Etiket arşivi: ırak

ÇOK KRITIK ANLAŞMA


Rusya-Irak arasında milyar dolarlık anlaşma

Rusya ile Irak arasında 4,2 milyar dolarlık silah anlaşması imzalandığı açıklandı.

Rusya ile ülkesinin ikili ilişkilerinin geliştirilmesi amacıyla 3 günlük ziyaret için Rusya’ya gelen Irak Başbakanı Nuri el-Maliki, Rusya Başbakanı Dmitriy Medvedev ile Moskova yakınlarındaki Gorki devlet binasında bir araya geldi.

Medvedev, görüşmeye ilişkin açıklamada, Rusya’nın Irak halkı ile olan dostluğuna büyük önem verdiğini belirtti.

Son yıllarda yaşanan dramatik olaylara rağmen, Irak’la üst düzeyde ilişkilerin devam ettiğini hatırlatan Medvedev, enerjiden insani konulardaki işbirliğine kadar çeşitli alanlarda geniş kapsamlı bir yol haritası oluşturulmasını teklif etti.

Irak Başbakanı Maliki ise, Irak’ın Rusya’yla ilişkilerini geliştirmek istediğini belirterek, "Geçmişte iki ülke arasında çok yakın ilişkiler vardı. Bu yakınlığın gelecekte de tesis edileceğine inanıyorum. İki ülke de işbirliğini geliştirmeye hazır" dedi.

Rusya Başbakanlık Basın Merkezi’nden yapılan açıklamada da, Rusya ile Iraklı yetkililer arasında Nisan-Temmuz ve Ağustos ayında süren görüşmeler çerçevesinde, askeri alanda 4,2 milyar dolarlık işbirliği anlaşması imzalandığı bildirildi.

ASKERHABER / DIŞ HABERLER

Irak’tan Türkiye’ye ‘askerini çek’ uyarısı


Türkiye ile Irak merkezi hükümeti arasındaki siyasi gerginlik yeni bir boyut kazandı. Bağdat, Kuzey Irak’taki Türk askerlerinin çekilmesini talep etti.

Fransız haber ajansı AFP, Bağdat’ın, Kuzey Irak’taki Türk askerlerinin çekilmesini talep ettiğini iddia etti.

TEZKERE BU HAFTA GÖRÜŞÜLECEK

Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK) unsurlarının Kuzey Irak’taki PKK bölgelerine girmesine ilişkin tezkerenin süresinin 1 yıl daha uzatılacağı açıklanmıştı.

TBMM tarafından verilen izin süresinin, 17 Ekim 2012 tarihinden itibaren 1 yıl daha uzatılmasına ilişkin tezkerenin öncelikli olarak bu hafta görüşülmesi bekleniyor.

Tezkere TSK’nın Kuzey Irak’a operasyon yapmasına olanak tanıyor.

KAPSAMLI BİR YAZI DİZİSİ : EN YAKIN AKRABA DÜŞMAN : IRAK SAVAŞI SONRASINDA İRAN


İRAN ANALİZ / Dr. Abbas Willeam Sami adlı yazarın yazdığı çok uzun ve içinde Türkçe okurları son derece şaşırtacak bilgileri, belgeleri, tarihi hadiseleri, analiz ve değerlendirmeleri, günümüz İran’ını, Amerika ile ilişkilerini, uluslararası ilişkiler bağlamında diplomatik, askeri, iktisadi, dini ve sosyal ilişkilerin nasıl bir evrilme yaşadığının ipuçlarını taşıyan “En Yakın Akraba Düşman: Irak Savaşı Sonrasında İran” önemli makaleyi bölümler halinde değerli okurlarımızla paylaşıyoruz. İlk bölümde yazar hakkında bilgiler ve İran’ın Irak’ta aldığı pozisyon alışı, bunun üç ayrı belirgin aşamada olmasına dair bilgiler yer almaktadır…

EN YAKIN AKRABA DÜŞMAN: IRAK SAVAŞI SONRASINDA İRAN

Dr. Abbas William Sami, Free Europe / Liberty Radyosunda Ortadoğu ve Güneybatı Asya bölgesel analizler koordinatörüdür. Dr. Sami’nin makaleleri daha öncesinde MERIA, Ortadoğu Dergisi, Ortadoğu Politikası, Ortadoğu Çalışmaları, Hoover Özet, Brown Küresel İlişkiler Dergisi, Uluslararası Organize Suçlar, Hazar Kavşakları ile Güney Asya, Afrika ve Ortadoğu Mukayeseli Çalışmalar gibi yerlerde yayımlandı. Yine kendisi çeşitli kitaplara bölümler yazdı. Örneğin Dünyanın Merkezindeki Bölge: Muasır Fars Körfezinde Krizler ve Tereddütler (Barry Rubin, Londra, Frank Cass, 2002) ve Nükleer İran: İnkarın Ötesinde bir Strateji İnşası (Henry Sokolski ve Patrick Clawson, Amerika Ordu Savaş Koleji, 2004)

Tahran’ın Irak’taki hadiselere karşı duruşu kronolojik olarak gelişmiş ve Amerika Birleşik Devletleriyle daimi düşmanlığına uygun bir zemine karşı olmuştur. 2001’den Mart 2003’teki Özgür Irak Operasyonun başlangıcına değin, İran uluslararası örgütler aracılığıyla meselenin çözümü çağrısında bulunurken aynı esnada Washington, Bağdat ve Irak muhalefeti ile de irtibat halindeydi. Diğer aşama İran’ın Irak direnişine destek iddialarıyla işaretlendi. Bu iddialar Temmuz 2003’ten şimdiye kadar üçüncü aşamada devam etti ve Tahran-Bağdat ilişkileri de samimileşti. Irak’ta savaşın sona ermesiyle birlikte İran kendisini en büyük düşmanı olarak addettiği Amerika ile her taraftan kuşatılmış şekilde buldu. Yine muhtemel bir Kürt özerkliği ve Şii İslam’ın merkezi olarak Irak tarafından baskın çıkılmasıyla karşı karşıya kaldı.

Bu makele aslen İtalya’daki GLORIA Merkezi ve Stratejik Çalışmalar Askeri Merkezi’nin sponsorluğunda gerçekleştirilen “Irak Savaşı Sonrası: Avrupa ve Ortadoğu’da Strateji ve Siyasi Değişimler” başlıklı bir proje ve konferans için yazıldı.

Herhangi bir insan Irak Cumhurbaşkanı Saddam Hüseyin’in ekarte edilmesine Tahran’ın hoş karşılayacağını bekleyebilir. Çünkü Saddam İran’a karşı sekiz yıl süren (1980-1988) yüzbinlerce hayata mal olan, binlerce Iraklı’nın İran’da mülteci duruma düşmesine sebep olan, İranlı Şii Müslümanların Irak’taki mezhepdaşlarına karşı kimyasal silah kullanan, yaklaşık yirmi yıl şiddetli İranlı muhalif grubu desteklemekle sorumlu bir şahıstı. Aslında Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyinin 1988 Temmuzundaki 598 sayılı kararı İran ile Irak arasında bir ateşkese neden olmuştu; ancak resmi bir anlaşma hiçbir zaman imzalanmadı. Yine de Özgür Irak Operasyonun sonucu İran’ı Saddam Hüseyin’den daha büyük düşman olarak addettiği ABD tarafından her yönden kuşatılıldığı siyasi ve stratejik olarak rahatsız bir duruma yerleştirdi. Dahası Tahran Bağdat’taki yeni hükümet ile nerede duracağından da emin değildi. Kürt azınlığın daha büyük bir otonomi için ağır basmaları ihtimali ve Şii İslam’ın bir merkezi olarak Irak’ın yeniden canlanmasına ilaveten bu faktörler İran’ın mevcut konumunu büyük şekilde etkiledi.

İran’ın Irak’taki hadiselere karşı yaklaşımı açıkça üç belirgin aşamada gelişmiştir. İlk aşama 11 Eylül 2011 – el Kaide’nin ABD’ye saldırı tarihi – tarihinden 20 Mart 2003 tarihine kadar olan süredir. Bu aşamada Tahran aktif tarafsızlık diye adlandırdığı bir siyaset takip etti. Taraf tutmayı reddetti ve Bağdat, Londra ve Washington ile temaslarını sürdürdü. Ancak aynı esnada Iraklı muhalif grupları da destekledi. Bu süreçte, ayrıca İranlı liderler ABD’ye karşı büyük düşmanlıklarını ifade ettiler ve Amerika’nın niyetleri hakkındaki şüphelerini dile getirdiler.

İkinci aşama Özgür Irak Operasyonu’nun başlangıcı olan 20 Mart 2003 tarihinden yaklaşık olarak Irak Yönetim Konseyi’nin oluşturulduğu Temmuz 2003 tarihine kadar sürmektedir. Bu süreçte Amerika’nın İran’ın Irak işlerine müdahale ettiği iddiaları, daha öncesinde bilinmeyen Mukteda el Sadr adlı Şii din adamının ortaya çıkışı ve onun İran ile ilişkilerine dair sorular yer aldı.

Üçüncü aşama ise Temmuz 2003’ten makalenin yazıldığı Haziran 2005 tarihine kadar olan aşama olup, burada daha önce yer alan faktörler yer almaktadır. Sonuç halihazırda İran’ın algıladığı tehditlerin tanıı, Tahran’ın bunları nasıl söylemeye çalıştığı yolları tartışmak ve çelişen amaçlardaymış zıtlıklar / karşıt maksatlarmış gibi görünen İran’ın davranışını açıklamaya çalışmaktadır.

İRAN ANALİZ / Dr. Abbas Willeam Sami’nin kaleme aldığı “En Yakın Akraba Düşman: Irak Savaşı Sonrasında İran” başlıklı uzun makalenin ikinci bölümü ile karşınızdayız. Bugünkü İran’a dair bakış açısını terz yüz edecek önemli bilgileri, belgeleri, tarihi hadiseleri, analiz ve değerlendirmeleri, Amerika ve Batı ile ilişkilerini, uluslararası ilişkiler bağlamında diplomatik, askeri, iktisadi, dini ve sosyal ilişkilerine değinilmektedir. Bu bölümde pragmatist bir politika güden İran rejiminin ABD’ye göz kırpması ve Balkanlardan Afganistan ve Irak’a doğru yaşanan gelişmelerde İran’ın ikircikli tavrının belirtilerine yer verilmektedir.

BELİRTİLER: BALKANLARDAN AFGANİSTAN VE IRAK’A

Uluslararası aktörler farklı faktörlerin etkisinin zaman geçtikçe inip çıktığı çok dinamik bir ortamda çalışırlar. Çatışma zamanları özellikle daha hızlı volta atabilir. Üstelik, gayri resmi aktörler ve ağların resmileri kadar etkiye sahip olduğu İran karar alma mekanizmasının bilinmezliği kavrayışı ve tahmini aşırı şekilde zorlaştırmaktadır. İran’ın Irak’la yeni ilişkilerindeki model 1990’ların ortalarında Balkanlar’daki ilişkileri ve Eylül 2011’den beri Afganistan’daki ilişkilerinin bir modelidir.

Balkanlarda Tahran insani yardım hizmetleri sağladı, radyo kanalları kurdu ve misyonerlerini (Mollaları) gönderdi. Tahran yine uluslararası silah ambargosuna son verilmesi yönündeki İslam Konferansı Teşkilatının Aralık 1992 tarihli deklarasyonun sağlama alınmasına yol verdi. Böylece bölgeye gizlice silah ve mühimmat soktu. İranlı ajanlar ve İran Devrim Muhafızları (İDM) bazen kimliklerini yardım görevlileri şeklinde gizleyerek sahada aktif idiler.

Bilhassa 1994-1998 yılları arasında İran’ın Sareyova Büyükelçisi olan Muhammed İbrahim Tahiriyan sonrasında Taliban’ın düşürülmesinden sonra Kabil’de hizmet eden ilk büyükelçi oldu. Bundan önce Tahiriyan Afganistan’da çalışmış İran yardımlarının Şii mücahit gruplara yönlendirilmesine yardım etmiş ve ardından Tacikistan’da hizmet vermişti. [2] Aralık 2004 tarihinde güney Afganistan şehri olan Kandahar’a konsolos olarak atanan Hüseyin Şeyh Zeyneddin de benzer geçmişe sahip. 1999 yılında kendisi Kolombiya’da büyükelçi olarak bulunmuş, Kolombiyalı yetkililer silahsızlandırılmış bölgede İran faaliyetleri hakkında endişelenmiş, Kolombiya Devrici Silahlı Güçleri (FARC) gerillalarınca kontrol edilen sadece birkaç hayvanın bulunduğu bir bölgedeki mezhabada çalışan İranlı askeri danışmanlarla ilgili olarak kuşkulara neden olmuştu.

1990’ların başında, devrimci güdü halen İran’da önemliydi ve Balkanlardaki faaliyetler nisbeten kendisine daha az maliyette meydana gelmekteydi. Irak Özgürlük Operasyonuna İran’ın tepkisine dair en son bir klavuzda ABD’ye karşı 11 Eylül 2001 tarihli terörist saldırıların ardından ülke liderlerinin davranış yoludur. Tahran ilk olarak fiili saldırıları kınadı ve İran kamuoyu kurbanların ve ailelerinin acılarını paylaştı. Saldırıların olduğu gün, Cumhurbaşkanı Muhammed Hatemi devlet televizyonda okuduğu mesajında şunları söyledi: “Çok sayıda savunmasız Amerikan halkının ölümüyle sonuçlanan Amerikan şehirlerindeki umumi yerlere saldırıları ve uçak kaçıran terörist eylemleri kınıyorum.” [3]

Tahran’da gece mum ışıkları yakıldı ve bir dünya kupası hazırlık maçı öncesinde bir dakika saygı duruşuna duruldu. İranlı yetkililer ülkede ABD’yi temsil eden İsviçre Elçiliği önündeki taziye defterini imzaladı.

Yine de Tahran eğer Amerika Afganistan’da el Kaide’ye ve onu barındıran Taliban’a karşı bir eyleme girişirse kendisine yardımcı olamayacağını iddia etti. “Amerikanın yayılmacı politikaları son gelişmelerin sebebidir.” dedi Dini Lider Ayetullah Ali Hamaney. [4] Hameneye “Delillerin çoğu şüpheli parmağı Amerika’da son gelişelerin planlayıcısının Siyonistler olduğunu işaret etmektedir.” Söyledi ve İsrail’in Müslüman Filistinlilere zulmetmek için durumu istismar ettiğini söylemeye devam etti. Hamaney uyarıda bulunarak: “Eğer Amerika bölgede gücünü genişletmek için Pakistan’a girmek ve Afganistan’a askerlerini sevkederse problemler günlük olarak çoğalacaktır.

İRAN ANALİZ / ”En Yakın Akraba Düşman: Irak Savaşı Sonrasında İran” başlıklı Dr. Abbas Willeam Sami’nin kaleme aldığı uzun makalenin üçüncü bölümünde Afganistan işgaline yönelik olarak Ali Hamaney’in açıklamaları yer alıyor. Ön planda klişe cümleler, ithamlar ve “Amerika’ya ölüm” sloganları atılırken, arka planda İran’ın pragmatist ve makyavalist yönü ortaya çıkmaktaydı. 2001 Afganistan işgaline örtülü veya kısmen açık destek veren Şii İran İslam Cumhuriyeti!

Bir haftadan kısa bir süre sonra, Hamaney şunları söyledi: “Bizler Afganistan’a saldırılarında Amerika’ya ve müttefiklerine hiçbir yardım sunmayacağız. [5]” Kalabalıklar “Amerika’ya Ölüm” diye bağırırken Hamaney “İran’ın çıkarlarına karşı her zaman darbe vurmaya çalışan sizler iken”, Amerika Birleşik Devletlerinin Afganistan’a saldırısında nasıl olur İran’ın desteğini almaya çalışırsınız diye soruyordu. Hamaney’e göre ABD kendisini güvenliği tesis etme bahanesiyle Orta Asya’da, Afganistan, Pakistan ve alt kıtada yerleştirmek istiyordu. Yine Amerika mazlum Filistin halkını savunmak isteyen herkesin hesabını dürmek niyetindeydi. Hamaney Amerika hükümetinin terörist saldırılar hakkındaki yorumlarının “son derece kibirli ve gösterişçi” olduğunu belirtti. Amerika ile beraber olanların birçoğu “dünyanın kalan diğer tüm teröristlerinden faha tehlikelidir” diyen Hamaney sözlerine şunları ekliyordu: “En inatçı ve en şerir teröristler şu an sizin yanınızda olanlardır.”

Baki Özgürlük Operasyonunun hemen öncesindeki dönem boyunca İranlı yetkililer sürekli bir şekilde meseleyi çokuluslu bir forumda, tercihen Birleşmiş Milletler tarafından çözüme kavuşturma yönündeki isteklerini vurguladılar. Bu yaklaşım için üç sebep vardı. Evveli ve en mühim olanı Tahran’ın batı sınırında Amerikan askeri güçlerinin olmasına dair isteksizliği idi. İkincisi ve neredeyse aynı derece mühim olanı eğer isterse Amerika’nın tek taraflı bir eyleme girişebilme iktidarı, askeri eylemlerini desteklemede uluslararası bir koalisyonu teşkil edebilmesi yönündeki Tahran’ın hoşnutsuzluğu ile ilgiliydi. Üçüncü sebep ise İran’ın kendi kendisine Üçüncü Dünya ve İslam dünyasının bir lideri olarak biçtiği rol ile ilgiliydi. Eğer Amerika Afganistan gibi küçük ve gelişmemiş bir ülkeye karşı bir eyleme girişebilirse o zaman diğer gelişen ülkeler, İran da dahil risk içinde olabilirlerdi.

Bu sebepler İran dış ve güvenlik politikasındaki, etnisite, jeopolitik, İslami radikalizm, üçüncü dünyacılık ve milliyetçilik gibi bazı geleneksel etkileri yansıtmaktadır. [6] Buna ilaveten, bir Müslüman devlete karşı Amerika ile işbirliğinin yan etkileri olabilirdi. Paris’teki Rene Descartes Üniversitesinden Prof. Dr. Feridun (Fereidun) Khavand şöyle açıklıyor: “Her rejim için bir kurucu efsanesi vardır. İran İslam Cumhuriyeti’nin kurucu efsanesi de anti-Amerikancılıktır (Amerikan karşıtlığıdır). [7] “Bir Müslüman ülkeye karşı bir Amerikan veyahut Batı ittifakına katılarak bu efsanenin çökmesine izin vermek” diyor Havand: “İslam Cumhuriyeti’nin meşruiyetini riske atardı.

Bir kere Afganistan’da savaş başlayınca Hamaney olayları şunları söyleyerek açıkladı: Amerika’nın “gerçek hareket sebebi”; güç elde etmek” ve “hegemonya peşinde koşturmaktı.” [8] Hamaney Amerika’nın küresel barışı tehdit ettiğini ve Afganistan’a saldırma mantığının son derece “zayıf olduğunu” söyledi. [9] Hamaney Amerika’yı İslam ümmetinin vücudunu yaralamakla da suçladı. Konuşmasında aynı zamanda Hamaney Amerika ve İngiltere’yi “savaş kışkırtıcılığı, zulüm, haksızlık, müstekbirlik, güçle sarhoşluk, mantıksız davranış, savaş ateşlerini tutuşturmak, dünya barışını tehlikeye atmak, masum insanları katletmek ve büyük miktarlarda paraları boşa harcamakla” itham etti.

Ancak Tahran’ın pragmatik tarafı da kendisini gösterdi. Savaş başlamazdan evvel İran, Amerikan havacılarının inmesine yardımcı olmayı kabul etti ve akabinde de Kasım-Aralık 2001 Bonn Anlaşmasında oldukça yardımcı bir rol ifa etti.[10] Tahran 1990-1991 Körfez Krizi boyunca sergilediği hareketsizliğin kendisine hiçbir faydası olmadığını anladı. Hatta, belki de Amerika Birleşik Devletleri ile işbirliği yaparak bir nebze de olsa fayda temin edebilmeyi umdu.

Yine de 2001-2001 kışında İranlı askeri ve siyasi liderlerin yaptığı açıklamalar Amerikan güçleri ile yakınlığın rahatsızlığa sebebiyet verebileceğini yansıttı. Örneğn, İran Devrim Muhafızları Komutan Yardımcısı açıklamasında Amerika’nın hedefinin “Orta Asya’da etkin olma ve yakıt kaynaklarına ulaşma ve bölgedeki jeolopolitik konum” olduğunu belirtti. [11]

29 Ocak 2002 tarihinde Birlik Devleti adlı başkan George W. Bush’un konuşması Tahran’ın bu endişeli hissiyatına katkıda bulundu. Şöyle ki konuşmasında o İran’ın, aynı zamanda Irak ve Kuzey Kore ile onların terörist müttefiklerinin dünya barışını tehdit ederek silahlanan şer eksenini teşkil ettiklerini belirtti. İran Devrim Muhafızları komutan yardımcısının Bush’un açıklamasına tepkisi Arap Körfezindeki petrol sahalarına karşı eylemde bulunma yönünde açıkça tehditte bulundu. İki hafta sonra İDM komutanı herhangi bir işgalcinin uzanacak elini kesmekle tehdit etti. [12]

İRAN ANALİZ / Dr. Abbas Willeam Sami’nin kaleme aldığı “En Yakın Akraba Düşman: Irak Savaşı Sonrasında İran” başlıklı uzun makalenin dördüncü bölümünde Şii İran İslam Cumhuriyeti’nin işgal öncesi Irak’a dair aktif tarafsızlık olarak isimlendirelen ama aslında işgale yol veren siyaset takip ettiğine yer veriliyor. Kar-Zarar hesabını gözönüne alarak hareket eden İran’ın güttüğü siyaset mezhep temelli ve propaganda esaslı tüm söylevlerin de geçersiz olduğunu ortaya koymaktaydı.

İran, Irak Özgürlük Operasyonuna (Irak işgali) giden yolda “aktif tarafsızlık” olarak isimlendirebilecek bir siyaseti benimsedi. Dışişleri Bakanlığı sözcüsü bu siyaseti 2003 Eylülünde tanımladı. [13] “İran İslam Cumhuriyeti’nin bölgesel konumu ve milli çıkarları bölgede patlak verecek bir savaşı engelleyecek tüm taraflar ile aktif görüşmeler gerçekleştirmesini elzem kılmaktadır.”

Zamanın sözcüsü : Hamit Rıza Asafi

“Irak krizini çözüme kavuşturmada” İran bu nedenle tüm ilgili taraflarla konuşacaktır şeklinde konuştu sözcü. İranlı yetkililer sürekli olarak tek taraflı bir Amerikan eylemine karşı çıkarak eğer herhangi bir eylemde bulunulacaksa bunun çok uluslu bir çerçevede yapılması yönündeki isteklerini vurguladılar. Bu esnada Tahran ve Washington gizli kapaklı toplantılar yapıyor, Iraklı yetkililer İran’ı ziyaret ediyor ve İran da Irak muhalefetinin toplantılarına ev sahipliği yapıyordu.

“Önleyici diplomasi” olarak da adlandırılan aktif tarafsızlık İran dış politikası müessesince bir kar-zarar analizi şeklinde yansıtıldı.[14] Bu politika aracılığıyla İran bir yandan Irak’ın barışçıl bir şekilde silahsızlanırılmasını ümit ederken öte yandan da Körfez’de Kuveyt’ten Afganistan boyunca Orta Asya’ya ve oradan da Azerbaycan ve Kafkasya’ya kadar uzayan bir “Amerikan yanlısı güvenlik kuşağınca” tam olarak kuşatılma olasılığından da kaçındı. Bu siyaset ve kuşatmadan kaçınma İran’ın ben-imajı ve prestij arzusuyla uyumlu olmaktaydı.

İRAN ANALİZ / Dr. Abbas Willeam Sami’nin kaleme aldığı “En Yakın Akraba Düşman: Irak Savaşı Sonrasında İran” başlıklı uzun makalenin beşinci bölümünde İran’ın Washington ile gerçekleştirdiği temaslara yer veriliyor. “Büyük Şeytan” diye isimlendirdiği Amerika ile çıkarlarının örtüştüğü her ortamda görüşen, anlaşan ve ortak alanlarda ittifak kuran İran İslam Cumhuriyeti’nin bu politikasının aslında çok daha eskiye dayandığını ve süreklilik arz ettiğini ortaya konuyor.

Washington ile Temaslar

Tahran ile Washington yirmi yıldan uzun süredir diplomatik ilişki içinde değillerdi. Amerika’nın İran’daki diplomatik çıkarları İsviçre tarafından temsil edilmekteyken, İran’ın maslahatgüzarlığı ise Washington’daki Pakistan Büyükelçiliği’nde bulunmaktaydı. İki ülke aynı zamanda birbirleriyle çok taraflı forumlar aracılığıyla da irtibat kurmaktaydılar. Irak’taki savaşın kaçınılmaz olduğu iyice belirginleşince görünen o ki çok büyük ihtimalle Tahran-Washington temasları artacaktı. Bu temasların nihayetinde bir diplomatik yumuşayla sonuçlanmasına yönelik biraz iyimserlik hakimdi.

2002 Temmuz ortalarında “Tahran merkezli isimsiz bir diplomat” mesajında Washington’un bugünlerde Tahran’a Saddam Hüseyin’in tard edilmesi ve Tahran’ın desteğinin kazanılması yönünde İran’ın Amerikan gayretlerine matuf bakış açısını ölçtüğü bir mesaj gönderdi. [15] Tahran bunu reddetti ve İranlı yetkililer Irak’a karşı Amerikan askeri eylemine karşı muhalefetlerini bir kez daha tekrar ettiler.

Milli Güvenlik Yüksek Konseyi Genel Sekreteri Hasan Ruhani İran’ın Irak’a karşı bir saldırıya karşı olduğunu söyledi [16] ve ekledi: “Amerika bölgeye her zaman hegemonik bir gözle bakmıştır; stratejik ehemmiyeti haiz olması hasebiyle buranın enerji kaynaklarına ulaşabilmeyi istemiştir. [17]

Foto: Ruhani ve zamanın İngiltere Dışişleri Bakanı Jack Straw

Cumhurbaşkanı Hatemi ise şunları söyledi: “Irak işlerine herhangi bir müdahale Irak halkının, bölge ülkelerinin çıkarlarına, dünyanın barış ve sükunetine karşı olacaktır.” [18]

Üzerinden çok geçmeden bir İran cumhurbaşkanı yardımcısı Özgür Irak Operasyonu boyunca Amerikan uçaklarının yolları üzerinde düşüşlerine Tahran’ın yardımcı olduğunu reddetti. [19] Onun deyişiyle: “Bizler Irak’a hava saldırısını onaylamış değiliz ki böylesi bir saldırı başlatmayı isteyenlere hizmet temin etmiş olalım.” Lakin İran dini liderinin bir temsilcisi Amerikalı yetkililer ile gizli kapaklı görüşmeleri kolaylaştırmak amacıyla Dubai’de bir ofis kurmuştu. [20]

Daha sonraki zamanlarda Amerika Savunma Bakanlığından ismini vermeyen bir yetkili Arap Körfez bölgesindeki askeri acil vakalarla ilgili olarak Tahran ile Washington arasında ön hazırlık duyargaları olduğunu, bunların da bir küçük Körfez ülkesindeki Arap arabulucular sayesinde gerçekleştiğini söyledi. [21] İsimsiz Amerikalı yetkililer Amerikan uçaklarının İran üzerinden kefalet ödenerek geçmesine dair tartışmaları tavsif ettiler. Onlar düşen Amerikalılara tıbbi yardım temin etmek, mümkün olduğunda kısa sürede evlerine dönmelerini sağlamak ve herhangi havalanabilir durumdaki bir uçağı teslim etmek noktasında Tahran’ın Amerikayla anlaştığını söylediler. [22]

İRAN ANALİZ / “En Yakın Akraba Düşman: Irak Savaşı Sonrasında İran” başlıklı Dr. Abbas Willeam Sami’nin kaleme aldığı makalenin altıncı bölümünde Irak işgali öncesinde İran ile Amerika arasındaki görüşmeler ve pazarlık konularına dair bilgiler yer alıyor. Bilgiler “Büyük Şeytan” diye isimlendirdiği Amerika ile İran’ın bugünün Şii hegemonyasındaki Irak kukla hükümetini nasıl oluşturduğunu, mezhep temelli bir yeni ülkenin nasıl ortaya çıktığını ortaya koyuyor.

Irak İşgali Öncesi İran-Amerika Görüşmeleri

İran-Amerikan buluşmalarına dair iddialar savaşın hemen öncesindeki aylarda da devam etti. “Bush yönetimindeki yetkililer geçen ay (Ocak 2002) Avrupa’daki İranlı delegeler ile nadir özel bir toplantı gerçekleştirdi ve eğer Amerika Birleşik Devletleri Irak’a karşı savaşa girişirse Tahran’ın askeri operasyonlara karışmayacağının garantisini kazanmaya çalıştı.” [23] Her zamanki gibi Tahran böylesi toplantıların olduğunu yine inkar etti. [24]

Son zamanlardaki raporlara göre Milli Güvenlik Kurulu yetkilisi Zalmay Halilzad ile Dışişleri Bakanlığı yetkilisi Ryan Crocker (2011 Ağustos ayı itibariyle Amerika’nın Afganistan büyükelçisi) İran’ın Birleşmiş Milletler Büyükelçisi Muhammed Cevat Zarif ve İran Devrim Muhafızları yetkilileri görüştü. [25] Amerikalılar İran’dan Iraklı yetkililerin kaçışı için sınırlarını kapatmasını istedi ve Birleşik Devletlerin Halkın Mücahitleri Örgütü’nün Irak’taki üslerini vurabileceğini teklif etti. [26] Tahran bu toplantıların yapıldığını inkar ederken iki ülke Irak üzerinde bir anlaşmaya varmadı. [27]

O yaz bir İngiliz Arapça yayım yapan gazete içlerinde bir Beyaz Sarayı elçisinin de yer aldığı Amerikalı bir heyetin İran Rejimin Maslahatını Teşhis Konseyi başkanı Ayetullah Ali Ekber Haşimi Rafsancani’nin temsilcisiyle Londra’da görüştüğünü yazdı. [28] Habere göre görüşmede İran’ın Irak’taki faaliyetleri, İran’ın nükleer çalışmaları ve İran’ın terörist grupları desteklemesi tartışıldı. İranlı temsilciler sadece Haşimi Rafsancani’nin Washington’un taleplerini sağlama alabileceği, bunun da 2005 cumhurbaşkanlığı seçimlerinde Amerika’nın Rafsancani’yi desteklemesi karşısında olabileceği yönündeki bir izlenim bırakarak mesajını iletti. Amerikan tarafı teklif hakkında ve böylesi gizli buluşmalar hakkında pek hevesli değildi.

İRAN ANALİZ / “En Yakın Akraba Düşman: Irak Savaşı Sonrasında İran” başlıklı Dr. Abbas Willeam Sami’nin kaleme aldığı makalenin bu bölümünde Irak işgali öncesinde ülkenin işgaline ön ayak olan, işgal sonrası hükümet ve devlet kademeleriyle ödüllendirilen muhalif örgütlerin İran desteğine dair bilgiler yer alıyor. Görüşmelerde hazır bulunan ve 2003 sonrası iktidara getirilen Irak İslam Yüksek Konseyi, Dava Partisi vs diğer Şii partiler ülkede etnik temizlik operasyonları yaparak Irak’ı insan hakları ihlallerinde dünya sıralamaya çıkardı.

İran ve Irak Muhalefeti

Washintong 2002’in başlarında Irak stratejisini gözden geçirmeye başladı. Bu strateji, Irak içinde ve dışındaki muhalefeti araştırmayı, Irak Devlet Başkanı Saddam Hüseyin’e karşı yapılacak savaş için ciddi bir planlamayı içermekteydi. [29] İran’ın Iraklı muhalif gruplarla uzun süredir devam eden ilişkisi bunun tıpkı Baki Özgürlük Operasyonu öncesinde olduğu gibi herhangi bir savaş öncesi hesaplamalarla yer alabileceğini açıkça ortaya koydu.

Afganistan meselesinde 1979-1988 arası Tahran-Mücahitler arasındaki bağlar çoğunlukla örneğin Şeyh Asıf Muhsini’nin Hareketi İslami (İslami Hareket) gibi Şii direniş hareketleriyle sınırlıydı. Taliban’ın yönetimi devralmasından sonra İran’ın Afgan muhalefeti ile irtibatı daha çeşitliydi. Kuzey İttifakına silahlar, geniş çaplı finans ve eğitim temin etti. İran, Afgan keşmekeşliğini çözmeyi hedefleyen Roma Süreci ve Kıbrıs Süreci gibi üç sürecin iki tanesine iştirak etti. Roma Süreci sürgündeki Afgan kralı Zahir Şah’ı merkezliyken Kıbrıs Süreci İran’da sürgünde olan Hizbi İslami’nin lideri Gulbettin Hikmetyar’ın damadı tarafından organize edildi. İran aynı zamanda Afganistan’ın şimdiki komşuları, Rusya ve Amerika Birleşik Devletlerinden oluşan 6+2 grubuna dahil oldu.

İran başlıca Iraklı muhalif grupların çoğu ile irtibat halindeydi. En yoğun bağları genelde Şii teşkilatlarla olup bunlar çoğunlukla İran’da konuşlanan Irak İslam Devrimi Yüksek Konseyi (IİDYK), Dava el İslamiyye ve İslami Hareket Örgütüydü. [30] Kürdistan Yurtseverler Birliği ve Kürdistan Demokratik Partisi adlı iki başlıca Kürt partisiyle de iyi ilişkileri mevcuttu. Çok az bilineni ise İran’ın Kürdistan İslami Hareketi, Ensarul İslam ve Kürdistan İslami Grubu adlı Kürt İslamcılarıyla olan ilişkileriydi. [31] Irak Milli Kongresi’nin (IMK) de İran’da eğitim kampları olduğu iddia edilmiş, daha sonraki raporlarda IMK lideri Ahmet Çelebi’nin Tahran’a Amerikanın istihbarat yetenekleri hakkında bilgiler temin ettiği söylenmiştir. [32]

Foto: Çelebi Cumhurbaşkanı Hatemi ile (2003)

IİDYK Irak’a yönelik bir saldırı karşısındaki Tahran’ın yaklaşımını dikkate almayacağını açıkça ilan etti. İİDYK liderliği, İran’ın açıkladığı aktif tarafsızlık altında İİDYK gerillalarının (teröristlerin) savaş halinde Irak’a giremeyebileceğini söyledi.[33]

“Tarafsızlık politikası iyi değil.” dedi ve ekledi: “İran, eğer Irak halkının yanında durursa iyi olacaktır.” Sözlerine devam ederek: “Taşlı ve zor bir bölge arasında Irak halkının sıkışıp kalması iyi değildir. Onlar kendilerini yalnız bırakanlara karşı tutacaktır.”

Bu sözde tarafsızlığa rağmen Tahran muhalefet ile sıkı fıkı olmaya devam etti. Kürdistan Demokrat Partisi, Kürdistan Yurtsever Birliği, Irak İslam Devrimi Yüksek Konseyi ve Irak Milli Konseyi 13-15 Aralık 2002 tarihinde Londra’daki Irak muhalefet konferansından önce Tahran’da bir araya geldi. Irak Milli İttifakı Londra’da bir araya gelen altı ana muhalif gruptan bir tanesi olmasına rağmen Tahran toplantılarına iştirak etmedi. Grubun Genel Sekreteri İyad Allavi teşkilatının İran ile münasebetini şöyle tavsif ediyordu: “İran’a saygı duyuyoruz ve onunla en iyi ilişkiler kurmayı ümit ediyoruz. Ancak üzülerek ifade etmeliyiz ki şimdiye kadar böylesi ilişkilerimiz olmadı. İran bölgede bizimle ilişki sürdürmeyen nerdeyse tek ülke.” [34]

Kürdistan Yurtseverler Birliği lideri Celal Talabani 2003 Ocak ayında Tahran’da Cumhurbaşkanı Hatemi ile görüştü. Hatemi şunları söyledi: “İran’ın politikası Irak muhalefetine destek vermek ve onu güçlendirmektir. İran, halkın kendisini yönettiği bir demokratik ve birleşik Irak’ın meydana getirilmesi bağlamında (muhalefete) her tür yardımı vermeye hazırdır.” [35] Talabani ise basına konuşmasında İran’ın vurulmayacağına dair Amerika’nın teminatını onlara ilettiğini belirtti. [36]

O ayın sonrasında Tahran’da daha büyük bir muhalefet toplantısı gerçekleştirildi. Katılımcılar arasında Irak Milli Konseyinden Ahmet Çelebi, Brandies Üniversitesi Profesörü Kenan Mekkiye, Irak Milli Hareketi lideri Muzar Şevket, Kürt (laik-milliyetçi) temsilcileri Latif Raşid ve Goran Talabani, 1994 yılında iltica eden Irak milli istihbarat dairesi eski başkanı Tümgeneral Vafık el Samarrai yer almaktaydı. [37] Mekkiye konuşmasında İranın Irak’ta kendilerini koruma önerisini muhaliflerin kabul etmediğini söyledi, Cumhurbaşkanı Hatemi’nin ofisinden veya Dışişleri Bakanlığından herhangi biriyle görüşmediklerini sözlerine ekleyerek şunu söyledi: “Bizler Hatemi grubuna bulaşmadık. Onların kesinlikle Irak meselesine söyleyecek şeyleri yok.”

Irak İslam Devrimi Yüksek Konseyi (IİDYK), Davet, İslami Emel Hareketi temsilcileri ve IMK’den Ahmet Çelebi Irak Özgürlük Operasyonu başlamadan çok kısa süre önce Tahran’da buluştu. [38] Buluşmanın hedefi grupları birleştirmek ve Şiilerin Irak’ın geleceğinde yer sahibi olmalarını temin etmekti. [39] Bunun da ötesinde aynı esnada IİDYK’nin Bedir Tugayları diye bilinen İran İslam Devrim Konseyiyle irtibatlı silahlı kanadı kendisini kuzey Irak’ta çoktan konuşlandırmıştı. [40]

İRAN ANALİZ / “En Yakın Akraba Düşman: Irak Savaşı Sonrasında İran” başlıklı Dr. Abbas Willeam Sami’nin kaleme aldığı makalenin sekizinci bölümünde Irak Dışişleri Bakanı’nın İran ziyareti ve buna ülke içinden gösterilen şiddetli tepkilere yer veriliyor. 2003 Irak işgali öncesine İran-Amerika ve Batı ilişkilerine dair enteresan ve şaşırtıcı bilgilerle dolu makalenin bu bölümünü okuyucularımızın dikkatine sunuyoruz.

Herkesle Oynamanın Yerel Yansımaları Olur

İran-Irak savaşının ağır kayıpları ve yirmi yıldan daha fazla kötü ilişkileri göz önüne alındığında Bağdat’ın İran’dan sempatik bir şey bekleme temennisi çok yanlıştı. İran hükümetinin bir nevi bölgesel barış yapıcı gibi çalışma gayretlerinin bundan başka yerel yansımaları da oldu. Parlamenterler hükümetin Saddam Hüseyin rejimiyle flört olarak görünen bu duruma içerdiler.

26 Mayıs 2002’de meclis oturumunda bir parlamenter Sabri’nin Tahran ziyaretinin zamanlamasını sordu: [48] “Bölgedeki hassas ve özel durum ışığında, Irak dışişleri bakanının son Behmen (2002 Ocak sonları) ayının ikinci haftasında Tahran’a ziyaretinin sebebi nedir? Amerikan başkanının İran, Irak ve Kuzey Kore’yi “Şer Ekseni” olarak ilan etmesinden iki gün önce hem de?

Yılın sonunda Milli Güvenlik ve Dışilişkiler Komitesi yasama üyeleri istihbarat ve güvenlikten sorumlu dışişleri bakan yardımcısı ile Irak meselesini ve bunun İranın çıkarlarına etkisini görüştüler. [49] Akabinde bir parlamenter şunu söyleyecektir: “Yetkililer bazı cevaplar verdi, bazıları kabul edilebilirdi. Ancak toplamda çoğu komisyon üyesi İranın bölgesel gelişmelere dair politikalarının halkımızın çıkarlarını koruyabileceğini düşünmemekteydi.”

Foto: 28 Eylül 2002 tarihinde İran’ı ziyaret eden Irak Dışişleri Bakanı Sabri, İranlı meslektaşı Harrazi ile

İran medyası 2003 Ocak ayında Irak Dışişleri Bakanının Tahran’ı yakında ziyaret edebileceğini yazdı. Bir parlamento üyesi kendisinin Sabri İran’a ayak basar basmaz Dışişleri Bakanı Harrazi hakkında gensoru için bir önerge teklifi hazırladığını duyurdu. [50] “Naci Sabri’nin neden İran’ı ziyaret ettiğine dair herhangi bir sebep görmekten çok uzakken, İran milleti en erken fırsatta Saddam Hüseyin rejiminin düşmesini görmek için dakikaları hesaplamaktadır.” İranlı milletvekili kendisinin ve arkadaşlarının Sabri’nin İran’ı ziyaretinden önce Irak’ın dört şartı yerine getirmesi gerektiğine inandığını söyledi. [51]

Bunlar:

1- Saddam Hüseyin Şattul Arap kanalıyla ilgili tartışmaları yok eden, kara hududunu onaylayan 1975 Cezayir Anlaşmasının geçerliliğini ilan etmelidir.

2- 1980 yılında İran’a saldırmasından ötürü özür dilemelidir.

3- Savaşı etkin bir şekilde sonlandıran BM Güvenlik Konseyi 598 sayılı kararını tamamıyla uygulamalı ve tazminatı ödemelidir.

4- Halen Irak’ta bulunan tüm İranlı esirleri serbest bırakmalıdır.

Bir diğer milletvekili ise Dışişleri Bakanının Irak ile ikili ilişkilerini eleştirmekteydi. [52] İran diplomasisi ülke için yeni bir düşman oluşturmamalıdır dedi vekil ve Sabri’nin İran’a davet edilmesinin faydalı olmadığını belirtti. Etkin tutucu bir gazetenin genel yayın yönetmeni ise İran’ın Amerika ile müzakereler yapmasını ama Sabri ile toplantı yapmamasını söyledi. [53] Bu tür toplantıların zamanlamasını sorguladı ve bugün (Saddam Hüseyinle) birlikte olmanın Irak halkını desteklemek olmadığı bilakis Saddam’ın bizzat kendisini destekleme anlamına geldiği yönünde uyardı.

Foto: Irak Dişişleri Bakanı Sabri, zamanın İran cumhurbaşkanı Hatemi ile

2003 Şubat başlarında Sabri’nin Tahran ziyaretinin ardından 100 milletvekili Dışişleri Bakanı Harrazi hakkında bir gensoru önergesi verdi ve Cumhurbaşkanı Hatemi onun adına açıkça konuşmaya zorlandı. [54] Hatemi şunu söyledi: “Arkadaşlarımız bilmelidir ki eğer bizim dışişleri bakanımız bir karar vermiş ise, bu kadar devlet tarafından alınmış bir karardır ve bunu bizler desteklemeliyiz.” Hatemi milletvekillerinin zamanlamasını da eleştirerek: “Onlardan beklentim böylesi hassas bir dönemde bu meseleleri çıkarlarımıza ters düşecek şekilde alenileştirmesinler.” şeklinde konuştu.

İRAN ANALİZ / “En Yakın Akraba Düşman: Irak Savaşı Sonrasında İran” başlıklı Dr. Abbas Willeam Sami’nin kaleme aldığı makalenin bu bölümünde açıkça Amerika’yı suçlamasına, sözde Irak’ın geleceğini düşündüğünü söylemesine rağmen İran’ın ne denli realist ve pragmatist bir politika yürüttüğüne yer veriliyor. 2003 Irak işgali öncesine İran-Amerika ve Batı ilişkilerine dair enteresan ve şaşırtıcı bilgilerle dolu makalenin bu bölümünda daha çok diplomatik temaslar ve görüşmeler yer alıyor.

Çok Yanlılık ve Anti-Amerikancılık

Tüm bunlar arka planda meydana gelirken Tahran yüksek şekilde Amerikan niyetlerini kınadı ve İranlı diplomatlar Irak’a ve bölgesel krizlere yönelik sayısız uluslararası toplantılara iştirak etti. Bu ikilik İran’ın Amerika’ya gerçek bir antipatisini, bölgede uzun süreli bir Amerikan varlığına yönelik korkusu ve Amerika’nın kontrol olmaksızın istediği gibi güç kullandığını görmedeki isteksizliğini yansıtmaktaydı.

2003 Ocak ayındaki konuşmasında dini lider Hamaney abartılı bir şekilde Amerika Birleşik Devletlerinin teröre karşı savaşın bir parçası olarak mı Irak’a saldırıp saldırmayacağına dair şunu söylüyordu: “Yoksa bu, Irak’ın sayısız petrol kuyuları için mi, bölgeye egemen olmak, İsrail’i savunmak ve İran İslam Cumhuriyeti üzerinde efendilik yapmak için mi? Bugün küresel istikbarın sırları olan bunlar ifşa olmuştur. Herkes bunları bilmektedir. [55] Aynı gün, Dışişleri Bakanı Harrazi İran’ın Irak’ta bir savaşı engellemek için Avrupa Birliği ile çalışmaya hazır olduğunu belirtti. [56]

“Irak’taki herhangi bir savaş İran’ı etkileyecektir.” diye açıkladı ve ekledi: “En basit etkisi, İran’ın başına gelecek olan mültecilerdir. Bununla birlikte diğer bazı hususlar da var: Irak’a sürgün, Irak’ın müstakbel hükümeti, kimyasal silah kullanımı, İran’ı ve diğer komşu ülkeleri ilgilendiren endişe teşkil eden hususlar.”

İran’ın ikinci en güçlü yetkilisi olan, Rejimin Çıkarını Teşhis Konseyi başkanı Ayetullah Ali Ekber Haşimi Rafsancani, Amerika Birleşik Devletlerini gizli âmillere sahip olmakla suçladı. [57] ABD’nin bir enerji kıtlığıyla karşılaştığını söyleyen Haşimi, bu sebeple: “Onlar bu bölgeden enerji elde etmenin askeri varlıklarını gerektirdiğini düşündüklerini” ifade etmekteydi. ABD’nin kitle imha silahları hakkındaki endişelerini de kabul etmeyerek: “ Eğer ABD, Irak’ı kontrol altına alır ve burada bir yönetici/idareci iktidarı kılarsa, o zaman Irak’ın komşularına karşı da aynı argümanları kullanacaktır. Saddam’ın böylesi silahlara sahip olmasından daha kötü olan şey bölgemizdeki Amerikan varlığıdır. Bu münasebetle bizler açık bir şekilde Amerika’nın buraya gelmesine karşı çıkmaktayız.” Demekteydi.

İki hafta sonrasında Harrazi Mısır, Suudi Arabistan, Suriye ve Türkiyeli mevkidaşlarıyla Irak’ı tartışmak için İstanbul’da bulunmaktaydı. [58] “Bizler çok yanlılıktan ayrılmamalı ve ABD’yi tek yanlılığa başvurmamalıdır.” demekteydi Harrazi. [59]

“Birleşmiş Milletler sistemi alınacak herhangi bir kararın merkezi olmalıdır.” diyen Harrazi Şubat başında İngiltere Başbakanı Tony Blair ve Dışişleri Bakanı Jack Straw ile Irak’ı tartışmak üzere Londra’ya gitti. Blair’in resmi sözcüsü hem ABD hem de Birleşik Krallığın Irak’ın toprak bütünlüğüne bağlı oldukları yönünde İran’ı ikna ettiğini söyledi. [60] Toplantının akabinde Harrazi şunları söyledi: “Elbette bu Irak’a komşu tüm ülkelerin endişe duyduğu konulardan bir tanesidir: yani Irak’ın bölünmesi endişesi. Kimse buna razı değil v eherkes Irak’ın toprak bütünlüğünün devam etmesinden yana.” Birleşmiş Milletler gözlemcilerine daha fazla zaman verilmesi gerekliliğine vurgu yapan Harrazi İran’ın muhtemel mülteci akışından endişeli olduğunu ifade etti. [61]

Foto: Soldaki Straw, sağdaki ise Blair

Akabinde Harrazi, Arap Körfezi ülkeleri turu esnasında Irak muhalefetinin ülkede BM denetiminde bir referandum olurken Saddam Hüseyin ile uzlaşması teklifini yaptı. [62] Bölgesel bir savaşın önüne geçebilecek Bağdat’taki barışçıl bir hükümet değişiminin tek yolunun bu olduğunu anlatmaktaydı Harrazi ve İran’ın Irak’ın toprak bütünlüğü noktasındaki endişelerini vurgulamaktaydı. Bir İran sözcüsü ise bunun Harrazi’nin şahsi inisiyatifi olduğunu resmi teklif olmadığını belirtti.[63]

Bu esnada Hamaney ABD’yi suçlamayı sürdürmekteydi. İDM deniz personeline şunları söylemekteydi: “21. Yüzyılın ekipmanı ve bugünün sloganlarıyla Amerikalılar demokrasi adı altında, insan hakları adı altında ve terörizme karşı mücadele adı altında tıpkı 18. Yy ve 19.yy sömürgecilerin yaptığını yapmaya niyetli.”[64] Hamaney uyarmaktaydı: “Bugün Siyonistlerin ayartması ile Amerikanın yayılmacı müstekbir siyasetinin sonu yok ve bu; insanlık için tüyler ürpertici bir hal alıyor.”

Düşmanlıkların başlamasından hemen önceki haftalarda Harrazi bölgesel gelişmeleri tartışmak için Cidde ile San’a’ya giderken Dışişleri Bakanı halefi Ali Ekber Velayeti ise cumhurbaşkanı temsilcisi olarak Cakarta ile İslamabad’a gitmekteydi. Burada Velayeti İran’ın çok yanlılığa verdiği ehemmiyeti vurgulamakta ve şunları söylemekteydi: “İran ve Pakistan Birleşmiş Milletler, İslam Konferansı Teşkilatı (İKT) ve Bağlantısızlar hareketi (NAM) gibi farklı bir dünya için istişare ve koordinasyonda bulunmaktadırlar.” [65]

Yine de Tahran bu diplomatik gayretlerin başarılı olup olmayacağı hususunda tam emin değildi. Dışişleri Bakanlığı 19 Mart tarihinde Bağdat’taki personelini geri çektiğini duyuracaktı. [66]

Gelecek Bölüm: Irak Özgürlük Operasyonu Başlıyor

AMERİKAN DEMOKRASİSİ /// CC : @MahirKaynak @MKaynakf @MahirKaynakStar


Amerikan askerleri Irak’ta bayraklarını indirerek, 8 yıl sürdürdükleri işgalden sonra ülkelerine geri döndüler.

Onlar Irak’a demokrasi götürmüşlerdi.

Öyle dediler !!!

Amerikan demokrasisi öyle birşeydir ki ; Gittiği Irakta BİR MİLYONDAN FAZLA insan öldürdü !!!

Yaklaşık BİR BUÇUK MİLYON KİŞİ ülkelerini terk ederek mülteci oldular…

Yanlız kalan kadınlar çaresizlikten komşu ülkelerde fahişe oldular…

Köklü bir Devlet olan Irak’ın, tüm geçmişi,geleceği,tarihi,kültürü,alt yapısı yok edildi.

Müzeleri yağmalandı…

Irak’ın yönetimi ve tüm ekonomik kaynakları ABD ile yandaşlarının kontroluna geçti…

Harap olan Irak’ı imar etmek için şimdi de işgal sırası Amerikan şirketlerine geldi ..

Irak’a girerken Demokrasi getirdik demişlerdi.

Irak’tan çıkarken de yüzsüzce halen DEMOKRASİ GÖTÜRDÜK diyorlar…

Naci KAPTAN

16 Aralık 2011

Cumhuriyet

16.12.2011

Irak’ta 1 milyon kişiye ölüm getiren işgal bayrağı indi Dökülen kana ve maliyete değmiş Irak’ta kalan son 5 bin 500 ABD?askerinin büyük bölümü ülkeden ayrılırken Bağdat’ta dokuz yıl süren "ABD işgalinin resmen sona ermesi" nedeniyle sembolik bayrak indirme töreni düzenlendi. Bağdat’a giden ABD Savunma Bakanı Panetta, dökülen kanın ve yapılan harcamaların Irak’a demokrasi getirmeye değdiğini ileri sürdü. 1 milyona yakın Iraklının ölümüne neden olan işgalin maliyeti 800 milyar doları aştı. İşgal süresince 4 bin 500 ABD askeri öldü.

ABD Savunma Bakanı Panetta, 1 milyona yakın Iraklı ile 4 binden fazla ABD askerinin ölümüne neden olan Irak işgalini değerlendirdi:

Kana ve maliyete değdi

Dış Haberler Servisi – Dokuz yıl süren ABD işgalinin resmen sona ermesi nedeniyle düzenlenen sembolik törenlere katılmak için dün Irak’ın başkenti Bağdat’a giden ABD Savunma Bakanı Leon Panetta, dökülen kanın ve yapılan harcamaların Irak’a demokrasi getirmeye değdiğini söyledi.

Ülkede kalan son 5 bin 500 askerin büyük bölümü Irak’tan ayrılırken işgalin resmen sona erdiğini simgeleyen bayrak indirme töreni de dün Bağdat’ta Panetta’nın katıldığı bir törenle gerçekleştirildi. Panetta’nın bugün Türkiye’ye gelmesi bekleniyor. Amerikan ordusunun Irak’taki askeri varlığı

2007 yılında 170 bine ulaşmıştı. Maliyetinin 800 milyar dolardan fazla olduğu belirtilen işgal boyunca 4 bin 500 Amerikan askeri ölmüş, 32 bin Amerikan askeri de yaralanmıştı. İşgal 1 milyona yakın Iraklının da ölümüne yol açmıştı.

‘Başımız dik’

ABD Başkanı Barack Obama, "ABD ordusunun en olağanüstü dönemlerinden biri" olarak nitelendirdiği Irak işgalinin sona erdiğini bildirdi.

Kuzey Carolina eyaletinde, Irak’ta ölen askerlerden 200’ünün sevk edildiği Fort Bragg üssünde son askeri birlikleri karşılama töreninde konuşan Obama, işgal boyunca ölen Amerikan askerlerini andı ve cesaretlerini övdü.

ABD Başkanı, yapılan fedakârlıkların yeni, istikrarlı ve egemen bir Irak yarattığını savunarak Amerikan ordusunun Irak’tan "başı dik" ayrıldığını ifade etti. Obama, Irak gazilerine askerlik sonrası yaşamlarında iş garantisi sözü de verdi.

IRAK’IN ESEDE DESTEK İÇİN KULLANILDIĞI YÖNÜNDE RESMİ İTİRAF


İRAN ANALİZ / Uzun bir süre medya önünde inkar etmesine rağmen Irak’ta kukla hükümet yetkilileri sonunda İran’ın Beşşar Esed rejimini kurtarmak için gerçekleştirdiği yardımların ülkeden geçmesi yönünde kendilerini baskı yaptığını itiraf etti. Açıklama Nuri Maliki’nin basın danışmanı Ali Musavi’den geldi. Musavi açıklamasında Tahran’ın kendilerine Şam rejimini desteklemek için baskı yaptığını söylerken, gözlemciler açıklamnın siyasi bir manevra aracı olarak kullanıldığına inanıyor.

Irak’ın Şam rejimine destek için İran tarafından kullanıldığı, lojistik kara ve hava yoluyla ağır silahlar, mühimmat ve devrim muhafızları gibi terörist unsurların yoğun olarak geçirildiği bilinmekteydi. Necef havalimanı başta olmak üzere çeşitli havalimanların kullanıldığı yönündeki bilgiler de dahil karayolu üzerinden yapılan lojistik destek hatları da sürekli bir şekilde Maliki hükümetince inkar edilmekteydi. Ancak kamuoyuna sızan çok sayıdaki bilgi ve istihbarat kaynaklarının paylaştığı deliller, batılı devletlerin ve Irak halkının baskısı üzerine Maliki hükümetinin danışmanı itiraflarda bulunmak zorunda kaldı.

İtirafla ilgili olarak değerlendirme yapan siyasi gözlemciler ise gerek Ali Musavi’nin gerekse Maliki’nin zaten ideolojik arkaplan ve düşünce yapısı olarak Tahran-Esed rejimiyle aynı zeminde hareket ettikleri gerçeğine dikkat çekiyor. İtirafın aslında zaten gönüllü olarak her anlamda Esed rejimine destek veren Maliki hükümetinin bir nevi çeşitli baskıları hafifletme amaçlı olduğu şeklinde yorumlar yapılıyor. Yine çeşitli siyasi sürece karşı olan oluşumlar da açıklamanın salt bir siyasi manevra olduğu yönünde görüş beyan ediyor.

Irak’ta Yükselen Şiddet Dalgası ve Özgür Irak Ordusu


Irak’ta son dönemde artan şiddet olaylarının etkisiyle hükümetin yetersizliği, Bölgesel Kürt Yönetim ve merkezi hükümet arasındaki çekişme, etnik, dini ve mezhebi çatışmalar gibi konuların yeniden Irak’ta gündemin başlıca konusu haline gelmeye başladığı görülmektedir. Özellikle Şiilere yönelik yapılan eylemlerin ardından El-Kaide’nin Irak’ta yeniden aktif olduğu ya da güçlendiği konuşulurken, Baas Partisi ve eski Sünni direnişin de eylemlere başladığına yönelik iddialar gündemi meşgul etmektedir. Bununla birlikte dikkat çekici biçimde Suriye ile birlikte adını duymaya alışık olduğumuz “Özgür Suriye Ordusu” tabiri şimdi de Irak için söylenir olmaya başlamıştır. Özgür Suriye Ordusu’na benzer bir biçimde 19 Temmuz 2012’de yayınlanan kuruluş bildirgesiyle “Özgür Irak Ordusu”nun kurulduğu açıklanmıştır. Özgür Irak Ordusu tarafından kendi internet sitelerinde(1) yayınlanan kuruluş bildirgesinde 3 temel amaçtan söz edilmektedir. Buna göre;

– Irak’taki İran (Safevi) işgaline karşı mücadele etmek,
– Suriye halkına ve Özgür Suriye Ordusu’na destek vermek,
– Irak’ta mücahitleri (Sünni mücahitler) bir çatı altında toplamak,

amacıyla Özgür Irak Ordusu’nun kurulduğu ifade edilmiştir. Irak’ın İran tarafından siyasi, ekonomik, güvenlik ve sosyal bakımdan işgal edildiği, askeri ve sivil bütün devlet müesseselerinin kontrol altına alındığının öne sürüldüğü bildiride, bu durumun tüm Iraklıların namus, din ve ülkeleri için savaşmasını gerektirdiği ifade edilmiştir. Ayrıca İran’ın sadece Irak değil, Körfez Ülkeleri, Afrika ve Güneydoğu Asya ülkelerinde de tehlikeye yaratmaya başladığının belirtildiği bildiride, bu yüzden bütün Iraklılar İran’a karşı mücadele etmeye davet edilmiştir. Ardından 1 Eylül 2012’de yayınladıkları başka bir bildiride ise özetle, Özgür Irak Ordusu, Irak hükümetinin binlerce Sünni’yi idam ettiğini öne sürerek, bunların öcünün alınacak, bu kişilerin kanlarının yerde kalmayacağı ve Safevilerin hükümetinin (burada Şiilerin çoğunlukta ve yönetici konumunda olduğu Irak merkezi hükümet kastediliyor) yıkılacağı ifade edilmiştir.(2)

Peki bu “Özgür Irak Ordusu” kimdir? Daha çok yeni bir oluşum olan Özgür Irak Ordusu hakkındaki bilgiler henüz oldukça sınırlıdır. Özgür Irak Ordusu’nun ambleminin ana temasını, haki yeşil üzerine, Irak’taki birçok kurum ve kuruluşun da amblemi/simgesinde yer alan “kartal” figürü ve Saddam Hüseyin dönemine ait Irak Bayrağı oluşturmaktadır. Ancak hem medya kuruluşlarında yer alan hem de sahadan aldığımız bilgiler şimdilik Özgür Irak Ordusu’nu yeterince tanımamıza imkan sağlayacak düzeyde değildir. Burada Özgür Irak Ordusu hakkında Irak’ta yayın yapan bazı medya kuruluşlarında yer alan haberleri zikretmek yerinde olabilir. Medyada yer alan bilgilere göre Özgür Irak Ordusu’nun Taha El-Duleymi adında Sünni bir din alimi tarafından organize edildiği iddia edilmektedir.(3) Taha El-Duleymi, Suudi Arabistan’dan yayın yapan Al-Wesal Televizyonu’nda yaptığı İslam dini içerikli (ama daha çok Sünni İslam bakışını yansıtan ve Şiiliğe karşı çıkan) programlar tanınmaktadır. Irak’ın Anbar vilayetindeki Duleymi aşiretine bağlı olan Taha El-Duleymi, aslında bir tıp doktorudur. Doktorluğu bırakarak ilahiyat okuyan Duleymi, kendi Sünni İslam’a vakfetmiş bir şahsiyet olarak tanınmaktadır. Zira Özgür Irak Ordusu tarafından yayınlanan bildirilere dikkat edilecek olursa Şii karşıtlığı çok net olarak görülmektedir. Özgür Suriye Ordusu’nun da genellikle Sünni Suriyelilerden oluştuğu düşünüldüğünde aralarındaki benzerlik dikkat çekmektedir. Aynı şekilde her iki güç de mevcut iktidara karşı bir tavır benimsemektedir.

Öte yandan Özgür Irak Ordusu içerisinde eski Baasçılar, eski ordu mensupları ve Sahva (Uyanış Konseyileri) güçlerinin yer aldığı ifade edilmektedir. Özellikle Sahva mensuplarının Özgür Irak Ordusu’nun büyük çoğunluğunu oluşturduğu söylenmektedir. Bilindiği gibi, Sahva güçleri, ABD’nin Irak’ta “terörle mücadele” konsepti içerisinde 2007 yılında özellikle Sünni Arap aşiretleri ile anlaşarak kurduğu, bütün ihtiyaçlarının (para, silah, muhimmat, kıyafet gibi) ABD tarafından karşılandığı, her aşiretin hakim olduğu bölgede terör örgütü El-Kaide ile savaşması için kurulmuştur. Daha sonra Sünnilerin siyasal sürece dahil edilmesi amacıyla Sahva güçlerinin tüm sorumlulukları Irak merkezi hükümetine devredilmiştir. Ancak ABD’nin Irak’tan çekilmesi sonrasında Sahva güçleri Irak hükümeti için bir problem olmuş ve uzun süre özellikle Sahva güçlerinin maaşlarının ödenmesi konusunda sıkıntılar ortaya çıkmıştır. Nihayetinde Irak Başbakanı Nuri El-Maliki’nin tavsiyesi üzerine Irak hükümeti 10 Temmuz 2012’de Sahva güçlerinin feshedildiğini açıklamıştır. Bu gelişme dikkate alındığında, 19 Temmuz 2012’de Özgür Irak Ordusu’nun kurulduğunun açıklanması dikkat çekicidir. Özgür Irak Ordusu’nun Sahva güçlerinin etkin olduğu Anbar, Diyala, Selahattin, Musul, Kerkük ve Bağdat’ta aktif olduğu/olmaya çalıştığı söylenmektedir. Hatta Musul ve Anbar’da Özgür Irak Ordusu’na ait eğitim kamplarının bulunduğu iddia edilmektedir. Musul’dan edindiğimiz bilgiye göre, Özgür Irak Ordusu’nun Ağustos ayının sonunda “gövde gösterisi” niteliğinde askeri bir tören yaptığı söylenmektedir.

Ayrıca Özgür Irak Ordusu’nun Müslüman Bilginler Heyeti’nin Başkanı olan ve El-Kaide ile bağlantılı olduğu ileri sürülen Haris El-Dari ile de yakın ilişkisi olduğu iddia edilmektedir. Hatta Özgür Irak Ordusu’nun lideri olduğu söylenen Taha El-Duleymi ile Haris El-Dari arasında da kişisel yakınlık olduğundan bahsedilmektedir. Bununla birlikte Irak’taki bazı medya yayın organları, Özgür Irak Ordusu’nun dışarıdan destek aldığını, özellikle Suudi Arabistan, Katar ve Türkiye tarafından organize edildiği ve hatta Türkiye’nin Irak’ta terör suçundan dolayı hakkında idam cezası verilen Irak Cumhurbaşkanı Yardımcısı Tarık El-Haşimi ile eski Baas Partisi mensuplarını bir araya getirerek, Özgür Irak Ordusu’nun kurulmasına yardım ettiği ileri sürülmektedir.(4) İddianın yer aldığı kaynağın taraf oluşu dikkate alındığında haberi ciddiye almanın doğru olmayacağını söylemek mümkündür.

Diğer taraftan Özgür Irak Ordusu’nun Irak’ın güneyinde de aktif olma çabası içerisinde olduğu söylenmektedir. Özellikle Özgür Irak Ordusu mensuplarının Irak’ın güneyindeki vilayetlerden yüksek fiyatlar teklif ederek silah aldığı söylenmektedir. Böylece hem Irak’ın güneyindeki Şiilerin silahsızlandırılmasının hem de Özgür Irak Ordusu’na silah sağlanmasının hedeflendiği iddia edilmektedir. Nitekim Irak’taki Ayetullahlardan Beşir El-Necefi ve Kazım El-Hairi, kim olduğu bilinmeyen şahıslara silah satılmaması ve silah satmanın “namus” satmakla eşdeğer olduğunu belirten fetvalar yayınlamışlardır.

Sonuç olarak etkisi ve geleceği henüz net olarak bilinmese de Özgür Irak Ordusu’nun, Irak için yeni bir çatışma ve problem yaratabileceğini söylemek mümkündür. Özellikle Özgür Irak Ordusu’nun kuruluş bildirgesinde de ifade edildiği üzere mezhepsel bir kamplaşma ve çatışmaya girilmesi, Irak için oldukça tehlikelidir. Son dönemde Irak’ta yaşanan şiddet olayları dikkate alındığında yangının ilk kıvılcımlarının çıkmaya başladığı görülmektedir. Bununla birlikte, bu çatışmanın bölgesel kamplaşmaya götürülmesi ihtimal dahilindedir. Bu durum Ortadoğu’da yeni bir çatışma dinamiğini körükleyebileceği gibi Türkiye için de son derece karmaşık bir problem ortaya çıkarabilecektir. Suriye’deki gelişmelerde Türkiye’nin takındığı tavrın yanı sıra, Irak ile yaşanan problemler ve İran’ın bölgedeki durumu, bölgesel dinamikleri barındıran duvarın taşların yerinden oynatabilecektir. Bilinmesi gereken şudur ki; bütün taraflar bu duvarın altında durmaktadır ve duvarın yıkılması halinde herkes duvarın altında kalacaktır. Bu yüzden Ortadoğu politikasına yön veren bütün tarafların daha dikkatli politikalarla, uzlaşmacı ve uzlaştırıcı politikalar üretmesinin faydası olduğu düşünülmektedir.

Irak’ta Bağımsız Seçim Yüksek Komiserliği Tartışmaları ve Türkmen Haklar


Son derece çalkantılı bir süreçten geçen Irak iç siyasetinin son dönemdeki en önemi tartışma konusu Bağımsız Yüksek Seçim Komiserliği (BSYK) üyelerinin seçilmesi olmuştur. Irak Parlamentosunda 184 milletvekilinin katılımıyla 18 Eylül 2012 yapılan toplantıda, 9 kişiden oluşan BSYK üyelerinden 8’i üzerinden anlaşmaya varılmıştır. Ancak 9. üyenin Türkmenlerden mi yoksa Hıristiyanlardan mı seçileceği yönündeki tartışmalar nedeniyle Irak Parlamentosunda yapılan toplantıdan bir sonuç alınamamıştır. Burada Irak’taki siyasi çekişme ve kamplaşma yine Türkmen haklarına zarar vermektedir.

BSYK, Irak’ta 2007’de çıkarılan bir yasa ile kurulmuştur. Irak’ta federal bir yapının varlığı göz önünde bulundurulduğunda BSYK’nın ihtiva ettiği önemden daha fazla bir anlam taşıdığını söylemek mümkündür. Özellikle BSYK yetkileri itibariyle Irak’taki yerel ve genel siyasete yön verebilecek konumdadır. Bu açıdan BSYK’nın yetkilerinden kısaca bahsetmenin yerinde olacağı değerlendirilmektedir. BSYK’nın yetkileri 2007’de çıkarılan yasada şu şekilde belirtilmektedir: (1)

– Vilayetler ve federal bölgelerle organize ederek seçim kütüklerini hazırlamak,
– Seçimlere katılmak üzere başvuruda bulunan siyasi grup ve aday listelerini belirlemek ve onaylamak,
– Seçim gözlemcileri ile parti sandık temsilcilerini onaylamak,
– Seçimlerle ilgili sunulan şikayetleri değerlendirmek ve karar vermek,
– Nüfus sayımı yapmak ve onaylamak,
– Parlamento seçimleri hariç, seçim sonuçlarını resmen ilan etmek (parlamento seçimleri Yüksek Federal Mahkeme tarafından resmileştirilmektedir),
– Seçimlerin yapılması için yasa ve yönetmelik düzenlemek,
– BSYK görevlilerini atamak.

Görüldüğü üzere BSYK, seçmen kütükleri, seçimlere katılım, seçim şikayetleri, nüfus sayımı, yerel ve genel seçim yasalarının hazırlanması gibi Irak siyasetinde neredeyse 2003’ten bu yana tartışma konusu olan alanlarda yetkili kılınmıştır. Bu nedenle her dönem BSYK üzerinde büyük baskı yaratılmıştır. Nitekim 2012 yılının Nisan ayında, BSYK Başkanı Faraç El-Haydari ve BSYK Seçim Dairesi Müdürü Kerim El Timimi yolsuzluk suçlamasıyla gözaltına alınmış, daha sonra kefaretle serbest bırakılmıştır. Ancak Haydari hakkında açılan mahkeme sonucunda Ağustos ayının sonunda alınan kararla Faraç El-Haydari ile birlikte Kerim El-Timimi ve BSYK Başkan Yardımcısı Usame El Ani bir yıllık hapis cezası verilmiştir. Haydari ve yardımcıları, kamuya ait paranın kötü kullanılması ve yolsuzluk suçunda mahkum edilmiştir.(2) BSYK Başkanı ve üyeleri hakkında alınan bu kararın zamanlaması dikkat çekmektedir. Zira 2007’de kurulan BSYK’nın süresi 5 yıl olarak belirlenmiştir. BSYK Yasasına göre her BSYK’nın her 5 yılda bir yenilenmesi öngörülmektedir. 2012’de BSYK’nın yeniden seçiminin yapılacağı dönemde BSYK üyeleri hakkındaki bu karar ilginçtir. Ayrıca Faraç Haydari ve Kerim El-Timimi’nin Nisan ayında gözaltına alınmalarından sonra suçlu bulunmaları halinde 7’şer yıl hapis cezası alacaklarının açıklanmasına(3) rağmen, mahkemenin 1 yıla mahkum etmesi de olayın diğer bir çelişkili tarafını oluşturmaktadır. Burada Irak yargısının siyasi davrandığı eleştirilerinin yeniden gündeme gelmesi muhtemeldir.

Zira Irak’taki hemen her kurumun siyasallaştığını söylemek mümkündür. Bu yüzden BSYK’nın yeni üyelerinin seçilmesi son derece tartışmalı geçmektedir. Ancak burada Türkmenlerin hakları Irak’taki mezhepsel dengenin korunması bahanesiyle çiğnenmekte ve Türkmenler yine bir siyasi pazarlık nedeniyle siyasal süreçten saf dışı bırakılmaya çalışılmaktadır. Irak Parlamentosu’nun 18 Eylül 2012’de yaptığı toplantıda BSYK’nın 8 üyesi seçilmiştir. Bu üyelerden 4’ü Şii, 2’si Sünni ve 2’si de Kürtlerden seçilmiştir. Kürtlerin de Sünni ve mevcut durum itibariyle Şiilerin ağırlıkta olduğu hükümete muhalefet ettikleri düşünüldüğünde hem siyasal denge hem de mezhepsel dengenin sağlandığı iddia edilmektedir. Bu noktada Türkmenler ve Hıristiyanlar arasında bir mücadele yaşanmaktadır. Özellikle Irak Türkmen Cephesi (ITC) ısrarla kendi adayı olan Gülşen Kemal’in 9. Üye olarak BSYK’da yer almasını istemekte ve bunun Türkmenlerin hakkı olduğunu söylemektedir. ITC Başkanı ve Kerkük Milletvekili Erşat Salihi son dönemde özellikle BSYK üyelerinin seçilmesi konusunda yaptığı açıklamalarda Türkmenlerin haklarının çiğnendiğini, Irak Parlamentosunda 28 Temmuz’da alınan kararla birlikte Türkmenlerin Irak’ın üçüncü asli unsuru olduğunu ve bundan dolayı Araplar ve Kürtlerden sonra BSYK’da Türkmenlerin yer alması gerektiğini vurgulamaktadır. Hatta 18 Eylül’de yapılan Parlamento toplantısından sonra bir açıklama daha yapan Erşat Salihi, BSYK’daki 9. üyeliğin Türkmenlere verilmemesi halinde Federal Yüksek Mahkeme’ye başvurmak dahil farklı yollar deneneceğini açıklamıştır. Öte yandan bütün süreç BSYK üyeliğinin Türkmenlere verilmesi gerektiğini ortaya koymaktadır. Özellikle Şii gruplar, Sünnilerin ağırlıkta olduğu Irakiye Listesi içerisinde yer alan ITC adayını kabul etmemektedir. ITC adayının Sünni olmasının yanında Irak Başbakanı Nuri El-Maliki’nin en büyük rakibi ve muhalifi Irakiye Listesi içerisinde yer alması da Şii grupların karşı çıkışının nedenlerinden biridir. Diğer taraftan Türkmenlerin adayının kadın olması da Türkmenleri bir adım öne çıkarmaktadır. Zira BSYK’nın seçilen 8 üyesinin de erkek olması, 9. üyenin kadın olmasını gerektirmektedir.

Irak’ta kadınlara pozitif ayrımcılık yapılmakta ve devletin her kademesinde kadınların olması yönünde ortak kanaat ve karar bulunmaktadır. Örneğin seçimlere katılım sırasında aday listelerini oluşturan siyasi grupların bu listelerdeki aday sayısının en az yüzde 25’inin kadın olması gerekmektedir. Ayrıca Irak Parlamentosundaki milletvekili sayısının yüzde 25’inin de kadınlardan seçilmelidir. Bu örneklerde olduğu gibi BSYK’nın son adayının da kadın olması Irak’taki demokrasi için son derece önemlidir. Ancak siyasal gerekçelerle başta Nuri El-Maliki grubu olmak üzere Şii gruplar Türkmen kadın adaya karşı çıkmaktadır. Sadr Grubu üyesi Baha El-Araci yaptığı açıklamada Türkmenlerin Irakiye ve Ulusal İttifak tarafından BSYK’da temsil edildiğini, Hıristiyanların hiçbir kuruluş tarafından temsil edilmediğini iddia etmektedir. Fakat burada Türkmenlerin Hıristiyanlardan farklı olarak asli unsur olduğu ve Hıristiyanlara nazaran Irak iç politikasını etkileme ve yönlendirme potansiyeline sahip olduğu unutulmaktadır. Hıristiyanlar Irak iç siyasetinde bir unsur olarak yer almamakta ve azınlık kotası içerisinde kendileri için belirlenen kapsamda üyelerini seçmektedir. Ancak Türkmenler tüm Irak’ta siyaset yapmaktadır ve BSYK tarafından alınan her karar doğrudan Türkmenleri ilgilendirmektedir. Burada Irak’ta Hıristiyanların haklarının göz ardı edilmesi ya da Hıristiyanların hakkının Türkmenlere verilmesinden bahsedilmemektedir. Türkmenlerin haklarının çiğnendiğin söz edilmektedir. Nitekim Irak Parlamento Başkanlığından yapılan açıklamada BSYK üyeliğinin Türkmen kadın adayın hakkı olduğu açıklanmıştır. Diğer taraftan Erşat Salihi de yaptığı açıklamada, Birleşmiş Milletler yetkilileri ile yaptığı görüşmede BSYK üyeliğinin Türkmenlerin hakkı olduğunun ve her grubun BSYK’da temsil edilmesi gerektiğinin kendisine söylendiğini ifade etmiştir.

Bu noktada bütün yasal, hukuki ve siyasal süreç BSYK üyeliğinin Türkmenlere verilmesi gerektiğine işaret ederken, Şii grupların karşı çıkması, BSYK üzerindeki otorite kurulmak istediğini gösterir niteliktedir. Şii grupların desteklediği Hıristiyan adayın BSYK üyesi olması durumunda Şii gruplar BSYK’da çoğunluğu oluşturabilecek ve böylece hem BSYK Başkanı’nı seçebilecek hem de istenilen kararların alınması sağlanabilecektir. Bu da Irak’ta kurulmak istenen, ancak halen kurulamayan dengenin bozulması anlamına gelecektir. Bu yüzden BSYK’da Türkmenlerin yer alması dengenin ana unsuru olabilir. Zira ITC Irakiye Listesi içerisinde yer almasına rağmen Türkmen haklarını ön planda tutmakta ve zaman zaman Irakiye’deki diğer gruplarla farklı görüşleri savunabilmektedir. Burada BSYK’da yer alacak Türkmen adayın mezhepsel ya da siyasal davranmayacağı, Türkmenlerin haklarını savunacağı düşünülmektedir. BSYK’da yer alacak Türkmen üyenin Türkmen haklarının azami düzeyde sağlaması durumunda Şii gruplarla da birlikte hareket etmesi muhtemeldir. Bu nedenle BSYK’daki Türkmen adayın denklem içerisinde önemli bir rolü olacaktır. Buradan hareketle BSYK üyeliğinin Türkmenlere verilmesi, Irak siyasetinin artık siyasal ve mezhepsel ayrışmalara son vermeye yönelik bir adım olmakla birlikte, Irak’taki dengenin sağlanması ve demokrasi için son derece önemlidir. Çünkü bu Türkmenler için bir lütuf değil, haktır.

Türkiye ve Irak: Egemenlik ve Çatışma


Trkiye ve Irak… Egemenlik ve atma.pdf

Irak Siyasetinde Değişim: Etnik-Mezhepçi Çizgilerden Merkeziyetçilik Sorununa


Irak’ın işgalinden sonra Irak siyaseti etnik ve dini çizgiler doğrultusunda yeniden yapılandırıldı ve siyasi ittifaklar bu çizgiler üzerinden yeniden şekillendirildi. Ancak ABD güçlerinin ülkeden geri çekilmesi ve Irak partilerinin içindeki farklılıklar yalnızca etnik ve mezhebi temellerle sınırlandırılamayacak yeni siyasi dengelerin oluşumunu tetiklemiştir. Bugün Arap Baharı’nın siyasi ve stratejik etkileri ile Irak’taki temel siyasi yapılanmalar arasında içerde yaşanan güç mücadeleleri yüzünden Irak, siyasette merkeziyetçilik konusunun odak noktası olacağı yeni bir safhaya girmiş bulunmaktadır.

Anahtar Kelimeler: Irak siyaseti, merkeziyetçilik, Arap Baharı ve Irak, ABD güçlerinin geri çekilmesi

Giriş

Irak’ta 7 Mart 2010’da genel seçimin yapılmasından bu yana sessiz ve derinden bir siyasi değişim süreci yaşanmaktadır. Bu süreç, Irak’ta işgal sonrası siyasal düzenin yapısının değişmesidir. Daha önce “Irak’ta İşgal Sonrası Siyasal Yaşam ve 2010 Parlamento Seçimleri” adlı çalışmada ortaya konulan siyasal dinamiklerin incelenmesi sonucunda, Irak’ın işgali ile bu ülkede siyasetin etnik ve dini çizgiler doğrultusunda yeniden kurgulandığı ve siyasal ittifakların bu çizgiler üzerinden şekillendiği iddia edilmiştir.(1) Bu makalede ise Irak siyasetinin etnik ve dini çizgiler üzerinden şekillenmesi olgusunun son iki yıl içinde yaşanan gelişmelerin sonucunda önemli bir değişim geçirmeye başladığı ileri sürülecektir. Bu varsayımı açıklamak için seçimden sonra Irak’ta yaşanan temel siyasi gelişmeler üzerinde durulacak ve değişimin neler olduğu gösterilmeye çalışılacaktır.

Yazara göre Irak’ta siyasal dengelerin ve siyaset yapma biçiminin değişmeye başlamasının iki temel nedeni bulunmaktadır. Bunlardan birincisi, 2010 yılından sonra ABD’nin aşamalı olarak hem askeri hem de siyasi açıdan Irak’taki rolünü kaybetmeye başlamış olmasıdır. ABD’nin Irak’taki askeri varlığının önceki yıllarla kıyaslanamayacak ölçüde gerilemesi (muharip birliklerin tamamı çekilse de hala askeri danışmanlar adı altında ABD askerleri Irak’ta bulunduğundan bu tam bir çekilme olarak nitelenmeyecektir) hem güvenlik hem de siyasi alanda etkiler yaratmış, Iraklı siyasi partilerin hareket alanını genişletmiştir. İkinci neden ise ABD’nin bıraktığı boşluğun bölge ülkeleri tarafından doldurulma çabaları neticesinde Irak iç politikasının büyük ölçüde dış dinamiklerle yakından ilişkili haline gelmesidir. Elbette, bu olgu Irak iç politikasının tam anlamıyla bölge devletleri tarafından belirlendiği anlamına gelmemektedir. Asıl olarak, ABD’nin yarattığı boşluğun Iraklı partiler arasındaki güç mücadelesini artırdığı, mücadelenin işgal sonrası yönetimin ürettiği büyük ölçüde etnik ve mezhepsel temelin ötesinde yerel, ulusal ve uluslararası çıkarlara dayalı karmaşık bir hal aldığı söylenebilir. İşte bu nedenle bu makalede Irak’taki siyasetin dönüşümü ve üst üste yaşanan siyasi krizler yeni dinamikler ışığında açıklanmaya çalışılacaktır.

Seçim Sonrası Siyasal Mücadele ve Dinamiklerdeki Değişimin İlk İşaretleri

Tek başına hiçbir partinin hükümet kurmaya yetecek kadar oy alamaması ve Irak’ta siyasal istikrarın sağlanabilmesi için bir ulusal birlik hükümeti kurulması yönünde ülke dışından gelen baskılar sadece hükümetin kurulmasını geciktirmemiş, aynı zamanda yeni siyasal dinamiklerin başlangıç noktasını oluşturmuştur.(2) Seçime iki ayrı liste ile giren Iraklı Şiiler seçim sonuçları açıklandıktan kısa bir süre sonra birleşmiş ve parlamentodaki en büyük grup olmaya hak kazanmıştır.(3) Şii Arapların, Sünni Arapların ya da laik milliyetçilerin başbakanlığı üstlenmesini engellemek için yaptığı bu hamle, 2010 yılı başlarında siyasetin hala din ve etnik öncelikler çerçevesinde belirlendiğini gösteren bir hareket tarzı olarak görülebilir. Böylece, seçimde en çok oyu alan Sünni Arap Koalisyonu başbakanlığı elde edememiştir. Fakat hükümetin kurulmasını uzun süre geciktiren sadece El Irakiye’nin (Sünni Arapların) sisteme entegrasyonu ve hükümet içindeki görev dağılımı konusundaki pazarlıklar olmamıştır. Nuri Maliki’nin yeniden başbakan olmasına en büyük muhalefet seçim sonuçlarına göre Şii Bloğu’nun içindeki en büyük ikinci güç haline gelen Sadr Hareketi’nden gelmiştir.(4) Maliki ile 2006 yılından itibaren büyük bir güç mücadelesine girişen Sadr Hareketi, aylarca direndikten sonra önemli tavizler ve dış baskı sonucunda Maliki’nin başbakanlığına destek olacağını açıklamıştır. Aynı süreçte Celal Talabani’nin tekrar cumhurbaşkanı olması konusunda bir sorun yaşanmıştır. Şii Arapların bir kısmı cumhurbaşkanlığının Irakiye’ye verilmesini desteklerken Kürtler buna direnmişlerdir. Hatta Maliki’nin başbakanlıkta dengelenmesinin araçlarından birisi olarak Eyad Allavi’nin cumhurbaşkanı olması gündeme gelmiştir. Fakat hem Iraklı Kürtlerin iç dengeleri hem de Sünni Arapların yükselen etkinliğine karşı Kürtlerle ittifakı bozmak istemeyen Şii Arapların isteği sonucunda 2005 seçiminden sonra olduğu gibi cumhurbaşkanlığı yine Talabani’ye verilmiştir.(5) Hükümetin kurulması yoğun ve uzun pazarlıklar nedeniyle 9 ay sürmüştür. Bu süreçte yaşanan gelişmeler sonraki iki yıl içinde Şii, Kürt ve Sünni Arap blokları içinde yaşanan parçalanmaların hem ilk işaretlerini vermiş hem de onun nedenini oluşturmuştur. Seçimden galibiyetle çıkan ve Irak’ın en geniş koalisyonu olan Irakiye’nin önde gelen 7 lideri kendilerine hükümette önemli görevler istemişlerdir. Listenin başkanı olan Allavi için Maliki’nin başbakanlıktaki yetkilerini dengeleyecek bir kurum oluşturulması kararlaştırılmıştır. Yüksek Stratejik Politikalar Konseyi adlı bir kurumun gücü ve yetkileri itibarıyla başbakanı dengelemesi beklense de Maliki, kurumun oluşturulmasını geciktirmek için her şeyi yapmıştır. Allavi’nin yanı sıra, Usame Nuceyfi’ye parlamento başkanlığı, Salih Mutlak’a başbakan yardımcılığı, Tarık Haşimi’ye cumhurbaşkanı yardımcılığı, Rafi Isawi’ye ise Maliye Bakanlığı verilmiştir. Bu süreçte bakanlık bekleyen bazı önde gelen Irakiye liderleri beklediklerini bulamayınca hükümet kurulur kurulmaz Irakiye Listesi’nden ayrılıp Beyaz Irakiye’yi oluşturmuşlardır. Ayrıca, uzun süre Allavi için kurulacak olan yeni kurum, hükümetin kurulmasını geciktirse de sonunda Irakiye içindeki diğer liderler kendi konumlarını elde edince Yüksek Stratejik Politikalar Konseyi’ne ilişkin gelişmeleri takip etmeyi bırakmışlardır. Irakiye Listesi içindeki bu ayrılık Vilayet Meclisleri’ndeki ittifaklara da yansımış, Selahattin, Musul, Diyala gibi Sünni Arapların çoğunlukta olduğu yerlerde aynı listeye mensup siyasetçiler karşıt gruplarla işbirliği yapmaya başlamışlardır.

Öte yandan, hükümetin kurulması süreci sadece Sünni Arapları etkilememiştir. Kürtler ve Şii Araplarda da benzer bir durum gözlenebilmektedir. Örneğin, Kürtler arasında KDP, KYB’ye göre çok daha etkin bir konum elde etmiştir. KYB’nin hükümette önemli bir bakanlık alamazken cumhurbaşkanlığı ve parlamento başkan yardımcılığını elde edebilmiştir. (ki bu pozisyon Irak hükümeti dengelerinden ziyade Kürtler içi dengeler açısından değerlendirilmelidir) Buna karşılık KDP, dışişleri bakanlığı, başbakan yardımcılığı ve ticaret bakanlığının yanı sıra pek çok önemli makam daha elde edebilmiştir. Bunun yanı sıra, yeni Irak parlamentosundaki 57 Kürt milletvekilinin 14’ü Kürdistan İttifakı Listesi’nin dışından gelmektedir. Bunlardan 8 milletvekili ile en büyüğü olan Gorran (Change) Hareketi’nin hükümetin dışında kalmasının tek nedeni KDP’nin Maliki’den bu partiyi hükümetin dışında tutma isteği olmuştur. Bu süreçte KYB’nin hükümette beklediğinden çok daha az yer bulabilmesi Gorran’ın ise hükümetin dışında tutulması bu iki partinin KDP’nin güçlenmesinden duyduğu endişelerin artmasına neden olmuştur.

Şii Araplar, hükümet kurulması sürecinden diğerleri kadar olumsuz etkilenmemesine rağmen onların arasında da çatlaklar oluşmuştur. Bu çatlağın en güçlü olduğu yer Irak İslami Yüksek Konseyi (ISCI) olmuştur. Son dönemde partinin geçmişteki silahlı kanadı olarak bilinen ve daha sert politikalar uygulanması gerektiğini savunan Badr Grubu ile ISCI arasındaki anlaşmazlık hükümetin kurulması sürecinde iyice açığa çıkmıştır. Nitekim diğer parti yetkilileri Maliki’nin başbakanlığına olan desteğini net bir biçimde belirtmezken Badr Grubu açık bir destek vermiştir. Nitekim bu onlara hükümette önemli bir bakanlık olarak geri dönmüştür. Ancak Şii Araplar arasındaki en büyük çatlak Sadr Hareketi ile İslami Dava Partisi arasında (Mukteda Sadr ile Nuri Maliki arasında) yaşanmıştır. Sadr Hareketi’nin Maliki’nin başbakanlığına direnmesi açıkça Şii Araplar arasındaki güç mücadelesinin bir sonucudur. Bu ayrışma seçimden önce başlamasına rağmen hükümetin kurulması aşamasında ve sonrasında da güçlü bir şekilde sürmüştür.

Arap Baharı ve ABD Askerleri

2010 yılının başında yapılan seçimden yıl sonuna kadar hükümet çıkmaması Irak’ın en önemli siyasal dinamiği olmasına rağmen aynı yılın sonunda Ortadoğu’da esmeye başlayan değişim rüzgarlarıda Irak siyasetinde kısa sürede etkisini gösterdi. Her ne kadar Arap Baharı’nın Irak’ı diğer Ortadoğu ülkeleri gibi etkilemediği düşünülse de bu çok doğru değildir. Ortadoğu’daki değişim ve demokratikleşme talepleri Irak siyasetini iki açıdan çok yakından etkilemiştir. Bu boyutlardan birincisi, demokratikleşme taleplerinin etnik ve mezhepsel grupların kendi içlerindeki güç mücadelesini körüklemesidir. Irak’ta ilk büyük gösteri 25 Ocak 2011’de Öfke Günü adı altında ülkenin büyük kısmında yapılmasına rağmen demokratikleşme ve değişim taleplerinin ilk ciddi etkisi Iraklı Kürtler arasında olmuştur. 17 Şubat 2011’de Irak’ın Süleymaniye kentinde meydana gelen değişim yanlısı gösterilerin ana teması aynı dönemde Ortadoğu’nun diğer önemli kentlerindekilerden farklı değildir. Uzun yıllardır IKB’deki siyasal yapının yozlaştığı ve anti demokratik bir hal aldığı temasıyla sokağa çıkan İslamcı partiler ve KYB’den kopan Gorran Hareketi’nin birkaç gün sürdürdüğü gösteriler sonuçta bir provokasyonla şiddet eylemlerine sahne olmuş ve güvenlik güçleri tarafından şiddetle bastırılmıştır. Bu olaylar ve sonrasında yaşanan gelişmeler KDP, KYB, Gorran ve Kürdistan İslami Birliği arasındaki ayrımları daha da derinleştirmiştir. Bu durum özellikle IKB’deki iç dengelerde daha çok öne çıkmıştır. Nitekim 2012 başında yeni bölgesel hükümetin kurulması sürecinde KDP ve KYB dışında kalan büyük partiler tüm tekliflere rağmen muhalefette kalmayı seçmişlerdir. Ancak, Kürt partiler arasında büyüyen ayrım sadece KRG içinde sınırlı kalmamış, Bağdat’taki siyasete de yansımıştır. Nitekim Gorran Hareketi’nin Başbakan Nuri Maliki’den güvenoyunun çekilmesini içeren son hükümet krizinde Iraklı Kürtlerin Bağdat’ta tek bir ses oluşturma çağırısını reddetmesinin önemli nedenlerinden birisi Şubat 2011 tarihinden beri gerçekleşen olaylardır. Özetle, Arap Baharı’nın da etkisiyle IKB’deki artan ayrışmanın Kürtlerin Irak genelindeki ortak siyasi tutum izleme çabasını sekteye uğratan nedenlerden birisi olduğu söylenebilir.

Arap Baharı’nın ikinci etkisi ise Irak’taki Sünni Şii ayrımının bölgeselleşmesine etkide bulunmasıdır. Değişim sürecinin Suriye ve Bahreyn’i etkilemesi Irak’ta daha çok yerel bir sorun olarak görülen mezhepsel mücadelenin bölge dengeleri bağlamındaki önemini artırmıştır. İran’ın Irak’ın stratejik konumundan yararlanarak Suriye’deki müttefikine açık destek vermesinde Iraklı Şiilerin önemli bir rol oynadığı bilinmektedir. Böylece, Irak’tan kaynaklanan iç dinamikler ülkede siyasi gruplar arasındaki etnik ve mezhepsel ittifakları zayıflatır ve yerel çıkarları ile merkeziyetçilik-adem-i merkeziyetçilik ilişkisinin güçlendiği yeni bir boyuta taşırken Ortadoğu’daki değişim sürecinin yarattığı bölgesel güç mücadelesi Irak’taki Şii iktidarı İran için daha önemli hale getirmiştir.

2011 yılı Irak siyaseti açısından bir başka önemli gelişmeye daha sahne olmuştur. Bu gelişme Irak’taki ABD askerlerinin çekilmesinin tamamlanmasıdır. ABD’nin Irak’taki askerlerinin çekilmesi ülkede güvenlik alanında sonuçlar yarattığı gibi siyasal alanda da etkili olmuştur. 2009 yılından itibaren güvenlik konusundaki yükümlülüklerini Iraklı güçlere kısmi olarak teslimi hızlanmaya başlamıştı. Bu süreçte güvenlik kurumlarını elinde tutan Başbakan Maliki, bu gücünü Irak’taki etkinliğini artırmanın bir yolu olarak kullanıyordu. ABD’nin 2010 yılında yetki devrini hızlandırması ve 2011’de askerlerini çekmesi bu açıdan Maliki’yi daha da güçlendirdi. Özellikle yeni hükümette içişleri ve savunma ile istihbarat kuruluşlarını doğrudan kontrolü altına alması ABD’nin boşluğunu Maliki’nin doldurmasını sağladı.

ABD’nin çekilmesinin diğer bir sonucu da güvenlik alanındaki çekilmeye paralel olarak siyasi etkinliğini de yitirmesi oldu. İşgal sonrası siyasi gücünü büyük ölçüde askeri varlığına dayandıran ABD, Bağdat’ta dünyanın en büyük büyükelçiliğini kursa da Irak siyasetindeki ağırlığını yitirdi. 2000’li yılların ortalarında hükümetlerin ve siyasal dengelerin belirlenmesinde neredeyse tek belirleyici olan ABD’den doğan boşluğu, bölgesel güçler doldurmaya çalıştı. Bu süreçte İran, Türkiye ve Suudi Arabistan gibi ülkeler birbirleriyle rekabete girdiler ve bu rekabeti Irak’taki yandaşları üzerinden yürüttüler. Ancak tüm bu ilişki tek bir etnik ya da mezhepsel grubun bir ülkeye yakınlaşmasından ziyade siyasi partilerin veya bazı önemli siyasi figürlerin bazı ülkelerle daha yakın ilişki kurması biçiminde oldu. Örneğin, İran KYB, Dava Partisi, Sadr Hareketi ve ISCI gibi partilerle ilişkilerini güçlendirirken, Türkiye KDP, Irakiyyun ve Vifak gibi partilerle yakınlaştı. Elbette bu ilişkileri etnik ve mezhepsel kimlikleri tamamen ihmal ederek ya da yok sayarak tanımlamak mümkün değildir. Ancak İran’ın Şii Araplara, Türkiye’nin Kürtlere, Suudi Arabistan ve diğer Arap ülkelerinin de Sünni Araplarla ilişki kurduğu tamamen etnik ve mezhepsel boyuttaki bir ilişki biçiminden ziyade yerel ve uluslararası dengelerin iç içe geçtiği karmaşık bir ilişkiler bütünü oluşmuştur.

Eski ve Yeni Siyasal Dengeler Arasındaki Geçiş Süreci

Yukarıda özetlenen süreç Irak’taki siyasi yapıda 2003-2009 yılları arasında şekillenen siyasi dengelerin değişimine yol açmıştır. Bu siyasal değişimin ne olduğunu anlayabilmek için öncelikle eski dengeyi yaratan temel faktörlere kısaca odaklanılacaktır.

2003-2009 yılları arasında çok daha yoğun olarak Irak siyasi yapısını etkileyen bu düzlemi besleyen üç ana kaynak bulunmaktaydı. Bunlar; devletin teşkilatlanması ve siyasetin yeniden yapılanmasında etnik ve mezhepsel faktörlerin rolü, 2005-2008 yılları arasında son derece yaygın bir biçimde yaşanan iç savaş ve toplumun işgal sonrası kimliğinin oturmamış olması ve çatışma dinamiklerinin Iraklılığı zayıflatmış olmasıydı.

Bu üç faktörün her biri siyasal dinamikleri çatışma yönünde tetiklerken bu faktörlerin sonucu olarak da şu olgular ortaya çıkmıştı: Güçlü hükümetler olmadığı sürece partiler ya da koalisyonlar arasında gevşek ve yeni siyasi yapının ana çizgisine uygun biçimde örgütlenmiş siyasi gruplar örüntüsü. İşgalin devam ediyor oluşu ABD’yi tek ve nihai karar verici yapıyordu. İran başta olmak üzere tüm bölge devletleri, Iraklı gruplar ile yoğun temas halindeydi ama sistem içindeki diğer devletlerin etkisi sadece mevcudu bozmaya ya da dar etki alanları yaratmaya devam ediyordu. Iraklı kimliği yeniden yapılanırken geçmişten farklı unsurlar ortaya çıkmaya başladı. Zamanla siyasal yapı daha doğal bir hal almaya ve kuruluşundan bu yana Irak’taki temel çelişkiye geri dönmeye başladı: Adem-i merkeziyetçilik vs. merkeziyetçilik; yerel çıkarlar vs. ulusal çıkarlar.

Yukarıda belirtilen dört olgu şöyle açıklanabilir: Güçlü hükümet ya da partilerin bulunmaması Irak’taki siyasi aktörler arasında bir siyasi mücadeleden öte zayıf ittifaklar üretebildi. Irak’ta 2003 yılından itibaren uzun bir süre hükümetler ya da siyasi partiler bir anlam ifade etmedi. Çok sayıda siyasi parti kurulmasına rağmen bunların çoğunun teşkilatı, ideolojisi, liderliği, gücü, kaynağı ve tabanı yoktu.(6) Partilerden ziyade liderleri ön plana çıkıyordu. Liderlerin gücü ise ABD ile yakın ilişkili olmaktan kaynaklanıyordu. Bu nedenle ilk yönetimler (Yönetici Konsey ve Geçici Yönetim Konseyi) ve hükümetler büyük ölçüde meşruiyet sorunu yaşamışlardı. Perde arkasında asıl kontrolün ABD’de olduğunun bilinmesi halkın hükümetlere güvenmemesine ve saygı duymamasına neden oluyordu. Ayrıca partilerin büyük bir kısmı son derece zayıftı. Saddam Hüseyin döneminde güçlü bir muhalefet oluşmaması siyasi yapıyı etkilemişti. Partilerin çoğunun birbirlerini muhalefet günlerinden tanıması güvensizliği daha da artırdı. Hekim Ailesi, Eyad Allavi, Mesut Barzani ve Celal Talabani arasında muhalefet zamanından kalma kişisel dostluklar yeterince güven oluşturmaya yetmedi. Yeni siyasetin gözde unsurları, partileri ve liderleri (Maliki, Sadr, Caferi vb.) diğer grubun yakın ilişkilerine sahip olamadı.

Partilerin tamamı teşkilatlanma krizi yaşadı. KDP ve KYB, bundan diğerlerine göre daha az etkilendi ama onlar dahi güç kaybetti. Diğerleri ise verili bir parti tabanı olmadığından çok çabuk genişledi. Bu genişleme bir süre sonra ters tepti. Örneğin IİYK hem örgütünü hem söylemini değiştirmek zorunda kaldı. 2005 yılındaki büyük seçim başarısına rağmen Vilayet Meclisleri’nde elde ettiği sandalyeleri doldurabilmek için partinin geleneksel tabanından gelmeyen birçok kişiye yer vermek zorunda kaldı. Bu kişilerin içinden pek çoğunun yolsuzluğa bulaşması IİYK’ye büyük zarar verdi. Bu partinin İran’la yakın ilişkileri ve yerel yönetimlerdeki yolsuzluklar, partinin sonraki seçimlerdeki önlenemez düşüşüne neden oldu. Benzer bir süreci Sadr Hareketi de yaşadı. Özellikle 2005-2008 arasındaki iç savaş döneminde Sadr Hareketi’nin parçası olduğunu ileri süren bazı çevreler öylesine kanlı eylemlere imza attı ki Mukteda Sadr bile onları kendi teşkilatından temizlemek için çaba sarfetti.

Partilerin örgütsel sorunları bir yana meclisin kendisinin çok önemli bir sorunu bulunmaktaydı. Partiler ya da koalisyonlar parlamentoda sayısal üstünlüğü ve yetkiyi ellerinde tutmalarına rağmen mecliste önemli bir yasa çıkarmanın ülke genelindeki siyasi dengeyi etkileyeceği gerçeği parlamentonun elini kolunu bağladı. 2005 yılının sonunda büyük eksikliklerle çıkan ve düzeltileceği konusunda ABD’nin Sünni Araplara söz verdiği anayasa, meclisin elinde yetki olmasına rağmen değiştirilemedi. Anayasa değişikliği için konulan referandum şartı ve bu referandumun 3 vilayette 2/3lük oyla reddedilebileceği düzenlemesi siyasi sistemi kilitledi. Parti ve koalisyonların meclisteki varlığı sadece verili yasalar ve anayasadaki boşluklar çerçevesinde sınırlı kaldı. En önemlisi, siyasi çatışmanın ayrılıkçılığa dönüşebileceği ve ülkenin parçalanabileceği ya da iç savaşın önlenemez hale geleceği beklentileri nedeniyle ülkede önemli konularda hiçbir siyasi karar alınamadı. Petrol yasası, federalizmin tanımı, tartışmalı bölgeler, Kerkük’ün statüsü gibi konularda hiçbir yasal düzenleme yapılamadı. Dolayısıyla meclis ve hükümet, sadece kaynak dağıtımına yarayan ve işlevi bunun dışına taşmayan bir araç haline gelmeye başladı. Kürtler, Bağdat’taki parlamentoyu aleyhlerine karar çıkmasını engelleyecek bir kuruma ve bütçe başta olmak üzere kazanımlarını korumaya çalıştıkları bir yere dönüştürürken, Şii Araplar meclisteki ilişkilerini kendi aralarındaki siyasi mücadelenin yansıması şeklinde yürüttüler. Sünni Araplar ise ilk dönemde zaten doğru dürüst temsil edilmiyordu. 2010 sonrasında ise kaynak ve makam paylaşımı, çoğu milletvekili ve lider için her şeyin önüne geçti.

Bu sürecin tek istisnası Maliki’nin iki dönemlik başbakanlığı sırasında pek çok kaynağı kontrol altına alması ve zamanında ABD’nin Allavi için geniş tuttuğu başbakanlık yetkilerinden yola çıkarak kendisini devlet içinde devlet haline getirmesiydi. Bu süreçte Maliki, güvenlik güçleri, enerji, yargı başta olmak üzere bürokraside büyük bir etki ve kendi militan kitlesini yarattı. Meclis ve hükümet zayıf olmasına karşın, Irak siyasi tarihinin önceki örneklerinin pek çoğunda da görüldüğü gibi güçlü bir otoriter eğilimi olan bir lidere dönüştü. Bu süreç aynı zamanda ileride tartışılacak olan merkeziyetçilik ve otoriterleşme tartışmasının temellerinden birisi oldu.

Yukarıda bahsedilen ikinci olgu, ABD işgalinin etkilerinin Irak’taki belirleyiciliğidir. ABD’nin Irak’taki varlığı sürecinde yönetim üzerindeki etkisi ve ülke içindeki yetkileri birbirinden zaman içinde farklılaşmıştır. 2003-2004 yılları arasında Irak’ta hem resmi hem de fiili olarak iktidar doğrudan ABD’nin atadığı askeri ve sivil yetkililerinin elindeyken, 2004-2010 arasında en azından resmi olarak iktidar Iraklılara devredilmişti. Fakat 2004-2009 yılları arasında daha yoğun bir biçimde görüldüğü üzere Irak’ta fiili olarak ABD’nin sözü geçiyordu. ABD’nin Bağdat Büyükelçisi ve Irak’taki işgal kuvvetleri komutanları fiili olarak doğrudan güç sahibiydiler. Irak’ta bulundurduğu 100.000’ün üzerinde askeriyle ABD’ye karşı çıkmak fiili olarak olanaksızdı. Anayasayı ABD’nin hazırladığı biliniyordu. ABD partiler arasındaki güç mücadelesine belli bir düzeye kadar izin verse de bunun ülkedeki durumu aleyhine dönüştürmesine olanak tanımıyordu. Ayrıca, eski rejimin mensupları gücünü yitirmiş olsa da yeni dönemin siyasileri güçlerini büyük ölçüde ABD’den alıyordu. Kürtler, ABD’yi kazanımlarının garantörü olarak görürken, İran’la yakın ilişkisi olan Şii Arap partileri, Sünni Araplara ve onların siyasi oluşumlarını destekleyen diğer ülkelere karşı ABD’yi kalkan olarak kullanıyordu. Tek başına ne Maliki ve Caferi gibi başbakanların ne de Mehdi Ordusu ve Bedr Tugayları gibi silahlı milisleri olsa bile Sadr Hareketi’nin ve IİYK’nin direnişinin üstesinden gelmesi mümkün değildi. Direnişin en güçlü olduğu dönemlerde Bağdat ve çevresi dahil olmak üzere yeni siyasal sisteme meydan okuyan (Arap aşiretleri, eski Baasçılar, El Kaideciler, milliyetçi gruplar ve hatta bazı Şii silahlı gruplar) silahlı gruplara karşı Şiilerin iktidarını koruyan ne kendi silahlı güçleri ne de İran değil ABD askerleriydi. Bu nedenle parlamentonun çoğunluğunu elinde tutan Şii Arap hareketleri ile Kürtler sınırlı bir hareket alanına sahipti. Askeri operasyonlarda, ihalelerde ya da önemli siyasi konularda açık ya da kapalı olarak son sözü doğrudan ya da dolaylı sivil-askeri Amerikalı yetkililer söylüyordu. 2008’in başlarından itibaren ABD’den destek alan ve ona yakın olmaya çalışanların arasına Sünni Arapların çoğu da dahil oldu. El Kaideciler ve eski rejimin üyeleri dışında kalanlar ABD ile anlaşarak hem kendi bölgelerinde hakim konuma geldiler hem para ve silah sahibi oldular hem siyasi alanda gerçek temsil şansı yakaladılar hem de üzerlerindeki Şii baskısına karşı bir dengeleyici güç buldular. Irak’ın Oğulları ve Sahva Örgütlenmeleri gibi araçlar ABD’nin direnişçilerle mücadelesinde merkezi bir rol oynarken bunun siyasi alanda yansımaları oldu. Saddam Hüseyin’den sonra ihmal edildiklerini ve ezildiklerini hissederek silaha sarılan Arap aşiretleri kazanan tarafta olmanın yolunu önce ABD ile işbirliği yapmakta buldular. Bu süreçte bazıları Kürtleri bazıları ise Şii Arapları temel rakip olarak görmeye başladı. Önce aşiretlerin arasında başlayan bu anlaşma bir süre sonra dağınık bir haldeki Sünni Arapların ABD’nin ve onun Ortadoğu’daki müttefiklerinin desteğiyle örgütlenmesine dönüştü. Böylece, Irak’tan çekilmeye hazırlanan ABD, Kürtlerin ve Şii Arapların aşırı güçlenmelerinden kaynaklanan dengesizliği Sünni Arap ittifakıyla dengeleme yoluna gitmeye çalıştı. Bunu yaparken bir yandan ayrı ayrı Maliki’yi daha fazla İran etkisi altında kaldığına inandığı Sadr ve IİYK’ye karşı desteklerken (2008 yılında Maliki’nin Bağdat ve Basra’daki Mehdi Ordusu’na karşı yürüttüğü operasyonlarda açıkça görüldüğü gibi) diğer yanda Kürtlerin maksimalist taleplerini frenledi. Örneğin bu dönemde hiçbir büyük ABD petrol şirketi kuzey Irak’ta faaliyet göstermedi. 2007 yılında Kürtler çok daha güçlüyken Kerkük’ün Irak Kürt Bölgesel Yönetimi’ne bağlanmasını engelledi.

Özetle, ABD’nin kesin çekilme kararı aldığı 2009 yılına ve Obama dönemine kadar ABD Irak’ta hep son sözü söyleyen oldu. 2010 yılından itibaren ABD çekilme sonrası için dengeyi gözetmeye çalışırken tüm eksilerine rağmen bir denge unsuru olarak gördüğü Maliki’yi destekledi. 2011 yılı ise ABD’nin tamamen çekilmeye odaklandığı ve bir dış dengeleyiciye dönüştüğü bir yıl oldu. Son sözü söyleyen ABD’nin olmadığı ortamda ise onun boşluğunu diğer bölge ülkeleri doldurmaya çalıştı.

Üçüncü olgu, Iraklılık kimliğinin yeniden yapılanması sürecinde yaşanan toplumsal değişim ve bu değişimin siyasal alana yansımasıydı. Iraklılık kimliği yeniden yapılanırken geçmişten farklı unsurların ön plana çıkmaya başladığı görüldü. Iraklı Kürtler, işgal sonrası siyasal düzen içinde Iraklılığın dışına çıktılar. Her ne kadar Irak’ın anayasayla bir Arap ve Kürt devleti olduğu fikrini kabul ettirseler de daima bunun uzun sürmeyecek, kriz durumunda ya da şartlar olgunlaştığında sona erecek gönüllü bir birliktelik olduğu vurgusunu yaptılar. Kürt toplumu için Iraklılık büyük ölçüde sona erdi. Bir toplumsal kimlikten ziyade zorunlu bir siyasal birliğin adı haline geldi. Buna karşı çıkan az sayıda hareket ya da girişimi Kürtlerin ulusal tavrına ihanet etmekle suçladılar. Böylece gün geçtikçe Iraklılık Arap olma anlamına gelmeye başladı. Araplar ve Kürtler arasındaki kültürel uzaklaşma ise çok daha büyük oldu. Kürtler, eğitsel ve ticari ilişkiler bağlamında büyük ölçüde Irak’ın geri kalanından koptular. 1990 sonrası nesilde belki de zorunluluktan ortaya çıkan Arapça öğrenmeme olgusu, 2000’li yıllarda tamamen gönüllü bir hal aldı. Kürt gençliği ve onların ürettiği siyasi yaklaşımlar Bağdat’a değil IKB’ye odaklandı. IKB’ye dışarıdan bakanların birgün geri gelebilir diye düşündüğü KDP-KYB anlaşmazlığı ya da bunların türevleri (Gorran-KDP ya da Gorran KYB anlaşmazlığı) birbirleriyle yıllarca savaşmış eski peşmergeler veya siyasetçiler arasında değil yeni kuşak arasında yaygınlaştı. IKB’deki siyasi ilişkileri belirleyen Bağdat ve Erbil arasında ne olduğu veya Musul ve Diyala’daki gelişmeler değil, Erbil-Süleymaniye çekişmesi, yolsuzluk, adam kayırma, siyasi baskı, basın özgürlüğü ve ekonomik sorunlar oldu. Hatta son haftalarda Mesut Barzani ile Nuri Maliki arasındaki tansiyonun en yüksek olduğu dönemde KDP ve KYB yanlısı medyanın günlük manşetlerindeki hedefleri birbirleriydi. Özetle, Irak’ta yeni siyasi düzlem oluşurken Kürt, Sünni Arap ve Şii Arap üçlemesi (etnik ve mezhepsel siyaset ikilemesi de denilebilir) yerini bu faktörlerin dışında yeni sürece bırakmaya başladı.

Iraklı kimliğinin yeniden yapılanmasının diğer bir kısmı da biçim değiştirmeye başladı. Iraklılık, Saddam Hüseyin döneminde olduğu gibi Sünnicilik ya da Baasçılıkla eşdeğer tutuluyor olmaktan çıktı. Geçmişte de Iraklılığın toplumsal kimlik anlamında yukarıdaki tanımlamalarla sınırlı tutulması doğru değildi. Fakat siyasal kimlik açısından bakıldığında 2003 öncesi Iraklılık kavramı büyük ölçüde yukarıdaki iki olguya işaret ediyordu. İşgalden sonra ise Iraklı denilince akla dini/mezhebi duyguları güçlü olan bir Arap toplumu gelmeye başladı. Aslında Irak siyasi tarihinde din ve politika hep iç içe olmuştu. Basçıların hakim olduğu dönem din siyaset ilişkisinde tam bir ayrılık olduğu söylenemez. Elbette, bu Irak’taki Sünni ve Şii Araplar açısından aynı biçimde olmamıştır. Özellikle Şii Araplar geçmişte dini kökenden gelmeyen birçok hareketin belkemiğini oluşturmuşlardı. İkinci Dünya Savaşı sonrası dönemde Irak’ta komunist, Baasçı ve liberal hareketlerin pek çok sembol olmuş ismi Şii kökenliydi. Fakat işgalden sonra Şii Arapların oluşturduğu siyasi hareketler ya da partiler Davacı, Sadrcı, Bedirci, Hekimci vs. olarak ayrılmaya başladı. Iraklı Şii Araplar arasında laik milliyetçi bir grup ile çıkarlarını yerel düzeyde tanımlayan büyük aşiret örgütlenmeleri olduğu inkar edilemez bir gerçeklik olsa da bu durum Iraklı Şiilerin siyasi hareketlerinin çoğunun İslamcı partilerden oluştuğu gerçeğini değiştirmemektedir.

Sünni Araplar ise kimlik bağlamında ikiye bölündü: Kürt karşıtı Sünni Araplar ve Şii karşıtı Sünni Araplar. Bu kimlik tanımlaması büyük ölçüde Sünni Arapların yaşadıkları coğrafyaya ve yerel çıkarlarına göre değişkenlik göstermektedir. Bazı dönemlerde Sünni Arapların büyük bir kısmı Şii Araplar ile Kürtler arasındaki ortaklığı temel siyasi tehlike olarak gördü. Fakat sosyo-politik kimliğin yeniden şekillenmesinde gruplar için hangi tehlike daha yakından hissediliyorsa onun daha ağır bastığı bir dönem başladı. Tutunabildikleri yegane kavram Iraklılık olan bu topluluğun kendisini tanımlayabileceği tek gerçekçi tutunumu, Irak ülkesi üzerinden topraksalcı bir kimlik tanımlaması oldu. İşgale, onun kurumlarına, yabancı ülkelerin Irak’taki etkilerine, etnik ve mezhepçi siyaset yapma biçimine ve hatta adem-i merkeziyetçiliğe karşı olarak doğan Sünni Arapların siyasal söylemi bu nedenle Iraklılık üzerinden yürütülmeye çalışıldı. (Sünni Arap Bloğu’nun isminin El Irakiye olması bu noktada son derece anlamlı görünmektedir.) Fakat yukarıda sayılan yaklaşımları kapsayan geniş bir hareket olması onu ilk ciddi koalisyon denemesinde seçimi kazanmaya götürürken seçimden sonra ilk ve en ciddi parçalanmaları yaşayan siyasi grup olması kırılganlığını ortaya çıkardı. Sünni Arapların kimlik tanımlamasında yaşadığı sorunlar ve kendi içlerindeki sorunları aşamamaları siyasi parçalanmışlıkların temelini oluşturdu.

Yukarıdaki üç olgunun sonunda dördüncüyü tetiklediği söylenebilir. 2003-2010 yılları arasında Irak’taki siyasal düzenin ana ekseni bir süre şimdi ele alacağımız olgunun ortaya çıkmaya başlamasının en önemli nedeni olarak görülebilir. İşgal sonrası siyasal düzenin ürettiği tüm düzlemlerdeki çatışmalar ve güç mücadelesi ülkenin siyasal yapısını biraz da anakronik bir biçimde geçmişteki temel ikilemiyle yeniden yüzleşmeye doğru itmeye başlamıştır. Bu ikilem merkeziyetçilik vs. adem-i merkeziyetçilik ya da “ulusal” çıkarlar vs. yerel çıkarlar arasındaki rekabetin Irak siyasetinin temel sorunsalı olmasıdır. Musul, Bağdat ve Basra Vilayetleri’nin bir araya getirilmesiyle geçmişte olmayan bir devletin kurgulanmasıyla başlayan bu sorunsal, Irak tarihinde en bilinen örnekleriyle İngiliz işgaline karşı Şii ayaklanması ve Bağdat’a karşı Kürt ayaklanmaları biçiminde ortaya çıkmıştır. 1958 Devrimi’nden sonra da hiçbir zaman önemini yitirmeyen bu ikilem, tam olarak aşılamamış, işgalden sonra merkezi yönetimin çökmesiyle yeni bir aşamaya girmiştir. Yukarıda da belirtildiği gibi, hükümetler zayıf olduğu ve güçlü bir parti ya da lider tüm Irak’ın kontrolünü elde etmeye çalışmadığı sürece işgalden sonra Irak siyasal sisteminin temel öğesi olan siyasetin etnik ve mezhepsel düzlemde örgütlenmesi, ABD’nin Bağdat’a girmesiyle birlikte yıktığı merkeziyetçi yönetimin veya eğilimlerin yeniden güçlenmesini engelliyordu. Oysa, merkeziyetçi ve çoğunluğa oynayabilecek güçlü bir Şii liderin belirginleşmesi (halihazırda bu Nuri Maliki olmaktadır) merkeziyetçilik ile adem-i merkeziyetçilik arasındaki mücadelede ibrenin yönünü değiştirmeye başlamıştır. Maliki’nin neden ve nasıl güçlendiği dikkate alınacak olursa aslında bu değişim süreci daha rahat izlenebilir. Maliki’yi güçlendiren faktörler; doğru zamanda doğru adamlara odaklanması; yerel güçleri yanına almaya çalışması; başlangıçtaki zayıf konumu nedeniyle diğerleri tarafından büyük bir tehdit olarak görülmezken birbirleriyle mücadele eden güçler arasından sıyrılması; petrole dayalı ekonomik yapıda her türlü gelirin kontrolünün devletin elinde olmasından sağladığı avantaj; bürokrasiye çok iyi yayılması olarak sıralanabilir.

Maliki’nin güçlenmesi aslında Irak’ta mücadelenin daha fazla merkeziyetçilik – adem-i merkeziyetçilik ikilemine kaymasıyla bir neden sonuç ilişkisi içermektedir. Örneğin 2009 Vilayet Meclisi seçimi ve 2010 Parlamento seçiminde en çok öne çıkan faktörlerin başında merkeziyetçiliği temel alan söyleme sahip liste ya da ittifakların galip gelmesi görülmekteydi. 2008 yılının ortalarından itibaren hissedilmeye başlayan bu eğilim iki tartışmayı beraberinde getirdi. Merkeziyetçiliği kimler istiyor ve Maliki otoriterleşiyor mu? Zayıf olduğu için başbakanlık koltuğuna oturabilen Maliki iktidara geldikten sonra sistem içindeki gücünü yavaş yavaş artırdı. Maliki’nin temel isteği tek bir cümlede özetlenebilir: Tüm Irak’ı kontrol altına almak. Bu amacına ulaşmak için de Maliki’nin her türlü aracı kullanmaya hazır olduğuna defalarca şahit olundu.

2006’da Maliki başbakan olduğunda devlet otoritesinin çöktüğü, güvenlik sorununun doruğa çıktığı, doğru dürüst petrol üretemediği, elde edilen gelirin nereye gittiğinin belli olmadığı bir ortamda farklı nedenlerle de olsa hem bölge ülkeleri hem de Iraklı aktörlerin büyük bir kısmı (Kürtler ve IİYK dışında) ülkede merkeziyetçiliği güçlendirecek politikaları desteklemekteydi. Hatta bu sürece en güçlü muhalefeti sergileyebilecek olan Kürtler dahi, Maliki onlara yönelmediği ve kazanımlarına zarar vermediği sürece bu merkeziyetçilik girişimine çok büyük bir karşı çıkış sergilememişti. Fakat Maliki’nin her türlü yönteme başvurması ve Ortadoğu’da başlayan değişim süreci Maliki’ye hem bölge ülkelerinin çoğunun hem de Iraklı aktörlerin önemli bir kısmının bakışını kökten değiştirdi. Maliki, merkezi yönetimi güçlendirmek için şu yöntemlere başvurdu: ABD’nin hükümete sorun çıkartan tüm silahlı grupları etkisiz hale getirmesine destek verdi. Sünni-Şii ayrımı gözetmeksizin devlet otoritesine karşı çıkan taraflara yönelik yoğun bir şiddet kullandı. Örneğin, Irak’ın Oğullarına ve Sahva’ya destek verdi. El Kaide, Baasçılar ve Mehdi Ordusu’nu temizlemeye kalkıştı. Dini mercilerin desteğini almaya çalıştı, alamadığı durumlarda pratik davrandı ve onlarla çatışmaya girmedi. Petrol üretimini tekeline almaya çalıştı. Örneğin tüm eleştirilere rağmen Şehristani’den vazgeçmedi. Herkese karşı herkesle dönemsel ittifaklar yaptı. Diğer aktörler arasındaki her türlü rekabetten kendisine bir müttefik çıkarmaya çalıştı. Herkese söz verdi, kimseye verdiği sözü tutmadı. Devlet içinde diğer partilerin etkinliğini kırdı. Kritik noktaları kontrol etmeye çalıştı. ABD’nin çekilmesine paralel olarak tüm güvenlik birimlerini tekelleştirdi ve kendisine ülke çapında bir ağ kurdu. Yerel siyasetteki anlaşmazlıkları değerlendirdi. Ulusal hükümetten destek verme yoluyla tarafları birbirine düşürdü. Gerektiği zaman gerginliğin tonunu düşürdü. ABD ve İran’ın desteğini her zaman bir arada almayı başardı. Her ikisine de belli bir mesafede (ilginç bir biçimde ikisine de yakın) durdu.

Bütün bu süreç Maliki’yi öyle bir konuma getirdi ki; Maliki’nin adı otoriter bir merkezileşme süreciyle eşanlamlı olarak anılmaya başlandı. Bu durum, ABD’nin çekilmesiyle daha da belirginleşti. 2008-2012 yılları arasında Maliki sürekli olarak ve tüm siyasi partiler tarafından eleştirildi. Fakat ironik olan şey ise bugün onu devirmeye çalışanların zamanında onu koltuğa oturtanlar olmasıdır. Tüm siyasi partileri bezdirse de Irak’taki siyasi denge ya da dengesizlik daha iyi bir tercihi en azından verili parlamento dengeleri açısından mümkün kılmadığından şu anda Maliki karşıtı grupların amacı onu devirmeye değil ancak daha ileri gitmesini engellemeye dönük hale gelmeye başlamıştır.

Maliki’nin yukarıda aktarılan süreçteki en başarılı politikası Irak siyasetinin tarihsel dinamiklerine bakıldığında rahatlıkla görülebilen bir faktörü akıllıca kullanmak oldu. Bu, yerel çıkarları kullanarak rakip hareketlerde bölünmeyi körüklemek ve merkezi hükümete (yani kendisine) mecbur hale getirmektir. Bu sadece Nuri Maliki’nin ya da Dava Partisi’nin oynadığı bir koz olmamıştır. Geçmişte de Irak’ı yöneten birçok tecrübeli siyasetçi bu yolu denemiş ve pek çoğunda başarılı olmuştur. Gelinen noktada; Sünni Araplar arasında merkezi hükümete sırtını dayayarak yerel çıkarlarını korumak isteyenler (Musul’da Hadba’dan kopanlar, Kerkük’te önemli Sünni Arap aşiretleri, Anbar’da Sahva’yı oluşturan aşiretlerin bir kısmı vs.) Şiiler arasındaki güç mücadelesinde rakibine üstünlük sağlamaya çalışanlar (Sadr Hareketine karşı Asaib el Hak, IİYK’ye karşı Bedr Örgütü), Kürtler arasında henüz büyük bir kırılma olmasa da IKB içinde KDP’nin gücünün artmasından rahatsız olan partiler hatta Türkmenler arasında siyasette beklediklerini bulamayanlar Maliki ile iyi ilişki içindeler, hatta onu ciddi olarak destekliyorlar. Bu durum, Irak’ta gün geçtikçe kimlik merkezli ya da etnik-mezhepsel çizgideki siyaset düzleminden merkeziyetçilik adem-i merkeziyetçilik eksenli siyaset yapılmaya doğru gidilmesine neden olmaktadır.

Yeni Siyasal İlişki Biçiminin Somut Göstergesi Olarak Hükümet Krizi

Yeni siyasal ilişki biçiminin en somut göstergelerini son dönemde Mesut Barzani ile Nuri Maliki arasında cereyan eden tartışmalarda ve Maliki karşıtı cephenin bir araya gelme çabasında görmek mümkündür. Hükümetin kurulması sürecinde önemli bir rol oynayan Barzani’nin son birkaç aylık süreçte Maliki’ye karşı açık bir tavır aldığı görülmektedir. Barzani ile Maliki arasındaki tartışmanın kökeni hükümetin kurulmasında verilen sözlerin tutulmamasından çok IKB ile merkezi hükümet arasındaki sorunlara ilişkindir. Fakat Barzani, Bağdat ile geçmişte yaşadığı sürtüşmelerin tersine Irak’ın içindeki siyasi denklemleri de dikkate alarak daha geniş bir cephe oluşturmaya çalışmaktadır. Nitekim son dönemdeki en büyük kazanımı, Sünni Arapların bir kısmına ek olarak Maliki’nin Şii Araplar arasındaki en önemli rakibi olan Mukteda Sadr ile de pek çok ortak noktayı paylaşmaya başlamasıdır. Bu çerçevede 2011 yılının Aralık ayından itibaren Maliki’ye yönelik eleştirilerde Mesut Barzani ve Irakiye liderlerine Mukteda Sadr’ın da eklendiği görülmektedir. Mesut Barzani’nin son dönemde Irakiye ile ortak hareket ederek Irak Başbakanı Nuri El- Maliki’yi düşürme çabasının son halkası Mukteda Sadr’ın Erbil’i ziyareti olmuştur. Erbil’de gerçekleşen toplantının ardından gerek yerel gerekse uluslararası basında bu toplantıda Maliki hükümetinin devrilmesi için önemli adımlar atıldığı ve tarafların öncelikle Maliki’ye baskı yapmak konusunda anlaştıkları, bu anlaşmanın uzun vadede daha açık bir siyasi çatışmanın temeli olabileceğinin altı çizilmiştir. Son dönemde yapılan açıklamalar ve görüşmeler ise bu sözbirliğinin güven oylaması yoluyla hükümeti değiştirmeye dönüşebileceği senaryosu üzerinde tartışmalar yaratmaktadır. Bu noktadan itibaren yukarıda çizilmeye çalışılan çerçevede mevcut siyasi gelişmeler ele alınmaya çalışılacaktır. Bu ele alış, sisteme sonradan dahil olmasına rağmen dönüşümden en çok etkilenen koalisyon olan Irakiye’ye odaklanacak olmasına rağmen analiz ve örnekler Irakiye ile sınırlı tutulmayacaktır.

Bir önceki bölümde aktarılmaya çalışılan dönüşüm süreci çerçevesinde Irak’ta siyasi dengelerde farklılaşmalar meydana gelmektedir. Bu süreç şöyle özetlenebilir: 2009 yılının sonlarından itibaren şekillenmeye başlayan siyasi ittifaklar, 2010’daki genel seçimle birlikte belirgin bir hal almıştı. Buna göre, Şii Araplar Irak Ulusal İttifakı ve Hukuk Devleti Koalisyonu arasında ikiye bölünürken, Sünni Arap aşiretleri, Irak milliyetçileri, eski Baasçılar ve Türkmenler El Irakiye çatısı altında toplanmışlardı. Kürtler ise birkaç gruba bölünmelerine rağmen KDP ve KYB’nin Kürdistan İttifakı çerçevesinde biraraya gelmesiyle ana eksenlerini korumuşlardı.

Seçim sonuçlarının ve bölge ülkelerinin (ABD dahil) dayatmasıyla bir ulusal birlik hükümeti kurulmuştur. Bu süreçte, seçime ayrı giren Şii partileri Ulusal İttifak adı altında birleşirken, bakanlık ve diğer görevlerin dağılımına ilişkin pazarlıklar nedeniyle El Irakiye’de kopmalar başlamıştır. Hükümetin kurulduğu 2010 yılının Aralık ayından bu yana Irak siyasetindeki dengelerde ciddi değişiklikler meydana gelmiştir. Bu değişikliğin en önemli aktörü El Irakiye olmuştur. Seçim öncesinde en geniş koalisyonu oluşturan ve seçimden birinci çıkan bu liste yavaş yavaş dağılmaya başlamıştır. Başlangıçta verilen ya da verilmeyen bakanlıklar yüzünden doğan anlaşmazlıklara bağlı olarak başlayan parçalanma Beyaz Irakiye adlı grubu ortaya çıkarmıştır. Milletvekili sayıları 10’u bulmayan bu grup, meclis aritmetiği nedeniyle kritik bir rol oynamaya başlamıştır. Fakat asıl parçalanma son birkaç ayda yaşanmıştır. Bu parçalanmanın nedenleri El Irakiye liderliği içindeki fikir ayrılıkları, görev dağılımından memnun olmayanların sayısının her geçen gün artması ve yerel siyasetteki beklentilerini karşılayabilmek için merkezi hükümet ile işbirliği yapan milletvekillerinin ya da grupların sayısının artmasıdır.

Kuruluşu itibarıyla Irak’ta otoriter bir rejimi dengelemeyi hedefleyen kitlelerin biraraya gelmesiyle oluşan El Irakiye’nin önde gelen simaları bir türlü gerçek bir uyum sergileyememiştir. Hükümetin kuruluşu sürecinde listenin başı olan Eyad Allavi için oluşturulması planlanan makamın kurulması sürekli olarak ertelenmiştir. Buna karşılık Meclis Başkanlığı, Maliye Bakanlığı, Başbakan Yardımcılığı ve Cumhurbaşkanı Yardımcılığı’nı alan diğer El Irakiye liderleri, Allavi’nin konumu hakkındaki uzatmalara gerçekçi bir destek vermemiştir. Irakiye içindeki liderliğin uyumsuzluğuna ilişkin diğer bir örnek de Tarık Haşimi ve Salih Mutlak hakkındaki suçlamalarda görülmüştür. Tarık Haşimi’ye yönelik terörizme destek verdiği suçlamalarına El Irakiye liderleri başlangıçta karşı çıksa da hükümeti boykot dahil tüm silahlarını etkili bir biçimde uygulayamamıştır. Hatta, El Irakiye, hükümeti ve parlamentoyu boykot ederken bazı bakanları ve milletvekilleri bu boykotu kırmışlardır. Haşimi’ye yönelik suçlamalar devam ederken, Mutlak ile Maliki arasında da bir kriz yaşanmış daha sonra Mutlak’ın sessiz bir tavır izlemesiyle birlikte krizin ateşi çabuk sönmüştür. Özetle, Irakiye liderleri kriz zamanlarında birbirinin arkasında durmamış ve üyelerinin güvenini ve üzerindeki kontrolünü yitirmeye başlamıştır.

Öte yandan son birkaç ayda çok daha güçlenen bir dinamik bulunmaktadır. Bu dinamik, Irak’ın kuzey bölgelerinde merkezi hükümet ile Irak Kürt Bölgesel Hükümeti arasındaki siyasal çatışmanın El Irakiye içinde bir parçalanmayı tetiklemesidir. El Irakiye listesini biraraya getiren unsurlardan birisi Bağdat’taki Şii Arap yönetimini dengelemeye çalışmaksa bir diğeri de kendilerine yakın bölgelerde IKB’ye karşı güç birliği yapmak olmuştur. Nitekim 2009’da Musul’da Hadba Koalisyonu’nun oluşmasıyla en belirgin halini alan bu süreç parlamento seçiminde Irakiye çatısı altında bir ittifaka dönüşmüştür. Böylece Musul, Selahattin, Kerkük ve Diyala kentlerindeki Sünni Araplar, IKB’nin kendi vilayetlerindeki siyasal üstünlük elde etme çabalarına karşı güç birliği yapmışlardır. Bu vilayetlerdeki Sünni Araplar, Maliki’nin Bağdat’taki, IKB’nin yerel düzeydeki otoritesine karşı muhalefet etmişlerdir. Ancak, Irakiye içinde bir grup Maliki’nin artan otoritesi karşısında Kürtler ile işbirliğine yapmaya başlarken, yerel çıkarları daha ağır basan gruplar tersine Kürtlerin karşısında Maliki’ye yanaşmaya başlamışlardır. Bu yeni ve önemli değişimin örnekleri yukarıda sayılan tüm vilayetlerde görülmeye başlamıştır. Irakiye’nin en önemli bileşenlerinden olan Musul merkezi Hadba Listesi, Musul Valisi Etil Nuceyfi’nin (aynı zamanda Irak Parlamentosu Başkanı Usame Nuceyfi’nin) IKB ile anlaşarak sorunları çözme yoluna gitmesiyle parçalanmıştır. Son birkaç ay içinde Hadba Listesi’nin pek çok önemli ismi listeden ayrılmış ve bu oluşum neredeyse yarı yarıya güç kaybetmiştir. Hadba’dan ayrılan siyasetçilerin büyük bir kısmı IKB’ye karşı bir denge unsuru olarak merkezi hükümet ile ittifak kurma arayışına girmiştir. Böylece Musul’daki güç dengesinden son derece önemli bir değişim süreci başlamıştır. Selahattin’de ise Eyad Allavi’ye yakın olan (Vifak Grubu) kişilerin çoğunlukta olduğu Vilayet Meclisi’ndeki ittifak bu vilayetin kendisini federal bölge ilan etmesinden sonra parçalanmıştır. Vilayet Meclisi’nin 24 üyesinin 20’si federal bölge projesine destek verirken, bugün üyelerin neredeyse yarısı bu fikre karşı çıkmaktadır. Salih Mutlak’a yakın kişiler sessizliğe bürünmüşken, Allavi’ye yakın siyasetçilerin çoğu Beyaz Irakiye ya da Maliki’ye destek vermektedir. Önceleri etkisi sadece Selahattin Vilayeti’nin güneyindeki Şii Arapların çoğunlukta olduğu iki ilçe ile sınırlı olan Maliki’nin bu vilayetteki etkisinin gittikçe arttığı görülmektedir. Diyala’da ise Maliki ile IKB’nin Hanekin ve civarı üzerinde başlayan çatışması yeni güç dengeleri üretmektedir. Son olarak belirtilmesi gereken vilayet ise Kerkük’tür. 2010 seçiminde Irakiye Listesi’nin belkemiğini oluşturan Sünni Araplar, Irakiye’nin IKB ile yakınlaşması sonucunda açıkça Maliki’ye meyletmeye başlamıştır. Kerkük milletvekili iken Eğitim Bakanı olan Muhammet Tamim ve halen Kerkük milletvekili olan Ömer Cuburi gibi (her ikisi de Kerkük’teki en büyük ve güçlü Arap aşireti olan Cuburilerdendir) gibi isimler açıkça Irak Başbakanı Nuri El Maliki ile çok yakın ilişkiler geliştirmiştir. Siyasi tavırlarından ve söylemlerinden anlaşıldığı kadarıyla Kerkük’teki diğer Arap aşiretlerinin en önemlileri (Ubeydi ve Hamdaniler gibi) de aynı yolu izler görünmektedir. Özetle, Irakiye’yi oluşturan koalisyonun çatırdamaya başladığı ve Maliki’nin bu gruptan ayrılan parçaları kendisine hem parlamentoda hem de siyasi söyleminde bir kalkan olarak kullandığı görülmektedir.

Sonuç

Çalışmanın başında geniş olarak özetlenen Irak’ın yakın dönemde yaşadığı siyasal dönüşüm daha önce de belirtildiği gibi tamamlanmış bir süreç değildir. Henüz ilk işaretleri gelmekle birlikte, siyasi ittifaklarda büyük değişiklikler olduğu gözlemlenebilmektedir. İrili ufaklı tüm ittifakları etkileyecek olan bu değişiklikler artık Sünni Şii ya da Arap-Kürt şeklinde bir siyasi örgütlenmenin önemli ölçüde zayıfladığı anlamına gelebilir. Irak’ta siyaset kısa bir süre sonra normalleşmeye ve çatışmaları bir kenara koymaya çalışacaktır. Fakat ülkenin mevcut yapısal sorunlarına gerçekçi çözümler üretilmediği sürece yapılan tüm toplantılar sonuçsuz kalmaktadır. Yukarıda aktarılan detaylardan da anlaşılabileceği gibi Irak’ta Maliki hükümetinin devrilmesi ve yeni bir hükümetin kurulması çabaları vardır. Fakat bu süreci başlatacak olan partinin Irak içinde tüm taraflarla iyi geçinmesi gerekmektedir. Halihazırda meclis aritmetiği Maliki’yi korumaktadır. Ancak, Maliki hükümetinin sonunu getirebilecek çabaların salt salon oyunu değil, merkezileşme – adem-i merkezileşme boyutunda gerçekleşmesi gerekmektedir.

Ümit Özdağ: Haşimi ve Irak’ta son süreç 13 Eylül 2012 /// CC : @umitozdag @Umit_Ozdag


14 Kasım 2011’de Bağdat’ın güneyinde Medain’de Irak İçişleri Bakanlığına bağlı başında Barzani’nin partisi KDP’ye yakın olan Kürt, istihbarattan sorumlu İçişleri Bakan vekili Hüseyin Kemali’nin bulunduğu bölümün istihbarat timleri bir garaja yaptıkları operasyonda bomba yüklenen iki araç ve bombayı yükleyenleri buluyorlar. Yakalananların üzerinden Irak Cumhurbaşkan yardımcısı Haşimi’nin bürosuna mensup olduklarını gösteren kimlik kartları çıkıyor. İstihbarat timleri, burada yaptıkları sorgulamadan sonra işin başında olduğunu anladıkları Haşimi’nin koruma amirini tutuklamak üzere harekete geçiyorlar.

Koruma amiri gözaltına alınacağını anlayınca kalp krizi geçiriyor ve hastaneye kaldırılıyor. Hastanede göz altına alınan koruma amiri “bana işkence yapmayın her şeyi açıklayacağım” diyor. Ve yaptığı çalışmaları Haşimi’nin damadına bağlı olarak gerçekleştirdiğini, Haşimi’nin her şeyi bildiğini anlatıyor. İstihbaratçılar hazırladıkları dosyayı istihbarattan sorumlu Hüseyin Kemali’ye veriyorlar. Hüseyin Kemali dosyayı ilk önce bölgesel yönetim başkanı Barzani’ye sonra Irak Cumhurbaşkanı Talabani’ye anlatıyor. Bu aşamada eğer Barzani dosyanın yok edilmesini istese dosya ortadan kaybolacak. Oysa Barzani ileride göreceğimiz gibi çok usta bir oyun oynuyor.

Dosyayı en son olarak Irak Başbakanı ve İçişleri Bakanlığını uhdesinde tutan Nuri Maliki’ye göstermiştir. Sadece bu örnek bile etnik merkezli devlet yapılanmasının ne kadar çarpık sonuçlar üreteceğini göstermek için yeterli. Maliki, dosyayı okuduktan sonra önce Amerikan Ordusunun Irak’tan çekilmesini bekliyor, sonra Haşimi’nin gözaltına alınması emrini veriyor. Haşimi, Kuzey Irak’a kaçıyor ve Barzani’ye sığınıyor. Barzani, Haşimi’ye Maliki’ye karşı koruma veriyor. Barzani’nin ince oyunu da burada. Kendi elemanı olan Hüseyin Kamili’nin hazırladığı dosya olmasa bunlar hiç olmayacak. Bunların olmasına müsaade ediyor sonra Haşimi sıkışınca destek oluyor. Böylece sünni Arapların sempatisini kazanmayı, Kerkük’ün Kürt bölgesine ilhakı konusunda direnişlerini yumuşatmayı hedefliyor. Haşimi, Kuzey Irak’tan Türkiye’ye geçiyor. Hala Türkiye’de. Yargılama birkaç gün önce bitiyor ve Haşimi’ye idam cezası veriliyor. İdam Irak için garip bir ceza değil. 2012 yılında şimdiye değin 96 kişi ihanet ve terörizm suçlaması ile idam edildi.

Haşimi’nin idam edilmesi durumunda Irak’ta kımıldayan iç savaş bir anda tırmanma sürecine girebilirdi. Zaten Suriye’de 17 ay önce başlayan, sünnilerin Nusayri azınlığın iktidarına karşı ayaklanması, Irak’ta iktidarı Amerikan işgali ile şii çoğunluğa kaybeden sünni azınlığı iktidarı geri almak için motive etmiş durumda. 9 Eylül 2012 Amerikan Ordusu’nun Irak’tan çekilmesinden sonra gerçekleşen okulları, marketleri ve hükümet binalarını hedef alan El Kaide’nin gerçekleştirdiği düşünülen terörist saldırılarda 100’den fazla insanın ölmesi ile en çok kişinin öldüğü gün. Ortadoğu uzmanı gazeteci Tony Karon, bu saldırıların zirveye tırmanmasının Haşimi’nin idama mahkum edildiği kararının açıklanması ile aynı gün olmasının tesadüf olmadığını ileri sürüyor.

El Kaide’nin ve selefi örgütlerin öncülüğünü yaptığı gruplar Irak’tan Suriye’ye geçerek Esad rejimine karşı savaşırken aynı zamanda Irak’ta iç savaşı tekrar tırmandırmak için yeni bir ruh elde etmektedirler. El Kaide böylece eylemleri ile Irak ve Suriye iç savaşlarını birleştirmeye sürüklemektedir. Bu tehdit Irak Dışişleri Bakanı Hoşyar Zebari tarafından da dile getirilmiştir. Suriye’de rejimin Şam’da çökmesi ve Esad’ın direnişe Nusayristan merkezli olarak devam etmesi durumunda Suriye iç savaşının Irak üzerindeki etkileri daha da yıkıcı boyutlar kazanacaktır. Yony Karon’a göre halen devam eden El Kaide saldırıları, sünni ve şii Arap kitleleri çatışmaya sürükleyememektedir. Çünkü Amerikan işgali sırasında gerçekleşen mezhep çatışmaları sonucunda sünniler ve şiileri değişik bölgelere taşındıkları için artık iç içe yaşamamaktadırlar. Ayrıca devlet mekanizmasını ellerinde tutan şiiler, El Kaide saldırılarına devlet güçlerinin cevap vermesi gerektiğini düşünmektedirler. Ancak Suriye iç savaşının bugün olduğu gibi ordu ile isyanlar arasında olmaktan çıkıp kitleleri kapsaması durumunda Irak’ta kendisini yeni bir kitlesel iç çatışmanın içinde bulacaktır. Sonuç olarak bu durumda Suriye iç savaşında El Kaide ve selefilerin güçleri artacaktır.

Yeniçağ

İSTİHBARAT ALANI

Sınırsız, Seçkin, Sansürsüz, Kemalist Haber Blogu

Derin İstihbarat

strateji, güvenlik, araştırma, istihbarat, komplo teorileri, mizah, teknoloji, mk ultra, nwo

İSTİHBARAT

Şifresiz Yayın!

%d blogcu bunu beğendi: