünceler farklılaşır. Kalitesiz bir şeyden bahsediyoruz. Kötü harmoni, kötü melodi ve bir yere varamamış bir müzikten bahsediyoruz’ diye ekledi.

HAPİS YATARAK ALLAH’A İNANMAMI İSTİYORLAR

Say hakkında açılan davaya atıfta bulunarak, ‘Bir insanın Allah’a inanıp inanmayacağını hükümet mi tayin edecek?’. Davanın çok trajik olduğunu söyleyen Fazı Say, tüm dünyanın Türkiye’ye güldüğünü belirtti. Hükümetin, kendisi hakkında suç duyurusunda bulunanların arkasında olmasını enteresan olarak yorumlayan Say, davaya konu olan mesajı matrak bulduğu için Twitter adresinde paylaştığını söyledi.

Ünlü piyanist, mesaja gelen tepkileri de saygıyla karşıladığını ve sosyal paylaşım sitesinde paylaştığını söyleyen Say, aynı saygının kendisine gösterilmediğini savundu. ‘1,5 yıl hapis yatarak benim Allah’a inanmamı istiyorlar ‘ diyen Say, davada tüm dünyanın kendisini suçsuz gördüğünü belirtti.

HALK DEDİĞİ 3-5 İT KOPUK

Sen kerhanede mi doğdun diyen Şamil Tayyar var. Egemen Bağış saçmasapan açıklamalar yapıyor. Kültür Bakanı Fazıl Say’ı zaten halk cezalandırdı diyor. Bir sanatçısını korumayan herif umurunda değil. Halk dediği de 3-5 it kopuk belkide.

Bedri Baykam: Say’dan Ergenekon’a ‘Ortaçağ’ Mahkemeleri /// CC : @vardiyabizde @BalyozGercekler @rodrikdani


21. yüzyıl, biz Türk yurtseverlerine farklı sürprizler yaptı. Uzay çağına giriyoruz derken ortaçağa geçiş yaptık. Dünya, zaten utanç verici din-ırk savaşlarının ortasındayken bu yüz kızartıcı çöküşlerin merkezi emperyalizmin kontrolünde gelişen başka bir girdaba kapıldık. Bundan 13 uğursuz yıl önce, irticanın kahpe kurşunları, dostum, büyük insan Ahmet Taner Kışlalı’yı aramızdan almıştı. Bugün ise artık “irtica” diye bir kavramın olmadığını MGK’ye(!) kabul ettirip, yobazlığı yok sayanlar, antilaik Türkiye’yi dizaynında geçmişle tüm ilişkilerimizi koparmaya çalışıyorlar.

Ortadoğu’da bize biçilen hacivat-karagöz rolünü iyi oynayabilmek için ülkenin altını üstüne getiren iktidar, neye saldıracağınışaşırdı. Q klavyeden kürtaj haklarına, ilkokul yaşından hayvan besleme şartlarına (!!) kadar yaşamın tüm odaklarını hedef alan hükümet, sanki bu senaryonun “beyin merkezleri”nden alınmış “tavsiyeler” doğrultusunda çalışıyor. Ankara’da 1. Meclis, Ulus Meydanı ve çevresindeki yapılardan ve İstanbul’da Taksim Meydanı’ndan kurtulmak için “kentsel dönüşüm projesi” adını verdikleri saldırı planını uygulamak üzere her hazırlığı yaptılar. Bu arada 30 Ağustos Zafer Bayramı için uydurulan “Atatürk anıtlarına çelenk koyma yasağı”ndan sonra, sıra 29 Ekim için Cumhuriyetçilere “Yürüyüş yasağı” getirilerek, halkın Atatürk sevgisini törpüleme arzusu ayyuka çıkarıldı. Demokrasi kelimesini tüm anlamlarıyla ıskalamış olan toplumumuz ise bu uygulamaları, hafif homurdanmalarla gelen bahtsız şikâyet seanslarıyla geçiştirmeyi deniyor!

Fazıl Say davasını medyadan izlediniz. Binbir güçlükle duruşma salonuna sızabilmiş 50şanssızdan biri oldum. Bu dönemin yüz kızartıcı davalarından biri Say’ınki. Aynen Ergenekon, Balyoz ve Odatv davaları gibi, niçin açıldığı belli olmayan, kamu vicdanını yaralayan, insana “pes” dedirten bir dava. Bunu normal bir ülkede kime anlatsanız inanmaz, ilgi toplamak için söyleniyor zanneder.

Twitter’da Ömer Hayyam’a atfedilen sözler (milyonuncu kere basıldıktan sonra) insanlar tarafından tweet ediliyor. Fazıl da bunu takipçilerine yolluyor. Ve bu dizeleri onlarca yıldır yayımlayan, tweet edenler değil, Say, cımbızla çekilerek dava ediliyor. Hem de ne dava! Say, iddianameyi ve karşı tarafı dinlerseniz, sanki Türkiye’deki tüm toplumsal gerilimin tek sebebi!

Fazıl tabii ki üzgün, yorgun. Sıkıntılı gözlerle çevresine bakıyor ve “Kim bu adamlar, ne işim var benim burda?” der gibi gözleri dalıp gidiyor.

Tabii bu absürd davanın diyalogları kimi zaman sıcak atışmalar eşliğinde geçiyor.“Şikâyetçi”lerden biri “Gerekirse Fazıl Bey’i Allah’ın varlığına ikna da ederiz; kanıtlarıyla ortada” deme cüretini göstererek, “laik” hukuk düzeninden ne kadar uzaklaştığımızı tescil etmeye kalkışıyor. Salondan gelen tepkiler sonunda, duruşmanın izleyicisiz yapılma taleplerini mahkeme reddediyor…

Ertesi gün Ergenekon davası için Silivri’ye gittiğimizde nihayet cezaları (!) biten Özkanve Balbay’la uzaktan “kucaklaşabiliyoruz”.İzleyicilerle aralarındaki mesafeyi uzatmışlar! Ayrıca artık avukatlarıyla belge alışverişi yapamıyorlar. Yayıncı Ali Özoğul, Özkan ve Balbay kadar şanslı değil:

Bana yazıp avukatı ile iletmeyi başardığı mektubunda durumunu şöyle özetliyor:

“Mahkeme başkanı ve üyeleri ile eskiden beri çok iyi tanıştıklarını tanık kürsüsünde ifade eden Bülent Orakoğlu isimli şahsiyete soru sormak için söz istedim diye salondan zorla çıkartıldım. Sırf bu nedenle sonsuza kadar duruşmalara katılmam yasaklandığı gibi bir de duruşma düzenini bozduğum gerekçesi ile Silivri Cumhuriyet Başsavcılığı’na suç duyurusunda bulundular.”

O davada sonra neler mi oldu? Bir “gizli tanık”, sesi değiştirilerek salona kameralarda“antre”sini yaptı. Yemin etti! Adı, sanı, sesi olmayan o yemin ne işe yarar diye bakakaldım. Bir de daha önce neler söylediğini hatırlamadığı için, ifadesinin okunmasını istedi. Konuşan adamın diliyle, okunan metin arasında uçurum vardı. En alakasız şekilde aşırı sağcı Ecevit isimli bir zatın PKK-DHKPC ve güvenlik güçleri arasındaki zikzaklarını çelişkilerle anlattı. Bu arada 2008 sonuna kadar temasta olduğu“Ecevit”i, kamera salonda gezerken hemen tanıyıverdi(!). Fakat şansa bakın ki o da 2007’den beri tutukluymuş! Böylece senaryo tutmadı, yandaşlar “Terörist teşhis edildi”manşetini patlatamadılar. Öğlen arasında Tuncay’a sordum: “Bunların sizinle ne ilişkisi var, ben mi anlayamadım, ‘link’ nerede”dedim. Tuncay kahkahalarla güldü: “Link filan yok. Saçmalık burda zaten” dedi. Fesüpanallah! Devran dönmeye devam ediyor…

Cumhuriyet

VİDEO : Fazil Say’dan Türk Marşı


Fazıl Say ile Arabeskçiler arasındaki kavga mutlu son ile bitti :)) /// CC : @siring


Zekeriya Öz neden Fazıl Say gibi piyano çalamıyor /// CC : @odatv


Silivri’de bir usul oldu. Duruşmada “bu bir politik davadır” diyen azarlanıyor, ısrar ederse çıkarılıyor.

Bir bilgisizlik olduğu açık. Ağır ceza yargılamasının özünün politik olması bir yana, “devlete karşı işlenen suç” tanımı politiktir.

Politik demek yeter mi? Evet ama yetmez diyoruz. Çok açık, bugünün özel yargılamasında politikaya eşlik eden bir dinsellik var.

Sanıklar bunu yaşayarak öğreniyorlar. Neredeyse tüm davalarda mahkemeye aynı benzetmede bulunuyorlar: engizisyon.

ORTAÇAĞ’IN THE CEMAATİ

Ortaçağ kurumu olarak biliyoruz. Aklımıza işkence, yakılma ve acımasız yargılamalar geliyor.

Bir maddi temeli var. 12. yüzyıldan itibaren kilisenin daha kurumsal, daha homojen, daha disiplinli hale geldiğini görüyoruz. Ortaçağ’ın “the cemaat”i Dominikenler kiliseye ruh verirken, dini tek tipleştirdi. Kusursuz bir iktidar yarattı. İdeolojik katılaşmanın bir aracı olarak üniversiteler kuruldu, aynı zamanda yargılama yaptılar. En büyük kadrolarını Ortaçağ’ın “the cemaat”i Dominikenler verdi. Jean Dark’ın infazına karar veren Sorbonne, bir ilahiyat fakültesi olarak Dominikenler tarafından kuruldu. Manastırların dev katedrallere dönüşmesi bu dönemde oldu.

İktidar varsa kuşkusuz bir de iktidarsız olanlar var. Zenginleşen kilise bir çelişki olarak yoksulluğun erdemini vaaz ediyordu. Kendi bağımsızlığı artarken topluma sorgusuz biat etmeyi övüyordu.

“Sapkın” kavramının politikleşmesi bu dönemde oldu. Dinsel iktidar her türlü karşıtını “heretic”, “sapkın” olmakla suçladı. 1184’te Panetlendi. Katlinin vacip olduğu söylendi.

İşte şimdinin özel mahkemelerine benzetilen engizisyon bu iklimin içinde yeşerdi. Sapkınları yakalamak, yargılamak ve cezalandırmak için şimdiki adalet saraylarına yakışır mahkemeler yaratıldı. Özel yetkili savcı ve hakimlerini yine the cemaat yani Dominikenler verdi. 1233’te kuruldu, 20 yılda kurumsallaştı. Bilim adamları, yazarlar, kilise karşıtları, büyücüler ve cadılar, mülkiyet karşıtları, isyancılar sanıklar oldu. Bugünü tanımlamak için kullandığımız “cadı avı” o günlerden dilimize yapıştı.

İşkence türleri çeşitlendi. Bağırsakları sökme, vücudu parçalama, gözleri çıkarma ve nihayetinde ateşe verme acımasız gösterilere dönüştü. Yargılama, korku fabrikasıyla biatın, itaatın zor aracı oldu.

SAPKINLIK NEDEN BİTMEDİ

Peki sapkınlık ve sapkınlar neden bitmedi?

Bitmemesinin nedenini Tarihçi J.M. Roberts şöyle anlatıyor:

“Ortaçağ’daki hoşgörüsüzlüğü teorik ve pratik olarak yargılarken, toplumun sapkınlardan yana durmasının ne kadar büyük bir tehlike yarattığını unutmamak gerekiyor: Sapkınlar bitip tükenmez işkencelerle karşılaşırlar. Ancak yine de zulüm hiç durmadan yeni sapkınlıkların ortaya çıkmasının önüne geçmez, çünkü bunlar gerçek ihtiyaçların ifadesidirler.

Sapkınlık bir bakıma, kilisenin görkemli bir şekilde kazanmış olduğu başarının çekirdeğinin boşluğunu dışavurumudur. Sapkınlar uzun ve kahramanca savaşın sonuçlarının yarattığı tatminsizliğin yaşayan kanıtlarıdır.”

Roberts’in satırları şimdilerde tabelasını indiren özel mahkemelerin ve onun sanığı “sapkınlar”ın hikayesini anlatmıyor mu? Çekirdeği boş bir zafer kimseyi tatmin etmiyor…

Öyleyse soralım, engizisyon benzetmesi yalnızca bir aforizma mı yoksa o günden bugüne bir dinsel yargılama mirası kaldı mı?

YARGILANAN “ŞEYTAN”DIR

Benzerlik önce suçlamalarda ortaya çıkıyor. Özel yargılamada suçlanan kişi değil “şeytan”dır. Son dönem iddianamelerinin özünü oluşturan “kaos”, “kargaşa”, “düzensizlik” suçlamaları esasında şeytanın bir başka kılıkla görüntüsüdür. Alaeddin Şenel, Bilim ve Gelecek Dergisi’nin Mayıs sayısında şunları yazdı: “Tektanrıcı dinsel gelenekte dinin bu işlevi Tanrı-Şeytan (iyilik-kötülük) sınıflandırmasıyla sürdürülmüştür. Düzen tanrı kavramıyla örtüştürülürken, düzensizlik, şeytan eseri, kaos, anarşi durumu sayılır. Devrim de (Sınırlı bir süre için bile olsa) kurulu düzen karşıtı ve anarşiye yol açan etkileriyle, ‘şeytan işi’ olarak görülüp gösterilmeye uygun bir durumdur.”

Şenel’in anlattığı durum Ergenekon iddianamesine şöyle yansıyor: “Ergenekon terör örgütünün nihai amacı sürekli iç çatışma, kaos yaşayan, komşularıyla düşman ve dünyaya kapalı, AB ve ABD’ye karşı, insan haklarına karşı, çağımızın tüm uluslararası değerlerine karşı, ekonomik kriz, iç etnik çatışmalar ve terör ile uğraşan , ekonomik yönden zayıf bir devlet imajı oluşturan, devlet otoritesini içten ve dıştan zaafiyete uğratarak ülkeyi yönetilmez hale getirmek isteyen örgüt; daha iyi ve rahat etki edeceği siyasi iktidarlar oluşturmak, gizli amaç ve prensiplerinin dışına çıkan tüm siyasal iktidarları değişik yöntemlerle kontrol altına almak, bu başarılamadığı takdirde yasama, yürütme organlarını devirip kendi ideolojik amaçları doğrultusunda, devlet yönetimini ele geçirmek olduğu anlaşılmaktadır. Ülkemize, milletimize açıkca düşmanlık taşıyan bu amaca ulaşmak isteyen örgütün üyelerinin, farklı siyasal düşünceler taşımasına karşın, milliyetçi ve ülkesini seven bir görüntü altında faaliyetlerini gizleme çabasına girmesi ve kendilerine engel olduğunu düşündükleri kişileri dış güçlerle bağlantılı, ülke düşmanı olarak gösterme çabaları da altı dikkatle çizilmesi gereken bir ayrıntıdır.”

Modern hukukta böyle suçlama ve en önemlisi böyle bir örgüt olmaz. Sosyalizm için, Şeriat düzeni getirmek için hatta faşizm için örgüt kurulur, yargılanır. Ancak kaos ve kargaşa dışında amacı olmayan bir tür “şeytan”, “kötü” yargılaması engizisyondan miras kalan dinsel hukukun günümüzdeki yansımasından başka bir şey değil. Bu satırları yazan savcı, Türk sanığın aydınlanma ile geleneksel mesafesini yansıtıyor. Zekeriya Öz, “Ergenekon” deyince kendisinin Fazıl Say gibi piyano çalamamasının nedenini görüyor. Özel yargılama bir tür intikam silahıdır.

İÇİNE ŞEYTAN KAÇMIŞ SANIKLAR

Modern hukukun “delil” kavramı engizisyonda yoktu. Yargılanan aslında şeytan olunca delil ayrıntılıydı. Bugün de özel mahkemelerde durum farklı değil. Örnek olsun, Odatv davasında Yalçın Küçük tanımadığı ve irtibatının olmadığı insanları yönetmekle suçlanıyor. İddianameyi okuyunca Yalçın Küçük’ün bir şeytan olduğu ve sanıkların içine girdiği hissine kapılıyorsunuz. Duruşmalarda çıkarılmaya çalışılıyor.

İHBARCILIK KUTSALDIR

Engizisyon tüm topluma bir görev vermişti. Hafiyelik, ihbarcılık kutsanmıştı. Kayıtlarda 16. Yüzyıl sonlarında Venedik’te bir ipek işçisinin, bir başkasında kılıç ustasının sürekli kitap okuduğu için ihbar edildiğini görüyoruz. Cennetin yolu ihbarcılık taşlarıyla döşenmişti. Galileo’yu ihbar eden the cemaat mensubu bir Dominiken’di. Bugün özel yargılamada “sayın savcım” ile başlayan mektupları, gizli tanıklara dayanarak yapılan suçlamaları engizisyondan alıyoruz.

TÖVBE KAPISI AÇIK

Dini yargılamada esas olan tövbedir. Yargılamanın amacı tövbe ettirmektir. Engizisyon Galileo’ya “samimiyetle ve hakiki bir imanla, huzurumuzda, sözü edilen yanlışları ve sapkınlıkları ve Katolik ve Apostolik Kilise’ye karşı yapılmış bu yanlışı ve sapkınlığı, sana buyuracağımız tarzda ve usulde lanetleyerek doğru yola dönmen kaydıyla seni affetmeye hazırız” diyordu. Galileo tövbe etti, kurtuldu. Ergenekon davalarında durum farklı değil. “Erdoğan’ın kokusu halkın kokusu, Baykal’ınki tezek kokusu” diyen ünlü bir belediye başkanı aynı gün tahliye oldu. Sanıklara birçok kez ceza usullerini hiçe sayarak gelecek planlarının sorulmasının yeni moda tövbe kapısı olduğunu söyleyebiliriz.

KORKAN SİZSİNİZ

Engizisyon bir tür korku motoruydu. Korkutarak sapkın dediklerinin aklını durdurmak istiyorlardı. Ama korkutmanın kaynağı da korkuydu. 1600’de yakılan Bruna’nun hakimlerine “ölüm fermanı okunan benim, korkuyla titreyen sizsiniz” dediğini biliyoruz.

MAHKEME KANDIRIYOR

Şimdilerde çok konuşuluyor. En son Kemal Gürüz örneğinde görüldü. Yurtdışından koşarak sorguya geldi, kaçma şüpesiyle tutuklandı. Kaşif Kozinoğlu da Afganistan’dan iki günlük yol gelmişti. Bunun savcı ve hakimlerin hukuku aşan bir tür kandırması olduğu açık. Kaynağını engizisyonda buluyoruz. Bohemyalı Jan Hüs’ü ifadeye çağıran engizisyon onu kandırdı. Kendi ayağıyla mahkemeye giden Hüs, Konstanz’da yakıldı. Galileo da engizisyona kendi ayağıyla giderken hakimleri ikna edeceğini düşünüyordu. Olmadı.

TECRİT İŞKENCEDİR

Yine de engizisyonu özel yetkili mahkemeye benzeterek haksızlık etmeyelim. Galileo’nun bütün yargılaması 2 ay 10 gün sürdü. Silivri’de 5 yıldır somut suç isnadı olmadan tutuklu kalanları biliyoruz. Ortaçağ’ın işkencelerinin yerini şimdi uzun tutukluluk ve tecrit aldı. Bunun dini yargılamada bir usulün başka araçlarla sürdürülmesi olduğunu söyleyebiliriz. Tecrit ve tutukluluk bir işkencedir. Orada insan kalmak bile bir suçtur.

Sanıklar haklı, yargılamanın politik olduğu muhakkak. Ancak daha fazlası, politik yargılamanın bir türü olan dini yargılama, model olarak ise engizisyon maruz kaldığımız hukuku özetliyor. Yasayla değişir mi? Tarih bize sıkışma anlarının hep patlamalarla dönüştüğünü gösteriyor.

Barış Terkoğlu

Odatv.com

İSTİHBARAT ALANI

Sınırsız, Seçkin, Sansürsüz, Kemalist Haber Blogu

Derin İstihbarat

strateji, güvenlik, araştırma, istihbarat, komplo teorileri, mizah, teknoloji, mk ultra, nwo

İSTİHBARAT

Şifresiz Yayın!

%d blogcu bunu beğendi: