Etiket arşivi: kurtul altuğ

Kurtul Altuğ: Cumhuriyet kolay kurulmadı


Yıl 1907.

Yer Selanik’te Karaferiye adlı semtte bir kahvehane.

İki genç zabit oturmuş konuşuyorlar. Birinin adı Mustafa Kemal diğer ise Ali Fuat (Cebesoy). Mustafa Kemal, “Meşrutiyetin ilanı yeter çare olamaz. Cemiyet (İttihat ve Terakki) bir siyasi parti haline gelerek hükümete geçmelidir. Meşrutiyet, Türk çoğunluğun yaşadığı kısım üzerinde oturtulmalı. Büyük devletler, İmparatorluğu tasfiye etmeden (son vermeden) ihtilal idaresi bir Türk Devleti kurmalıdır” diyor.

Ali Fuat şaşkın, meraklıdır. Mustafa Kemal anlatıyor ki: Osmanlı nüfusunun yarısının Türk olmasına karşın topraklarının savunulmasının, Türklerin omuzlarına yükletildiğini görmektedir. Bu ağır yükü sürdürmeye artık olanak kalmamıştır. Bu nedenle en iyisi Osmanlı Avrupası’nın İstanbul’da toplanacak ve Sırbistan, Bulgaristan,Yunanistan ile Avusturya-Macaristan’ında katılacakları bir konferansta milliyet prensibine göre paylaşılması gerekmektedir. Mustafa Kemal’e göre bu paylaşımda Rumeli’de yalnızca, Batı ve Doğu Trakya elde tutulabilirdi.

Bosna-Hersek ve Avusturya-Macaristan ile Sırbistan arasında adilce paylaşılabilirdi. Arnavutluk’un ise bağımsız olması gerekirdi. Ege adalarından Anadolu sınırına yakın olanların Türkiye’de kalması zorunludur; öteki adalar Yunanistan’a bırakılabilir. Anadolu’da İskenderun, Hatay ve Musul’dan vazgeçilemez. Onların dışındaki Ararp Yarımadası zaten İmparatorluktan kopmaya yönelmiştir. Dikkat ediniz; Mustafa Kemal’in dilinden düşmeyen kelime Türk ve Türk Devletidir.

Yeni Türkiye’nin sınırları içinde kalacak olan Rum, Bulgar ve Sırp azınlıklarda dışarıda kalacak Türklerle mübadele edilecektir. Açıkça ifade edilirse, değiştirilecektir. İşte bu görüş ileride Misak-ı Milli (Ulusal Ant) ile belirtilecek sınırlar demektir.

Yıl 2012.

İki gün sonra 10 Kasım. Onun ebediyete intikal ettiği gün. Onun 1907 de adını kafasında koyduğu Türk devletinin dili değiştirilmek, toprakları özerk Kürdistan olarak bölünmesi için eşkiya ve yabancılarla pazarlıklar yapılmakta!

Mustafa Kemal o gün Cebesoy’a şöyle demişti:

“-Biliyorum ileriyi görmek istemeyenler imparatorluktan toprak fedakarlığı yapılmasını hoş karşılamayacaklar, hatta bizi ihanetle itham edecekler olacaktır. Biz bunlara rağmen görüşlerimizin meşrutiyet sonrası bir program haline getirilmesini sağlamak ve gerek merkezi umumi, gerekse arkadaşla arasında müdafaa etmeliyiz..” nedir savunacakları? Kurulacak yeni Türk Devleti… (Prof. Şerafettin Turan-Mustafa Kemal Atatürk)

1923′de ilan edilen ve Cumhuriyet olan Devlet bir devrimin ürünüdür. Şimdi ise bir karşı devrim onu yok etmekle uğraşmakta. Atatürk ve Cumhuriyete kasteden dış güçlerin cebren ve hileyle fiilen silahız işgal ettikleri bir toprak parçası üzerinde değil miyiz? Kararları onlar veriyor, işbirlikçileri uygulamıyorlar mu?

Tarih 29 Ekim 1919.

Erzurum gecelerin karanlığı içerisinde. Bütün rütbelerinden arınmış, bütün orduları elinden alınmış bir yalnız general. Yanından ayrılmayan A.Müfit Kansu’ya kongre sonrası düşündüklerini şöyle not ettiriyor:

“-Yaz bakalım.Tesettürü kaldıracağız. Kasına medeni haklar tanıyacağız. Latin alfabesini getireceğiz. Hilafeti ilga edeceğiz.” Ve sonunda asıl önemli düşüncesini açıklıyor: “Cumhuriyeti ilan edeceğiz.”

A.Müfit Kansu’nun kalemi elinden düşüyor be:

“Aman paşam burada durun…” diyor. Devrimci General durmuyor: “-Yaz yaz günü gelince sana bunları hatırlatacağım.”

Mustafa Kemal Erzurum’dan Sivas’a geçtiğinde kafasındaki ilklerin uygulanmaya geçmesi için kendisini hazırlamıştı bile.

Osmanlı’nın küllerinden Cumhuriyeti yaratan ve devrimleriyle karanlığı aydınlığa çeviren Atatürk’ü tarihin sayfalarına gömmek isteyen zihniyet asla başarıya ulaşamayacaktır. Bunun kanıtını 29 Ekim 2012′de yaşayarak gördük. Şimdi sıra 10 Kasım 2012 gününde.

Haydi gençler, haydi Mustafa Kemal’in askerleri “Cumhuriyeti o kurdu. Yaşatacak, Atatürk’ün ruhunu yeniden hayata geçirecek sizlersiniz”

Sanırım 10 Kasıma dek hep Atatürk’ü ve O’nun ayrılmaz parçası Cumhuriyeti konuşacağız.

AYDINLIK

KURTUL ALTUĞ: Cumartesi mektupları


Bu hafta Eski Basın Yayın Genel Müdürlerinden uzun yıllar yurt dışında görev yapmış, dünya siyasetini yakından izleyen Cemil Ünlütürk’ün esprili mektubuyla başlayalım.

Ünlütürk çeşitli devlet hizmetlerinde bulunmuş emekli bir devlet memuru. “Monşerler” kitabıyla Dışişlerinin iç yüzünü ironiyle anlatan Ünlütürk’ün yazarlık yanı da var.”

‘İçinde askeri mühimmat var’ diyerek Rusya’dan kalkan ve Şam’a giden bir yolcu uçağını jetlerle hava alanımıza zorla indiren iktidarın mizah anlayışını kendine özgü üslubuyla anlatıyor:

“Dediler ki…

İndirilen Suriye uçağında ‘’MÜHİMMAT ‘’ yani silah vardı.

Şimdi diyorlar ki:

Füze yapımında kullanılabilecek malzeme var. İleride bu füzeler ülkemize karşı kullanılabilir, ondan indirdik.

Pek güzel!

Tornavida da, vida da füze yapımında kullanılabilir. Silah mı yani ?…

Dürbün de hedefe bakılıp füzenin atılacağı yeri gösterebilir. O ne oluyor ?

O da mı mühimmat ?

Mizah yaratıcılık ister Türkiye’de mizahı, aslında siyasiler yaratıyor .

Helal olsun onlara !”

***

Soros raporu ve Birleşik Türkiye Devleti

ADD Isparta Şubesi’nden önemli bir açıklama: Konusu ise TESEV raporundan etkilenerek hazırlanan Yerel Yönetimler Yasa tasarısı. Bakın ülkede neler oluyor ve biz bunlara karşı bir tavır koyamıyoruz:

TESEV Yönetişim Programı, 9 Haziran 2012 tarihinde gerçekleştirdiği bir konferans ile “Yeni Anayasada Yerel ve Bölgesel Yönetim için Öneriler” raporunu kamuoyu ile paylaştı. Raporda, yerel yönetimlerin güçlendirilmesinin ve bölgesel yönetim birimlerinin oluşturulmasının önündeki anayasal engellerin kaldırılması ve yerel yönetimler üzerindeki merkezi vesayetin hafifletilmesi öneriliyor.

TESEV’in raporunda “illerden gelecek birleşme taleplerinin yanı sıra kalkınma ajanslarının kuruluşu ile ilgili 08.02.2006 tarih ve 5449 sayılı kanunda belirtilen NUTS bölgeleri de dikkate alınmalıdır. Bölge yönetimleri kurulduğunda, söz konusu kalkınma ajanslarının bu yönetimlere bağlanması yararlı olacaktır” deniliyor. Yine TESEV’in raporunda “Bu değişikliklerin yapılabilmesi için Anayasa’nın 2. ve 3. maddesinin değiştirilmesi, “Türkiye Devleti, ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür” ifadesi, “Türkiye Cumhuriyeti bir bütündür. Örgütlenmesi yerinden yönetim esasına dayanır” şeklinde değiştirilmesi isteniyor. İşte bu önerileri de içeren yasa taslağı Bakanlar Kurulu’ndan sonra TBMM gündeminde.

TESEV Başkanı Can Paker; “Soros her sene TESEV’e 2 milyon doları ‘Hobileri’ uğruna Türkiye’ye gönderiyor” diyor. Anlaşılan ABD’nin Küresel işgalini derinleştirmek için sözde demokrasi operasyonlarında başrol oynayan, Yahudi asıllı dünyaca ünlü finans spekülatörü (vurguncusu) Soros, bunu bir “hobi” olarak yapıyor.

Azerbaycan, Gürcistan, Türkmenistan, Kırgızistan, Özbekistan ve Kazakistan, Afganistan, Irak, Tunus, Mısır ve Libya’da olduğu gibi ülkemizde de bu paralardan nemalanan sivil toplum örgütleri ve siyasal partiler işbaşındadırlar. Kaldı ki Soros, bunu saklamaya bile gerek duymadan; “Dünyanın her yanında böyle süreçleri destekliyorum. Liberya’da yapıyoruz, Nepal’de de yapabiliriz. Türkiye’de de son 5 yılda 8 milyon dolar harcadık” diyerek Türkiye’deki “İleri Demokrasiye!“ “hobi” olarak yaptığı katkıyı ortaya koymaktadır.

Bölge kalkınma ajansları ve kent konseyleri Büyükşehir Belediye Yasası birlikte değerlendirildiğinde BOP projesinde, ABD adına taşeronluğa soyunan AKP tarafından hayata geçirilmektedir. “Büyükşehir belediye sınırlarının il sınırlarına çıkarılmasıyla kendiliğinden bölgesel yönetimler ihdas edilmiş olacaktır. Yerel yönetim düzeyinde ortaya çıkan bu yapılanma bölgesel otonomiyi gündeme getirecektir.” Yani Federe devletçiklerden oluşan “Birleşik Türkiye Devleti” gündeme alınmıştır.

CIA’nın Türkiye ve Ortadoğu sorumluluğunu yapmış Graham Fuller; “Türkiye’nin toprak bütünlüğünün korunmasına çok önem veriyoruz; dünyada pek çok ülkenin etnik isyanlarla boğuştuğu bir çağda eğer mümkünse birleşik bir Türk devleti içerisinde çözüme kavuşmasından yanayız” diyor ve “mümkün olmadığında” ne yapılacağını da açıklıyor. “İnsan haklarını ihlal etmesi Türkiye’ye Avrupa ve Washington’da da siyasi bedeller ödetecektir”

Tüm bunlara ek olarak BOP eş başkanı Tayyip Erdoğan’ın “Şu an Türkiye’de sistemi oynuyoruz” sözleri düşündürücüdür. Buna göre, Meclis’in yeni döneminde ilk iş büyükşehir yasası değiştirilecek ve böylece BOP Eşbaşkanı Erdoğan’ın Federe Devlet Başkanlığına giden yolu açılmış olacaktır.

Aydınlık

KURTUL ALTUĞ : Güçlü Türkiye’den riskli Türkiye’ye


Türkiye Batı’nın gözünde artık “riskli ve güvensiz” bir ülkedir. İngiliz İndependent ve Financial Times gazetelerinin Türkiye’ye koydukları tanı bir zamanlar yine batı dünyasının koyduğu “hasta adam Türkiye” tanısından pek de farklı değil.

Hasta adam Türkiye’de maceracı devlet adamları, Osmanlı’yı Balkan Savaşı’na sonrada işgal ve yok olma noktasına getirmişti.

Tarih bunu yazıyor. Önce İstanbul’un İngilizler tarafından işgali, arkasından burnumuza dayatılan Mondros Mütarekesi’yle Türkiye’nin parçalanması, bölünmesi ve Osmanlı’nın yok olmaya başlaması Gazi Mustafa Kemal gibi değerli bir komutanı ortaya çıkarmıştı. O komutan koca bir halkı peşine takıp Osmanlı’nın küllerinden muhteşem bir mucizeyi yani yeni Türkiye Cumhuriyeti’ni yaratmıştı. Tanzimat’tan bu yana (1839) ve Baltalimanı Anlaşması’yla (1838) çağdaşlık ve batıcılık hayranlığı Osmanlı’yı yıkarken çok kan, çok gözyaşı pahasına ümmetten ulus olmaya adımımızı atmış ve bütün dünyaya “Türk gibi kuvvetli” sözünü kabul ettirmiştik.

Son günlerde alınan kararlar, yapılan uygulamalar Atatürk’ün barışçıl Türkiye’sini bakınız ne hallere getirmek üzere.

Uçağın indirilmesi

Ünlü İndependent baş makalesinde bugünkü durumu şöyle anlatmakta ”Türkiye Suriye’den bütün uçuşlara hava sahasını kapattığını açıkladı. Bunu Şam’ın aldığı benzer bir karara misilleme olarak yaptı. Suriye o kararını Türkiye bir Suriye uçağını Ankara’ya inmeye için almıştı.Bunlar bölgesel gerginliğin yeni aşamaya yükselmesi değil , Suriye’nin kuzey ve batıya açılan hava koridorlarından birinin de kapanması anlamına geliyor.

Suriye ile Türkiye arasındaki ilişkilerin zaten uçak krizinden önce de kopma noktasına geldiği söylenebilir.

Göreceli olarak temkinli hali. Suriye uçağını indirmesini özellikle daha problemli hale getirdi.

Suriye uçakta silah olduğu iddiasını reddetti. Rusya, gecikme sonrasında kargonun radar parçası olduğunu açıkladı.

Ama burada iki nokta öneliydi birincisi Rusya’nın Suriye’ye bu malzemeleri gönderip göndermemesi gerektiği ile ilgili… Zira bu malzemeler teknik olarak yasal nitelik taşıyor ancak askeri alanda da kullanılabileceği biliniyor.

İkinci nokta ise Türkiye’nin kargonun yasadışı silah olduğunu gösterecek bir kanıt sunmaması. Türkiye uçağı indirecek büyük risk aldı.

Eğer silah yoksa bu açacağı gibi karar alma sürecinin sağlığının da sorğulanmasına yol açıyor. Her iki durum da böyle hassas bir dönemde güvenirlik doğurmuyor.

Ya devlet başa ya kuzgun leşe

Türkiye Cumhuriyeti ilkelerini ve onu yaratan kavramları büyük bir iştahla yiyip tüketen ve yok eden bir siyasi anlayışın penceresinde artık ”Riskli bir ülke” olarak biliniyor. Oysa 12 gün sonra Cumhuriyetin ilanının 89.yılını kutlamaya hazırlanıyoruz. Hangi yüzle ve hangi marifetn el ele vererek yok saydığı bir kavramdır
artık.Türkiye giderek Atatürk’ün ”Şeyhle , dervişler ve müritler ülkesi’ne İstanbul’un her yerinden görünecek devasa bir cami yaptırmak hangi akla hizmettir.

Türkiye Suudi Arabistan , Katar gibi din devletimi olmaktadır? Laikliğin olmadığı, eğitim ve öğretimin tek elde değil darmadağın edildiği, Ortadoğu’nun en güçlü ordusu olan Türk Ordusu’nun yok edilmek üzere olduğu bir süreç batının gözünde elbette riskli bir ülke olarak yer alacaktır.

PKK’yı barınağı olan Kuzey Irak’ta kıstırıp yok etmek varken kırk yıllık dostumuz ve dindaşımız Suriye’ye saldırmak ve orduyu o bataklığın içinde perişan etmek isteyen bir zihniyetin hesabını kim soracak, vebalini kim taşıyacak?

AYDINLIK

KURTUL ALTUĞ: Karışık kafalar


At iziyle it izinin birbirine karıştığı, demokrasinin giderek rafa kaldırıldığı,hukukun yok sayıldığı,insan hak ve özgürlüklerinin hiçe sayıldığı ve toplumsal yapının bütün değerlerinin yok edilmek üzere olduğu bir dönemi yaşıyoruz.

Türk Halkı doğru bilgilendirilmiyor. Gerçekleri anlatarak halkın öğrenme ve ülkesinde olup bitenler hakkında konuşabilme, düşünce özgürlüğünü alabildiğince kullanabildiği bir ülke olmaktan çoktan çıkmış durumdayız sanki. Oysa Sayın Başbakan 4. AKP büyük Kongresi’nde ifade etti ki:

“-Yüzde 99’dan bir tanesi bile bize ters de gelse düşünce ve fikirlerini söyleyebilmelidir.”

Doğrudur. Düşünce ve ifade özgürlüğünün olmadığı bir ülkede kimsenin demokrasiden söz etmeye hakkı yoktur.

Şöyle böyle 2010 yılından bu yana yaşadıklarımıza, tanık olduklarımıza bakarsanız medyanın durumunu anlamakta güçlük çekmezsiniz. Yalan yazmak ya da yalanı bir çıkar aracı olarak kullanarak basın ahlakını ve özgürlüğünü, düşüncenin erdemini bir yana koyup ille de bir tarafın yanında olmak tarihinde çok onurlu sayfalar bulunan Türk yazarlık, gazetecilik yaşamının doğasına uyuyor mu yoksa uymuyor mu?

Bu dönemlerin 50 yılını gençliğinden yaşlılığına kadar yaşamış bir gazeteci olarak olup bitenlerden utanıyorum ve inanın kendime yan gelip yatmak ve keyfime bakmayı yakıştıramıyorum.

Bugüne dek tam 15 kitap yazdım. Daha fazlasını yazmak istiyorum ama gözlerim buna elvermez bir durumu yaşıyor.Dün bu sütunu boş bırakmamın iki nedeni vardı birisi gözlerimdeki rahatsızlık ve onunla baş edebilmenin yolları aramak diğeri üst üste iki ameliyat geçirmiş olan eşimle meşgul olmak. Dünkü yazımı yazamamaktan işte bu nedenle kendimi sorumlu hissetmekteyim. Her yazdığım kitapta, yazıda , her televizyon programında insan hak ve özgürlüklerinin yanı sıra insanın en doğal hakkı olan seçme ve seçilme hakkı ve seçilme hakkını yani siyasal hakkını korumayı ilke edindim . Bu nedenle Tahkikat Komisyonlarına çıktım, hapishaneleri sık sık ziyaret ettim.

Amacım demokrasinin tüm özelliklerini , Cumhuriyetin Atatürk tarafından belirlenmiş ilkelerini savunmak oldu Yassıada’da tanıklık yaptım arkasından başında bulunduğum gazetede eski demokratların ellerinden alınan siyasi haklarını iade ettirmek için mücadeleyi bir ulusal ve onurlu görev saydım. Talihli ya da kader diyelim; bana hep ”bunalımlı zamanlarda” görev verdi.

12 Eylül darbesinden sonra kapatılan siyasi partileri, siyasetçilerin savunması da bana düştü. Onda da başarılıydık.Şimdi onlar tıpkı eskiden olduğu gibi yine benim yakın dostlarım .Bunları şunları şunun için yazmak zorunda kaldım ; yazılı ve sözlü basının muhalefet hakkı olmalıdır.Ancak hiç kimseyi yada aileyi hedef alarak, saygı sınırları dışında karalamamak kaydıyla.Yani birilerini”hain” ilan ederek onunla aynı Anayasa masasında bulunmayı içine sindirerek ısrarlara karşın kalkmayı düşünmemek gibi.Onu hani, ilan ederken acaba siz kendinizi nasıl hissediyorsunuz?Hainle Ortak mı?

AYDINLIK

Kurtul Altuğ: İktidarda çöküş sinyalleri /// CC : @Ulusal_Kanal @halilnebiler @AydinlikGazete


AKP 4. büyük kongresinde Sayın Başbakan’ın ko­nuşmasını bütün yandaş televizyonlar aynı anda yayınladı. İktidara teslim olmuş yazılı basın bir gün ön­ceden açıkladı ki Başbakanın bu konuşması “bir manifesto olacaktır“. Yani Başbakan ve AKP Ge­nel Başkanı Tayyip Erdoğan danışmanları tara­fından özene bezene hazırlanan bu konuşmasıyla kongrede, hem AKP’ye bir yol haritası çizecek hem de kendi düşüncesine göre Çankaya Köşkü’ne çı­kıştan sonra, 2023 yılında kendisine 10 yıllık bir süre tanıyarak, ilahi adaleti hiç düşünmeden par­tisine yeni bir düzen verecektir.

Konuşmayı dikkatle dinledim. Geçmiş dene­yimlerimi yakın tarihin sayfalarını karıştırdım:

1957 seçimlerinden sonra Başbakan Mende­res’in ruh hali sanki 2012,4. AKP kongresinde ko­nuşan Başbakan a etki etmişti. 1957 27 Ekim’in- den sonra yakın çalışma arkadaşlarından Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlunun anlatımıyla Mende­res’in durumu şuydu: “Ezgin, bezgin, gergin, son derece kararsız ve tutarsızdı. Şöyle eliyordu: ‘Allah bana bir daha o 27 Ekim gecesini yaşatmasın’.”

Menderes o 27 Ekim gecesini yaşamadı. Da­ha feci ve hak etmediği bir son kendisini bekliyordu.

Erdoğan iktidarının 11. yılında “ustalık devri” di­ye nitelediği süreçte Türkiye’nin en önemli soru­nu dış politikada ve PKK terörünü önlemede hiç­bir başarı sağlayamamıştı. AKP genel başkanının iki yanlı bir tutumu var. TV ekranlarında ya da ba­sına verdiği açıklamalarda başka türlü konuşuyor, halka o artık alıştığımız hatip üslubuyla akıl almaz vaatlerde bulunuyor, yol haritalan belirliyor. Ancak tarihi nitelik taşıyan örneğin; dünyaya verdiği me­sajlarda başka türlü. İşte o nedenle Başbakan’ı bu son genel başkanlık kongresinde Menderes’e ben­zer bir ezginlik, bezginlik ve sıkıntı içinde dinledi­ğimi söyleyebilirim. Menderes’e o kadar benziyordu ki!

Manifesto değil fiyasko

Kongrenin ertesi günü yayınlanan ve çoğu AKP kongresine girmesi yasaklanan muhalif gazeteler­de hep şu başlık yer cildi: “Manifesto değil fiyasko.”

Neden?

Çünkü Atatürk’ün fotoğrafı yanında konuşulanların önceki konuşmalarıyla hiçbir ilgisi yoktu ve Başbakan önündeki sorunları çözmenin çareleri­ni üretmiyor terörle ve terörün başıyla yani İmralı’daki 30 bin insanın katlini gerçekleştiren ve ha­la Kandil’in bu işlere devamına son vermek için İm- ralı sakiniyle görüşeceğini ve artık Kandil’i ve bu­nun meclisteki uzantısı BDP’yi saf dışı edeceğini açık bir biçimde ifade etmiyordu. Tersine kongre üye­lerinin gözyaşı pınarlarını harekete geçirecek ha­masi şiirleri ard arda sıralıyordu. Kongrenin ko­nukları arasında muhalefet partileri yoktu ama ül­kesinde idama mahkûm Irak’lı Haşimi ve Hamas’ın ABD’nin hiç hoşlanmadığı lideri Halit Meşal bu­lunuyordu. En önemlisi ise PKK’nın arkasında dur­duğunu dünya âlemin bildiği ve Irak’ın merkezi ida­resine karşın PKK’ya barınaklık yapan, Türk as­kerlerini şehit eden eşkıyanın barınağı Kuzey Irak özerk bölgesinin ya da kukla devletin başı Mesut Barzani vardı ve Barzani konuşurken akıllara dur­gunluk veren bir AKP grubu sesi yükseliyordu:

“Türkiye seninle gurur duyuyor…”

Şehit ailelerinin yüreği sızladı

Kongrenin genel çizgisinde ne ekonominin ba­kanlar arasında tartışmaya varan tükenişi vardı ne de teröre son verecek bir darbeyi eşkıyanın barınağına indirecek yumruğun sesi.

Allah bir ya bu kongreden Barzani için yükselen “Türkiye seninle gurur duyuyor” sesleri Türkiye’nin her yerinde yaşayan AKP’li şehit ailelerinin yüre­ğini sızlatmıştır. İşin daha acısı 11 yıldır terörle baş edemeyen Başbakanın CHP Genel Başkanını yar­dıma çağırmasıydı. AKP’nin 4. büyük kongresi an­ketlere pek uygun düşmeyen Başbakan’ın şu söz­leriyle noktalandı: “İçimizde nifaka yer yok. Bun­dan sonra değişik unvanlarla yine birlikte çalışa­cağız.” Ve bir ilginçlik de Başbakanın bırakın 2023’ü, 207l’i yani Malazgirt! Ve Alpaslan’ı he­def seçmesi.

Hayalin bu kadarına pes.

AYDINLIK

Kurtul Altuğ: Abdülhamit’e Hayranlık! CC : @Ulusal_Kanal @haliln ebiler @AydinlikGazete


Haber-Türk’ün kurucusu ve sahibi Ufuk Güldemir’in vefatından birkaç ay önceydi. Ufuk’un evi­nin bahçesinde arkadaşları olarak bir masa etrafında toplanmıştık.

Masanın sol başında Liberal Partinin Genel Başkanı Besim Tibuk oturuyordu. Tibuk’un sağında ben, solunda Ufuk Güldemir onun yanın­da Güneri Cıvaoğlu, karşısında Başkurt Okaygün, Mustafa Özkan… Konu AKP iktidarının yürüttüğü politika ve Türkiye’nin durumuydu. Sohbet döndü dolaştı Atatürk’ün devrimleri ve “ulu hakan” diye anılan Abdülhamit kıyaslamasına geldi. Besim Tibuk:

“Bana göre Abdülhamit Osmanlı’nın en dev­rimci padişahıdır. Evimde Abdülhamit ile Atatürk portreleri yan yana durur.” diyordu. Dayanamadım:

“-Yapma Sayın Tibuk. Okuduklarıma göre Ab­dülhamit dünyanın görüp göreceği kompradorla­rın bir numaralısıdır. Bir zamanlar kafandaki libe­ral sistemi Türkiye’ye yerleştirmek için iktidar ol­mayı bekliyordun. Seçimlerde yüzde 1 oy bile ala­madın. Alsaydın orduyu da kendine bağlayacak, ver­gileri kaldıracak, ülkeye mutluluk sağlayacaktın!’” Sonra ekledim:

“- Yahu sayın Tibuk sen ne eksantrik adamsın?” Rahmetli Ufuk gülüyordu ve şöyle diyordu: “-Eksantrik adam. Çok tuttum bu deyişi.” Aradan yıllar geçti şu sıralarda iki kavram tar­tışılıyor. Osmanlı’yı ihya ederek Abdülhamit-i sani (Sonraki Abdülhamit) devrini başlatarak Os­manlı’yı diriltmek ya da Türkiye’yi bölerek, küçük küçük eyaletler yaratarak federatif sisteme geçmek. Şakası bir tarafa ama Türkiye Cumhuriyetinin Baş­bakanı’na Padişah ya da federal devletin başkan­lığını yakıştıranlar bile çıktı. O da dayanamadı ve: “Padişahım var mı diyeceğiniz?” deyiverdi. Oy­sa Sayın Erdoğan bilir ki; demokrasilerde padişah, şah, sultan yoktur.

Borsa simsarları dostu

Cumhuriyetin 89. yılına gireceğimiz şu sıralarda bu tartışmalar neyi işaret ediyor? O halde şu satırlara bir göz atalım: “-Komprador bürokrasisinin tepesinde saray ve özellikle Abdülhamit bulunmaktadır. Abdülhamit, ‘Ulu Hakan’ adıyla bugün dahi bazı çevrelerce poli­tika sahnesinde bayrak olarak kullanılmaktadır. Abdülhamit’i hala aktüel tutan nedir? Bu soruyu cevap­landırmak için Abdülhamit üzerinde biraz duralım.

Abdülhamit, öteki sultanlara pek az benzeyen yeni bir tiptir; Tanzimat’ın (batılılaşma) ortamı için­de yetişmiştir. Avrupai bir ortam içinde yaşamak­tadır. Gecelerini Tarabya’daki malikânesinde Bel­çikalı tuhafiyeci kız Flora Cordiye ile birlikte geçir­mekte, gündüzleri de büyük bir şirketin umum mü­dürü olan İngiliz komşusu Mr. Thomson ile dost­luk etmektedir. Ayrıca Abdülhamit küçük yaştan kapitalizmin borsa oyunlarına ilgi duyan belki de ilk sultandır. Bir İngiliz yazan borsacı Abdülhamit’i şöy­le tanıtmaktadır:

-Beyoğlu’ndaki kahveler yerine Galata’daki bankalara gitmeyi tercih ediyordu. Abdülhamit Rum bankacı Zarifi ve Ermeni borsa simsarı Assani ile bu devirde sıkı bir dostluk kurmuştu. “‘

(Doğan Avcıoğlu, 1968-Türkiye’nin düzeni, S: 141 birinci baskı, Bilgi Yayınlan)

Uzun yıllar boyunca onun bu dostluklara sadık kaldığını biliyoruz. Bu dostlukla, bu şüpheli tanınan tatlı su Frenklerini Yıldız Sarayı’nda verdiği muh­teşem ziyafetlere davet ediyor ve bazı yabancı bü­yükelçilerin merkezlerine wikileaks belgeleri gibi kriptolar yazmasına neden oluyordu. İlk kez ban­kacı Zarifi’nin tavsiyelerine uyarak borsada bazı yatırımlar yaptığı yazılır. Bu yatırımlardan çok mem­nun olmuştur. Tahta çıktığı sırada 70 bin lira de­ğerinde bir serveti vardı.

“Padişah’ın her türlü mali operasyonlardan el­de edilen menfaatlere ve faizciliğe karşı gösterdiği temayül Türk ve İslam geleneklerine o kadar yarı düşüyordu ki. ” (Joan HasHp, Bilinmeyen Tarzla­rıyla Abdülhamit, İstanbul, 1964, S:52-163)

İngilizler için ümit verici

Batı’nın pek sevdiği Abdülhamit Han Batının her dediğini yapmaya o kadar müsaitti ki İngiltere elçisi Sir Henry Elliot ile Disraeli: “Genç sultanın gü­zel ümitler verdiğini” anlatmaktadır. (AGE)

Tam 33 yıl iktidarda kaldı ve bu arada Ayastefanos Anlaşmasının ağır şartlarının hafifletilme­si karşılığında majestelerinin hükümetine 1878′de Kıbrıs Adası’nı lütfetti!

İşte hayranlık duyulan Osmanlı ulu hakanı Ab­dülhamit Han’ın marifetleri…

Neresine özenilir, neresi ihya edilmek istenilir artık anlaşılmalı ve açıklanmalı.

AYDINLIK

Kurtul Altuğ: Muhteşem bir dik duruş: Balyoz /// CC : @Ulusal_Kanal @halilnebiler @AydinlikGazete


TSK’ye 43 yıl “sıdkusadakatla” hizmet etmiş emekli Org. Ergin Saygun bir yandan vücudunu sa­rıp sarmalayan hastalıklarla cebelleşirken bir yan­dan da kendisine ve arkadaşlarına cumhuriyet ta­rihinde görülmemiş ceza yağdıran mahkemeye kar­şı Silivri zindanında bir belgesel kaleme almış.

Belgeselin adı BALYOZ. Balyoz, kaynakçaları ekini saymazsanız tam 385 sayfa. Her bir satın im­bikten geçirilmiş ve TSK’ye çalınan karaya değil ta­rihe kazınacak bir belgesel, karşı iddianame. Tarih günü gelince Balyozu hiç kuşkusuz Türk Ordusu’nun değişik kademelerinde bulunmuş 43 yıllık bir geçmişin acılı savunmasız infazın bir ibret der­si Orgeneral Saygun’un mahkemedeki son sözü şu: “Şimdi kuvvet bizde değil ama hak bizimdir”

Bu demektir ki gün gelip tarih geçmişi araştırırken asıl adil karan verecek ve suçluları ‘Mahkeme-i kübraya bırakmadan” yargılayacak. Orgeneral Say­gun sözlerine “konu çok” diyerek başlıyor. Sonra Nisan 2009 başlarında biri doçent 2 kişinin em­niyetin isteği üzerine “Genelkurmay Başkanlı­ğının tüm yazışmalarını, elde ettikleri bilgileri de­vamlı olarak emniyet ilgililerine ilettiklerinin en ba­şında ben olduğum cihetle benimle görüşmek is­teklerini ilettiler. Tanımadığım için görüşme ta­leplerini kabul etmedim. Yaptığım araştırmada Genelkurmay Başkanlığına verdikleri söylenen dokümanların daha önce başka yerlerde de yayın­lanmış olduğunu ve Genelkurmay Başkanlığından bunları hangi teknik yöntemlerle elde ettiklerini açıklayamadıklarını öğrendim. Genelkurmay Başkan­lığı neticede olayın üzerinde durmamış…”

Orgeneral Ergin Saygun çalınan bilgi ve belge­lerle sahte evrak üretme mekanizmasının nasıl ça­lıştığını ayrıntılarıyla anlatıyor.

Asıl hedef TSK

Orgeneral Ergin Saygun Beyaz Saray’a girer­ken kendisini kontrolden geçirmek isteyenlere ka­fa tutan adam. Orgeneral Saygun malum ve yan­daş basının mal bulmuş mağribi gibi kendisiyle il­gili uydurma belgeler karşısında gerisindeki ko­mutanlara en azından meslek saygısıyla, silah ar­kadaşlığı vefasıyla güvenen ve güveni boşa çıkan cesur, omurgası dik. Emperyalizme kafa tutan ko­mutan. Tıpkı Çetin Doğan paşa gibi ve ne yazık ki ondan sonra gelenler onun emeklilik hayatını ta­mamlamasına bile kapı aralamadılar ve Atatürkçülük yerine Atatürk’ün ordusunu bu hale getirmekle Rüş­tü Erdelhun olayına bile rahmet okuttular. Kimi kı­sacık boyuyla akıl ve mantık dışı entrikaların oda­ğı oldu kimi Büyükanıt’ken “özgür generalliğe” ar­kadaştan hapishanelere taşınırken ve oralarda hücrelere kapatılırken kendisine hediye edilen zırhlı otomobilin keyfini çıkarmakta ve kimse onu sorgulamamakta. Kimi toplumun limitlerini TSK’nin geleneksel ilkeleri olan Atatürkçü düşünce sistemini savunurken Çankaya’ya taşınan irticaya boyun eğen ve yine de Silivri’yi boylayan ve oradan iktidara te­şekkürle beyan eden Orgeneral…

Balyoz davası ve sonuçlarını Ergin Saygun ki­tabında anlatıyor. Sorunun nereden kaynaklandı­ğını açık açık yazıyor. Satılmış ve saygınlığını kay­betmiş medya umursamıyor ama bu cesur yürek Türk ulusunun sabrını test ediyor! 0 ne çatlamaz ne çakaralmaz eski tüfek gibi giderek anlamsızla- şan sabrını.

Bomba ne zaman patlayacak

Sayın Başbakan halkın kamının şişini indirmeye çalışıyor: Hele bekleyin daha dava bitmedi bunun Yargıtay’ı var” diyor. Umarım Başbakan haklı çıkar. Ummarım ki Balyoz davasından hüküm giymiş ve sa­vunma hakkından mahrum kılınmış bu insanlar ve aileleri Türk ulusunun hafızalarından kolay silinir. Bü­yük edip ve yazar Ömer Seyfettin “Bomba” isimli öyküsünde Bulgar Komitacılarının nişanlısını elinden alıp giden sonra onun kellesini kesip bir pakete ko­yarak eşi olacak kadına gönderdikleri gibi sanki iki­de bir bağırıyorlar: “Magda bomban patlayacak” bomba patlayınca gerçek ortaya çıkıyor, yalan ve iha­net ortalara saçılıyor. Bakalım Balyoz bombası Türk ulusunun elinde ne zaman patlayacak.

AYDINLIK

İSTİHBARAT ALANI

Sınırsız, Seçkin, Sansürsüz, Kemalist Haber Blogu

Derin İstihbarat

strateji, güvenlik, araştırma, istihbarat, komplo teorileri, mizah, teknoloji, mk ultra, nwo

İSTİHBARAT

Şifresiz Yayın!

%d blogcu bunu beğendi: