Etiket arşivi: İSRAİL

Eski İsrail istihbarat şefi: ‘Suriye’de değişim bize yarayacak’


Eski İsrail istihbarat şefi Amos Yadlin, Suriye’de yaşanacak değişimin İsrail’in çıkarına olacağını söyledi.

Tel Aviv Üniversitesi’nde bir seminerde konuşan Yadlin, Suriye’de yaşanacak değişimin İsrail’e stratejik faydalar sağlayacağını belirterek, "Yıllarca savunma ve siyaset alanındaki yetkililer İsrail’in Suriye’yle bir barış anlaşmasına varmasını tavsiye etti, bu çok pahalıya mal olsa dahi. Gerekçe olarak Suriye’yi radikal Suriye-İran ekseninden çıkarmak gösteriliyordu" dedi.

Şimdi bunun, kendilerinin hiçbir bedel ödemesine gerek kalmadan, doğallıkla gerçekleşebileceğine işaret eden Yadlin, "Son zamanda yaşanan olaylara rağmen Suriye’yle barış gereklidir, fakat süreç [bizim için) olumludur" dedi.

Suriye ekonomisini de zor günler beklediğine işaret eden Yadlin, ülkenin buradan çıkış olarak İran’dan 3-5 milyar dolarlık bir çeke sarılabileceğini söyledi.

Yadlin, Arap Baharı’nın İran’a sıçraması ümidini de dile getirerek, "Arap Baharı İsrail’de kaygı sebebidir ve biz bunun yarattığı umudun yanında getirdiği riskleri de göze alıyoruz. Eğer devrim Tahran’a da uğrarsa, İsrail’i iki alternatiften birini -pratikte nükleer güç olan bir İran, ya da bunu önlemek- seçme ikileminden kurtarır" dedi.

(soL – Dış Haberler)

http://haber.sol.org.tr/dunyadan/eski-israil-istihbarat-sefi-suriyede-degisim-bize-yarayacak-haberi-50981

Değişen Bölgesel Çevrenin İsrail’e Yansımaları III: Lübnan’daki İstikrarsızlık


Tuğçe ERSOY ÖZTÜRK

Lübnan, Arap Baharı sürecinde bugüne kadar doğrudan halk ayaklanması yaşamamış ülkelerden biridir. Ancak siyasi tarihi isyanlar ve iç savaşlar ile geçmiş olan Lübnan’da Hariri suikastı akabinde başlayan ve Sedir Devrimi olarak bilinen süreç göz önüne alındığında bu ülkenin de bugünkü Arap Baharı çizgisinde bir takım olayları önceden tecrübe ettiği ifade edilebilir.

2005 yılındaki Hariri suikastı geniş halk kitlelerini büyük sokak gösterileri düzenlemeye sevk etmiş; bu protestolar neticesinde iktidar çökmüş ve Suriye Lübnan’dan çekilmek zorunda kalmıştır.

Ortadoğu’da 2011 yılında başlayan halk ayaklanmalarının tüm bölgeye yayılacağı yorumları yapıldıysa da, Lübnan’da henüz bir Arap Baharı hareketlenmesine şahit olunmamıştır. Ancak Suriye krizi Lübnan’ı etkileyebilecek dinamikler doğurmaktadır. Suriye’de yaklaşık bir buçuk yıl önce Baas iktidarından reform talebinde bulunan halkın gösterileriyle başlayan süreç hâlihazırda iç savaşa dönüşmüştür. Esed rejiminin direnç göstermesiyle devam eden Suriye’deki çatışmaların Lübnan’da güvenlik endişelerine yol açtığı ifade edilebilir. Nitekim Suriye’deki çatışmaların, mezhep temelli bölünmelerden geçmişte büyük zarar görmüş bu ülkeye sıçraması olasılık dâhilindedir.

Lübnan’a komşu ülkelerden biri olan İsrail ise Mısır ve Suriye’deki istikrarsızlıklardan dolayı oluşan güvenlik tehdidini bertaraf edemeden Lübnan’da yaşanacak olası çatışmalar için de strateji belirlenmesi gereğini gündemine almıştır. Çevresinde olup bitenleri başından itibaren endişe ile takip eden İsrail hükümetinin, Lübnan’daki muhtemel bir istikrarsızlıkta bu ülkeyle olan sınırlarını güvence altına alması gerekliliği ve ülkenin siyasi geleceği konusundaki belirsizlik hususlarında teyakkuzda olduğunu söylemek mümkündür.

İsrail, Mısır’da seçimle iktidara gelen Müslüman Kardeşlerin yönetiminde bu ülke ile yapmış olduğu anlaşmanın tehlikeye gireceği endişesini taşımıştı. Zira bu anlaşma İsrail’in bölgedeki stratejik konumunun köşe taşıdır. Öte yandan Sina’daki güvenlik durumunun giderek kötüleşmesi de İsrail’in güney sınırında zafiyet oluşturmaya devam etmektedir. Ülkenin kuzeydoğu sınırındaki Suriye’de süregelen kaos ve iç savaşın Lübnan’a sıçrama ihtimali de İsrail açısından durumu kötüleştirmektedir. Lübnan’daki muhtemel istikrarsızlık ile birlikte Hizbullah’ın varlığı ve bu örgütün elinde bulunan 50 bin civarındaki roketle İsrail’in belli başlı nüfus merkezlerine saldırma olasılığı İsrail’i endişeye sevk etmektedir. Neticede yakın çevresindeki bu belirsizlik İsrail’i tedbir almaya itmektedir.

Arap Baharı ve Lübnan’da Muhtemel İstikrarsızlık

Suriye’de yaklaşık bir buçuk yıl önce başlayıp şiddetlenerek iç savaş haline gelen olaylardan Lübnan’ın etkilenmesi kaçınılmazdır. Nitekim Suriye’deki iç savaşın temel nedeni haline gelen mezhep çatışmasının geçtiğimiz günlerde Lübnan’da Suriye karşıtı ve Suriye yanlısı gruplar arasında çatışmalara neden olduğu görülmüştür. Dolayısıyla Lübnan’da olası bir ayaklanma Mısır, Tunus, Libya, Yemen ve Bahreyn’deki otoriter yönetimlere karşı gelişen halk hareketlerinden farklı bir dinamikle ortaya çıkabilir. Lübnan’da böyle bir olasılığın gerçekleşmesi toplum-iktidar hattındaki rahatsızlıktan ziyade Suriye’deki iç savaştan kaynaklanabilir. Zira Lübnan üniter bir devlet olarak bağımsızlığını ilan ettiği günden beri kozmopolit yapısı nedeniyle etnik ve dini temelli çatışmalara sahne olmuş, bu yüzden birçok Lübnanlı hayatını kaybetmiştir.

Arap Baharı olarak adlandırılan halk ayaklanmalarının doğasına benzer bir süreci Lübnan 2005 yılında yaşamıştır. Tarihinin çeşitli dönemlerinde sokak çatışmaları ve yönetim değişikliğine neden olan ayaklanmaları yaşamış olan bu Akdeniz ülkesinin en son tecrübe ettiği benzer olaylar “Sedir Devrimi” olarak adlandırılan süreçte cereyan etmiştir.

Sünni, Marunî ve Dürzi liderlerden oluşan bir koalisyonun Lübnan kamuoyunun da desteğini alarak Suriye müttefiki olan Emile Lahud’un başkanlığına karşı gelmesiyle başlayan muhalif hareket eski Başbakanlarından Refik el-Hariri’nin suikasta uğramasıyla iyice alevlenerek sokak gösterileri halini almıştır. Kitlesel protestolar netice vermiş ve Sünni Ömer Karami hükümeti düşmüş; Suriye kuvvetleri Lübnan’dan çekilmek durumunda kalmıştır. 2005 baharında gerçekleşen Sedir Devrimi bu nedenle iç savaş sonrasında Lübnan devletinin yeniden kuruluş sürecinin doruk noktası olarak değerlendirilebilmektedir.(1) Bu bağlamda, Lübnan’ın yedi yıl önce yaşamış olduğu süreç Arap halklarının 2011’den itibaren tecrübe ettiği süreçle benzerlikler taşımaktadır.

Bugün ise Suriye’deki kriz Lübnan’ın istikrarını tehdit eder hale gelmiştir. Suriye’deki kriz Lübnan’ın Suriye sınırındaki Trablusşam kentinde çatışmalara yol açmaktadır. Lübnan’ın kuzeyindeki bu şehir Esed yanlısı Nusayriler ile Esed karşıtı Sünniler arasındaki çatışmaların merkezi haline gelmiştir. Şehirdeki Suriye muhalefetini destekleyen Sünnilerin, Esed rejimini destekleyen Nusayrilerin, Sünni Hizb ut-Tahrir örgütünün ve diğer radikal grupların varlığı mezhepsel bir çatışmanın tüm Lübnan’da yeniden alevlenmesi tehlikesini doğurmaktadır.(2) Öte yandan Ağustos ayında Suriye’de Şii hacıların kaçırılması ve buna Lübnanlı Şii el-Mikdat aşiretinin bir grup Suriyeli ile Lübnan’daki bazı yabancıları kaçırarak cevap vermesi hem Körfez ülkelerinin hem de Türkiye’nin ülkedeki vatandaşlarını çağırmalarına neden olmuştur. Suriye’deki iç savaşın etkisiyle gerçekleşen bu kaçırma eylemleri Lübnan’daki siyasi bölünmeleri yansıtmakta ve Lübnan’daki istikrarı zedelemektedir.

Trablusşam’daki hadiselerin Suriye krizinin bir yansıması olduğunu öne süren gazeteci Sarkis Ebu Zeyd, Lübnan’da Suriye kaynaklı yeni gelişmelerin olabileceğini, iki ülkenin aslında aynı çatışma alanı içinde olduğunu ifade etmektedir.(3) Gerçekten de genelde Arap dünyası ve özelde Suriye’de olanlar Lübnan’daki kırılgan durumun sebebi olarak görünmektedir. Lübnan’da Hizbullah’ın liderlik yaptığı 8 Mart koalisyonu ile Saad Hariri’nin liderliğindeki 14 Mart koalisyonu ise Suriye krizinin ülkeyi etkilemesini önlemek yerine bölgedeki gelişmelerin kendilerine politik olarak nasıl yansıyacağı hesabını yaptıkları iddiasıyla kamuoyunda eleştirilmektedir.

14 Mart koalisyonu içindeki Gelecek Hareketi’nden milletvekili Mustafa Alloush da Suriye rejiminin daha fazla iktidarda kalmak için Trablusşam’ı da kendi savaşı kapsamına almak istediğini iddia ederken, Hizbullah’a bağlı silahlı grupların şehre istikrarsızlık gelmesi için çalıştıklarını öne sürmektedir. (4) Görüldüğü üzere Lübnan, Suriye’deki iç savaşın kendi topraklarına sıçraması ihtimali nedeniyle bir kez daha etnik-mezhepsel bir iç savaşa sürüklenme tehlikesi ile karşı karşıyadır. Hâlihazırda Lübnan’da kamu hizmetlerinin arzı güçlükle yürütülmektedir. Zira devlet güvenlik, elektrik, su ve yiyecek sağlamakta zorluk çekmektedir. Ancak şunu da belirtmekte fayda var ki, Lübnan’daki mevcut hükumetin istikrarı sağlayamadığı için düşmesi durumunda daha uzun sürecek bir istikrarsız dönem başlayabilir. Mevcut hükumet düştüğü takdirde, zaten yeni bir kabineyi oluşturmanın zor olduğu Lübnan’da Suriye’deki kriz çözülmeden yeni bir hükümetin kurulamaması ihtimali yüksektir. Bu da ülkeyi yeniden iç savaşa sürükleyebilir.

İsrail-Lübnan İlişkileri

İki ülke ilişkilerinin tarihsel seyrine bakıldığında Lübnan’ın İsrail için su tedariki ve güvenlik konularından dolayı önem arz ettiği ifade edilebilir. Aslında İsrail’in güvenlik ve su ihtiyacı iç içe geçmiş durumdadır. Su üzerine akademik çalışmalar yapan Lübnanlı Tarık Majzub, İsrail’in sınırlarını “hidrolik” olarak tanımlamaktadır. 1919 yılındaki Paris Barış Konferansı’nda gelecekteki Yahudi devletinin sınırları belirlenirken Litani, Yermuk ve Ürdün ırmağının başlangıç yeri devletin sınırlarına katılmak istenmiştir. Bu istek tamamen gerçekleşmemiş olsa da İsrail, 1978-2000 yılları arasındaki Lübnan işgali döneminde Litani ırmağından yaklaşık 200 milyon metreküp su tedarik etmiştir.(5) Böylece İsrail su tedariki konusunda bölgedeki bütün kaynakları kendi ihtiyaçları doğrultusunda kullanarak görece bir başarı sağlamıştır.

1970’li yıllardan itibaren Lübnan’ın güneyinde FKÖ’nün (Filistin Kurtuluş Örgütü) varlığının güçlenmesi, İsrail’in hem FKÖ’yü bölgeden çıkarmak hem de İsrail’e yakın Hristiyan bir yönetimden oluşacak “Özgür Lübnan’ın” kurulmasına zemin hazırlamak için Litani Operasyonunu düzenlemesine gerekçe sağlamıştır. İsrail 2000 yılına kadar Lübnan’da kaldığı süre içerisinde birçok operasyon düzenlemiş ve ülkedeki istikrarsızlığı artırmıştır.

Lübnan bağımsızlığını kazandığından beri ülkede Suriye etkisi eksik olmamıştır. 2000 yılında Hafız el-Esad’ın ölümü Suriye’nin Lübnan’da etkisinin görece azalmasına buna karşılık İran etkisinin artmasına zemin hazırlamıştır. İran’ın Lübnan üzerindeki etkisi ve Hizbullah’ın İran’ın desteklediği bir devlet dışı aktör haline gelmesi İsrail’i endişeye sevk etmiştir. Zira İran tarafından desteklenen Hizbullah’ın eylemleri 2006 yılında Hizbullah-İsrail savaşının çıkmasına neden olmuş; bu savaş İsrail’in genel olarak bölgedeki özel olarak da Lübnan’daki İran etkisinin ve gücünün çok daha açık bir biçimde algılamasını sağlamış (6) ve İsrail’in güvenlik endişeleri artmıştır.

Lübnan’daki İstikrarsızlığın İsrail Açısından Anlamı

Ortadoğu’da halk hareketleri başladığından beri İsrail’in beş farklı yeni ya da yenilenmiş tehdit ile karşı karşıya kaldığını ifade etmek mümkündür: Bunlar Mısır’daki yönetim değişikliğinden kaynaklanan endişeler, devlet-dışı aktörlerden gelebilecek güvenlik tehdidi (Hamas-Hizbullah), İran ve bölgede oluşabilecek demokratik yönetimlerden kaynaklanan kaygılardır. Bu bağlamda Suriye’deki kriz ve Mısır’daki değişim İsrail’in güvenlik stratejilerini gözden geçirmesine ve gelecekte olabilecekleri göz önünde bulundurarak yeni planlar oluşturmasına neden olmuştur. Çevresindeki bu gelişmelerin Hamas ve Hizbullah gibi İsrail’in tehdit algıladığı devlet dışı aktörlere yansıma olasılığı olduğundan Tel Aviv bu aktörleri de yenilenmiş güvenlik tehdidi olarak değerlendirmektedir.

Arap Baharı sürecinde doğrudan halk ayaklanması yaşamamış olan Lübnan’da ortaya çıkabilecek bir istikrarsızlık, İsrail’in birkaç açıdan tehdit edebilir. Lübnan siyasetinin bölgesel konular ve aktörlerle olan bağlılığı, Lübnan siyasi siteminin güçsüzlüğü, İran ve Suriye’nin bu ülke üzerindeki etkinliği ve Tahran’ın güdümünde olan Hizbullah’ın varlığı gibi hususlar İsrail açısından güvenlik riskleri oluşturmaktadır. Bu riskler İsrailli karar mercilerinin Lübnan’ı güvenlik ajandasına dâhil etmesini zorunlu kılmaktadır.

İsrail, Suriye’deki krizi Hizbullah-Tahran-Şam ittifakının göz önünde bulundurarak takip etmektedir. Esed rejiminin elindeki silahları Hizbullah’a transfer ettiği ve Hizbullah militanlarının gelişmiş silahları kullanmak için eğitim aldıkları yönündeki haberlerin (7) de etkisiyle İsrail Lübnan’dan kaynaklanabilecek tehdidin giderek büyüdüğünü değerlendirmektedir. Nitekim İsrailli karar mercileri Hizbullah’ın başarılı ve başarısız eylemlerini (8) de hesaba katarak yeni güvenlik stratejileri üzerinde durmaya başlamıştır. İsrail Savunma Bakanlığı Diplomasi-Güvenlik şefi Amos Gilad, Hizbullah’ın yeni bir savaşta sivilleri vurmaya yönelik strateji geliştirebileceği konusunda uyarıda bulunmuştur.(9)

Suriye krizinde Hizbullah ve İran, Suriye krizinde Esed rejimine başkaldıran ve çoğunluğu Sünnilerden oluşan halk yerinde rejime destek vermektedir. Bölge genelinde Sünni-Şii gerilimine zemin hazırlayan Suriye krizi nitekim Lübnan’da da mezhepler arası gerginliğe yol açabilir. Lübnan’da Sünni ve Şii topluluklar yanında Marunîlerin de bölgedeki gelişmeleri nasıl algıladığı önem arz etmektedir. Marunîler, bölgedeki gelişmeleri Ortadoğu’nun Hristiyanları adına bir felaket olarak görmektedir. Marunî patriği Bişara El-Ra’i’nin bölgedeki gelişmeler için Arap Baharı ifadesi yerine Arap Kışı tabirini tercih etmesi (10) bu görüşü destekler niteliktedir. Dolayısıyla Marunîlerin, bu sürecin kendi gelecekleri üzerinde nasıl sonuçlar doğuracağı konusunda endişeli olduğu ifade edilebilir. Bu endişelerin ise Marunîleri bir kez daha İsrail ile ittifak kurmaya itme ihtimalini doğurduğu değerlendirilebilir. İsrail ise Lübnan’da Marunîlerin hâkim olduğu bir yönetimi tercih edeceğinden, bu topluluktan gelecek böyle bir harekete olumlu yanıt verebilir.

Marunî Cumhurbaşkanı Mişel Süleyman’ın geçtiğimiz günlerde Latin Amerika’daki Arap mülteciler için Peru’da gerçekleştirilen toplantıda verdiği demeç Lübnan’ı İran-Suriye ekseninden uzaklaştırmak istediğini göstermektedir: “Yeni planladığımız savunma stratejisine göre Lübnan topraklarına İsrail’den gelecek bir saldırı karşısında direnişin silahlarını Ordu’nun kontrolüne alacağız”.(11) Bu demeçte geçen direnişle kastedilen Hizbullah, silahlar ile kastedilenin İran ve Suriye’den sağlanan silahlar olduğu göz önüne alındığında, Süleyman’ın bir savaş durumunda Lübnan topraklarından İsrail’e yönelik bir füze saldırısını engelleme düşüncesinde olduğu çıkarılabilir.

Sonuç

2011’de başlayıp tüm Arap dünyasında yankı bulan halk ayaklanmalarının İsrail’in güvenliğine yönelik tehditler doğurduğu İsrailli karar mercilerinin üzerinde mutabık olduğu bir husustur. İsrail’in stratejik hesaplarına göre statükocu hükümetlerin yönetimde kalması bölgesel istikrar açısından önemlidir. Güvenlik stratejisini bölünmüş bir Arap dünyası üzerine kurmuş olan İsrail için yaklaşık iki yıldır devam eden olayları yorumlamak bir hayli zorlaşmıştır. Özellikle yakın çevresinde, sınır komşusu olduğu ülkelerdeki istikrarsızlık, İsrail’in güvenliği açısından riskler doğurmaktadır.

Lübnan’da vuku bulacak herhangi bir iç çatışma İsrail’i zor durumda bırakacaktır. Lübnan’daki olası bir çatışmada Hizbullah’ın İran’ın desteği ile İsrail’e saldırı başlatması demek İsrail’in Lübnan’a karşılık vermesi anlamına gelecektir. Öte yandan diğer bir sınır komşusu Suriye’de devam eden iç savaşın Lübnan’a taşması ihtimali, bu ülkeyi de iç savaşa sürükleme riskini taşıdığından İsrail çatışmaların içerisinde kalacaktır. Lübnan’da çatışma olmadan bir yönetim değişikliği olması halinde ise İsrail İran destekli Şii bir yönetimin aksine “ılımlı” Sünni bir yönetimi tercih edecektir. Ancak kurulduğundan beri milli güvenlik politikaları doğrultusunda izlediği yöntemlerden biri olan azınlıklarla ittifak kurma stratejisi gündeme gelirse de, İsrail’in Lübnan’da tercihini kendine düşman Sünni bir rejimdense Marunîlerinden yana kullanması olasıdır.

İsrail’de Erken Seçim Kararı: Siyasi Çıkarımlar


Tuğçe ERSOY ÖZTÜRK

İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu 10 Ekim’de yaptığı açıklamasında erken seçim çağrısı yaptı. Daha sonra İsrail parlamentosunda (Knesset) alınan karar ile erken seçim tarihi belirlenmiş oldu: 22 Ocak 2013. Netanyahu, erken seçim çağrısının altında yatan nedeni bütçenin Knesset’ten geçirilemeyecek vaziyette oluşu ile açıkladı.

Zira Netanyahu iktidarı, küçük çaplı ultra-Ortodoks partilerden oluşan koalisyona özellikle çocuklara yönelik yapılan yardımlardaki kesintileri kabul ettirmenin, dolayısıyla bir uzlaşmaya varmanın zor ya da imkânsız olacağını öngördü. Seçim tarihi bu kadar yakınken, Netanyahu’nun karşısına çıkacak güçlü bir rakibin yokluğu, hâlihazırdaki Başbakanı seçimlerin favorisi haline getirmiş görünmektedir.

Muhtemel Seçim Ajandası

İsrail siyasi partilerinin geleneksel olarak seçim kampanyalarında öne sürdükleri ve siyasi söyleme egemen olan hususlar Filistin-İsrail çatışmasının çözümü ve buna bağlı güvenlik konuları olagelmiştir. 1967 savaşında Batı Şeria ve Gazze’nin işgalini takip eden süreçte de güvenliğin yanında işgal altındaki toprakların durumu ile ilgili tartışmalar İsrail sağını ve solunu belirlemiştir. Ancak bugün bakıldığında başarısız olan barış süreci ve karşılıklı güvensizlikten doğan diyalogsuzluk durumu Filistin meselesinin İsrail’in öncelikler listesinde gerilemesine neden olmuştur. Dolayısıyla, Ocak ayındaki seçimler için siyasi parti gündemlerinde Filistin meselesinin yanında diğer iç ve dış siyaset konularının daha ağırlıklı olarak yer alması beklenmektedir.

Netanyahu’nun seçimlerde önceliği güvenlik ve diplomasi konularına vermesi olasıdır. Nitekim İran’ın nükleer programı ve bu ülkeye yönelik yaptırımlar bugünlerde İsrail kamuoyunun en çok ilgilendiği mevzulardan birisidir. BM Genel Kurul toplantısında yapmış olduğu konuşma da dâhil olmak üzere Netanyahu, iktidarda olduğu dönem boyunca İran tehdidine yönelik stratejilere odaklanmıştır. Likud’un yeni seçim kampanyasında bu konunun ön planda tutulacağı ve Netanyahu iktidarının kampanya döneminde İsrail kamuoyuna İran konusundaki tecrübesini ve kararlığını göstermeye çalışacağı beklenmektedir. Bununla birlikte Müslüman Kardeşler iktidarındaki Mısır, tehdit algılanan Sina Yarımadası konusu, Suriye’de devam eden iç savaş ve Türkiye ile ilişkiler koparıldıktan sonra belirginleşen yalnızlık duygusu İsrail kamuoyunu güvenlik hususunda endişelendiren mevzular olarak öne çıkmaktadır. Dolayısıyla Netanyahu’nun lideri olduğu Likud Partisi’nin güvenlik odaklı bir kampanya yürütmesi beklenmektedir.

Öte yandan 2011 yazında yüzbinlerce İsrail vatandaşının ülkenin ekonomik ve sosyal sorunlarını dile getirmek için yaptığı ve geniş destek bulan gösteriler de ülkedeki hayat pahalılığına dikkat çekmiştir. İsrail’deki hayat pahalılığının orta sınıfa etkileri ve alt sınıfların yaşadığı sosyal adaletsizlik böylece gündeme taşınmıştır. Dolayısıyla, merkezin, solun ve muhalefetteki partilerin bu konular üzerine de eğilmesi beklenmektedir.

Ekonomi ve güvenlik politikalarının vurgulanması beklenen seçim kampanyasında, güvenlik hususu ana konu olduğu sürece Netanyahu’nun rakiplerine oranla daha güçlü olacağını öngörmek mümkündür.

Seçim Arenasındaki Aktörler

Netanyahu gelecek seçimlerde açık şekilde favori olsa da yeni aktörlerin siyasi arenaya girdiği göz önüne alındığında İsrail siyasetinde bazı değişimlerin olacağı öngörülebilir. Sol çizgide İşçi Partisi’nin bir dönüşüm geçirdiği ifade edilebilir. 2011 yılında İşçi Partisi (Ha Avoda) başkanı Ehud Barak kendi deyimiyle “merkezde, Siyonist ve demokratik” bir parti olan Bağımsızlık (Sia’at Ha’Atzma’ut) Partisini kurarak parti başkanlığından istifa etmiştir. Yeni lider Şeli Yahimoviç’in ise İşçi Partisine yeni bir karakter verdiği söylenebilir.

Yahimoviç kabinede hiç görev almamış eski bir gazetecidir. Ekonomik açıdan sol eğilimli olan dünya görüşünü ve sosyal konulara verdiği önemi 2011’deki gösterilerden önce de dile getirmiştir. Bu yanıyla sosyal adalet gündemiyle seçim kampanyasını yürüteceği tahmin edilen Yahimoviç’in diplomasi ve siyasetteki tecrübesizliği dolayısıyla Netanyahu’ya alternatif bir koalisyon oluşturması muhtemel görünmemektedir. Yine de Yahimoviç’in sosyo-ekonomik sorunların çözümüne yönelik politikalarıyla seçimlerde nispi bir başarı elde etmesi yüksek olasılık dâhilindedir.

2005 yılında Ariel Şaron ve Ehud Olmert tarafından kurulan ve merkezde konuşlanan Kadima Partisi’nin ise İşçi Partisi’nin aksine kaybedenlerden olacağını öngörmek mümkündür. Muhalefette olan Kadima Partisi lideri Şaul Mofaz, bu yaz Netanyahu ile oluşturduğu kısa süreli koalisyondan ötürü prestij kaybına uğramıştır. Mofaz liderliğindeki partinin Knesset’teki koltuklarının yarısını kaybetmesi beklenmektedir.

2012 yılında kurulan Yeş Atid (Gelecek Var) adlı parti ise Yair Lapid başkanlığında seçimlerin yeni aktörü olarak ortaya çıkmaktadır. Yahimoviç gibi eski bir gazeteci ve TV sunucusu olan Yair Lapid’in seçim gündeminin ve vaatlerinin seküler eğilimli ve orta sınıflara yönelik olması beklenmektedir. Anketlere göre İsrail’in en popüler sunucularından olan Lapid’in partisinin %5-%15 oranında oy toplayarak Knesset’e 15 milletvekili ile girme olasılığı vardır. (1)

Seçimlerin en ilgi çekici aktörlerinden biri olmaya aday isim ise Şas Partisi (Seferad ultra-Ortodoks) eski lideri Aryeh Deri’dir. Aynı zamanda İçişleri eski bakanı olan Deri yolsuzluktan hüküm giymesine rağmen İsrail’de hala karizmatik siyasi aktörlerden biridir. Deri’nin yeni bir parti kuracağı söylense de Dahaf’ın yapmış olduğu bir anketin sonucuna göre kurulacak parti seçimlerde sadece 3 koltuk kazanabilecektir.(2) Arkasında bir parti desteği olmaksızın Deri’nin seçimlerde başarılı olması ihtimali dâhilinde görünmemektedir. Ancak, tek başına yarışarak Knesset’te Şas ile bir blok oluşturması da Deri’nin stratejileri arasında yer alıyor olabilir.

Son olarak İsrail’in önde gelen gazetelerinden Jerusalem Post’un yaptığı ankete göre merkez-sol partilerden oluşacak bir blok, seçimlerde Netanyahu ve partisi Likud’un önüne geçebilir. Ehud Olmert başkanlığında kurulacak böyle bir blok parti, Kadima eski lideri Tzipi Livni ve mevcut lider Şaul Mofaz ile Yair Lapid liderliğindeki Yeş Atid partilerinden oluşabilir. Ankete göre böyle bir partinin Likud’un kazanacağı 27 koltuğa karşılık 31 koltukla seçimlerden kazanan olarak çıkma ihtimali var.(3) Böyle bir partinin kurulması halinde Netanyahu’nun karşısında güçlü bir rakip bulma ihtimali olsa da, Ehud Olmert’in siyasete tekrar döneceği konusu halen tartışmalıdır. Diğer partilerin ve liderlerin ise bu bloğa katılıp katılmayacağı hususu da henüz net değildir.

Sonuç Yerine

Mevcut şartlar altında Netanyahu’ya alternatif bir aktör İsrail siyasetinde görünmemektedir. Yine de seçim sonuçlarının farklı bir Knesset meydana getirebileceği söylenebilir. Nitekim Yahimoviç ile yeniden doğan bir İşçi Partisi ve Lapid liderliğinde yeni bir merkez partisi olabilecek Yeş Atid’in meclise girme olasılığı vardır. Her iki liderin de teklif edildiği takdirde Netanyahu ile bir koalisyona sıcak bakabileceklerini ima etmeleri farklı bir koalisyonunun da ortaya çıkabileceğinin sinyallerini vermektedir. Böyle bir koalisyonun iktidardaki mevcut koalisyon hükümetinin aksine dış politika hususlarında daha geniş ve ılımlı bir yaklaşım yakalayacağı aşikârdır.

Öte yandan ABD’de Kasım’da gerçekleşecek başkanlık seçimlerinin İsrail’deki oyları etkileyip etkilemeyeceği de üzerinde durulan bir konudur. Obama ile bir türlü yıldızının barışmadığı belirtilen Netanyahu’nun Cumhuriyetçilerin adayı Mitt Romney’yi Başkan olarak görmek istediği doğrultusunda yorumlar yapılmaktadır. Zira Netanyahu’ya finansal destek sağlayan 19 Amerikalı sponsorun aynı zamanda Romney’e ve Cumhuriyetçilere destek verdiği düşünüldüğünde (4) aynı ideolojileri paylaştıklarından hareketle bu durum pek de şaşırtıcı görünmemektedir. Ayrıca Netanyahu, şu an Kadima’yı destekleyen ve ABD ile ilişkilerin bozulmasında kendisini suçlayan eski Likud taraftarlarının Romney’nin zaferi sayesinde tekrar kendisine dönebileceğini hesap etmektedir. Obama’nın yeniden seçilmesi durumunda ise bazı seçmenlerin ABD-İsrail arasında olası bir ihtilafı önlemek adına Netanyahu’dan yana seçim yapmamaları da ihtimal olarak değerlendirilmektedir.(5)

Bedro suikastından PKK-Suriye ittifakı çıktı


Suriye’deki Baas rejimi, muhalif Kürt aşiretlerine yönelik suikastlar düzenliyor.

Kamışlı’da yaşayan Geleceğin Hareketi Partisi’nin lideri Meşal Fazıl Temo’nun ardından, bölgenin en büyük aşiret liderlerinden Abdullah Bedro da geçen ay evinde saldırıya uğradı. Bedro’nun ağır yaralandığı, 3 oğlunun ise hayatını kaybettiği saldırının altından PKK çıktı. Eylemi önce üstlenmeyen örgüt, saldırı sırasında PKK’nın üst düzey yöneticisi ‘Xebat Derik’ kod adlı Mahmut Muhammed’in öldüğü anlaşılınca geri adım attı.

Esed yönetimiyle hareket ettiğinin ortaya çıkmasından endişe eden PKK, ilk başta saldırının Türkiye’nin kontrgerilla birlikleri tarafından gerçekleştirildiğini ileri sürdü. Ardından eylemi Suriye ordusunun düzenlediği iddia edildi. Ancak çok geçmeden Esed rejimine destek için bölgeye intikal eden Xebat Derik’in, saldırıyı düzenlediği anlaşıldı. Baskında Abdullah Bedro ile oğlu Ahmet Abdullah yaralandı. Yaralılar Kamışlı Hastanesi’ne kaldırıldı. Hastaneyi basan PKK’lılar, Ahmet Abdullah’ı öldürdü. Kardeşlerinin cenazesini almaya giden Nidal ve Ammar da, PKK’lılar tarafından hastane bahçesinde kurşun yağmuruna tutuldu. 3 oğlunu kaybeden Abdullah Bedro yoğun bakımda tedavi görüyor.

Bedro ailesi ile PKK’nın ilişkisi 1980’li yıllara dayanıyor. 12 Eylül darbesinden hemen önce Suriye’ye geçen Abdullah Öcalan, bir süre sonra Şam’a yerleşir. Bedro ailesi, Şam’daki evlerini kullanması için Öcalan’a tahsis eder. Öcalan, bu evi bir süre sonra Suriye’nin siyasi istihbarat ve siyasi polis şubesi başkanı General Adnan Bedir Hasan’a hediye eder. Abdullah Bedro, tapusu kendisinde olan evi geri ister. Ama PKK, evden vazgeçmesi için Bedro’ya baskı yapar. 1986 yılında Abdullah Bedro’nun kızı Kurdê, PKK’ya katılır ve Öcalan’ın evinde bir süre kalır. Tacize uğradığı ileri sürülen Bedro’nun kızı, örgütten kaçarak olayı ailesine anlatır. Bundan sonra aile ile PKK’nın ilişkileri bozulur. Abdullah Bedro, PKK’dan ayrılan Vejin (diriliş) grubunun lideri Mehmet Şener ve arkadaşlarına kucak açar. Şener, Öcalan tarafından ‘hain’ ilan edilir ve öldürülür.

PKK’nın Beşşar Esed yönetimine destek amacıyla Suriye’ye dönmesi üzerine Bedro ailesi yeniden örgütün hedefi durumuna geldi. Kamışlı kentinde Baas yönetimine muhalefetiyle bilinen bölgenin en büyük aşiret liderlerinden Abdullah Bedro’nun evine baskın yapıldı. Terör örgütü, saldırıyı haklı göstermek için ailenin ‘kontra’ olduğunu yayarak, saldırıda öldürülen PKK yöneticisi Xebat Derik kod adlı Mahmut Muhammed’i kahraman ilan etti. Ancak internet üzerinden açıklama yapan Suriyeli Kürtler, bu iddianın gerçeği yansıtmadığını belirtti. Nasname.com adlı sitede olayla ilgili detaylı bilgiler yayınlandı. Toplumsal muhalefetin gücünü kırmak için Kürtleri etkisizleştirmek isteyen Suriye lideri Esed’in bu amaçla PKK’yı kullandığını belirten site, Öcalan’ın destek talimatından hemen sonra PKK’nın birçok militanını Kandil’den Suriye’ye kaydırdığını belirtti.

Sitede yayınlanan haberde şu bilgilere yer verildi: "Suriye devleti, PKK’nin yedek gücü olan PYD’ye sınırsız olanaklar sağlayarak Kürtler üzerinde mutlak bir denetim sağlamaya çalıştı. Bu amaçla PYD’nin ömür boyu hapse mahkûm olan cezaevindeki liderini (Salih Müslüm) ani bir kararla salıvererek serbestçe faaliyet göstermesinin tüm koşullarını oluşturdu. Meşal Temo’nun katledilmesi de bu şer ittifakın karanlık bir eylemiydi. PKK, tereddüt etmeden kanlı Baas rejiminin ömrünü uzatmaya çalışıyor. Birçok Kürt’ü hâlâ vatandaş bile görmeyen ve bu amaçla kimlik dahi vermeyen Suriye gibi bir devletin, PKK’ya katılanları askerlikten muaf tutacak kadar koruması, tek başına PKK’nın misyonunu açıklamaya yetiyor."

Kaynak: Zaman

Kaynak: Bedro suikastından PKK-Suriye ittifakı çıktı http://www.haberyurdum.com/bedro-suikastindan-pkk-suriye-ittifaki-cikti-19917n/#ixzz1lven0ARg

MOSSAD AJANI İSRAİL’DEKİ TÜRKİYELİLER BİRLİĞİNDE


Eski Mossad Yetkilisi ELİEZER TSAFRİR (Geyzi)

İsrail ile Kuzey Irak’ta yaşayan Kürtler arasında tarihsel bağlar olduğu inkar edilmeyecek gerçeklerdendir.

Özellikle 1970’li yıllarda Mulla Mustafa Barzani (Bugünkü Mesud Barzani’nin babası) ile sıcak ilişkiler yaşandığı ve İsrail Gizli servisi Mossad tarafından Irak ordusuna karşı kullanılmak üzere silah yardımında bulnulduğu artık sır olmaktan çıkmış durumdadır.

1970’li yıllarda Irak’taki Kürtlere yardım eden İsrail bu kez 1990-2010’lu yıllarda Irak’taki direniş örgütü (Bize göre terörist ) PKK örgütünün imha edilebilmesini sağlamak maksadı ile PKK’nın can düşmanı olan Türk ordusuna insansız hava araçları ve yüksek teknoloji ürünleri satmaktadır. Hatta Abdullah Öcalan’ın yakalanmasında en önemli istihbarat bilgisini (Bulunduğu ev’in adresini) İsrail istihbarat birimi Türk yetkililere bizzat takdim ediyor.

Buna rağmen İsrailli bir güvenlik eğitimi veren şirket elemanları Hollandadaki ortakları aracılığı ile Erbil Havaalanı korumalarına güvenlik eğitimi veriyor. Gazeteci Seymour Hersh ise bunu İsrail Irak Kürtlerini eğitiyor diyerekten haber yapınca Türk basını olayı az bir değişiklikle İsrail PKK’ya eğitim veriyor diye değiştirerek İsrail ile Türkiye’nin işilkilerini daha da bir bozabilecek malzemeyi kullanılır hale getirmiş oluyor.

Türk Hükümeti de bu malzemeyi kullanmaktan zerre kadar çekinmiyor. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül dahil bir çok kademeden yetkili İsrail’i bu konuda suçlu ilan etmekten çekinmiyorlar.

Erbil Havaalanı görevlilerinin eğitimi haberi İsrail gazetesi Yediyot Ahronot’ta yayınlandı ve tercümesini de kendim yapıp aynı gün Anadolu Ajansı Muhabiri Bayan Nursel Gürdilek hanımefendiye iletmiştim.Yani İsrail bu konuda bir suçluluk içinde olsaydı bu haberin yayınlanması mümkğn olmazdı herhalde.

Kaldı ki Erbil Havaalanı bir Türk firması tarafından inşa edilebiliyorsa , Kuzey Irak’ın her türlü inşaat malzemesi ve gıda sevkiyatı Türkiyeden yapılabiliyorsa İsrail’in aynı bölgenin ve oluşumun güvenlik görevlilerini neden eğitemesin ki?

İşte Irak’a 1970’li yıllarda Mossad yetkilisi olarak giden ve Molla Mustafa Barzani’ye silah götüren ajanı bulduk ve İsrail’deki Türkiyeliler birliği salonlarında konu ile ilgili bir konferans vermek üzere davet ettik.

ELİEZER TSAFRİR (Lakabı Geyzi)

Eliezer Tsafrir (takma adı Geizi) eski Şabak ve Mossad ajanı, ve Menahem Begin’in Arap işleri baş danışmanı. Zamanında Mossadın Lübnan ve ırak Kürdistan büro şefliğini de yaptı.

Emekli olduktan sonra ICT (Uluslararası terörle savaş enstitüsü), İDC (Herzlia inter disciplinary Center) de araştırma görevlisi olarak çalıştı. İsrail ve yurt dışında pek çok konferanslar verir, yayınlanmış üç kitabı vardır: "Ana Kurdi", Kürdistanda savaş ve kaçış; "Küçük Şeytan, Büyük Şeytan": İran ihtilalinin hikayesi; Labirent: Lübnan Arap saçında trafik polisliği.

Eliezer Tsafrir konferansı 10.10.2012 akşamı saat 20.00’de İsrail’deki Türkiyeliler birliği lokalinde gerçekleştirilecek. Katılmak isteyenler Rehov Mohrey Hasigariyot No.7 Bat-Yam adresine gelirlerse ilginç bir sohbet bulacaklarından eminim.

VIDEO LINK :

http://www.hasturktv.com/israilde_gundem/4493.htm

’10 bin İsrail askerini öldürürüz’


İran ile İsrail arasındaki psikolojik savaş sürüyor. İran’dan yapılan açıklamada, olası bir savaşta İsrail’in 10 bin asker kaybedeceği ileri sürüldü.

İsrail, atom bombası üreteceğinden endişe ettiği İran’ı nükleer tesislerini vurmakla tehdit ediyor. İki ülke üst düzey yetkililerinin birbirlerine karşı yürüttükleri "psikolojik savaş" devam ediyor. Son tehdit İran’dan geldi.

İran Düzeninin Maslahatını Teşhis Konseyi Sekreteri Muhsin Rezai, İran topraklarına olası bir saldırının İsrail’e maliyetinin çok ağır olacağını söyledi.

İran’ın İngilizce yayın yapan devlet televizyonu Press TV’nin internet sayfasında yer alan habere göre, İngiltere’nin başkenti Londra’da yaşayan bir grup İranlı öğrenciye video konferans aracılığıyla açıklama yapan Muhsin Rezai, "Eğer Siyonist rejim bize saldırırsa, İran’ın caydırıcı gücü onlara ölümcül bir darbe indirecek ve 10 binden fazla askerleri ölecek" dedi.

"Biz savaş istemiyoruz ancak ülkemize karşı herhangi bir saldırıya hazırlıklıyız" diyen İranlı yetkili Muhsin Rezai, "Siyonist rejim İran’ı işgal etmeye teşebbüs dahi edemez, savaştan bahsederek, seçilecek ABD Başkanı’ndan ödün kopartmanın peşinde" iddiasında bulundu.

Haberde, ABD’de 6 Kasım’da yapılacak seçimler öncesi İsrail’in İran’ın nükleer tesislerine saldırı düzenleyeceği yönündeki tehditlerini arttırdığı, Washington’ın ise bu aşamada İsrail’in askeri operasyonuna karşı olduğu belirtildi.

İranlı yetkililer, İsrail’in topraklarına düzenleyeceği bir askeri saldırının, Ortadoğu’da önemli yansımalarının olacağını ve savaşın diğer bölgelere de yayılacağını ileri sürüyor.

ABD istihbaratının 2022 haritasında İsrail yok!


16 istihbarat örgütünden oluşan ABD İstihbarat Topluluğu tarafından bu yılın başında "İsrail Sonrası Ortadoğu’ya Hazırlık" başlıklı bir rapor hazırlandığı ortaya çıktı. Rapora yansıyan 2022 planında Ortadoğu’da İsrail’e yer yok.

ABD’de 16 istihbarat örgütünden oluşan ABD İstihbarat Topluluğu tarafından hazırlanan İsrail konulu rapor basına sızdı. Toplam 70 milyar dolar üzerinde bütçeye sahip 16 ABD İstihbarat Kurumu, "İsrail-sonrası Orta Doğu’ya Hazırlık" adlı 82 sayfalık bir analiz yayınladı.

Yazar Kevin Barrett tarafından yayınlanan ABD istihbarat raporu, 1967’de çalınan topraklara yerleşen 700 bin kanun dışı İsrailli yerleşimcinin topraklardaki süregelen varlıklarını dünyaya asla kabul ettiremeyeceklerini vurguluyor.

İstihbarat raporuna göre, İsrail’i yöneten aşırı Likud koalisyonu, kanun-dışı yerleşimcilerin yaygın şiddetini ve hukuksuzluğunu destekliyor ve buna göz yumuyor.

Rapor, yerleşimcilerin vahşeti ve ırkçı tavırları ile bu yapının, sürdürülemez ve Amerikan değerleriyle uyumsuz olduğunu kaydediyor.

Raporun yazarlarından ABD eski Dışişleri Bakanı Henry Kissinger, "10 yıl içinde artık İsrail olmayacak" ifadesini kullanıyor.

On altı ABD istihbarat kurumu, İsrail’in Arap Baharı ve İslami Uyanışı ihtiva eden Filistin-yanlısı güce karşı koyamayacağı noktasında aynı fikri paylaşıyor. Raporda, 57 İslam ülkesiyle ilişkileri normalleştirmesi için ABD’nin kendi ulusal çıkarlarını izlemesini ve İsrail’in fişini çekmesini söylüyor.

Baret ‘in raporundan öne çıkan başlıklar:

The New York Post tarafından "harfi harfine" alıntılanan Kissinger’in "10 yıl içinde artık İsrail olmayacak" (Bkz.) sözü kati ve şartsız. Kissinger, İsrail’in tehlikede olduğunu, fazladan trilyonlarca dolar verip düşmanlarını ordumuzla ezersek kurtulabileceğini söylemiyor. Netenyahu’nun eski dostu Mitt Romney’i seçersek, İsrail’in bir şekilde kurtulabileceğini de anlatmıyor. İran’ı bombalarsak, İsrail var olmaya devam edebilir de demiyor. Bir çıkış yolu önermiyor. Basitçe bir gerçeği belirtiyor: 2022’de, İsrail artık olmayacak.

ABD İstihbarat Çevresi de, kesin olarak 2022 tarihinde olmasa da onunla aynı fikirde. Toplam 70 milyar dolar üzerinde bütçeye sahip 16 ABD İstihbarat Kurumu, "İsrail-sonrası Orta Doğu’ya Hazırlık" adlı 82 sayfalık bir analiz yayınladı. ABD istihbarat raporu, 1967’de çalınan topraklara (tüm dünya bu toprakların İsrail’e değil Filistin’e ait olduğunda hemfikir) çöken 700 bin kanun dışı İsrail yerleşimcinin toplanıp güzel güzel ayrılacağını belirtiyor. Çalıntı topraklardaki süregelen varlıklarını dünya asla kabul etmeyeceği için İsrail, 1980 sonlarındaki Güney Afrika’ya benziyor.

İstihbarat raporuna göre, İsrail’i yöneten aşırı Likud koalisyonu, kanun-dışı yerleşimcilerin yaygın şiddetini ve hukuksuzluğunu artan şekilde destekliyor ve buna göz yumuyor. Rapor, yerleşimcilerin vahşeti ve suçluluğu ile ırkçı duvar ve daha-da-zalim kontrol noktaları gibi büyüyen ırkçı-tarz alt yapının, sürdürülemez ve Amerikan değerleriyle uyumsuz olduğunu kaydediyor. On altı ABD istihbarat kurumu, İsrail’in Arap Baharı ve İslami Uyanışı ihtiva eden Filistin-yanlısı devasa-güce karşı koyamayacağı noktasında aynı fikri paylaşıyor. Geçmişte bölgedeki diktatörlükler, halklarının Filistin-yanlısı isteklerini denetim altında tutular. Cumhuriyetler, halkının İsrail’e karşılığını yansıtmak dışında fazla bir seçeneğe sahip değil.

Aynı şekilde yani İsrail’le çalışan ya da en azından İsrail’e müsamaha gösteren diktatörlerin devrilmesi şimdilerde tüm bölge boyunca hız kazanıyor. Sonuç daha demokratik, daha İslami ve İsrail’e çok daha az dost hükümetler olacak. ABD istihbarat kurumları raporu, bu gerçekler ışığında ABD hükümetinin basitçe bir milyardan fazla komşusunun isteklerine karşı İsrail’i desteklemeye devam etmek için askeri ve mali kaynaklarının olmadığını söylüyor.

57 İslam ülkesiyle ilişkileri normalleştirmek için rapor, ABD’nin kendi ulusal çıkarlarını izlemesini ve İsrail’in fişini çekmesini söylüyor. İlginç şekilde ne Henry Kissinger ne de ABD İstihbarat Raporu’nun yazarları İsrail’in yıkımına yas tutacaklarına dair bir işaret vermiyor. Bu kayda değer zira Kissinger bir Yahudi ve her zaman İsrail’in dostu olarak kabul edilir. Ayrıca istihbarat ajansları dahil tüm Amerikalılar İsrail-yanlısı medyanın güçlü etkisi altında bulunur.

Kaynak: Haber7.com

İSRAİL İLE Şİİ MALİKİ HÜKÜMETİ ARASINDA İNANILMAZ TİCARET


İRAN ANALİZ / Nuri Maliki başkanlığındaki Şii Dava Partisi ve Şii Kanun Devleti Koalisyonun Kürdistan bölgesine yönelik ithamlarını takiben, medya kaynakları ve Siyonist siyasiler Tel Aviv ile Bağdat arasında artan ticaret hacmi ile ekonomik ilişkilere dair bilgileri kamuoyuyla paylaştı. Bilgiler kamuoyundan gizlenmesine rağmen Şii hükümet ile Siyonistler arasındaki büyük ticareti gözler önüne seriyor. Humeyni iktidardayken İran ile İsrail arasındaki milyon dolarlık silah ticareti ve müttefik ilişkiler de aynı şekilde dünya kamuoyundan gizlenmeye çalışılmıştı.

Hayfa limanı aracılığıyla gerçekleştirilen ticari ilişkilerin son derece yüksek olduğu, gizli şekilde yürütülen karşılıklı ilişkilerin tıpkı 1979 Humeyni devrimi sonrasında Tahran ile İsrail arasındaki ilişkiler gibi yoğun, girift ve ciddi meblağları bulan ekonomik derinliği olduğuna işaret edildi. Yine Wikileaks’in Amerikan diplomatik elçilik kaynaklarından sızdırdığı bilgiler de Şii Irak Hükümetinin İsrail yürüttüğü ticari/ekonomik ilişkilerin detaylarını paylaşıyor. Mesela 2009 yılında Amerikan başkan temsilcisi Benjamin Cardin ile Netanyahu arasındaki görüşmeye göre Tel Aviv İsrail Ulaştırma Bakanına eski araçlar ve tırların Irak’a ihracatını gerçekleştirmesi için yetki verildi.

Wikileaks Belgelerine göre Netanyahu, Maliye Bakanlığını makamından İsrailli ihracatçı önde gelen iş adamları ve büyüklerini Bağdat ile Şattul Irak üzerinden direk ticari yatırım yapmasına izin verdi. Düşman devletler kategorisinde yer alan ülkeler ile ticaret yapılmasının meydana getireceği hiçbir yargı sorunu olmaksıızn, saldırıya vs uğramayacakları yönündeki teminatıyla muhtelif alanlarda Siyonist tüccarlar Bağdat’taki Şii hükümet ile iş tuttu.

Siyonist basın-yayın kaynaklarının aktardığı bilgiler de Tel Aviv ile Irak arasındaki doğrudan ticarete işaret ediyor. Hayfa limanı üzerinden gerçekleşen ticaret aynı zamanda Ürdün üzerinden karayoluyla da yürütülüyor. Daha öncesinde İran Analiz sitesinin Iraklı direniş kaynaklarına dayandırarak yayımladığı haberde de yüzlerce Siyonist şirketin Kürdistan bölgesinde açıkça, diğer bölgelerde ise Şii partiler ve iktidar ile örtülü şekilde inanılmaz büyüklükte iş yaptığı ortaya konmuştu.

Avrupa Birliği, Amerikan Uluslararası Kalkınma Ajansı’ın Irak’ın imarı ve kalkınması yönündeki iktisadi yatırımlarında Siyonist şirketlerin çok büyük iş alıp, rol üstlendiğine dikkat çekiliyor.

Gelişmelere dair Hayfa Belediye Başkanı Yoni Yahef’in Irak’a ithalatta Hayfa liman ticaretinin Avrupa’dan ihtiyaç malzemeleri ve malları için kullanıldığını söylemekteydi. Irak ticari faaliyetlerinin Hayfa limanı aracılığıyla yürütülmesinin de sır olarak kalacağını sözlerine eklemekteydi.

İsrailli iktisat uzmanları ve kaynakları da Irak ile yapılan ticari ilişkilerin tıpkı benzer çeşitli Arap ülkelerinde olduğu gibi Avrupa üzerinden üçüncü şahıslarla yürütüldüğünü göstermekte.

ABD istihbarat raporu: İsrail 2022’de yok


İsrail’i kızdıracak ABD istihbarat raporu: 2022 planında Ortadoğu’da İsrail’e yer yok..

16 istihbarat örgütünden oluşan ABD İstihbarat Topluluğu tarafından bu yılın başında “İsrail Sonrası Ortadoğu’ya Hazırlık” başlıklı bir rapor hazırlandığı ortaya çıktı.

16 ABD İSTİHBARAT AJANSI ANALİZİ

Siyasi analizci Kevin Baret, İran kanalı Press Tv’nin sitesinde pazar günü yayımlanan yazısında, “16 ABD istihbarat ajansı ‘Arap Baharı’, ‘İslami uyanış’ ve İran’ın yükselişine bağlı olarak Filistin yanlısı kuvvetin yükselişiyle İsrail’in ayakta kalamayacağında hemfikir” diye yazdı.

RAPOR İSRAİL’İN FİŞİNİN ÇEKİLMESİNİ ÖNERİYOR

Aydınlık Gazetesi’nde yer alan habere göre, Baret, İstihbarat Topluluğu raporunun, Çin’in yükselişi koşullarında, “ABD’nin artık İsrail’i desteklemeyi sürdürecek askeri ve ekonomik kaynakları olamayacağı” sonucuna vardığını aktarıyor.

Kredi kartı borçlarınızı 2013’te ödemeye başlayın

Baret’e göre, rapor, “ABD’nin kendi ulusal çıkarlarının peşinden gitmesini ve İsrail’in fişini çekmesini” öneriyor.

İşte Baret ‘in raporundan öne çıkan başlıklar

The New York Post tarafından “harfi harfine” alıntılanan Kissinger’in “10 yıl içinde artık İsrail olmayacak” (Bkz.) sözü kati ve şartsız. Kissinger, İsrail’in tehlikede olduğunu, fazladan trilyonlarca dolar verip düşmanlarını ordumuzla ezersek kurtulabileceğini söylemiyor. Netenyahu’nun eski dostu Mitt Romney’i seçersek, İsrail’in bir şekilde kurtulabileceğini de anlatmıyor. İran’ı bombalarsak, İsrail var olmaya devam edebilir de demiyor. Bir çıkış yolu önermiyor. Basitçe bir gerçeği belirtiyor: 2022’de, İsrail artık olmayacak.

ABD İstihbarat Çevresi de, kesin olarak 2022 tarihinde olmasa da onunla aynı fikirde. Toplam 70 milyar dolar üzerinde bütçeye sahip 16 ABD İstihbarat Kurumu, “İsrail-sonrası Orta Doğu’ya Hazırlık” adlı 82 sayfalık bir analiz yayınladı. ABD istihbarat raporu, 1967’de çalınan topraklara (tüm dünya bu toprakların İsrail’e değil Filistin’e ait olduğunda hemfikir) çöken 700 bin kanun dışı İsrail yerleşimcinin toplanıp güzel güzel ayrılacağını belirtiyor. Çalıntı topraklardaki süregelen varlıklarını dünya asla kabul etmeyeceği için İsrail, 1980 sonlarındaki Güney Afrika’ya benziyor.

İstihbarat raporuna göre, İsrail’i yöneten aşırı Likud koalisyonu, kanun-dışı yerleşimcilerin yaygın şiddetini ve hukuksuzluğunu artan şekilde destekliyor ve buna göz yumuyor. Rapor, yerleşimcilerin vahşeti ve suçluluğu ile ırkçı duvar ve daha-da-zalim kontrol noktaları gibi büyüyen ırkçı-tarz alt yapının, sürdürülemez ve Amerikan değerleriyle uyumsuz olduğunu kaydediyor. On altı ABD istihbarat kurumu, İsrail’in Arap Baharı ve İslami Uyanışı ihtiva eden Filistin-yanlısı devasa-güce karşı koyamayacağı noktasında aynı fikri paylaşıyor. Geçmişte bölgedeki diktatörlükler, halklarının Filistin-yanlısı isteklerini denetim altında tutular. Cumhuriyetler, halkının İsrail’e karşılığını yansıtmak dışında fazla bir seçeneğe sahip değil.

Aynı şekilde yani İsrail’le çalışan ya da en azından İsrail’e müsamaha gösteren diktatörlerin devrilmesi şimdilerde tüm bölge boyunca hız kazanıyor. Sonuç daha demokratik, daha İslami ve İsrail’e çok daha az dost hükümetler olacak. ABD istihbarat kurumları raporu, bu gerçekler ışığında ABD hükümetinin basitçe bir milyardan fazla komşusunun isteklerine karşı İsrail’i desteklemeye devam etmek için askeri ve mali kaynaklarının olmadığını söylüyor.

57 İslam ülkesiyle ilişkileri normalleştirmek için rapor, ABD’nin kendi ulusal çıkarlarını izlemesini ve İsrail’in fişini çekmesini söylüyor. İlginç şekilde ne Henry Kissinger ne de ABD İstihbarat Raporu’nun yazarları İsrail’in yıkımına yas tutacaklarına dair bir işaret vermiyor. Bu kayda değer zira Kissinger bir Yahudi ve her zaman İsrail’in dostu olarak kabul edilir. Ayrıca istihbarat ajansları dahil tüm Amerikalılar İsrail-yanlısı medyanın güçlü etkisi altında bulunur.

O siteden çarpıcı iddia!


DEBKA File, Türkiye’yi yakından ilgilendiren müthiş bir iddia ortaya attı

İsrail askeri ve istihbarat kaynaklarına yakınlığıyla bilinen internet sitesi Debka File, Suriye’nin kuzeyindeki İdlib bölgesinde asi Kuzey Kurtarıcılar Tugayı ve Tawhid Tugayı’nın bölgede çatışmalarını emirlerini Türkiye’den alarak sürdürdüğünü iddia etti. Sitenin haberinde tugayların eğitimlerini Gaziantep’de sürdürdüğü öne sürüldü.

İşte sitenin haberi…

“Bununla birlikte, Türkiye Suriye’ye müdahale başlatmayı da göz önünde bulunduruyor.

Ortadoğu’daki Batı ve Arap askeri güçleri Türkiye’nin Özgür Suriye Ordusu dışındaki asi birliklere de uzanmasını bekliyor.”

"İlk adım çoktan dalgalara yayıldı.

1. Suriye’ye yapılacak olası bir Türk ordusu müdahalesinin sonuçları CIA Başkanı David Petraeus’un 3 Eylül’de yaptığı Ankara ziyaretisi sırasında konuşuldu. Debka’nın istihbarat kaynakları bunu öğrendi. Ankara Suriye’deki rolünü genişletmeyi tartıştıktan sonra Petraeus Türk ordusu ve istihbarat şefleriyle Suriye, İran ve Hizbullah’ın olası hamlelerini konuştu. Petraeus ardından da zaten İsrail’e geçerek konuyu detaylandırmaya devam etti.

2. Bunun ardından ABD, Türkiye ve İsrail istihbarat gözlemcileri Suriye’den ve Lübnan’ın güneyindeki Hizbullah’dan –olası Türkiye müdahalesine ön hazırlık için- sıra dışı askeri hareketlenme bildirdi.

3. İsrail Savunma Kuvvetleri Suriye ve Lübnan sınırlarına birliklerini yerleştirdi. İsrail hazırlıklarını yaptı.

4. Bir gün sonra Türkiye Başbakanı Tayyip Erdoğan bir yorumda bulundu: “Suriye rejimi terörist bir devlet haline gelmiştir.” Erdoğan’ın dinleyicilerinden sadece birkaç tanesi altında yatan anlamı anladı. DEBKA File’in askeri kaynakları 6 Eylül’de Suriye’nin Türkiye ile olan sınırında ve Lübnan’ın Suriye ve İsrail sınırında hareketlilik bildirdi."

İSTİHBARAT ALANI

Sınırsız, Seçkin, Sansürsüz, Kemalist Haber Blogu

Derin İstihbarat

strateji, güvenlik, araştırma, istihbarat, komplo teorileri, mizah, teknoloji, mk ultra, nwo

İSTİHBARAT

Şifresiz Yayın!

%d blogcu bunu beğendi: