Etiket arşivi: ilk kurşun gazetesi

ÖZELLİKLE CHP’LİLERİN OKUMASI GEREKEN YAZI


YAŞASIN TÜRKİYE HAREKETİ

CHP’li Cumhuriyet Türkleri’nin Durum Değerlendirmesi:

İran Şahı’nın sonu da böyle gelmişti!

BİR:
Türkiye Cumhuriyeti’nin yaşadığı 29 Ekim 2012 gününe tarih kitapları çok özel bir yer vereceklerdir. Zira Türk Milleti o gün başta başkent Ankara olmak üzere yurdun dört bir yanında tarih yazmıştır. Türk Milleti o gün gerçekten 7’den 77’ye Cumhuriyeti’ne sahip çıkmakta ne kadar kararlı olduğunu dosta, düşmana, içeriye, dışarıya göstermiş, âdetâ belgelemiştir. Bunun “Cumhuriyet Mitingleri”ni aşan bir önemi ve değeri, özellikle de çok iyi kavranması gereken özel bir anlamı vardır. O gün birçok bakımdan dönüm noktası olmuştur.

İKİ:
En başta dikkati çeken ve özel anlamı mutlaka dikkate alınması gereken ayırt edici özellik: genç, yaşlı her yaştan kadınlarımızın, genç kızlarımızın her zamankinden daha kalabalık ve daha kararlı, daha gözü pek bir ruh hali içinde olmalarıdır. Kadınlarımız, bizim kadınlarımız erkeklerimizin önünde Cumhuriyetimizi kutlamakta, Ata’mıza bağlılıkta barikatları aşmak için cop darbesi, biber gazı, tazyikli su yemeye aldırmadan direnmişler, ilerlemişlerdir. Polisin diktiği barikatlar aşıldıysa, panzerler geri çekildiyse ve 1 milyona yakın yurttaşımız başkent Ankara’da Ulus meydanından Anıtkabir’e ellerinde Türk bayrakları ile vakur bir edayla yürüdülerse bunda en büyük pay kadınlarımızındır. Yoksa o barikatlar talimatla filan açılmış değildir.

ÜÇ:
Bunun kadar dikkati çekici ve dikkate değer bir başka ayırt edici özellik polisin tavrıdır. Polis ilk kez, başlangıçta halka karşı saldırgan bir tavır takınmış olmakla birlikte, ellerinde sadece Türk bayrağı taşıyan ve çoğu anneleri, babaları yaşında kadın ve erkeklerden oluşan insanlarımızın kararlı direncine teslim olmuştur. Bunun anlamını da iyi kavramak gerekir. Polis asla talimatla değil, ya da direnen halkımızın kaba kuvvetinin zoruyla değil, gönüllü olarak onlara yolu açmıştır. Çünkü polisimiz de tek amaçları Cumhuriyet Bayramımızı güzellikle kutlamak, Anıt Kabir’e Ata’mıza bir kez daha saygı ve şükranlarını sunmak için ellerinde sadece Türk bayrakları, dillerinde sadece Cumhuriyetimize sahip çıkma sloganları olan yürüyüşçüleri kaba kuvvetle, şiddetle durdurmak gücünü kendi vicdanında bulmamıştır. Polis, karşılarındaki insanların hiç de Padişahlık heveslisi ve özentilisi Başvekil’in “teröristler, holiganlar” diye nitelediği tarife uymadığını gözleriyle görmüştür, bizzat tanık olmuştur. Polis ilk kez, tıpkı İran’da zorba Şah’ın devrilişi sürecinde Humeyni’nin gelişini alkışlayan halka emre rağmen Şahlık polisinin, askerinin saldırmayışı gibi bir tavır sergilemiştir. Başvekil’in hazmedemediği budur.

DÖRT:
Başvekil, Dini Eğitim Vekili ve Hariciye Vekili başta olmak üzere mevcut Hükümet iç ve dış siyasette her geçen gün Demokrat Parti’nin üçüncü iktidar döneminde izlediği siyasete, ülke içinde halka karşı estirdiği terör dalgasına benzer bir tavır içindedir. Bugünkü Başvekil ile 1958 – 60 yıllarının Başvekili Menderes arasında pek fark kalmamıştır. Basına karşı terör estirilmesinden Meclis’te “tahkikat komisyonları” açılmasına kadar hemen hemen her şey Menderes’in “ustalık dönemi”ne benzemektedir! 29 Ekim 2012’de Ankara’da ve yurdun diğer yerlerinde yaşananlar ile 28 – 29 Nisan 1960’da İstanbul’da, Ankara’da yaşananlar arasında sadece Türk polisinin bu kez Başvekili de, İçişleri Vekilini de, Ankara Valisini de dinlemeyerek halkın karşısından kan dökmeden, yeni Turan Emeksiz’ler, Ali İhsan Kalmaz’lar yaratmadan çekilmesi farkı vardır – ama bu fark çok manidardır. Başvekilin’in Vali’ye de, Emniyet’e de çatması, Gül’le açıkça dalaşması ve polis, halka daha büyük bir şiddetle saldırmadı, Cumhuriyetin kutlanmasını kan dökmek pahasına önleyemedi diye hırslanmasının gerisinde bu farkın derin siyasal anlamını sezmesi yatmaktadır. Hazmedemediği budur.

BEŞ:
29 Ekim 2012 günü, aynı zamanda, Cumhuriyet Halk Partisi için de çok manidar bir gelişmeye tanık olduğumuz gün olmuştur. O gün CHP, yeniden özüne, kendisine yakışır ve yaraşır bir tavır sergilemiştir. Ulusal bayramları kutlamanın halka yasaklanmış olduğu bir dönemde CHP yönetimi’nin ve hakiki CHP’li milletvekillerinin Hipodrom’da ve Çankaya’da sözde “devlet”in samimiyetten ve cumhurdan uzak “cumhuriyet kutlaması” yerine halk içinde, halkın bir parçası olarak polisin şiddetine de, biber gazına da hedef olmaya aldırmadan Ulus’tan Anıt Kabir’e dek yürüyüşte yer alması çok dikkate değer bir tavırdır. Genel Başkan Kılıçdaroğlu’nun ertesi gün CHP grubunda yaptığı konuşma o makama seçildiği günden buyana yaptığı en güzel konuşmadır ve CHP’nin “özüne dönmesi”nin, “Yeni CHP”den “Yeniden CHP”ye yönelmesinin ön habercisidir. Keza CHP’nin AKP’nin koltuk değneği işlevini gören “Bahçeli MHP”sinden ne kadar farklı olduğu da bir kez daha görülmüştür.

ALTI:
“Barış zamanı” vatanın ve cumhuriyetin korunmasında, savunulmasında en büyük görev öncelikle Türk Sivil Kuvvetleri’nindir. Türk Silahlı Kuvvetleri, eğer ABD’nin taşeronu değilse, barış zamanı seçilmiş sivil iktidar karşısında Cumhuriyetin korunmasında da, kurum olarak kendisini savunmada da direnme gücünü halktan alır. 27 Mayıs’ta da bu böyle olmuştur. Menderes hayranı Başvekil, polis Türk halkına ateş açmadı, PKK gibi Türk halkıyla savaşa girişmedi diye aslında şükretmelidir. 29 Ekim 2012 günü başta Ankara olmak üzere yurt çapında Türk Milleti’nin sergilediği tavır, padişah gibi olma heveslisi Başvekil’in Türk halkına estirmeye niyetlendiği kanlı terör dalgasının bizzat o’nu ve yönetimini İran Şahı’nın sonundan beter edeceğinin işaretini vermiştir. O günün en anlamlı mesajı budur. Anlayana elbette…

(1.11.2012)

“CHP’li Cumhuriyet Türkleri” adına Sözcüler:

Ertaç Erten – Nazım Güvenç

İLK KURŞUN

KİM ?


“Nedir bu başımıza gelenler” diye soranlar vardı. Biraz gecikmeli olacak ama; başlarına nelerin değil de “kim”in geldiğini anlatalım.

– Çocuk denecek yaşta dini eğitim almıştı ama hayatına yön çizecek olan şey “din”i değil “kin”iydi.

– Sanatla ilgileniyormuş gibi görünse de tam bir sanatçı düşmanıydı.

– İyi bir hatipti. Doğduğundan beri nefret ettiği ülke düzenini değiştirmek için yaptığı bazı konuşma ve hareketlerde, halkı tahrik ettiği için hapse bile girdi.

– Tek derdi olan ülke iktidarını ele geçirmek için kendinden öncekilerin hasta ve yaşlı olmasından yararlandı.

– İktidara yürürken yandaşları da az değildi. Zenginlerin çoğu, gazeteciler, mevcut iktidara muhalif sanatçılar, sözde bilim adamları…

– Az oy da almadı hani. Yüzde %44!

– İktidara gelir gelmez halkı ikiye böldü: Kendinden olanlar ve olmayanlar…

Muhalif halk hareketlerine karşı kendine özel bir polis teşkilatı bile kurdu.

– Ordunun içinde ülkenin felakete gittiğini gören ve tepki gösteren subayları çeşitli gerekçelerle görevden uzaklaştırdı.

– Yandaşları haksız bir şekilde zenginleşirken, sadece muhalifleri yargılayacak düzmece mahkemeler kurdu.

– İktidarını üzerine kurduğu büyük nefret, ülke sınırlarını aştı ve diğer ülkelere karşı da saldırgan bir tutum içine girdi.

-Sadece bölgesinde değil tüm dünyada kan ve ölümün sorumlusu olarak anıldı.

Böyle oldu.

1945 yılında, yıkıntıların ortasında kalan Almanlar’ın “Nedir bu başımıza gelenler” sorusuna geç de olsa bir yanıt yazayım dedim.

Alman mı?

Hitler’den bahsettiğimi anladınız herhalde.

Emin Emre BEYDİLİ

İLK KURŞUN

Sayın Başbakan Korkak Adamdan Kahraman Olmaz.


Eğer bir ülkede siyasi çıkar ve menfaatler uğruna, 89 yıldır var olan 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı kutlamalarının kaldırılmasına tepki gösterilmiyorsa, bu ülkenin yüzde 55 çivisi çıkmış demektir. Nasıl bir Türklüktür, ya da nasıl bir geçmişe saygıdır bu? Bir insan milli değerlerini yok etme pahasına “Okyanus Ötesi” ndeki adamın AKP’li çocuklarına nasıl ülkenin milli değerlerini parçalamasına izin verebilir? Bugün milli değerlerine sahip çıkamayan bir toplumla yarın Suriye ile olası bir savaşta aynı safta yer almak, düşmandan daha tehlikeli olacaktır. Birileri uğruna bugün milli değerlerini satan toplum, yarın kendi insanını da o birileri için arkadan vurması mümkündür.

Gelelim polislere… Siz aldığınız emir ile Cumhuriyet Bayramı’nı halka zehir eden insanlarsınız. Bugün milli değerleri kutlamak isteyen insanları copluyorsanız, tazyikli su ile insanları haşlarsanız, biber gazı sıkarsanız, yarın AKP hükümetinden aldığınız talimatla bu halka ateş etmeyeceğiniz ne malum. Halkın kutlamasına izin vermediğiniz bu bayram, sizin de bayramınız değil mi? Siz Türkoğlu Türk değil misiniz? Sizi Kenya’dan getirdiler de bizim mi haberimiz olmadı? Hangi halka hizmet edip ya da hangi deli cesaretiyle bu halkın özgürlüğünü zorbalık kullanarak elinden almaya çalışıyorsunuz? Sayın Başbakan başta olmak üzere AKP’nin Vali ve Emniyet Müdürleri, bu halktan çok korktu. Oysaki korktuğunuz bu halkın tek bir amacı vardı, o amaç da sayesinde nefes aldığımız Atatürk ve silah arkadaşlarını anmak, şehitlerimize saygı göstermekti. Siz buna bile tahammül edemediniz. Eğer gerçekten amaç bu olmasaydı halkın önüne kobay gibi atılan o 5000 bin polisin vurduğu cop, sıktığı su ve biber gazı bu halkın canını birazcık acıtsaydı Ulus Meydanı Polise dar edilirdi.

Unutmayın ki, Bu toplum var olduğu sürece sizin Atatürk ve Cumhuriyet düşmanlığınıza asla prim vermeyecektir. Israrla halkın değerlerinin zedelenmeye devam edilmesi, gelecekte “Ulus” provasının daha vahim tablosunu ortaya koyacaktır. Sen ki Sayın Başbakan Suriye’de Beşar Esad’ı, halkına zulüm ediyor diye kınarken, Ankara Ulus’ta polisin bu halka yaptığını Dünya ya nasıl açıklayacaksın?

Sayın Başbakan her ne kadar “Bariyerlerin kaldırılmasını ben istemedim” dese de, bunu cumhuriyet savunucularından korktuğu için söylemeye cesaret dahi edemiyordu. Öyle ki Sayın Başbakan’dan habersiz “ÇİŞ” ini bile yapmaya korkan birileri varken bu ülkede, bir bakanın, bir valinin ya da bir emniyet müdürünün o bariyerleri kaldırmaya asla yüreği yetmez. 79 yıl boyunca tek vücut halinde yaşamış olan bu milleti, AKP Hükümeti 10 yılda kardeşi kardeşe düşürerek bölmüştür. Ülkemizde yaşayan bir Ermeni, bir Yahudi bu ülkeye sahip çıkıp Türk olduğum için gurur duyuyorum derken, bazı kendini bilmezler Türküm deyip, sonra da Türklüğün var olduğu 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı’nı iptal edebiliyordu, 89 yıldır Atatürk ve O’nun kurduğu cumhuriyeti yıkmak için çaba gösteriliyordu. Ama unuttukları bir şey var ki, o da 1919 ve 1922’nin ruhunun hala içimizde yaşıyor olmasıydı. Dün dış mandalara teslim olmamak için 250 bin şehit veren bu ülke, bugün kendi içimizdeki mandalarla mücadele için gerekirse milyonlarca şehit vermekten geri kalmayacaktır.

BDP’nin siyasi oluşum itibariyle Türkiye Cumhuriyeti’ni bölüp Kürdistan kurma hayalleri içinde olduğu ortadayken, PKK ile delice aşk yaşadığı da tescillenmişken, haliyle 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı kutlamalarına karşı olması gayet normaldir. Çünkü Türk kelimesini duymak bile onları rahatsız etmektedir. Ama benim asıl anlamadığım şey, siyasette Milliyetçiliğini ön plana atan MHP’nin Cumhuriyet Bayramı kutlamasını iptal eden AKP saflarında yer almasına hangi gözle bakılmalı? Rahmetli Alparslan Türkeş’ in ölümünden sonra MHP’nin milliyetçilik anlamı değiştiyse, o zaman Y-CHP gibi, MHP’ye de Y-MHP demek daha doğru olmaz mı? Sayın Bahçeli, her ne kadar Cumhuriyet Bayramı kutlamalarını iptal eden zihniyetle aynı safta olsa da, rahmetli Alparslan Türkeş sağ olsaydı, Cumhuriyet Bayramı kutlamalarında halkın arasında yer alır, Çanakkale’de yatan 250 bin kahraman Türk evladına bağlılığını halkla birlikte yürüyerek gösterirdi. Sayın Bahçeli, siyaset meydanlara ip atmakla değil, yüreğini ortaya koyarak yapılır. Bunu Alparslan Türkeş’ten öğrenmediysen senin yerin de asla MHP değildir.

Sözüm ona Sayın Ankara Valisi Cumhuriyet Bayramı kutlamalarına izin verilmeyecek demiş ve bu yasağa uymayan gerekli cezayı en ağır şekilde öder diye bir açıklama yapmıştı. Sayın vali “erken öten horozun her zaman başı da erken kesilir” diye bir atasözünün varlığını unutmuş olacak ki, bu halkı değil bariyer, silah zoru bile yolundan edemezdi. Kaldı ki, tabi olduğun AKP hükümeti bile bunu anladı ve bariyerleri kaldırdı, hem de sana tükürdüğünü yalatarak.

Afiyet Olsun Sayın VALİMMMMM…

Saygılarımla

Hakan SÖNMEZ

İLK KURŞUN

BİR MİLLET UYANIYOR, KORKSUNLAR, GELİYORUZ, GELECEĞİZ, YAKINDIR.


Cumhuriyet Bayramı yasal bir bayram mıdır?

Evet.

89 yıldan beri kutlanıyor mu?

Evet.

Kim kutluyor?

Halk.

Bundan daha doğal bir şey olabilir mi?

Olamaz.

Peki, AKP iktidarında bu telaş niye?

Bu şaşkınlık.

Bu korku…

Neden Ankara’ya gitmek isteyen otobüsleri engellediler?

Neden Birinci Meclisin önünde, Ulus meydanında çoluk çocuğu, ailesi, yaşlısı genci ile coşku içerisinde bayramını kutlamak isteyenlere biber gazı, su sıktılar?

Terörist mi onlar?

Hayır.

Bölücülük mü yapıyorlar?

Askerlere mi saldırıyorlar?

PKK’lı mı onlar, bebek katili mi?

Hayır.

Peki, Habur’dan yurdumuza giriş yapıp, otobüslerle şehir turu atan PKK’lı militanlara gösterilen hoş görü, Arapça söylersek müsamaha, ya da Frenkçe söylersek tolerans neden halkımıza uygulanmıyor?

Neden Apo’nun otobüslerine izin veriliyor ve bir de üstüne üstlük onlara “eskort”luk (koruma) yapılıyor da Mustafa Kemal’in askerlerine izin verilmiyor?

Neden vatansız, bayraksız Suriyeli teröristlere gösterilen şefkatin, sevginin, saygının onda biri Türk ulusuna, Türk ulusunun bireylerine gösterilmiyor?

Neden?

Çünkü Ulus’ta toplananlar Amerikancı değil. Cumhuriyetten yana. Atatürkçü. Tam bağımsızlıktan yana.

Çünkü onlar halkın uyanmasından korkuyorlar.

Din sömürüsünün, sadaka ekonomisinin, korku imparatorluğunun artık işe yaramadığını, eskisi kadar etkili olmadığını, halkı uyutma görevini yerine getiremediğini görüyorlar.

Cumhuriyetin yıkılamayacağını, Türk ulusunun kanı, canı pahasına Cumhuriyetine, Ata’sına sahip çıkacağını, öyle kolay teslim alınamayacağını, geç de olsa Tayyipgiller de anladılar.

Telaşlandılar. Paniklediler.

Yıkılmaya mahkûm her faşist devlet gibi, çaresizlik içerisinde halka saldırdılar. “Acaba yüreklerine korku salıp, topluluğu dağıtabilir miyiz” diye düşündüler. Çocukça yöntemlere başvurdular.

Kurtuluş Savaşı yıllarında, ülkemiz işgal altındayken, İstanbul’da düzenlenen mitinglere bile yapılmayan müdahaleleri Ankara Mitingine yaptılar.

Provokasyonlar birbirini izledi…

Ama halk onlardan daha soğukkanlıydı. Vakurdu. Dimdikti. Oynanan oyunların farkındaydı. Yerinden kıpırdamadı bile.

Cesaretini ve direncini yitirmedi. Onların bu çirkin oyununa karşılık vermeyerek, oyunlarını bozdu.

Bu kez, yurtseverlerin bir araya gelmesini, toplanmasını engellemek için barikatlar oluşturdular.

Halk barikatları da yıkmasını bildi.

Yani yasağı, masağı dinlemedi cumhur. Bayramını kutladı. Atasının huzuruna çıktı. Hem de binlerle, on binlerle değil, yüz binlerle, milyonlarla…

Devlet erkânı ise “Dostlar alışverişte görsün” örneğinde olduğu gibi, Cumhuriyet Bayramını “cumhur”suz kutladı. Halk onlara ilgi göstermedi. Tribünler bomboştu.

Ulusal bayramların halkla birlikte kutlanmasını isteyen AKP, halkın yanına bile yaklaşamadı. Onları havadan seyretti.

Ve tarihimizde ilk kez, biber gazlı, su fışkırtmalı, AKP kışkırtmalı bir Cumhuriyet Bayramı yaşandı…

Saflar iyice belirgin artık. Bir yanda Cumhuriyetle kavgası olanlar, cumhuriyete savaş açanlar, öte yanda yurtseverler. Bir yanda Cumhuriyet yıkıcılığı yapanlar, öte yanda ona sahip çıkanlar…

Şimdi, Diyarbakır’da BDP mitingi yapılmadı diye üzülen, “ah vah” eden, bildiriler yazan özgürlükçü, demokrasi hayranı, “Evet Ama Yetmez”ci liberal aydınlara soruyoruz: nerelerdesiniz?

Neden hiç sesiniz, soluğunuz çıkmıyor? Bu sıkılan gazları, suları görmüyor musunuz? Yoksa saldırıya uğrayanları halktan saymıyor musunuz?

Yoksa siz sadece miting yapamayan BDP’li vekillere mi destek verirsiniz? Üzülürsünüz? Ağlarsınız?

29 EKİM 2012 BİR MİLATTIR. KORKUNUN YENİLDİĞİ, KORKU İMPARATORLUĞUNUN ÇÖKTÜĞÜ BİR MİLATTIR. İKİNCİ KURTULUŞ SAVAŞININ BAŞLANGICIDIR.

Ama bu kutlamalarda otobüsleri durdurup, halkın ulusal bayramını yasaklamakla Valiler, İçişleri Bakanı, AKP İktidarı suç işlemiştir. Yasal, Anayasal bir hakkın kullanılmasını engellemiştir.

Bu, suçtur.

Bunun ergeç hesabı sorulur.

Sorulacaktır.

Ne diyordu marşta:

“GÜN DOĞDU. HEP UYANDIK

SİPERLERE DAYANDIK…”

Halk siperlere dayandı, ama onları da korku sardı.

Ne var ki korkunun ecele faydası yok.

Korku, bu güne değin, faşist iktidarların ölümünü durduramadı…

Ali Eralp

İLK KURŞUN

Erdal Sarızeybek: POLİS SUÇ İŞLİYOR, HESAP SORULMAZ SANIYOR, YANILIYOR. /// CC : @E_Sarize ybek @erdalsarizeybek


POLİS SUÇ İŞLİYOR, HESAP SORULMAZ SANIYOR, AMA HEPSİ YANILIYOR…

Bu ülkede bir kişinin ister tek ister toplu halde, eline Türk Bayrağı’nı alarak yürümesi suç değildir. İzmir’den kalkıp Ankara’ya gitmek için otobüse binmek de suç değildir, gitmek de suç değildir. Hele ki bu yürüyüş Cumhuriyet Bayramı’nı kutlamak için yapılıyorsa, bırakın suç olmayı, toplumsal dayanışma ve sorumluluğu yansıttığı için kamu gücü kullanan hükümet organları tarafından teşvik edilmesi ve kolaylaştırılması kamusal bir zorunluluktur.

Bayram kutlamalarla ilgili kanunlar var, yönetmelikler ve hele ki bu hükümetin son çıkardığı “Ulusal ve Resmi Bayramlarda Yapılacak Törenler Yönetmeliği var, bakınız amaç neymiş; “Bayramların anlam ve önemine uygun olarak coşku ile kutlanmasını sağlamak ve böylece Büyük Atatürk’e ve ilkelerine bağlılığı geliştirmek ve Ulusal birliği pekiştirmek”. Şimdi de bakınız ULUS/ANKARA’da VALİ’nin ve POLİS’in yaptığına, halkın üzerine boşaltılan tonlarca suya, biber gazlarına, vurulan coplara, kalkanlara ve sonuçta bayram için bir araya gelmiş halkımıza uygulanan şiddete bir bakınız! Bu uygulama nerden baksanız amaca aykırı, nerden baksanız suç! Derhal görevden alınmalı ve bu makam sahipleri yargılanmalıdır.

Cumhuriyetimizin ilan edildiği Ulus’taki Birinci Meclis önünde yapılan halkımızın bir araya gelişi ve ardından Anıtkabir’e yürüyüş yapmasını durdurmak, elinde Türk Bayrağı ile yürüyen insanımıza müdahale ederek engellemek adli bir suçtur(Bakınız Türk Ceza Kanunu, Madde 109.).

Bu suçun “Valilik Emri” ya da “Kamu Güvenliği” denilerek işlenmesi hukuki sorumluluğu kaldırmaz, aksine bu emri verenler için de suçtur, hatta ağırlaştırıcı nedendir. Vali emri deyip polisin müdahale etmesi, zor kullanması, bu zor içinde biber gazı, cop, kalkan, fiziksel şiddet kullanılması polis için de suçtur ve suçu ağırlaştırıcı nedenler içerisindedir.

Şimdi mesele şudur; bu suça kim el koyacak, kim soruşturacak, kim yargılayacaktır?

CHP teşkilatlı bir siyasi parti olarak tüm hukuki mekanizmaları harekete geçirmeli, bu olaylarda zarar gören, mağdur olan, fiziksel şiddete maruz kalan insanlarımızı bulmalı, ilgilenmeli, şikâyetlerini hukuki zemine taşıyacak ilk adımları atmalıdır. Bu konuda Ankara Barosu da harekete geçmeli ve hem siyasi partilerimize hem de insanlarımıza hukuki yardım yollarını açmalıdır. Benzer çalışmalar İzmir ve İstanbul Baroları tarafından da yapılmalıdır, çünkü baroların kuruluş amaçlarından önde gelenleri işte budur zaten; halka hukuki yardım sağlamak.

MHP, CHP’nin ve Ankara-İzmir ve İstanbul Barolarının olası çalışmalarını tüm parti gücüyle desteklemeli ve bu desteğini halkımıza açıklamalıdır. MHP, nasıl ki yeri geldiğinde AKP’ye açık açık destek veriyorsa, tıpkı onun gibi “söze konu olan vatan ve cumhuriyet” deyip CHP’nin ve baroların bu konudaki çalışmalarına vereceği desteği ilan etmelidir ki halkımız gelinen bu noktada kimin nerede saf tuttuğunu bilsin ve görsün!

CHP ve MHP konuyu meclise taşımalı, nasıl ki mecliste sözde darbe komisyonları kurulabiliyorsa, halkımıza açıktan, kasten ve bilerek uygulanan bu şiddetin sorumlularının bulunması ve yargılanması için de komisyon kurulmalıdır. Nasıl ki sözde işkence komisyonları tek tek askerimizi çağırıp ifade alıyorsa, kurulacak bu komisyon da Ankara Valisi ve Emniyet Müdürü’nü, ardından İçişleri Bakanı’nı, derken Başbakan’ı çağırıp ifadelerini almalı ve bu hayasızca işlenen bu insanlık suçlarını yargıya taşımalıdır!

Hatta bu konuda gensoru verilmeli, hatta bu konu, hükümet yeniden güvenoyu istemek zorunda kalacak şekilde meclis gündeminden hiç düşürülmemelidir! Öyle ya cumhuriyeti yıkmak isteyenlerle işbirliği yapsınlar, evlatlarımızı göz göre göre şehit etsinler, kimse ses çıkarmasın, üstüne de cumhuriyeti korumak isteyenlere devlet gücüyle saldırsınlar, öyle mi! Kusura bakmasınlar ama Anadolu tabiriyle “yemezler “ artık!

29 Ekim 2012, ULUS OLAYI bize açıkça göstermiştir ki, AKP siyaseti Türk Milleti’nin iradesini artık temsil etmemektedir.

Bu ülke ve insanlarımız AKP’nin, CHP’nin, MHP’nin malı değildir, aksine sayılanların hepsi bizim malımızdır, egemenlik bizimdir, karar da bizimdir, halkımızındır. Halk iradesinin gerçek temsili, artık CHP ve MHP’nin başta anayasa, başta Suriye, başta Barzani ve PKK, başta halkımızın işsizlik, yoksulluk ve fakirliği konularında oturduğu yerden laf ebeliği yapmak şeklinde değil, halka gitmek, meydanlara çıkarak halkımızdan yardım ve destek istemek şeklinde gerçekleşmelidir.

ANKARA ULUS’TA HALKIMIZ ANITKABİR’E YÜRÜYEREK YURDUN VE EGEMENLİĞİN TEK SAHİBİNİN KENDİSİ OLDUĞUNU AÇIKÇA GÖSTERMİŞTİR. AKP MEVCUT SİYASETİNİ DERHAL DEĞİŞTİRMEDİĞİ TAKDİRDE, HALKIN BU GÜCÜ, GÜN GELECEK ANITKABİR’DEN MECLİS’E GEÇECEKTİR!

YİNE KANIT MI İSTİYORSUNUZ BENDEN; GÖRÜNEN KÖY KLAVUZ İSTER Mİ HİÇ!

İLK KURŞUN

KURULUŞ HUKUKUNDAN TASFİYE HUKUKUNA /// CC : @ulusalkanalTV @ulusalkanal


Kurtuluş Savaşı’nda bir yandan işgalci düşmanla çarpışılırken diğer yandan içerdeki işbirlikçilerle mücadele edilmektedir. Saltanat ve hilafet makamının tayin ettiği şekli anlamda meşru İstanbul Hükümetleri ile gücünü Türk halkından alan Ankara hükümetleri karşısında Türk halkının yaşadığı ikilem nasıl giderilecekti? Halkın, yüzyılların koşullanmasıyla kutsal hilafet makamının teslimiyeti öneren buyruğuna karşı çıkması nasıl sağlanacaktı? Bu sorun Türk halkının bağımsız yaşama iradesiyle çözüldü. Teslimiyetle direnme arasındaki otorite yarışını dayanağını evrensel hukukun direnme meşruiyetinden alan Ankara kazandı.

Osmanlının çözülüş ve çöküşünün, parçalanıp paylaşılma oyunlarının yakın tanığı olan kurtuluş önderleri gelecek kuşakların aynı zilleti yaşamasını istemiyorlardı. Çok kimlikli, çok kültürlü, çok uluslu imparatorluklar çağı geride kalmıştı. Düşmandan kurtarılabilen vatanda milli ekonomiye, milli bürokrasiye, milli yargıya, milli orduya dayalı bir ulusun yaşama şansı olabilirdi. Bu nedenle milli ekonomiye dayalı ulus devletin ve ulusun inşa edilmesi zorunluydu.

Osmanlı’nın çok kimlikli, çok kültürlü yapısıyla iç içe geçen sömürge ekonomisinin dayattığı çok hukuklu bir yapısı da vardı. Osmanlı hukukunun, Osmanlı yargısının gücü asli tebaasına, Türklere, Müslümanlara yetiyordu. Osmanlı ülkesindeki yabancılar, hatta Osmanlı uyruğu olduğu halde yabancı ülke pasaportu edinenler Osmanlı yargısından muaftı. Bu kişiler konsolosluk mahkemelerinde yargılanırdı. Hukuki anlaşmazlığın bir tarafı yabancı, diğer yanı Müslüman-Türk olsa bile dava Konsolosluk mahkemelerinde görülürdü. Oradan da haksız olsa bile yabancı aleyhine asla hüküm çıkmazdı.

Kurtuluşun ve kuruluşun önderlerinin saltanatı ve hilafeti kaldırıp Cumhuriyet’i tercih etmeleri tarihin verdiği acı derslerin sonucudur. Saltanat ve hilafetle birlikte çok hukuklu, çok kültürlü, çok kimlikli siyasal yapının yanında yüz yıllarca Türk halkının kanını emen sömürge ekonomisine de son verilmek istenmiştir. Lozan antlaşması öncesinde 17 Şubat – 4 Mart 1923 arası düzenlenen İzmir İktisat Kongresi’nde siyasal bağımsızlığın ekonomik bağımsızlıkla tamamlanacağı mesajının verilmesi dikkat çekicidir. Kapitülasyonların, Düyunu Umumiye’ nin hukuken geçerliliğinin sürdüğü bir dönemde Lozan’daki emperyalist devletlere verilen bir kararlılık manifestosu olarak da çok önemlidir.

29 Ekim 1923 Cumhuriyet’in ilanı, rejim değişikliğinin ötesinde ve ilerisinde köklü bir tercihi de göstermektedir. Türk halkı kurtuluş ve kuruluş sürecini devrimci bir yöntemle ekonomik, siyasal, toplumsal alanlara da yaymakta, toplumu temelden değiştirmektedir. Tebaa olmaktan ulus olmaya, kulluktan yurttaşlığa geçişin hukuksal dayanakları oluşturulmaktadır. Cumhuriyet’in ilk yılları baş döndürücü devrimlerin yaşama geçirildiği, kurumsallaştırıldığı, ulus devletin, çağdaş toplumun hukuki temellerinin atıldığı bir süreç olarak görülmelidir.

Her ekonomik ve siyasal düzenin kendi hukukunu oluşturması, hukukun da bu doğrultuda sistemin güvencesi olması esastır. Bu nedenle devrimle kurulan Cumhuriyet’in hukuk devriminin Cumhuriyet’in hukuk zırhı olması doğaldır. Kuruluş dönemini bu açıdan incelersek Türk milletini girdiği çağdaş uygarlık yolundan alıkoymaya yönelik her türlü girişim ve gerici kalkışmaların karşısında Cumhuriyet’in ihtilal hukukunu bulduğunu görürüz. Bu, tarihte yaşanan acıların, yok olma sınırından dönmenin, bölgemizde ulus devlet olarak yaşanabileceğinin Cumhuriyet kadrolarının derin bilinçaltında yaşattığı bir duyarlılığın ifadesi olarak değerlendirilmelidir.

Yukarıda anlatılanlar kurtuluş ve kuruluş süreci tanıklarının henüz sağ olduğu bir dönemin devlet duyarlılığının özetidir. Yurttaşların yüksek bir özgüven içinde çağdaş uygarlığa yöneldiği dönem atmosferinin panoramasıdır. Milli ekonominin üzerine inşa edilen milli devletin bütün kurumlarıyla uyumlu bir şekilde işlediği bir dönemin hikayesidir.

Günümüz Türkiye’sini yönetenler 29 Ekim 1923 felsefesinin, yani ulus devletin, üniter yapının, laikliğin antitezini temsil eden bir geleneğin mirasçılarıdırlar. Cumhuriyet’in kuruluş felsefesine itirazı olan bir anlayışın psikokültürel ikliminde yetişmiş kadrolardır. Türkiye’nin ulus devlet, üniter yapı, milli ekonomi üzerinde inşa edilmesini hazmedememiş olan Lozan’da masanın karşı tarafında oturanlar da uygun zamanın geldiğini düşünmektedirler. Yaşanılan süreçte Türkiye Cumhuriyeti’nin 29 Ekim 1923 kuruluş kodları ile doku uyuşmazlığı içinde olan siyasi güç sahipleri ile küresel güçler arasında ilginç bir ittifak söz konusudur.

ABD ve AB Türkiye’nin ulus devlet kurulumundan rahatsızlık duymaktadırlar. Alt kimliklere bölünmenin, yerelleşmenin, etnik ve mezhepsel kaosun panzehiri olan üniter yapıdan, ulus devlet modelinden Türkiye’nin bir an önce vazgeçmesi için bastırmaktadırlar. Bölge Kalkınma Ajansları, yerelleşmenin özendirici modeli olarak sunulmaktadır. Sivilleşme, Kemalizm’in militarist tortularından arınma söylemiyle Türkiye’ye bölünmenin hukuku dayatılmaktadır.

Darbecileri tasfiye ve demokratikleşme kamuflajıyla başta Türk Silahlı Kuvvetleri olmak üzere HSYKnın, Anayasa Mahkemesinin, Danıştay’ın, Yargıtay’ın ve diğer rejim dinamiklerinin burnunun sürtülmesi ve hizaya getirilmesi kesintisiz sürdürülmektedir. TSK’nın tasfiyesiyle rejim ve ülke bağımsızlığının güvencesi olmaktan çıkarılmasında hukuk araçsallaştırılmaktadır.

Cumhuriyet’in kuruluş hukuku ortadan kaldırılıp, yerine tasfiye hukuku ikame edilirken son darbenin silahı yedekte bekletilmektedir. Ulus devlet Anayasası yerine bölünmenin, ayrışmanın, Atatürk Cumhuriyeti’nin tasfiyesinin hukuk meşruiyetini oluşturacak “Sivil Anayasa” için kamuoyu olgunlaştırılmaktadır!

Av. Hüseyin Özbek/İstanbul Barosu Genel Sekreteri

İLK KURŞUN

TARİHE HAVALE /// CC : @ulusalkanalTV @ulusalkanal


“Zaten tutuklu bulunan şahsımla ilgili olarak çıkarılan bu YAKALAMA KARARI’nın maksadının ne olduğu konusunu da kamuoyunun dikkatine sunuyorum. Garantiye aldılar. Ne olur ne olmaz. BALYOZ’dan çıkarsa, bundan yatmaya devam etsin.TBMM’ye gitmesin. Tüm bu yaşananları tarihe ve aziz milletimin vicdanına havale ediyorum.”

Yukarıdaki sözler MHP milletvekili, BALYOZ’dan 18 yıla hükümlü, 28 ŞUBAT davası sanığı, E.Korg.Engin ALAN’a ait.

28 ŞUBAT Davası’ndan tutuklu olanların büyük çoğunluğu gibi onun da BATI ÇALIŞMA GRUBU ile uzak-yakın hiç bir ilişkisi olmadı.

İfadesinde de belirttiği gibi 1996-2000 yılları arasında Özel Kuvvetler Komutanı, 2000-2002 yıllarında da doğuda kolordu komutanlığı yaptı.

28 Şubat’la ilgili çalışma yapmış olsa da; yasal olarak SUÇ UNSURU’nun ne, suçun ve suçlunun kim olduğunu açıklayacak bir hukukçunun çıkacağını sanmıyorum ya, neyse. Hukukçuya veya hukuka bakan mı var?

Varsayalım BÇG’nda çalışanlar suçlu, “BÇG’NA GİRMEYE YETKİLİ PERSONEL” listesinde adı bulunan veya herhangi bir emri alan nasıl suçlu oluyor?

Şu tutuklama talebinde bulunan veya karar verenler bir açıklasa da anlasak. Biz de sesimizi kısıp otursak.

Ama olanak var mı?

Kime sorma hakkımız var?

Kimden açıklama bekleme hakkımız var?

SANIK sıfatı yüklenenler içerde bekleyedursun. Bir gün elbet iddianame yazılır. Mahkeme kabul eder. Sanıklara açıklanmak istendiği kadarı açıklanır. Onlar da suçlarını öğrenmeye ve suçsuzluklarını kanıtlamaya çalışır.

Bu arada kaç ay, kaç yıl geçer ne önemi var!

Onlar AKP’ye ve temsil ettiği anlayışa uymayan bir Silahlı Kuvvetlerin mensupları ya, bu kadar suç yeter de artar bile.

” YAPTIKLARIMIZ YAPACAKLARIMIZIN GÜVENCESİDİR” diye övünürler ya bazen.

BALYOZ davasında yapılan yargılama ve verilen cezalar, ERGENEKON’un yılan hikayesine döndürülüşü de 28 ŞUBAT’ın nereye doğru gideceğinin göstergeleri.

E.Korg. Engin ALAN bir davadan mahkum ve cezaevinde iken neden ikinci bir davada da tutuklu yargılanmasına karar veriliyor?

Sayın ALAN sebebini çok iyi biliyor.

Kamuoyunun da bildiğini değerlendiriyor.

Kurumsal intikamın yanında bireysel kin ve intikam da vardır bu kararın altında.

Engin ALAN, Çanakkale’deki bir törende Başbakan’ın gelmesini bekletmeyerek töreni resmen ilan edilen zamanda başlatmıştır.

Bu büyük bir suçtur KİNDAR VE DİNDAR NESİL için.

Bununla da kalmayarak konuşmasını yapıp yerin otururken ayağa kalkıp sultana temenna etmemiştir.

Bu daha da büyük suçtur.

Başbakan da bu yaptığının karşılığında Silivri’ye gönderildiğini 75 milyona medya yoluyla ilan etmiştir.

Hukuk budur.

28 ŞUBAT hukukunun da bundan farklı olmasını bekleyecek ne olgu var elimizde?

Korg.ALAN yapılanı tarihe havale ediyor, bir de aziz milletin vicdanına.

Tarihe öyle çok havale yapıldı ki, tarih de içinden nasıl çıkacağını şaşıracak.

BALYOZ’da 2000′e yakın maddi hata görülmezden geldi.

ERGENEKON’da daha geçen hafta bir GİZLİ TANIK’ın 31 yıla mahkum olduğu açıklandı. Hem de ne suçtan. “Osmanım” ın suç dosyasını zaten biliyorduk.

Bir tane adam gibi gizli tanık bulunamaz mıydı?

Bu kadar suç işlemiş, nice yıllara mahkum olmuş insan bozmalarından nasıl doğru bir tanıklık bekliyor hukukumuz ve hukukçularımız? Hayrettir!

Bugün yeni bir havale konusu daha yer aldı medyada. Askeri Casusluk Davası’nda dört aydır tutuklu üsteğmenin suç unsuru olan bir belgeyi 12 yaşında hazırlamış olması gerekiyor.

Davanın ciddiyetine bakın.

İddia makamının duyarlılığına bakın.

Dört aydır bu genç subayı tutuklayan mahkemeye bakın.

Havale üstüne havale gönderiliyor.

Aziz milletimizin vicdanına gelince;

Şüphesiz sızılar içinde.

Rahatsız.

Ama bedeni harekete geçirecek yüreksizlikten dolayı çaresiz.

Başkasından beklenti içinde.

Dilerim 29 Ekim buluşması örnek olur.

Naci BEŞTEPE

İLK KURŞUN

İSTİHBARAT ALANI

Sınırsız, Seçkin, Sansürsüz, Kemalist Haber Blogu

Derin İstihbarat

strateji, güvenlik, araştırma, istihbarat, komplo teorileri, mizah, teknoloji, mk ultra, nwo

İSTİHBARAT

Şifresiz Yayın!

%d blogcu bunu beğendi: