Etiket arşivi: ırak

Arslan Bulut: Türkiye’yi Irak’a çevirmek hayali /// CC : @ArslanBulut1


ABD’nin “Foreign Broadcast İnformation Service” adlı bir bülteni vardır. Kısa adı ile FBIS bülteni denilen bu dergi, ABD Dışişleri Bakanlığı tarafından yayınlanır, bütün ABD Büyükelçiliklerinde bulunur ve bütün ülkelerin Dışişleri Bakanlıkları’na dağıtılır!

27 Haziran 1995 tarihli FBIS bülteninde, ABD’nin eski Moritanya Büyükelçisi David Adolph Korn’un Abdullah Öcalan ile yaptığı görüşmeler yayınlandı.
O görüşmede, terör örgütünün başı Öcalan, “Biz Amerika’da olduğu gibi federal bir devlet, İspanya ve Almanya’da olduğu kadar da demokrasi istiyoruz. Eğer Türkiye kimlik, kültür, dil ve ekonomiye dayalı haklarımızı verirse, şiddeti bir günde durdururuz. İsteğimiz, soykırıma son verilmesi ve bunun için ABD’nin aracılık yapmasıdır. Biz ABD kuruluşları ve vatandaşlarına yönelik hiçbir eylem yapmadık” demişti.

Bu görüşmenin FBIS bülteninde yayınlanması, ABD’nin PKK’ya aleni desteği demekti!

***

2005 yılında, PKK turizm bölgelerinde bombalı saldırılar başlatmıştı. O sırada bize mektup gönderen Nevzat Erkeskin, “Yapılmak istenen, emin olun, bundan Erdoğan ve Gül’ün de haberi var; ABD ve AB tarafından desteklenen ve son zamanlarda tırmanış gösteren PKK terörü baskısıyla Türk Devletini PKK ile masaya oturtmaktır. Masaya oturduktan sonra federasyon konuşulacak, daha sonra da Irak’ın kuzeyindeki oluşumla Türkiye içinde oluşturulan federasyon birleşerek denize de açılma imkanı olan bir Kürt devleti kurulacak” demişti.

Sonraki olaylar Erkeskin’in söylediği gibi gelişti. Gerçekten Türk devletini PKK ile masaya oturttular. PKK’nın ’Demokratik Özerklik’adlı federasyon planı da kabul edildi. Referandum ve genel seçimlerden sonra, PKK ile yapılan anlaşma askıya alındığı için örgüt yeniden saldırılara başladı.

***

O günlerde rahmetli Behiç Kılıç, “Apo bitti Barzani verelim” başlıklı yazısında şöyle diyordu:

“PKK’ya karşıyız diyenler, Elde silah can alan, PKK kökenli eşkıyaya karşı operasyon yapılmasına olabildiğince set çekiyor.. AB-ABD de ’Karşında beni bulursun’ diyebiliyor, içerideki aydınlar da bildirilerinde ’PKK ateş kessin, devlet operasyonları durdurup koşulsuz af çıkarsın, bunlara siyaset imkanı verilsin’teklifine elçilik yapıyor.

Bu, Abdullah Öcalan’ın Ankara’ya teslimiyle ivme kazanan bir süreçtir! Buna ’PKK işini gördü sıra Barzani’de süreci’diyebiliriz ve Batı patentlidir. Ülkemizde ’PKK’ya biz de karşıyız’kampanyası inceden inceye başlatıldığı sırada, Barzani kaynakları da Abdullah Öcalan’ı yaylım ateşine tutmaya başladılar. Barzani’nin yayın organlarında Abdullah Öcalan yerden yere vuruluyor ve Kürtçü hareketlerin Barzani bayrağı altında toplanması isteniyor. Abdullah Öcalan’a ’Türk Genelkurmayı’nın adamı’ (!) bile deniliyor. Bu propaganda Batılı stratejisyenlerce yürütülüyor. Kürt kimlikli insanlara şu dayatılıyor:

’Barzani, Irak’ta devleti kurdu. Bu devlet Batı’nın her türlü desteğine sahip. Petrol bölgelerini kontrol edip zengin olacak. Irak’ta merkezi hükümeti de kontrol edecek. Ardından sırasıyla bu devletin toprakları İran, Suriye ve Türkiye’ye de yayılacak.’

Türkiye’de artık her etnik evin içinde kabul edilen strateji şudur:

’Doğu ve Güneydoğu’da yaşayanlar da K.Irak’ta kurulan Kürt devletinin elde edeceği petrol gelirlerinin nimetlerinden yararlanacak. Buradaki ihalelerin, ticaretin söz sahipleri haline gelecekler. Zenginleştikçe Türkiye’de etkinlikleri artacak. Sırası geldiğinde de…’

Hayal şudur:

’Irak’ta nasıl hem devletimiz var hem Bağdat’a hakimiz, bu Türkiye’de de böyle olacak!’

Bugün PKK adı ile eylem yaptığını, can aldığını, şehirlere sızdığını, Kandil’den geldiğini okuduğumuz terör gruplarının aslında Amerikan destekli Barzani stratejisine hizmet eden öncüler olduğu konusunda bilgiler mevcut. Ve bu Kürtçü siyaset, silahlı silahsız platformlarda ilerledikçe, Ankara da iç çekişmelerle doğru dürüst bir tavır sergileyemediği için Türkiye’nin Kürt insanlarının kafasını karıştırmaktadır.”

***

Şimdi Barzani’nin AKP konresinde boy göstermesi ile Kürtlerin kafası daha da karıştırılmıştır. Peki bu tabloya AKP seçmeninin bir diyeceği yok mudur?

Yeniçağ

MALİKİ’Yİ İKTİDARA GETİREN AMERİKA YENİDEN DEVREDE


İRAN ANALİZ / Kukla Maliki başkanlığındaki Irak’a son haftalarda yoğun şekilde Amerikan işgal ordusuna ait çeşitli birliklerin geldiği yönünde önemli bilgiler yer alıyor. Buna göre sözde Irak hava sahasını kullanarak Suriye’ye giden İran uçaklarını teftiş etmek amacıyla ülkeye geldiği öne sürülen askerlerin başkentteki Müsenna Hava üssünde konuşlandığı, yine Suriye sınırına da bir kısmının gönderildiği kaydedildi. Iraklı kaynaklar ise asıl amacın Suriye direnişinin büyük başarısı nedeniyle Maliki hükümetine yönelik tehdidin açık hale geldiği, sınır kapılarını kontrol etmekte aciz kalan Şii güçlere destek verilmek olduğunu belirtiyor.

Kuveyt es-Siyase Gazetesinin aktardığına göre bu Amerikan işgal askerleri aynı zamanda el-Kaide’ye karşı savaşan hükümete bağlı özel birliklere operasyon, baskın ve silah eğitim de verecek. Iraklı kaynaklara dayandırılan habere göre Suriye ile sınırdaki Anbar eyaletinde bulunan sınır kapılarına çeşitli Amerikan işgal askerleri konuşlandırıldı. El-Velid ile Kaim sınır kapılarına yerleşen işgal askerlerinin günlük olarak Suriye’ye geçecek tır ve araçları kontrol edeceği öne sürüldü. Ninova eyaletindeki Rebie sınır kapısına da bu askerlerin yayılacağı yönünde Kürt kaynaklarının bilgi sızdırdığı ileri sürüldü.

Gelişmelerle ilgili olarak el-Irakiyye’den Hamid Mutlak yaptığı açıklamasında Bağdat ile Washington arasındaki anlaşmaya göre belirli zaman ve şartlar altında Amerikan askeri birliklerinin girişine izin verileceğine dikkat çekti. Siyase gazetesine konuşan ve meclis savunma/güvenlik komisyonu üyesi olan milletvekili Mutlak:” Amerikanın tüm Irak-Suriye sınır kapılarını kontrol edecek askeri güçlerini yerleştirmesi yönündeki doğrulanmamış taleple ilgili komisyonun şüpheleri ve çekinceleri mevcut. ” dedi. Komisyonun bu gelişmenin detaylarıyla ilgili bilgisi bulunmadığını itiraf eden Mutlak, başkanlığını Nuri Malikinin yaptığı Silahlı Kuvvetler Genel Komutanlığı ofisinin olayla ilgilendiği gerçeğini gözler önüne serdi.

Konuşmasına devam eden Mutlak, Washington’un 2003 yılında ülkeyi İran nüfuzuna teslim etmekle büyük hata ettiğini anladığını ileri sürdü. Suriye krizinin İran liderliğinin sahip olduğu Irak’taki hava, deniz ve sınır kapılarındaki istismarı, Beşşar Esed rejimine desteğiyle her şeyin ortaya çıktığını sözlerine ekledi.

Irak direniş grupları, Irak Müslüman Alimler Heyeti ve birçok vatansever oluşum 2008 yılında imzalanan SOFA anlaşmasını kabul etmediğini, bunun işgalci ile onun atadığı kukla iktidar arasında imzalanan hükümsüz bir anlaşma olduğunu belirtmişti. Anlaşmanın işgalin devamını meşrulaştırdığını, elinde yetki olmayan işgal hükümetinin bunu engellemeye gücü de niyeti de olmadığını belirtmişlerdi. Mutlak’ın ifade ettiği gibi istediği an ve istediği zamanda, istediği kadar askeriyle Amerikan’ın Irak’a girdiği ve gireceği gerçeği bir kez daha ortaya çıkmış oldu şeklinde değerlendirmeler yapılıyor.

Iraklı kaynaklar ve gözlemciler ise Amerikan işgal güçlerinin yeniden gelmesinin asıl sebebinin sınır kapılarını kontrol etmekte aciz olan Maliki hükümetine yardım etmek, Suriye içinde Esed rejimine inanılmaz darbeler vurarak ülkede kontrolü ele geçiren Suriye Direnişinin muhtemel etkilerini en aza indirgemek, Irak direnişiyle Maliki’yi tehdit eden oluşumlar arasındaki irtibatı kesmek olduğuna dikkat çekiyor.

ERGUN ÖZGEN : VİETNAM, IRAK, SURİYE VE SINIR ÖTESİ HAREKAT İLE İLGİLİ SİYASAL SONUÇLAR


Dış destekli bölücü ve terör olaylarının zaman zaman ivme kazandığı günümüzde, Irak üzerinden salınan PKK militanlarına karşı yürütülmesi ön görülen operasyonlar sürekli olarak gündeme gelmektedir.

2000 yılına kadar 15 seneden fazla süren harekat sonucu bölücü terör, TSK. tarafından sıfır noktasına getirilmiş iken, müteakip safhada AB normları ve birtakım kriterler gerekçe gösterilerek peş peşe çıkan aflar, eve dönüş yasaları,güvenlik güçlerini acze düşürerek savunma reflekslerini etkisiz hale getiren yasal uygulamalar, umut edilen sonuçları sağlamadığı gibi, konuyu tekrar başa döndürmüştür… Bu gün peşe peşe toprağa verilen şehitlerimizin gerisinde bu munkabız siyasi anlayış yatmaktadır.Başa dönüşe neden olan olaylar serisinde ülkenin güvenlik açısından hukuk yapısı pasivize edilmiştir. Daha önceden de olduğu gibi, legal örgütlenme, legal propaganda ve legal eylem safhaları tekrar uygulandıktan sonra, şimdi de illegal örgütlenme, illegal propaganda ve illegal eylem düzlemine gelinmiştir. Halen psikolojik harekatın silahlı propaganda safhası, PKK tarafından bu istikamette güncelleştirilmektedir.!!!Devam eden süreçte, legal yapıdaki yandaşlarının ise, BMM. yer almaları bu durumda sürpriz olmamıştır!

Bir şiddet veya terör olayının periyodlarına bakıldığında, bunun bir takım çevreler tarafından hileli bir yönlendirme mi? Yoksa toplumun yapısından kaynaklanan ve kendiliğinden şekillenen bir olay mı? olduğu konusu , oluşumun sosyal içeriğinde yansımaktadır…Bu süreç, Türkiye’de toplumsal olmayıp dış destekli ve manüple bir olaydır!!! Türkiye işgal gücü konumunda yabancı bir coğrafyada işgalci olmayıp kendi coğrafyasında ulusal bütünlüğü ve milli varlığına yönelik saldırılara karşı mücadele vermeye mecbur bırakılmıştır.

Günümüzde cephesi olmayan bir savaş dönemine yöneldiğimiz artık yadsınamayacak bir durum göstermektedir.Yakın geçmişte ise, ABD’in soğuk savaş döneminde ideolojik temelde hedefleri içinde ön gördüğü husus, coğrafyanın belli bölgelerini kontrol ederek, hasmın muhtemel harekat tarzlarını engellemeyi amaçlamış olmasıdır…Bu bağlamda da çatışma alanları KORE ve sonra da VİETNAM olmuştur… Konu güncelleşen hali ile de halen AFGANİSTAN ve IRAK COĞRAFYASI üzerinden dolaylı şekilde BOP sürecinde SURİYE ‘ye uzanmış olup, gelişmelerin tümü anılan BOP projesinin evrelerinde şekillenmektedir…

Giderek asimetrik savaşın özellikleri, bilinen askeri kuralların önünde yer almasında izlenmektedir.Ufak ülkelerin, ABD gibi büyük güçlere karşı imkanları ise, sınırlı kalmıştır…. Güçlü ülkelerin geniş imha silahlarına mukabil hedef ülkeler, coğrafyanın her yönünü olduğu kadar piyasa ekonomisinin de istikrar isteyen yapısını tahribe yönelik modellere yönelecek gibidir…Bu sürecin, değişen koşullara göre farklı bir savunma refleksi içinde yer alması da muhtemeldir… Vietnam, Afganistan ve Irak örneklerinin ayrıca bu açıdan dikkate alınmasında yarar vardır. Diğer ifade ile, düşük maliyetli silah sistemleri ile, büyük maliyetli saldırı ve işgal güçlerine karşı vur kaç takdikleri ile, yıpratma modelleri içinde süreç sürmektedir…

Vietnam’da yaklaşık 330.000 km2 bir alanda 60 milyonun üstünde bir nüfusun yarısının güney bölgesinde olmasına karşın, ABD Vietkong ve Kuzey Vietnam örgütsel yapısına kayan kesimini kontrol için birkaç bin kişilik müşavir kadrosu ile geldiği bu ülkeden 543.000 kişi olarak 1972 Aralığında ayrılmak zorunda kalmıştır.

Kuzey Vietnamlılar işgal sürelerinde dünyanın en güçlü ordusuna karşı asimetrik savaşın cangıl yapısındaki bir arazi kesiminde ilginç mücadele metotları geliştirmişlerdir. Hemen hemen her bölgede geniş bir cephe oluşturmadan, ABD güçlerinin gerisine sızmalar, orman koşullarının imkanlarında yararlanmalar, iskan bölgelerinde terör amaçlı bombalama eylemleri, gerektiği ortamlarda iskan alanlarında ev ev çatışmaya girmeleri, ABD askerlerinin ölülerini ve yaralılarının ülkelerine gönderilmelerini ayrıca bir propaganda aracı haline getirilmesi, uygun ortamlarda aynı anda bir çok bölgede eyleme geçerek ABD güçlerini farklı bölgelere kaydırılmasının sağlanması, uyguladıkları stratejinin bölümlerinde izlenmiştir.

ABD. Kuvvetlerin Komutanı General Westmoreland, Kuzey Vietnem güçlerini açığa çekerek bu kuvvetleri kesin sonuçlu bir muharebeye zorlamaya çalışmışsa da bu konuda başarılı olamamıştır!!!

Kuzey Vietnam güçlerinin inatçı savunma modelleri içinde sürdürdükleri yıpratma harekatının sonunda ve bölgelerinde gereken kontrolleri sağladıktan sonra iskan bölgelerine sızdırılan ajanları aracılığı ile, işbirlikçileri ortadan kaldırdıkları görülmüştür….Genelde Vietkong ve kuzey Vietnam birliklerinin geceleri ufak bağımsız birimler halinde ve üniformasız olarak iskan alanlarına sızdıkları izlenmiştir. Bireysel saldırılarını, evlerin pencerelerinden, kalabalıkların içinden otomatik silahlar ve havan topları el bombaları ile, sürdürmüş ve ABD güçlerini cangıl muharebelerinin ötesinde iskan alanlarında da muharebeye mecbur etmiştir….. Harekatın seyri içinde, “önce Güney Vietnem askerlerini, hükümet görevlilerini, Amerikan sempatizanlarını ve özellikle de yabancıları hedef aldıkları, ayrıca doktorların, papazların ve öğretmenlerin de bu hedefler içinde oldukları görülmüştür… “Vıctor Hamsom Batı Neden Kazandı.sf..324”

Kuzey Vietnam ve Vietkong birliklerinin kesin zafere götüren harekatında sonuca giden saldırıları, 31 Ocak’ta …(Tet ateşkesini bozduklarında )…”80 binden fazla askerle Saygon, Quantgtri, Hue, Da Nang, Nha Trang,Quinhon, Kantum, Banmethuat, My Tho, Ben Tre şehirleri ile birçok iskan bölgelerinde ani olarak yaptıkları baskınlarında yoğunlaştırılmıştır!”… Bu saldırıların sonucu ise ,savaşın kaderini tayin etmiştir…”Vıctor Davıs Hanson Batı Neden Kazandı sf. 328”… Uzun süren yıpratma ve gerilla savaşından sonra kesin sonuç baskınla alınmıştır…Tet saldırısından sonra da ABD Vietnam’daki yarım milyona ulaşan kuvvetlerin çekmek zorunda kalmıştır!…

Konuya Irak cephesinden bakıldığında,Irak Savaşının bir gereklilik olmadığını bunun sadece bir tercih olduğunu, bu savaşın aynı zamanda kibrin ve cesaretin, ileri teknoloji sihirbazlığının ve kültürel cehaletin bir öyküsü olduğunu Michael R. Gordon Kobra II adını verdiği kitabında belirtmektedir..Sf.33, 34

Saddam’ın devrilmesinden bu yana geçen süre dikkate alındığında, Irak topraklarında sürdürülmekte olan direniş halen Vietkong’un mücadelesi paralelinde olduğu gibi Irak’ta da asimetrik olarak iskan alanları içindeki saldırılarla devam etmektedir. Her ne kadar ülke Süni, Şii, ve Kürt bölgeleri üzerinden demografik olarak ayrıştırılmaya çalışılmakta ise de bireysel saldırıların iskan alanlarında ve ABD ile işbirliğine yönelen hedefleri de içine alacak şekilde Şii, Süni ayrışmasının ötesinde bir seyir takip etmekte olduğu da görülmüştür….

Irak ordusunun Saddam döneminde Cumhuriyet Muhafızlarının ağırlıklı olduğu hatırlardadır. Bu dönemde, Irak ordusunun ,daha ziyade klasik bir kuruluş yapısından ötede HÜCRESEL olduğunu da Michael R. Gordon kitabında ifade etmektedir…sf.141

Bu hücresel kuruluşun bu günkü direniş yapısında önemli ölçüde etkili olduğunu da ifade etmek gerekmektedir. Bu örneğin Suriye ordusu yönünden de değerlendirilmesi gerekmektedir… Bilindiği üzere, Irak yaklaşık 450.000Km2 bir yüzölçümüne ve farklılıklarına rağmen 20 milyona yakın bir nüfusa sahip bulunmaktadır… ABD bölgeye 141 bin kendi askeri ve 7200 İngiliz olmak üzere 16.000 kişilik koalisyon gücü ile gelmiştir…Geçen süre içersinde ortaya çıkan blanço hatırlandığında Irak çoğrafyasında etnik ve inanç farklılıkları, bunlar arasında yarattığı çatışmalara rağmen ülke genelinde bir kontrol sağlanamamıştır…Esasen İngiliz kuıvvetlerinin Blair sonrası bölgeden çekilmesi ve diğer koalisyon güçlerinin de aynı istikameti izleyeceği açıklık kazanmıştır…

Blair ve İsrail patentli, neo-conların politikaları küresel düzeyde ABD karşıtlığını ve bu ülkeye olan güvensizliği de her geçen gün daha da arttır hale gelmiştir…

Bu bağlamda ,Orta Doğu’da gelinen noktada,Türkiye ile Suriye arasında tırmandırılan gerginliğin, sıcak çatışma safhasına kayması ve Türkiye’nin bir satranç körlüğü ile Suriye’ye girmesinin muhtemel seyrinin belirtilen örnekler içinde çok iyi değerlendirilmesi de gereklidir….

Diğer yönden,ABD. Bölgede petrol kaynaklarını ele geçirmiş, petrol satışlarını tekrar dolara çevirmişşe de, petrol fiyatlarının artması Chavez’e, İran ve RF gibi petrol üreticisi olduğu kadar ABD karşıtı olan ülkelere ekonomilerini güçlendirecek imkanları da sağlamıştır. Ayrıca, ABD’nin BOP kapsamında 22 ülkenin hudutlarının değiştirileceğine ilişkin BM. Antlaşması ile bağdaşmayan ifadeleri, gerek ABD ne ve gerekse, BM. Geleceğinin tartışılır hale getirmiştir…Bu kapsam da NATO gibi ittifak bağlarında ayrıca şüphelerin doğmasına neden olunmuştur!!!

ABD. finans üzerinden yürüttüğü, finansal kontrol politikalarına karşı, AB.de kendi para birimi oluştururken bunun dışında da Asya Pasifik Bölgesinde ayrıca yeni bir para birimi üzerinden ön görülen hedefler, ilerisi için ifade edilir hale gelmiştir.Bu süreç, küresel görüşlere karşı ayrı bir ayıraç ihtimalini korumaktadır. Ayrıca, ABD arka bahçesi olan Latin dünyasında başa oynayan Chavez’in Latin Amerika Birliği ve IMF alternatifi Güney Amerika Bankası kurulmasına ilişkin hedefi de dikkate alındığında, bu konunun da dikkatle izlenmesi gerekmektedir… AB.uygulamasını takiben Asya Pasifik para biriminin de ileride gerçekleşmesinden sonra, Latin Amerika da benzer bir uygulamayı başardığı takdirde ABD ‘nin dolar üzerinden yürüttüğü tek kutuplu dünya stratejisinin bütünü ile çatlaması söz konu olacaktır…” …Doların dünyanın tek gerçek ihtiyat akçesi olarak kalma kabiliyeti birden bire sona erebilir… Immanuel Wallesstein. Amerikan Gücünün Gerileyişi sf. 257”… Venezuela, Peru, Arjantin, Bolivya, Nikaragua,,Küba ,Brezilya’da giderek artan ABD karşıtlığı üzerinde, son zamanlarda Bush’un dünya genelinde ortaya koyduğu güvensizlik politikalarının etkisi önemlidir.… Konu, piyasa ekonomisi kapsamında, farklı rezerv para alanlarına kayması kadar, BM. Teşkilatının da, ayrıca son güvensizlik politikaları dikkate alındığında, bu kuruluşun da yeni bir yapılaşmayı zorlaması ihtimaller içinde yer alabilecek gibidir!!!…

RF ve Çin’in olduğu kadar, Latin dünyasının ABD karşıtlığı , Irak harekatı sonrası bu ülkenin geliştirdiği güvensizlik politikalarının dünyadaki yansımalarının sonucu olmuştur. Başkan Bush’un Latin Amerika’da 8 Mart ila 14 Mart 2007 tarihleri arasında Brezilya, Uruguay, Kolombiya, Guatemala’ ya yaptığı gezilerden bir sonuç alamadığı izlenmiştir…Ayrıca, Putin’in Munih görüşmesi sonucunda ABD ye verdiği mesajda da aynı güvensizliğin yansımasını görmek mümkündür. Gelişmeler, ABD’in İkinci Dünya Savaşından sonra BM çatısında oluşturduğu güvene dayalı milletler topluluğunun, (BM) aynen birinci Dünya savaşından sonra oluşturulan Milletler Cemiyeti teşkilatının içine düştüğü durumunu anımsatmaktadır…Önümüzdeki yıllarda, bu politikaları sürdüğü takdirde, ABD karşıtlığı içinde şekillenecek ortamda Asya Pasifik merkezli yeni bir BM. Yapısında ülkelerin bir araya gelmeleri de şaşırtıcı olmayacaktır. Bu itibarla Irak Savaşı, sadece bölgesel bir sorun olmayıp siyasal sonuçları itibariyle de Vietnam Savaşından farklı olarak küresel düzeyde TEK KUTUPLU dünya anlayışının finansal hedefleri kadar BM. Yapısının da kaderini ve geleceğini etkileyecek sosyo politik ve sosyo ekonomik bir sonucu zaman içinde ortaya çıkaracak gibidir!!!

Bir diğer anlatımla, tarih zemininde konu değişik açıdan örneklendiği takdirde, 1956 Macar ayaklanması ile, 1968 Çekoslovak ayaklanmaları hatırlandığında, dünya genelinde ve sosyalist çizgideki ülkelerde konunun bir Sovyetleştirme hedefini içerdiğini görülmüştür…Bu süreç Avrupa komünizminde çatlamalara neden olmuş ve Moskova merkezli Sovyetleştirme modeli karşısında sosyalist ülkelerde geniş tedirginlik yaratmıştır….Benzer şekilde bu defa da, ABD. yapay ve gerçeği yansıtmayan gerekçelerle demokrasiyi ve özgürlükleri getiriyorum iddiası ile bir ulusun geleceğini ve varlığını yok etme noktasına gelmiş, iddia ettiği nedenlerin de hiçbir şekilde gerçekle ilgisinin olmadığı ne Irak örneğinde ne de BOP sürecindeki uygulamalardan anlaşılmıştır… Sovyetlerin saldırgan politikası ne şekilde sosyalist dünyada güven ve inanç birliğini sarsmış ve kendi içinde bölünmelere neden olmuşsa, aynı şekilde de ABD.nin zorbalığa kayan demokratik(!) görüntülü politikaları hür ve bağımsız dünya ülkeleri arasında, bu ülkenin,gizli emellerine karşı güvensizliğin doğmasına neden olmuştur…Özetle, bilinen özgürlüğü ve demokrasiyi tanımlayan bütün kavramların içlerinin birer birer boşaltıldığı ve bunlara farklı anlamların yüklendiği ve konunun psikolojik savaşın araçları olarak kullanıldıkları izlenmiştir!!! Bu nedenledir ki, söz konusu süreç ileride dünya genelinde yeni bir güvene dayalı birlik ihtiyacının doğmasına ve bunun da muhtemel sonuçlarının BM’ne yeni bir veçhe verilmesine neden olabilecektir!!!

ABD içine çekildiği Irak ve daha sonra da Afganistan kaosundan çıkmanın arayışları yanında bölgede dengeleri bozan siyasal yapılaşmanın kaderi konusunda ayrıca, içinden çıkamayacağı bir konuma gelmiştir. Bir taraftan ülke içinde yandaş iktidarı kollarken, diğer yönden de İsrail’e stratejik destek sağlaması konusunda ki politikası yanında Kuzey Irak oluşumunun geleceği bakımından da ortaya çıkardığı açmazlarıdır. Türkiye açısında asla kabul görmesi mümkün olmayan bu süreç NATO içinde ABD ile ilgili güvensizliği de had safhaya taşımıştır. Bu konu her ne kadar ifade edilmiyor gibi görülse de gerçekte ip kopmuştur.Kopuk,düğümlenmeye çalışılmakla beraber bu düğüm bundan sonra her zaman ele gelecektir!!!

ABD Irak’ta konuşlandırılmış bulunan kuvvetlerini mevcut gelişmelere göre azaltmasına gidilmiştir…. Esasen 2006 yılında James A. Baker ve Lee H. Hamilton tarafından düzenlenen raporun içeriği de hatırlardadır. Bu konuda ABD’nin 141.000 askerinin olduğu koalisyon güçlerinin de 16.000 civarında bulunduğu bunun 7200 İngiliz birliklerinden oluştuğu yukarıda ifade edilmiştir. ABD’nin işgal süresi içinde Irak’taki mahalli güçlerin genel toplamının da 326.000 kişiden oluştuğu da anlaşılmaktadır. Bu güçlerin 138.000 Irak muvazzaf birliklerinden olduğu, “188.000 kişini de Irak Polis teşkilatında yer alacakları” raporda belirtilmektedir…( Bu rakamlar son durumu itibariyle arttırılmış olarak görülüyor.)…Bunun dışında Kuzey Irak bölgesinde 100.000 kadar peşmerge gücünün de yer alacağı ifadelerde yer almaktadır… Rapor kapsamında geçen süre içinde ABD kayıplarının ölü 3.500, yaralıların da 25.000 civarında olduğu da görülmüştür.. Bu miktar asıl muharip unsurların Irak’tan tahliyesine kadar sürmüştür…..

Özetle, Irak iç güvenliğinden yeni düzenlemeye göre bu güçler sorumlu olacak gibi görülmekle beraber, Irak Ordusunu teşkil eden unsurların muharebe kabiliyetleri kadar moral durumlarının da yetersiz olduğuna ilişkin görüşler de vardır…Esasen Irak’ta süre gelen bombalı saldırılar karşısında bu güçlerin yetersiz kaldıkları da ayrıca izlenmektedir..

Yabancı basında çıkan haberler de hatırlandığında, ABD Irak’tan çekilmesi gerçekleşmiş olsa bile, Washington’un gözetiminde Kürt bölgelerinde 4 askeri üs oluşturacağı bunların Dohuk, Erbil, Süleymaniye, Tayara da olacağı, diğer üslerden birinin Kerkük bölgesinde, bir diğerinin güneyde Talil’de, batıda ise, El Esad’da, Merkez de de Balad bölgesinde oluşturulacağına ilişkin yorumlar hatırlanacaktır… Bu üslerin tamamlanmasını takiben de Baker planı kapsamında ön görülen çekilme sürecinin başlayacağı tahminlerde yer almıştır…..Son duruma göre de uygulama bu görüşe uygun olarak şekillenmiş gibidir…

Bu konuda önemli olan ABD asli muharip kuvvetlerinin çekilmesini müteakip söz konusu üslerde kalacak olan birliklerin güvenliğinin ne şekilde sağlanacağıdır…. Irak, görülen bölünmüş yapısına rağmen kaynayan kazandır. Bir askeri üs, ancak dost ve müttefik ülke topraklarında güvenliğini sürdürme ve fonksiyon icra etme yeteneğine sahip olabilir… Vietnam’da ABD üsleri ittifakında bulunan Güney Vietnam kuvvetlerinin desteğine rağmen güvenliklerini sağlayamamıştır…

Tırmanan direniş sonucunda, bu ülkedeki kuvvetlerini yarım milyona kadar çıkarmak zorunda kalmıştır. Ayrıca Vietnam’da görev yapan askerlerin %15 muharip olduğu dikkate alındığında ( Vıctor Davıs Hanson Batı Neden Kazandı sf. 355) Irak’ta görev yapacak kuvvetin üslerdeki durumuna göre bunların, ülkede sağlayabileceği kontrol orta ve uzun vadede ne düzeyde olabilecektir?!!! Irak ordusunun muharebe gücünün yetersizliği dikkate alındığında, bu üslerdeki kuvvetlerin güvenlik sorunu ile karşılaşmaları sürpriz olmayacaktır… Sovyetlerin Afganistan’ı işgal ettiklerinde de Babrak rejimi her türlü desteği Sovyet Birliklerine sağlamıştır…Bu bağlamda işgal bölgelerinde Sovyetler oldukça güçlü üsler de oluşturmuşlardır… Ancak bu üsler mevcut imkanlarına rağmen direniş güçlerinin sürekli baskı ve tacizleri altında kalmışlar ve görev yapamaz hale gelmişlerdir! Benzeri halen Afganistan’daki NATO üslerine karşı sürmektedir….

Güncel olaylar dikkate alındığında, Suriye üzerinde devam etmekte olan gerilim sürecinin Türk Silahlı Kuvvetleri üzerinden çözümlenmesi amaçlanıyorsa, bu konuda, Türk siyasetinin yukarıdaki örnekleri çok iyi değerlendirmesi de gerekmektedir….

Aynı durum Irak’ta ileride ABD üslerinin başına da gelebilecektir…Benzeri ise,Suriye de yer işgal edilmesi durumunda TSK yönünden de geçerlidir…

Direniş ve harekatının gelecekte alacağı şekil, asli kuvvetlerin Irak’tan çekilmesinden sonraki aşamadaki muhtemel yapısına göre dikkate alınmalıdır… Ayrıca, İran, yakınında kendisi için önemli ölçüde bir tehdit unsuru olarak göreceği bu üslere karşı da yandaş Şii gruplar kanalı üzerinden örtülü operasyon düzenleyebileceği gibi, Süni örgütlü güçlerin de aynı yolu izlemeleri beklenebilecek hususlar içindedir…Baas’ın örgütsel yapısı bölgede unutulmamalıdır… Vietnam da General Giap gibi bir strateji dehası ABD güçlerini dize getirmiştir. Aynı şeyi Irak İçin söylemek mümkün görülmese de, uzun süreceği muhakkak görünen Irak direniş hareketinin daha güçlü örgütlü bir yapıya kavuşması durumunda, Tet saldırısı paralelinde birçok iskan alanlarına ve üslere karşı gelecekteki bir operasyonun sürpriz sonuçları da olabilecektir…

Genel durum ve görüntü içersinde Türkiye yönünden PKK bağlantılı bir operasyonun Kuzey Irak bölgesine yönelmesine ilişkin görüşler ayrıca dikkate alındığında ise, bu husus da güncelliğini korumaktadır. Türkiye komşu bir ülkeden gelen sürekli taciz altındadır… ABD 10.000 km öteden uyduruk gerekçelerle gelerek bu ülkeyi işgal etmiştir. Türkiye’nin meşru müdafaa hakkından doğan taleplerine karşı da inandırıcı olmayan ve güvensizliği arttıran yanlı yaklaşımlarını sürdürmektedir.

Türkiye’nin sınır ötesi bir operasyonuna karşı bir takım çevrelerden örtülü muhalefetin ve propagandanın yürütüldüğü de görülmüştür…Türkiye’nin sıkıntısı, kararsız bir siyasi iradeye ülkenin güvenliğinin teslim edilmiş olmasıdır…Çözüm yolları kararlı siyasi kadrolar tarafından her zaman bulunabilecektir. Bu konuda öncelikle ;

Siyasi yönden gereken desteklerin RF ve Çin gibi ülkeler ile yapılacak olan temaslar sonrası sağlanması mümkündür. Bilindiği üzere, ABD’i SALAM politikasını hedef gördüğü her ülkede bulunan etnik farklılıklar üzerinden yürütmektedir. Türkiye’ye karşı Kürt ayrımcılığına destek veren bu emperyalist anlayış, İran’da Azeri Türkleri ile Pers toplulukları üzerinden iç çatışmayı tetiklemeyi amaçlamaktadır. RF için hassasiyet ifade eden Kafkasya bölgesi de aynı siyasal hedefler içinde kullanılmaya çalışmaktadır. Çin’de ise, Doğu Türkistan’ı etnik çatışma alanları içine çekmeye çalışması da bu stratejinin bölümleri içindedir!!! Bu bağlamda ABD’nin benzer uygulamalarına muhatap olan ülkelerin ortak politikalar ile, birbirlerine destek vermeleri mümkündür…Zira sıra onlara da gelecektir!!!

En önemli konulardan biri de Ekonomik yapıda sıcak paranın çekilmesinin bir siyasi santaj olarak bazı görüşlerde yer almasıdır. Sıcak paranın eskisi kadar manevra alanının olmadığı dikkate alınmalıdır. Bu gün dünya ticaret ve sanayinin ihtiyacının çok üzerinde karşılığı olmayan para, kendine yer aramaktadır!…Bu para, bir alandan çekildiği takdirde tekrar plase edilemezse, ve kaçan paranın yerine başka bir kaynaktan bir finans akışı olursa, geri çekilen para çekenin elinde kalabilecektir!…Bu konuda önce ülkenin merkez bankası kaynakları yeterli ise, böylebir siyasi amaçlı finansal açığın kapatılması kısa süre için mümkündür. Bir diğer yönden Çin ve RF, Hindistan gibi döviz rezervleri giderek gelişen ülkeler de mevcuttur.Zengin Arap ülkelerinin finans kaynakları da söz konusudur! Bu ülkelere devlet güvencesinde hazine kağıdı aynı faiz üzerinden anlaşma olduğu takdirde satılabilecek ve gerekli finans açığı kapatılabilecektir… Tekrar edildiğinde DÜNYA TİCARET VE SANAYİNİN İHTİYACININ çok üstünde karşılığı olmayan finans bir ekonomiden çekildikten sonra, kendisini plase edecek bir başka ekonomik alan bulamadığı takdirde çekenin elinde kalacağından eskisi kadar siyasi amaçlı olarak bu finansın manevra sahasından bahis etmek mümkün değildir.. Bu konunun da iyi değerlendirilmesinde yarar vardır.

– Bir diğer husus da küresel finansın siyasi amaçlı santaj ve baskı unsuru haline getirilmesi konusunda ulus devletler arasında olmasında yarar olan dayanışmadır. Hatırlanacağı üzere, Mart teskeresi çıkmayınca ortaya çıkan gelişmeler içinde Dick Cheney’in baş danışmanı olan Scooter Libby’in ders alınacak olan bir ifadesidir…Aynen şunu söylemiştir…” Washington geri çekilsin ve FİNANSAL PİYASALAR Türk ekonomisinin defterinin dürülmesine verilsin…Michael Gordon Kobra II Sf. 138”…. Bu ifadeden anlaşıldığı üzere, ABD’nin Başkan H. Taft dönemindeki dolar politikası ile T. Roosevelt’in sopa politikası güncelliğini korumayı sürdürmektedir.

– Bu noktadan hareketle, benzer uygulamaların ulus devletlere karşı bir baskı unsuru olarak zaman zaman güncelleştirileceği anlaşılmaktadır… Konu belirtilen açıdan ele alındığında, gene Çin, RF :i, Hindistan vb..diğer devletlerin kendi kaynaklarından oluşturacakları ortak bir FİNANSAL KRİZ FONU gerçekleştiği takdirde, küresel güçlerin ülkelere finans üzerinden uygulayacakları baskılar veya ani para çekilmesinde ortaya çıkabilecek sorunlar, karşılıklı mali destekle engellenebilecektir…Bu şekilde de beklenen siyasi santajın önü alınmış olabilecektir…

-Türkiye açısından PKK karşı sınır ötesi bir harekatın kesin sonuç sağlayabilmesi ise, siyasi kararlılıkla orantılıdır.

Bölgede mutlaka Olağanüstü Hal ilanı ile bütün kuvvetlerin tek bir komuta altında toplanması, harekatın daha önceki safhasında da olduğu gibi görüntüye gelmiştir. AB normları yutturmaları ile bazı çevrelerin sipariş üzerinden yaygaraları olabilecektir. Fransa’da Paris caddelerinde araçlar her gün yakılmaya başlayınca güvenlik koşulları içinde Fransız Hükümeti Paris’te olağanüstü önlemleri hemen almıştır. ABD’de 11 Eylül den sonra Vatandaşlık yasaları çıkartılarak kamu güvenliğine ilişkin konularda marjinal düzeyde önlemler alınmaya yönelmiştir….Bu bağlamda, BMM.den Genel Kurmaya sınır ötesi harekatın yetkisi de, gün ve saat komutanlığın takdirine bırakılmak üzere ön görülecek insiyatif verilmiş olması gerçeği ortaya çıkmıştır…

Konu ile ilgili olarak sınır ötesi harekatın farklı bir örneği ile bağlantılı bulunan Çin ile Kuzey Vietnam arasında 1979 meydana gelmiş olan çatışmadan bahsetmek mümkündür…. O tarihlerde Çin’e karşı Sovyetler ile Kuzey Vietnam arasında ortak savunma anlaşması bulunmaktadır. Çin ve Sovyet Rusya arasında gerginliğinin sürdüğü bu dönemde, Sovyetler, Kuzey Vietnam’da Çin’e karşı füze rampaları oluşturmuştur. Çin’de bundan son derece tedirgin olmuştur…

Netice itibariyle, 17 Şubat 1979 tarihinde Çin kuvvetleri ani bir baskınla Kuzey Vietnam’a bir DOZER operasyonu şeklinde100 km kadar girerek bölgedeki kendilerine yönelik bütün tehdit unsurlarının tümünü imha etmiştir …Sovyetler ile Kuzey Vietnam arasındaki bulunan ortak savunma anlaşması gereği Sovyetler Çin’e karşı hududuna yığınak yapmışlar, ancak kararlı politika karşısında kıpırdayamamışlardır!!!…Konuya genel güvenlik açısından bakıldığında ülke savunmasının yürek ve kararlılık istediğinin örneğini bu olayda görmek mümkündür.

Türkiye meşru müdafaasını BM. Anlaşmasının verdiği yetkiler çerçevesinde değerlendirmek hakkına sahiptir. Sorun siyasi iradenin zafiyetindedir… Gerek siyasi , gerek finansal çözüm şekilleri oluşturularak, askeri çözüm modellerinin de en azından Çin’in yaptığı DOZER operasyonu şeklindeki bir harekat ile PKK Kamplarına ve KANDİL üzerine gerçekleştirmesi imkanına Türkiye de sahiptir.

Irak işgalinin bölge ve dünya üzerindeki SİYASAL SONUÇLARINA bakıldığında, konu bir takım çağrışımlara neden olmaktadır. Yukarıda da ifade edildiği üzere, Vietnam Savaşı tümü ile jeopolitik ve jeostratejik açılardan Çin’in, Kore, Formoza, Vietnam hattı üzerinden tespiti ile bu ülkenin açık denizlere çıkmasını kontrol etmek ve Pasifik adaları üzerinde etkinlik oluşturmasını engellemeye yönelik bir harekat olmuştur…O günün koşullarında ideolojik olarak bölgeye ulaşamayan Çin, günümüzde Asya Tipi bir kapitalizm ile bölgedeki kontrolleri bu defa demokratik yöntemler ile piyasa ekonomisi üzerinden sağlamaya başlamıştır.

Bölgede Endonezya gibi potansiyel ve doğal kaynakları olan bu ülkenin 25 Nisan 2005 tarihinde Çin ile yaptığı anlaşma hatırlanmalıdır. Jacarta’da Çin Başkanı Hu Jintao ile, Endonezya Başkanı Susilo Bambang Yudhoyono arasında imzalanan bu anlaşmaya göre, her iki ülke kendilerini stratejik ortak olarak kabul etmişlerdir. Benzer şekilde ayrıca Vietnam bile kuzey komşusu ile uzun süre çatışmış bir ülke olduğunu kabul etmekle beraber Çin ile ilişkilerini geleceğe yönelik olarak geliştirmeye yönelmiştir….

ABD.in küresel düzeyde giderek işgalci bir ülke imajı sağlayan tutumunun dünya genelindeki etkisi sürekli artmaktadır. Her çatışma bölgesinin arkasında bu ülkenin maksadı aşan politikası izlenmekte ve güvensizliğin de dünya genelinde artması söz konusu olmaktadır..Sudan, Somali, Etiopya, Eritre ,Kongo, Nanbiya, Sierra Leone, Uganda, Ruanda, Afganistan, Irak, Filistin ve yakın geçmişte de Kenya… vb. ülkelerde sömürgeci anlayışın emperyalist izlerinin çoğunda ABD’in parmak izlerine rastlanılmaktadır. Küresel finansın gerisinde olduğu bu çatışma alanlarının mağdurları kadar, küresel sermayenin ortaya çıkardığı işsizliğin sonuçları da batı toplumlarında tepkilere neden olmaktadır. G-8 toplantısına karşı , daha önceki Seatle, Prag, Davos, Salzburg, Cenova, Barcelona, Florenz kentlerindeki gösterilere En son Rostock kentindeki gösteriler de eklenmiştir…Gelişmiş ülkelerdeki İnsanlar, küresel finansın uygulamaları sonucunda işlerini kaybettikçe sosyal gerilimler de artmaktadır…

Irak’ın işgalinin petrol kaynaklarını denetleyerek AB. ve Çin’ ekonomisinin geleceğini denetlemeye yönelik model beklenilen sonuçları sağlamamıştır. Ayrıca Ulus Devlet karşıtı gelişen küresel sermayenin politik hedeflerinin de bu ülkelere yönelik tehdit düzeyini ortaya çıkarmıştır. Irak İşgali daha çok küresel sonuçları itibariyle sosyo politik ve sosyo ekonomik açılardan Vietnam Savaşından farklı olarak neticeler vermekte ve bilinen moral değerlerin de tekrar tartışılmasına neden olmaktadır…Irak işgali küresel finansın asli amacını ortaya çıkarmış bir şekilde de KÜRESELCİLERİN ŞİFRESİNİN çözülmesine neden olmuştur!!!

Nazi Almanya’sı ile daha sonra Sovyet diktatörlüğüne karşı özgürlüğü müdafaa eden ABD’i ,ne gariptir ki, giderek kendi içinde bile plutokrasinin ürettiği ve oligarşiye kayan bir parlamenter yapıyı başkanlık sistemi içinde Bush yönetimi ile sergilemiştir… Dünya üzerinde ekonomik kontrolu güç kullanarak ele geçirmeyi amaçlayan başkanlık sistemindeki bu parlamenter yapıda görünmeyen güçler, demokrasiyi siyaseti rant haline getirmek için ABD. potansiyelinden yararlanmayı amaçlamışlardır… ABD.ki Vermont Eyaletinden başlayan ve iflasa giden diğer bazı eyaletlerden yükselen seslerde de bu rahatsızlığı hissetmek mümkündür…

Batı yaşlanmış ve yorulmuştur… Doğu uyanış halindedir. Bu sürecin engellenmesi konusunda önleyici müdahale görüşü ile askeri çözüm modellerinin yetersizliği Irak savaşında ortaya çıkmıştır… Bu çatışma modeli,giderek küresel bir çatışmaya ayrıca yol açabilecekmidir?.. Küresel finans dünya genelinde bir güç oluşturmuşsa da kendi yumuşak karnını da yaratmıştır. Piyasa ekonomisi istikrar üzerinde varlığını sürdürebileceğine göre, küresel bir çatışmanın sonuçlarının da o kadar kolay çözümleyici olmadığının hesapları mutlaka yapılıyor olmalıdır!!!.

Gerek Birinci Dünya Savaşı ve gerekse İkinci Dünya Savaşında ABD siyasi, ekonomik ve askeri yönden kıta Avrupa’sının ötesinde batı dünyası için bir stratejik derinlik olmuştur! Birinci Dünya savaşından sonra İngiltere sömürgeleri ile güçlü çıkmış ve Sterlin küresel rezerv para olarak finansal açıdan Pazar payını elinde tutmuştur,İkinci Dünya Savaşından da ABD ekonomik olarak güçlü çıkmış ve Avrupa’daki yıkıma karşı önemli finansal desteği de bu ülke sağlamıştır….

Konu özetlendiğinde,

Birinci Dünya Savaşından güçlü çıkan İngiltere sömürge kaynakları ile, finansal gücü elinde bulundururken sterlin de küresel düzeyde rezerv para özelliğini korumuştur.

İkinci Dünya Savaşı Avrupa için yıkım olmuş, İngiltere, ABD. yanında savaş sokmak için elindeki altın rezevleri ile, sömürgelerinden kaynakları ABD tahsis etmiştir. Bu süreçten en karlı Wall Street çıkmış ve savaş sonrası finansın merkezi olmuştur.

Savaş sonrası ABD .13 milyar dolara yakın bir mali destek ile Avrupa’nın yıkılan ekonomisi için gereken kredileri sağlamış ve teknik yardımda bulunmuştur.

1944 de Bretton Woods anlaşması ile ABD doları rezerv para olarak sterlinin yerini almıştır.

Başkan Nikson döneminde doların altın karşılığı olması kaldırılmıştır.

Halen her geçen gün büyüyen bu finansal gücün karşılığı artık yoktur. Küresel sıkıntıların ve endişelerin altında da bu husus bulunmaktadır.

Serbest ticaret yapısı içinde özelleştirilmelerin özendirilmesinin gerisinde karşılığı olmayan bu finansa bir şekilde karşılık oluşturulması da amaçlanmaktadır.

Finansal gücün dünya ekonomisindeki etkisi AB tarafından da görüldüğünden kendi para birimi ile serbest ticaret anlaşması içinde bulunduğu ülkelerle euro üzerinden ticaretini sürdürmeye çalışmakta, ikinci bir rezerv para konumunu oluşturmanın arayışındadır…

Konu Asya Pasifik bölgesinde de görüldüğünden ve dünya ticaretinin %68 bulunduğu bu bölgede de Çin ve Hindistan’ın başını çektiği yeni bir rezerv para sahasının temellerinin atılmaya çalışıldığı yorumlarda izlenmektedir…

Aynı şekilde, giderek ABD karşıtlığının arttığı Latin Amerika ülkelerinde de Chavez’in başını çektiği hareket içinde, Latin Amerika para birliği konusunda ön görülen hususlar gündeme gelmeye başlamıştır.

ABD’in, küresel düzeyde güç unsuruna dayalı şekillendirmeye çalıştığı işgal hareketleri, ulus devletler için tehdit unsuru olmaya başladığından, bu tedirginlik,ABD karşıtı politik ve finansal bir desteğin olmasının lüzumunu ortaya çıkartmış ve konuyu da tetiklemeye başlamıştır.

Dünyanın yeni bir küresel krize ve savaşa tahammülünün olmayacağı da açıktır. İkinci Dünya Savaşından sonra ABD’in finansal desteğinin bir küresel çatışmadan sonra bir kere daha kolay olamayacağı da açıktır. Halen, Çin, RF. Almanya, Hindistan gibi ülkelerin, bir taraftan döviz rezervlerini güçlendiriken diğer yönden de altın rezevlerini arttırdıklarına ilişkin görüşler dikkate çarpmaktadır.

Bu genel şemanın sonunda , ABD’in uyguladığı finans etkinliği modelini Asya Pasifik bölgesi ülkeleri de orta vadede uygularsa ne olacaktır?!!!

Aynı şaplon Latin Amerika ülkeleri tarafından da uygulanırsa ne olur?!!!

Küresel despotizmin santaj aracı haline getirilen finansal krizlere karşı Çin, RF, Hindistan ve diğer ülkelerin başını çekecekleri bir FİNANSAL KRİZ FONU oluşturulursa ne olur?!!!

Küresel despotizme karşı ulus devletlerin ortak politikalar oluşturması güçlenirse bunun siyasal sonuçları ne olur?!!!

Bu bağlamda, Birinci Dünya Savaşında etkinliğini kaybeden Milletler Cemiyeti, paralelinde, giderek içi boşaltılmış bir kurum haline getirilen ve sadece küresel despotizmin çıkarına uydurma meşruiyet sağlayan Birleşmiş Milletlerin yerine, yeni güvene dayalı bir ULUS DEVLETLER TOPLULUĞU yapılanması süreci başlatılırsa ne olur?!!!

Türkiye’ye karşı ABD sürekli Kürt kartını kullanması ve bu bağlamda PKK verdiği örtülü desteğin sürmesi durumunda , Türkiye ile ortaya çıkan güvensizlik büyüdüğü de dikkate alındığında , Türkiye’nin, bir tarihte Fransa’nın Nato’nun askeri kanadından çekilişi paralelinde bir oluşumu gündeme getirmesi söz konusu olursa ne olur?!!!

ABD. finans üzerinden şekillendirdiği tek kutuplu dünya düzeninin sürekliliğini piyasa ekonomisinin istikrarlı şekilde yürütülmesi ile bağlantılı olduğunu bilmektedir…Bu istikrar, saldırgan politikalarına karşı küresel düzeyde tepkilere maruz kaldığında, yukarıda belirtilen tüm faktörler de dikkate alındığında finans ve borsaların geleceği ne olur?!!!

Reel politika açısından, giderek artacağı muhakkak olan sorunlar karşısında ABD’in güç kullanımı yerine neo liberalizmin sömürgeciliği zorlayan modelinden vaz geçmesi gereklidir. Piyasa ekonomisi içinde hakimiyet anlayışını terk ederek işbirliği üzerinden kaybettiği siyasal güveni tekrar sağlaması neo conların politik hedeflerine rağmen çıkarınadır!

Ayrıca ABD. istese de istemese de, dünya genelinde ortaya çıkacak olan yeni rezerv para birimlerinin şekil vereceği dünya ekonomisi, tekrar çok kutuplu dünya modelini ve ulus devlet anlayışını güçlendirecektir… Zor oyunu bozmuştur!!! ABD mevcut politikalarında israr ettiği takdirde, orta ve uzun vadede içinden çıkamayacağı bir yanlızlığa da düşebilecektir!!! Asya Pasifik oluşumu, ekonomik yönden biraz daha güçlendiği takdirde, Afrika ve Latin Dünyasını da ABD karşıtlığı politikaları içinde paraleline çekebilecek imkanlara sahip olabilecek gibidir…

Böyle bir sürecin etkinlik kazanması durumunda ise, ABD ister istemez sınırsız serbest piyasa ekonomisinden kısmen vaz geçerek korumacı bir modele de tekrar dönebilecektir. Bu da ulus devlet siyasi yapılarındaki korumacı politikalar için ayrı bir örnek oluşturabilecektir

Kısaca, ABD yığınakta hata yapmıştır, bu nedenle de güvensizliğe neden olan politikalarını terk etmelidir…Finans üzerinden tek kutuplu dünya projesinin orta ve uzun vadede geleceği yoktur. İşsizliğin arttığı sanayi toplumlarında, reel ekonominin istihdama yönelik çözümlerinin oluşturulması zorunludur.

Hakimiyete dayalı politikalar tarihin hiçbir döneminde işgalci ülkeler için sürekli çözüm oluşturmamıştır. İşbirliği üzerinden güvene dayalı politikalara dönmediği takdir, ABD. gerek finans açısından farklı rezerv alanları ile ve gerekse, Ulus Devletlerin ortak dayanışması içinde yeni bir Birleşmiş Milletler yapısı ile eninde sonunda karşılaşabilecektir!…. ABD gücünü nasıl finans üzerine kurduysa, AB takiben Asya Pasifik para birimi ve Latin Amerika para birimleri de önümüzdeki yıllarda aynı yöntemle ortaya çıkabilecektir…Irak Savaşının ortaya çıkardığı gerçek, küresel finansın yumuşak karnı olduğu kadar, siyasi sonuçları yönünden de ulus devletlerinin aralarında dayanışmalarının bir zaruret ifade ettiğidir….Tekrar belirtmek gerekirse şifre çözülmüştür!!!

Bu bağlamda, konuya ilişkin analiz ve çalışmalarda yukarıda belirtilen hususların da dikkate alınması yararlı olabilecektir…Türkiye’nin güneyindeki gelişmeler kapsamında ön görülecek çözümler ve değerlendirmeler yapılırken , Suriye’ye dönük operasyonlarda konunun bu yönleri de göz önünde bulundurulmalıdır

ERGUN ÖZGEN

NOT: 2 Şubat 2008 tarihli analiz olup, Güncellenmiştir….

ÇOK KRITIK ANLAŞMA


Rusya-Irak arasında milyar dolarlık anlaşma

Rusya ile Irak arasında 4,2 milyar dolarlık silah anlaşması imzalandığı açıklandı.

Rusya ile ülkesinin ikili ilişkilerinin geliştirilmesi amacıyla 3 günlük ziyaret için Rusya’ya gelen Irak Başbakanı Nuri el-Maliki, Rusya Başbakanı Dmitriy Medvedev ile Moskova yakınlarındaki Gorki devlet binasında bir araya geldi.

Medvedev, görüşmeye ilişkin açıklamada, Rusya’nın Irak halkı ile olan dostluğuna büyük önem verdiğini belirtti.

Son yıllarda yaşanan dramatik olaylara rağmen, Irak’la üst düzeyde ilişkilerin devam ettiğini hatırlatan Medvedev, enerjiden insani konulardaki işbirliğine kadar çeşitli alanlarda geniş kapsamlı bir yol haritası oluşturulmasını teklif etti.

Irak Başbakanı Maliki ise, Irak’ın Rusya’yla ilişkilerini geliştirmek istediğini belirterek, "Geçmişte iki ülke arasında çok yakın ilişkiler vardı. Bu yakınlığın gelecekte de tesis edileceğine inanıyorum. İki ülke de işbirliğini geliştirmeye hazır" dedi.

Rusya Başbakanlık Basın Merkezi’nden yapılan açıklamada da, Rusya ile Iraklı yetkililer arasında Nisan-Temmuz ve Ağustos ayında süren görüşmeler çerçevesinde, askeri alanda 4,2 milyar dolarlık işbirliği anlaşması imzalandığı bildirildi.

ASKERHABER / DIŞ HABERLER

Irak’tan Türkiye’ye ‘askerini çek’ uyarısı


Türkiye ile Irak merkezi hükümeti arasındaki siyasi gerginlik yeni bir boyut kazandı. Bağdat, Kuzey Irak’taki Türk askerlerinin çekilmesini talep etti.

Fransız haber ajansı AFP, Bağdat’ın, Kuzey Irak’taki Türk askerlerinin çekilmesini talep ettiğini iddia etti.

TEZKERE BU HAFTA GÖRÜŞÜLECEK

Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK) unsurlarının Kuzey Irak’taki PKK bölgelerine girmesine ilişkin tezkerenin süresinin 1 yıl daha uzatılacağı açıklanmıştı.

TBMM tarafından verilen izin süresinin, 17 Ekim 2012 tarihinden itibaren 1 yıl daha uzatılmasına ilişkin tezkerenin öncelikli olarak bu hafta görüşülmesi bekleniyor.

Tezkere TSK’nın Kuzey Irak’a operasyon yapmasına olanak tanıyor.

KAPSAMLI BİR YAZI DİZİSİ : EN YAKIN AKRABA DÜŞMAN : IRAK SAVAŞI SONRASINDA İRAN


İRAN ANALİZ / Dr. Abbas Willeam Sami adlı yazarın yazdığı çok uzun ve içinde Türkçe okurları son derece şaşırtacak bilgileri, belgeleri, tarihi hadiseleri, analiz ve değerlendirmeleri, günümüz İran’ını, Amerika ile ilişkilerini, uluslararası ilişkiler bağlamında diplomatik, askeri, iktisadi, dini ve sosyal ilişkilerin nasıl bir evrilme yaşadığının ipuçlarını taşıyan “En Yakın Akraba Düşman: Irak Savaşı Sonrasında İran” önemli makaleyi bölümler halinde değerli okurlarımızla paylaşıyoruz. İlk bölümde yazar hakkında bilgiler ve İran’ın Irak’ta aldığı pozisyon alışı, bunun üç ayrı belirgin aşamada olmasına dair bilgiler yer almaktadır…

EN YAKIN AKRABA DÜŞMAN: IRAK SAVAŞI SONRASINDA İRAN

Dr. Abbas William Sami, Free Europe / Liberty Radyosunda Ortadoğu ve Güneybatı Asya bölgesel analizler koordinatörüdür. Dr. Sami’nin makaleleri daha öncesinde MERIA, Ortadoğu Dergisi, Ortadoğu Politikası, Ortadoğu Çalışmaları, Hoover Özet, Brown Küresel İlişkiler Dergisi, Uluslararası Organize Suçlar, Hazar Kavşakları ile Güney Asya, Afrika ve Ortadoğu Mukayeseli Çalışmalar gibi yerlerde yayımlandı. Yine kendisi çeşitli kitaplara bölümler yazdı. Örneğin Dünyanın Merkezindeki Bölge: Muasır Fars Körfezinde Krizler ve Tereddütler (Barry Rubin, Londra, Frank Cass, 2002) ve Nükleer İran: İnkarın Ötesinde bir Strateji İnşası (Henry Sokolski ve Patrick Clawson, Amerika Ordu Savaş Koleji, 2004)

Tahran’ın Irak’taki hadiselere karşı duruşu kronolojik olarak gelişmiş ve Amerika Birleşik Devletleriyle daimi düşmanlığına uygun bir zemine karşı olmuştur. 2001’den Mart 2003’teki Özgür Irak Operasyonun başlangıcına değin, İran uluslararası örgütler aracılığıyla meselenin çözümü çağrısında bulunurken aynı esnada Washington, Bağdat ve Irak muhalefeti ile de irtibat halindeydi. Diğer aşama İran’ın Irak direnişine destek iddialarıyla işaretlendi. Bu iddialar Temmuz 2003’ten şimdiye kadar üçüncü aşamada devam etti ve Tahran-Bağdat ilişkileri de samimileşti. Irak’ta savaşın sona ermesiyle birlikte İran kendisini en büyük düşmanı olarak addettiği Amerika ile her taraftan kuşatılmış şekilde buldu. Yine muhtemel bir Kürt özerkliği ve Şii İslam’ın merkezi olarak Irak tarafından baskın çıkılmasıyla karşı karşıya kaldı.

Bu makele aslen İtalya’daki GLORIA Merkezi ve Stratejik Çalışmalar Askeri Merkezi’nin sponsorluğunda gerçekleştirilen “Irak Savaşı Sonrası: Avrupa ve Ortadoğu’da Strateji ve Siyasi Değişimler” başlıklı bir proje ve konferans için yazıldı.

Herhangi bir insan Irak Cumhurbaşkanı Saddam Hüseyin’in ekarte edilmesine Tahran’ın hoş karşılayacağını bekleyebilir. Çünkü Saddam İran’a karşı sekiz yıl süren (1980-1988) yüzbinlerce hayata mal olan, binlerce Iraklı’nın İran’da mülteci duruma düşmesine sebep olan, İranlı Şii Müslümanların Irak’taki mezhepdaşlarına karşı kimyasal silah kullanan, yaklaşık yirmi yıl şiddetli İranlı muhalif grubu desteklemekle sorumlu bir şahıstı. Aslında Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyinin 1988 Temmuzundaki 598 sayılı kararı İran ile Irak arasında bir ateşkese neden olmuştu; ancak resmi bir anlaşma hiçbir zaman imzalanmadı. Yine de Özgür Irak Operasyonun sonucu İran’ı Saddam Hüseyin’den daha büyük düşman olarak addettiği ABD tarafından her yönden kuşatılıldığı siyasi ve stratejik olarak rahatsız bir duruma yerleştirdi. Dahası Tahran Bağdat’taki yeni hükümet ile nerede duracağından da emin değildi. Kürt azınlığın daha büyük bir otonomi için ağır basmaları ihtimali ve Şii İslam’ın bir merkezi olarak Irak’ın yeniden canlanmasına ilaveten bu faktörler İran’ın mevcut konumunu büyük şekilde etkiledi.

İran’ın Irak’taki hadiselere karşı yaklaşımı açıkça üç belirgin aşamada gelişmiştir. İlk aşama 11 Eylül 2011 – el Kaide’nin ABD’ye saldırı tarihi – tarihinden 20 Mart 2003 tarihine kadar olan süredir. Bu aşamada Tahran aktif tarafsızlık diye adlandırdığı bir siyaset takip etti. Taraf tutmayı reddetti ve Bağdat, Londra ve Washington ile temaslarını sürdürdü. Ancak aynı esnada Iraklı muhalif grupları da destekledi. Bu süreçte, ayrıca İranlı liderler ABD’ye karşı büyük düşmanlıklarını ifade ettiler ve Amerika’nın niyetleri hakkındaki şüphelerini dile getirdiler.

İkinci aşama Özgür Irak Operasyonu’nun başlangıcı olan 20 Mart 2003 tarihinden yaklaşık olarak Irak Yönetim Konseyi’nin oluşturulduğu Temmuz 2003 tarihine kadar sürmektedir. Bu süreçte Amerika’nın İran’ın Irak işlerine müdahale ettiği iddiaları, daha öncesinde bilinmeyen Mukteda el Sadr adlı Şii din adamının ortaya çıkışı ve onun İran ile ilişkilerine dair sorular yer aldı.

Üçüncü aşama ise Temmuz 2003’ten makalenin yazıldığı Haziran 2005 tarihine kadar olan aşama olup, burada daha önce yer alan faktörler yer almaktadır. Sonuç halihazırda İran’ın algıladığı tehditlerin tanıı, Tahran’ın bunları nasıl söylemeye çalıştığı yolları tartışmak ve çelişen amaçlardaymış zıtlıklar / karşıt maksatlarmış gibi görünen İran’ın davranışını açıklamaya çalışmaktadır.

İRAN ANALİZ / Dr. Abbas Willeam Sami’nin kaleme aldığı “En Yakın Akraba Düşman: Irak Savaşı Sonrasında İran” başlıklı uzun makalenin ikinci bölümü ile karşınızdayız. Bugünkü İran’a dair bakış açısını terz yüz edecek önemli bilgileri, belgeleri, tarihi hadiseleri, analiz ve değerlendirmeleri, Amerika ve Batı ile ilişkilerini, uluslararası ilişkiler bağlamında diplomatik, askeri, iktisadi, dini ve sosyal ilişkilerine değinilmektedir. Bu bölümde pragmatist bir politika güden İran rejiminin ABD’ye göz kırpması ve Balkanlardan Afganistan ve Irak’a doğru yaşanan gelişmelerde İran’ın ikircikli tavrının belirtilerine yer verilmektedir.

BELİRTİLER: BALKANLARDAN AFGANİSTAN VE IRAK’A

Uluslararası aktörler farklı faktörlerin etkisinin zaman geçtikçe inip çıktığı çok dinamik bir ortamda çalışırlar. Çatışma zamanları özellikle daha hızlı volta atabilir. Üstelik, gayri resmi aktörler ve ağların resmileri kadar etkiye sahip olduğu İran karar alma mekanizmasının bilinmezliği kavrayışı ve tahmini aşırı şekilde zorlaştırmaktadır. İran’ın Irak’la yeni ilişkilerindeki model 1990’ların ortalarında Balkanlar’daki ilişkileri ve Eylül 2011’den beri Afganistan’daki ilişkilerinin bir modelidir.

Balkanlarda Tahran insani yardım hizmetleri sağladı, radyo kanalları kurdu ve misyonerlerini (Mollaları) gönderdi. Tahran yine uluslararası silah ambargosuna son verilmesi yönündeki İslam Konferansı Teşkilatının Aralık 1992 tarihli deklarasyonun sağlama alınmasına yol verdi. Böylece bölgeye gizlice silah ve mühimmat soktu. İranlı ajanlar ve İran Devrim Muhafızları (İDM) bazen kimliklerini yardım görevlileri şeklinde gizleyerek sahada aktif idiler.

Bilhassa 1994-1998 yılları arasında İran’ın Sareyova Büyükelçisi olan Muhammed İbrahim Tahiriyan sonrasında Taliban’ın düşürülmesinden sonra Kabil’de hizmet eden ilk büyükelçi oldu. Bundan önce Tahiriyan Afganistan’da çalışmış İran yardımlarının Şii mücahit gruplara yönlendirilmesine yardım etmiş ve ardından Tacikistan’da hizmet vermişti. [2] Aralık 2004 tarihinde güney Afganistan şehri olan Kandahar’a konsolos olarak atanan Hüseyin Şeyh Zeyneddin de benzer geçmişe sahip. 1999 yılında kendisi Kolombiya’da büyükelçi olarak bulunmuş, Kolombiyalı yetkililer silahsızlandırılmış bölgede İran faaliyetleri hakkında endişelenmiş, Kolombiya Devrici Silahlı Güçleri (FARC) gerillalarınca kontrol edilen sadece birkaç hayvanın bulunduğu bir bölgedeki mezhabada çalışan İranlı askeri danışmanlarla ilgili olarak kuşkulara neden olmuştu.

1990’ların başında, devrimci güdü halen İran’da önemliydi ve Balkanlardaki faaliyetler nisbeten kendisine daha az maliyette meydana gelmekteydi. Irak Özgürlük Operasyonuna İran’ın tepkisine dair en son bir klavuzda ABD’ye karşı 11 Eylül 2001 tarihli terörist saldırıların ardından ülke liderlerinin davranış yoludur. Tahran ilk olarak fiili saldırıları kınadı ve İran kamuoyu kurbanların ve ailelerinin acılarını paylaştı. Saldırıların olduğu gün, Cumhurbaşkanı Muhammed Hatemi devlet televizyonda okuduğu mesajında şunları söyledi: “Çok sayıda savunmasız Amerikan halkının ölümüyle sonuçlanan Amerikan şehirlerindeki umumi yerlere saldırıları ve uçak kaçıran terörist eylemleri kınıyorum.” [3]

Tahran’da gece mum ışıkları yakıldı ve bir dünya kupası hazırlık maçı öncesinde bir dakika saygı duruşuna duruldu. İranlı yetkililer ülkede ABD’yi temsil eden İsviçre Elçiliği önündeki taziye defterini imzaladı.

Yine de Tahran eğer Amerika Afganistan’da el Kaide’ye ve onu barındıran Taliban’a karşı bir eyleme girişirse kendisine yardımcı olamayacağını iddia etti. “Amerikanın yayılmacı politikaları son gelişmelerin sebebidir.” dedi Dini Lider Ayetullah Ali Hamaney. [4] Hameneye “Delillerin çoğu şüpheli parmağı Amerika’da son gelişelerin planlayıcısının Siyonistler olduğunu işaret etmektedir.” Söyledi ve İsrail’in Müslüman Filistinlilere zulmetmek için durumu istismar ettiğini söylemeye devam etti. Hamaney uyarıda bulunarak: “Eğer Amerika bölgede gücünü genişletmek için Pakistan’a girmek ve Afganistan’a askerlerini sevkederse problemler günlük olarak çoğalacaktır.

İRAN ANALİZ / ”En Yakın Akraba Düşman: Irak Savaşı Sonrasında İran” başlıklı Dr. Abbas Willeam Sami’nin kaleme aldığı uzun makalenin üçüncü bölümünde Afganistan işgaline yönelik olarak Ali Hamaney’in açıklamaları yer alıyor. Ön planda klişe cümleler, ithamlar ve “Amerika’ya ölüm” sloganları atılırken, arka planda İran’ın pragmatist ve makyavalist yönü ortaya çıkmaktaydı. 2001 Afganistan işgaline örtülü veya kısmen açık destek veren Şii İran İslam Cumhuriyeti!

Bir haftadan kısa bir süre sonra, Hamaney şunları söyledi: “Bizler Afganistan’a saldırılarında Amerika’ya ve müttefiklerine hiçbir yardım sunmayacağız. [5]” Kalabalıklar “Amerika’ya Ölüm” diye bağırırken Hamaney “İran’ın çıkarlarına karşı her zaman darbe vurmaya çalışan sizler iken”, Amerika Birleşik Devletlerinin Afganistan’a saldırısında nasıl olur İran’ın desteğini almaya çalışırsınız diye soruyordu. Hamaney’e göre ABD kendisini güvenliği tesis etme bahanesiyle Orta Asya’da, Afganistan, Pakistan ve alt kıtada yerleştirmek istiyordu. Yine Amerika mazlum Filistin halkını savunmak isteyen herkesin hesabını dürmek niyetindeydi. Hamaney Amerika hükümetinin terörist saldırılar hakkındaki yorumlarının “son derece kibirli ve gösterişçi” olduğunu belirtti. Amerika ile beraber olanların birçoğu “dünyanın kalan diğer tüm teröristlerinden faha tehlikelidir” diyen Hamaney sözlerine şunları ekliyordu: “En inatçı ve en şerir teröristler şu an sizin yanınızda olanlardır.”

Baki Özgürlük Operasyonunun hemen öncesindeki dönem boyunca İranlı yetkililer sürekli bir şekilde meseleyi çokuluslu bir forumda, tercihen Birleşmiş Milletler tarafından çözüme kavuşturma yönündeki isteklerini vurguladılar. Bu yaklaşım için üç sebep vardı. Evveli ve en mühim olanı Tahran’ın batı sınırında Amerikan askeri güçlerinin olmasına dair isteksizliği idi. İkincisi ve neredeyse aynı derece mühim olanı eğer isterse Amerika’nın tek taraflı bir eyleme girişebilme iktidarı, askeri eylemlerini desteklemede uluslararası bir koalisyonu teşkil edebilmesi yönündeki Tahran’ın hoşnutsuzluğu ile ilgiliydi. Üçüncü sebep ise İran’ın kendi kendisine Üçüncü Dünya ve İslam dünyasının bir lideri olarak biçtiği rol ile ilgiliydi. Eğer Amerika Afganistan gibi küçük ve gelişmemiş bir ülkeye karşı bir eyleme girişebilirse o zaman diğer gelişen ülkeler, İran da dahil risk içinde olabilirlerdi.

Bu sebepler İran dış ve güvenlik politikasındaki, etnisite, jeopolitik, İslami radikalizm, üçüncü dünyacılık ve milliyetçilik gibi bazı geleneksel etkileri yansıtmaktadır. [6] Buna ilaveten, bir Müslüman devlete karşı Amerika ile işbirliğinin yan etkileri olabilirdi. Paris’teki Rene Descartes Üniversitesinden Prof. Dr. Feridun (Fereidun) Khavand şöyle açıklıyor: “Her rejim için bir kurucu efsanesi vardır. İran İslam Cumhuriyeti’nin kurucu efsanesi de anti-Amerikancılıktır (Amerikan karşıtlığıdır). [7] “Bir Müslüman ülkeye karşı bir Amerikan veyahut Batı ittifakına katılarak bu efsanenin çökmesine izin vermek” diyor Havand: “İslam Cumhuriyeti’nin meşruiyetini riske atardı.

Bir kere Afganistan’da savaş başlayınca Hamaney olayları şunları söyleyerek açıkladı: Amerika’nın “gerçek hareket sebebi”; güç elde etmek” ve “hegemonya peşinde koşturmaktı.” [8] Hamaney Amerika’nın küresel barışı tehdit ettiğini ve Afganistan’a saldırma mantığının son derece “zayıf olduğunu” söyledi. [9] Hamaney Amerika’yı İslam ümmetinin vücudunu yaralamakla da suçladı. Konuşmasında aynı zamanda Hamaney Amerika ve İngiltere’yi “savaş kışkırtıcılığı, zulüm, haksızlık, müstekbirlik, güçle sarhoşluk, mantıksız davranış, savaş ateşlerini tutuşturmak, dünya barışını tehlikeye atmak, masum insanları katletmek ve büyük miktarlarda paraları boşa harcamakla” itham etti.

Ancak Tahran’ın pragmatik tarafı da kendisini gösterdi. Savaş başlamazdan evvel İran, Amerikan havacılarının inmesine yardımcı olmayı kabul etti ve akabinde de Kasım-Aralık 2001 Bonn Anlaşmasında oldukça yardımcı bir rol ifa etti.[10] Tahran 1990-1991 Körfez Krizi boyunca sergilediği hareketsizliğin kendisine hiçbir faydası olmadığını anladı. Hatta, belki de Amerika Birleşik Devletleri ile işbirliği yaparak bir nebze de olsa fayda temin edebilmeyi umdu.

Yine de 2001-2001 kışında İranlı askeri ve siyasi liderlerin yaptığı açıklamalar Amerikan güçleri ile yakınlığın rahatsızlığa sebebiyet verebileceğini yansıttı. Örneğn, İran Devrim Muhafızları Komutan Yardımcısı açıklamasında Amerika’nın hedefinin “Orta Asya’da etkin olma ve yakıt kaynaklarına ulaşma ve bölgedeki jeolopolitik konum” olduğunu belirtti. [11]

29 Ocak 2002 tarihinde Birlik Devleti adlı başkan George W. Bush’un konuşması Tahran’ın bu endişeli hissiyatına katkıda bulundu. Şöyle ki konuşmasında o İran’ın, aynı zamanda Irak ve Kuzey Kore ile onların terörist müttefiklerinin dünya barışını tehdit ederek silahlanan şer eksenini teşkil ettiklerini belirtti. İran Devrim Muhafızları komutan yardımcısının Bush’un açıklamasına tepkisi Arap Körfezindeki petrol sahalarına karşı eylemde bulunma yönünde açıkça tehditte bulundu. İki hafta sonra İDM komutanı herhangi bir işgalcinin uzanacak elini kesmekle tehdit etti. [12]

İRAN ANALİZ / Dr. Abbas Willeam Sami’nin kaleme aldığı “En Yakın Akraba Düşman: Irak Savaşı Sonrasında İran” başlıklı uzun makalenin dördüncü bölümünde Şii İran İslam Cumhuriyeti’nin işgal öncesi Irak’a dair aktif tarafsızlık olarak isimlendirelen ama aslında işgale yol veren siyaset takip ettiğine yer veriliyor. Kar-Zarar hesabını gözönüne alarak hareket eden İran’ın güttüğü siyaset mezhep temelli ve propaganda esaslı tüm söylevlerin de geçersiz olduğunu ortaya koymaktaydı.

İran, Irak Özgürlük Operasyonuna (Irak işgali) giden yolda “aktif tarafsızlık” olarak isimlendirebilecek bir siyaseti benimsedi. Dışişleri Bakanlığı sözcüsü bu siyaseti 2003 Eylülünde tanımladı. [13] “İran İslam Cumhuriyeti’nin bölgesel konumu ve milli çıkarları bölgede patlak verecek bir savaşı engelleyecek tüm taraflar ile aktif görüşmeler gerçekleştirmesini elzem kılmaktadır.”

Zamanın sözcüsü : Hamit Rıza Asafi

“Irak krizini çözüme kavuşturmada” İran bu nedenle tüm ilgili taraflarla konuşacaktır şeklinde konuştu sözcü. İranlı yetkililer sürekli olarak tek taraflı bir Amerikan eylemine karşı çıkarak eğer herhangi bir eylemde bulunulacaksa bunun çok uluslu bir çerçevede yapılması yönündeki isteklerini vurguladılar. Bu esnada Tahran ve Washington gizli kapaklı toplantılar yapıyor, Iraklı yetkililer İran’ı ziyaret ediyor ve İran da Irak muhalefetinin toplantılarına ev sahipliği yapıyordu.

“Önleyici diplomasi” olarak da adlandırılan aktif tarafsızlık İran dış politikası müessesince bir kar-zarar analizi şeklinde yansıtıldı.[14] Bu politika aracılığıyla İran bir yandan Irak’ın barışçıl bir şekilde silahsızlanırılmasını ümit ederken öte yandan da Körfez’de Kuveyt’ten Afganistan boyunca Orta Asya’ya ve oradan da Azerbaycan ve Kafkasya’ya kadar uzayan bir “Amerikan yanlısı güvenlik kuşağınca” tam olarak kuşatılma olasılığından da kaçındı. Bu siyaset ve kuşatmadan kaçınma İran’ın ben-imajı ve prestij arzusuyla uyumlu olmaktaydı.

İRAN ANALİZ / Dr. Abbas Willeam Sami’nin kaleme aldığı “En Yakın Akraba Düşman: Irak Savaşı Sonrasında İran” başlıklı uzun makalenin beşinci bölümünde İran’ın Washington ile gerçekleştirdiği temaslara yer veriliyor. “Büyük Şeytan” diye isimlendirdiği Amerika ile çıkarlarının örtüştüğü her ortamda görüşen, anlaşan ve ortak alanlarda ittifak kuran İran İslam Cumhuriyeti’nin bu politikasının aslında çok daha eskiye dayandığını ve süreklilik arz ettiğini ortaya konuyor.

Washington ile Temaslar

Tahran ile Washington yirmi yıldan uzun süredir diplomatik ilişki içinde değillerdi. Amerika’nın İran’daki diplomatik çıkarları İsviçre tarafından temsil edilmekteyken, İran’ın maslahatgüzarlığı ise Washington’daki Pakistan Büyükelçiliği’nde bulunmaktaydı. İki ülke aynı zamanda birbirleriyle çok taraflı forumlar aracılığıyla da irtibat kurmaktaydılar. Irak’taki savaşın kaçınılmaz olduğu iyice belirginleşince görünen o ki çok büyük ihtimalle Tahran-Washington temasları artacaktı. Bu temasların nihayetinde bir diplomatik yumuşayla sonuçlanmasına yönelik biraz iyimserlik hakimdi.

2002 Temmuz ortalarında “Tahran merkezli isimsiz bir diplomat” mesajında Washington’un bugünlerde Tahran’a Saddam Hüseyin’in tard edilmesi ve Tahran’ın desteğinin kazanılması yönünde İran’ın Amerikan gayretlerine matuf bakış açısını ölçtüğü bir mesaj gönderdi. [15] Tahran bunu reddetti ve İranlı yetkililer Irak’a karşı Amerikan askeri eylemine karşı muhalefetlerini bir kez daha tekrar ettiler.

Milli Güvenlik Yüksek Konseyi Genel Sekreteri Hasan Ruhani İran’ın Irak’a karşı bir saldırıya karşı olduğunu söyledi [16] ve ekledi: “Amerika bölgeye her zaman hegemonik bir gözle bakmıştır; stratejik ehemmiyeti haiz olması hasebiyle buranın enerji kaynaklarına ulaşabilmeyi istemiştir. [17]

Foto: Ruhani ve zamanın İngiltere Dışişleri Bakanı Jack Straw

Cumhurbaşkanı Hatemi ise şunları söyledi: “Irak işlerine herhangi bir müdahale Irak halkının, bölge ülkelerinin çıkarlarına, dünyanın barış ve sükunetine karşı olacaktır.” [18]

Üzerinden çok geçmeden bir İran cumhurbaşkanı yardımcısı Özgür Irak Operasyonu boyunca Amerikan uçaklarının yolları üzerinde düşüşlerine Tahran’ın yardımcı olduğunu reddetti. [19] Onun deyişiyle: “Bizler Irak’a hava saldırısını onaylamış değiliz ki böylesi bir saldırı başlatmayı isteyenlere hizmet temin etmiş olalım.” Lakin İran dini liderinin bir temsilcisi Amerikalı yetkililer ile gizli kapaklı görüşmeleri kolaylaştırmak amacıyla Dubai’de bir ofis kurmuştu. [20]

Daha sonraki zamanlarda Amerika Savunma Bakanlığından ismini vermeyen bir yetkili Arap Körfez bölgesindeki askeri acil vakalarla ilgili olarak Tahran ile Washington arasında ön hazırlık duyargaları olduğunu, bunların da bir küçük Körfez ülkesindeki Arap arabulucular sayesinde gerçekleştiğini söyledi. [21] İsimsiz Amerikalı yetkililer Amerikan uçaklarının İran üzerinden kefalet ödenerek geçmesine dair tartışmaları tavsif ettiler. Onlar düşen Amerikalılara tıbbi yardım temin etmek, mümkün olduğunda kısa sürede evlerine dönmelerini sağlamak ve herhangi havalanabilir durumdaki bir uçağı teslim etmek noktasında Tahran’ın Amerikayla anlaştığını söylediler. [22]

İRAN ANALİZ / “En Yakın Akraba Düşman: Irak Savaşı Sonrasında İran” başlıklı Dr. Abbas Willeam Sami’nin kaleme aldığı makalenin altıncı bölümünde Irak işgali öncesinde İran ile Amerika arasındaki görüşmeler ve pazarlık konularına dair bilgiler yer alıyor. Bilgiler “Büyük Şeytan” diye isimlendirdiği Amerika ile İran’ın bugünün Şii hegemonyasındaki Irak kukla hükümetini nasıl oluşturduğunu, mezhep temelli bir yeni ülkenin nasıl ortaya çıktığını ortaya koyuyor.

Irak İşgali Öncesi İran-Amerika Görüşmeleri

İran-Amerikan buluşmalarına dair iddialar savaşın hemen öncesindeki aylarda da devam etti. “Bush yönetimindeki yetkililer geçen ay (Ocak 2002) Avrupa’daki İranlı delegeler ile nadir özel bir toplantı gerçekleştirdi ve eğer Amerika Birleşik Devletleri Irak’a karşı savaşa girişirse Tahran’ın askeri operasyonlara karışmayacağının garantisini kazanmaya çalıştı.” [23] Her zamanki gibi Tahran böylesi toplantıların olduğunu yine inkar etti. [24]

Son zamanlardaki raporlara göre Milli Güvenlik Kurulu yetkilisi Zalmay Halilzad ile Dışişleri Bakanlığı yetkilisi Ryan Crocker (2011 Ağustos ayı itibariyle Amerika’nın Afganistan büyükelçisi) İran’ın Birleşmiş Milletler Büyükelçisi Muhammed Cevat Zarif ve İran Devrim Muhafızları yetkilileri görüştü. [25] Amerikalılar İran’dan Iraklı yetkililerin kaçışı için sınırlarını kapatmasını istedi ve Birleşik Devletlerin Halkın Mücahitleri Örgütü’nün Irak’taki üslerini vurabileceğini teklif etti. [26] Tahran bu toplantıların yapıldığını inkar ederken iki ülke Irak üzerinde bir anlaşmaya varmadı. [27]

O yaz bir İngiliz Arapça yayım yapan gazete içlerinde bir Beyaz Sarayı elçisinin de yer aldığı Amerikalı bir heyetin İran Rejimin Maslahatını Teşhis Konseyi başkanı Ayetullah Ali Ekber Haşimi Rafsancani’nin temsilcisiyle Londra’da görüştüğünü yazdı. [28] Habere göre görüşmede İran’ın Irak’taki faaliyetleri, İran’ın nükleer çalışmaları ve İran’ın terörist grupları desteklemesi tartışıldı. İranlı temsilciler sadece Haşimi Rafsancani’nin Washington’un taleplerini sağlama alabileceği, bunun da 2005 cumhurbaşkanlığı seçimlerinde Amerika’nın Rafsancani’yi desteklemesi karşısında olabileceği yönündeki bir izlenim bırakarak mesajını iletti. Amerikan tarafı teklif hakkında ve böylesi gizli buluşmalar hakkında pek hevesli değildi.

İRAN ANALİZ / “En Yakın Akraba Düşman: Irak Savaşı Sonrasında İran” başlıklı Dr. Abbas Willeam Sami’nin kaleme aldığı makalenin bu bölümünde Irak işgali öncesinde ülkenin işgaline ön ayak olan, işgal sonrası hükümet ve devlet kademeleriyle ödüllendirilen muhalif örgütlerin İran desteğine dair bilgiler yer alıyor. Görüşmelerde hazır bulunan ve 2003 sonrası iktidara getirilen Irak İslam Yüksek Konseyi, Dava Partisi vs diğer Şii partiler ülkede etnik temizlik operasyonları yaparak Irak’ı insan hakları ihlallerinde dünya sıralamaya çıkardı.

İran ve Irak Muhalefeti

Washintong 2002’in başlarında Irak stratejisini gözden geçirmeye başladı. Bu strateji, Irak içinde ve dışındaki muhalefeti araştırmayı, Irak Devlet Başkanı Saddam Hüseyin’e karşı yapılacak savaş için ciddi bir planlamayı içermekteydi. [29] İran’ın Iraklı muhalif gruplarla uzun süredir devam eden ilişkisi bunun tıpkı Baki Özgürlük Operasyonu öncesinde olduğu gibi herhangi bir savaş öncesi hesaplamalarla yer alabileceğini açıkça ortaya koydu.

Afganistan meselesinde 1979-1988 arası Tahran-Mücahitler arasındaki bağlar çoğunlukla örneğin Şeyh Asıf Muhsini’nin Hareketi İslami (İslami Hareket) gibi Şii direniş hareketleriyle sınırlıydı. Taliban’ın yönetimi devralmasından sonra İran’ın Afgan muhalefeti ile irtibatı daha çeşitliydi. Kuzey İttifakına silahlar, geniş çaplı finans ve eğitim temin etti. İran, Afgan keşmekeşliğini çözmeyi hedefleyen Roma Süreci ve Kıbrıs Süreci gibi üç sürecin iki tanesine iştirak etti. Roma Süreci sürgündeki Afgan kralı Zahir Şah’ı merkezliyken Kıbrıs Süreci İran’da sürgünde olan Hizbi İslami’nin lideri Gulbettin Hikmetyar’ın damadı tarafından organize edildi. İran aynı zamanda Afganistan’ın şimdiki komşuları, Rusya ve Amerika Birleşik Devletlerinden oluşan 6+2 grubuna dahil oldu.

İran başlıca Iraklı muhalif grupların çoğu ile irtibat halindeydi. En yoğun bağları genelde Şii teşkilatlarla olup bunlar çoğunlukla İran’da konuşlanan Irak İslam Devrimi Yüksek Konseyi (IİDYK), Dava el İslamiyye ve İslami Hareket Örgütüydü. [30] Kürdistan Yurtseverler Birliği ve Kürdistan Demokratik Partisi adlı iki başlıca Kürt partisiyle de iyi ilişkileri mevcuttu. Çok az bilineni ise İran’ın Kürdistan İslami Hareketi, Ensarul İslam ve Kürdistan İslami Grubu adlı Kürt İslamcılarıyla olan ilişkileriydi. [31] Irak Milli Kongresi’nin (IMK) de İran’da eğitim kampları olduğu iddia edilmiş, daha sonraki raporlarda IMK lideri Ahmet Çelebi’nin Tahran’a Amerikanın istihbarat yetenekleri hakkında bilgiler temin ettiği söylenmiştir. [32]

Foto: Çelebi Cumhurbaşkanı Hatemi ile (2003)

IİDYK Irak’a yönelik bir saldırı karşısındaki Tahran’ın yaklaşımını dikkate almayacağını açıkça ilan etti. İİDYK liderliği, İran’ın açıkladığı aktif tarafsızlık altında İİDYK gerillalarının (teröristlerin) savaş halinde Irak’a giremeyebileceğini söyledi.[33]

“Tarafsızlık politikası iyi değil.” dedi ve ekledi: “İran, eğer Irak halkının yanında durursa iyi olacaktır.” Sözlerine devam ederek: “Taşlı ve zor bir bölge arasında Irak halkının sıkışıp kalması iyi değildir. Onlar kendilerini yalnız bırakanlara karşı tutacaktır.”

Bu sözde tarafsızlığa rağmen Tahran muhalefet ile sıkı fıkı olmaya devam etti. Kürdistan Demokrat Partisi, Kürdistan Yurtsever Birliği, Irak İslam Devrimi Yüksek Konseyi ve Irak Milli Konseyi 13-15 Aralık 2002 tarihinde Londra’daki Irak muhalefet konferansından önce Tahran’da bir araya geldi. Irak Milli İttifakı Londra’da bir araya gelen altı ana muhalif gruptan bir tanesi olmasına rağmen Tahran toplantılarına iştirak etmedi. Grubun Genel Sekreteri İyad Allavi teşkilatının İran ile münasebetini şöyle tavsif ediyordu: “İran’a saygı duyuyoruz ve onunla en iyi ilişkiler kurmayı ümit ediyoruz. Ancak üzülerek ifade etmeliyiz ki şimdiye kadar böylesi ilişkilerimiz olmadı. İran bölgede bizimle ilişki sürdürmeyen nerdeyse tek ülke.” [34]

Kürdistan Yurtseverler Birliği lideri Celal Talabani 2003 Ocak ayında Tahran’da Cumhurbaşkanı Hatemi ile görüştü. Hatemi şunları söyledi: “İran’ın politikası Irak muhalefetine destek vermek ve onu güçlendirmektir. İran, halkın kendisini yönettiği bir demokratik ve birleşik Irak’ın meydana getirilmesi bağlamında (muhalefete) her tür yardımı vermeye hazırdır.” [35] Talabani ise basına konuşmasında İran’ın vurulmayacağına dair Amerika’nın teminatını onlara ilettiğini belirtti. [36]

O ayın sonrasında Tahran’da daha büyük bir muhalefet toplantısı gerçekleştirildi. Katılımcılar arasında Irak Milli Konseyinden Ahmet Çelebi, Brandies Üniversitesi Profesörü Kenan Mekkiye, Irak Milli Hareketi lideri Muzar Şevket, Kürt (laik-milliyetçi) temsilcileri Latif Raşid ve Goran Talabani, 1994 yılında iltica eden Irak milli istihbarat dairesi eski başkanı Tümgeneral Vafık el Samarrai yer almaktaydı. [37] Mekkiye konuşmasında İranın Irak’ta kendilerini koruma önerisini muhaliflerin kabul etmediğini söyledi, Cumhurbaşkanı Hatemi’nin ofisinden veya Dışişleri Bakanlığından herhangi biriyle görüşmediklerini sözlerine ekleyerek şunu söyledi: “Bizler Hatemi grubuna bulaşmadık. Onların kesinlikle Irak meselesine söyleyecek şeyleri yok.”

Irak İslam Devrimi Yüksek Konseyi (IİDYK), Davet, İslami Emel Hareketi temsilcileri ve IMK’den Ahmet Çelebi Irak Özgürlük Operasyonu başlamadan çok kısa süre önce Tahran’da buluştu. [38] Buluşmanın hedefi grupları birleştirmek ve Şiilerin Irak’ın geleceğinde yer sahibi olmalarını temin etmekti. [39] Bunun da ötesinde aynı esnada IİDYK’nin Bedir Tugayları diye bilinen İran İslam Devrim Konseyiyle irtibatlı silahlı kanadı kendisini kuzey Irak’ta çoktan konuşlandırmıştı. [40]

İRAN ANALİZ / “En Yakın Akraba Düşman: Irak Savaşı Sonrasında İran” başlıklı Dr. Abbas Willeam Sami’nin kaleme aldığı makalenin sekizinci bölümünde Irak Dışişleri Bakanı’nın İran ziyareti ve buna ülke içinden gösterilen şiddetli tepkilere yer veriliyor. 2003 Irak işgali öncesine İran-Amerika ve Batı ilişkilerine dair enteresan ve şaşırtıcı bilgilerle dolu makalenin bu bölümünü okuyucularımızın dikkatine sunuyoruz.

Herkesle Oynamanın Yerel Yansımaları Olur

İran-Irak savaşının ağır kayıpları ve yirmi yıldan daha fazla kötü ilişkileri göz önüne alındığında Bağdat’ın İran’dan sempatik bir şey bekleme temennisi çok yanlıştı. İran hükümetinin bir nevi bölgesel barış yapıcı gibi çalışma gayretlerinin bundan başka yerel yansımaları da oldu. Parlamenterler hükümetin Saddam Hüseyin rejimiyle flört olarak görünen bu duruma içerdiler.

26 Mayıs 2002’de meclis oturumunda bir parlamenter Sabri’nin Tahran ziyaretinin zamanlamasını sordu: [48] “Bölgedeki hassas ve özel durum ışığında, Irak dışişleri bakanının son Behmen (2002 Ocak sonları) ayının ikinci haftasında Tahran’a ziyaretinin sebebi nedir? Amerikan başkanının İran, Irak ve Kuzey Kore’yi “Şer Ekseni” olarak ilan etmesinden iki gün önce hem de?

Yılın sonunda Milli Güvenlik ve Dışilişkiler Komitesi yasama üyeleri istihbarat ve güvenlikten sorumlu dışişleri bakan yardımcısı ile Irak meselesini ve bunun İranın çıkarlarına etkisini görüştüler. [49] Akabinde bir parlamenter şunu söyleyecektir: “Yetkililer bazı cevaplar verdi, bazıları kabul edilebilirdi. Ancak toplamda çoğu komisyon üyesi İranın bölgesel gelişmelere dair politikalarının halkımızın çıkarlarını koruyabileceğini düşünmemekteydi.”

Foto: 28 Eylül 2002 tarihinde İran’ı ziyaret eden Irak Dışişleri Bakanı Sabri, İranlı meslektaşı Harrazi ile

İran medyası 2003 Ocak ayında Irak Dışişleri Bakanının Tahran’ı yakında ziyaret edebileceğini yazdı. Bir parlamento üyesi kendisinin Sabri İran’a ayak basar basmaz Dışişleri Bakanı Harrazi hakkında gensoru için bir önerge teklifi hazırladığını duyurdu. [50] “Naci Sabri’nin neden İran’ı ziyaret ettiğine dair herhangi bir sebep görmekten çok uzakken, İran milleti en erken fırsatta Saddam Hüseyin rejiminin düşmesini görmek için dakikaları hesaplamaktadır.” İranlı milletvekili kendisinin ve arkadaşlarının Sabri’nin İran’ı ziyaretinden önce Irak’ın dört şartı yerine getirmesi gerektiğine inandığını söyledi. [51]

Bunlar:

1- Saddam Hüseyin Şattul Arap kanalıyla ilgili tartışmaları yok eden, kara hududunu onaylayan 1975 Cezayir Anlaşmasının geçerliliğini ilan etmelidir.

2- 1980 yılında İran’a saldırmasından ötürü özür dilemelidir.

3- Savaşı etkin bir şekilde sonlandıran BM Güvenlik Konseyi 598 sayılı kararını tamamıyla uygulamalı ve tazminatı ödemelidir.

4- Halen Irak’ta bulunan tüm İranlı esirleri serbest bırakmalıdır.

Bir diğer milletvekili ise Dışişleri Bakanının Irak ile ikili ilişkilerini eleştirmekteydi. [52] İran diplomasisi ülke için yeni bir düşman oluşturmamalıdır dedi vekil ve Sabri’nin İran’a davet edilmesinin faydalı olmadığını belirtti. Etkin tutucu bir gazetenin genel yayın yönetmeni ise İran’ın Amerika ile müzakereler yapmasını ama Sabri ile toplantı yapmamasını söyledi. [53] Bu tür toplantıların zamanlamasını sorguladı ve bugün (Saddam Hüseyinle) birlikte olmanın Irak halkını desteklemek olmadığı bilakis Saddam’ın bizzat kendisini destekleme anlamına geldiği yönünde uyardı.

Foto: Irak Dişişleri Bakanı Sabri, zamanın İran cumhurbaşkanı Hatemi ile

2003 Şubat başlarında Sabri’nin Tahran ziyaretinin ardından 100 milletvekili Dışişleri Bakanı Harrazi hakkında bir gensoru önergesi verdi ve Cumhurbaşkanı Hatemi onun adına açıkça konuşmaya zorlandı. [54] Hatemi şunu söyledi: “Arkadaşlarımız bilmelidir ki eğer bizim dışişleri bakanımız bir karar vermiş ise, bu kadar devlet tarafından alınmış bir karardır ve bunu bizler desteklemeliyiz.” Hatemi milletvekillerinin zamanlamasını da eleştirerek: “Onlardan beklentim böylesi hassas bir dönemde bu meseleleri çıkarlarımıza ters düşecek şekilde alenileştirmesinler.” şeklinde konuştu.

İRAN ANALİZ / “En Yakın Akraba Düşman: Irak Savaşı Sonrasında İran” başlıklı Dr. Abbas Willeam Sami’nin kaleme aldığı makalenin bu bölümünde açıkça Amerika’yı suçlamasına, sözde Irak’ın geleceğini düşündüğünü söylemesine rağmen İran’ın ne denli realist ve pragmatist bir politika yürüttüğüne yer veriliyor. 2003 Irak işgali öncesine İran-Amerika ve Batı ilişkilerine dair enteresan ve şaşırtıcı bilgilerle dolu makalenin bu bölümünda daha çok diplomatik temaslar ve görüşmeler yer alıyor.

Çok Yanlılık ve Anti-Amerikancılık

Tüm bunlar arka planda meydana gelirken Tahran yüksek şekilde Amerikan niyetlerini kınadı ve İranlı diplomatlar Irak’a ve bölgesel krizlere yönelik sayısız uluslararası toplantılara iştirak etti. Bu ikilik İran’ın Amerika’ya gerçek bir antipatisini, bölgede uzun süreli bir Amerikan varlığına yönelik korkusu ve Amerika’nın kontrol olmaksızın istediği gibi güç kullandığını görmedeki isteksizliğini yansıtmaktaydı.

2003 Ocak ayındaki konuşmasında dini lider Hamaney abartılı bir şekilde Amerika Birleşik Devletlerinin teröre karşı savaşın bir parçası olarak mı Irak’a saldırıp saldırmayacağına dair şunu söylüyordu: “Yoksa bu, Irak’ın sayısız petrol kuyuları için mi, bölgeye egemen olmak, İsrail’i savunmak ve İran İslam Cumhuriyeti üzerinde efendilik yapmak için mi? Bugün küresel istikbarın sırları olan bunlar ifşa olmuştur. Herkes bunları bilmektedir. [55] Aynı gün, Dışişleri Bakanı Harrazi İran’ın Irak’ta bir savaşı engellemek için Avrupa Birliği ile çalışmaya hazır olduğunu belirtti. [56]

“Irak’taki herhangi bir savaş İran’ı etkileyecektir.” diye açıkladı ve ekledi: “En basit etkisi, İran’ın başına gelecek olan mültecilerdir. Bununla birlikte diğer bazı hususlar da var: Irak’a sürgün, Irak’ın müstakbel hükümeti, kimyasal silah kullanımı, İran’ı ve diğer komşu ülkeleri ilgilendiren endişe teşkil eden hususlar.”

İran’ın ikinci en güçlü yetkilisi olan, Rejimin Çıkarını Teşhis Konseyi başkanı Ayetullah Ali Ekber Haşimi Rafsancani, Amerika Birleşik Devletlerini gizli âmillere sahip olmakla suçladı. [57] ABD’nin bir enerji kıtlığıyla karşılaştığını söyleyen Haşimi, bu sebeple: “Onlar bu bölgeden enerji elde etmenin askeri varlıklarını gerektirdiğini düşündüklerini” ifade etmekteydi. ABD’nin kitle imha silahları hakkındaki endişelerini de kabul etmeyerek: “ Eğer ABD, Irak’ı kontrol altına alır ve burada bir yönetici/idareci iktidarı kılarsa, o zaman Irak’ın komşularına karşı da aynı argümanları kullanacaktır. Saddam’ın böylesi silahlara sahip olmasından daha kötü olan şey bölgemizdeki Amerikan varlığıdır. Bu münasebetle bizler açık bir şekilde Amerika’nın buraya gelmesine karşı çıkmaktayız.” Demekteydi.

İki hafta sonrasında Harrazi Mısır, Suudi Arabistan, Suriye ve Türkiyeli mevkidaşlarıyla Irak’ı tartışmak için İstanbul’da bulunmaktaydı. [58] “Bizler çok yanlılıktan ayrılmamalı ve ABD’yi tek yanlılığa başvurmamalıdır.” demekteydi Harrazi. [59]

“Birleşmiş Milletler sistemi alınacak herhangi bir kararın merkezi olmalıdır.” diyen Harrazi Şubat başında İngiltere Başbakanı Tony Blair ve Dışişleri Bakanı Jack Straw ile Irak’ı tartışmak üzere Londra’ya gitti. Blair’in resmi sözcüsü hem ABD hem de Birleşik Krallığın Irak’ın toprak bütünlüğüne bağlı oldukları yönünde İran’ı ikna ettiğini söyledi. [60] Toplantının akabinde Harrazi şunları söyledi: “Elbette bu Irak’a komşu tüm ülkelerin endişe duyduğu konulardan bir tanesidir: yani Irak’ın bölünmesi endişesi. Kimse buna razı değil v eherkes Irak’ın toprak bütünlüğünün devam etmesinden yana.” Birleşmiş Milletler gözlemcilerine daha fazla zaman verilmesi gerekliliğine vurgu yapan Harrazi İran’ın muhtemel mülteci akışından endişeli olduğunu ifade etti. [61]

Foto: Soldaki Straw, sağdaki ise Blair

Akabinde Harrazi, Arap Körfezi ülkeleri turu esnasında Irak muhalefetinin ülkede BM denetiminde bir referandum olurken Saddam Hüseyin ile uzlaşması teklifini yaptı. [62] Bölgesel bir savaşın önüne geçebilecek Bağdat’taki barışçıl bir hükümet değişiminin tek yolunun bu olduğunu anlatmaktaydı Harrazi ve İran’ın Irak’ın toprak bütünlüğü noktasındaki endişelerini vurgulamaktaydı. Bir İran sözcüsü ise bunun Harrazi’nin şahsi inisiyatifi olduğunu resmi teklif olmadığını belirtti.[63]

Bu esnada Hamaney ABD’yi suçlamayı sürdürmekteydi. İDM deniz personeline şunları söylemekteydi: “21. Yüzyılın ekipmanı ve bugünün sloganlarıyla Amerikalılar demokrasi adı altında, insan hakları adı altında ve terörizme karşı mücadele adı altında tıpkı 18. Yy ve 19.yy sömürgecilerin yaptığını yapmaya niyetli.”[64] Hamaney uyarmaktaydı: “Bugün Siyonistlerin ayartması ile Amerikanın yayılmacı müstekbir siyasetinin sonu yok ve bu; insanlık için tüyler ürpertici bir hal alıyor.”

Düşmanlıkların başlamasından hemen önceki haftalarda Harrazi bölgesel gelişmeleri tartışmak için Cidde ile San’a’ya giderken Dışişleri Bakanı halefi Ali Ekber Velayeti ise cumhurbaşkanı temsilcisi olarak Cakarta ile İslamabad’a gitmekteydi. Burada Velayeti İran’ın çok yanlılığa verdiği ehemmiyeti vurgulamakta ve şunları söylemekteydi: “İran ve Pakistan Birleşmiş Milletler, İslam Konferansı Teşkilatı (İKT) ve Bağlantısızlar hareketi (NAM) gibi farklı bir dünya için istişare ve koordinasyonda bulunmaktadırlar.” [65]

Yine de Tahran bu diplomatik gayretlerin başarılı olup olmayacağı hususunda tam emin değildi. Dışişleri Bakanlığı 19 Mart tarihinde Bağdat’taki personelini geri çektiğini duyuracaktı. [66]

Gelecek Bölüm: Irak Özgürlük Operasyonu Başlıyor

AMERİKAN DEMOKRASİSİ /// CC : @MahirKaynak @MKaynakf @MahirKaynakStar


Amerikan askerleri Irak’ta bayraklarını indirerek, 8 yıl sürdürdükleri işgalden sonra ülkelerine geri döndüler.

Onlar Irak’a demokrasi götürmüşlerdi.

Öyle dediler !!!

Amerikan demokrasisi öyle birşeydir ki ; Gittiği Irakta BİR MİLYONDAN FAZLA insan öldürdü !!!

Yaklaşık BİR BUÇUK MİLYON KİŞİ ülkelerini terk ederek mülteci oldular…

Yanlız kalan kadınlar çaresizlikten komşu ülkelerde fahişe oldular…

Köklü bir Devlet olan Irak’ın, tüm geçmişi,geleceği,tarihi,kültürü,alt yapısı yok edildi.

Müzeleri yağmalandı…

Irak’ın yönetimi ve tüm ekonomik kaynakları ABD ile yandaşlarının kontroluna geçti…

Harap olan Irak’ı imar etmek için şimdi de işgal sırası Amerikan şirketlerine geldi ..

Irak’a girerken Demokrasi getirdik demişlerdi.

Irak’tan çıkarken de yüzsüzce halen DEMOKRASİ GÖTÜRDÜK diyorlar…

Naci KAPTAN

16 Aralık 2011

Cumhuriyet

16.12.2011

Irak’ta 1 milyon kişiye ölüm getiren işgal bayrağı indi Dökülen kana ve maliyete değmiş Irak’ta kalan son 5 bin 500 ABD?askerinin büyük bölümü ülkeden ayrılırken Bağdat’ta dokuz yıl süren "ABD işgalinin resmen sona ermesi" nedeniyle sembolik bayrak indirme töreni düzenlendi. Bağdat’a giden ABD Savunma Bakanı Panetta, dökülen kanın ve yapılan harcamaların Irak’a demokrasi getirmeye değdiğini ileri sürdü. 1 milyona yakın Iraklının ölümüne neden olan işgalin maliyeti 800 milyar doları aştı. İşgal süresince 4 bin 500 ABD askeri öldü.

ABD Savunma Bakanı Panetta, 1 milyona yakın Iraklı ile 4 binden fazla ABD askerinin ölümüne neden olan Irak işgalini değerlendirdi:

Kana ve maliyete değdi

Dış Haberler Servisi – Dokuz yıl süren ABD işgalinin resmen sona ermesi nedeniyle düzenlenen sembolik törenlere katılmak için dün Irak’ın başkenti Bağdat’a giden ABD Savunma Bakanı Leon Panetta, dökülen kanın ve yapılan harcamaların Irak’a demokrasi getirmeye değdiğini söyledi.

Ülkede kalan son 5 bin 500 askerin büyük bölümü Irak’tan ayrılırken işgalin resmen sona erdiğini simgeleyen bayrak indirme töreni de dün Bağdat’ta Panetta’nın katıldığı bir törenle gerçekleştirildi. Panetta’nın bugün Türkiye’ye gelmesi bekleniyor. Amerikan ordusunun Irak’taki askeri varlığı

2007 yılında 170 bine ulaşmıştı. Maliyetinin 800 milyar dolardan fazla olduğu belirtilen işgal boyunca 4 bin 500 Amerikan askeri ölmüş, 32 bin Amerikan askeri de yaralanmıştı. İşgal 1 milyona yakın Iraklının da ölümüne yol açmıştı.

‘Başımız dik’

ABD Başkanı Barack Obama, "ABD ordusunun en olağanüstü dönemlerinden biri" olarak nitelendirdiği Irak işgalinin sona erdiğini bildirdi.

Kuzey Carolina eyaletinde, Irak’ta ölen askerlerden 200’ünün sevk edildiği Fort Bragg üssünde son askeri birlikleri karşılama töreninde konuşan Obama, işgal boyunca ölen Amerikan askerlerini andı ve cesaretlerini övdü.

ABD Başkanı, yapılan fedakârlıkların yeni, istikrarlı ve egemen bir Irak yarattığını savunarak Amerikan ordusunun Irak’tan "başı dik" ayrıldığını ifade etti. Obama, Irak gazilerine askerlik sonrası yaşamlarında iş garantisi sözü de verdi.

İSTİHBARAT ALANI

Sınırsız, Seçkin, Sansürsüz, Kemalist Haber Blogu

Derin İstihbarat

strateji, güvenlik, araştırma, istihbarat, komplo teorileri, mizah, teknoloji, mk ultra, nwo

İSTİHBARAT

Şifresiz Yayın!

%d blogcu bunu beğendi: