Etiket arşivi: mustafa mutlu

MUSTAFA MUTLU : Balbay: 29 Ekim’de ve 10 Kasım’da karşı devrime ‘Dur’ denildi!


Silivri’den Notlar (2)

Mustafa Mutlu

Silivri 1 No’lu Cezaevi’nin açık görüş salonunda bu kez Cumhuriyet yazarı ve CHP İzmir Milletvekili Mustafa Balbay’ı bekliyorduk…

Salonun dip tarafındaki kapının önü hareketlendi; içeriye koşarak, hayır koşarak değil uçarak Mustafa girdi. Hepimiz ayaktaydık, ona en yakın olan da bendim. On beş, on altı adımlık mesafeyi nasıl aştı, belimden sarılıp beni bu koca cüssemle nasıl havaya kaldırdı, bir tur attırıp nasıl yere bıraktı hatırlamıyorum.

O kasvet dolu salon birden bayram yerine döndü; sevinç çığlıkları beyaz badanalı duvarlarda yankılandı. Kucaklaşma ve çığlıklaşma faslı bittikten sonra masaya oturduk.

DENİZ GERÇEĞİ ÖĞRENMİŞ!

Müyesser Yıldız ona Ankara’dan buraya gelmek için arabayla yaptığı yolculuğu, Bolu’nun onu bekleyen çamlarını anlattı. Sonra henüz 6 aylıkken babasından ayrı kalan Deniz Balbay’dan söz etti. Laf Deniz’e gelince Mustafa’nın gözleri buğulandı.

Hani annesi Deniz’i açık görüşlere getirdiğinde babasının havaalanında çalıştığını, onun için bu kadar çok aramalardan geçtiklerini söylüyordu ya… İşte bu “beyaz yalan”ın sürüp, sürmediğini sordum Balbay’a…

“Yok” dedi, hüzünle… “Artık hapiste olduğumu biliyor!”

Deniz’in bunu öğrenince verdiği tepkiyi sormaya cesaret bile edemedim!

NİÇİN ORADASINIZ BİLİYORUM, AMA…

Sonra günlerinin nasıl geçtiğini anlatmaya başladı. Cezaevindeki altıncı kitabını bitirmiş; bugünlerde piyasada olacakmış. Adı, “O Mektubu Yazan Bendim…”

Dört yıldır kendisine gelen 30 bin mektup arasından bazılarını seçmiş ve kendisini en çok etkileyenleri kitaplaştırmış:

“Bu kitaptaki mektuplar aslında Türkiye’nin bugünkü halini resmediyor: Müthiş bir karamsarlık ve müthiş bir iyimserlik… Bu ikilemi anlatan bir mektup örneği vereyim. Aynen şöyle diyordu mektubunda okurum: ‘Niçin oradasınız biliyorum… Ne yapacağımı bilemiyorum!’

Kitaba ismini veren mektup da harika: Okurumun biri bana çeşitli hitaplarla defalarca mektup yazmış ama başına gelebileceklerden korktuğu için hiçbirinde gerçek ismini belirtmemiş… İkinci yılın sonunda nihayet cesaretini toplamış ve itirafta bulunmuş: ‘Mustafa Bey… O mektupları yazan bendim!’ İşte bu kitapla oyalanmak bana çok yaradı. Umarım o kadar kalmam ama eğer onlar tutmakta ısrar ederlerse 2013’ün ilk üç ayına kadar yapacaklarımı planladım: Bir kitap daha yazacağım: Buranın tiyatrosunu…”

SİLİVRİ, SAATLERİ BİLE DURDURUYOR…

Sonra söz, cezaevi koşullarına geliyor… Barışlar’ın tahliyesinden sonra cezaevi yönetimi nihayet tekrar Tuncay Özkan’la birlikte kalmalarına izin vermiş… Bunun için çok mutlu. ‘Gerisini biliyorsunuz zaten’ diyor ve içini çekerek, onu duygulandıran bir olayı anlatıyor:

“Hücrelerimiz hiç güneş almıyor. Bu yüzden her yer nem içinde. Kayınpederimin düğünde bana taktığı bir saat vardı. İkide bir durmaya başladı. Ziyarete geldiğinde eşime verdim saati, Ankara’daki servisine götürdü. Tamirci saati görünce şaşırmış, ‘Akıl almaz şey, suya mı düştü bu saat? Oksitlenmiş… Artık çalışmaz’ demiş… Yani… Silivri, saatleri bile durduruyor! Ben ise saate ve zamana inat kendime bakmaya, iyi beslenmeye, spor yapmaya devam ediyorum.”

TÜRKİYE’NİN EN ÇOK KÖŞE DÖNEN ADAMI!

Sonra gülmeye başlıyor:

“Havalandırma 5 adıma 14 adım. Koşuyorum. Beş adımda bir köşe dönüyorum, sonra 14 adımda bir tekrar köşe dönüyorum. Yani durmadan köşe dönüyorum. İddia ediyorum: Türkiye’de bir günde en çok köşe dönen insan benim! Ahdım var, buradan çıkınca 19 Mayıs Maratonu’na katılacağım. Ama burada ‘köşe dönerek’ koşmaya o kadar alıştım ki, o maratonda düz koşabilir miyim bilmiyorum?

BOMBACILARA İŞ…

Nihayet davaya geliyor söz… Bu davada yargılanan hiç kimsenin birbirine benzemediğini ama herkesin büyük bir hukuksuzluk yaşadığını söylüyor Mustafa ve bir de örnek veriyor:

“Ben çay istiyorum, Cumhuriyet’i bombalayan çocuklar getiriyor… Kaderin cilvesine bakar mısınız? Adam Cumhuriyet’i bombalamış ama yazarına çay getirmek için arkadaşlarıyla yarışıyor. Severek istiyor yapıyor bunu. Ben de onları seviyor ve anlıyorum. Hatta dışarısı için plan yaparlarken, benden kendilerine Cumhuriyet’te iş bulmamı bile istiyorlar.”

“Bunları yazalım?” diye soruyorum, “Yazın elbette… Artık hayatımda hiçbir şeyi gizli saklı yapmamaya karar verdim” diye yanıtlıyor ve ekliyor:

“Artık ‘şu gün çıkarım’ın hesabını yapmıyorum! Burada 10 yıl ceza alanlar var, onlara ‘Hadi yine iyisiniz; hiç değilse çıkacağınız tarih belli’ diyorum.”

29 EKİM VE 10 KASIM

“Ben buraya düşmeden önce gazeteci Mustafa Balbay’dım. Şimdi elinde kalemi olan bir siyasetçiyim. Neresinden tutabilirsem, iç barış için bir şeyler yapmak istiyorum” diyor ve son dönemde kendisini en mutlu eden gelişmenin 29 Ekim’de yaşandığını belirtiyor:

“29 Ekim ve 10 Kasım, karşı devrimin, anıtların önünde durdurulmasıdır. İktidar ne zaman Cumhuriyet devriminin anıtlarına yöneldi; halk o zaman ‘Artık yeter’ dedi.”

‘AĞZIMI AÇMAYA KORKUYORUM!’

Mahkemenin kendilerine karşı tavrına ise tepkili Balbay:

“Artık duruşmalarda ağzımı açmaya korkuyorum, sonsuza kadar duruşmadan men cezası verecekler diye… Sadece ‘Söz hakkımı istiyorum’ dediğim için 16 duruşmaya katılmama cezası verdiler. Bu davada iç hukuk yolları da dış hukuk yolları da bitti. Çünkü Anayasa Mahkemesi’ne bireysel başvuru hakkının tanınmasıyla Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne giden süreç uzatıldı.”

***

Bir saat nasıl geçiyor, anlamıyoruz… Geldiği gibi güle oynaya gidiyor. Bana bir çay borcu olduğunu hatırlatıyorum, göz kırpıyor ve gülümseyerek yanıt veriyor giderken:

“Çay ne demek… Hani şu, su katılınca beyazlanan şey vardı ya adını unuttum; ondan içeriz belki!”

DEVAMI YARIN!

*****

GÜNÜN SORUSU

Soru, yine kendime:

Cezaevinde çile çekenler bu kadar umutluyken, dışarıdaki bu umutsuzluğun nedeni ne?

MUSTAFA MUTLU : Silivri’deydim!


Dün Silivri’deydim… Türkiye Gazeteciler Federasyonu’nun her ay düzenlediği "tutuklu gazetecileri ziyaret" programına katılan gazeteciler arasında bu kez ben de vardım.

Heyette benim dışımda Türkiye Gazeteciler Federasyonu Başkanı Atilla Sertel, deneyimli gazeteci ve yazar Altan Öymen, Aydınlık Gazetesi Yazarı Halil Nebiler, Odatv Davası’nın tutuksuz sanığı yazar Müyesser Uğur Yıldız ile İzmirli gazeteci dostlarımız bulunuyordu.

Tutuklu gazeteciler Mustafa Balbay, Tuncay Özkan, Soner Yalçın, Mehmet Deniz Yıldırım, Hikmet Çiçek’le tek tek “açık görüş” yaptık…

Daha önce de yazmıştım; bu tutuklu gazetecilerden Mustafa Balbay’la Ankara’daki bir resepsiyonda bir kez merhabalaşmamız vardı…

Tuncay Özkan ile iki kez “gazeteci” olarak görüşmüştüm.

Soner Yalçın’la da Antalya’da bir kez el sıkışmıştık…

Diğerlerini ise düne kadar hiç görmemiştim.

Bu dava, içerideki ve dışarıdaki gerçek gazetecileri “dost” yaptı, “kardeş” yaptı…

Hayatımda ilk kez karşılaştığım bu insanlarla bir kucaklaşmamız vardı ki; görmenizi isterdim!

***

Görüşmede konuştuklarımızı yarın yazacağım.

Şu kadarını söyleyeyim; aralarından bazılarının tutukluluk süresi beş yıla yaklaştı. Üstelik birçoğu içeride disiplinsiz tavır takınan tutukluların atıldığı “tecrit hücresi”nde, deyim yerindeyse cezalandırılıyor.

Yine de birini bile “yıkılmış” görmedim…

Hadi; bir de itirafta bulunayım:

Eğer ille de “umutsuz” olan birilerini anlatmam gerekiyorsa, emin olun onları ziyaret etmeye giden biz, çok daha fazla umutsuzduk!

Mustafa dimdikti, gülüyordu, ekranlardan bildiğim heyecanından hiçbir şey yitirmemişti.

Tuncay, yaşadığı onca hayal kırıklığına karşı asla teslim olmadığını her davranışıyla kanıtlıyordu.

Soner’in duruşmasına sadece bir gün kalmıştı… Hepimiz onun bu duruşmada tahliye edileceğine inanıyorduk ama o yine de bir “pay” koymayı tercih ediyordu.

***

Görüşmeden çıktıktan sonra hep aynı soruyu sordum kendime:

Daha önce hiçbir yakınlığım olmayan bu insanlarla, nasıl oluyordu da kırk yıldır dostmuşuz gibi hissediyordum kendimi?

Onlar bizi görünce neden bu kadar heyecanlanabiliyordu?

Bu sorunun yanıtı “giz” değil elbette:

Evet, çoğunu tanımıyordum. Dünya görüşlerimiz uymuyordu. Hayat tarzımız farklıydı.

Ama bizi birleştiren tek bir şey vardı:

Mesleğimiz!

Bugün tutuklu olan onlar da onları ziyarete giden biz de bu mesleğin ve meslek etiğinin bağımlısıydık! Kalemimizi satmadan, yurtsever bir tavırla gazetecilik yapmaktı ortak paydamız…

***

Gazetecilik… Ama adam gibi gazetecilik zor zanaattır bizimki gibi ülkelerde! Kalemin, kendi başına doğrulttuğun bir silahtır aslında…

Her yazında, her haberinde kendi başına iş açarsın çünkü… Birilerini rahatsız edersin! Tekerlerine çomak sokarsın… Bunun karşılığını da kimi zaman manevi tazminat vererek paranla, kimi zaman özgürlüğünle, kimi zaman da canınla ödersin…

Ve birilerinin her fırsatta söylediği gibi Boğaz kenarındaki yalılarda oturup, altın kadehlerde şarap içerek almazsın karşılığını! Hatta o yalılardan bir kez bile içeri girmişliğin yoktur.

Onu yapabilenler, zaten gazeteci olanlar değil, gazeteciliği kullananlardır… Güçten ve güçlüden yana olanlardır.

Dün ben Silivri’de…

Gerçek gazetecilerle…

Gerçek gazetecileri ziyaret ettim!

Devamını merak ediyorsanız…

Yarın bu köşede olun!

*****

GÜNÜN SORUSU

Başbakan’ın idam cezasının yeniden getirilmesiyle ilgili sözleri Avrupa Birliği’nden tepki görünce, Dışişleri Bakanı açıklama yapmış ve Başbakan’ın yanlış anlaşıldığını aslında böyle bir niyetleri olmadığını açıklamak zorunda kalmış… Sorum ortaya:

Başbakan bugüne kadar hangi söylediğinden vazgeçti?

*****

Turnikeler yine yoktu ama…

Hatırlarsınız; Genelkurmay Başkanlığı, Cumhuriyet Bayramı’nda Anıtkabir’i ziyaret edenlerin sayısının “turnikelerin kullanılmaması” nedeniyle saptanamadığını açıklamıştı.

Yani 29 Ekim’de bayram kutlamak için Birinci Meclis’in önünde buluşup Anıtkabir‘e yürüyen, bu yüzden de polisin biber gazlı ve tazyikli sulu saldırısına uğrayan yurttaşlarımızın sayısı tespit edilememişti.

Aynı Genelkurmay Başkanlığı önceki gün bir açıklama daha yaptı ve 10 Kasım Atatürk’ü Anma Günü’nde 413 bin 568 kişinin Anıtkabir‘i ziyaret ettiğini bildirdi.

Bu sayının geçen yıl 181 bin 064, önceki yıl ise 198 bin 544 kişi olduğu bilgisi de açıklamada yer aldı.

Bu yıl ben de 10 Kasım’da Anıtkabir’i ziyaret edenlerin arasındaydım.

29 Ekim’de çalışmayan turnikeler yine çalışmadı…

İddia ediyorum; yüz binlerce kişi o turnikelerden yine geçmedi! Çünkü ortada turnike falan yoktu!

İyi de 29 Ekim’de “Turnikeler kullanılmadı” diyerek sayı açıklamayan Genelkurmay, 10 Kasım‘daki sayıyı nasıl oldu da bu kadar net bir şekilde belirledi?

Fotoğraf çekip tek tek saydılar desek, bu da mümkün değil; çünkü ziyaretçiler gün boyu değişti…

Genelkurmay Başkanlığı acaba 29 Ekim’de becerilemeyen “sayma” işinin, 10 Kasım’da başarılmasının sırrını bizimle paylaşır mı?

MUSTAFA MUTLU : Silivri’deydim! /// CC : @BalbayMustafa @MustafaBalbay @mbalbay35 @mustafabalbay35 @Balb ayM


Dün Silivri‘deydim… Türkiye Gazeteciler Federasyonu’nun her ay düzenlediği “tutuklu gazetecileri ziyaret” programına katılan gazeteciler arasında bu kez ben de vardım.

Heyette benim dışımda Türkiye Gazeteciler Federasyonu Başkanı Atilla Sertel, deneyimli gazeteci ve yazar Altan Öymen, Aydınlık Gazetesi Yazarı Halil Nebiler, Odatv Davası’nın tutuksuz sanığı yazar Müyesser Uğur Yıldız ile İzmirli gazeteci dostlarımız bulunuyordu.

Tutuklu gazeteciler Mustafa Balbay, Tuncay Özkan, Soner Yalçın, Mehmet Deniz Yıldırım, Hikmet Çiçek’le tek tek “açık görüş” yaptık…

Daha önce de yazmıştım; bu tutuklu gazetecilerden Mustafa Balbay’la Ankara’daki bir resepsiyonda bir kez merhabalaşmamız vardı…

Tuncay Özkan ile iki kez “gazeteci” olarak görüşmüştüm.

Soner Yalçın’la da Antalya’da bir kez el sıkışmıştık…

Diğerlerini ise düne kadar hiç görmemiştim.

Bu dava, içerideki ve dışarıdaki gerçek gazetecileri “dost” yaptı, “kardeş” yaptı…

Hayatımda ilk kez karşılaştığım bu insanlarla bir kucaklaşmamız vardı ki; görmenizi isterdim!

***

Görüşmede konuştuklarımızı yarın yazacağım.

Şu kadarını söyleyeyim; aralarından bazılarının tutukluluk süresi beş yıla yaklaştı. Üstelik birçoğu içeride disiplinsiz tavır takınan tutukluların atıldığı “tecrit hücresi”nde, deyim yerindeyse cezalandırılıyor.

Yine de birini bile “yıkılmış” görmedim…

Hadi; bir de itirafta bulunayım:

Eğer ille de “umutsuz” olan birilerini anlatmam gerekiyorsa, emin olun onları ziyaret etmeye giden biz, çok daha fazla umutsuzduk!

Mustafa dimdikti, gülüyordu, ekranlardan bildiğim heyecanından hiçbir şey yitirmemişti.

Tuncay, yaşadığı onca hayal kırıklığına karşı asla teslim olmadığını her davranışıyla kanıtlıyordu.

Soner’in duruşmasına sadece bir gün kalmıştı… Hepimiz onun bu duruşmada tahliye edileceğine inanıyorduk ama o yine de bir “pay” koymayı tercih ediyordu.

***

Görüşmeden çıktıktan sonra hep aynı soruyu sordum kendime:

Daha önce hiçbir yakınlığım olmayan bu insanlarla, nasıl oluyordu da kırk yıldır dostmuşuz gibi hissediyordum kendimi?

Onlar bizi görünce neden bu kadar heyecanlanabiliyordu?

Bu sorunun yanıtı “giz” değil elbette:

Evet, çoğunu tanımıyordum. Dünya görüşlerimiz uymuyordu. Hayat tarzımız farklıydı.

Ama bizi birleştiren tek bir şey vardı:

Mesleğimiz!

Bugün tutuklu olan onlar da onları ziyarete giden biz de bu mesleğin ve meslek etiğinin bağımlısıydık! Kalemimizi satmadan, yurtsever bir tavırla gazetecilik yapmaktı ortak paydamız…

***

Gazetecilik… Ama adam gibi gazetecilik zor zanaattır bizimki gibi ülkelerde! Kalemin, kendi başına doğrulttuğun bir silahtır aslında…

Her yazında, her haberinde kendi başına iş açarsın çünkü… Birilerini rahatsız edersin! Tekerlerine çomak sokarsın… Bunun karşılığını da kimi zaman manevi tazminat vererek paranla, kimi zaman özgürlüğünle, kimi zaman da canınla ödersin…

Ve birilerinin her fırsatta söylediği gibi Boğaz kenarındaki yalılarda oturup, altın kadehlerde şarap içerek almazsın karşılığını! Hatta o yalılardan bir kez bile içeri girmişliğin yoktur.

Onu yapabilenler, zaten gazeteci olanlar değil, gazeteciliği kullananlardır… Güçten ve güçlüden yana olanlardır.

Dün ben Silivri’de…

Gerçek gazetecilerle…

Gerçek gazetecileri ziyaret ettim!

Devamını merak ediyorsanız…

Yarın bu köşede olun!

*****

GÜNÜN SORUSU

Başbakan’ın idam cezasının yeniden getirilmesiyle ilgili sözleri Avrupa Birliği’nden tepki görünce, Dışişleri Bakanı açıklama yapmış ve Başbakan’ın yanlış anlaşıldığını aslında böyle bir niyetleri olmadığını açıklamak zorunda kalmış… Sorum ortaya:

Başbakan bugüne kadar hangi söylediğinden vazgeçti?

*****

Turnikeler yine yoktu ama…

Hatırlarsınız; Genelkurmay Başkanlığı, Cumhuriyet Bayramı’nda Anıtkabir’i ziyaret edenlerin sayısının “turnikelerin kullanılmaması” nedeniyle saptanamadığını açıklamıştı.

Yani 29 Ekim’de bayram kutlamak için Birinci Meclis’in önünde buluşup Anıtkabir‘e yürüyen, bu yüzden de polisin biber gazlı ve tazyikli sulu saldırısına uğrayan yurttaşlarımızın sayısı tespit edilememişti.

Aynı Genelkurmay Başkanlığı önceki gün bir açıklama daha yaptı ve 10 Kasım Atatürk’ü Anma Günü’nde 413 bin 568 kişinin Anıtkabir‘i ziyaret ettiğini bildirdi.

Bu sayının geçen yıl 181 bin 064, önceki yıl ise 198 bin 544 kişi olduğu bilgisi de açıklamada yer aldı.

Bu yıl ben de 10 Kasım’da Anıtkabir’i ziyaret edenlerin arasındaydım.

29 Ekim’de çalışmayan turnikeler yine çalışmadı…

İddia ediyorum; yüz binlerce kişi o turnikelerden yine geçmedi! Çünkü ortada turnike falan yoktu!

İyi de 29 Ekim’de “Turnikeler kullanılmadı” diyerek sayı açıklamayan Genelkurmay, 10 Kasım‘daki sayıyı nasıl oldu da bu kadar net bir şekilde belirledi?

Fotoğraf çekip tek tek saydılar desek, bu da mümkün değil; çünkü ziyaretçiler gün boyu değişti…

Genelkurmay Başkanlığı acaba 29 Ekim’de becerilemeyen “sayma” işinin, 10 Kasım’da başarılmasının sırrını bizimle paylaşır mı?

Taşları bağlayıp köpekleri salarsan


Mustafa Mutlu – Ergenekon Davası’nın sırrı dün çözüldü…

Genelkurmay Başkanı’nı, hayatlarını terörle mücadeleye adayan ve 2000’li yılların hemen öncesinde teröre büyük darbe indiren komutanları, terör karşıtı yazarları, hukukçuları, akademisyenleri “terörist” olarak suçlayan “gizli” tanıklardan birinin kimliği, kendi talebiyle açıklandı…

Ve ortaya kim çıktı?

Bir zamanlar terör örgütünün “iki numarası” olan…

Elinde yüzlerce askerimizin ve sivilimizin kanı bulunan…

Bu yüzden de yakalanıp, yargılanan ve idam cezasına çarptırılan…

Ama “idam cezası”nın kaldırılmasıyla “ip”ten kurtulan…

Şemdin Sakık…

Ergenekon Davası’nın görüldüğü İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi’nin çok ciddiye aldığı o “gizli” tanıklardan “Deniz” kod adlı olanı; meğer bu katilmiş!

***

Evet; katiller de tanık olabilir…

Ama tanıklıkları, kendilerini yakalayan ve eğer adalet karşısına çıkaran kişilerle ilgiliyse… Söyleyecekleri her zaman kuşkuyla karşılanır!

Çünkü o sözlerin arkasında “intikam” duygusunun yattığı bilinir!

Vereceği ifadenin, “Beni yaktınız, ben de sizi yakacağım” hırsından kaynaklandığı düşünülür.

Devlet eğer gerçekten devletse… Kendisini korumak için canları pahasına bu örgütlerin üzerine giden askerini, güvenlik görevlisini; enseyi ele veren teröristlerin bu tür saldırılarına muhatap etmez…

Çünkü (Teşbihte hata aranmaz) “taşları bağlayıp, köpekleri salarsan” o köyde huzur kalmaz!

***

Lütfen düşünün:

Genelkurmay Başkanı sanık ve tutuklu…

Kuvvet komutanları sanık ve tutuklu…

Terörle mücadele eden komutanlar ve kahraman askerler sanık ve tutuklu…

Terörün gizli planlarını aydınlığa çıkarmak için gözünü kırpmadan yazan gazeteciler sanık ve tutuklu…

Terör örgünün militanlarını yargılayan hukukçular sanık ve tutuklu…

Yani hepsi “bağlı…”

Kim değil?

Bu ülkeyi kana bulamaktan hüküm giymiş iki numaralı kişi! Döktüğü kanların bedelini cezaevinde ödüyor ama intikam planlarını özgürce uygulayabiliyor.

Helal olsun; böyle demokrasiye…

***

Eğer mahkemenin sanıkları yıllardır tutuklu olarak yargılamasının ve tahliye taleplerini her defasında “çok önemli suç şüphesi” nedeniyle reddetmesinin dayanaklarından biri de Şemdin Sakık gibi “gizli” tanıkların verdiği ifadelerse…

Eğer bugüne kadar kanıtlanamayan ve “işlendiği varsayılan suçlar”, bu ifadelerdeki suçlamalarsa…

Yüzlerce sanığın özgürlükleri bu yüzden kısıtlanıyor, yakınlarına bu yüzden acı çektiriliyorsa…

Açık açık yazmakta yarar var:

Bu saatten sonra bu ülkede kimse terörle falan mücadele etmez kardeşim!

Bu böyle biline…

*****

DEB…

Eğitim-Sen Adana Şube Başkanı Kâmuran Karaca, Yüreğir İlçesi’ndeki bir ilköğretim okulunun müdürünün, okulu dini kurallara göre yönetmeye çalıştığını iddia etmiş.

Karaca bu okulda öğrencilerin dini ağırlıklı dersleri seçmek zorunda bırakıldığını, müdürün ansiklopedi ciltlerindeki ünlü ressamların çizdiği kadın resimlerini yırttığını, evinden kaçan bir kız öğrencinin “Şeri kurallara göre” yargılanmasını istediğini söylemiş…

Milli Eğitim Bakanı’na üç sorum var:

1) Bu okul müdürünü, ülkemizdeki bütün okulların müdürlerine örnek gösterecek misiniz?

2) Acaba kendisini ne zaman terfi ettirip, bir ilçeye Milli Eğitim Müdürü yapacaksınız?

3) Bakanlığınızın ismini ne zaman Dini Eğitim Bakanlığı (DEB) olarak değiştireceksiniz?

*****

GÜNÜN SORUSU

Ankara büromuzdaki cevval kardeşimiz Kıvanç El’in haberine göre, YÖK Yasa Taslağı belli olmuş… Üniversitelerdeki Atatürk İnkılâpları ve Türk Dili dersleri kaldırılıyormuş. Ayrıca “Yükseköğretimin Amacı” başlıklı bölümden “Atatürk İlkeleri doğrultusunda eğitim” maddesi de çıkarılıyormuş… Sorum, Atatürk’ün adını bir yerlerden çıkarmayı bize “reform” olarak sunan zavallılara:

Bu ülkede 1 milyon 370 bin kişi Mustafa, 428 bin kişi Kemal ve 24 bin kişi de Ata ismini taşıyor… Onların isimlerini de silebilecek misiniz?

*****

Aaaaaa… Bizde petrol mü varmış?

Kilis Su Arıtma Tesisleri’nin deposu için yapılan kazı sırasında petrol bulgusuna rastlanmış…sadece 12 metre derinliği inmişler ki; ne görsünler?

Asfalt gibi bir tabaka…

Durumu hemen Kilis Belediye Başkanı Abdi Bulut’a bildirmişler…

O da kazı yerine gelmiş, tabakadan çıkartılan bir parçayı hemen piknik tüpü üzerine yakmış… Parça, hemen alev alıp yanmış…

Yanarken de petrol kokusu yaymış…

Güneydoğu’nun iki yanındaki üç komşu ülke, yani İran, Irak, Suriye, dünyanın en önemli petrol rezervlerine sahipken ve petrolden milyarlarca dolar kazanırken… Yabancı petrol devleri bizde nedense 80 yıldır petrol bulamıyor…

Görünen o ki; topraklarımızdaki petrolün sabrı kalmamış, artık kimsenin bulmasını beklemeden kendiliğinden fışkırıyor…

Peki; biz bu durum karşısında ne yapacağız?

O yabancı şirketleri ve görevi petrol bulmak olan TPAO’yu sorgulamayı aklımıza bile getirmeden, sadece şaşıracağız:

“Aaaaaaaaaaaaaaa… Biz de petrol mü varmıııııışşş!”

MUSTAFA MUTLU : Takunyalı üniversite…


Takunyalı üniversite…

Önümde birkaç idealist gazetecinin ve bilim insanının tüm yoksunluklara karşın inatla yayınladığı aylık Bilim ve Gelecek isimli derginin 104‘üncü sayısı duruyor. Bu ayın kapak konusu oldukça ilginç… Önce üst başlıkları verelim:

“Türkiye’nin rektör haritası… ‘Gül’ kokulu rektörler… “

Ve başlık:

“Takunyalı Üniversite…”

***

Yeni öğretim yılı başladı ya; dergi, 103 devlet üniversitesini tek tek incelemiş… Bu 103 üniversitenin rektörlerinin, kamuoyunun gündemine nasıl geldiklerini araştırmış…

Tablonun tümüne bakıldığında görünen manzara şuymuş:

Bir kere, söylenenin aksine, rektör atamalarında liyakatin dikkate alındığı doğru değilmiş… Yeni atanan rektörlerin tamamına yakını bilimsel yeterlilikleriyle, başarılarıyla değil; siyasi tutumlarıyla o koltuklara oturmuş…

Örneğin türbana destek vermeyen hiçbir aday, rektör olarak atanmamış! Ama ismi intihalle (aşırma) anılan ve bu nedenle uluslararası bilimsel yayınlardan çıkartılmış bazı öğretim üyeleri bile sırf türbana destek verdikleri için koltuğu kapmış!

Araştırmanın ortaya koyduğu bir gerçek de muhalif öğretim görevlilerinin, haklarında açılan soruşturmalarla susturulduğu, cezalandırıldığı ve sonuçta da görevden alındığı… Onlardan boşalan kadroların hızla siyasete veya cemaate bağlı ilahiyatçı öğretim görevlileriyle doldurulduğunu ise; sanırım söylemeye bile gerek yok…

Dönüşümün bir başka göstergesi de Adem Tatlı!

Anlamadınız mı?

Açıklayayım: Adem Tatlı diye “Evrim Teorisi”ne şiddetle karşı çıkan bir “adem oğlu” varmış… Üniversiteler “sempozyum” ya da “bilimsel toplantı” adı altında etkinlikler düzenleyerek Adem Bey‘i davet ediyormuş… O da gittiği her üniversitede, Hz. Adem‘in boyunun 30 metre olduğunu ve insanlarla dinozorların bir dönem birlikte yaşadığını anlatıyormuş…

Bilim ve Gelecek Dergisi bu saptamaları yapmakla kalmamış, 103 devlet üniversitesinin rektörünü tek tek büyüteç altına yatırmış… İşte bazıları:

***

Abant İzzet Baysal Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Hayri Coşkun: AKP milletvekilleriyle “destek” toplantıları yapmış…

Adana Bilim ve Teknoloji Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Adem Ersoy: AKP‘den Adana Milletvekilliği için aday adayı olmuş; ama milletvekili olamayınca rektörlükle onurlandırılmış…

Ağrı İbrahim Çeçen Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. İrfan Aslan: Türbana Özgürlük Kampanyası’nın imzacılarındanmış…

Ahi Evran Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Sebati Kudret Saylam: Kırşehir‘deki üniversitede ilk icraatı, yüzme havuzuna erkeklerin ve kadınların birlikte girmelerini engellemek olmuş…

Amasya Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Metin Orbay: Bu yılın haziran ayında Nakşibendi Şeyhi Hamza Nigâri hakkında, “Karabağ’dan Amasya’ya Bir Gönül Köprüsü” isimli konferans düzenlemiş ve Nakşibendi Şeyhi‘ne övgüler düzmüş…

Atatürk Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Hikmet Koçak: Yurt sorunu yaşayan öğrencilerine üniversitenin resmi internet sitesinden bir mesaj vererek, “Kırkıncı Hoca Cemaati’yle iyi ilişkiler kurduk. Bu cemaatin yurtlarından yararlanabilmenize imkan tanıyan mukaveleyi Sayın Hocaefendi’nin lütfu ile nihayete erdirmiş bulunuyoruz” demiş…

Bingöl Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Gıyasettin Baydaş: Kutlu Doğum Haftası etkinliklerini kesinlikle kaçırmıyormuş!

Bursa Teknik Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Ali Sürmen: Said-i Nursi hayranıymış ve bunu gizleme gereği bile duymuyormuş…

Çanakkale On Sekiz Mart Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Sedat Laçiner: Star Gazetesi‘nde köşe yazarlığı yapan Rektör Bey, sıkı bir AKP‘liymiş…

Dicle Üniversite Rektörü Prof. Dr. Ayşegül Jale Saraç: 2007 genel seçimlerinde AKP‘den Diyarbakır sekizinci sıra milletvekili adayıymış…

Eskişehir Osmangazi Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Hasan Gönen: 2009 yerel seçimlerinde AKP‘nin büyükşehir belediye başkan adayıymış…

Gümüşhane Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. İhsan Günaydın: Gümüşhane‘de düzenlenen hiçbir dini etkinliği kaçırmıyormuş…

Iğdır Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. İbrahim Hakkı Yılmaz: “Tek yol İman ve İnanç” sloganıyla tanınıyormuş…

İstanbul Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Yunus Söylet: Türbana Özgürlük bildirisinin örgütleyicilerindenmiş…

İstanbul Medeniyet Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Hamit Okur: haber7.com isimli tarikat sitesinin yazarıymış…

İzmir Kâtip Çelebi Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Galip Akhan: Cumhurbaşkanı‘nın dayısının damadıymış…

***

Binbir özveride bulunup, çağdaş bilimden nasiplerini alsınlar diye çocuklarımızı üniversitelere gönderiyoruz…

Ama o üniversiteleri birkaç örneğini verdiğim bu “yetkin” bilim insanları (!) yönetiyor…

Ne kadar şanslıyız değil mi?

*****

GÜNÜN SORUSU

Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç, yerel seçimlerin beş ay önceye alınmasına yönelik anayasa değişikliğine “ret” oyu atan milletvekillerine seslenmiş ve “Bir genel başkan ‘Bu teklif benimdir’ dedikten sonra milletvekili başka düşünce sergilemez. Gösterirse o kadar büyük bir yanlış olur ki, sonunda siyasi hayata veda etmek zorunda bile kalabilir” demiş…

Bu sözlerden, “ileri demokrasilerde tek karar vericinin genel başkan” olduğunu mu anlayacağız?

MUSTAFA MUTLU : Adama nişan verdik, kendisi bile şaşırdı!


Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, İngiltere’nin eski İçişleri, Dışişleri ve Adalet Bakanı Jack Straw’a “Cumhuriyet Nişanı” vermiş

Törende bir konuşma yapan Cumhurbaşkanı Gül, Straw’ın, “500 yıllık Türk-İngiliz dostluğu ve müttefikliğinin kıymet ve kadrini bilen Türkiye ve Kıbrıs Türklerinin davalarına daima destek veren bir diplomat” olduğunu… Bu kapsamda Kıbrıs Türklerine yapılan haksızlıkları kararlılıkla İngiliz ve dünya kamuoyunun dikkatine getirdiğini söylemiş…

Cumhurbaşkanı, o kadar övmüş ki; Straw bile duyduklarına inanamamış…

“Öylesine övgü dolu sözler sarf ettiniz ki herhalde başkasından bahsediyorsunuz diye düşünmeye başladım… Ayrıca eşim Alice’in yüzünde de şaşkın bir ifade gözlemledim. O da çok şaşırdı” demiş…

***

Straw ve karısı şaşırmakta haklı…

Haklı da neden haklı olduğunu anlatmaya nereden başlayacağımı bilemiyorum!

Keşke Cumhurbaşkanı, “500 yıllık Türk-İngiliz dostluğunu” hangi tarih kitabında okuduğunu bize de söylese…

Bu İngilizler madem 500 yıllık dostumuz; o zaman biz Çanakkale’de kiminle savaştık?

O savaşta yüz binlerce Anzak ve Türk askerinin ölmesine kim neden oldu?

Çanakkale tepelerini kim top ateşine tuttu, Mehmetçiği kim süngüledi?

Ya da… 1918’de İstanbul’u işgal eden ordu, Mozambik Ordusu muydu acaba?

Padişahı bile Dolmabahçe Sarayı’na mahkum eden, sadrazamı fırçalayan, binlerce direnişçiyi asan, kurşunlayan İngilizler, şaka mı yapıyordu?

Hazinemizi yağmalayan, Beyoğlu’nun sosyetik apartmanlarında partiler düzenleyip keyif çatan, Osmanlı’yı sömürgeye çevirmeye çalışan işgal kuvvetlerinin başında İngilizler yok muydu?

Anadolu’yu parselleyenler kimdi örneğin?

***

Diyelim ki bu “500 yıllık Türk-İngiliz dostluğu” konusunda Cumhurbaşkanı’nın dili sürçtü…

Peki; o çok övdüğü Straw’ın, Gül’ün Türkiye Cumhuriyeti Dışişleri Bakanlığı yaptığı günlerde İngiliz Hükümeti’nin Dışişleri Bakanı olmaktan başka ne gibi bir özelliği var?

Cumhurbaşkanı onun, “Türkiye’nin ve Kıbrıs Türklerinin davalarına daima destek veren bir diplomat” olduğunu söylüyor…

Bir kere, “Diplomat” değil, siyasetçi… İkisi arasındaki farkı en iyi bilmesi gereken kişi, bizzat Sayın Gül’ün kendisi…

Diyelim ki bu da bir “dil sürçmesi…”

Peki; Straw, hangi konuda Türkiye’nin ve Kıbrıs Türklerinin davasına destek verdi?

PKK’yı ve Ermeni lobisini Londra’da besleyip büyütenlere “Durun” mu dedi?

Kandil’e gidip teröristleri kahramanlaştıran vatandaşlarına, “Ayıp ediyorsunuz” mu dedi?

Ya da İngiliz konsoloslukları önündeki uzun kuyruklarda haftalarca vize işkencesi çeken vatandaşlarımıza birer bardak sıcak İngiliz çayı mı ikram etti?

Uzlaşmamak için bin bir naz yapan Rum Kesimi ve Yunanistan yetkililerinin karşısına çıkıp diklendi mi?

Sahi; ne yaptı Mr. Straw, bu “nişan”ı hak etmek için?

***

Mr. Straw…

Bizde, “Bayram değil, seyran değil; eniştem beni niye öptü?” diye çok bilinen bir atasözü vardır…

Bizde enişteler böyle zamansız öptüğünde dikkatli olmanız gerekir!

Benden söylemesi…

*****

UYARI!

İngiltere’nin eski Dışişleri Bakanı Mr. Straw…

Önceki gece aldığınız nişan size, 24 Ekim 1983’te, yani askeri darbe yönetimince çıkarılan 2933 Sayılı Madalya ve Nişanlar Kanunu’na dayanılarak verildi.

Bu Kanun’un 11’inci maddesi diyor ki:

“Verilen madalya ve nişanlar, hak edenlerce satılamaz, devredilemez, bağışlanamaz veya şekli değiştirilemez.”

Diyelim ki paraya sıkıştınız ve bundan beş yıl sonra bir meraklısını bulup o nişanı satmaya kalktınız… İşte o zaman yandınız demektir Mr. Straw…

Çünkü aynı Kanun’un 12’nci maddesi, “Bu Kanun’un 11’inci maddesindeki hükümlere aykırı hareket edenlerin bir aydan altı aya kadar hapis cezası ile cezalandırılmasını” emrediyor…

Bir bilgi daha:

Bugün Silivri’de, Hasdal’da yatan komutanlarımızın evleri nişanla, göğüsleri ne madalyalarla dolu!

Niye mi anlattım bunları?

Eeee; bir zahmet onu da siz anlayın!

*****

GÜNÜN SORUSU

Cumhurbaşkanı’nın Mr. Straw’a nişan verdiği saatlerde; hükümet de dünya rekoru kıran benzin fiyatlarına litrede 9 kuruş zam yaptı. Benzinin litre fiyatının 5 liraya ulaşmasına sadece 8 kuruş kaldı! Sorum Sayın Cumhurbaşkanı’na:

Bu fiyata benzin alıp, gıkımızı çıkarmadığımız için bize de birer nişan vermeyi düşünmez misiniz?

*****

Vekiller madalyayı hak etti!

Yerel Seçimlerin Öne Alınmasına İlişkin Anayasa Değişiklik Teklifi önceki gün oylandı ve 360 milletvekilinden “Evet” oyu aldı.

Yani 367 barajını geçemedi.

Eğer Köşk bu yasayı bu haliyle imzalarsa, “seçimi ne zaman yapacağız?” gibi çok saçma bir nedenle sandık başına giden ilk seçmenler biz olacağız!

Peki; neden böyle bir tabloyla karşılaştık?

Çünkü AKP’li vekillerin hatırı sayılır bir bölümü, işi gücü (!) bırakıp Meclis Genel Kurulu’na gitmedi…

Bu yüzden biz 55 milyon seçmen olarak, sandık başına gideceğiz!

***

Yok canım… Bu vekilleri nişan da kesmez!

Hepsine “madalya” takmalıyız!

MUSTAFA MUTLU : İnsanlık dışı rapor!


Mustafa Mutlu

mmutlu

Pazar günkü Hürriyet‘in manşet haberinden öğrendik: TBMM İnsan Haklarını İnceleme Komisyonu, Ergenekon sanıklarıyla Balyoz hükümlülerinin de kaldığı Silivri Cezaevi‘ne gitmiş… Haziran ayında gerçekleşen bu ziyaret sonrası bir de rapor hazırlanmış…

Raporda mahkûmlar açısından büyük bir sıkıntı yaşanmadığı, sadece su ve gürültü sorunlarının olduğu belirtilmiş!

Silivri Cezaevi Yerleşkesi‘nde insan haklarına aykırı başka bir uygulamaya rastlanmamış…

***

Bu saptamaları yapan kişiler kim?

Meclis Komisyonu‘nun çoğu AKP‘li olan milletvekili üyeleri…

Belli ki; ortalığa çekidüzen verildikten sonra yanlarındaki cezaevi yöneticileriyle birlikte dolaşmışlar Silivri Yerleşkesi‘ni…

Onlar ne diyorsa da rapora onu yazmışlar!

Oysa Mustafa Balbay ve Tuncay Özkan bugüne kadar Silivri Cezaevi‘nde dokuz kitap yazdı…

Bu dokuz kitabın bazılarının tamamında, diğerlerinin de önemli bölümlerinde Silivri Cezaevi Yerleşkesi‘ndeki insanlık dışı koşullar ve ve uygulamalar anlatıldı.

Kitapları da bırakın, bütün tutuklular çıkarıldıkları her duruşmada söz alarak cezaevinden yakındılar…

Silivri‘yi anlamak için ille de oraya gidip, cezaevi yönetimince “ayrıcalıklı koşullarda” ağırlanmak gerekmiyor; bu kitapları okumak ya da duruşma salonlarında söylenenleri bilmek bile yeterli!

***

Bakın Mustafa Balbay bir buçuk yıl önceki İkinci Ergenekon Davası‘nın 108. duruşmasında neler söylemiş:

“Tutuklandıktan üç yıl sonra üç kişilik koğuşlardan alınıp, tek kişilik koğuşlara konulduk. Hücre hücre değil, koğuş koğuş değil. Verem, AIDS hastalarının konulduğu tecrit hücresi gibi. Tecrit kapısını açmışlar, tecrit olmamış, hücreye havalandırma yapmışlar koğuş olmuş.

Havalandırmada tek başınasınız. Saydım, hücre 7 karodan oluşuyor. 3 karosu yatak, 4 karo boşluk. Bu kadar küçük bir yerde bile akıl almaz sorunlar yaşıyoruz. 20 günde 34 kez tamirci geldi… Tek kişi kaldığım odayı 3 kez kanalizasyon suyu bastı… Havalandırma kapısının arasında 4 parmak boşluk var… İçeriye özellikle kış aylarında inanılmaz soğuk hava giriyor, donuyorum. Bu boşluğu battaniyemle kapatmaya çalışıyorum. Banyoya gazete, tuvalete de su bidonu koyarak burayı elbise dolabı olarak kullanıyorum. Duvarlar nemli olduğu için askılıklar tutmuyor. Cezaevinde her şey bozuk; moralim hariç.”

***

Ayrıca…

Bir İnsan Haklarını İnceleme Komisyonu’nun, cezaevlerinden gelen binlerce “ihlal yakınması”nı araştırırken sadece “fiziki koşullarla” yetinmesini de anlayamıyorum:

Oradaki esas sorun, tutuklulara yapılan “psikolojik işkence” sorunu…

Düşünün; İzmir Milletvekili Mustafa Balbay bugün o küçücük, rutubetli hücresinde 590‘ıncı gününü geçiriyor!

Tam 590 gündür (önemli bir bölümünü tek başına) yaşadığı o hücrede insan sesine bile hasret…

O komisyonun üyelerine soruyorum:

Sadece hapishanede huzursuzluk yaratanların, suç işleyenlerin ve talimatlara uymayanların (kısa süreyle cezalandırılması) için yapılan bir tecrit hücresinde, 496 gün önce milletvekili seçilen bir gazetecinin tam 590 gündür tutuluyor olması bile başlı başına “insan haklarına aykırı bir uygulama” değil mi?

Ve sizin bu somut gerçeği bile görmeyip, akustikle, su sorunuyla sınırlı bir rapor hazırlamanız ne kadar insani?

***

Denetleme kıstaslarınızı ve “insanlık”tan ne anladığınızı bilemiyorum sayın komisyon üyeleri…

Sadece şu kadarını söyleyeyim:

Mağrur olmayın; o çok beğendiğiniz Silivri 5 Yıldızlı (!) Cezaevi Oteli‘ne “denetçi” olarak değil de “tutuklu” olarak bir gün yolunuz düşerse…

İşte o gün, bugün verdiğiniz raporu hatırlayıp, “Biz ne halt etmişiz” diye dizlerini döveceğinizden adım gibi eminim!

Ha, merak etmeyin:

Biz o gün geldiğinde, sizin de yanınızda olacağız ve yaşadığınız insanlık dışı koşulları protesto edeceğiz!

*****

DÖRT SORU!

Suriye sınırındaki Akçakale‘ye bombalar düşüyor.

Başbakan‘ın “Bir kaza, iki kaza, üç kaza, ama sekiz kaza mı olur?” diye özetlediği bu olaylardan sonra “yeni angajman kuralları” gereği Suriye’ye karşı “misliyle misilleme” yapmaya başladık.

Ancak ister istemez zihinlerde bazı sorular oluşuyor.

Bir: Sınırımızdan içeri düşen bombaların kime ait olduğunu biliyor muyuz? Bununla ilgili resmi rapor tutuluyor mu?

İki: Misliyle misilleme operasyonlarında Suriye Ordusu‘na bugüne kadar ne kadar zayiat verdirdik?

Üç: Suriye Ordusu‘nun sınırımıza dayanmasına neden olan Özgür Suriye Ordusu‘nu da uyarıp ,“Az öteye git” diyor muyuz?

Dört: Muhalefet milisleri de “yanlışlıkla” ülkemize bomba düşürdüyse, “misliyle misilleme” onlara karşı da yapılıyor mu?

*****

GÜNÜN SORUSU

Samsun Müftüsü Hayrettin Öztürk, aileleri çocuklarına Kur’an’dan isim koyma konusunda uyarmış ve koyacakları ismin anlamını öğrenmelerini istemiş… Örneğin Aleyna bela, Kezban yalancı, Sanem put, Bekir deve yavrusu, Hüreyre kedicik, Erçin ücret, Gülsüm gariban, Julide perişan anlamını taşıyormuş… Sorum yıllardır Kur’an‘ın Türkçeleştirilmesine karşı çıkanlara:

Hayrettin Öztürk’ün yürekli bir tavırla dile getirdiği bu trajikomik durumun tek suçlusu olduğunuzun farkında mısınız?

İSTİHBARAT ALANI

Sınırsız, Seçkin, Sansürsüz, Kemalist Haber Blogu

Derin İstihbarat

strateji, güvenlik, araştırma, istihbarat, komplo teorileri, mizah, teknoloji, mk ultra, nwo

İSTİHBARAT

Şifresiz Yayın!

%d blogcu bunu beğendi: