Etiket arşivi: ilk kurşun gazetesi

BİR MİLLET UYANIYOR, KORKSUNLAR, GELİYORUZ, GELECEĞİZ, YAKINDIR.


Cumhuriyet Bayramı yasal bir bayram mıdır?

Evet.

89 yıldan beri kutlanıyor mu?

Evet.

Kim kutluyor?

Halk.

Bundan daha doğal bir şey olabilir mi?

Olamaz.

Peki, AKP iktidarında bu telaş niye?

Bu şaşkınlık.

Bu korku…

Neden Ankara’ya gitmek isteyen otobüsleri engellediler?

Neden Birinci Meclisin önünde, Ulus meydanında çoluk çocuğu, ailesi, yaşlısı genci ile coşku içerisinde bayramını kutlamak isteyenlere biber gazı, su sıktılar?

Terörist mi onlar?

Hayır.

Bölücülük mü yapıyorlar?

Askerlere mi saldırıyorlar?

PKK’lı mı onlar, bebek katili mi?

Hayır.

Peki, Habur’dan yurdumuza giriş yapıp, otobüslerle şehir turu atan PKK’lı militanlara gösterilen hoş görü, Arapça söylersek müsamaha, ya da Frenkçe söylersek tolerans neden halkımıza uygulanmıyor?

Neden Apo’nun otobüslerine izin veriliyor ve bir de üstüne üstlük onlara “eskort”luk (koruma) yapılıyor da Mustafa Kemal’in askerlerine izin verilmiyor?

Neden vatansız, bayraksız Suriyeli teröristlere gösterilen şefkatin, sevginin, saygının onda biri Türk ulusuna, Türk ulusunun bireylerine gösterilmiyor?

Neden?

Çünkü Ulus’ta toplananlar Amerikancı değil. Cumhuriyetten yana. Atatürkçü. Tam bağımsızlıktan yana.

Çünkü onlar halkın uyanmasından korkuyorlar.

Din sömürüsünün, sadaka ekonomisinin, korku imparatorluğunun artık işe yaramadığını, eskisi kadar etkili olmadığını, halkı uyutma görevini yerine getiremediğini görüyorlar.

Cumhuriyetin yıkılamayacağını, Türk ulusunun kanı, canı pahasına Cumhuriyetine, Ata’sına sahip çıkacağını, öyle kolay teslim alınamayacağını, geç de olsa Tayyipgiller de anladılar.

Telaşlandılar. Paniklediler.

Yıkılmaya mahkûm her faşist devlet gibi, çaresizlik içerisinde halka saldırdılar. “Acaba yüreklerine korku salıp, topluluğu dağıtabilir miyiz” diye düşündüler. Çocukça yöntemlere başvurdular.

Kurtuluş Savaşı yıllarında, ülkemiz işgal altındayken, İstanbul’da düzenlenen mitinglere bile yapılmayan müdahaleleri Ankara Mitingine yaptılar.

Provokasyonlar birbirini izledi…

Ama halk onlardan daha soğukkanlıydı. Vakurdu. Dimdikti. Oynanan oyunların farkındaydı. Yerinden kıpırdamadı bile.

Cesaretini ve direncini yitirmedi. Onların bu çirkin oyununa karşılık vermeyerek, oyunlarını bozdu.

Bu kez, yurtseverlerin bir araya gelmesini, toplanmasını engellemek için barikatlar oluşturdular.

Halk barikatları da yıkmasını bildi.

Yani yasağı, masağı dinlemedi cumhur. Bayramını kutladı. Atasının huzuruna çıktı. Hem de binlerle, on binlerle değil, yüz binlerle, milyonlarla…

Devlet erkânı ise “Dostlar alışverişte görsün” örneğinde olduğu gibi, Cumhuriyet Bayramını “cumhur”suz kutladı. Halk onlara ilgi göstermedi. Tribünler bomboştu.

Ulusal bayramların halkla birlikte kutlanmasını isteyen AKP, halkın yanına bile yaklaşamadı. Onları havadan seyretti.

Ve tarihimizde ilk kez, biber gazlı, su fışkırtmalı, AKP kışkırtmalı bir Cumhuriyet Bayramı yaşandı…

Saflar iyice belirgin artık. Bir yanda Cumhuriyetle kavgası olanlar, cumhuriyete savaş açanlar, öte yanda yurtseverler. Bir yanda Cumhuriyet yıkıcılığı yapanlar, öte yanda ona sahip çıkanlar…

Şimdi, Diyarbakır’da BDP mitingi yapılmadı diye üzülen, “ah vah” eden, bildiriler yazan özgürlükçü, demokrasi hayranı, “Evet Ama Yetmez”ci liberal aydınlara soruyoruz: nerelerdesiniz?

Neden hiç sesiniz, soluğunuz çıkmıyor? Bu sıkılan gazları, suları görmüyor musunuz? Yoksa saldırıya uğrayanları halktan saymıyor musunuz?

Yoksa siz sadece miting yapamayan BDP’li vekillere mi destek verirsiniz? Üzülürsünüz? Ağlarsınız?

29 EKİM 2012 BİR MİLATTIR. KORKUNUN YENİLDİĞİ, KORKU İMPARATORLUĞUNUN ÇÖKTÜĞÜ BİR MİLATTIR. İKİNCİ KURTULUŞ SAVAŞININ BAŞLANGICIDIR.

Ama bu kutlamalarda otobüsleri durdurup, halkın ulusal bayramını yasaklamakla Valiler, İçişleri Bakanı, AKP İktidarı suç işlemiştir. Yasal, Anayasal bir hakkın kullanılmasını engellemiştir.

Bu, suçtur.

Bunun ergeç hesabı sorulur.

Sorulacaktır.

Ne diyordu marşta:

“GÜN DOĞDU. HEP UYANDIK

SİPERLERE DAYANDIK…”

Halk siperlere dayandı, ama onları da korku sardı.

Ne var ki korkunun ecele faydası yok.

Korku, bu güne değin, faşist iktidarların ölümünü durduramadı…

Ali Eralp

İLK KURŞUN

Erdal Sarızeybek: POLİS SUÇ İŞLİYOR, HESAP SORULMAZ SANIYOR, YANILIYOR. /// CC : @E_Sarize ybek @erdalsarizeybek


POLİS SUÇ İŞLİYOR, HESAP SORULMAZ SANIYOR, AMA HEPSİ YANILIYOR…

Bu ülkede bir kişinin ister tek ister toplu halde, eline Türk Bayrağı’nı alarak yürümesi suç değildir. İzmir’den kalkıp Ankara’ya gitmek için otobüse binmek de suç değildir, gitmek de suç değildir. Hele ki bu yürüyüş Cumhuriyet Bayramı’nı kutlamak için yapılıyorsa, bırakın suç olmayı, toplumsal dayanışma ve sorumluluğu yansıttığı için kamu gücü kullanan hükümet organları tarafından teşvik edilmesi ve kolaylaştırılması kamusal bir zorunluluktur.

Bayram kutlamalarla ilgili kanunlar var, yönetmelikler ve hele ki bu hükümetin son çıkardığı “Ulusal ve Resmi Bayramlarda Yapılacak Törenler Yönetmeliği var, bakınız amaç neymiş; “Bayramların anlam ve önemine uygun olarak coşku ile kutlanmasını sağlamak ve böylece Büyük Atatürk’e ve ilkelerine bağlılığı geliştirmek ve Ulusal birliği pekiştirmek”. Şimdi de bakınız ULUS/ANKARA’da VALİ’nin ve POLİS’in yaptığına, halkın üzerine boşaltılan tonlarca suya, biber gazlarına, vurulan coplara, kalkanlara ve sonuçta bayram için bir araya gelmiş halkımıza uygulanan şiddete bir bakınız! Bu uygulama nerden baksanız amaca aykırı, nerden baksanız suç! Derhal görevden alınmalı ve bu makam sahipleri yargılanmalıdır.

Cumhuriyetimizin ilan edildiği Ulus’taki Birinci Meclis önünde yapılan halkımızın bir araya gelişi ve ardından Anıtkabir’e yürüyüş yapmasını durdurmak, elinde Türk Bayrağı ile yürüyen insanımıza müdahale ederek engellemek adli bir suçtur(Bakınız Türk Ceza Kanunu, Madde 109.).

Bu suçun “Valilik Emri” ya da “Kamu Güvenliği” denilerek işlenmesi hukuki sorumluluğu kaldırmaz, aksine bu emri verenler için de suçtur, hatta ağırlaştırıcı nedendir. Vali emri deyip polisin müdahale etmesi, zor kullanması, bu zor içinde biber gazı, cop, kalkan, fiziksel şiddet kullanılması polis için de suçtur ve suçu ağırlaştırıcı nedenler içerisindedir.

Şimdi mesele şudur; bu suça kim el koyacak, kim soruşturacak, kim yargılayacaktır?

CHP teşkilatlı bir siyasi parti olarak tüm hukuki mekanizmaları harekete geçirmeli, bu olaylarda zarar gören, mağdur olan, fiziksel şiddete maruz kalan insanlarımızı bulmalı, ilgilenmeli, şikâyetlerini hukuki zemine taşıyacak ilk adımları atmalıdır. Bu konuda Ankara Barosu da harekete geçmeli ve hem siyasi partilerimize hem de insanlarımıza hukuki yardım yollarını açmalıdır. Benzer çalışmalar İzmir ve İstanbul Baroları tarafından da yapılmalıdır, çünkü baroların kuruluş amaçlarından önde gelenleri işte budur zaten; halka hukuki yardım sağlamak.

MHP, CHP’nin ve Ankara-İzmir ve İstanbul Barolarının olası çalışmalarını tüm parti gücüyle desteklemeli ve bu desteğini halkımıza açıklamalıdır. MHP, nasıl ki yeri geldiğinde AKP’ye açık açık destek veriyorsa, tıpkı onun gibi “söze konu olan vatan ve cumhuriyet” deyip CHP’nin ve baroların bu konudaki çalışmalarına vereceği desteği ilan etmelidir ki halkımız gelinen bu noktada kimin nerede saf tuttuğunu bilsin ve görsün!

CHP ve MHP konuyu meclise taşımalı, nasıl ki mecliste sözde darbe komisyonları kurulabiliyorsa, halkımıza açıktan, kasten ve bilerek uygulanan bu şiddetin sorumlularının bulunması ve yargılanması için de komisyon kurulmalıdır. Nasıl ki sözde işkence komisyonları tek tek askerimizi çağırıp ifade alıyorsa, kurulacak bu komisyon da Ankara Valisi ve Emniyet Müdürü’nü, ardından İçişleri Bakanı’nı, derken Başbakan’ı çağırıp ifadelerini almalı ve bu hayasızca işlenen bu insanlık suçlarını yargıya taşımalıdır!

Hatta bu konuda gensoru verilmeli, hatta bu konu, hükümet yeniden güvenoyu istemek zorunda kalacak şekilde meclis gündeminden hiç düşürülmemelidir! Öyle ya cumhuriyeti yıkmak isteyenlerle işbirliği yapsınlar, evlatlarımızı göz göre göre şehit etsinler, kimse ses çıkarmasın, üstüne de cumhuriyeti korumak isteyenlere devlet gücüyle saldırsınlar, öyle mi! Kusura bakmasınlar ama Anadolu tabiriyle “yemezler “ artık!

29 Ekim 2012, ULUS OLAYI bize açıkça göstermiştir ki, AKP siyaseti Türk Milleti’nin iradesini artık temsil etmemektedir.

Bu ülke ve insanlarımız AKP’nin, CHP’nin, MHP’nin malı değildir, aksine sayılanların hepsi bizim malımızdır, egemenlik bizimdir, karar da bizimdir, halkımızındır. Halk iradesinin gerçek temsili, artık CHP ve MHP’nin başta anayasa, başta Suriye, başta Barzani ve PKK, başta halkımızın işsizlik, yoksulluk ve fakirliği konularında oturduğu yerden laf ebeliği yapmak şeklinde değil, halka gitmek, meydanlara çıkarak halkımızdan yardım ve destek istemek şeklinde gerçekleşmelidir.

ANKARA ULUS’TA HALKIMIZ ANITKABİR’E YÜRÜYEREK YURDUN VE EGEMENLİĞİN TEK SAHİBİNİN KENDİSİ OLDUĞUNU AÇIKÇA GÖSTERMİŞTİR. AKP MEVCUT SİYASETİNİ DERHAL DEĞİŞTİRMEDİĞİ TAKDİRDE, HALKIN BU GÜCÜ, GÜN GELECEK ANITKABİR’DEN MECLİS’E GEÇECEKTİR!

YİNE KANIT MI İSTİYORSUNUZ BENDEN; GÖRÜNEN KÖY KLAVUZ İSTER Mİ HİÇ!

İLK KURŞUN

KURULUŞ HUKUKUNDAN TASFİYE HUKUKUNA /// CC : @ulusalkanalTV @ulusalkanal


Kurtuluş Savaşı’nda bir yandan işgalci düşmanla çarpışılırken diğer yandan içerdeki işbirlikçilerle mücadele edilmektedir. Saltanat ve hilafet makamının tayin ettiği şekli anlamda meşru İstanbul Hükümetleri ile gücünü Türk halkından alan Ankara hükümetleri karşısında Türk halkının yaşadığı ikilem nasıl giderilecekti? Halkın, yüzyılların koşullanmasıyla kutsal hilafet makamının teslimiyeti öneren buyruğuna karşı çıkması nasıl sağlanacaktı? Bu sorun Türk halkının bağımsız yaşama iradesiyle çözüldü. Teslimiyetle direnme arasındaki otorite yarışını dayanağını evrensel hukukun direnme meşruiyetinden alan Ankara kazandı.

Osmanlının çözülüş ve çöküşünün, parçalanıp paylaşılma oyunlarının yakın tanığı olan kurtuluş önderleri gelecek kuşakların aynı zilleti yaşamasını istemiyorlardı. Çok kimlikli, çok kültürlü, çok uluslu imparatorluklar çağı geride kalmıştı. Düşmandan kurtarılabilen vatanda milli ekonomiye, milli bürokrasiye, milli yargıya, milli orduya dayalı bir ulusun yaşama şansı olabilirdi. Bu nedenle milli ekonomiye dayalı ulus devletin ve ulusun inşa edilmesi zorunluydu.

Osmanlı’nın çok kimlikli, çok kültürlü yapısıyla iç içe geçen sömürge ekonomisinin dayattığı çok hukuklu bir yapısı da vardı. Osmanlı hukukunun, Osmanlı yargısının gücü asli tebaasına, Türklere, Müslümanlara yetiyordu. Osmanlı ülkesindeki yabancılar, hatta Osmanlı uyruğu olduğu halde yabancı ülke pasaportu edinenler Osmanlı yargısından muaftı. Bu kişiler konsolosluk mahkemelerinde yargılanırdı. Hukuki anlaşmazlığın bir tarafı yabancı, diğer yanı Müslüman-Türk olsa bile dava Konsolosluk mahkemelerinde görülürdü. Oradan da haksız olsa bile yabancı aleyhine asla hüküm çıkmazdı.

Kurtuluşun ve kuruluşun önderlerinin saltanatı ve hilafeti kaldırıp Cumhuriyet’i tercih etmeleri tarihin verdiği acı derslerin sonucudur. Saltanat ve hilafetle birlikte çok hukuklu, çok kültürlü, çok kimlikli siyasal yapının yanında yüz yıllarca Türk halkının kanını emen sömürge ekonomisine de son verilmek istenmiştir. Lozan antlaşması öncesinde 17 Şubat – 4 Mart 1923 arası düzenlenen İzmir İktisat Kongresi’nde siyasal bağımsızlığın ekonomik bağımsızlıkla tamamlanacağı mesajının verilmesi dikkat çekicidir. Kapitülasyonların, Düyunu Umumiye’ nin hukuken geçerliliğinin sürdüğü bir dönemde Lozan’daki emperyalist devletlere verilen bir kararlılık manifestosu olarak da çok önemlidir.

29 Ekim 1923 Cumhuriyet’in ilanı, rejim değişikliğinin ötesinde ve ilerisinde köklü bir tercihi de göstermektedir. Türk halkı kurtuluş ve kuruluş sürecini devrimci bir yöntemle ekonomik, siyasal, toplumsal alanlara da yaymakta, toplumu temelden değiştirmektedir. Tebaa olmaktan ulus olmaya, kulluktan yurttaşlığa geçişin hukuksal dayanakları oluşturulmaktadır. Cumhuriyet’in ilk yılları baş döndürücü devrimlerin yaşama geçirildiği, kurumsallaştırıldığı, ulus devletin, çağdaş toplumun hukuki temellerinin atıldığı bir süreç olarak görülmelidir.

Her ekonomik ve siyasal düzenin kendi hukukunu oluşturması, hukukun da bu doğrultuda sistemin güvencesi olması esastır. Bu nedenle devrimle kurulan Cumhuriyet’in hukuk devriminin Cumhuriyet’in hukuk zırhı olması doğaldır. Kuruluş dönemini bu açıdan incelersek Türk milletini girdiği çağdaş uygarlık yolundan alıkoymaya yönelik her türlü girişim ve gerici kalkışmaların karşısında Cumhuriyet’in ihtilal hukukunu bulduğunu görürüz. Bu, tarihte yaşanan acıların, yok olma sınırından dönmenin, bölgemizde ulus devlet olarak yaşanabileceğinin Cumhuriyet kadrolarının derin bilinçaltında yaşattığı bir duyarlılığın ifadesi olarak değerlendirilmelidir.

Yukarıda anlatılanlar kurtuluş ve kuruluş süreci tanıklarının henüz sağ olduğu bir dönemin devlet duyarlılığının özetidir. Yurttaşların yüksek bir özgüven içinde çağdaş uygarlığa yöneldiği dönem atmosferinin panoramasıdır. Milli ekonominin üzerine inşa edilen milli devletin bütün kurumlarıyla uyumlu bir şekilde işlediği bir dönemin hikayesidir.

Günümüz Türkiye’sini yönetenler 29 Ekim 1923 felsefesinin, yani ulus devletin, üniter yapının, laikliğin antitezini temsil eden bir geleneğin mirasçılarıdırlar. Cumhuriyet’in kuruluş felsefesine itirazı olan bir anlayışın psikokültürel ikliminde yetişmiş kadrolardır. Türkiye’nin ulus devlet, üniter yapı, milli ekonomi üzerinde inşa edilmesini hazmedememiş olan Lozan’da masanın karşı tarafında oturanlar da uygun zamanın geldiğini düşünmektedirler. Yaşanılan süreçte Türkiye Cumhuriyeti’nin 29 Ekim 1923 kuruluş kodları ile doku uyuşmazlığı içinde olan siyasi güç sahipleri ile küresel güçler arasında ilginç bir ittifak söz konusudur.

ABD ve AB Türkiye’nin ulus devlet kurulumundan rahatsızlık duymaktadırlar. Alt kimliklere bölünmenin, yerelleşmenin, etnik ve mezhepsel kaosun panzehiri olan üniter yapıdan, ulus devlet modelinden Türkiye’nin bir an önce vazgeçmesi için bastırmaktadırlar. Bölge Kalkınma Ajansları, yerelleşmenin özendirici modeli olarak sunulmaktadır. Sivilleşme, Kemalizm’in militarist tortularından arınma söylemiyle Türkiye’ye bölünmenin hukuku dayatılmaktadır.

Darbecileri tasfiye ve demokratikleşme kamuflajıyla başta Türk Silahlı Kuvvetleri olmak üzere HSYKnın, Anayasa Mahkemesinin, Danıştay’ın, Yargıtay’ın ve diğer rejim dinamiklerinin burnunun sürtülmesi ve hizaya getirilmesi kesintisiz sürdürülmektedir. TSK’nın tasfiyesiyle rejim ve ülke bağımsızlığının güvencesi olmaktan çıkarılmasında hukuk araçsallaştırılmaktadır.

Cumhuriyet’in kuruluş hukuku ortadan kaldırılıp, yerine tasfiye hukuku ikame edilirken son darbenin silahı yedekte bekletilmektedir. Ulus devlet Anayasası yerine bölünmenin, ayrışmanın, Atatürk Cumhuriyeti’nin tasfiyesinin hukuk meşruiyetini oluşturacak “Sivil Anayasa” için kamuoyu olgunlaştırılmaktadır!

Av. Hüseyin Özbek/İstanbul Barosu Genel Sekreteri

İLK KURŞUN

TARİHE HAVALE /// CC : @ulusalkanalTV @ulusalkanal


“Zaten tutuklu bulunan şahsımla ilgili olarak çıkarılan bu YAKALAMA KARARI’nın maksadının ne olduğu konusunu da kamuoyunun dikkatine sunuyorum. Garantiye aldılar. Ne olur ne olmaz. BALYOZ’dan çıkarsa, bundan yatmaya devam etsin.TBMM’ye gitmesin. Tüm bu yaşananları tarihe ve aziz milletimin vicdanına havale ediyorum.”

Yukarıdaki sözler MHP milletvekili, BALYOZ’dan 18 yıla hükümlü, 28 ŞUBAT davası sanığı, E.Korg.Engin ALAN’a ait.

28 ŞUBAT Davası’ndan tutuklu olanların büyük çoğunluğu gibi onun da BATI ÇALIŞMA GRUBU ile uzak-yakın hiç bir ilişkisi olmadı.

İfadesinde de belirttiği gibi 1996-2000 yılları arasında Özel Kuvvetler Komutanı, 2000-2002 yıllarında da doğuda kolordu komutanlığı yaptı.

28 Şubat’la ilgili çalışma yapmış olsa da; yasal olarak SUÇ UNSURU’nun ne, suçun ve suçlunun kim olduğunu açıklayacak bir hukukçunun çıkacağını sanmıyorum ya, neyse. Hukukçuya veya hukuka bakan mı var?

Varsayalım BÇG’nda çalışanlar suçlu, “BÇG’NA GİRMEYE YETKİLİ PERSONEL” listesinde adı bulunan veya herhangi bir emri alan nasıl suçlu oluyor?

Şu tutuklama talebinde bulunan veya karar verenler bir açıklasa da anlasak. Biz de sesimizi kısıp otursak.

Ama olanak var mı?

Kime sorma hakkımız var?

Kimden açıklama bekleme hakkımız var?

SANIK sıfatı yüklenenler içerde bekleyedursun. Bir gün elbet iddianame yazılır. Mahkeme kabul eder. Sanıklara açıklanmak istendiği kadarı açıklanır. Onlar da suçlarını öğrenmeye ve suçsuzluklarını kanıtlamaya çalışır.

Bu arada kaç ay, kaç yıl geçer ne önemi var!

Onlar AKP’ye ve temsil ettiği anlayışa uymayan bir Silahlı Kuvvetlerin mensupları ya, bu kadar suç yeter de artar bile.

” YAPTIKLARIMIZ YAPACAKLARIMIZIN GÜVENCESİDİR” diye övünürler ya bazen.

BALYOZ davasında yapılan yargılama ve verilen cezalar, ERGENEKON’un yılan hikayesine döndürülüşü de 28 ŞUBAT’ın nereye doğru gideceğinin göstergeleri.

E.Korg. Engin ALAN bir davadan mahkum ve cezaevinde iken neden ikinci bir davada da tutuklu yargılanmasına karar veriliyor?

Sayın ALAN sebebini çok iyi biliyor.

Kamuoyunun da bildiğini değerlendiriyor.

Kurumsal intikamın yanında bireysel kin ve intikam da vardır bu kararın altında.

Engin ALAN, Çanakkale’deki bir törende Başbakan’ın gelmesini bekletmeyerek töreni resmen ilan edilen zamanda başlatmıştır.

Bu büyük bir suçtur KİNDAR VE DİNDAR NESİL için.

Bununla da kalmayarak konuşmasını yapıp yerin otururken ayağa kalkıp sultana temenna etmemiştir.

Bu daha da büyük suçtur.

Başbakan da bu yaptığının karşılığında Silivri’ye gönderildiğini 75 milyona medya yoluyla ilan etmiştir.

Hukuk budur.

28 ŞUBAT hukukunun da bundan farklı olmasını bekleyecek ne olgu var elimizde?

Korg.ALAN yapılanı tarihe havale ediyor, bir de aziz milletin vicdanına.

Tarihe öyle çok havale yapıldı ki, tarih de içinden nasıl çıkacağını şaşıracak.

BALYOZ’da 2000′e yakın maddi hata görülmezden geldi.

ERGENEKON’da daha geçen hafta bir GİZLİ TANIK’ın 31 yıla mahkum olduğu açıklandı. Hem de ne suçtan. “Osmanım” ın suç dosyasını zaten biliyorduk.

Bir tane adam gibi gizli tanık bulunamaz mıydı?

Bu kadar suç işlemiş, nice yıllara mahkum olmuş insan bozmalarından nasıl doğru bir tanıklık bekliyor hukukumuz ve hukukçularımız? Hayrettir!

Bugün yeni bir havale konusu daha yer aldı medyada. Askeri Casusluk Davası’nda dört aydır tutuklu üsteğmenin suç unsuru olan bir belgeyi 12 yaşında hazırlamış olması gerekiyor.

Davanın ciddiyetine bakın.

İddia makamının duyarlılığına bakın.

Dört aydır bu genç subayı tutuklayan mahkemeye bakın.

Havale üstüne havale gönderiliyor.

Aziz milletimizin vicdanına gelince;

Şüphesiz sızılar içinde.

Rahatsız.

Ama bedeni harekete geçirecek yüreksizlikten dolayı çaresiz.

Başkasından beklenti içinde.

Dilerim 29 Ekim buluşması örnek olur.

Naci BEŞTEPE

İLK KURŞUN

KEMALİST CUMHURİYETİ YIKMAK İSTEYENLERE SESLENİYORUZ: AVUCUNUZU YALARSINIZ. /// CC : @ulusalkana lTV @ulusalkanal


Ülkemiz Atatürk Türkiyesi olmaktan çıktı. Yarı bağımlılıktan, tam bağımlılığa geçti. Amerika ne derse o oluyor şimdi.

Şu sıralar, ABD’nin planlayıp yönlendirdiği, “Ilımlı İslam” temelinde, bir karşıdevrim süreci yaşıyoruz.

Türkiye’yi şeriatçı ülkelerden ayıran laik, çağdaş yapı, yani 1923 Cumhuriyet devrimi yok edilmeye çalışılıyor.

Hedef, Cumhuriyet dönemini tasfiye etmek… 2002’de başlayan “Ilımlı İslam yolculuğu”na son noktayı koymak… Siyasal İslam’ın yol haritasını ve ABD’nin BOP planını tamamlamak…

Yargıyı, orduyu, Milli Eğitimi, Emniyeti, yani tüm devlet kurumlarını kuşatma ve teslim alma harekâtı bitti. Şimdi sıra, Türkiye’yi bütünüyle teslim almaya geldi.

Yıllardan beri kesintisiz kutlanan Cumhuriyet Bayramını yasaklayarak, Kemalist Cumhuriyetin başlangıç tarihini ortadan kaldırmaya çalıştılar, ama başaramadılar. Cumhuriyete sahip çıkan, direnen, karşı koyan güçlerle karşılaşınca, geri adım atmak zorunda kaldılar.

Son aylarda Derviş Mehmet’lerin, Sait Molla’ların torunları Atatürk’ten, Cumhuriyetten öç alma yarışını hızlandırdılar.

Çünkü onlar, kör bağ bıçağı ile Kubilay’ı kesen dedelerinin idam edilmesini bir türlü unutamıyorlar.

Batı ve ABD emperyalizmi de Kurtuluş Savaşı yenilgisini bir türlü hazmedemiyor.

Bu yüzden ele ele verip, Cumhuriyete, tüm cumhuriyet kurumlarına savaş açtılar. Tıpkı dedeleri, ataları gibi…

Ama avuçlarını yalarlar.

Burası ne Libya’dır, ne Irak’tır, ne Afganistan’dır, ne de Arabistan’dır. Burası, Başkomutan Gazi Mustafa Kemal Atatürk’le birlikte 1923 şanlı devrimini gerçekleştirmiş bir ülkedir.

Şunu aklınızdan hiç çıkarmayın:

Siz ne Cumhuriyeti, ne 19 Mayıs’ı, ne 30 Ağustos’u, ne Atatürk’ü yok edebilirsiniz…

Buna gücünüz yetmez…

Bu yüce milletin sabrını denemekten de vazgeçin artık.

Bu büyük millet zamanı, vakti geldiğinde tehlikeler karşısında kenetlenmesini, ayağa kalkmasını çok iyi bilir. Bunu 29 Ekim’de, Ulus’ta, TBMM’nin önünde bir kez daha kanıtlayacaktır. Siz de görüp tanık olacaksınız.

Şaşıracaksınız.

Korkacaksınız.

Meydanın boş olmadığını anlayacaksınız.

Geçen yıl “deprem”i bahane ederek “Cumhuriyet törenleri”ni yasakladınız, ama yine de halk, ellerinde bayraklar ve fenerlerle büyük bir coşku içerisinde bayramını kutladı. Hem de milyonların katılımıyla…

Engel olabildiniz mi?

Olamadınız…

Olamazsınız.

Çünkü siz Ortaçağ’ı savunuyorsunuz. Sömüreni, işgalciyi savunuyorsunuz. Geçmişi, yok olanı, gericiliği, şeriatçılığı savunuyorsunuz. Mandacılığı savunuyorsunuz.

Siz Vahdettin’siniz. Damat Ferit’siniz. Ali Kemal’siniz. Derviş Mehmet’siniz.

Karşınızda ise Atatürk var. Atatürk’ler var.

Siz Tarihin tekerini geriye çevirmeye çalışıyorsunuz. Türkiye’yi parçalayıp, sömürge yapmak için mücadele veriyorsunuz.

Siz Sevr’siniz.

Karşınızda ise Lozan var.

21. yüzyılın Mustafa Kemal’leri “Tam Bağımsızlığı“, geleceği, uygarlığı, ulus devleti savunuyorlar.

Bir doğa yasasıdır, bir tarih yasasıdır: Çürüyen, eskiyen, uygarlığa ayak uyduramayan yok olup gider.

AĞABABANIZ AMERİKA İLE BİRLİKTE SİZLER DE YOK OLACAKSINIZ.

Biz inanıyoruz ki AKP’ye oy vermeyen yüzde 50 ve AKP’ye oy veren milyonlarca vatandaşımız da Cumhuriyetimizin yıkılmasına göz yummayacaktır…

Onun için, kimse yanlış hesaplar peşinde koşmasın. Kimse Kemalist cumhuriyeti ılımlı ya da ılımsız İslam cumhuriyeti ve tarikat, cemaat devleti ile değiştirmeye kalkmasın. Kimsenin gücü yetmez buna. Çünkü Cumhuriyet öyle kolay kazanılmadı, kolay da teslim edilemez…

Edilmeyecektir…

Ali Eralp

İLK KURŞUN

CUMHURİYET VE TÜRK DENİZCİLİĞİ


Giriş

Denizden beslenmeyen hiç bir faaliyet başarıya ulaşamaz. Tarih boyunca savaşı denizden besleyebilenler zafere ulaşmışlardır. İstiklal Savaşı’mızın kazanılmasında da aynısı olmuştur. Sivil asker Türk denizcileri fedakarlık ve kahramanlıkları ile zafere çok önemli katkıda bulunmuşlardır. Atatürk’ün Gözüm Sakarya’da, Dumlupınar’da kulağım İnebolu’da … sözü denizden gelecek lojistik desteğin önemini göstermektedir. Bu hizmet o kadar değerliydi ki, savaş sonunda cephede çarpışanlar kadar, bu hizmette görev alan ve görevini başarıyla yapan kaptanlar da İstiklal Madalyası ile ödüllendirilmişlerdir. Çok sayıda deniz subayı arasında, ticaret kaptanları da vardı. Lojistik destek yanında, Kuvayi Milliye gemileri nadiren de olsa başarılı taarruz faaliyetleri de yaptılar. Üsteğmen Necati Özdeniz komutasındaki hücumbot, Enosis adlı Yunan ticaret gemisini ele geçirdi. Enosis gemisinde devlet bütçesini etkileyecek güçte altın külçesiyle mücevher bulunmuştur.

Cumhuriyet Donanması

Yeni devletin neredeyse olmayan donanmasının ilk resmi faaliyeti Ege’deki iki adanın teslim alınması idi. 24 Temmuz 1923’de imzalanan Lozan Antlaşması gereğince İmroz (Gökçeada) ve Tenedos (Bozcaada) adalarının teslim alınması gerekiyordu. İki gambot, Gökçeada ve Bozcaada kaymakamları ile idari personelini Eylül ayı sonlarına doğru bu adalara ulaştırdı. 29 Ekim 1923’te Cumhuriyet ilan edildi. Türkiye Cumhuriyetinin donanması hurda denilecek bir durumda, Haliç’te bulunuyordu. Yavuz gemimiz ise üç kocaman yarası ile Tuzla’da idi. İçlerinde yalnız, okul gemisi olarak görev yapmakta olan Hamidiye kruvazörü ile Ertuğrul yatı seyre çıkamaz, fakat az da olsa kullanılabilir olarak korunmuştu. Cumhuriyet’in ilanını kutlama maksadıyla selamlık atış emri geldiğinde 101 pare atışın yarısı Hamidiye, yarısı da Ertuğrul gemisi tarafından yapılabildi. Daha sonra, Hamidiye, yeni Cumhuriyetin adını denizlerde göstermek amacıyla seyre hazırlandı. Eski zırhlılardan İclaliye’nin direkleri ile Muin-i Zafer korvetinin köprüstü Hamidiye’ye takıldı. Gemi binbir zorlukla seyre hazırlanabildi. Hamidiye’nin 250 askeri eksikti. Gemi haliçten çıkmadan bir gün önce askerler geldi. Sırtlarında resmi elbise yoktu. Haliç’ten çıkan gemi, Dolmabahçe yerine, Büyük Ada açıklarına demirlemişti. Burada gözden uzak bir şekilde askerlerin resmi elbiseleri giydirilmiş, ilk askerlik eğitimleri yaptırılmış ve bir hafta sonra Dolmabahçe önüne demirlenmiştir.

Atatürk ve Deniz Politikası

Yüce Atatürk, denizin ne kadar önemli olduğunu Çanakkale Savaşı sırasında anlamıştı. Bunu Çanakkale Savaşlarından hemen sonraya ait ifadesinde vurgulamıştı: Biz Çanakkale’de İstanbul’u kurtardık. Ama karşımızda denizlere hakim olmanın sağladığı üstünlükle, manevra kabiliyetini daima elinde bulunduran ve bundan geniş ölçüde faydalanan bir düşman vardı. Keza Alman tarihçisi E. Jöckh’e verdiği şu demeçte de : Boğazları ve Çanakkale’yi tıkamakla Rusları Karadeniz’e kapatmış oldum ve eninde sonunda çökmeye mahkum ettim. Ama biz de, Kızıldeniz’in ve Hint Okyanusu’nun eteğinde olduğumuz halde, aynı nedenden ötürü çökmeye mahkumuz. Herhangi bir okyanusa açılamıyoruz. Deniz Kuvvetlerinin yardımından yoksun olan bir kara kuvveti olarak, yarımadamızı, kendi kara kuvvetlerini çekinmeden getirecek bir düşmana karşı hiç bir zaman savunamayız.

Atatürk’ün etrafında gerek deniz hukuku, gerek deniz stratejisi ve diğer deniz konularında bilgi verecek, analiz yapacak bir danışman yoktu. Bu yeni Cumhuriyetin en zayıf yönlerinden biriydi. Bu sıkıntı Lozan görüşmelerinde de yaşanmıştı. Deniz Kuvvetlerini kara ordusunun bir parçası gibi görme hastalığı yeni Cumhuriyete de aynen sirayet etmişti. Genelkurmay Başkanı F.Çakmak, donanmayı Bursa’daki Kolordunun emrine verip Marmara dışına çıkmasını yasaklamıştı. Ayrıca Donanmaya sadece denizaltı ve hücumbotun yeterli olacağını savunuyordu. Nitekim dışarıdan alınan ilk gemiler, Birinci ve İkinci İnöünü adı verilen iki denizaltı gemisi olmuştu. Türk denizcileri, bunun ne denli yanlış olduğunu Atatürk’e anlatma fırsatını, Atatürk ve beraberindeki heyetin 11-21 Eylül 1924 tarihleri arasında Karadeniz seyahati sırasında buldular. Hamidiye gemisi ile yapılan bu seyahat esnasında Atatürk, deniz kuvvetleri mensuplarını daha iyi tanıdı, fikir alışverişi yaptı, onların istek ve değerlendirmelerini birini ağızdan dinledi ve denizcilerin görev bilincini yakından gördü. Bu seyahat, Türk denizciliği için bir dönüm noktası oldu. Ayrılırken Hamidiye’nin hatıra defterine şunları yazdı: Hamidiye kruvazörü eskiden hatıra kalan, donanma içinde, Türkiye Cumhuriyeti’nin denizlerde faaliyet geçen ilk gemisi oldu. Beş seneden beri özlediğim deniz hayatını bana yaşatan bu gemi oldu. Türk donanmasını bu gemide ve ona refakat eden Peyk-i Şevket torpido kruvazöründe tanıdım. Temas ettiğim, ruhu genç, fikri genç bu gelecek komutan ve subayları izde bahriyemiz için güçlü umutlar uyandırdı. Bu kıymetli, çok arzulu heyeti, hatıralarla dolu bu gemi içinde bırakmakla yetinilemez. Onları, uygun ve hak ettikleri kadar gelişime ulaştırabilmek için bugünün gereklerine kavuşturmak lazımdır…

Nitekim Atatürk hemen harekete geçmiş ve 2 Kasım 1924 günü Meclis’in açılışında yaptığı konuşmada bahriyenin modernize edilmesinin gereğini vurgulamıştır. Ve 30 Aralık 1924’te Bahriye Bakanlığı kurulmuştur. İlk bakan Atatürk’ün yakın çalışma arkadaşı emekli kara binbaşı İhsan Yavuzer olmuştur. Başta F. Çakmak ve ordu komutanları olmak üzere bir çok kişi buna karşı çıkmıştır. Bahriye Bakanlığı üç yıl sonra lağv edildi. Buna rağmen ilk ve son bakan İhsan Bey, ideolojik ve doktriner anlamda önemli gelişmeler sağladı. 2 kruvazör, 2 denizaltı, 2 torpito kruvazörü ve 3 küçük muhripten kurulu ilk donanma bu dönemde denize çıkarak savaş eğitimine başlamıştır. Ayrıca Yavuz gemisinin onarım kararı alınmıştır. Yavuz gemisinin onarımının 1928 yılına kadar geciktirilmesi, Türk Genelkurmayının denizcilik vizyonunun ne kadar körleşmiş olduğunun açık bir göstergesidir. Bunu ancak denizci bir devlet anlayabilirdi. Enosis politikasından vazgeçmemiş Yunanistan’ın Savunma Bakanı Kiryako: Türkler, Yavuz’u onarırlarsa bizim donanmamız kuvvetsiz kalır. Eğer şimdiden aklımızı başımıza alıp da Yavuz’un karşısına aynı kudrette bir donanma çıkaramazsak, sonradan bunun parasını, çıkacak bir savaşta Türkler’e veririz, şeklinde konuşmuştur.

Dünyanın İlk Seyyar Sergisi

Atatürk, ülkenin kültür ve ekonomisinin yabancı devletlerde propogandasını yaptırmak üzere deniz yollarının Karadeniz adlı ticaret gemisini 1926 yılında seyyar bir sergi biçiminde düzenleterek Helsinki’ye kadar bütün Akdeniz ve Atlas Okyanusu limanlarında dolaştırmıştır.

12 Haziran 1926 tarihinde İstanbul’dan demir alan Karadeniz, 12 ülkede 16 şehri ziyaret etti. 86 günde 10 bin mil yol alıp yüzbinlerce insanla karşılaşan gemi, hareketinden 3 ay sonra, 5 Eylül 1926 Pazar günü İstanbul’a döndü. 95 kişilik sergi heyeti ve memurlarının yanı sıra, 47 kişilik Riyaset-i Cumhur Orkestrası da görev aldı. Gemide 16 balo düzenlendi, hariçte 36 ziyafete iştirak edildi. Bütün limanlarda gemiyi ziyaret edenlerin 65 bin kişiye ulaştığı tahmin ediliyor. Türk Milletini deniz sorunlarına yaklaştırmak için iki deniz subayına en büyük soyadlarını vermişti. Eski Donanma Komutanlarından Koramiral Şükrü’ye, Okan, Kurmay Binbaşı Fahri’ye, Korutürk soyadını vermişti. Bu da gösteriyordu ki, Atatürk, dünya çapındaki gelişmelerde de Donanmayı birinci araç olarak kullanmıştı. Bu konuda deniz personeline o kadar güvenmişti ki şapka devriminde verdiği özel emirle ilk önce deniz personeline şapkayı giydirmiş, bundan altı ay sonra şapka kanununu çıkarmıştır. Onun aziz naşını taşıyan Yavuz Gemisine refakat etmek üzere, bir kaç devletin savaş gemisi göndermeleri devlete deniz yoluyla yaptığı saygınlık hizmetinin başka bir kanıtı olmuştur.

Not: Bu makalenin hazırlanmasında Afif Büyüktuğrul’un Büyük Atamız ve Türk Denizciliği adlı kitabından faydalanılmıştır.

Deniz Tarihçisi

Dr. Nejat Tarakçı

İLK KURŞUN

KIRIMLILARIN UNUTULAN ACILARI VE ÖRNEK VATAN ÖZLEMLERİ


Bilgisayar arşivimdeki eski yazıları gözden geçirirken Kırımlı kardeşlerimizin yaşadığı acı olaylar, toplumsal bir soykırım ve sürgün olayları ile ilgili bazı anılar dikkatimi çekti. Yazarlarımız, çizerlerimiz günümüzde cereyan eden, Çağdaş Cumhuriyetimizin temellerini sarsan olaylarla o kadar meşguller ki, gözlerimizi başka istikametlere çevirmek imkânı bulamıyor gibiyiz. Oysa günümüzdeki yanlışlıkların daha iyi değerlendirilebilmesi için geçmişimizin çok iyi bilinmesi ve ders alınması şarttır. Hele Osmanlı İmparatorluğunun son dönemlerinde yüzyıllardır yaşadıkları topraklarını terk etmek zorunda kalan göçmenlerimizin başına gelen olaylar asla unutulmamalı ve unutturulmamalıdır. Biz bu gün güncel olayları bir kenara bırakıp Ulusumuzun önemli bir kesimini temsil eden Kırım Türklerinin yaşadığı zorlukları, bu olayın canlı şahitlerinin dilinden aynen aktararak bilgilerinize sunmak istiyoruz.

Anlatan : Fatma KERİMOVA – Hazırlayan : Yrd. Doç. Dr. Zuhal YÜKSEL

“Ben, 1921 yılında Gurzuf’da doğdum. Tahsilimi Yalta’da öğretmen okulunda tamamladıktan sonra aynı okulda bir sene öğretmenlik yaptım.

“18 Mayıs 1944′de gece saat ikide askerler tüfekleriyle kapımıza geldiler. Haydi, 15 dakika içinde evden çıkacaksınız. Yanınıza bir kaşık, bir çanak, biraz da yağ alabilirsiniz. Başka bir şey almayın.” diye bağırıyorlardı. Bizim hiç bir şeyden haberimiz yoktu ve hepimiz çok şaşkındık. Gecenin bir yarısında uykudan askerler tarafından uyandırılmanın korkusu ve aptallığı da bize hâkimdi. Hepimiz ağlamaya başladık. Evde iki kız kardeşim, annem ve ben vardık. 15 dakika sonra askerler bütün Kırım Tatar halkını koyun gibi sürerek bir meydana topladılar. Kamyonlar gelince de hepimizi bu kamyonlara doldurarak Ak-mescit’e götürdüler. Akmescit’de de ellerinde silâhlarıyla askerler toplanmışlardı ve bizleri vagonlara ittire kaktıra bindirdiler. Çoluk-çocuk sanki annesinden ayrılan koyun sürüsü gibi bağrışarak ağlaşıyorlardı. Orası bir mahşer yeri gibiydi. Analar çocuklarını bulamıyor, qartanaylar kocalarını bulamıyordu. Çok kalabalıktı ve herkes ağlıyordu. Askerler de vagonlara binmemiz için bize baskı yapıyorlardı. İşte bizi vatanımızdan böyle ayırdılar.

Vagonlar çok pis havasız ve kalabalıktı. İnsanlar üst üste yığılmış gibiydi. Yiyecek bir şey de yoktu. Zayıf olanlar, ihtiyarlar, ölmeye başladı. Ölülerimizi vagonların bir tarafına yığıp, o rahmetlilerle birlikte yola devam ediyorduk. Zaman zaman yolda tren duruyor ve askerlerin kontrolleri altında trenlerden inebiliyorduk. Bu arada vagonlardaki ölüleri de atıyorlardı. Hiç birine mezar yapılmadı. Kim bilir, onların ölüleri ne oldu? Kurt, kuş mu yedi? Çürüyüp gittiler mi? Allah günahlarını affetsin. Neyse, yanlarında unu olanlar tenekelerin üzerinde pide yapıp yiyor, olmayanlar da onlara bakıyordu. Kimse yanına fazla yiyecek alamamıştı ki.

Halkımız niçin böyle bir cezaya reva görüldüklerini anlamadan 18 gün süren yolculuk sonucu Özbekistan’ın Şarıhan denilen yerine bırakıldık. Hepimizi hamamlara götürüp bitlerimizden temizlediler. Orada başımıza gelenler ise anlatılamayacak kadar acıdır. Sonra bizi kocaman arabalara bindirdiler ve kolhozlara dağıttılar.

Biz bu kolhozlarda çok uzun zaman yaşadık. Bizi beş yıl kalacaksınız diye aldatmışlardı. Biz uzun zaman bekledik, gelip bizi vatanımıza geri götürecekler diye. Buralarda önceleri çok sıkıntı çektik. İhtiyarlardan, hastalardan bilhassa çocuklardan çok ölenler oldu. Aradan 4–5 yıl geçtikten sonra biraz daha rahatladık.

Halkımız bizi vatana geri götürmeyeceklerini anlayınca, vatana dönmek için kendi kendisine çare aramaya başladı. Bu arada Kırım Tatar Millî hareketi ortaya çıktı ve Vatan Kırım’a dönme mücadelesi başladı. Sovyetlerde çıkan gazeteler millî yolbaşçımız Mustafa Cemil’e askere gitmiyor gibi bahanelerle kara çalmaya başladı. Mustafa Cemil tutuklandı ve hapsedildi. O’nun hayatının uzun bir dönemi hapiste geçti.

Benim kardeşlerim 1968 yılında Kırım’a döndüler. Kırım’da onları çok muzdarip etmişler. Ev almalarına, ev kurmalarına izin vermedikleri gibi, nereye giderseler gitsinler vagonlara koyup Kırım’ın dışına sürüyorlarmış. Çocuklarını, (hayvanlara bile yapılmayacak şekilde) kaldırıp kaldırıp kamyonlara atıyorlar ve Kırım’ın dışına Ukrayna’nın iç kısmına döküyorlarmış. Sonra Musa Mamut kendini yaktı. Rahmetli, ev aldığı halde, bir kaç kere evinden sürülmüş, hapsedilmiş, kendi vatanında yapılan bu mezalime dayanamayıp protesto maksadıyla kendini yakmış. Öldü zavallı. Ama bunlara o bile tesir etmedi.

Biz Özbekistan’daydık. Fakat Kırım’da yapılan bu mezalimi duyuyor, gene de vatanımıza dönmek istiyorduk ve döndük. Çünkü biz Kırım’da doğduk. Dedelerimiz, atalarımız, Kırım’da yaşadı, Kırım’da öldü. Bizim aslımız Kırım’da. Biz Kırım’a gelip yerleşelim de sıkıntıyı çeksek, ölsek bile çocuklarımız vatanlarında rahat yaşarlar diye düşündük. Zaten çocuklarım da Kırım’da yaşamak istediler. Gerçi onlar Kırım’da doğmadılar ama biz vatanımızı her zaman anlatıyorduk. Biraz da kan çekiyor herhalde.

Şimdi burada çok sıkıntımız var. Türkiye’den biraz biraz yardım geliyor. Ama Vatan Kırım’a döndüğümüz için hiç pişman değiliz, çok memnunuz.”

Bunun gibi pek çok anı o acı dönem içinde Kırımlıların Sovyetler Birliği toplumu içinde nasıl ezildiklerini açıklıyor. Bu anıların daha yaralayıcı bölümü sadece Rusların değil, işgal döneminde Almanların yaptığı kıyımlarla ilgilidir. Bu dönemle ilgili anıları, fırsat buldukça ilerideki günlerde sunmaya çalışacağız.

Dr. M. Galip Baysan

İLKKURŞUN

AKP PERİŞAN, ŞAŞKIN, ÇARESİZ.


AKP, uçak trafikçiliğine soyundu.

Uçakları indiriyor, kaldırıyor… Arama, tarama yapıyor… Rezil rüsva olduk dünyaya.

Nihayet Bülent Arınç da başladı ağlamaya. Uzun zamandan beri unutmuştu.

AKP perişan, çaresiz, şaşkın.

Bir kuyuya düştü ki…

Bir kuyuya düştü ki Recep Tayyip…

Gayya kuyusu…

Cehennem kuyusu…

Dört yanında ateş. Yangın…

Ekonomi dibe vurdu.

Hazine tamtakır.

222 milyar dolarla aldığı dış borç 623 milyar dolar oldu bugün. Büyüme tepetaklak düşüyor. Bu yeni işsizler ordusunun habercisi demektir.

İç tasarruf yüzde 20’lerden yüzde 12’lere geriledi. Sanayi girdisiyle, çıktısıyla dışa bağımlı hale geldi.

Tarım can çekişiyor.

Kâr getiren tüm kuruluşlar, kamu malları yabancılara satıldığı için tüm kazanç, tüm kâr da onlara akıyor. Üretim de yok…

AKP’nin elinde bir tek çözüm aracı kaldı şimdi: ZAM, VERGİ.

Zam yapmak… Dolaylı, dolaysız vergi almak..

Başı sıkıştıkça zam yapıyor. Vergiyi artırıyor. Deli Dumrul gibi tutmuş köprünün başını. Geçenden bir akçe, geçmeyenden iki akçe alıyor. Çökmüş yoksul halkın göğsüne… Dolaylı vergi, dolaysız vergi. Zam…

İsterse vermesin.

İcra hazır. Alıcı kuş gibi bekliyor tepesinde.

Emeklilerin maaşlarına bile icra getirdi bu iktidar. Bir zamanlar esnaflık yapıp da bırakmış olanların maşının dörtte birini icra yoluyla kesiyor.

Kefen soygunculuğudur bu. Zulümdür.

Bir kuyuya düştü ki AKP…

Bir kuyuya düştü ki Recep Tayyip…

Sağında, solunda, önünde, arkasında her yerde direniş. İşçiler haklarını söke söke alıyorlar.

Sıra ötekilere de gelecek. Yakında onlar da seslerini yükseltecekler. Çarık ayağı sıkmaya başladı çünkü. Onlar da nasırlı ellerini yumruk yapmasını öğrenecekler.

Bir de yurtseverler aydınlar, birleşmesini bütünleşmesini öğrenebilseler…

Bir kuyuya düştü ki AKP…

Bir kuyuya düştü ki Recep Tayyip…

Çabalıyor çıkmak için.

Çırpınıyor.

Ama zor.

Elinden tutup çeken de yok. AB de, NATO da soğuk davranıyor ona.

Siz bakmayın onun alımlı çalımlı yürümesine. Kasımpaşalı ağzıyla atıp tutmasına.

Dışı seni yakar, içi beni.

Başına bir Hariciye Nazırı bela etti ki…

Tam ateşin ortasına attı onu. Cehennemin ortasında bir Gayya Kuyusuna.

Komşularla “sıfır sorun” diye başladı işe, çevresinde kavga etmediği komşu bırakmadı.

Rusya, Çin, İran, Suriye, Irak, dünyayı karşısına aldı.

AKP Ateşle oynuyor.

Oysa Rusya’ya, İran’a göbekten bağlı.

Kış yaklaşıyor. Rusya bir kesse doğalgazı, tüm Türkiye donar.

Bir yandan da müttefiki, stratejik ortağı Amerika bastırıyor.

“Beşar Esat gitmeli, Suriye parçalanmalı…”diyor.

“İran’ın, Irak’ın, Suriye’nin, Türkiye’nin topraklarından koparılan parçalarla “Büyük Kürdistan” kurulmalı.”

“Büyük Kürdistan kurulmalı ki BOP gerçekleşebilsin. Hadi aslanım…”

BOP Eşbaşkanı da “başüstüne” diyor. Canla başla çalışıyor. Destekçisi, koltuk değneği Devlet Bahçeli de canla başla ona yardımcı oluyor. Düştüğü yerde elinden tutup kaldırıyor. İçişleri Bakanın gensorusunda bile güvenoyu verdi.

Bazı AKP’liler seçimlerin öne çekilmesine oy vermiyor, Devlet Bahçeli veriyor.

Sonra da göğsünü gere gere “Biz sözümüzü tuttuk. Bizde fire yok, AKP’de var” diyor.

İhanet diz boyu… İhanet vıcık vıcık çamur. İçinde horon tepiyorlar.

Ama hesap günü de yaklaşıyor.

Bu millet dindardır, dinine bağlıdır, dinden söz edenleri sever.

Ama…

Aynı zamanda da milliyetçidir.

Ne zaman, nerede, ne yapacağı, nasıl ayağa kalkacağı belli olmaz…

Demiştik ya. Bir de yurtsever aydınlar birleşmesini, bütünleşmesini öğrenebilseler…

İşte o zaman AKP’nin Hesap verme günü daha da çabuk gelecektir…

AMA MUTLAKA

GELECEKTİR…

O GÜN GELECEKTİR.

Ali Eralp

İLK KURŞUN

ANKARA’NIN BAŞKENT OLUŞUNUN HİKÂYESİ


Milli Mücadele döneminden sonra ilk ele alınan sorunlardan biri, Birinci Dünya savaşı sırasında ve özellikle Çanakkale Muharebeleri esnasında elde edilen büyük deneyimler sonunda İstanbul un yerine yeni bir Başkent arayışının gerekli olduğunun ortaya çıkmasıdır. 1923 Yılının Ekim ayı başlarında özellikle askerlerin en gençlerinden biri olan, Dışişleri Bakanı İsmet Paşa hummalı bir faaliyet içindeydi. Ali Fuat Paşa dönemle ilgili anılarında bakın ne diyor:

“İsmet Paşa Lozan’dan döndüğü günden beri iki mühim mesele üzerinde ısrarla durmuş, bunların acele hallini istemişti. Biri, Ankara’nın hükümet merkezi olduğunun kanunla tespiti, diğeri Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümetinin ne cins hükümet olduğunun bir an evvel ilanı idi.”(1) Ali Fuat Paşa bu sözlerle İsmet Paşa’nın çabalarına açıklık getirmek istemiştir. İsmet Paşa’da kendi anılarında “Ali Fuat Paşa doğru teşhis koymuş, Lozan’dan bu kanaatle geldim.”(2) diyerek bu hususu teyit ediyordu.

Lozan Antlaşması gereği 6 Ekim 1923’te son yabancı askerin de İstanbul’u terk etmesinden üç gün sonra, 9 Ekim 1923’te, İsmet Paşa ve 13 arkadaşı Meclise bir maddelik bir yasa tasarısı sundular. “Türkiye Devletinin makarrı idaresi (Başkenti) Ankara şehridir.(3) Tasarının gerekçesinde “İstanbul’un hep halifelik merkezi kalacağı” söyleniyor ve Yeni Türkiye’nin başkentinin Anadolu’da ve Ankara kentinde seçilmesi gerektiği” vurgulanıyordu. 1500 yıldır üç büyük imparatorluğa (Roma, Bizans ve Osmanlı İmparatorlukları) başkentlik yapmış, İslam’ın en büyük şehrini terk etmek ve yeni bir başkent kabullenmek hem Türkler hem de yabancılar için kolay değildi. Yasa 13 Ekimde kabul edilince, Ankara yeni Türk Devletinin başkenti oldu.(4 )
Askerler arasında devletin başkentinin İstanbul dışında olması gerektiği uzun zamandan beri tartışılmaktaydı. Türk Tarih Kurumu’nun eski başkanlarından Hasan Cemil Çambel bu konu ile ilgili espirili bir anı nakletmektedir.

“Meşrutiyetten sonra Harbiye Nazırı Salih Paşa’nın başkanlığında, haftada bir, askeri şura toplanırdı. İstanbul’da kaldığı müddetçe, Salih Paşa fahri başkanlığı Goltz Paşa’ya bıraktı. Bir toplantıda Goltz Paşa: “Başkenti İstanbul’dan Anadolu’ya mesela Konya’ya nakledin dedi. Çünkü, İstanbul çalışmaya, iş görmeye elverişli bir yer değildir. Tabiat, cenneti yeryüzüne indirmiş ve İstanbul’u seçmiş.”

Tam bu anda hademe geldi ve Nazım Paşa’ya (sonra Harbiye Nazırı ve Balkan Harbinde Başkumandan): “Biri gelmiş sizinle görüşmek istiyor” dedi ve Nazım Paşa dışarı çıktı.

Goltz Paşa sözüne devamla: “Bu cennet hayatını tabii yaşayacaksınız. O Boğaziçi, o Çamlıca, o Adalar, cana can katar. Evleriniz o cennet köşelerinden birindedir. Daireler, işlerinizin başına ancak öğleye doğru gelirsiniz. Kahveniz nefis, sigaranız nefis. Uzaktan geldiğiniz ve yorulduğunuz için, tabii bir kahve, bir sigara içeceksiniz. O esnada misafirler ziyaretinize gelmeye başlar. Dünyanın en nazik, en kibar, en ikramcı insanlarısınız. Kahveler, sigaralar, tatlı sohbetler derken birde bakarsınız ki, vapur zamanı gelmiş! Arada bir iki kağıda, belki de okumadan imza eder ve kalkar gidersiniz.

İşte tam bu anda Nazım Paşa içeri girdi ve “Ekselans bana müsaade, Sarıyer vapuruna yetişmek için gitmeliyim” demez mi? Goltz Paşa dayanamadı, koltuğuna yaslandı ve dakikalarca kahkaha attı.(5)

Yabancı ülkeler uzun süre İstanbul’dan ayrılmak istemediler. 1925 başında İstanbul’da 18 devlet, Ankara’da yalnız 4 devlet temsilciliği bulunuyordu (Afganistan, Polonya, Sovyetler Birliği ve Fransa temsilcileri)(6) İngiltere temsilciliği ancak 3 Haziran 1929’da Mustafa Kemal Paşa’nın bir politik oyunu sonunda Ankara’da ilk resmi faaliyetini göstermiştir.(7)

İsmet Paşa’nın çözümünü istediği ikinci konu siyasi rejim sorunu idi. Ekim ayı sonunda bu sorunun çözümüne ağırlık verildi. İsmet Paşa’nın Lozan’dan oldukça azimli ve kararlı dönmüş oluşu, onu yurdu için çok yararlı olacağına inandığı bir konuda sabırsız bir davranış içine sokuyordu. Bu genç generalin ruh halini anlayabilmek için, Lozan’daki atmosferi, bir İngiliz gazetecinin gözlemlerine dayanarak savaş sonu genel durumu ve Türkiye’nin dış dünya ile ilişkilerini yansıtmak istiyoruz.

“İstanbul’da Amerikalı ve İngiliz özel muhabirleri, birkaç casus aracılığı ile dedikodu ve kulak dolması sözleri bir araya getirip (Dış dünyaya) gönderdiklerini içtenlikle itiraf etmişlerdir.”
(8)

İstanbul’da yabancı basın mensupları Rumlardan para alıyor, her gazete muhabirinin Yunanlılar tarafından para desteği gördüğünü öğreniyordum.”(9) ( Ünlü Amerikalı yazar Ernest Hemingway’de bu gruba dâhildi. Bir savaş muhabiri olarak yazılarında batı dünyasına Yunan cinayetleri hakkında bir tek kelime duyurmadı. Buna rağmen Trakyadaki Yunanlıların kaçışından etkilenecek, Hıristiyanlık adına acı duyduğunu ifade edecektir.)

İsmet Paşa, yabancıların Türkiye’deki devlet sistemi üzerinde de şüpheli bir tavır aldıklarını görmüş ve bu konuda sorulara muhatap olmuştu.(10) Meclisin başında bir Meclis Reisi vardı. Onun yanında herbiri ayrı ayrı Meclis tarafından seçilen ve Meclis’e karşı sorumlu olan Bakanlar ve onların da başkanı (Başbakan) bulunuyordu. Ayrıca İstanbul’da yetki ve sorumlulukları açık bir şekilde anlaşılmamış Osmanlı ailesinden kalan bir Halife yani dünya Müslümanlarının (bir kısmının) lideri duruyordu.

Bayan Ellison bu sistemi İngiltere’de devlet adamları ile tartıştığını söylüyor ve görüşlerini şu sözlerle ifade ediyordu: “Bizim birçok devlet adamlarımızla bu sistemi konuştum, Lord Curzon dahil hepsi bana bu sistemin sürekli başarı kazanamayacağını, ya da herhangi bir sürekli idareye başarıyla uygulanmayacağını söylediler.” (11)

Bütün bu nedenlerle İsmet Paşa devletin yönetim şeklinin uluslar arası anlayışa uygun bir şekle dönüşmesini istiyordu.

DİPNOTLAR:

(1) Ali Fuat Cebesoy: Siyasi Hatıralarım, II Kısım, s.8 ( Vatan Neşriyat, İstanbul–1955)
(2) İsmet İnönü Hatıraları–2, s.166( Burçak Yayınları–1969)
(3) Bilal N. Şimşir: Ankara Ankara, Bir Başkentin Doğuşu s.235(Bilgi Yayınevi Ankara–1988)
(4) Aynı eser, s.233–249
(5) Hasan Cemil Çamlıbel, Makaleler, Hatıralar, s.102( TTK, Ankara–1987)
(6) Ankara Ankara, s.329–335
(7) Aynı eser, s.344–345
(8) Grace Mary Ellison, ; An English Women In Angora, Bir İngiliz Kadın Gazeteci Gözüyle Kuvayı Milliye Ankarasıs.302–303 ( Milliyet Yayınları İstanbul–1976)
(9) G.M. Ellison, s.141
(10) Şevket Süreyya Aydemir: Tek Adam–3, s.154(Remzi Kitabevi, İstanbul–1966)
(11) G.M. Ellison, s.192

M.GALİP BAYSAN

İLK KURŞUN

TÜRK ULUSUNUN BAŞINDAKİ EN BÜYÜK BELA, “YALANCI SİYASET İNSANLARI”DIR!


BİR ULUSUN GERÇEK ANLAMINDA GÜÇLÜ ULUS OLABİLMESİNİN “BİLİMCE, TEKNİKÇE VE AHLAKÇA GÜÇLÜ OLMAYA” BAĞLI OLDUĞUNU, BUNLARDAN YOKSUN BİR ULUSUN EN SON SİLAHLARLA DONANMIŞ OLSA BİLE “GÜÇLÜ ULUS” SAYILAMAYACAĞINI ÖZENLE VURGULAMIŞTI.

OSMANLI DEVLETİ’NİN YIKILIŞINI VE TÜRK ULUSUNUN YOK OLMANIN EŞİĞİNE GELİŞİNİ DE “YALANCI SİYASET ADAMLARININ” HAZIRLADIĞINA DİKKATLERİ ÇEKMİŞTİ:

“BÜYÜK VE BOŞ HAYALLER ARDINDA KOŞUP, YAPAMAYACAĞI ŞEYİ YAPARMIŞ GİBİ GÖRÜNEN SAHTEKÂRLARDAN DEĞİLİZ.

BÜYÜK VE BOŞ HAYALLER PEŞİNDE KOŞMAK YÜZÜNDEN BÜTÜN DÜNYANIN KİNİNİ, KIZGINLIĞINI, BU ÜLKENİN, BU ULUSUN ÜZERİNE ÇEKTİK.

BİZ İSLAMCILIK YAPMADIK. ‘YAPARIZ, YAPACAĞIZ’ DEDİK; DÜŞMANLARIMIZ DA ‘ÖYLEYSE YAPTIRMADAN, BİR AN ÖNCE ÖLDÜRELİM’ DEDİLER.

TURANCILIK YAPMADIK, YİNE ‘YAPARIZ, YAPABİLİRİZ, YAPACAĞIZ’ DEDİK, DÜŞMANLARIMIZ DA ‘ÖYLEYSE YAPTIRMADAN ÖLDÜRELİM’ DEDİLER.

BÜTÜN OLAY BUNDAN İBARETTİR.

DÜNYAYA KORKU VE KAYGI VERİCİ KAVRAMLAR ARKASINDAN KOŞUP DÜŞMANLARIMIZIN SAYISINI VE ÜZERİMİZDEKİ BASKILARINI ARTTIRMAYA ÇALIŞMAKTAN İSE, DOĞAL SINIRA, MEŞRU SINIRA ÇEKİLELİM. HADDİMİZİ BİLELİM.

BİZ, YALNIZ ÖZGÜRLÜK VE BAĞIMSIZLIK İSTEYEN BİR ULUSUZ VE YALNIZ VE ANCAK BUNUN İÇİN YAŞAMIMIZI HARCARIZ.

YEMEN’DE KAVRULUP YOK OLAN ANADOLU ÇOCUKLARININ SAYISINI BİLİYOR MUSUNUZ?

AFRİKA’DA TUTUNMAK İÇİN, MISIR’DA BARINMAK İÇİN, SURİYE VE IRAK’I ELDE TUTMAK İÇİN NE KADAR ANADOLU ÇOCUĞU YOK OLDU, BİLİYOR MUSUNUZ?

PEKİ SONUÇ NE OLDU, GÖRÜYOR MUSUNUZ?

GÖRÜLÜYOR Kİ, BİR HAVA VE HEVES İÇİN, BİR KURUNTU VE DÜŞ İÇİN BÜTÜN ANADOLU HALKINI YOK ETMEK İSTİYORLARDI.”


SONUÇ:

BAŞTA İKTİDAR KONUMUNDAKİLER OLMAK ÜZERE TÜM SİYASAL PARTİLER, KENDİLERİNİ “YALAN”DAN VE “YALANCI SİYASET İNSANLARI”NDAN ARINDIRMADIKÇA, DEMOKRATİK MEŞRULUKTAN YOKSUN OLDUKLARINI BİLMELİDİRLER!

MİLLETVEKİLİ SEÇİLECEK, İKTİDARA GELECEK KADAR OY ÇOKLUĞU ELDE ETMELERİ, YALANCI SİYASETÇİLERE MEŞRULUK KAZANDIRMAYA YETMEZ!

PROF. DR. ÖZER OZANKAYA

İLK KURŞUN

İSTİHBARAT ALANI

Sınırsız, Seçkin, Sansürsüz, Kemalist Haber Blogu

Derin İstihbarat

strateji, güvenlik, araştırma, istihbarat, komplo teorileri, mizah, teknoloji, mk ultra, nwo

İSTİHBARAT

Şifresiz Yayın!

%d blogcu bunu beğendi: