Etiket arşivi: ilk kurşun gazetesi

ALİ ERALP : İHANET KOL GEZİYOR.


İhanetin tarihi AKP ile başlamadı.

Ama onunla doruğa ulaştı.

İkinci Cumhuriyetçiler, neoliberal aydınlar, şeriatçılar bataklıkta türeyen sivrisinekler gibi onun döneminde çoğaldılar.

Başlarını kaldırdılar.

İhanet Mustafa Kemal Atatürk döneminde de vardı.

Bazı aydınlar ve şeriatçılar vatanı parçalamak, sömürgecilere teslim etmek için ellerinden geleni artlarına koymuyorlardı.

Refik Halit Karay’lar, Cevat Ulunay’lar, Ali Kemal’ler…

Bunlar aydın geçinenlerdi.

Zamanın aydınlarıydı.

Günün her saatinde, her dakikasında, ülkemizi yönetmesi için emperyalistlere çağrı yaparlar, Mustafa Kemal’leri hainlikle suçlarlardı.

Günümüzde de çok var bunlardan…

Türk’ü sevmezler.

Türklüğü sevmezler.

Kürt’ü, Ermeni’yi severler. “Hepimiz Hrant’ız, hepimiz Ermeni’yiz” diye bağırırlar.

Ulusal Kurtuluş Savaşında sömürgecilerin safında çarpışan, emperyalistlerle işbirliği yapıp, Kuvayi Milliyecileri arkadan vuran Sait Nursi’ler, Seyit Rıza’lar, İskilipli Atıf Hoca’lar, Kürt – Ermeni isyancıları yatar yüreklerinde.

Türklerin Ermeni katliamı yaptığını söylerler durmadan, ama Ermenilerin Türkleri nasıl katlettiğinden, düşmanla nasıl işbirliğinden hiç söz etmezler.

“Ne mutlu Türküm” diyenlerden “gıcık” kaparlar.

“Büyük Türk Ulusu”, “Yüce Türk Ulusu” sözcüklerinden nefret ederler.

“Yeni Anayasadan bu sözcükler çıkarılıyor” diye, şimdi zil takıp oynuyorlar.

Atatürk’ü hiç sevmezler.

Orduyu sevmezler.

Askerleri sevmezler.

Atatürk’e diktatör derler de, Recep Tayyip’i “Demokrasi Kahramanı” olarak kutsarlar.

Tümü de eksiksiz özgürlük yanlısı, insan hakları savunucusudur!!!

Ama 5-6 yıldan bu yana suçsuz günahsız, delilsiz kanıtsız, 50 kuruşluk CD’lerle, zindanlarda ömür tüketen yurtseverleri görmezler.

Duymazlar.

İşitmezler…

“Parasız Eğitim isteyen öğrencilerin okullarında olmaları gerekirken, hapishanelerde ne işi var?” diye sormazlar, Deniz Feneri savcılarının görevlerinden alınmalarına itiraz etmezler de açlık grevine yatan teröristleri desteklemeye son sürat koşarlar.

Yağmurda, çamurda, karda kışta coplanan, biber gazı, tazyikli su altında, yerlerde sürünen, sürüklenen işçileri, öğretmenleri, memurları görmezler de…

Miting yapamayan BDP milletvekilleri için bildiriler kaleme alırlar. Basın toplantıları düzenlerler.

Ağlarlar, sızlarlar…

Irak’ta, Afganistan’da, Libya’da yapılan tecavüzler, katliamlar karşısında dut yemiş bülbüle dönerler de yurdunu emperyalistlere karşı savunan Suriye Yönetimini şiddet uygulamakla, teröristlikle suçlarlar.

ABD’nin BOP planlarına asla ses çıkarmazlar. ABD’nin ülkemizi eyaletlere ayırıp, parça parça, lime lime edip, bir Kürdistan yaratmasına alkış tutarlar.

Her gün onlarca şehit gelir.

Ama liboşlar, Amerika’nın varlığına şükrederler.

Utanmazlar…

Arlanmazlar…

Sıkılmazlar.

Çünkü bu bir soyaçekimdir.

Bir gelenektir.

Kuruluş Savaşında onların ataları, babaları da aynı yolun yolcusuydu bir zamanlar…

İşgal yıllarında, İngiltere, günümüzde ABD’nin yaptığı görevi üstlenmiş, Mustafa Kemal’in gücünü zayıflatmak ve bölmek için Kürt aşiretlerini ayaklandırmayı düşünmüştü.

Sadrazam Damat Ferit de “Kürt Teali Cemiyeti”nin girişimlerini destekliyordu. O, İngiliz Yüksek Komiseri Amiral De Robeck’e iki kez başvurarak, Mustafa Kemal’e karşı Kürtleri kullanmayı önermişti. De Robeck, Damat Ferit’in bu önerilerini Lord Curzon’a şöyle iletmişti:

“Damat Ferit bana geldi ve dedi ki: Kürtler ayrı bir devlet olacaktır. Mustafa Kemal’i sevmezler. Çünkü o Bolşevikliği getirmek istiyor. Siz Mustafa Kemal’den nefret ediyorsunuz. Çünkü sizin yaptığınız anlaşmayı kabul etmiyor. O halde Kürtleri Mustafa Kemal’e karşı birlikte kullanalım.”
(Erol Ulubelen, İngiliz Gizli Belgelerinde Türkiye, 277)

Böylece, padişahın, sadrazamın ve İngiltere’nin desteğini arkasına alan işbirlikçi Kürt Lideri Seyit Abdülkadir, 31 Mart 1920 tarihli Peyam-ı Sabah gazetesinde şunları yazıyordu:

“Kuva-yı Milliye’ye aldanmayınız. (Onlar) Bolşeviklerin kafasını taşıyan yurtsuz serserilerdir. (Mustafa Kemal’e söylüyor…) Hilafet ve Saltanattan ayrılmayınız.”

Şimdi gördünüz mü “İhanetin, hainlerin kaynağı” nerelere kadar uzanıyor.

İhanet günümüzde de kol geziyor.

Hem de pervasızca…

Ama onların da akıbeti, sonu, tıpkı babaları, dedeleri, ataları gibi olacaktır.

ÇÜNKÜ 19 MAYIS’LAR, 29 EKİM’LER, 10 KASIM’LAR, MÜJDELİ KURTULUŞ HABERLERİ GETİRDİLER TÜRK ULUSUNA…

KUŞUN KANADINDA…

Ali Eralp

İLK KURŞUN

Reklamlar

BANA GİZLİ TANIĞINI SÖYLE SANA KİM OLDUĞUNU SÖYLEYEYİM


ERGENEKON Davası nasıl başladı anımsarsınız.

Tuncay Güney diye birinin işkence ile alınan ifadelerinden yola çıkarak.

Kimdi bu Güney?

Sahtekarlıktan hükümlü, sahte haham, eşcinsel.

Her şeyi biliyordu; devleti,siyaseti, askeri, polisi, kaçakçılığı, uluslararası ilişkileri, terör örgütlerini, gizli örgütleri, istihbarat teşkilatlarını, kara parayı, ak parayı.

Adam deha; yok,yok.

Sonra kapağı Amerika’ya attı. Bul bulabilirsen, daha doğrusu bulmayı istersen.

Nasıl devam ediyor ERGENEKON?
Ne bulursan çuvala koy yöntemiyle.
20 dava dosyası.
Milyonlarca sayfa.
Oku okuyabilirsen, anla anlayabilirsen, çık içinden çıkabilirsen.

Bunlar yetmedi.
Gizli tanıklar girdi devreye.
Nasıl adamlardı bunlar?
Ablasını öldürmüş, yeğenini pazarlamış, hırsız, gaspçı,dolandırıcı.
31 yıl hapse mahkum olmuş çocuk tecavüzcüsü.
Yetmedi, PKK Terör Örgütü’nün iki numaralı elebaşısı.

DENİZ kod Şemdin Sakık, gizliliğe de gerek görmedi. Meydan okudu devlete, TSK’ya, AKP muhaliflerine.
Çünkü o artık terörist değil, ESKİ TERÖRİST idi.

Binlerce kişinin ölümüne, ocakların sönmesine, yuvaların dağılmasına, genç insanların geleceğine engel olmuş; şimdi onlar geride kalmış, artık kendisini terörist saymıyor. “Ben terörist değilim, eski teröristim” diyor.

Neden?

Çünkü cumhuriyetin savcısı onu tanık olarak çağırdı.
O artık güvenilir insan.
Onun sözü ile başka teröristlerin suçları kanıtlanacak.
O teröristler kim?
Genelkurmay başkanları, kuvvet komutanları, generaller, subaylar, astsubaylar.
Ortak yanları terörle mücadele etmiş olmaları.
Bir de İRTİCA ile.

Sakık aklına geleni istediği gibi, bildiği gibi, daha doğrusu duyduğu ve anlatıldığı gibi söyledi.
Nasıl olsa söylediklerinden sorumlu değil. Yemin etti gerçi ya, geçiniz, yalandan kim ölmüş…
Kendi gözüyle görüp kulağıyla işittiği hiç bir şey ortaya koymadan her şeyi açıkladı, herkesi suçladı.
Duyum üstü yorumlu GİZLİ-AÇIK TANIKLIK yaptı.
Görevini yaptı.
İyi bir indirimi hakketti.

Ben kendisini dinlemek şansına eremedim ama benzer bir gizli tanık olayına açık tanık oldum.
9 Kasım 2012 Cuma günü, gizli tanık EMEK vardı baş rolde bu kez.
Yüksek perdeden girdi.
Dünya ve bölge politikasından bahsetti önce.

ERGENEKON yapılanmasında sadece bir kurumun (TSK’yı kastederek) üzerine gidilip baskı altına alınmasının yeterli olmayacağını; emniyette, bürokraside, basında üzerine gidilecekler olduğunu, Başbakan’ın örtülü ödeneğinin ve eşinin araştırılması gerektiğini, örtülü ödeneğin dışarıdan (ABD’den) verilen paralarla artırıldığını, dönemin komutanlarının yaptıklarının bilincinde olmadıklarını, doğru yaptıklarını zannettiklerini söyledi.
Mahkeme başkanı baktı ki işler karışacak, Sayın GİZLİ TANIK EMEK’in Ocak 2012 ‘de verdiği 31 sayfalık ifadeyi okuyarak, varsa düzeltmeleri sadece onları söylemesini istedi.

Tiyatro orada şenlendi.

SİLİVRİ TİYATROSU’nun TRAJİKOMİK OYUNU’nun bu perdesi KOMEDİ bölümü idi.

Sanığın o tarihte verdiği ifade ” PKK Terör Örgütü’nün MARMARA BÖLGE SORUMLUSU idim” şeklinde başlıyordu. Başkan H.H.Özese aynen okuyunca tanık isyan etti;

– Beni zor durumda bıraktınız. Bunu söylemeyecektiniz. Neyi gizleyeceğimi merak ediyorum” dedi.
Başkan şaşırdı, kısa bir bocalama geçirdi.

Neticede, önemli değildi.
Çünkü yanlışı yapan Mahkeme’nin başkanıydı.
Bir avukat veya sanık değil.

Öyle olsa CMK’nun 58. maddesi (GİZLİ TANIĞIN KİMLİĞİNİN AÇILANMAMASI) gereği SİLİVRİ Cumhuriyet Savcılığı’na anında suç duyurusu yapılırdı.
Öyle bir duyuru yapılmadı tabi.

GİZLİ TANIK; ağabeyi ve komutanı, eski terörist Parmaksız Zeki Kod Şemdin Sakık gibi duyumlara dayalı bilgi ve yorumları ile suçlamalarını yapmaya devam etti.
Bir noktada insafa gelip Veli Küçük’le ilgili bir suçlamasını geri aldı. “O zaman yanlış değerlendirmişim” deme nezaketini gösterdi.
Sık sık, söylediklerinin hepsini başkalarından duyduğunu anımsatmayı ihmal etmedi.

Anladığım ve kendisinin de söylediği kadarıyla 20, 17,15 yıl önce örgütten ayrılmış bu eski terörist de bir miktar indirim alır, belki de serbest kalır veya ev hapsine çıkarılır.

Hakketti.

GİZLİ TANIK ancak bu kadar bilir, konuşur, daha ne yapsın.
Bir de gerçekten bilseydi ERGENEKON’u.
Gerçi daha bilen çıkmadı, devletin istihbarat örgütleri bile bilmediklerini açıkladılar.
Olsun, adı kondu ya.
Adıyla bin yaşasın. Uzun ömürler versin, verdikçe veren Yüce Rabbim

Dünyanın başka bir köşesinde böyle bir hukuk uygulaması var mıdır çok merak ediyorum. (Afrika, Antarktika her yer dahil.)
Hukukçular, hukukun böylesine katledilmesine nasıl izin veriyorlar şaşırıyorum.

Hukukta akıl, mantık kullanılmaz mı bilemiyorum.

PKK teröristlerinin tanık, onlarla mücadele eden yurtsever kahramanların tanık olmasından ülkem adına utanç duyuyorum.

GİZLİ TANIK olarak bir tane de düzgün adam çıkarılmasını bekliyorum.

Şu ana kadar çıkarılan gizli tanıklara bakarak, “BANA GİZLİ TANIĞINI SÖYLE SANA NASIL HUKUKÇU OLDUĞUNU SÖYLEYİM” diyorum.

Eski bir asker. (38 yıl boyunca yaptıklarımın sorumluluğu ortadan kalkmıştır, biline.)

Naci BEŞTEPE

İLK KURŞUN

EMPERYALİZMİN İSTEDİĞİ TÜRKİYE, HES – MES HİKÂYE.


Börtü – böcek kan ağlıyor.

Kurt – kuş kan ağlıyor,

Dereler, zümrüt yeşili ormanlar kan ağlıyor.

Sular, dereler, HES saldırısı, madenci saldırısı altında bugün…

100 yıllık, 200 yıllık ağaçlar dakikada kesiliyor. Ağaçlar, vatanı için can veren şehitler gibi toprağa düşüyor.

Zümrüt yeşili ormanlar kâr hırsı yüzünden “Kelaynak”lara döndü.

Madencinin, “HES” cinin, AKP’nin umurunda değil, nasıl ki PKK tarafından vurulan Mehmetçikler umurunda değilse…

Köylüler isyanlarda…

Gün geçmiyor ki bir direniş olmasın… Gün geçmiyor ki insanlarımız haksızlıklara karşı çıkmasın.

Kadınlar en önde…

Öfke çığ gibi büyüyor…

“Suyumuzu, deremizi, ormanımızı, toprağımızı, kurdumuzu kuşumuzu” vermeyiz diyorlar.

“Yaşam hakkımızı çiğnetmeyiz” diyorlar.

HES firmalarına arka arkaya davalar açılıyor. Mahkemeler ardı ardına yürütmeyi durdurma kararları alıyor.

Fırtına Vadisi’nde, Fındıklı’da, İkizdere’de, Çayeli’nde, Rize Güneysu’da, Alicik 1-2 Kale HES’lerde, Çayeli’nde, Askaroz-Andon’da, Giresun Keşap’da, Kastomonu Loç’ta, Antalya Alakır’da, Hendek Aksu’da, Tonya’da, Bulancık’da, Artvin Papart’da, yürütmeyi durdurma kararları verildi.

Ama vurguncular doymak bilmiyor. Durmak bilmiyor.

Gözlerini doğaya diktiler. Bu kez de doğada başlattılar talanı.

Güzellikleri, canlıları, bin bir renk zümrüt ormanları, tarihsel kalıntıları yıkmaya, yok etmeye yemin etmişler.

Çekilen sular nedeniyle dereler şimdiden kurumaya başladı bile.

Kurtlar, kuşlar böcekler, akarsular, akarsularda oynaşan balıklar, ışıltılı damlacıklar onları hiç mi hiç ilgilendirmiyor. Onlar sadece keselerini doldurmaya bakıyorlar.

İktidara geldiğinden bu yana AKP, tıpkı bir mirasyedi gibi hareket ediyor.

Önüne geleni satıyor.

Yılların birikimini bir anda çarçur ediyor. Onları bir yıllık kârına elden çıkarıyor. Önünü arkasını düşünmüyor. Gelecek kuşaklara “Ne bırakacağım” kaygısı yok. Gününü kurtarmaya çalışıyor sadece. Yeter ki AKP’nin çarkı dönsün. Bütçe açığı kapansın. Bakanlar, vekiller yolluk alıp bol bol seyahat etsinler.

AKP, üretmiyor, tüketiyor.

Cumhuriyet tarihi boyunca yapılan sanayi kuruluşlarının altından girip, üstünden çıktı.

Şimdi sıra doğaya geldi.

Ağaçları satıyor.

Dereleri satıyor.

İnsanları ile birlikte toprakları satıyor.

Kuşları, 3-5 yüzyıllık kaplumbağaları satıyor…

Köküne kibrit suyu döküyor.

İkiz Dere vadisi, zümrüt yeşili Kaz Dağları, bünyesinde 1518 bitki barındıran Munzur, Munzur’un bağrında görkemli boynuzları ile özgürce dolaşan dağ keçileri, geyikler, güngörmüş kaplumbağalar, bülbüller, keklikler…

Rahat yüzü yok onlara.

Nerede bir su görse, nerede bir dere görse, nerede zümrüt yeşili bir orman görse, kolları sıvıyor. Harekete geçiyor. Buldozerlerini sürüyor. Toprağın, doğanın altını üstüne getiriyor.

2700 dolaylarında HES (Hidroelektrik Santrali) planlanmaktadır iktidar tarafından bugün. Bunun 400 kadarı için çalışmalar başlatılmış durumdadır.

Gaziantepliler temelsiz, asılsız, boş olayları, olguları anlatmak için “HAKİYE” (hikâye) derler.

HES-MES HİKÂYE, EMPERYALİZMİN İSTEDİĞİ TÜRKİYE…

HES’ler bahane, sular şahane…

Çünkü HES’lerin enerji sorununa katkısı çok azdır.

Onlar, memleketimizi istiyorlar.

Vatanımızı istiyorlar.

Sevgili ülkemiz AKP tarafından emperyalizme peşkeş çekiliyor.

Emperyalizm, geleceğin petrolü su kaynaklarına, topraklarımıza 49 yıllığına sahip olmak, şimdiden teslim almak için kolları sıvamıştır. İktidar tüm gücü ile arkasındadır.

Bir süre sonra köylünün suyu, köylüye ve halkımıza “şişe, damacana suyu” olarak, parayla satılacaktır.

SU YAŞAMDIR.

SU, ÜLKEMİZİN YAŞAM DAMARIDIR.

DERELER ÖZGÜR AKMALIDIR.

DERELER ÖZGÜRLÜKTÜR.

SU HAKTIR.

HAKKIMIZA SAHİP ÇIKALIM.

ÖZGÜRLÜĞÜMÜZE SAHİP ÇIKALIM…

Ali Eralp

İLK KURŞUN

ATATÜRK ÇOCUKLARI


Yine bir 10 Kasım günü geldi ve o gün bu ülkenin kurtarıcısı ve çağdaş Demokratik Cumhuriyetimizin kurucusu, büyük önderimiz Mustafa Kemal Atatürkü kendi anlayışımız içinde sevgi, saygı ve şükranla anacağız. Eğer büyük şehirlerden birinde değil de Anadolu illerinden birinde yaşıyorsanız bu 10 Kasım, saat 9’u 5 geçe yapılan törenlerin ve sadece 2 dakikalık saygı duruşunun bile nasıl yük kabul edildiğini anlayabilirsiniz. Ama yaşlılar ve öğrenciler bu günü unutturmamak için ellerinden geleni yapma zorundalar ve yapıyorlar. Ancak diyebiliriz ki yine de içimizde garip bir hüzün ve kırıklık oluşuyor. Çünkü İktidarıyla, taraftar basın yayın organları ile ve yapılan konuşmalarla Türkiye’de öyle bir hava yaratıldı ki artık Atatürkçü olmak suç olmuş gibi gösteriliyor.

Atatürk İlke ve İnkılâpları ile Atatürk sevgisinden bahsetmek bir geri kafalılık, devrimcilik değil ama muhafazakârlık, dünyadaki sosyal ve siyasi gelişmeleri anlayamamazlık ve yapılmak istenen reformlar veya gelişmeler önündeki en büyük engel kabul ediliyor ve öyle yansıtılıyor. İş öyle bir hal aldı ki, çok yakın bir zamana kadar Türk Halkı için en büyük tehdit olarak belirttiğimiz İrtica ile Atatürkçülük çok usta manevralarla yer değiştirdi. Çağdaş Türk cumhuriyetinin ve gerek tek gerekse hemen sonra oluşturulan çoğunlukçu Demokratik cumhuriyetin kurucusu ve koruyucusu olan Türk Ordusu mensupları, isyancı ve ayrılıkçı güçlerin yardımı ve desteği ile muhafazakâr yargı elemanları vasıtasıyla ve tabii ki yöneticilerimizin baskısı ile yüzlercesi birden ağır hapis cezaları ile ödüllendiriliyor.

Nasıl bu anlayışa gelindi? Diye sorarsanız cevabım kısaca ünlü atasözümüzde gizlidir. O ünlü deyime göre Çarşambanın gelişi Perşembeden bellidir. Yani bir hafta, yani uzun bir zaman öncesinden bellidir. Sandığa giden Türk Halkı eğer Radikal Muhafazakâr görüşlü bir siyasi grubu %47 gibi çok yüksek bir oy oranı ile iktidara getirmişse ne olacağını tahmin ediyor ve hatta istiyor denebilir. Burada Radikal Dinci anlayışa gönül vermiş olanları kınamak gereksizdir. Çünkü onlar kendi Halkları için doğru olduğuna inandıkları şeyleri yapmaya çalışıyorlar. Demokratik Cumhuriyetten çok Osmanlının dinsel ağarlıklı yaşamını seviyor ve imkân nispetinde benzer bir sosyal düzen kurmaya çalışıyorlar. Kısacası Atatürk sayesinde Modern bir Cumhuriyet haline gelmiş olan Demokratik, Laik Türkiye cumhuriyeti şimdilik Meşruti Monarşi değil ama bir İslami Cumhuriyet olarak yaşatılmak isteniyor. Bu konuda da bayağı başarılı oluyorlar. Atatürk’e ve Atatürkçülere karşı düşmanca duygular gözle görülür bir şekilde gelişmeye devam ediyor.

İşte belki bu nedenlerle bir kırgınlık, bir hoşnutsuzluk hissediyor olabilirim. Çünkü ben Kemalist veya Atatürkçü değil bir Atatürk çocuğuyum. Bu sözlerin nerden kaynaklandığını sizlere açıklamak isterim.

1971 yazında İngiltere’de eğitim gördüğüm bir dönemde bir akşam odamda otururken kapı birden açıldı ve odaya 10–15 kadar İngiliz Hanım girdi. Hepsi arkadaşlarımın eşleri idi ve bir yaramazlık yapmak istedikleri muzip duruşlarından belli oluyordu. “Aşağıda biz parti yaparken siz burada keyf çatamazsınız” dediler ve beni yaka paça odanın kapısının önüne çıkardılar. Artık yapacak bir şey yoktu, İki elimi de havaya kaldırarak teslim sinyali verim. Diğer odalardaki birkaç arkadaşta teslim bayrağını çekince hepberaber aşağı inip partilerine katıldık.

Daha ilk anda etrafında genç hanımların yoğunlaştığı oldukça yakışıklı bir genç adamla göz göze gelince o gruba katılmak kaçınılmaz oldu. Daha içkimden bir yudum almadan genç adam “Bende sizinle görüşmek istiyordum” dedi ve saldırır gibi devam etti. “Yirminci Yüzyılda iki büyük Diktatör tanıyorum, biri Benito Musolini, diğeri Mustafa Kemal Atatürk” dedi. Ya Hitler? Dedim. Üçüncü olarak onu da sayabiliriz dedi.

Bu yargıya nasıl vardınız? Diye sorduğumda “Ben tarih hocasıyım, olayları biliyorum” dedi. Zarlar atılmış, ipler koparılmıştı. Şimdi daha iyi anlıyorum dedim. Neyi? Diye sordu. İngiliz Halkının neden Türklere karşı bu kadar olumsuz duygular beslediğini. Sizin gibi Tarih hocalarının yanlış öğretilerinin sonucu başka türlü olamazdı. Şimdi beni dinleyin dedim, mademki tarihi biliyorsunuz o zaman Atatürk’ün evlendiğini ama hiç çocuğu olmadığını da biliyorsunuz demektir. Evet, biliyorum dedi. Bakın dedim ben bir Atatürk çocuğuyum. Anam belli, babam belli ama o benim fikir babam. Atatürk öleli 33 yıl oldu, buna rağmen bu gün Türkiye’de milyonlarca genç kadın ve erkek kendilerini bir Atatürk çocuğu olarak görür ve bundan da büyük bir gurur duyarlar. Sen şimdi İngiliz Tarihi içinde oğlu olmaktan gurur duyacağın Kromwel dahil bir lider ismi verebilirmisin.? “Hayır, veremem dedi.”

Devam ettim:

“Atatürk’e diktatör diyorsunuz, biliyoruz ki diktatörler sevilmez, onları sevmek için ya yağcı ya da mazoşist bir ruha sahip olmak lazım, şimdi soruyorum; siz benim ve Türk Halkının büyük bir kesiminin böyle baskı ve acılardan zevk alan mazoşist ruhlu insanlardan oluştuğumuza inanıyormusunuz?”

Muhatabım büyük bir samimiyetle “öyle saçma şey olur mu? Tabii ki hayır.” Diye cevap verince “O zaman Atatürk’ün diktatör olduğu iddiaları yanlış veya ön yargılar sonucu verilmiş bir karar olmuyor mu?” diye sorduğumda genç öğretmen, İngilizlerde en sevdiğim ve saygı duyduğum bir şekilde “ Atatürk’ün bu kadar sevildiğini bilmiyordum, işte yüz yüze görüşmenin en güzel tarafı bu, yanlış anlayışlar düzeltilebiliyor.” Dedi. Bu sonuç benim için yeterli idi, bizdeki gibi uzatma ve aynı konuda ısrar Batıda hoş karşılanmıyordu. Konuyu gençlerin en hoşlandığı konulardan biri olan spor ve güzel kadınlar konularına atlayarak değiştirmeyi uygun gördüm.

Bu gibi iddiaları daha sonra çok duydum. Özellikle kendi ülkemizin aydınları da bu konuda sanki net bir fikre sahip değil gibiydiler.Kendilerinin ne kadar ilerici, ne kadar tarafsız, ne kadar demokrat olduğunu göstermek isteyenlerle yapılan röportajlarda, hoşlansak da, hoşlanmasak da bu iddiaları duyabiliyorduk.

Bunun yanında, Cumhuriyet inkılâplarının düşmanı mürteciler Atatürk’ü diktatör olarak tanıtmak için büyük bir gayret içinde görünüyorlardı. Bu anlayışa belki de bir tepki olarak, 1990lı yılların başında İş Bankasının açtığı bir yarışmaya Atatürk-Demokrasi ilişkisini ele alan bir kitap yazıp gönderdim. Yarışmayı değerli bir bilim adamımız kazandı ama kitabımı Türk Demokrasi vakfı; eğer yanlış hatırlamıyorsam kuruluşlarının beşinci yılını kutlamak için basmaya karar verdi. Kitap; “Milli Mücadele Dönemi ve Sonrasında Atatürk ve Demokrasi” adıyla 1997 yılında basıldı.

Yaşamımın son çeyreğine geldiğim bu kritik günlerde beni hala gururlandıran ve mutlu eden en önemli şeyin ne olduğunu düşündüğümde kendimi hala bir Atatürk çocuğu olarak görmek olduğunu fark ettim. Bütün aksi iddialara ve yapılan olumsuz propagandalara ve hatta görünür, görünmez her türlü tehdit ve baskıya rağmen göğsümü gere gere ve dimdik durarak Atamıza olan sevgi ve saygımızdan en ufak taviz vermiyorum. Bundan da önemlisi, iyi bir Müslüman olarak, her fırsatta ona ve mücadele arkadaşlarına hayır dualar göndermeyi de ihmal etmemeğe çalışıyorum.

Bu konuda geçmişe doğru baktığımda Atatürk’le ilgili görüş ve duygularımı, rahmetli anne-babamın yanında belki de onlardan daha fazla öğretmenlerime borçlu olduğunu biliyor, hepsini ve Atamızı saygı ve Tanrıdan rahmet dilekleri ile anıyorum.

Dr. M. Galip Baysan

İLK KURŞUN

PROF. DR. ÖZER OZANKAYA : TERÖR EŞKİYALIĞI ULUS VE YURDUMUZU BÖL EMEYECEKTİR!


Yıllardanberi ulusumuz içinde “savaş” varmış gibi gerçek dışı bir kanı oluşturmak isteyen, kimisi siyaset bazirgânı, kimisi kiralık kalem, kimisi bilgisiz “sözde-aydın”, … yabancı-yerli sömürgenler, “barış istiyoruz” diyorlar!

OYSA Ulusumuz içinde düşman kamplar türünden bir etnik bölünmeyi, 40 yıldanberi sürdürdükleri/destekledikleri terör eşkiyalığıyla başaramadılar.

Atatürk bu sağlam tarihsel toplum dokumuzu 1922′de ilân etmişti:

“Türk ve Kürt asıllı yurttaşlar, Türkiye’nin her yanında öylesine iç içe girmiş ve kaynaşmışlardır ki, TÜMÜYLE TÜRKİYE’Yİ MAHVETMEDEN ÖZERK BİR KÜRDİSTAN ORTAYA ÇIKARMAYA OLANAK YOKTUR.” diyordu.

Bu değerlendirme 90 yıl sonra bugün, bin kez daha geçerlidir.

Eşkiya başına af, ulus çocuklarını birbirine düşman etmek üzere ayrı ayrı eğitimeyi amaçlayan “ana-dilde eğitim” demagojisi, yerel yönetimleri Orta Çağın feodal beyliklerine dönüştürüp Türkiye’yi Selçuklu ve Osmanlı’nın çöküş dönemlerindeki “fetret” (yönetilemezlik) ortamına düşürme .. gibi hain amaçlar, “ölüm orucu” gibi eylemlerle ulusumuzun gözünden ve bilincinden gizlenemez, gizlenememelidir.

Atatürk’ün belirttiği gibi “Beş yüz yıllık güzel Türk yurdu Rumeli”, Osmanlı’nın yıkılış on-yılarında, bu türden dış-iç sömürgen güçlerce Türk yurdu olmaktan çıkarılmış, her kökenden milyonlarca Türk, yüzlerce yıllık yurtlarından sökülüp sökülüp ölüm, yokluk, açlık, hastalık, … pençesinde tüketilmişti.

1924 “Mübadele”sini (Nüfus değişimini), sözde “insancıl duygularla, ama üstelik asıl olarak Anadolu’dan gönderilen Rum nüfus açısından “ah vah”larla kalemlerine, filmlerine ve dillerine … dolayanlar, milyonlarca Rumelili Türk halkına yapılan kıyımlardan hiç söz etmiyorlar.

Tıpkı bunun gibi, bugün de BOP güdümlü, 12 Mart ve 12 Eylül danışıklı-faşizmiyle üzerine benzin dökülen PKK eşkiyalığının, Türkü, Kürdü, Zazası, Arabı .. ile yalnız milyonlarca Güneydoğu Anadolu’da yaşayan ulustaşlarımızın değil, bütün yurt yüzeyindeki tüm ulusumuzun yaşamını mahvetmek ardında olduğunu dile getirmiyor, teröre karşı ulusal ölçüde bir direniş dayanışması gerçekleşmesini engelleyici bin türlü saptırmalar yapıyorlar.

Ama boşuna! Sonunda yine utanç içinde yenik düşecekler!

Atatürk önderliğinde kurulan çağdaş Türkiye Cumhuriyeti’ni hukuk düzeni, ulus ve yurt tanımıyla benimsemiş olmayanlar, bu cumhuriyetin kurucusu olan Türk ulusunun tüm ögeleri arasındaki yıkılmaz dayanışma karşısında yenilgiye uğramaya yazgılıdırlar.

Prof. Dr. Özer Ozankaya

İLK KURŞUN

KADIN TELLALLARI VE PKK’LI CANİLER TANIK, YURTSEVERLER SANIK.


Adam gizli tanık…

Adam el üstünde… Yere göğe sığdıramıyorlar.

Savcılar ona “Osman’ım” diye sesleniyor. “Osman’ım gel, Osman’ım
Git…”

Yargıç “Osman Bey” diyor.

Ama 9 numaralı gizli tanık Osman Yıldırım’ın suç dosyası hayli kabarık.

Saymakla bitmez.

Muhabbet tellallığı, cinayet, sahtecilik, ruhsatsız silah taşımak, kasten adam öldürmeye teşebbüs…

“Osman’ım” öz yeğenine fuhuş yaptırmaktan 2 yıl 6 ay hapis cezası almış, ablasını öldürmekten 20 yıla mahkûm edilmiş.

Şimdi gizli tanık o.

Hem sanık, hem gizli tanık…

Hem yargılanıyor, hem yargılıyor…

Hem suçlu, hem güçlü…

Kimi yargılıyor?

Türk silahlı kuvvetlerini, dağlarda PKK teröristleri ile savaşan onun şanlı komutanlarını, Genel Kurmay Başkanını…

Kimi yargılıyor?

Yaşamında karıncayı bile incitmemiş, adı hiçbir yolsuzluğa, ahlaksızlığa karışmamış gazetecileri, politikacıları, aydınları, yani kısaca yurtseverleri…

Şimdi onun yanında bir gizli tanık daha çıktı ortaya. (Gerçi gizli tanıklar saymakla bitmez ya…)

33 askerimizin, 33 kınalı kuzumuzun ölüm emrini veren ve müebbet hapse mahkûm edilen, PKK’nın iki numaralı adamı cani Şemdin Sakık…

Artık saklamaya, gizlemeye bile gerek görmüyorlar.

PKK ile TSK’yı karşı karşıya getiriyorlar…

Sevgili Yılmaz Özdil’in deyişi ile PKK tanık, TSK sanık…

Bir şanlı ordunun Genel Kurmay Başkanı ile bir caniyi karşı karşıya getirmeye utanmıyorlar.

Sıkılmıyorlar.

40 bin kişinin katili bir terör örgütünün üyesi, Türk Ordusunu ve onun komutanlarını suçluyor.

Yargılıyor.

Eski bir deyişle “İtham ediyor.”

Rahat.

Sakin.

Kendinden emin.

Zafer kazanmış bir komutan edasıyla…

Şu yargının acıklı haline bakar mısınız?

Perişan haline bakar mısınız?

Silivri ile PKK el ele…

Yazıklar olsun size, yazıklar olsun…

40 bin şehit ailesinin yüzüne nasıl bakacaksınız bundan sonra?

Daha da önemlisi kendi çocuklarınızın, eşinizin, dostunuzun yüzüne nasıl bakacaksınız?

Ortada ne cumhuriyet bıraktınız, ne Atatürk. Ne ordu bıraktınız, ne komutan…

Ama unutmayın, aklınızdan hiç çıkarmayın. Bütün kaleler zapt edilmedi henüz.

Atatürk gençliği. Kadınlar, Ulusalcılar. Vatanseverler ayakta…

Dimdik… Ayakta…

Kararlı…

19 Mayıs’lar, 29 Ekim’ler, yeni bir kurtuluş savaşının başlangıç tarihidir.

Kemalist Cumhuriyet yeniden kurulacaktır. Vatanın yağmalanan her karış toprağı; haraç mezat satılan alın teri, göz nuru kamu malı yeniden alınacaktır.

Atatürk’ün deyişi ile “Türk yenildi derlerse inanmayınız. Yenilen kumandandır, Türk ordusu değil…”

Türk ulusu değil.

Türk ulusu böyle nice karanlık dönemlerden geçmiştir.

Asıl korkması gerekenler bu ülkeyi, bu vatanı pazarlayanlar, bölenler, bir terör örgütüne teslim edenlerdir.

Gelecekte Silivri, Hasdal duvarlarının çok yüksek olmadığını da göreceklerdir.

Türk ulusu Türkiye’nin parçalanmasına asla izin vermeyecektir.

Cumhuriyeti yıkanlar yıkılacak, yurtseverleri yargılayanlar yargılanacaktır.

Günümüzde karşıdevrim, devrimi getirmiştir. “Ya istiklal, ya ölüm”ü getirmiştir.

Devrim yürüyüşü başlamıştır artık… Kimse durduramaz.

Engelleyemez.

PKK’lı cani Şemdin Sakık’larınızla, kadın tellalı “Osman’larınızla, sahte haham Tuncay Güney’lerinizle birlikte deliğe süpürüleceksiniz…

O günler uzak değil…

ALİ ERALP

İLK KURŞUN

Mana Mou Ellas


“15 Mayıs 1919 günü İzmir’e çıkan Yunan Ordusu, İzmirli Rumlar tarafından coşkuyla karşılandı. En güzel elbiselerini giyen Rum kızları işgalcilere çiçekler atıyorlardı. İzmir Metropoliti Hrisostomos, Yunanlı askerlere ne kadar çok Türk kanı içerlerse o kadar sevaba gireceklerini anlatıyordu. Oysa o zamana kadar Osmanlı hakimiyetinde bulunan Rumlar, özellikle ticaret yoluyla, zenginleşmiş ve toplum hayatında önemli bir yere sahip olmuşlardı. Türkler’den nefret etmeleri anlamsızdı. Ancak, sonradan ortaya çıktı ki emperyalistler Rumlar’a kapalı kapılar ardında çeşitli vaatlerde bulunmuşlar ve Yunan Ordusu’nu da bu vaatleri yerine getirmesi için desteklemişlerdi. Amaçları, Türk Milleti’ni yok etmekti ve yavaş yavaş hedeflerine ulaşıyorlardı.

Emperyalistlerin planları, çok ince hesaplarla hazırlanmıştı. Kimin, nereyi, ne zaman işgal edeceği bile belliydi. Ama dalgınlıklarına gelmiş olacak, Türk Milleti’ni ve onun yetiştirdiği kahraman evladı Mustafa Kemal’i dikkate almamışlardı.

15 Mayıs’ta ihaneti ilk defa gören İzmir, üç yıl sonra 9 Eylül 1922 günü farklı ihanetle karşılaşacaktı. Türk Ordusu’nun geldiğini gören Rumlar, artık Anadolu topraklarında yaşamalarına imkan kalmadığını anladılar ve Yunan ya da İngiliz gemilerinden birine binip kaçmak için sandallarla denize açıldılar. Emperyalistlerin huyudur; üç yıl önce kendilerine çiçek atan insanlara, işgalcilerin gemilerine yaklaşınca ateş açıldı.

Savaş bittikten sonra imzalanan Lozan Antlaşması gereği Anadolu’daki Rumlar Yunanistan’a, Yunanistan’daki Türkler Türkiye’ye göç ettirildi. Anne tarafı Drama’dan gelen biri olarak söyleyebilirim ki göçler sırasında büyük zorluklar çekilse de Türkiye Cumhuriyeti gelenleri bağrına bastı, oysa Yunanistan’da durum farklıydı. Anadolu’nun bereketli topraklarından giden Rumlar dağ köylerine yerleştirildi ve uzun süre dışlandılar.

Yazının başlığı “Annem Yunanistan” anlamına geliyor. Bir şarkı… Adına bakmayın çocuklarını satan bir anneden söz ediyor ve hakaretler içeriyor. Emperyalizmin kuklalığına soyunup Anadolu Rumları’nı kaderine terk eden bir anne…

Bütün bunları yine Türkiye’nin bir komşusuyla ilgili olarak yazdım. Yunanistan değil Suriye.

Emperyalizmin etkisiyle Türkiye’den destek alarak kendi ülkelerine karşı ayaklananlar, yarın kaderlerine terk edildikleri zaman feryat etmesinler. Bu “sözde” muhaliflere Türkiye’nin desteği de yetmiyor, NATO’yu çağırıyorlar. Ülkelerinde değişiklik istiyorlarsa bunu kendileri yapsınlar, emperyalistler değil.

İşin bir de Türkiye tarafı var. Büyük bir ülke kimsenin maşası olmayı kabul etmez. İdarecilerinin büyüklüğünü bilemem ama Türkiye büyük bir ülkedir.”

Böyle yazmışım Mayıs başında.

Keşke bu yazıyı hatırlamak zorunda kalmasaydım.

Aradan altı ay geçti ama emperyalizm kana doymadı hala. Kurban Bayramı’nın bitişiyle batının uşakları gene kana buladılar Suriye’yi.

Yazının son tümcesi “İdarecilerinin büyüklüğünü bilemem ama Türkiye büyük bir ülkedir.” idi.

“İdareciler”…


“Bilemem”
demişim ya keşke bilmeseydim.

Emin Emre BEYDİLİ

İLK KURŞUN

İSTİHBARAT ALANI

Sınırsız, Seçkin, Sansürsüz, Kemalist Haber Blogu

Derin İstihbarat

strateji, güvenlik, araştırma, istihbarat, komplo teorileri, mizah, teknoloji, mk ultra, nwo

İran Analiz

İran-Şii Jeostratejisi ve Dünya Genelinde İran Destekli Şii Örgütler, İran-Şii Lobisine Dair Bilgiler

İç Savaş

Strateji - Taktik - Savunma

İSTİHBARAT

Şifresiz Yayın!

%d blogcu bunu beğendi: