Etiket arşivi: insan hakları

PUTİN’İN ADAMLARI BENİ ÖLDÜRECEK


Rusya’nın önde gelen insan hakları savunucularından gazeteci Tanya Lokşina ardı ardına ölüm tehditleri alınca basın toplantısı düzenledi. Lokşina “İstihbarat peşimde ama yılmayacağım” dedi

DIŞ HABERLER SERVİSİ

Mayıs ayında üçüncü kez devlet başkanlığı koltuğuna oturan Vladimir Putin’in 12 yıllık iktidarı boyunca Rusya’nın kötüye giden insan hakları ve basın özgürlüğü karnesinde düşüş devam ediyor.

Yolsuzlukları ifşa eden ünlü gazeteci Anna Politkovskya‘nın 2006’da ve Rusya’ya bağlı özerk cumhuriyet Çeçenistan’daki insan haklarını araştıran Natalya Estemirova’nın 2009’da öldürülmesinin şokunun halen yaşandığı ülkede gazeteci Tanya Lokşina aldığı ölüm tehditlerini basın toplantısıyla açıkladı. Dünyanın en etkili insan hakları örgütlerinden Human Rights Watch’ın araştırmacılarından Lokşina önceki gün yaptığı toplantıda, doğmamış çocuğunun bile tehdit edildiğini anlattı.

‘Artık yalnızsın’
Tehdit mesajlarında her adımının belirtildiğini anlatan Lokşina, telefonunun dinlendiğine bunun da güvenlik güçleri tarafından yapıldığına inandığını anlattı. Geçen hafta Müslüman nüfus ağırlıklı Dağıstan’a gitmeden önce gelen bir mesajı anlatan hamile Lokşina; “Kolay bir doğum yapmayacağımı ve Moskova’ya döndüğümde peşimden geleceklerini söyleyen bir mesaj gönderdiler” dedi.

Ödüllü gazeteci
Ödüllü bir gazeteci de olan Lokşina mesajlarda yer alan bilgilerin ancak özel görüşmelerinin takip edilmesiyle elde edebileceğine dair çarpıcı örnekler verdi. Kuzey Kafkaslar konusunda Rusya’nın en önemli uzmanlarından eşinin uçağı kalktığı anda cebine gelen “Artık yalnızsın” mesajından, doğum yapacağı tarihe ve kayıtlı olmayan ev adresine kadar özel hayatının izlendiğini Rus basınına dehşet içinde anlattı.

Ombudsman araştırıyor
Geçen aralık ayında Dağıstan’da polis şiddetine sıklıkla yer veren muhalif bir yerel gazetenin sahibi Hadzimurad Kamalov, ofisinin dışında vurularak öldürülmüştü. Rus Dışişleri Bakanlığı, insan hakları ombudsman’ından Lokşina’nın iddialarının soruşturulması için talimat geldiğini açıkladı. Meclisten yakın bir zamanda geçen yeni bir yasaya göre yurtdışından fon alan sivil toplum kuruluşları ‘yabancı ajan’ olarak kayıt yaptırmak zorunda.

Yaşar Nuri Öztürk: Din, insan hakları, taciz ve ibadet


İnsan hakları ihlali, insanları tacizle ibadetler arasındaki ilişkiyi irdeleyen yoğun sorulara muhatap olmaktayım. Soruların omurgasında şu iki cümle var:

“Dünya genelinde, Müslümanlığın insan haklarına saygısız, insanları tacizi mubah gören bir din olduğu yolunda yaygın bir kanı var. İnsanı taciz ve insan haklarını ihlal pahasına yapılan ibadetlerin durumu nedir; bu ibadetlerden sevap ve Allah rızası beklenebilir mi?”

İnsanı taciz ve insan haklarını ihlal pahasına yapılan ibadetlerden elbette ki hayır beklenemez. Onlar, Tanrı katında, ibadet tabelası altına saklanmış insanlık suçları olarak kalırlar. Ve Mâûn suresine göre, sahibinin lanetlenmesinden başka bir işe yaramazlar. Nitekim Kur’an bu ibadetlerin yapıldığı mabet patentli yerlere‚ ‘zarar mescitleri’ diyor ve mensuplarını bu mescitlerde namaz kılmamaya çağırıyor.

Hz. Peygamber, soğan, sarmısak yiyenlerin camiye gelmesini yasaklamıştır. Çünkü onların ağız kokuları insanları taciz etmektedir. Soğan ve sarımsak kokusuyla taciz, ibadeti ibadet olmaktan çıkarıyorsa başka yollarla taciz veya insan haklarına tecavüz pahasına yapılan ibadet nasıl olur da “İslam’ın gözettiği anlamda ibadet” olur?! Esas ibadet, bu tacizlerin insan hayatından çıkarılmasının yolu ve reçetesi değil midir?!

İbadet bahanesiyle insanları taciz, gerçek dinin yerini sahte istismar dininin aldığı coğrafyalarda dikkat çeker. Ve bu tacizler giderek engizisyona dönüşür. Sonuç, din adına zulümdür.

O halde, insanların en küçük anlamda tacizine ve en küçük anlamda insan hakkı ihlaline sebep oluşturan bir ibadet, ibadet olmaktan çıkar, doğrudan veya dolaylı hak ihlali ve zulüm haline gelir. İslam, tüm bu olumsuzlukların doğmasını önlemek üzere çok radikal tedbirler almıştır. Ne yazık ki bu tedbirler, tarihin her döneminde, dini sömürü ve saltanat aracı yapanlarca ya tamamen yok edilmiş yahut da çeşitli oyunlarla işlemez hale getirilmiştir.

İBADET ADI ALTINDA TACİZİN TÜRLERİ

Kur’an’ın verileri açısından baktığımızda ibadet bahanesiyle taciz iki ana başlık arz eder: Birincisi maddî haklara tecavüzle taciz, ikincisi rahatsızlık vererek (ses ve tavırla) tacizdir.

Birinci başlık altına şunları koyabiliriz:

1. Mescit-mabet yapmak için insanların mülk ve mallarına çeşitli baskı ve hilelerle (örneğin, ahiret-cehennem korkusu salarak veya örtülü tehditler sergileyerek, din dışı, dine saygısız gösterme tehditleri işleterek) el koymak:

Bu olumsuzluklardan birinin veya birkaçının bulaştığı mabetlerde ibadet caiz değildir. Çünkü Kur’an, ibadet edilebilecek bir mabedin ancak takva üzerine kurulan bir mabet olabileceğini açıkça bildirmekte, Hz. Peygamber, takva üzerine kurulmayan mabetlerde ebediyyen namaz kılmaması için uyarılmaktadır. (Bk. Tevbe suresi, 107-108)

2. İbadet etmeyenlerden alınan vergi vs. türü paralarla mescit-mabet yapmak, maaşlı din görevlisi tutmak, mabet ve mescit masraflarını kamu hazinesinden karşılamak.

Tüm yurttaşların hakkı olan kamu mal ve imkânlarını sadece ibadet edenlerin yararlanacağı hizmetlere harcamak, Diyanet’in veya din cemaatlarının kullanımına vermek, açık bir Mâûn ihlalidir yani şirktir.

İkinci ana başlık olan ses ve tavırlarla tacizin başında bid’at ezanlarıyla taciz gelmektedir.

Şunu bilmeliyiz ki, namaz vaktinin cihazla duyurulması bizzat Peygamberimiz tarafından yasaklanmıştır. O halde, ezanı cihazla okumak İslam‘a tamamen aykırıdır. Bırakın ezanı, fakihler, cihazla okunan Kur’an’ı Kur’an saymamaktadır.

Ezanla taciz, makineyle ezan okumanın başlamasıyla başlamış ve başını alıp giderek bugün bazı zeminlerde âdeta anayasal suça dönüşmüş bulunuyor. Bu suça karşı çıkanlar, ‘dinden, ezandan, namazdan rahatsız olmak’ vs. gibi din dışı ithamlarla anında bastırılmakta ve hak ihlaline karşı çıkışlar bir tür dinsizlik gibi yaftalanarak insanlar susturulmaktadır. Oysa ki, birçoklarının ‘aşırılık ve baskıcılık’ ile suçladığı İran gibi bir ülkede bile ezanların dışarıdaki insanları taciz etmemesi için hoparlörlerin cami içine dönük hale getirilmesi esas alınmıştır. Üstelik İran’da, birer bid’at alameti Osmanlı türü olan minareler de yoktur. İran’da caminin iyice yakınına sokulmadıkça ezanı duyamazsınız.

Ne yazık ki, din konusunda artık İran kadar özgür değiliz.

YURT GAZETESİ

İRAN’DA GENİŞ ÇAPLI İNSAN HAKLARI İHLALLERİ SÜRÜYOR


İRAN ANALİZ / Sınır Tanımayan Gazeteciler Örgütü yaptığı açıklamasında 2 Eylül tarihi itibariyle Evin Cezaevinde bir yıllık hapis cezası başlayan İranlı gazeteci ve insan hakları aktivisti Cila Beni Yakub’un tutuklanmasını kınadı. Benzer şekilde yüzlerce sivil toplum kuruluşu aktivisti, gazeteci, yazar, düşünür, akademisyen ve hukukçu İran İslam Cumhuriyeti cezaevlerinde çoğu asılsız ve mesnetsiz iddialarla tutuklu bulunuyor. Cila hanım eşi gazeteci Behmen Ahmedi Emuyi ile 2009 hileli cumhurbaşkanlığı seçimleri protesto eylemleri sürecinde tutuklanmıştı.

2009 yılındaki hileli cumhurbaşkanlığı seçimlerinin milyonlarca İranlı tarafından protesto edildiği gösteriler İran rejim güçlerince zorlukla bastırılmıştı. Çok sayıda devrim muhafızı, Besicler, Lübnan Hizbullahı ve Irak Bedir Tugayları militanlarının da yardımlarıyla kanlı şekilde bastırılan barışçıl gösteriler muhaliflerin bastırıldığı tasfiye politikalarıyla devam etmişti. Bu çerçevede aktivist Cila Beni Yakup ile gazeteci eşi Behmen Ahmedi Amuyi de yüzlerce benzeleri gibi tutuklananlar arasında yer almıştı.

Eşi zaten beş yıldır hapis cezasını çeken bayan Cila da hapis cezasını çekmek üzere yollara düştü.

Öte yandan Sınır Tanımayan Gazeteciler Örgütü İran’da tutuklu bulunan bir diğer aileye dikkat çekti: Mehsa İmrabadi ile Mesut Bestani. Karı koca her ikisi de ayrı ayrı iki yıl ve altı yıl hapis cezası çekiyor.

2009 protestoları sonrası tutuklama furyasıyla tutuklananların çoğunluğu haksız yere ve çeşitli klişi iddialar ile hapis cezası alıyor. “Rejime karşı propaganda yapmak” başta olmak üzere sair iddialarla suçlanan gazetecilerden Cila Beni Yakub aynı zamanda 30 yıl gazetecilik yapmaktan da men edildi.

Bir diğer demir parmaklıklar ardındaki reformcu gazeteci İsa Seherkız’ın gittikçe kötüleşen sağlık durumuyla ilgili olarak Sınır Tanımayan Gazeteciler Örgütü duyduğu ciddi endişeleri dile getirdi.

NAZİLERDEN AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ’NE . Ya Norveç’in durumu?


BIZE "GECMISINIZLE BARISIN" DIYEN VE DEMOKRASI DERSI VEREN AVRUPALILARIN KENDI GECMISLERI ILE NASIL BAS ETTIKLERININ ORNEGI…..

(Bu yazı için İngiliz, The Times Gazetesi’nde 9 Mart 2007’de yayımlanan haberden faydalanılmıştır).

Türkiye ile ilgili bir dava açıldığı zaman Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi aklımıza gelir. Duruşmalar yakından takip edilir. Sonuç lehimize ise seviniriz.

Mahkum olmuşsak, yargıçların "siyasi kararlar aldığını" söyleriz. Ondan sonra işimiz biter.

İnsan Hakları Mahkemesi gündemden düşer.

Mesela, geçtiğimiz yıllarda dış dünyada büyük ilgi toplayan bir dava görüldü.

Çünkü şikayet edilen, Norveç. Şikayetçiler ise insan haklarının çiğnendiğini bildiren 159 Norveçli.

Yanlış okumadınız. Norveç davalı. Hani şu, ikide bir Türkiye’ye insan hakları konusunda akıllar veren, kanun kaçaklarına "ezilenler" diye kapılarını açan Norveç.

Avrupa’nın hatta dünyanın "insan hakları şampiyonu!" Norveç…

Peki, kim bu çoğunun yaşı 70’şe yaklaşan Norveçli 159 erkek ve kadın.

Ne istiyorlar?

Norveç, 2. Dünya Savaşı sırasında Hitler ordularının işgaline uğradı. Hatırlayacaksınız, savaşın ilk döneminde Nazi birlikleri kısa bir sürede Avrupa’nın büyük bir bölümün yuttular. Hitler kendinden o kadar emindi ki, kurduğu "Nazi İmparatorluğu’nun, 1.000 yıl yaşayacağını" söylüyordu. İyi de Almanya tek başına bu iş için yetmezdi. Onun için başta İskandinav ülkeleri olmak üzere işgal edilen toprakların bir kısmında "İnsan haraları" kuruldu. Projeye Lebensborn (Hayatın Kaynağı) adı verildi.

Uygulama şöyle idi. "Sarışın, mavi gözlü, uzun boylu kızlar ve kadınlar seçiliyor, Bunlarla elit SS subayları, ilişki kuruyordu. Hamile kadınlar özel kliniklerde büyük bir dikkatle bakılıyor ve doğum yapmaları sağlanıyordu".

Bebeklerin vaftiz törenleri de Nazi törelerine uygun yapılıyordu. Çocuklar SS subaylarının kasaturalarının üzerinde vaftiz ediliyor, annelere Naziler’e bağlılık yemini ettiriliyordu.

Hitler bu iş ile SS komutanı Himmler’i görevlendirmişti. Saf olduğuna inanılan, Vikingler’in torunları, Danimarkalılar, Norveçliler, özellikle proje içine alınmıştı. Fransa’da ve diğer yerlerde de benzer uygulama yapılıyordu.

Norveç’te bu yoldan 12.000 kadar bebek doğdu. Program 1944’e kadar sürdü. 1945’te, Hitler yenildi. Nazi orduları teslim oldu. Anneler ve çocuklar için kötü günler başladı. Belki Norveçli kızların bir bölümü bu işe gönüllü katıldılar. Ama içlerinde evli olmalarına rağmen, zorla ailelerinden koparılanlar ve kendi istekleri dışında SS subaylarının tecavüzüne uğrayanlar da vardı.

Savaş sonrasında, "damızlık" olarak kullanılan anneler olmadık hakaretlere uğradılar. Ya çocuklar? Babalarını seçme şansı olmayanlar. Hepsi zorla ailelerinden alınarak isimleri değiştirildi ve evlatlık olarak verildiler.

Bir kısmı da akıl hastanelerine kapatıldılar.

"Temizlik programının! başını, papazlar ve tıp mensupları çektiler". Çocukların, "genetik olarak bozuk ve deli olduğunu" bunların büyüyünce "Nazi hayranı" olacağını ilan ettiler.

Bu daha önce Hitler’in Yahudiler’e, Çingeneler’e, akıl hastalarına, cinsi sapıklara, sakatlara uyguladığı tam bir "etnik temizlik" idi. Çocukların bir kısmı evlatlık verildikleri ailelerin zulmüne uğradı. Kızların ırzına geçildi. Okullarda "Nazi piçi" diye teşhir edildiler.

Bugün çok azı hayatta. Haklarını aramak için gittikleri Norveç mahkemeleri yüzlerine bakmadı. Zaten Norveç hükümetleri de bu insanların şikayetlerini dinlemedi. Hatta varlıklarını bile kabul etmedi.

Sonunda, Strasbourg’daki Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne başvurdular. Bugüne kadar uğradıkları zulüm için Norveç hükümetinden, 20 biner Euro tazminat istiyorlar. Bir de uğradıkları zulmün kabul edilmesini. Hepsi bu…

Strasbourg’a gönderilen dosyalardan biri de Gerd Andersen’in. Andersen, 1944 doğumlu. Kapatıldığı bakımevinde dayak yemiş. Defalarca sıcak su ile haşlanmış. Okulda hakaretlere uğramış bu arada öğretmeni kızcağıza tecavüz de etmiş. Evleneceği zaman papaz kendisine "Git, Nazi genlerinden kurtulmak için kısırlaş ondan sonra gel" diye akıl vermiş…

Harriet von Nickel Karl Otto Zinkel’in başlarına gelenler de çok farklı değil. Evlatlık verilen aileler tırnaklarını sökmüşler. Harriet’in sözde "koruyucu babası" kızcağızın alnına kanata kanata Nazi amblemini çizmiş.

İkisi de geri zekalı çocuklar okuluna gönderilmiş. İkisinin de daha 10 yaşında ırzlarına geçilmiş…

İşte, Türkiye’yi "insan haklarını saygısız! olduğu" iddiası ile sık sık eleştiren "insan hakları şampiyonu! Norveç"in hikayesi…

İSTİHBARAT ALANI

Sınırsız, Seçkin, Sansürsüz, Kemalist Haber Blogu

Derin İstihbarat

strateji, güvenlik, araştırma, istihbarat, komplo teorileri, mizah, teknoloji, mk ultra, nwo

İSTİHBARAT

Şifresiz Yayın!

%d blogcu bunu beğendi: