Etiket arşivi: İSRAİL

Suriye’de AKP – İsrail ortaklığı /// CC : @MaliGuller


İsrail’in eski Ankara Büyükelçisi olan Dışişleri Ba­kanlığı Siyasi Direktörü Pinhas Avivi, Kudüs’te TRT üzerinden AKP ye “Suriye’de işbirliği” çağrısı yaptı. İsrail ayrıca Mavi Marmara için “önkoşulsuz” olarak masaya oturmaya hazır olduğunu ilan etti.

Ankara, İsrail’e yanıtını, Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Selçuk Ünal‘ın ağzından ve AA üzerinden verdi: “İsrail yetkililerin basına beyanlar yoluyla me­saj vermeye çalışmak yerine ilişkilerin normalleş­mesi için anılması beklenen adımları atmaları ge­rekmektedir.”

Esad, İsrail’in düşmanıdır

Tel Aviv’in çağrısı ve Ankara’nın “olumsuz” ya­nıtı, aslında özel anlamlar içeriyor. Şöyle ki, İsrail bu çağrıyla iki ülkenin Suriye konusunda aynı saf­ta olduğuna işaret etmiş oldu.

Aydınlık okurları açısından şaşırtıcı olmayan bu gerçek, AKP tabanı açısından sürprizdir. Zira AKP Hükümeti, hem kendi tabanını hem de genel Türk kamuoyunu Suriye politikasına ikna edebilmek için en başında beri iki temel teze yaslandı: Birincisi Be- şar Esad ile PKK’nin müttefik olduğunu, ikincisi de İsrail’in Esad’ın gitmesini istemediği ileri sürdü.

İşte bu çağrıyla İsrail ve AKP’nin Suriye konu­sunda karşı karşıya olmadığı, nesnel olarak yan ya­na oldukları resmi ağızdan doğrulanmış oldu.

Salt Suriye konusu değil elbette, Kürecik radarı ve İran karşıtı politikalar da AKP ile İsrail’i böl­gede “siyasi ortak” yapıyor.

Hedef: Bölgeyi toptan zayıflatmak

Nitekim İsrail’in rolü saptanmaya başlandı. Hatta Suriye direndikçe ve AKP, ABD adına böl­ge ülkeleriyle karşı karşıya geldikçe, pek çok ke­simlerde izlenen politikanın yanlışlığına dair görüşler oluşmaya ve çoğalmaya başladı.

Örneğin Ortadoğu Stratejik Araştırmalar Mer­kezi ORSAM Başkanı Hasan Kanbolat, artık şu tes­piti yapıyor: “Oyun içinde oyun oynanıyor. Suri­ye olaylarının dizaynı, bölge güçlerinin topyekûn zayıflaması üzerine kurgulanmış gibi görünüyor.

Kanbolat, AKP’nin 20 aylık Suriye politikasının sonuçlarını altı maddede saptamış. Özetleyelim:

1) “İsrail’in güvenliğini tehdit eden ana güçler­den biri olan Suriye ortadan kaldırılmaya çalışılıyor.”

2) “Türkiye, Suriye ile savaş ortamına sürükle­nerek Türk ve Arap dünyası arasında I. Dünya Sa­vaşı sırasında kopan ilişkilerin AK Parti dönemin­de başlayan yeniden tamir çabalan tahrip edilme­ye çalışılıyor.”

3) “Türkiye’nin Suriye ile sıcak savaşa sürük­lenmesi ile birlikte yalnızlaştırılan Türkiye’nin de­rin bir ekonomik krize girmesi, ekonomik ve siyasi kriz ile birlikte AK Partinin çökertilmek istenme­si üzerine güçlü varsayımlar bulunuyor.”

4) “Bölgenin iki büyük gücü olan Türkiye ve Rus­ya Federasyonunun bütün enerjisinin Suriye’ye aktarılması sağlanarak bu iki ülkenin dünya olaylarından soyutlanması sağlanıyor.”

5) “Suriye olayları ile birlikte son beş yüz yıldır en parlak dönemini yaşayan ve vizelerin karşılıklı kaldırıldığı Türk-Rus ilişkileri onarılmayacak kadar kötü bir duruma sokulmaya çalışıyor.”

6) “Suriye’den sonra Türkiye’nin de siyasi kaosa sürüklenmesi ile birlikte Türkiye ve Suriye Kürtlerinin Irak’ta olduğu gibi fiili bağımsız yapıya kavuşabileceği üzerinde duruluyor.”

Kanbolat, eksik ama düne göre çok ileri olan bu saptamalarını “Savaş lobilerinin kurgusundan kurtulmalıyız” diyerek bitiriyor. “Savaş lobisi” ile her­halde ABD ve İsrail’i kastediyordur…

AKP hedef değil araç

Kuşkusuz Hasan Kanbolat‘ın altı maddelik so­nuçlan, AKP’nin süreçteki rolünü açıklayamıyor. Hatta Kanbolat, Suriye’yle birlikte AKP’nin de as­lında hedef alındığını ileri sürüyor. Ve hatta Kan­bolat, AKP’den bu kurguyu bozmasını da bekliyor.

Mümkün mü? AKP Suriye konusunda elbette kullanılmıştır ve kullanılmaktadır ama bu AKP’ye rağmen değildir. İktidar yapılmanın bedelidir, im­zalanan ikili sözleşmelerin gereğidir.

Dolayısıyla, ABD’nin Suriye politikasının he­deflerinden birini, AKP’nin çökertilmesi olarak sun­mak doğru değildir, sadece Ahmet Davutoğlu’nu altında bırakır!

AKP operasyonun hedefi değil, aracıdır! Suri­ye’ye savaş açacak bir AKP illaki çökecektir o ayrı elbette!

Mehmet Ali Güller | Aydınlık

Erdal Sarızeybek: ERDOĞAN İSRAİL KARTINI OYNUYOR… /// CC : @E_Sa rizeybek @erdalsarizeybek


Musevi/Yahudilerin kutsal kitabı Eski Ahit/Tanah/Tevrat’a göre Davud eline bir sapan alır ve Filistinli dev Golyat’a fırlatır, Golyat ölür ve Davud gider, başını keser ve krala verir. Bugün İsrail-ABD askeri tatbikatı var, adı DAVUD’UN SAPANI. Bu bir İsrailoğlu mesajıdır, “bölgenin en güçlüsü benim” diyen.

Yine Tevrat’a göre Yakup’un Lea’dan olan kızı Dina’ya Filistinli Prens Şekem tecavüz eder, bunun üzerine İsrailoğulları gider, bütün Filistinlileri öldürür. Nisan 2012′de İsrail-ABD askeri tatbikat yaptı, adı DİNA’NIN ONURU. Bu bir İsrail mesajıdır,intikam alacağımdiyen.

Yine hep Tevrat’a göre, İsrailoğullarının Tanrısı tarafından seçilmiş kişiler boynuzla kutsanır, Davud’un kalkanıyla korumaya alınır. Başbakan Erdoğan’a 2004 yılında verilen ödülün sembolü, DAVUD BOYNUZU. Bu bir dünyaya mesajdır, Erdoğan İsrail’in koruması altındadır diyen.

Tevrat’a göre İsrailoğullarının yolunu aydınlatan ışık Yedi Kollu Şamdan‘dan gelir ve kutsaldır. İbranice adı MENORA‘dır. 2004 yılında, ATV televizyonunun başbakanlık konutunda ve başköşede Erdoğan ile birlikte görüntülediği sembol; MENORA-YEDİ KOLLU ŞAMDAN. Bu bir Türk Milleti’ne mesajdır,Türkiye’nin yolu İsrail’den geçer, diyen.

Yine Tevrat’a göre İsrail’in Tanrısı Musa’ya seslenmiş ve “Nil’den Fırat’a uzanan toprakları sana verdim” demiş. Tevrat’ta geçen FIRAT bizim nehrimiz ve bizim toprağımız.

Bunlar Eski Ahit/Tanah/Tevrat’ta geçen olaylar, kişiler, semboller ve kehanetler… Durup dururken bu kutsallardan yola çıkarak ABD-İsrail savaş çığlıkları atıyorsa eğer, bunun anlamı şudur: ABD İsrail’i korumak ve Ortadoğu’da küresel bir güç yapmak adına Tevrat’ın kutsallarını oynayarak hem savaşa hazırlanmakta, hem de Hıristiyan kamuoyu desteği sağlamak için kutsalları oynamaktadır. AKP siyaseti de Irak, Mısır ve Suriye politikasıyla bu savaşa destek vermektedir.

MÜSLÜMANIM diyerek AKP’ye oy veren ve destekleyenlere bu mesajımızı duyurunuz:

“AKP’nin desteğiyle İsrail Ortadoğu’da bir Filistin, bir Müslüman kıyımına hazırlanıyor, bu olası katliama ortak olmayınız, aksine AKP siyasetini alaşağı ederek bu kıyımı durdurunuz!”

Belge arıyorsanız, okuyunuz: NİL’den FIRAT’a Devlet Oyunları…

Erdal Sarızeybek

İLK KURŞUN

İran-İsrail gizli ilişkileri deşifre edildi


Humeyni’nin CIA ile ilişkisi neydi? İsrail’den İran’a 1 Milyar Dolarlık Silah nasıl gitti? Humeyni’ye suikasti MOSSAD mı önledi? ‘İran İsrail için Tehdit Değildir’ diyen İsrail Başbakanı kim?

Bu delil ve belge dolu dosya, Sünni, Vehhabi veya Tarikatçı bir kaynaktan değil; bilakis, Kemalist çizgisiyle bilinen Oda Tv’de yazan Selim Meriç isimli yazarın kaleminden çıktı.

Suriye Halkı’nın çocuklarını kurşunlamak amacıyla Esad’a yardımcı olacak 4200 komando gönderen ve Hizbullah Sniper’larının Suriye’de meşhur olacak denli insan öldürmesine destek veren İran’ın, Şii’leştirme ve Muhbirleştirme amacıyla, İran’ın sözde tehditkâr tutumundan dolayı varlığını ve lobilerinin ABD yönetimi üzerindeki hegamonyasını sorgulatmayan İsrail’le düet yaparak yürüttüğü Neo-Aryanist Strateji’nin ve ‘İsrail’i Haritadan Silme Yalanı’nın deşifresine katkı amacıyla, AnalizMerkezi.com okurlarıyla paylaşıyoruz.

Son yıllarda basında yansıyan haberlere göre İsrail ve Amerika İran’ı vurmakla tehdit etmektedir. İran’ın nükleer çalışma programı ABD, İsrail ve Batı’nın tepkisini çekmiştir. İran Şah Rıza Pehlevi döneminde İsrail’in müttefiki ve bölgedeki jandarmasıydı. İran gizli servisi SAVAK’ı İsrail gizli servisi Mossad eğitiyordu. Peki İsrail ve Amerika neden Şah’tan vazgeçmişti? Amerika 1979’da Şah’ın devrilmesine resmen göz yumdu. Hatta Şah döneminin İran Hava Kuvvetleri Komutanı General Amir Hüseyin Rabii Humeyni yönetimince idam edilmeden önce kısa mahkemesinde kendilerinin yanında olduğunu söyleyerek Şah’a ihanet eden NATO başkomutan yardımcısı General Robert E. Huyser için şunları söylemişti: "Şah’ı bir sıçanı atar gibi İran’dan atmıştır.." 1979’da İslam Devrimi gerçekleştiğinde İran, yasal meşrutiyeti olmadığı gerekçesiyle İsrail’i tanımadığını açıkladı ama günümüze kadar gelecek olan perde arkasında gizli ilişkilerinde temellerini attılar.

Humeyni’nin İran’da iktidara gelmesini Amerika’dan daha çok İsrail istiyordu. ABD ve Rockfeallar ailesi bundan ilk başlarda zararlı çıktı. Washington’un bildirdiği kadarıyla yeni yönetimle sadece askeri konudaki anlaşmaların iptal edilmesi nedeniyle ABD tarafının kaybı 10-12 milyar dolar civarındaydı. Eğer yeni İran rejimi tarafından ABD’ye vurulan zarar ele alınırsa genel olarak İran’da 350’ye yakın Amerikan şirketi kendi çalışmalarını durdurdu. Bu şirketler arasında Northrop, Lockheed Martin, Bell, General Motors, Dupon de Nemur, Bechtel Corporation, Grumman Aerospace Corporation ve diğerleri bulunmaktaydı.

HUMEYNİ’NİN CIA BAĞLANTISI

İslam devriminde son noktayı İsrail koymuştu Humeyni Tahran’a dönecek ve İsrail Amerikan politikalarına yön verecekti. Peki İsrail Şah dönemindeki bunca sermayeden ve imtiyazdan Humeyni yönetimindeki İslam devrimi için neden vazgeçti? CIA 1979 İslam devrimi öncesi bir yandan Humeyni komitacılarına yanaşıp Humeyni’ye yakın köstebekler elde ediyordu. Amerika Dışişleri Bakanlığından Tahran Büyükelçiliğine 8 Ocak 1979 tarihli Bakan Cyrus Vance imzalı gizli mesaj’ın 3.ncü maddesinde Humeyni’ni sağ kolu ve önemli isimlerinden İranlı işadamı Abbas Amir Entezam’ın Amerikan Büyükelçiliği ile temas kurmak istediği bildirilmektedir. İntizam daha sonra Humeyni rejiminin hükümet sözcüsü olmuştu. İranlı devrimci radikal öğrencilerin 1979’da Amerika’nın Tahran büyükelçiliğini bastıklarında ele geçirdikleri dokümanların birinde Amir Entezam’ın CIA ile bağlantısı ortaya çıktı.

Entezam birkaç saat sonra vatana ihanet suçundan tutuklandı. Entezam CIA işbirliğinden dolayı hapse girdi. Entezam savunmasında bu görevi ona Humeyni’nin verdiği bildirmektedir. Humeyni’nin CIA olan bütün bağları 1979’da ABD Tahran büyükelçiliğinin İranlı öğrenciler tarafından basılmasıyla ortaya çıkmıştı. Ele geçen belgelerde Humeyni-CIA arasındaki bağlar resmen açığa çıkmıştı. Fakat İsrail Humeyni’nin halk nazarında itibarını kaybedip ABD müttefiki olduğunu gizlemeyi başardı fakat olan Humeyni’nin casuslukla suçlanan ve göz göre göre ateşe yollanan adamlarına oldu. Ayetullah Humeyni 1979’da Paris’ten Tahran’a getirilirken CIA tarafından 3 ayrı suikast planı tertip edilmişti. Şah’ın Generalleri ve ABD’li yetkililerin tarafından tertiplenecek olan suikasti Mossad Humeyni’nin adamlarına ihbar etmişti.İran devrimini ve Humeyni-CIA ve Mossad ilişkisini sonraki yazılarımda diplomatik imzalı belgelerle detaylı bir şekilde anlatacağım..

"LİDERİMİZ HUMEYNİ" SLOGANI ATAN MOSSAD ŞEFİ

Yale Üniversitesinde akademisyen olan İran asıllı Trita Parsi geniş diplomatik belgelere dayanarak hazırladığı “Hain İttifak” adlı kitabında İsrail ve İran arasındaki gizli ilişkilere dair ciddi bilgiler vermektedir. Parsi, Mossad ile Humeyni arasındaki bağı şöyle anlatıyor : Ayetullah Humeyni sürgünden 15 yıl sonra 1 Şubat 1979’da İran’a döndü ve milyonlarca İranlı tarafından karşılandı. Humeyni’yi karşılama esnasında İsrail’in askeri ataşesi Yitzhak Segev ve Mossad şefi radikal devrimcilerin yanında yer aldılar. Bir adam kızgın bakışları ile bu iki İsrailliye sordu: Siz neden Ayetullah posterleri taşımıyorsunuz? Onlar da mükemmel bir Farsça ile özür dilediler ve onlara Humeyni’nin fotoğrafının olduğu iki büyük posteri onlara teslim ettiler. Daha sonra kalabalığın içine katıldılar ve sloganlar atmaya başladılar. Allahu Ekber, Liderimiz Humeyni ! Allahu Ekber, Liderimiz Humeyni… İsrail’in askeri ateşesi Yitzhak Segev ve Mossad şefi, Humeyni İran’a döndüğünde Şah Meydanı (Meydane Azadi)’de bu tezahüratları yaptılar. Humeyni’nin helikopteri yaklaşırken Yitzhak Segev, Humeyni’nin yanında oturanlardan birini tanıdı. Helikopterin içinde Hava Kuvvetleri Komutanı General Amir Hüseyin Rabii vardı. Şah’ın sağ kolu ve ekibi Humeyni’yi öldürmek için komplo kurdular. Komplo ortaya çıkınca birkaç hafta sonra General Hüseyin Rabii devrimciler tarafından idam edildi. Trita Parsi, Treacherous Alliance: The secret dealings of Israel, Iran, and the United States, Yale University Press, 2007, p. 79-81.

HUMEYNİ’YE SUİKAST YAPILMASINI MOSSAD ÖNLEDİ

Mossad-Humeyni ilişkisini Amerika’nın en iyi uzman Ortadoğu uzmanlarından olan siyaset bilimci ve ödüllü gazetecisi Mike Evans “Jimmy Carter” adlı kitabında şöyle bildiriyor: Humeyni’ye yapılacak suikastı Mossad, İran askeri ataşesi Yitzhak Segev aracılığıyla Humeyni’nin adamlarına bildirmişti. Suikastın ortaya çıkmasından sonra General Amir Hüseyin Rabii devrimciler tarafından idam edildi. Mike Evans, Jimmy Carter: The liberal left and World Chaos, Crossstaff Publishers, 2009, p. 251.

İRAN- IRAK SAVAŞINDA İSRAİL SÜPRİZİ

Amerikan-İran Konseyi’nin kurucusu ve başkanı olan İran asıllı akademisyen Dr. Trita Parsi, İsrail-İran ilişkileri üzerine kaleme aldığı makalesinde, iki devlet arasında gizlice yürütülen pragmatik ilişkinin boyutuna örnek olarak Irak’ın nükleer tesisi Osirak’ın bombalanmasını göstermiştir. Trita Parsi devrimden hemen sonra İran ile İsrail arasındaki ilişkiyi şöyle aktarıyor: 1979’da ABD’nin Tahran Büyükelçiliğindeki rehine krizinin patlak vermesinden sonra 1951’de İran’ın petrol endüstrisinin gelişmesinde önemli rol oynamış Ahmed Kashani’nin en genç büyük oğlu Ayetullah Abul Kassam Kashani İslam devriminden sonra İsrail’in İran’a yaptığı ilk ziyarette İran-Irak savaşında Irak’ın Osirak nükleer programına karşı silah satışı ve askeri işbirliği için görüşmelerde bulundu. Görüşmelerin başlangıcında Amerika silah satışına faiz uygulanması ve Tahran büyükelçiliğindeki rehinelerin serbest bırakılmasını isteyen bir politika çiziyordu. Anlaşma sağlanırken İsrail başbakanı Menahem Begin’in silah satışları konusunda duyarsızlığı, Jimmy Carter’i çileden çıkardı. İki zorlu liderin sert değişimleri sonucu Carter İsrail’i azarlayarak beklemeye çekilirken, Yahudi devleti yedek parça satışını onayladı.

Begin Humeyni’den karşılıklı olarak İran’da yaşayan Yahudilerin İsrail’e göç etmelerini istedi. Parsi, İranlı bir bürokrata dayanarak, İran-Irak Savaşı’nda Irak’ın Osirak’daki nükleer tesisinin İran’ın teşebbüs ettiği, fakat İsrail’in gerçekleştirdiği bir operasyonla bombalandığınıileri sürmektedir. Trita Parsi “Hain İttifak” adlı kitabında Osirak nükleer tesisin bombalanması hakkında detaylı bilgiler vermektedir. İran-Irak savaşında İran ile askeri ilişkileri derinleştiren İsrail 7 Haziran 1981’de İsrail Hava Kuvvetlerine ait 8 adet F-16 ve 6 adet F-15 uçağı İsrail’in Etzion hava üssünden havalandı. İsrail İran’ın vurmayı planladığı Osirak nükleer tesisini kusursuz bir operasyonla yok etti. Parsi London Sunday Telegraph gazetesinin haberine dayanaraktan verdiği bilgiye göre operasyon öncesi İran Osirak nükleer tesislerinin fotoğraf ve haritalarını İsrail’e vermişti. Osirak saldırısı öncesi 1980’de üst düzeyi İsrailli yetkili Ari Ben Menashe ve Humeyni’nin temsilcileri Fransa’da bir araya geldiler. İki tarafın anlaşmasına göre operasyonunda Irak’ın herhangi bir saldırısı durumunda İsrail uçakları Tebriz’de bir havaalanına iniş yapacaklardı. Sonuçta Osirak’ın bombalanmasında İran büyük rol oynadı. İslam dünyasının önemli güçlerinden olan Irak aslında İran ile değil İsraille savaşıyordu.Trita Parsi, Treacherous Alliance, op. cit. p. 95. 107. * Kaynak : The Sunday Telegraph – June 14, 1981.

Amerika’nın köklü gazetelerinden “Washington Post”da gazeteci Michael Gerson tarafından kaleme alınan bir makalede, 1981 İran-Irak savaşında İsrail uçaklarının Irak’ın Osirak nükleer tesisini bombalamasını gazetesindeki köşesinde işlemişti. Gerson dönemin başbakanı Menahem Begin Osirak bombalamasını Irak’ın nükleer programını durdurmak için yapıldığını vurguluyordu. Michael Gerson, Israel may see attack as best option on Iraq, Washington Post, October 3, 2009. (0da Tv)

İsrail’in Irak’ın Osirak nükleer tesisine yaptığı saldırı 1990 yılında The Newyork Times gazetesinde Malcom Browne tarafındanda kaleme alındı.Malcolm Browne, Atomic Agency Ivited by Iraqis fos Inspections, The Newyork Times, November 16, 1990.
İran’ın vurmak istediği Osirak tesisini İran ile İsrail’in arasında yapılan anlaşmalar sonucu İsrail vurmuştu. Kutsal ittifak kendisi devrimden önce ve sonra da gösteriyordu.

İSRAİL’DEN İRAN’A 1 MİLYAR DOLARLIK YASADIŞI SİLAH SEVKİYATI

Executive Intelligence Review (EIR) Amerikalı siyasi aktivist Lyndon LaRouche tarafından 1974 yılında kurulmuş haftalık siyasi haber dergisidir. Leesburg, Virginia, Wiesbaden, Berlin, Kopenhag, Paris, Melbourne ve Mexico City dahil olmak üzere bir çok ülkede ofisleri bulunan bir yayın grubudur. EIR dergisi Eylül 1985 sayısında İsrail-İran ilişkileri üzerine diplomatik kaynaklara dayanarak yayınladığı bilgilere göre: Humeyni yönetimindeki İran’ın en büyük silah tedarikçisidir. Devrimin hemen ertesinde 31 Temmuz 1979’da Orlandolu Federal yetkililerin tespitlerine göre Florida’dan bir gemi ile yaşadışı 75 milyon dolar değerindeki silah Humeyni rejimine gönderilmişti. İran hükümetinin yüksek yetkili bir yöneticisi, İsrail gizli servisi Mossad ile bir silah sözleşmesi imzalamıştı. Bu organizasyon ABD ordusuna bağlı subaylardan Paul Sjekloha, Wayne Gillespie ve İranlı yetkili Amir Hüseyin M. Azar tarafından gerçekleşti. Sjeklocha ise bir Mossad ajanıydı. Ariel Şaron ile yakın ilişkiler içerisindeydi ve 1982’de İsrail’i ziyaret etmişti. Humeyni rejimine silah satışında rol alan isimdi. Humeyni rejimine toplamda yasadışı 1 milyar doları aşkın silahın nakliyatı yapılmıştı. ABD başkanı Carter İsrail ile İran arasındaki bu bağı kırmaya çalışıyordu.

Son derece güvenilir kaynaklara göre ABD başkanı Jimmy Carter’ın istihbarat ve ulusal güvenlik danışmanlarına göre 1980 Amerikan seçimleri öncesi, Mossad ve bazı CIA görevlileri Tahran büyükelçiliğinde rehin alınan elçilik görevlilerini serbest bırakmaması karşılığında Humeyni rejimine yasadışı silah satmıştı. Bunun nedeni rehinelerin serbest bırakılmaması seçim öncesi Carter için bir imaj kaybı olacak ve Carter seçimleri kaybedecekti. Bu gizli anlaşmaya göre Carter seçimi kazansa bile rehineler Ocak 1981’e kadar serbest bırakılmayacaktı. ABD Tahran Büyükelçiliği’nin devrimci öğrenciler tarafından baskına uğraması ve çalışanların 444 gün rehin tutulması Humeyni yönetimindeki İran ile CIA arasında yapılmış gizli bir anlaşmaydı. CIA elçilikteki rehinelerin kurtulması için Tahran’a yapılması planlanan Çöl 1 Harekatını başarısızlığa uğratmıştı. Humeyni emin olmalı ki Carter yönetimi, İran’a Reagan yönetiminin sağladığı kadar silah ve yedek parça sağlamayacaktı..Carter’ın gitmesi Humeyni’ninde işine geldi ABD’li siyonist lobilerinde…Artık büyü bozulacak ve İsrail İran üzerinde istediği politikayı izleyebilecekti.

İsrail milyar dolarlık ABD yapımı askeri techizatları ve silahların yedek parçalarını 1979 İslam devrimi öncesi İran’a sattı. Makalenin devamında “EIR Investigation” dergisi bir diğer kaynağına göre ABD Dışişleri Bakanlığı 1982 yılında İsrail’in İran’a 27 milyon dolar değerinde silah ve 300 bin dolar değerinde F-4 savaş uçaklarının yedek parçalarını sattığını doğrulamaktadır. Bu haberin doğruluğu resmi kaynaklardan gelen açıklamalara göre dönemin Amerikan gazetelerindede yayınlanmıştır. İsrail İran’a Lübnan’ı işgal dönemde silah satmıştı. İran’ın Şah dönemindeki Tahran askeri ateşesi ve Mossad ajanı (Jacob) Ya’akov Nimrodi, İsrail’in Humeyni rejimine silah satışını gerçekleştiren isimdi. 31 Temmuz 1979 yılında ABD Orlando Bölge Mahkemesine yapılan bir suç duyurusunda Mossad ajanı olduğundan şüphelenilen ABD subayı Paul Sjeklocha Nisan ve Temmuz ayları içerisinde Humeyni yönetimine TOW, Exocet ve Sidewinder Füzeleri, F-4 Fantom uçaklarının motorlarını ve yedek parçalarını gemi ile İran’a göndermişti. Araştırmalar neticesinde Sjekloha 5 yıl vadeli hapis cezası ve 10 bin dolar ödemeye mahkum edildi.EIR Investigation, Guns for Khomeni the Mossad Connection, Virginia, Volume 12, September 15, 1985.

EIR Investigation dergisinde yer alan Humeyni-Mossad ilişkisi dönemin ABD gazetelerinde açığa çıkmıştı. İşte o delillere göre Arjantine ait bir kargo uçağı 1981 yılında İsrail ve İran arasındaki bir silah anlaşmasının sonucunda Tahran’a 27,9 milyon dolarlık ABD yapımı askeri levazımı ve silahları teslim etti. Schenectady Gazette, $ 27.9 M Cargo of U.S. Arms From Israelis to Khomeini Reported on Downed Plane, July 27, 1981.


İsrail’in İran’a sadece tek sevkiyatta gönderdiği 27 Milyon Dolar değerinde gizli silahların öyküsü gazetelere manşet olmuştu..

İsrail’in Şah dönemindeki Tahran Askeri ataşesi ve Mossad Ajanı (solda) Ya’akov Nimrodi

SİLAH SEVKİYATI TÜRKİYE VE SURİYE ÜZERİNDEN

1990 öncesi ikili ilişkileri inceleyen çok az sayıdaki eserden biri olan İran asıllı akademisyen Sohrab Sobhani’nin “The Pragmatic Entente” adlı çalışması, doğrudan iki devletin ilişkilerini ele alması nedeniyle İran-İsrail ilişkilerinin geçmişi hakkında başvurulması gereken önemli kaynaklardan biridir. Sobhani’ye göre İran-İsrail ilişkilerinde mevcut karşıtlığın Humeyni döneminde görünürde kaldığı anlaşılmaktadır. İkilinin pragmatik ilişkileri bağlamında, 1980’de yapılan bir anlaşmaya göre, İsrail 1980-1987 yılları arasında İran’a 500 milyon Dolarlık silah sattı. İran-Kontra adıyla açığa çıkan olayda, silah sevkiyatları Suriye ve Türkiye üzerinden yapıldı. Iran-Kontra Skandalı, Humeyni döneminde İsrail-İran ilişkilerinde yaşanan en çarpıcı gelişmelerden biri olarak kaydedilmiştir. Sohrab Sobhani, The Pragmatic Entente: Israeli-Iranian Relations: 1948-1988, New York, Praeger, 1989, p.141, 143, 151.

ABD-İran ilişkilerinde, İran açısından pragmatik unsurların ağır bastığı en çarpıcı örneği İran asıllı akademisyen Ruhullah Ramazani vermektedir: Irak-İran Savaşı’nda Lübnan’daki ABD’li esirlerin serbest bırakılmasına yardım eden İran’ın bunun karşılığında ABD’den ve İsrail’den yaptığı silah alımlarının oluşturduğu kaydedilmiştir. İran’da olayın açığa çıkmasından sonra, Danışma Meclisi’nde konunun araştırılması gündeme getirilmesine rağmen, Humeyni’nin bizzat müdahalesiyle bu talep bastırılmıştır. Rouhollah. K. Ramazani, İdeology and Pragmatism in Iran’s Foreign Policy, Middle East Journal, Vol. 58, No. 4, Autumn 2004, s. 556.

İzak Rabin Ekim 1987’de yaptığı basın açıklamasında İran’ın İsrail’in en iyi dostu olduğunu vurguluyordu. Humeyni’nin 1989’da ölümünden sonra dönemde Araplar’ın ortak tehdit olarak gördüğü İsrail İran ile ittifaklığını devam ettirdi. Trita Parsi, Unveiling Iran: “Teheran and Jerusalem Are Not Natural Enemies”, Gruppo Editoriale L’Espresso, Cassan Press, 4 / 2005, p. 46 – 51.

İsrailli silah şirketleri, İsrail Savunma Bakanlığı’nın onayı ile 1980-1993 yılları arasında İran’a yüz milyonlarca dolarlık silah ve modern askeri techizat satmıştır. İsrail ile İran arasındaki yoğun silah ticaretinin, Humeyni döneminde İran-Irak savaşının ardından başlamış ve 1997 yılına kadar sürmüştür.

ABD Dışişleri bakanı George Shultz, İsrail’i İran’a silah satışı konusunda uyaran açıklamalar yapmıştı.

Daily Register Journal – June 20, 1986
Amerika’nın ünlü siyasi dergilerinden “Washington Report” dergisinde Jane Hunter’ın 1986 yılında kaleme aldığı yazısında İran ile İsrail arasındaki silah satışı hakkında Hunter şunları yazmaktadır: 1980 yılında Irak-İran savaşı başladığında İran temsilcileri ile İsrail savunma bakanı yardımcısı silah satışı için Paris’te bir araya geldiler. Karşılıklı anlaşmada İran, İran’da yaşayan Yahudilerin İsrail’e göç etmesine izin verecek buna karşılık İsrail’de Chieftain tanklarını ve ABD yapımı F-4 Fantom uçaklarını ve yedek parçalarını İran’a satacaktı. İsrailli silah şirketi İran’ın ödemelerini geciktirmesi üzerine bu özel anlaşma 1984’de son buldu. Bu süreçten kısa bir zaman sonra bir gerçek ortaya çıktı. İsrail 1981 yılında Mossad ajanı ve İsrail’in eski İran ateşesi Yaacov Nimrodi’nin aracılığıyla, 155 mm’lik Hawk uçaksavar füzelerini, İran Savunma Bakanlığına 135.842.000 milyon dolara sattı. Nimrodi Tel Aviv merkezli silah şirketi Nimrodi aracılığıyla 1979 Şah dönemine kadar İran’a silah satıyordu. Nimrodi Humeyni rejimindede aktif olarak İran’a silah satışında önemli rol oynadı. Yaacov Nimrodi 24 Temmuz 1984 tarihinde Lüxemburg radyosunda yaptığı bir açıklamada İran Savunma Bakanı yardımcısı ve üst düzey istihbarat subayı olan Rıfat Esad ile Zürih’te görüştüğünü bildirdi. Rıfad Esad Suriye devlet başkanı Hafız Esad’ında kardeşidir.

Bu görüşmelerde İsrail’den İran’a Suriye ve Türkiye üzerinden günde 40 kamyon dolusu silah gönderilmesi için bir anlaşmaya varıldığını bildirdi. 15 Eylül 1985 İran’dan İspanya’nın Malaga şehrine gitmekte olan DC-8 kargo uçağı Tel Avive acil iniş yaptı. Araştırma sonucunda bir Miami firmasının Brüksel merkezli şirketin ABD Hawk füzelerini İran’a taşıdığı ortaya çıktı. Şirketin kayıtlı bir A Boeing 707 uçağın Malaga üzerinden İran ve İsrail arasında 1250 adet Tow füzesi taşıyordu. ABD Tahran büyükelçiliğindeki Rehine Krizinin devam etmesi sonucu 1979-81 yılları arasında Amerika İsrail’den özel silah sevkiyatını durdurmasını istedi. İsrail 1983 yılında ABD’li yetkililere İran’a silah satışını durdurduğu iletmişti. İsrail görünürde körfez savaşı boyunca bu siyasi tutumunu sürdürdü. Fakat 1983’de İsrail Savunma Bakanı Ariel Şaron ABD ziyaretinde İsrail’in Irak’ı düşman gördüğünü ve İsrail’in İran’a silah sattığını ağzından kaçırdı. ABD’nin İran’a silah satmak için İsrail’in fikrini aldığınıda açıkladı. İşte bu süreçten sonra İsrail’in ABD düşmanlarına yataklık ettiği düşünülerek, ABD İsrail’in İran’a silah satışını durdurmak için girişimlerde bulundu. İsrailli General Avraham Bar-Am bu baskılar sonunda İsrail’in silah satmak için lisansı olduğunu hapishanedeki hücresinden bildirmişti. Avraham Bar-Am İsrail’in ABD yapımı 2.6 milyar dolarlık silahı İran’a sattığını bildirmektedir. Jane Hunter, Israeli Arms Sales to Iran, Washington Report on Middle East Affairs, November 1986, p. 2.
Aralık 1986 Amerikalı Record Journal gazetesi İsrailli eski ateşe ve Mossad ajanı silah pazarlayıcısı Ya’akov Nimrodi’nin Tahran yönetimi ile yaptığı görüşmeler anlatılmaktadır.


Record-Journal, Israeli dealer defends weapons sales to TehranSaturday, December 13, 1986.

Amerika’nın ünlü gazetelerinden Los Angeles Times’da kaleme alınan bir habere göre Haziran 1986’da İsveçli bir işadamı İsrail’in İran’a patlayıcı şatışı için aracılık yapmıştı. Eylül 1986’da ise Amerikan haber ajanslarından biri olan United Press International’ın haberine göre Danimarka Denizciler Birliği Sendikası başkan yardımcısı ve sözcüsü Henrik Berlau yaptığı açıklamada Danimarkalı bir geminin 3.600 tonluk silahı İsrail’in Eliat limanından İran’ın Bandar Abbas limanına taşındığını bildirdi. Berlau ellerinde belgeler, kayıtlar ve olaya tanık olan denizcilerin var olduğunu ve bu silahların ABD yapımı olduğunu bildirdi. Michael Wines & Doyle Mc Manus, “U.S. Sent Iran Arms For Hostage Releases”, Los Angeles Times / November 6, 1986. * Jane Hunter, Israeli Arms Sales to Iran, Washington Report, op. cit. p. 2.

Danimarka Denizciler Birliği Sendikası başkan yardımcısı ve sözcüsü Henrik Berlau’nun İsrail’in İran’a gizliden sattığı silahlar hakkında yaptığı basın açıklaması

The Durant Daily Democrat – November 7, 1986

Danimarka Denizciler Birliği Sendikası başkan yardımcısı ve sözcüsü Henrik Berlau’nun İsrail’in İran’a gizliden sattığı silahlar hakkında yaptığı basın açıklaması.
1991 yılında ABD’nin köklü gazetelerinden “The Newyork Times”’da gazeteci Seymour M. Hersh tarafından kaleme alınan bir yazıda ABD, İsrail ve İran arasındaki silah satışları ve bağlantılar hakkında çarpıcı bilgiler veriyordu. Hersh İran devriminden sonraki süreci şöyle aktarıyor: Başkan Ronald Reagan 1981’de göreve geldikten sonra gizlice ve aniden İsrail ve İran ilişkileri üzerindeki politikayı değiştirdi. Reagan ve idaresindeki yetkililer İsrail’in İran’a Amerikan yapımı silah, yedek parça ve mühimmat satma izni verdi. Tahran’daki ABD büyükelçiliğinde ele geçirilen rehinelerin 1981’de serbest bırakılması üzerine İran’a silah satışı hız kazandı. ABD izni sonra İsrail 6 ile 18 ay sürelerince farklı hesaplardan İran’a satış yapmaya başladı.

Fakat başkan Reagan dünya çapında İran’a tutarsız bir şekilde yapılan silah satışına karşı “Sadık Operasyonu” adı altında bir halk kampanyası başlatmıştı. 1981 yılında yayınlanan raporlarda 1980’lerin başından beri İsrail’in kontrolsüz bir şekilde Amerikan yapımı silah ve yedek parçaların kamu yetkisi dahilinde İran’a sattığı ortaya çıktı. İran-Contra skandalının sebebini teşkil eden ve 1982 yılında Beyaz Saray’ın Lübnan’daki ABD üssünde esir alınan rehinelerin İran’ın girişimleri ile serbest bırakılmasından sonra buna karşılık ABD İran’a silah satışını gerçekleştirdi. İsrail-İran ise Irak ile giriştiği savaşta kendini savunmak amacıyla Amerikan yapımı silahlara ve yedek parça ihtiyacını bu anlaşmaya karşılık sağlamış oldu. Başkan Reagan 1980’de Ayetullah Humeyni’nin İran hükümeti ile yaptığı silah anlaşması ve kamuoyunun satış için yaptığı soruşturmaların ucu İsrail’e ve Reagan’a dayanıyordu.

Reagan hükümeti 1981’in Ekim ayında Tahran elçiliğindeki rehinelerin serbest bırakılması hususunda İranlı yetkililer ile adı “Ekim Süprizi” olarak bilinen 100’den fazla görüşme yapmıştı. Kamuoyu soruşturmaları neticesinde Carter ve Reagan ile başlayan dönemde yapılan incelemede, ABD’li hükümet yetkilileri, silah satıcıları, istihbarat ajanlarının ifadeleri, yapılan röportajlar doğrultusunda İsrail’in İran’a silah sattığı ortaya çıkarılmıştı. Soruşturma sonrası İsrail’in Amerikan yapımı silahları İran’a satması için İsrail başbakanı Menahem Begin’in sekreteri ile ABD Dışişleri bakanı Alexander Meigs Haig arasında bir anlaşma yapıldığı ortaya çıktı. 1982 yılının ilkbaharında bu anlaşma iptal oldu. Soruşturmada Komisyon raporuna göre Dışişleri bakanı Alexander Haig, yardımları ve İsrail Savunma Bakanı Ariel Şaron’un bağlantıları doğrultusunda İsrail’in Washington’un izni olmadan Amerikan yapımı silahların İran’a sattığı sonucuna vardı. Bundan sonra ABD Amerikan yapımı silahların satış hakkını yasakladı. Bakan A. Haig’in uzun zamandır danışmanlığını yapan Sherwood Goldberg Bakan Haig için şunları söylüyordu: "Haig hiçbir zaman İsrail’in ABD ekipmanlarını sevkiyatına karşı çıkmadı. Haig İsrail’in yaveriydi."

İsrailli tümgeneral Avraham Tamir, Dışişleri Bakanlığında ve 1981’de Savunma bakanlığında üst düzey yöneticilik yaptı. Tamir, ABD Büyükelçisi Samuel W. Lewis ile yaptığı telefon konuşmasında İran’a her ay silah satmak istediklerini söyledi. Daha sonra satmak istedikleri Amerikan yapımı silah ve yedek parçaların listesini ABD elçisine verdi. 6 ile 18 ay arası silah satışı sağlandı. 1981 ve 82 yılında ABD ekipmanları ABD Dışişleri bakanı Alexander Haig ile yapılan anlaşmaya dayalı olarak İran’a satıldı. Tamir’in açıklamalarına göre ABD, İngiltere ve İsrail İran’a milyarlarca dolar silah satmıştı. Tamir’in bu dediklerini Amerikalı birçok diplomat doğruladı. İran’a satılan silahların gizli raporları da bunları doğruladı. Seymour M. Hersh, The Iran Pipeline: A Hidden Chapter / a Special Report.; U.S.A Said to Have Allowed Israel to Sell Arms to Iran, The Newyork Times, December 08, 1991.

20 Ocak 1981’de Başkan Ronald Reagan yemin ettiği gün, ABD-İran ilişkilerinin iyice gerilmesine neden olan rehine krizi çözüldükten sonra Reagan’ı bekleyen en zor dönem yine İran’la ilişkiler oldu. “İran-gate” (İran-Kontra Skandalı) diye tarihe geçen, İran’a yasadışı silah satışının ortaya çıkması, karizmatik Reagan’ın koltuğunu salladı. İran İslam Devrimi’nin ardından başlayan ve 1980-1988 arasında süren İran-Irak savaşı Reagan’ın dış politika gündemini uzun bir süre bu bölgeye endekslemesine neden oldu. 1986’da Reagan yönetiminin, Kongre’nin kararlarına aykırı olarak Lübnan’daki ABD’li rehinelerin kurtarılması karşılığında İran’a gizlice silah sattığı ortaya çıktı. Mayıs 1986 senesinde Suudi Arabistan ve İsrail devletlerinin yardımıyla ABD başkanının Ulusal Güvenlik Danışmanı Robert McFarlane’in İran’a gizli seferde bulundu. Tahran havaalanına inen Boing-707 uçağı aynı zamanda silah da getirmiştir. Gizli misafirler İstiklal Oteli’nde (eski Hilton Oteli’nde) yerleşmiştir. Robert McFarlane Meclis başkanı ile görüştü. McFarlane ile yapılan görüşmede Haşimi Rafsancani Lübnan’daki rehinelerin serbest bırakılması için İran’a yapılan silah satışının artırılması konusunda uzlaşmaya varıldı. Nisan 1986 senesinde Cuma namazı sonrası konuşma yaparken ABD’den silah satın almanın "stratejik görev" olduğunu vurgulamıştır.

İsrail gizli haber alma teşkilatı Mossad’ın çalışma yöntemleri ve 1980’li yıllarda giriştiği operasyonların ayrıntıları ilk kez Victor Ostrovsky’nin “By Way of Deception” Hile Yolu isimli kitabında deşifre edilmişti. Ostrovsky’nin bilgilerine göre İran-Irak savaşı sırasında Mossad, sıcak savaşı devam ettirmek için iki taraflı oynamış, her iki tarafa da silah satmıştır. Bu dönemde İsrail başbakanı Şimon Peres’in Terörizme karşı danışmanıAmiram Nir’di. ABD’li yarbay Oliver North’u İran-Kontra skandalında merkez isim haline getirende Nir’di. İran ile Amerikalıların skandaldan önceki bağlantılarını sağlayan yine Amiram Nir’di. Nir terör örgütlerini çok iyi biliyordu. Kasım 1985’de Nikaragua’nın kuzeyindeki bazı operasyonlara destek sağlamak için İran’a silah satarak kar elde etme fikride Nir’e aitti.Victor Ostrovsky & Claire Hoy, By Way Deception, St. Martin’s Press, Newyork, 1990, p. 266.

Yukarıdaki 1986 tarihli İran-Kontra skandalı hakkında mahkemeye sunulan Komisyon Raporuna Yansıyan belgelerde Beyaz Saray Ulusal Güvenlik Danışman Yardımcısı Yarbay Oliver North İmzalı Belgede Şimon Peres’in Terörizm konusundaki danışmanı Amiram Nir, ABD’nin Tahran yönetimine silah satması için aracılık yapan İran’lı silah tüccarıManucher Ghorbanifar ve Oliver North..Belgeye göre tüm bu bağlantıları saplayan Amiram Nir..Komisyon raporunun detaylarınıda incelediğimizde gösteriyorki İran-Kontra skandalının baş mimarı İsrail..

İranlı silah tüccarı Manucher Ghorbanifar ABD ile Tahran arasında Lübnan’daki rehine krizini çözerek silah satışını sağlayan en önemli aracılardan biriydi. Sahte pasaportlar ile ABD’ye gidip gelen ve Avrupa’ya geçerek silah satışı için CIA ile ilişkiler kuran Ghorbanifar pazarlık ve anlaşma için İran yönetiminden üç hükümet yetkilisini ikna etmeyi başarmıştı. Ghorbanifar’ın sahte isimler kullandığına dair Komisyon raporunda mahkemeye sunulan CIA belgesi – 1984

Dönemin en önemli İsrailli ve Yahudi lobilerine bağlı bürokratların adı Iran-Contra Skandalına karıştı.

Skandalın arkasında İsrail vardı. İran’a yasadışı silahlar satarak skandalın temelini oluşturan İsrail skandala hiçbir şekilde medyada mahkemede sanık olmazken ABD başkanı ve CIA başkanı ve birçok yönetici skandaldan ötürü yargılandılar.

AMERİKANIN İRANA GİZLİ BİR ŞEKİLDE SİLAH SATTIĞI İRAN-KONTRA SKANDALININ TARİHİ BELGESİ. İRAN’A SİLAH SATIŞINI VE NİKARAGUA’DAKİ KONTRALARA PARA YARDIMINI ONAYLAYAN BAŞKAN RONALD REAGAN İMZALI BELGESİ

ABD Başkanı Ronald Reagan’ın Ulusal Güvenlik Danışmanı Robert McFarlane imzalı belgede İran’a satılan silahlardan gelen paralar ile Nikaraguadaki sağcı kontralara aktarılan yardımların detayları hakkında Komisyon Raporunda Mahkemeye sunulan gizli belgeler

Skandal günümüzde dahi bilinmeyenlerle doludur. ABD ve İran arasında silah ve çeşitli askeri malzeme satışlarına ilişkin resmi olmayan görüşmeler 1986 Kasım’ında Lübnan’da yayın yapan bir yerel gazete tarafından ortaya çıkarılmış, skandalın büyümesi üzerine Ronald Reagan başlarda bir televizyon konuşması yaparak ve olayın varlığını inkar etmiştir. Soruşturmada, İran’dan elde edilen paranın Nikaragua’daki solcu Sandinista hükümetiyle çatışan Kontralara gönderildiği ortaya çıktı. Daha sonra Reagan, İran’a gizlice silah satışına onay verdiğini doğruladı. Satışı düzenlediği gerekçesiyle Yarbay Oliver North görevden alındı, Amiral John Pointexter istifa etti. Reagan’ın Ulusal Güvenlik Danışmanı Robert McFarlane ise 9 Şubat 1987’de intihara kalkıştı.

Komisyon raporu Reagan’ın bağlantısını asla kanıtlayamadı ancak “Amerikan halkına yalan söylemekle” itham etti. Skandalın büyümesi üzerine Ronald Reagan bir televizyon konuşması yaparak ve olayın varlığını inkar etti. 13 Kasım 1987 tarihinde, Reagan tekrar bir televizyon konuşması yaparak İran’a silah satışı yapıldığını doğruladı fakat bunun rehinelerin kurtarılması amacına yönelik olarak yapılmadığını belirtti.

İran-Kontra skandalının kamuoyuna açık oturumları başladıktan sonra CIA Başkanı William Casey ise 6 Mayıs 1987’de öldü. Casey’in İran-Kontra skandalı ile ilgili olarak Washington Post gazetesi muhabiri Bob Woodward tarafından ortaya çıkarılan belgelerden sonra davaya ilişkilendirildi. Woodward’ın elindeki gizli kayıtlara göre İran’a satışları planlayan Casey’di. Casey planı biliyordu ve onaylamıştı. Steven Roberts, Reagan Sees “Fiction” in Book on C.I.A Chief, The Newyork Times, October 01, 1987.

** Casey and Woodward: Who Used Whom?, Los Angeles Times, Octber 11, 1987.

Bob Woodward’ı hatırladınız mı? Washington Post gazetesi muhabiri Watergate skandalını açığa çıkaran 2 gazeteciden biri..Woodward çalıştığı Yahudi sermayeli gazetesi Washington Post’tun İsrail çıkarları üzerindeki misyonunu bu sefer Iran-Kontra skandalında yerine getirmişti. Açıkladığı bilgiler Casey ve Kontra skandalında yeni bir sürecide beraberinde getirdi. Unutmayınki Woodward’ın açıkladığı Watergate hakkındaki açıkladığı belgeler ve mahkeme sonunda ABD Başkanı Richard Nixon istifa etmişti.Wikileaks’ın ardında Yahudi Lobisi mi Var? Salim Meriç, 12.12.2010. Odatv http://www.odatv.com/n.php?n=watergate-skandalindan-wikileaksa-1212101200

Reagan döneminde Latin Amerika ülkelerine karşı müdahaleler 300 bin kişinin hayatını kaybettiği çatışmaların yaşandığı Nikaragua ile sınırlı kalmadı. 1977’de ABD’nin sağcılara 3 milyar doları bulan yardım sağladığı El Salvador’daki iç savaşta 50.000 sivil öldü. Raporu basına açıklayan Komisyon Başkanı Demokrat Senatör David Boren, hem İran’a silah satışı, hemde paraların Kontralar’a aktarılması konusunda, o dönemde Ulusal Güvenlik Konseyi üyesi olan Yarbay Oliver North ile İsrail Başbakanı Şimon Peres’in anti-terör uzmanlarından Amiram Nir arasında görüşmeler yapıldığını söyledi.

Rapora göre, Yarbay North, Adalet Bakanı Edwin Mees’e bu girişime Amiram Nir’in ön ayak olduğu yolunda güvence verdi ve North ile Nir görüştükleri sırada İsrail’in elinde 1985 yılında İran’a silah satışından elde edilen ve Kontralar’a gönderilmesi planlanan bir fon bulunuyordu. North Nir’le görüştükten sonra, Kontra liderlerinden Adolfo Calero Portocarrero ile temas kurdu ve bunun ardındanda paraların yatırılması için İsviçre’de 3 banka hesabı açıldı. Raporda, paraların son olarak nereye aktarıldığının belirlenemediği kaydedildi. Iran Kontra Skandalı Kaynaklar: * Jonathan Marshall, Peter Dale Scott, Jane Hunter, The Iran-Contra Connection, Black Rose Books Ltd., Quebec-Canada, 1987.

* * Lisa Klobuchar, Everett J. Carter, Susan Kesselring, The Iran-Contra Affair: Political Scandal Uncovered, Compass Point Books, Minneapolis, 2008.

*** Bob Woodward, The Secret of the CIA 1981-1987, Simon and Schuster, Newyork, 1987, p. 544. 580.

Yarbay Oliver North Mahkemede savunmasını yaparken 19 Kasım 1987 tarihli The Newyork Times Gazetesinin haberine göre İran-Kontra skandalında İran’a satılan silahların listesini şöyle açıklamıştı:

20 Ağustos 1985. 96 TOW Tanksavar Füzesi
14 Eylül 1985. 408 TOW Füzesi
24 Kasım 1985. 18 Hawk Uçaksavar Füzeleri
17 Şubat 1986. 500 TOW Füzesi
27 Şubat 1986. 500 TOW Füzesi
24 Mayıs 1986. 508 TOW Füzesi ve 240 Hawk Yedek Parça
4 Ağustos 1986. Hawk Füzesi Yedek Parçası
28 Ekim 1986. 500 TOW Füzesi

İsrail ise 20 Ağustos 1985 tarihinde İran başbakanı Mir Hüseyin Musavi’ye en yakın isim olan İranlı silah tüccarı Manucher Ghorbanifar vasıtasıyla 96 adet Amerikan yapımı BGM-71 Tow tanksavar füzelerini İran’a gönderdi.Iran Contra Report: Arms, Hostages and Contras, The Newyork Times, November 19, 1987.
Komisyon raporunda gizlenmiş ve ele geçen tahrif edilmiş belgelerdeki diğer silahların ne olduğu hakkında bilgiler hep gizli kalmıştır. Iran-Kontra skandalının sonunda Yarbay Oliver North 16 suç unsuru göz önüne alınarak jüri tarafından suçlu bulundu dosyası temyize gönderildi. John Poindexter belgeleri tahrif etmek, komplo kurmak ve diğer suçlardan dolayı mahkum edildi. Mahkumiyeti itirazlar üzerine bozuldu. İran-Kontra skandalının mahkeme kararlarını ve skandalın iç yüzünü detaylarıyla belgeleriyle bir sonraki yazımda yayınlayacağım..

1987 SONRASI VE 2000’li YILLARA DOĞRU

ABD İran-Kontra skandalından sonraki dönemlerde İran’a silah satmaya devam etti. ABD’li Finder Lakes Times gazete yer alana haber göre 1987’de resmi kayıtlara göre ABD İran’a sadece 1 yılda 1.5 milyar dolar silah satışında bulunmuştur.

İsrailli silah şirketleri, İsrail Savunma Bakanlığı’nın onayı ile 1980-1993 yılları arasında İran’a yüz milyonlarca dolarlık silah ve modern askeri techizat satmıştır. İsrail ile İran arasındaki yoğun silah ticaretinin, Humeyni döneminde İran-Irak savaşının ardından başlamış ve bu durum karşısında ABD başkanı Bill Clinton İran’a karşı bir dizi yaptırım uygulama kararı almıştı.

Jerusalem Post gazetesinin 1997 tarihli sayısında gazeteci Steve Rodan tarafından kaleme alınan geniş bir araştırma yazısında yer alan bilgilere göre İsrail Savunma Bakanlığı’nın resmi onayı ile İsrail şirketlerinin Tahran yönetimine, çok uzak mesafelerden “kimyasal silahları gözlemleyebilen” yüksek teknolojiye sahip askeri cihazlarla, yine milyonlarca dolar değerinde gelişmiş “lazer radar sistemleri” satmak için anlaşmaya vardıkları belirtildi. İran Savunma Bakanlığı Ulusal Savunma Sanayi kurumu’ndan bir yetkili, İsrail-İran arasındaki silah ticareti ile ilgili bilgileri doğruladı.

İsrail’li “Soltam Systems” Savunma şirketi yöneticisi Avraham Bar David’in açıklamasına göre şirket 1988 yılına kadar İran’a silah satışında bulunduklarını bildirdi. Bar David’in açıklamasına göre İran-Irak savaşı ilgilendiğimiz bir süreçti. Savaşın sonsuza denk süreceğini düşünen İsrailli şirketler hemen hemen her silahı satmaya istekliydi. Soltam Systems Savunma şirketi İsrail’in Haifa şehrinde Yokneam bölgesinde yer almaktadır. Gelişmekte olan şirket 1952 yılından beri gelişmiş topçu sistemleri, havan topu, mühimmat ve çevresel ekipman imalatı yapmaktadır. Soltam Sistemleri 60’dan fazla ülkede silahlı kuvvetleri ve özel hizmet vermektedir. Şirketin başlıca müşterileri arasında olan İsrail Savunma Kuvvetleri (IDF), Amerika Birleşik Devletleri Ordusu ve NATO ülkeleri bulunmaktadır. Gazeteci Steve Rodan’a göre İsrailli şirketlerin İran’a silah satışı 1990 yılına kadar sürdü. İsrail savunma sanayi kaynakları Tahran’a satışı doğrulamaktadır. Savaş anında düşmana yardım etmek suçundan Tel Aviv Bölge mahkemesi silah ticareti yapan işadamı Nahum Manbar’ı İran’a kimyasal silahlar satmak suçundan tutuklandı. Mahkeme sürerken Manbar 27 Mart 1997 tarihinde Roma’ya uçuşu esnasında Ben Gurion havaalanında tutuklandı.

5 Mayıs tarihinde düzenlenen iddanamede savaş zamanında düşmana silah satmaktan dolayı suçlandı. Nahum Manbar’a İran’la ortaklık yapmak ve kimyasal silah yapımında kullanılan bazı kimyevi maddeleri bu ülkeye satmak suçlarından dava açıldı. Mahkeme sözcüsü, Nahum Manbar isimli iş adamına, "düşmanla ortaklık, adaleti engelleme ve yasakların delinmesi" gerekçe gösterilerek dava açıldığını söyledi. Nahum Manbar’ın İran’a silah satışı hakkında şunları kaydetmektedir: İran işadamı Manbar’dan 50 milyon dolara uzun menzilli ve kimyasal silah yapımında kullanılmak üzere ileri teknoloji ekipmanlarını satın almak istedi. Bu silahların Lazer Radar sistemleri Elbit Bilgisayar şirketi tarafından tasarlandı. İran Savunma Bakanlığı ve Milli Savunma Sanayileri örgütünün resmi açıklamasına göre İran yüksek teknolojik silahların test ederek almak istediğini bildirdi. Manbar’ın şirketi ve Elbit Bilgisayar şirketi satış için olumlu cevap verdi. İran’ın Manbar’dan istediği kimyasal silahları tespit edebilen lazerli radar sistemleriydi.

Manbar’ın 2.nci avukatı Avi Richtman mahkemede yaptığı savunmada zamanında birçok İsrailli silah şirketi’nin İran’a silah satmak için Manbar’a yanaştığını söyledi. Avukat Richtman’a göre Rabintex şirketinin 1991-92’de İran’a yanmayı önleyici özel elbiseler sattığını ve 1992 yılında İsrail Hava Kuvvetleri’nin İran’a askeri kamyon ve araçlar sattığını belirtti. Richtman’a göre birçok İsrailli şirketin İran ile Nahum Manbar’ın ilişki içinde olduğunu belirterek 1990 yılında Manbar aracılığıyla Soltam silah şirketinin İran’a büyük miktarda bomba satmayı teklif etti ancak bu teklifi İranlılar reddetti. Bazı savunma şirketleri avukat Richtman’ın bu iddalarını doğrularken bazı şirketlerin sözcüleri ise iddaları reddetti. Soltam silah şirketi iddaları reddetti. Shalon silah şirketinin CEO’su Ram Baharad yaptığı açıklamada: Şirketimizin Nahum Manbar ile ilişkileri oldu. Fakat biz 1979’dan bu yana İran’a silah satmadık. Baharad şirketin şah döneminde İran’a silah satışında bulunduğunu belirtti. İsrail Savunma Bakanlığı ise açıklama yapmaktan kaçındı. Steve Rodan, Israeli firms sold arms to Iran till 93, The Jerusalem Post, September 12, 1997, p. 1-2. Joel Greenberg, Israeli Linked to Iran Arms Ordered Jailed, The Newyork Times – April 18, 1997.

Manbar’a düzenlenen operasyon bir gerçeği de ortaya çıkardı. Manbar’ın dışında onlarca silah şirketi İran’a yasadışı silah satıyordu. Silah şirketleri dava ile birlikte mahkemede yerlerini aldılar. Şirketlerin İran’a yasa dışı sattığı silahların içeriği hakkında bugüne kadar mahkemenin dışında hiç kimsenin bir bilgisi olmadı. Steve Rodan, Israeli firms sold arms to Iran till 93, The Jerusalem Post, September 12, 1997, p. 1-2.

İsrailli gazeteci Yossi Melman tarafından 2011’de Ha’aretz gazetesinde eski silah tüccarı Nahum Manbar hakkında bir yazı kaleme alındı. Melman İran-Irak savaşında silah stoğu tükenen İran’ın İsrail’den silah istediğini ve İsrail Savunma Bakanlığı’nın izni ile İsrailli silah şirketlerinin de İran’a silah sattığını belirtmektedir. 1993 yılında İran Savunma Bakanlığı yetkilisi Dr. Majid Abasfur ile Nahum Manbar Viyana’da kimyasal silahların ve tankların satışına ilişkin görüşmeler yapıyordu. Satışa ilişkin belgeler evraklar her şey hazırken Mossad Manbar ve Abasfura bir operasyon düzenleyecekti. Manbar’ı ve Abasfur’u takip eden 2 Mossad ajanı tesadüf eseri Viyana’da bir motosiklet kazasında öldü. Manbar İran’ın kimyasal silah endüstrisinde kullanılacak malzemelerin tonlarını sağlamak için Tahran yönetimi ile bir anlaşma imzaladılar. Manbar Şin Bet (İsrail Yurtiçi Gizli Servisi) ile işbirlikçisi Hava kuvvetlerinden Ron Arad ile birlikte hareket etmeyi kabul etti.

İsrail savunma bakanlığı ve Şin Bet ile işbirliği yaparak İran ile yetkisiz anlaşmaları sözleşmeleri imzaladılar. Ama mahkemede ajanların hesap verme yetkisi olmadığı için iddiaları reddettiler. Mahkemede İran’ın düşman ülke olup olmadığı sorulduğunda Shavit düşman ülke olduğunu savundu. Manbar’ın avukatı ise eski dışişleri bakanının sözlerini alıntı yaparak İran’ın düşman ülke olmadığını savundu. Yossi Melman, The İsraeli Kibbutznik who dealt weapons to Iran, Ha’aretz, October 31, 2011.

İsrailli silah tüccarı Nahum Manbar

ABD ambargosunu hiçe sayarak İran’a kimyasal silahlar satan Manbar İsrail Savunma Kuvvetlerinde Paraşütçü tugayında görev yapmış eski bir subaydır. 1984 yılında İsrail’den ayrılarak Fransa ve İsviçre’de yaşamına devam etti. Silah ticareti yapmaya başladı. 200 Milyon Dolar servete sahip olan Manbar İsrailli Hapoel Jerusalem Basketbol kulübünün sahibi ve başkanıydı.

Jerusalem Post Manşet Temmuz 17 1998

Nahum Manbar’a 16 yıl hapis

Jerusalem Post & 20 Temmuz 1998- Manbar’ı takip eden 2 Mossad Ajanı öldü

Manbar’ın eşi, kocasının tüm anlaşmalarının İsrail savunmasının bilgisi dahilinde yapıldığını açıklamıştı. İsrail’in önde gelen gazetelerinden Ha’aretz ise, Manbar’ın, "İsrail’in İran ile resmen savaşmadığını, bu yüzden kendisine casusluk suçlamasında bulunamayacaklarını" söylediğini yazdı. Hain Operasyonu, Dış Haberler Servisi Milliyet – 05/06/1997.

Benjamin Netanyahu’ya muhalif olan İşçi partisi (milletvekili) Knesset Üyesi Nissim Zvilli vermiş olduğu bir demeçte, Nahum Manbar’ın İran’a kimyasal silah malzemelerinin satışını Netanyahu’nun teşebbüsleri ile gerçekleştiğini vurgulamıştır. Nissim Zvilli Netanyahu’nun Nahum Manbar davasında yargıçları etkilemeye çalıştığını da vurguladı. İddialar karşısında Yargıç Amnon Strashnov yaptığı açıklamada Netanyahu ile herhangi bir temasının olmadığını söyledi. Gil Sedan, Labor Claims Netanyahu Interfered in Criminal Case, JTA Daily News Bulletin – Jewish Telegraphic Agency, 14 July, 1998.

İsrail’in Şah dönemi ve 1979 İran İslam devriminden bu yana İran’a sürekli silah sattığını göz önüne alırsak Nissim Zvilli’nin bu iddası gerçekleri ortaya çıkarmaktadır. Nahum Manbar İsrail ile silah ticareti yapan bir işadamıdır. Nahum Manbar’a İran’a kimyasal silah yapımında kullanılan maddeleri satmak suçundan dava açılmıştı. Dava sonunda suçlu bulunarak mahkum edilmişti. Manbar İran’a silah satmak suçundan Tel Aviv Bölge mahkemesinde yargılandığı davada 16 yıl hapis cezasına mahkum edilerek 14,5 yıl hapis yattı. Manbar Ekim 2011’de tahliye edilmiştir. Havakuk Levison, Manbar will be released early from prison, The Jerusalem Post, September 31, 2011.

İsrail gizli haber alma teşkilatı MOSSAD’ın çalışma yöntemleri ve 1980’li yıllarda giriştiği operasyonların ayrıntıları ilk kez “By Way of Deception” (Hile Yolu) adlı kitapta ortaya çıkaran eski Mossad ajanı Victor Ostrovsky, 1998’de Amerika’nın ünlü siyasi dergilerinden “Washington Report’da yazdığı makalesinde Nahum Manbar olayının perde arkasında Mossad’ın olduğunu vurguluyordu. Ostrovsky’e göre Mahkeme kapalı kapılar ardında yapılmış ve bazı tanıklar gizli tutulmuştur. İsrail medyasının sansürlediği bu habere resmi kaynaklara göre İsrailli bir gurbetçi Çin’deki bir şirket aracılığıyla İran’a kimyasal silahların üretimi için gerekli malzeme ve teçhizatı İran’a sattı. Daha sonra kimyasal silah satışı sürecinde Nahum Manbar’ı Viyana’da takip eden 2 Mossad ajanı motosiklet kazasında öldü. Manbar tutuklandığında gazeteler attıkları manşetler ve bazı iddiaların ucu başbakan Benyamin Netanyahu’ya dayanıyordu. Netanyahu yaptığı açıklamada Manbar’ın ilişkilerinin ucu önceki İşçi partisi hükümetlerine dayanıyordu.

İzak Rabin ve Şimon Peres Nahum Manbar’ın İsrail’e getirilmesi konusunda Netanyahu’yu adalet ve cesaretten yoksun olduğunu belirttiler. Nahum Manbar’ın birinci avukatı Amnon Zichrony, 1986 yılında İsrail’in gizli nükleer sırlarını açıklayan Mordehay Vanunu’nunda avukatlığını yapmıştı. Manbar’ın yargılanması esnasında gerçeklerde ortaya çıkıyordu. Manbar mahkemece 1994’de tiyonil klorür ve hardal gazı üretimi için kullanılan 150 ton kimyasalı İran’a sattığı belirlendi. Manbar diğer İsrailli silah şirketleri ilede bağlantılar kuruyordu. Mahkeme 100’den fazla şirketin İran’la silah satışı konusunda ilişki içinde oldukları belirlendi.

Manbar sonunda mahkemedeki delilleri kabul etti ve hapis cezasına çarptırıldı. İsrail yıllardır en kanlı rejimlere silahlar sattı. 1991-94 arası İsrail devleti İran’a 1,5 milyon dolar değerinde gaz temizleyicisi satmıştı. İsrail savunma bakanlığının izni ile Soltam silah şirketi İran’a havan topları satışı yapılıyordu. İsrailli Elbit şirketi ölümcül gazların belirlenmesi için İran’a ekipman satışını İsrail savunma bakanlığı onay veriyordu. Manbar İsrail için tehdit ise neden daha önce tutuklanmadı?

Manbar’ı durduran mahkeme neden diğerlerinide durdurmuyordu? Ostrovsky’e göre mahkeme ardında karanlık ilişkiler vardı. İsrail Humeyni rejimine 1979’dan bu yana silah satıyordu. Daha önce satılan silahlar gündeme gelmezken Manbar’ın üzerine bu kadar gidilmesi İsrail’in dünyaya oynadığı bir taktiktir. Aynı 1976 Entebe Baskını gibi. Aynı 1986 Mordehay Vanunu vakası hepsi Mossad’ın tertip ettiği bir senaryoydu. Yıllarca ABD ambargosunu ve BM kararını delen İsrail, Manbar’a karşı düzenlenen “Hain Operasyonu” ile İran’a yapılan silah satışını basına sızdırarak İran’ı düşman ülkeler konumuna koymuş, görünürde İran ile ilişkilerinin koptuğu yönünde propaganda yapmıştır. Ama gizli ilişkiler o kadar yaygınlaştı ki artık ilişkilerin ucu 2000’li yıllara doğru Sami Ofer’e kadar dayanıyordu. Victor Ostrovsky, What Israel’s Top-Secret Manbar Trial Reveals About Extensive, Ongoing Israeli Arms Dealing With Iran, Washington Report on Middle East Affairs, September 1998, p. 55-56, 62.

Dünyanın en iyi istihbarat ağına sahip İsrail, Manbar’ın İran’a kimyasal silahların yapımında kullanılan maddeleri satmasına neden göz yummuştu? Manbar’ın tutuklanıp yargılanması daha önceden Mossad tarafından senaryo edilmiş Mordehay Vanunu vakasının bir benzerimiydi? Satılan kimyasallar İran tarafından nerede niçin ne amaçla kullanılacaktı? Satılan kimyasalların ve silahların içeriği hakkında bugüne kadar mahkeme’den başka kimse hiç bir şey bilmiyordu..

SAMİ OFER VE İRAN BAĞLANTILARI

İsrail ile İran’ın gizli ilişkileri 2011’de yeniden patlak verdi. Sami Ofer kardeşi Yuli Ofer ile birlikte Ofer Biraderler (Ofer Brothers) grubunun sahibidir. Forbes dergisinin yayınladığı dünya zenginleri sıralamasında 2010’da 10.3 milyar dolarlık servetiyle dünya zenginleri sıralamasında 79’uncu sıradadırlar. İsrail’in ikinci büyük zenginleridirler. Jerusalem Post, Sammy Ofer tops Israelis in Forbes billionaires list, March 10, 2011.

İsrail’in en zengin işadamı Sami Ofer, ABD’nin ambargo koyduğu İran’a gemi sattığı ortaya çıktıktan bir ay sonra Tel Aviv’deki evinde hayatını kaybetti. İsrail vatandaşı olan işadamı Sami Ofer’in gündemde İran ile İsrail ticari ilişkilerinin sorgulandığı bir dönemde Tel Aviv’deki evinde ölü bulunması ve ölüm sebebine ilişkin detaylı bilginin olmaması şüpheleri de beraberinde getiriyor.. İsrail basınında, ölüm sebebi olarak “bilinmeyen bir hastalık” gibi ifadeler yer almıştı.

2002’den beri İran ile ticaret yapan şirketin, en son İran’a 8,6 milyon dolarlık bir tanker sattığı belirtiliyor. İran ile iş yaparak nükleer programına katkı sağladıkları gerekçesiyle yaptırım listesine alınan Ofer Kardeşler’in en az 13 gemisinin son 10 yılda İran limanlarında dolum yaptığı ifade ediliyor. Ofer Kardeşler, Raffles Park adlı gemiyi Crystal Shipping adlı bir şirkete satmış; ardından da gemi yaptırım listesinde yer alan İran İslam Cumhuriyeti Gemicilik Hattı’na (IRISL) satılmıştı.
The Newyork Times’ın haberi göre 24 Mayıs 2010’da ABD Dışişleri Bakanlığı İran ambargosunu delen ve yaptırım uygulayacağı şirketlerin adları arasında Ofer grubunuda göstermektedir. Ofer grubu İran’a milyonlarca dolar Tanker ve Gemi sattığı tespit edildi.. Isabel Kershner, Sammy Ofer, Magnate and Israeli Power Broker, Dies at 89, The Newyork Times, June 4, 2011.

Olayın ortaya çıkmasının ardından Ofer Grubu topu İsrail yönetimine atarak, "İran’a asla gemi satmadık ve İsrail Devleti’nin yetkili idareleri açıklamamızı doğrulayacaktır" dese de bu açıklama hiçbir İsrailli yetkili tarafından doğrulanmadı. İsrail Başbakanı Netanyahu’nun ofisi ise Ofer Kardeşler’in, "gemilerin İran limanlarına İsrail güvenlik güçlerinin yetkisiyle demirlediği" iddialarının doğru olmadığını savundu. Mevzuyla ilgili soruşturma devam ediyor. Ancak İsrail’in İran’la ticari ilişkisi, Ofer’le sınırlı değil. Haaretz’in haberine göre en az 200 İsrail şirketi, tamamen İsrail Hükümeti’nin bilgisi dahilinde İran’ın can damarı olan enerji sektöründe oldukça aktif. Üstelik bu ilişki, 2008’de İsrail Meclisi’nin kabul ettiği ve İsrailli şirketlere, İran’la ticari faaliyetleri olan uluslararası firmalarla 10 milyon doların üstünde iş yapmasını men eden yasaya rağmen sürüyor. Örneğin, İsrail Elektrik Şirketi ve İsrail Havacılık Otoritesi’nin, İran’da ciddi faaliyetleri olan Alman ve Danimarka firmalarından milyonlarca dolarlık mal satın aldığı biliniyor. Yine İsrail Savunma Bakanlığı düşman ülke diye tanımlanan İran’a askeri malzeme satışını yasaklamış olsa da 1990’larda gizlice İran’a askeri malzeme satıldığınıda biliyoruz. Yossi Melman, Israel is hypocritical when it comes to Iran nuclear sanctions, May 30, 2011.

Haaretz yazarı Yossi Melman, "İsrail, olay İran’ın nükleer meselelerine gelince ikiyüzlü oluyor" diyen Melman’a göre, Ofer Kardeşler’in İran ile ticaret yapması, İsrail’in baskısıyla alınan Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin İran’a yönelik yaptırımlarının bizzat İsrail eliyle delinmesi anlamına geliyor. Ama bu delinme şu ana kadar incelediğimiz kaynaklardan yola çıkacak olursak 1980’den beri devam ediyor Bay Melman bunları yazmayı unuttu herhalde.. İsrailli iş adamı Sami Ofer öldü, Radikal – 03/06/2011

İRAN İSRAİL İÇİN TEHDİT DEĞİLDİR…

Şalom Gazetesi / 16 Eylül 2009

İsrail gazetelerinden Ha’aretz, Ehud Barak’ın Yedioth Ahronoth’a verdiği demeçler için attığı manşet

Barak : İran İsrail’in varlığına tehdit değildir.

(ODA TV)

Eski İsrail istihbarat şefi: ‘Suriye’de değişim bize yarayacak’


Eski İsrail istihbarat şefi Amos Yadlin, Suriye’de yaşanacak değişimin İsrail’in çıkarına olacağını söyledi.

Tel Aviv Üniversitesi’nde bir seminerde konuşan Yadlin, Suriye’de yaşanacak değişimin İsrail’e stratejik faydalar sağlayacağını belirterek, "Yıllarca savunma ve siyaset alanındaki yetkililer İsrail’in Suriye’yle bir barış anlaşmasına varmasını tavsiye etti, bu çok pahalıya mal olsa dahi. Gerekçe olarak Suriye’yi radikal Suriye-İran ekseninden çıkarmak gösteriliyordu" dedi.

Şimdi bunun, kendilerinin hiçbir bedel ödemesine gerek kalmadan, doğallıkla gerçekleşebileceğine işaret eden Yadlin, "Son zamanda yaşanan olaylara rağmen Suriye’yle barış gereklidir, fakat süreç [bizim için) olumludur" dedi.

Suriye ekonomisini de zor günler beklediğine işaret eden Yadlin, ülkenin buradan çıkış olarak İran’dan 3-5 milyar dolarlık bir çeke sarılabileceğini söyledi.

Yadlin, Arap Baharı’nın İran’a sıçraması ümidini de dile getirerek, "Arap Baharı İsrail’de kaygı sebebidir ve biz bunun yarattığı umudun yanında getirdiği riskleri de göze alıyoruz. Eğer devrim Tahran’a da uğrarsa, İsrail’i iki alternatiften birini -pratikte nükleer güç olan bir İran, ya da bunu önlemek- seçme ikileminden kurtarır" dedi.

(soL – Dış Haberler)

http://haber.sol.org.tr/dunyadan/eski-israil-istihbarat-sefi-suriyede-degisim-bize-yarayacak-haberi-50981

Değişen Bölgesel Çevrenin İsrail’e Yansımaları III: Lübnan’daki İstikrarsızlık


Tuğçe ERSOY ÖZTÜRK

Lübnan, Arap Baharı sürecinde bugüne kadar doğrudan halk ayaklanması yaşamamış ülkelerden biridir. Ancak siyasi tarihi isyanlar ve iç savaşlar ile geçmiş olan Lübnan’da Hariri suikastı akabinde başlayan ve Sedir Devrimi olarak bilinen süreç göz önüne alındığında bu ülkenin de bugünkü Arap Baharı çizgisinde bir takım olayları önceden tecrübe ettiği ifade edilebilir.

2005 yılındaki Hariri suikastı geniş halk kitlelerini büyük sokak gösterileri düzenlemeye sevk etmiş; bu protestolar neticesinde iktidar çökmüş ve Suriye Lübnan’dan çekilmek zorunda kalmıştır.

Ortadoğu’da 2011 yılında başlayan halk ayaklanmalarının tüm bölgeye yayılacağı yorumları yapıldıysa da, Lübnan’da henüz bir Arap Baharı hareketlenmesine şahit olunmamıştır. Ancak Suriye krizi Lübnan’ı etkileyebilecek dinamikler doğurmaktadır. Suriye’de yaklaşık bir buçuk yıl önce Baas iktidarından reform talebinde bulunan halkın gösterileriyle başlayan süreç hâlihazırda iç savaşa dönüşmüştür. Esed rejiminin direnç göstermesiyle devam eden Suriye’deki çatışmaların Lübnan’da güvenlik endişelerine yol açtığı ifade edilebilir. Nitekim Suriye’deki çatışmaların, mezhep temelli bölünmelerden geçmişte büyük zarar görmüş bu ülkeye sıçraması olasılık dâhilindedir.

Lübnan’a komşu ülkelerden biri olan İsrail ise Mısır ve Suriye’deki istikrarsızlıklardan dolayı oluşan güvenlik tehdidini bertaraf edemeden Lübnan’da yaşanacak olası çatışmalar için de strateji belirlenmesi gereğini gündemine almıştır. Çevresinde olup bitenleri başından itibaren endişe ile takip eden İsrail hükümetinin, Lübnan’daki muhtemel bir istikrarsızlıkta bu ülkeyle olan sınırlarını güvence altına alması gerekliliği ve ülkenin siyasi geleceği konusundaki belirsizlik hususlarında teyakkuzda olduğunu söylemek mümkündür.

İsrail, Mısır’da seçimle iktidara gelen Müslüman Kardeşlerin yönetiminde bu ülke ile yapmış olduğu anlaşmanın tehlikeye gireceği endişesini taşımıştı. Zira bu anlaşma İsrail’in bölgedeki stratejik konumunun köşe taşıdır. Öte yandan Sina’daki güvenlik durumunun giderek kötüleşmesi de İsrail’in güney sınırında zafiyet oluşturmaya devam etmektedir. Ülkenin kuzeydoğu sınırındaki Suriye’de süregelen kaos ve iç savaşın Lübnan’a sıçrama ihtimali de İsrail açısından durumu kötüleştirmektedir. Lübnan’daki muhtemel istikrarsızlık ile birlikte Hizbullah’ın varlığı ve bu örgütün elinde bulunan 50 bin civarındaki roketle İsrail’in belli başlı nüfus merkezlerine saldırma olasılığı İsrail’i endişeye sevk etmektedir. Neticede yakın çevresindeki bu belirsizlik İsrail’i tedbir almaya itmektedir.

Arap Baharı ve Lübnan’da Muhtemel İstikrarsızlık

Suriye’de yaklaşık bir buçuk yıl önce başlayıp şiddetlenerek iç savaş haline gelen olaylardan Lübnan’ın etkilenmesi kaçınılmazdır. Nitekim Suriye’deki iç savaşın temel nedeni haline gelen mezhep çatışmasının geçtiğimiz günlerde Lübnan’da Suriye karşıtı ve Suriye yanlısı gruplar arasında çatışmalara neden olduğu görülmüştür. Dolayısıyla Lübnan’da olası bir ayaklanma Mısır, Tunus, Libya, Yemen ve Bahreyn’deki otoriter yönetimlere karşı gelişen halk hareketlerinden farklı bir dinamikle ortaya çıkabilir. Lübnan’da böyle bir olasılığın gerçekleşmesi toplum-iktidar hattındaki rahatsızlıktan ziyade Suriye’deki iç savaştan kaynaklanabilir. Zira Lübnan üniter bir devlet olarak bağımsızlığını ilan ettiği günden beri kozmopolit yapısı nedeniyle etnik ve dini temelli çatışmalara sahne olmuş, bu yüzden birçok Lübnanlı hayatını kaybetmiştir.

Arap Baharı olarak adlandırılan halk ayaklanmalarının doğasına benzer bir süreci Lübnan 2005 yılında yaşamıştır. Tarihinin çeşitli dönemlerinde sokak çatışmaları ve yönetim değişikliğine neden olan ayaklanmaları yaşamış olan bu Akdeniz ülkesinin en son tecrübe ettiği benzer olaylar “Sedir Devrimi” olarak adlandırılan süreçte cereyan etmiştir.

Sünni, Marunî ve Dürzi liderlerden oluşan bir koalisyonun Lübnan kamuoyunun da desteğini alarak Suriye müttefiki olan Emile Lahud’un başkanlığına karşı gelmesiyle başlayan muhalif hareket eski Başbakanlarından Refik el-Hariri’nin suikasta uğramasıyla iyice alevlenerek sokak gösterileri halini almıştır. Kitlesel protestolar netice vermiş ve Sünni Ömer Karami hükümeti düşmüş; Suriye kuvvetleri Lübnan’dan çekilmek durumunda kalmıştır. 2005 baharında gerçekleşen Sedir Devrimi bu nedenle iç savaş sonrasında Lübnan devletinin yeniden kuruluş sürecinin doruk noktası olarak değerlendirilebilmektedir.(1) Bu bağlamda, Lübnan’ın yedi yıl önce yaşamış olduğu süreç Arap halklarının 2011’den itibaren tecrübe ettiği süreçle benzerlikler taşımaktadır.

Bugün ise Suriye’deki kriz Lübnan’ın istikrarını tehdit eder hale gelmiştir. Suriye’deki kriz Lübnan’ın Suriye sınırındaki Trablusşam kentinde çatışmalara yol açmaktadır. Lübnan’ın kuzeyindeki bu şehir Esed yanlısı Nusayriler ile Esed karşıtı Sünniler arasındaki çatışmaların merkezi haline gelmiştir. Şehirdeki Suriye muhalefetini destekleyen Sünnilerin, Esed rejimini destekleyen Nusayrilerin, Sünni Hizb ut-Tahrir örgütünün ve diğer radikal grupların varlığı mezhepsel bir çatışmanın tüm Lübnan’da yeniden alevlenmesi tehlikesini doğurmaktadır.(2) Öte yandan Ağustos ayında Suriye’de Şii hacıların kaçırılması ve buna Lübnanlı Şii el-Mikdat aşiretinin bir grup Suriyeli ile Lübnan’daki bazı yabancıları kaçırarak cevap vermesi hem Körfez ülkelerinin hem de Türkiye’nin ülkedeki vatandaşlarını çağırmalarına neden olmuştur. Suriye’deki iç savaşın etkisiyle gerçekleşen bu kaçırma eylemleri Lübnan’daki siyasi bölünmeleri yansıtmakta ve Lübnan’daki istikrarı zedelemektedir.

Trablusşam’daki hadiselerin Suriye krizinin bir yansıması olduğunu öne süren gazeteci Sarkis Ebu Zeyd, Lübnan’da Suriye kaynaklı yeni gelişmelerin olabileceğini, iki ülkenin aslında aynı çatışma alanı içinde olduğunu ifade etmektedir.(3) Gerçekten de genelde Arap dünyası ve özelde Suriye’de olanlar Lübnan’daki kırılgan durumun sebebi olarak görünmektedir. Lübnan’da Hizbullah’ın liderlik yaptığı 8 Mart koalisyonu ile Saad Hariri’nin liderliğindeki 14 Mart koalisyonu ise Suriye krizinin ülkeyi etkilemesini önlemek yerine bölgedeki gelişmelerin kendilerine politik olarak nasıl yansıyacağı hesabını yaptıkları iddiasıyla kamuoyunda eleştirilmektedir.

14 Mart koalisyonu içindeki Gelecek Hareketi’nden milletvekili Mustafa Alloush da Suriye rejiminin daha fazla iktidarda kalmak için Trablusşam’ı da kendi savaşı kapsamına almak istediğini iddia ederken, Hizbullah’a bağlı silahlı grupların şehre istikrarsızlık gelmesi için çalıştıklarını öne sürmektedir. (4) Görüldüğü üzere Lübnan, Suriye’deki iç savaşın kendi topraklarına sıçraması ihtimali nedeniyle bir kez daha etnik-mezhepsel bir iç savaşa sürüklenme tehlikesi ile karşı karşıyadır. Hâlihazırda Lübnan’da kamu hizmetlerinin arzı güçlükle yürütülmektedir. Zira devlet güvenlik, elektrik, su ve yiyecek sağlamakta zorluk çekmektedir. Ancak şunu da belirtmekte fayda var ki, Lübnan’daki mevcut hükumetin istikrarı sağlayamadığı için düşmesi durumunda daha uzun sürecek bir istikrarsız dönem başlayabilir. Mevcut hükumet düştüğü takdirde, zaten yeni bir kabineyi oluşturmanın zor olduğu Lübnan’da Suriye’deki kriz çözülmeden yeni bir hükümetin kurulamaması ihtimali yüksektir. Bu da ülkeyi yeniden iç savaşa sürükleyebilir.

İsrail-Lübnan İlişkileri

İki ülke ilişkilerinin tarihsel seyrine bakıldığında Lübnan’ın İsrail için su tedariki ve güvenlik konularından dolayı önem arz ettiği ifade edilebilir. Aslında İsrail’in güvenlik ve su ihtiyacı iç içe geçmiş durumdadır. Su üzerine akademik çalışmalar yapan Lübnanlı Tarık Majzub, İsrail’in sınırlarını “hidrolik” olarak tanımlamaktadır. 1919 yılındaki Paris Barış Konferansı’nda gelecekteki Yahudi devletinin sınırları belirlenirken Litani, Yermuk ve Ürdün ırmağının başlangıç yeri devletin sınırlarına katılmak istenmiştir. Bu istek tamamen gerçekleşmemiş olsa da İsrail, 1978-2000 yılları arasındaki Lübnan işgali döneminde Litani ırmağından yaklaşık 200 milyon metreküp su tedarik etmiştir.(5) Böylece İsrail su tedariki konusunda bölgedeki bütün kaynakları kendi ihtiyaçları doğrultusunda kullanarak görece bir başarı sağlamıştır.

1970’li yıllardan itibaren Lübnan’ın güneyinde FKÖ’nün (Filistin Kurtuluş Örgütü) varlığının güçlenmesi, İsrail’in hem FKÖ’yü bölgeden çıkarmak hem de İsrail’e yakın Hristiyan bir yönetimden oluşacak “Özgür Lübnan’ın” kurulmasına zemin hazırlamak için Litani Operasyonunu düzenlemesine gerekçe sağlamıştır. İsrail 2000 yılına kadar Lübnan’da kaldığı süre içerisinde birçok operasyon düzenlemiş ve ülkedeki istikrarsızlığı artırmıştır.

Lübnan bağımsızlığını kazandığından beri ülkede Suriye etkisi eksik olmamıştır. 2000 yılında Hafız el-Esad’ın ölümü Suriye’nin Lübnan’da etkisinin görece azalmasına buna karşılık İran etkisinin artmasına zemin hazırlamıştır. İran’ın Lübnan üzerindeki etkisi ve Hizbullah’ın İran’ın desteklediği bir devlet dışı aktör haline gelmesi İsrail’i endişeye sevk etmiştir. Zira İran tarafından desteklenen Hizbullah’ın eylemleri 2006 yılında Hizbullah-İsrail savaşının çıkmasına neden olmuş; bu savaş İsrail’in genel olarak bölgedeki özel olarak da Lübnan’daki İran etkisinin ve gücünün çok daha açık bir biçimde algılamasını sağlamış (6) ve İsrail’in güvenlik endişeleri artmıştır.

Lübnan’daki İstikrarsızlığın İsrail Açısından Anlamı

Ortadoğu’da halk hareketleri başladığından beri İsrail’in beş farklı yeni ya da yenilenmiş tehdit ile karşı karşıya kaldığını ifade etmek mümkündür: Bunlar Mısır’daki yönetim değişikliğinden kaynaklanan endişeler, devlet-dışı aktörlerden gelebilecek güvenlik tehdidi (Hamas-Hizbullah), İran ve bölgede oluşabilecek demokratik yönetimlerden kaynaklanan kaygılardır. Bu bağlamda Suriye’deki kriz ve Mısır’daki değişim İsrail’in güvenlik stratejilerini gözden geçirmesine ve gelecekte olabilecekleri göz önünde bulundurarak yeni planlar oluşturmasına neden olmuştur. Çevresindeki bu gelişmelerin Hamas ve Hizbullah gibi İsrail’in tehdit algıladığı devlet dışı aktörlere yansıma olasılığı olduğundan Tel Aviv bu aktörleri de yenilenmiş güvenlik tehdidi olarak değerlendirmektedir.

Arap Baharı sürecinde doğrudan halk ayaklanması yaşamamış olan Lübnan’da ortaya çıkabilecek bir istikrarsızlık, İsrail’in birkaç açıdan tehdit edebilir. Lübnan siyasetinin bölgesel konular ve aktörlerle olan bağlılığı, Lübnan siyasi siteminin güçsüzlüğü, İran ve Suriye’nin bu ülke üzerindeki etkinliği ve Tahran’ın güdümünde olan Hizbullah’ın varlığı gibi hususlar İsrail açısından güvenlik riskleri oluşturmaktadır. Bu riskler İsrailli karar mercilerinin Lübnan’ı güvenlik ajandasına dâhil etmesini zorunlu kılmaktadır.

İsrail, Suriye’deki krizi Hizbullah-Tahran-Şam ittifakının göz önünde bulundurarak takip etmektedir. Esed rejiminin elindeki silahları Hizbullah’a transfer ettiği ve Hizbullah militanlarının gelişmiş silahları kullanmak için eğitim aldıkları yönündeki haberlerin (7) de etkisiyle İsrail Lübnan’dan kaynaklanabilecek tehdidin giderek büyüdüğünü değerlendirmektedir. Nitekim İsrailli karar mercileri Hizbullah’ın başarılı ve başarısız eylemlerini (8) de hesaba katarak yeni güvenlik stratejileri üzerinde durmaya başlamıştır. İsrail Savunma Bakanlığı Diplomasi-Güvenlik şefi Amos Gilad, Hizbullah’ın yeni bir savaşta sivilleri vurmaya yönelik strateji geliştirebileceği konusunda uyarıda bulunmuştur.(9)

Suriye krizinde Hizbullah ve İran, Suriye krizinde Esed rejimine başkaldıran ve çoğunluğu Sünnilerden oluşan halk yerinde rejime destek vermektedir. Bölge genelinde Sünni-Şii gerilimine zemin hazırlayan Suriye krizi nitekim Lübnan’da da mezhepler arası gerginliğe yol açabilir. Lübnan’da Sünni ve Şii topluluklar yanında Marunîlerin de bölgedeki gelişmeleri nasıl algıladığı önem arz etmektedir. Marunîler, bölgedeki gelişmeleri Ortadoğu’nun Hristiyanları adına bir felaket olarak görmektedir. Marunî patriği Bişara El-Ra’i’nin bölgedeki gelişmeler için Arap Baharı ifadesi yerine Arap Kışı tabirini tercih etmesi (10) bu görüşü destekler niteliktedir. Dolayısıyla Marunîlerin, bu sürecin kendi gelecekleri üzerinde nasıl sonuçlar doğuracağı konusunda endişeli olduğu ifade edilebilir. Bu endişelerin ise Marunîleri bir kez daha İsrail ile ittifak kurmaya itme ihtimalini doğurduğu değerlendirilebilir. İsrail ise Lübnan’da Marunîlerin hâkim olduğu bir yönetimi tercih edeceğinden, bu topluluktan gelecek böyle bir harekete olumlu yanıt verebilir.

Marunî Cumhurbaşkanı Mişel Süleyman’ın geçtiğimiz günlerde Latin Amerika’daki Arap mülteciler için Peru’da gerçekleştirilen toplantıda verdiği demeç Lübnan’ı İran-Suriye ekseninden uzaklaştırmak istediğini göstermektedir: “Yeni planladığımız savunma stratejisine göre Lübnan topraklarına İsrail’den gelecek bir saldırı karşısında direnişin silahlarını Ordu’nun kontrolüne alacağız”.(11) Bu demeçte geçen direnişle kastedilen Hizbullah, silahlar ile kastedilenin İran ve Suriye’den sağlanan silahlar olduğu göz önüne alındığında, Süleyman’ın bir savaş durumunda Lübnan topraklarından İsrail’e yönelik bir füze saldırısını engelleme düşüncesinde olduğu çıkarılabilir.

Sonuç

2011’de başlayıp tüm Arap dünyasında yankı bulan halk ayaklanmalarının İsrail’in güvenliğine yönelik tehditler doğurduğu İsrailli karar mercilerinin üzerinde mutabık olduğu bir husustur. İsrail’in stratejik hesaplarına göre statükocu hükümetlerin yönetimde kalması bölgesel istikrar açısından önemlidir. Güvenlik stratejisini bölünmüş bir Arap dünyası üzerine kurmuş olan İsrail için yaklaşık iki yıldır devam eden olayları yorumlamak bir hayli zorlaşmıştır. Özellikle yakın çevresinde, sınır komşusu olduğu ülkelerdeki istikrarsızlık, İsrail’in güvenliği açısından riskler doğurmaktadır.

Lübnan’da vuku bulacak herhangi bir iç çatışma İsrail’i zor durumda bırakacaktır. Lübnan’daki olası bir çatışmada Hizbullah’ın İran’ın desteği ile İsrail’e saldırı başlatması demek İsrail’in Lübnan’a karşılık vermesi anlamına gelecektir. Öte yandan diğer bir sınır komşusu Suriye’de devam eden iç savaşın Lübnan’a taşması ihtimali, bu ülkeyi de iç savaşa sürükleme riskini taşıdığından İsrail çatışmaların içerisinde kalacaktır. Lübnan’da çatışma olmadan bir yönetim değişikliği olması halinde ise İsrail İran destekli Şii bir yönetimin aksine “ılımlı” Sünni bir yönetimi tercih edecektir. Ancak kurulduğundan beri milli güvenlik politikaları doğrultusunda izlediği yöntemlerden biri olan azınlıklarla ittifak kurma stratejisi gündeme gelirse de, İsrail’in Lübnan’da tercihini kendine düşman Sünni bir rejimdense Marunîlerinden yana kullanması olasıdır.

İsrail’de Erken Seçim Kararı: Siyasi Çıkarımlar


Tuğçe ERSOY ÖZTÜRK

İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu 10 Ekim’de yaptığı açıklamasında erken seçim çağrısı yaptı. Daha sonra İsrail parlamentosunda (Knesset) alınan karar ile erken seçim tarihi belirlenmiş oldu: 22 Ocak 2013. Netanyahu, erken seçim çağrısının altında yatan nedeni bütçenin Knesset’ten geçirilemeyecek vaziyette oluşu ile açıkladı.

Zira Netanyahu iktidarı, küçük çaplı ultra-Ortodoks partilerden oluşan koalisyona özellikle çocuklara yönelik yapılan yardımlardaki kesintileri kabul ettirmenin, dolayısıyla bir uzlaşmaya varmanın zor ya da imkânsız olacağını öngördü. Seçim tarihi bu kadar yakınken, Netanyahu’nun karşısına çıkacak güçlü bir rakibin yokluğu, hâlihazırdaki Başbakanı seçimlerin favorisi haline getirmiş görünmektedir.

Muhtemel Seçim Ajandası

İsrail siyasi partilerinin geleneksel olarak seçim kampanyalarında öne sürdükleri ve siyasi söyleme egemen olan hususlar Filistin-İsrail çatışmasının çözümü ve buna bağlı güvenlik konuları olagelmiştir. 1967 savaşında Batı Şeria ve Gazze’nin işgalini takip eden süreçte de güvenliğin yanında işgal altındaki toprakların durumu ile ilgili tartışmalar İsrail sağını ve solunu belirlemiştir. Ancak bugün bakıldığında başarısız olan barış süreci ve karşılıklı güvensizlikten doğan diyalogsuzluk durumu Filistin meselesinin İsrail’in öncelikler listesinde gerilemesine neden olmuştur. Dolayısıyla, Ocak ayındaki seçimler için siyasi parti gündemlerinde Filistin meselesinin yanında diğer iç ve dış siyaset konularının daha ağırlıklı olarak yer alması beklenmektedir.

Netanyahu’nun seçimlerde önceliği güvenlik ve diplomasi konularına vermesi olasıdır. Nitekim İran’ın nükleer programı ve bu ülkeye yönelik yaptırımlar bugünlerde İsrail kamuoyunun en çok ilgilendiği mevzulardan birisidir. BM Genel Kurul toplantısında yapmış olduğu konuşma da dâhil olmak üzere Netanyahu, iktidarda olduğu dönem boyunca İran tehdidine yönelik stratejilere odaklanmıştır. Likud’un yeni seçim kampanyasında bu konunun ön planda tutulacağı ve Netanyahu iktidarının kampanya döneminde İsrail kamuoyuna İran konusundaki tecrübesini ve kararlığını göstermeye çalışacağı beklenmektedir. Bununla birlikte Müslüman Kardeşler iktidarındaki Mısır, tehdit algılanan Sina Yarımadası konusu, Suriye’de devam eden iç savaş ve Türkiye ile ilişkiler koparıldıktan sonra belirginleşen yalnızlık duygusu İsrail kamuoyunu güvenlik hususunda endişelendiren mevzular olarak öne çıkmaktadır. Dolayısıyla Netanyahu’nun lideri olduğu Likud Partisi’nin güvenlik odaklı bir kampanya yürütmesi beklenmektedir.

Öte yandan 2011 yazında yüzbinlerce İsrail vatandaşının ülkenin ekonomik ve sosyal sorunlarını dile getirmek için yaptığı ve geniş destek bulan gösteriler de ülkedeki hayat pahalılığına dikkat çekmiştir. İsrail’deki hayat pahalılığının orta sınıfa etkileri ve alt sınıfların yaşadığı sosyal adaletsizlik böylece gündeme taşınmıştır. Dolayısıyla, merkezin, solun ve muhalefetteki partilerin bu konular üzerine de eğilmesi beklenmektedir.

Ekonomi ve güvenlik politikalarının vurgulanması beklenen seçim kampanyasında, güvenlik hususu ana konu olduğu sürece Netanyahu’nun rakiplerine oranla daha güçlü olacağını öngörmek mümkündür.

Seçim Arenasındaki Aktörler

Netanyahu gelecek seçimlerde açık şekilde favori olsa da yeni aktörlerin siyasi arenaya girdiği göz önüne alındığında İsrail siyasetinde bazı değişimlerin olacağı öngörülebilir. Sol çizgide İşçi Partisi’nin bir dönüşüm geçirdiği ifade edilebilir. 2011 yılında İşçi Partisi (Ha Avoda) başkanı Ehud Barak kendi deyimiyle “merkezde, Siyonist ve demokratik” bir parti olan Bağımsızlık (Sia’at Ha’Atzma’ut) Partisini kurarak parti başkanlığından istifa etmiştir. Yeni lider Şeli Yahimoviç’in ise İşçi Partisine yeni bir karakter verdiği söylenebilir.

Yahimoviç kabinede hiç görev almamış eski bir gazetecidir. Ekonomik açıdan sol eğilimli olan dünya görüşünü ve sosyal konulara verdiği önemi 2011’deki gösterilerden önce de dile getirmiştir. Bu yanıyla sosyal adalet gündemiyle seçim kampanyasını yürüteceği tahmin edilen Yahimoviç’in diplomasi ve siyasetteki tecrübesizliği dolayısıyla Netanyahu’ya alternatif bir koalisyon oluşturması muhtemel görünmemektedir. Yine de Yahimoviç’in sosyo-ekonomik sorunların çözümüne yönelik politikalarıyla seçimlerde nispi bir başarı elde etmesi yüksek olasılık dâhilindedir.

2005 yılında Ariel Şaron ve Ehud Olmert tarafından kurulan ve merkezde konuşlanan Kadima Partisi’nin ise İşçi Partisi’nin aksine kaybedenlerden olacağını öngörmek mümkündür. Muhalefette olan Kadima Partisi lideri Şaul Mofaz, bu yaz Netanyahu ile oluşturduğu kısa süreli koalisyondan ötürü prestij kaybına uğramıştır. Mofaz liderliğindeki partinin Knesset’teki koltuklarının yarısını kaybetmesi beklenmektedir.

2012 yılında kurulan Yeş Atid (Gelecek Var) adlı parti ise Yair Lapid başkanlığında seçimlerin yeni aktörü olarak ortaya çıkmaktadır. Yahimoviç gibi eski bir gazeteci ve TV sunucusu olan Yair Lapid’in seçim gündeminin ve vaatlerinin seküler eğilimli ve orta sınıflara yönelik olması beklenmektedir. Anketlere göre İsrail’in en popüler sunucularından olan Lapid’in partisinin %5-%15 oranında oy toplayarak Knesset’e 15 milletvekili ile girme olasılığı vardır. (1)

Seçimlerin en ilgi çekici aktörlerinden biri olmaya aday isim ise Şas Partisi (Seferad ultra-Ortodoks) eski lideri Aryeh Deri’dir. Aynı zamanda İçişleri eski bakanı olan Deri yolsuzluktan hüküm giymesine rağmen İsrail’de hala karizmatik siyasi aktörlerden biridir. Deri’nin yeni bir parti kuracağı söylense de Dahaf’ın yapmış olduğu bir anketin sonucuna göre kurulacak parti seçimlerde sadece 3 koltuk kazanabilecektir.(2) Arkasında bir parti desteği olmaksızın Deri’nin seçimlerde başarılı olması ihtimali dâhilinde görünmemektedir. Ancak, tek başına yarışarak Knesset’te Şas ile bir blok oluşturması da Deri’nin stratejileri arasında yer alıyor olabilir.

Son olarak İsrail’in önde gelen gazetelerinden Jerusalem Post’un yaptığı ankete göre merkez-sol partilerden oluşacak bir blok, seçimlerde Netanyahu ve partisi Likud’un önüne geçebilir. Ehud Olmert başkanlığında kurulacak böyle bir blok parti, Kadima eski lideri Tzipi Livni ve mevcut lider Şaul Mofaz ile Yair Lapid liderliğindeki Yeş Atid partilerinden oluşabilir. Ankete göre böyle bir partinin Likud’un kazanacağı 27 koltuğa karşılık 31 koltukla seçimlerden kazanan olarak çıkma ihtimali var.(3) Böyle bir partinin kurulması halinde Netanyahu’nun karşısında güçlü bir rakip bulma ihtimali olsa da, Ehud Olmert’in siyasete tekrar döneceği konusu halen tartışmalıdır. Diğer partilerin ve liderlerin ise bu bloğa katılıp katılmayacağı hususu da henüz net değildir.

Sonuç Yerine

Mevcut şartlar altında Netanyahu’ya alternatif bir aktör İsrail siyasetinde görünmemektedir. Yine de seçim sonuçlarının farklı bir Knesset meydana getirebileceği söylenebilir. Nitekim Yahimoviç ile yeniden doğan bir İşçi Partisi ve Lapid liderliğinde yeni bir merkez partisi olabilecek Yeş Atid’in meclise girme olasılığı vardır. Her iki liderin de teklif edildiği takdirde Netanyahu ile bir koalisyona sıcak bakabileceklerini ima etmeleri farklı bir koalisyonunun da ortaya çıkabileceğinin sinyallerini vermektedir. Böyle bir koalisyonun iktidardaki mevcut koalisyon hükümetinin aksine dış politika hususlarında daha geniş ve ılımlı bir yaklaşım yakalayacağı aşikârdır.

Öte yandan ABD’de Kasım’da gerçekleşecek başkanlık seçimlerinin İsrail’deki oyları etkileyip etkilemeyeceği de üzerinde durulan bir konudur. Obama ile bir türlü yıldızının barışmadığı belirtilen Netanyahu’nun Cumhuriyetçilerin adayı Mitt Romney’yi Başkan olarak görmek istediği doğrultusunda yorumlar yapılmaktadır. Zira Netanyahu’ya finansal destek sağlayan 19 Amerikalı sponsorun aynı zamanda Romney’e ve Cumhuriyetçilere destek verdiği düşünüldüğünde (4) aynı ideolojileri paylaştıklarından hareketle bu durum pek de şaşırtıcı görünmemektedir. Ayrıca Netanyahu, şu an Kadima’yı destekleyen ve ABD ile ilişkilerin bozulmasında kendisini suçlayan eski Likud taraftarlarının Romney’nin zaferi sayesinde tekrar kendisine dönebileceğini hesap etmektedir. Obama’nın yeniden seçilmesi durumunda ise bazı seçmenlerin ABD-İsrail arasında olası bir ihtilafı önlemek adına Netanyahu’dan yana seçim yapmamaları da ihtimal olarak değerlendirilmektedir.(5)

Bedro suikastından PKK-Suriye ittifakı çıktı


Suriye’deki Baas rejimi, muhalif Kürt aşiretlerine yönelik suikastlar düzenliyor.

Kamışlı’da yaşayan Geleceğin Hareketi Partisi’nin lideri Meşal Fazıl Temo’nun ardından, bölgenin en büyük aşiret liderlerinden Abdullah Bedro da geçen ay evinde saldırıya uğradı. Bedro’nun ağır yaralandığı, 3 oğlunun ise hayatını kaybettiği saldırının altından PKK çıktı. Eylemi önce üstlenmeyen örgüt, saldırı sırasında PKK’nın üst düzey yöneticisi ‘Xebat Derik’ kod adlı Mahmut Muhammed’in öldüğü anlaşılınca geri adım attı.

Esed yönetimiyle hareket ettiğinin ortaya çıkmasından endişe eden PKK, ilk başta saldırının Türkiye’nin kontrgerilla birlikleri tarafından gerçekleştirildiğini ileri sürdü. Ardından eylemi Suriye ordusunun düzenlediği iddia edildi. Ancak çok geçmeden Esed rejimine destek için bölgeye intikal eden Xebat Derik’in, saldırıyı düzenlediği anlaşıldı. Baskında Abdullah Bedro ile oğlu Ahmet Abdullah yaralandı. Yaralılar Kamışlı Hastanesi’ne kaldırıldı. Hastaneyi basan PKK’lılar, Ahmet Abdullah’ı öldürdü. Kardeşlerinin cenazesini almaya giden Nidal ve Ammar da, PKK’lılar tarafından hastane bahçesinde kurşun yağmuruna tutuldu. 3 oğlunu kaybeden Abdullah Bedro yoğun bakımda tedavi görüyor.

Bedro ailesi ile PKK’nın ilişkisi 1980’li yıllara dayanıyor. 12 Eylül darbesinden hemen önce Suriye’ye geçen Abdullah Öcalan, bir süre sonra Şam’a yerleşir. Bedro ailesi, Şam’daki evlerini kullanması için Öcalan’a tahsis eder. Öcalan, bu evi bir süre sonra Suriye’nin siyasi istihbarat ve siyasi polis şubesi başkanı General Adnan Bedir Hasan’a hediye eder. Abdullah Bedro, tapusu kendisinde olan evi geri ister. Ama PKK, evden vazgeçmesi için Bedro’ya baskı yapar. 1986 yılında Abdullah Bedro’nun kızı Kurdê, PKK’ya katılır ve Öcalan’ın evinde bir süre kalır. Tacize uğradığı ileri sürülen Bedro’nun kızı, örgütten kaçarak olayı ailesine anlatır. Bundan sonra aile ile PKK’nın ilişkileri bozulur. Abdullah Bedro, PKK’dan ayrılan Vejin (diriliş) grubunun lideri Mehmet Şener ve arkadaşlarına kucak açar. Şener, Öcalan tarafından ‘hain’ ilan edilir ve öldürülür.

PKK’nın Beşşar Esed yönetimine destek amacıyla Suriye’ye dönmesi üzerine Bedro ailesi yeniden örgütün hedefi durumuna geldi. Kamışlı kentinde Baas yönetimine muhalefetiyle bilinen bölgenin en büyük aşiret liderlerinden Abdullah Bedro’nun evine baskın yapıldı. Terör örgütü, saldırıyı haklı göstermek için ailenin ‘kontra’ olduğunu yayarak, saldırıda öldürülen PKK yöneticisi Xebat Derik kod adlı Mahmut Muhammed’i kahraman ilan etti. Ancak internet üzerinden açıklama yapan Suriyeli Kürtler, bu iddianın gerçeği yansıtmadığını belirtti. Nasname.com adlı sitede olayla ilgili detaylı bilgiler yayınlandı. Toplumsal muhalefetin gücünü kırmak için Kürtleri etkisizleştirmek isteyen Suriye lideri Esed’in bu amaçla PKK’yı kullandığını belirten site, Öcalan’ın destek talimatından hemen sonra PKK’nın birçok militanını Kandil’den Suriye’ye kaydırdığını belirtti.

Sitede yayınlanan haberde şu bilgilere yer verildi: "Suriye devleti, PKK’nin yedek gücü olan PYD’ye sınırsız olanaklar sağlayarak Kürtler üzerinde mutlak bir denetim sağlamaya çalıştı. Bu amaçla PYD’nin ömür boyu hapse mahkûm olan cezaevindeki liderini (Salih Müslüm) ani bir kararla salıvererek serbestçe faaliyet göstermesinin tüm koşullarını oluşturdu. Meşal Temo’nun katledilmesi de bu şer ittifakın karanlık bir eylemiydi. PKK, tereddüt etmeden kanlı Baas rejiminin ömrünü uzatmaya çalışıyor. Birçok Kürt’ü hâlâ vatandaş bile görmeyen ve bu amaçla kimlik dahi vermeyen Suriye gibi bir devletin, PKK’ya katılanları askerlikten muaf tutacak kadar koruması, tek başına PKK’nın misyonunu açıklamaya yetiyor."

Kaynak: Zaman

Kaynak: Bedro suikastından PKK-Suriye ittifakı çıktı http://www.haberyurdum.com/bedro-suikastindan-pkk-suriye-ittifaki-cikti-19917n/#ixzz1lven0ARg

İSTİHBARAT ALANI

Sınırsız, Seçkin, Sansürsüz, Kemalist Haber Blogu

Derin İstihbarat

strateji, güvenlik, araştırma, istihbarat, komplo teorileri, mizah, teknoloji, mk ultra, nwo

İSTİHBARAT

Şifresiz Yayın!

%d blogcu bunu beğendi: