Etiket arşivi: müyesser yıldız

ODA TV DAVASINDA ERGENEKON İDDİASI


VİDEOYU BURADAN İZLEYEBİLİRSİNİZ.

3. Raund…Sakık’tan Sonrası… Ya da Yeni Silivri Adayları…


3. Raund…Sakık’tan Sonrası… Ya da Yeni Silivri Adayları…

PKK’nın ikinci isminin “Ergenekon”da gizli tanıklığı sürpriz mi? Hayır!.. PKK’nın şartlarından birisi “savaş suçu” dedikleri terörle mücadelenin yargılanması değil miydi? İşte bu şartın yerine getirildiği ortaya çıkmış oldu.

Sakık’ın kimliğinin deşifre olması üzerine, “Bir o eksikti” yorumları yapıldı. Daha durun, Öcalan’a gizli tanıklık yaptırılmadığı veya yaptırılmayacağı ne malum!..

Parmaksız Zeki kod adlı, Bingöl’de 33 erin öldürülmesinden sorumlu Şemdin Sakık, 28 Şubat sürecinde birilerinin “parmağı” oldu. Sormamız gereken ilk soru, acaba bu dönemin hangi “egemenlerinin” parmaklığını yaptığıdır.

Silivri mahkemesinin tutumu da ilginç; Bugüne kadar gizli tanıkların kimliğinin deşifre olmasına yönelik sanık veya avukat sorularını engelleyen, ısrar edenleri salondan atan hakimlerin, Sakık’ın kimliğini açıklamasına onay vermesi neyin nesidir? Ya da Sakık’ın adeta meydan okuması? Neye güveniyor, işin sonunun geldiğine mi inandırıldı?

Balyoz davasında tam tüm deliller çürütülmüşken, Gölcük’te Savcı ve polisler elleriyle koymuş gibi yeni bir takım “deliller” buldu ve dava kaşla göz arasında sonuçlandırılıp, TSK’nın en seçkin askerleri 13/20 yıl hapis cezasına çarttırıldı.

Ergenekon davasında da iddiaların, tanıkların hiçbir inandırıcılığı kalmamışken, ortaya Şemdin Sakık fırlatıldı. Adeta PKK’yı, TSK’nın kurduğunu, koruyup-kolladığını, faili meçhullerin sorumlusunun TSK olduğunu ispatlamaya çalışıyor gibi. Bu davaya bir de Özal’ın “zehirlenmesi” iddiası eklendi mi, tamamdır!.. Gelsin ağır cezalar.

Böyle bir tablonun ilk sonucu, herşeyden önce PKK’nın gerçek hamisi ABD’nin ibrası ânlamına gelmez mi? “PKK, ABD’nin eseridir diyordunuz, gördünüz mü?” şeklindeki zafer çığlıkları duyulmaz mı?

Bir teröristin tanıklığına dair bu ilk tespitlerden sonra PKK üzerinden ülke içi iktidar çekişmelerine geçelim:

-Başbakan Erdoğan PKK ile müzakerelerden yana, Oslo’dan sonra ikinci dönem pazarlıkları başladı. Ama Cemaat, bu pazarlıklara karşı.

-Erdoğan, şimdilerde Kandil ve BDP’yi “tu kaka” ilân ederken, tamamen Öcalan’a oynuyor. Cemaat bu politikayı da tasvip etmiyor.

-Erdoğan, görüşmeleri yine MİT üzerinden sürdürüyor. Oysa Cemaat, MİT’le savaş halinde.

-Erdoğan Ergenekon ve Balyoz’daki bazı tutuklamalardan rahatsız. En azından İlker Başbuğ’u kurtarmaya çalışıyor. Cemaat ise Balyoz kararlarının Yargıtay’da firesiz onanmasını istediği gibi, Ergenekon’da da herkese ağır cezalar verilmesini bekliyor.

Bu ayrışmanın somut sonuçlarını şöyle gördük:

-Oslo pazarlıkları sızdırıldı. Başbakan sızıntının kaynağını MİT’in tespit ettiğini söyledi, ama kimlerdi açıklamadı.

-KCK iddiannamesi üzerinden MİT Müsteşarı Hakan Fidan ve eski MİT yöneticilerinin yargılanması gündeme geldi. Başbakan Erdoğan, Hakan Fidan’a kefil oldu, yetmedi bir gecede kanun değiştirip, yargılanmasını engelledi. Ardından “devlet içinde devlet” haline gelen güçlere, “Alacaksanız beni alın” resti çekti.

-PKK’nın yeni yapılanması KCK’yı MİT’in kurdurduğu, yöneticilerinin çoğunun MİT mensubu olduğu öne sürüldü. Özellikle Öcalan’ın Avukatı diye bilinen, eli silahlı fotoğrafları yayınlanan İrfan Dündar’ın MİT’le bağlantısı, KCK operasyonunda çoğu avukat tutuklanırken, onun serbest bırakılması dikkat çekti.

Yani iktidar içi mücadelenin 1 ve 2. raundları böyle 1-1 sonuçlandı. Peki bitti mi? Erdoğan’ın yeniden müzakereleri başlatacağına açıklaması acaba yeni bir raundu mu başlattı? Şemdin Sakık bu yeni raundun bir figürü müdür? Ya sonra?

-SAKIK-ÖZGÜREL-MİROĞLU ÜÇLEMESİ-

Son dönem Kandil ziyaretçisi malum Gazeteci Avni Özgürel. MİT’in yaptıklarını da canla başla sahipleniyor. 24 Ekim’de Yeni Şafak’ta bir röportajı yayınlandı. Başlıklarla özetlersek, Oslo süreci, sızıntının kaynağı, mevcut durum ve Başbakan Erdoğan’ın kefil olduğu, cemaatin ise hdefe oturttuğu MİT Müsteşarı hakkında bakın neler söyledi:

OSLO’NUN HAKEMİ İNGİLİZ İSTİHBARATI:

Protokol değil de bir mutabakat metni üzerinde mutabık kalınmış durumda. Bunu da hazırlayan üçüncü bir taraf var: İngiliz istihbaratı. Kimdir bunlar? Geçmişte terör müzakerelerini yürütmüş olan, IRA ile gerçekleşen müzakerelerde de bulunan, pazarlıkları, süreci idare eden MI5’in elemanları. Bu işin tekniğini ayrıntılarını çok iyi bilen insanlar. Onun için de Oslo müzakerelerinin hem yönlendiricisi oldular hem de kaydını tuttular. Süreçte tampon görevi gördüler.

OSLO’YU DEŞİFRE EDEN İKTİDAR ORTAĞI MI?: Deşifre eden başka bir merkezdi. Şimdi söylemenin manası yok, bu başka bir kavgayı çıkartır ama bu Türkiye’nin iç siyaseti ile alakalı bir çekişmenin neticesinde oldu. Deşifre eden PKK değil, hükümet de değil!.. Türkiye’nin iç siyaseti ile alakalı demem yeterli. Anlayan anlar. Bu İngilizlerin Türkiye’ye bir oyunu olmadığı gibi PKK’nın da böyle bir teşebbüsü kesinlikle söz konusu olmadı.

GÖRÜŞMELER BAŞLADI: Tabii ki devlet şu anda görüşmelere başladı. Öcalan ile görüşülüyordur. Bundan sonraki görüşmede yöntem belirlenecek… Çünkü çözümün ayrıntıları zaten belirlenmiş durumda. Avrupa’da görüşme yapmak yerine MİT Müsteşarı Hakan Fidan, Öcalan ve Murat Karayılan ile bir dizi görüşmeler yapacak. Bu nedenledir ki, MİT ile Öcalan arasında görüşmeler başladı. Burada belirlenecek yol haritası Oslo görüşmelerinden çok daha önemli olacak.

PKK MİT MÜSTEŞARINA GÜVENİYOR: Öcalan’ın kendi elemanlarından -buna Murat Karayılan ve Avrupa kanadındaki diğer ekip de dâhil- daha fazla itimat ettiği kişi MİT Müsteşarı Hakan Fidan’dır. Çünkü Öcalan, Hakan Fidan ile sonuca gidebileceğinin farkında. Hakan Fidan kesinlikle kilit isim. Hakan Fidan olmazsa sadece Oslo görüşmeleri baltalanmakla kalmaz, Türkiye’yi barışa götüren süreç de sekteye uğrar.

Özgürel’in bu iddialı açıklamalarını bir yana koyup, iktidarın bir cenahının PKK’ya karşı çıkışlarıyla sık sık referans yaptığı Kürtçü siyasetçi ve aydınlardan Orhan Miroğlu’nun dün Bugün Gazetesi’nde yayınlanan röportajına geçelim. Miroğlu, Öcalan’ın “barış düşüncesinden uzak” olduğunu, PKK üzerindeki hakimiyetini kaybettiğini, yeni bir Oslo sürecinin imkansız hale geldiğini savunuyor. Konumuz itibarıyla asıl önemli sözleri, KCK’nın kuruluşuna dair.

Savcıların, KCK’yı MİT’in kurdurduğunu iddia ettiğini yukarıda vurguladık. Ama bakın Orhan Miroğlu ne söylüyor?

Acaba Öcalan KCK’yı formüle ederken tek başına mı hareket etti ya da KCK’yı Öcalan ile birileri paylaştı mı? Ergenekon bağlantılı unsurların ve tabii ki Ergenekon’un bizzat kendisinin ortak projesi KCK…”

Ergenekon”dan kastedilen malum Silivri’de yargılanan askerler, aydınlar, gazeteciler. Öyleyse KCK’yı onlar mı kurdurmuş oluyor?

İyi Silivri mahkemesinde gizli tanıklık yaptırılan Şemdin Sakık dün KCK davasında bırakılan, MİT’le irtibatı ortaya çıkan Avukat İrfan Dündar’ı işaret etti. Dündar’ın her söylediğinin örgüt içinde Öcalan’ın talimatı olarak algılandığını öne sürdü. Bir anlamda MİT-PKK-KCK bağlantısını ortaya koydu.

Miroğlu ve Sakık’ın bu iddialarından hareketle soralım:

-Savcıların tespitlerine göre KCK’yı kurduran MİT. “Devlet içinde devlet” savaşları sürerse, MİT Müsteşarı ve ona kefil olan Başbakan Erdoğan da “Ergenekoncu”mu ilân edilecek?

-KCK davasının da “Ergenekon”la birleştirilmesi mi gündeme gelecek? KCK davalarının artık tümüyle Silivri’de görülmeye başlanması bunun hazırlığı mı?

-Bu olursa Öcalan’ın da Silivri’de gizli veya açık tanıklığı söz konusu olacak mı? “Yeni deliller” gerekçesiyle Öcalan’ın yeniden yargılanmasını, sürecin sonunda da “özgürleştirilmesi”ni planlanlayanlar mı var?

Anlaşılan çok “kanlı-canlı” üçünücü, belki de son raunda sürükleniyoruz. Bu “derin savaşı” hangi “devlet içinde devlet” ve ardındaki güç kazanırsa kazansın, kaybedeni en başından belli; Türkiye… Türk Milleti…

Muhalefet partileri, iktidar içi savaşlardan medet umup, birilerinin yanında saf tutmaktan vazgeçtiği gün bu “çuval” yırtılacaktır, mutlaka yırtılmalıdır!..

Silivri, Hasdal, Hadımköy ve Maltepe’ye kucak dolusu sevgiler…

Müyesser YILDIZ

7 Kasım 2012

Bekirağa Bölüğü ve Silivri’de adalet…


Sadi Somuncuoğlu – Yeniçağ – Önümde değerli gazeteci, yazar ve mücadele adamı Müyesser Yıldız’ın “Vatan yahut Silivri” adlı kitabı var. Eser; devleti, ülkeyi ve milleti yakından ilgilendiren “Silivri” adaletini anlatıyor.

Sadece yargılananları, ailelerini ve bugünü değil, dünü de dehşet verici örneklerle ele alıyor. 90 yıl önce yaşanan acılarla kıyaslayıp bazı sonuçlara varıyor. Yani “mülkün temeli olan adalet” e, tarih şuuru içinde bakıyor. Bu yönüyle çok farklı, ibret dolu ve önemli bir eser.

Bilindiği gibi, temel meselelerin kökleri tarihin derinliklerindedir. Bunu dikkate almadan, sorunu ve sebeplerini anlayamaz, çözümlerini bulamayız.
Konuya kitaptan bazı örneklerle bakalım.

90 yıl önce: Sultan Vahdettin “demokrat ve liberal” Sadrazam Damat Ferit hükümetinin yemin töreninde şu uyarıyı yapar: “Küçük hesaplarla, aşağılık bir intikam ve menfaat duygusuyla, gizli bir düşmanlık yapmayacağınıza ve adaletten ayrılmayacağınıza eminim…”

Bugün: Gazetecilerin tutuklandığı ilk günlerde, “demokrat ve özgürlükçü” Cumhurbaşkanı Abdullah Gül şöyle konuşur: “Bazı tutuklular gazeteci diye geçiniyor. Ama yasadışı örgütleri, silah kullanan, şiddete başvuran ve kendileri de şiddetin içinde bulunan insanlar bunlar.”

90 yıl önce: “Hükümete ihbarlar gelir. Çoğunun aslı yoktur, ama buna rağmen tutuklamaların gerekçesi yapılır. İş çığırından çıkar, Soruşturma Komisyonu’na şifreli uyarı gönderilir… İddialar araştırılırken, delil olmadıkça hiçbir kimsenin onur ve şahsiyetine yönelip suçlamalarda bulunup, devletin rencide edilmemesi…”

Bugün: Adalet Bakanı Sadullah Ergin, 2011 yılında savcılara gönderdiği genelgeyle şu uyarıyı yapar; “Soruşturmaları bizzat yapın, lehte delilleri de dikkate alın.”

***
Çark dönmeye devam eder. Ünlü Bekirağa Bölüğü’nde kurulan “Nemrut Mustafa” Divanı, yalancı şahitler ve uydurma delillerle birçok muhalifi, İttihat Terakki’ciyi, sadrazam, vezir, önemli devlet adamı, tanınmış gazeteci ve fikir adamını tutuklar. Önemli bir kısmını ağır cezalara çarptırır; Boğazlıyan Kaymakamı Kemal Bey gibi vatanseverlere idam cezası verir ve infaz eder.

90 yıl önce: Hükümetin ve işgal kuvvetlerinin “yandaş” basını korkunç hukuksuzluk ve zulümlere fetvayı verir: “Hükümetin hızlı ve şiddetli hareket etmesi için bazen kanun dışına çıkılması caiz ve gereklidir. Bu, ülkenin geleceği ve güvenliği ile ilgilidir.”

Bugün: Durumun çok farklı olduğu söylenebilir mi?

90 yıl önce: Ağır hukuksuzluklara karşı İstanbul Barosu Başkanı Celalettin Arif Bey şu uyarıyı yapar: “Mahkemede verilecek kararlar, sadece bugünkü nesli değil, Osmanlı’nın gelecek nesillerini de ilgilendiriyor. Bu mahkemede, ülkede adaletin her türlü kin ve şaibeden arınmış bir biçimde uygulanıp uygulanmadığı ölçülecektir.”

Bugün: İstanbul ve Ankara Baro Başkanları da, aynı uyarıyı yapmıyor mu?

90 yıl önce: İşgal dönemi mahkemelerinin tutumunu, İngiliz Yüksek Komiseri Amiral Somerset Arthur Goug-Calthorpe, Londra’ya; “Tehcirle ilgili yargılamaların maskaralığa dönüştüğünü… İngiliz hükümetinin itibarına gölge düşürdüğünü, müttefik güçler bakımından da utanç verici olduğunu” bildirir.

Amerikan Yüksek Komiseri Lewis Heck raporunda; “Yargılamaların şahsi intikam amacıyla veya İtilaf Devletleri yetkililerinin ve özellikle İngilizlerin kışkırtmasıyla yapıldığına” dikkat çeker.

Bugün: Silivri’nin dayanağı olarak bilinen ABD ve AB şimdi, kantarın topunun kaçtığını, hukuka ve kişi haklarına saygılı olunması gerektiğini söylemiyor mu?

Sonuç: Ülke gerileme sürecine girmişse seviye düşer. Zihni sapma ve bölünme, sosyal bünyede çatlama, sürtüşme ve çatışmalar meydana gelir. Gücü eline geçiren, ülkenin kendine ait olduğu duygusuna kapılır. Meşruiyeti kendinden menkul bir “diktatörlük” kurulur. “Benim adaletim” devri başlar. İntikam, kin, garaz, düşmanlık, zulüm ve aşağılık menfaat duygusu öne geçer. Milleti ve devlet düzenini mahveden bataklık oluşur. Adeta sosyal bir cinnet yaşanır. Kısır döngü başlar.

Kısır döngü neden görülemiyor? Seviye meselesi. Eğer adalet yoksa felaket var gerçeği iman meselesi yapılmamışsa, zulüm başlar. Doktor hastalığı tedavi edeceği yerde, hastalığın esiri olur. Bu medeniyetin çocukları birbirine düşman olamaz, gücün kaynağı millette, birlikte ve insanca uzlaşmada denemez de ondan.
İş ehline geçinceye kadar bu böyle gider.

Silivri: Beton ve demirden bir morg


Casim Gürbüz – Yeniçağ – Ben demiyorum, Silivri’yi yaşayan iki siyasal kadın tutukludan biri olan Müyesser Yıldız (diğeri hâlâ tutuklu, Sevgi Erenerol) diyor bunu.

“Vatan Yahut Silivri” adlı kitabını Kırmızı Kedi Yayınevi yolladı, Müyesser Hanım “Virüslere ve adaletsizliğe karşı yanımızda olduğunuz için teşekkürler” diye yazarak imzalayıvermiş.

“Silivri… Beton ve demirden bir morg” sözü bugünkü durumun acı tespiti, ne ki yazar, istenç ve direşkenliğini yitirmemiş (ona da bu yakışırdı), “Silivri, Türkiye, hatta Orta Doğu ve Balkanların en büyük hukuk fakültesi olacak” diyor, buna inanıyor, çabası buna.

Kitabın kurgusu bölünmüş ekran gibi; bir yanda Malta ve Ziya Gökalp, öbür yanda Silivri ve sürgünleri… Gökalp’in “Malta ve Limni Mektupları”nı, ülkücülük ve milliyetçilik denince mangalda kül bırakmayanlar da dâhil, kaç aydınımız okumuştur? Bunun yanıtını hepimiz biliyoruz aslında. Müyesser Hanım, okumakla kalmamış, tutuklanmadan çok çok önce Malta’ya gidip o mekânları görmüş. Sonra yazgının acı oyunu ile tutuklanınca, başlamış Gökalp ve arkadaşlarıyla, kendilerini karşılaştırmaya. Kitap, Gökalp’in yazdıklarıyla bugünün derin yorumlama ve çözümlemelerle karşılaştırması kurgusunda gidiyor hep.

182. sayfada Gökalp’in kızına yazdığı bir mektupta çok çarpıcı bir ifade var. Bu büyük Türkçü, bu büyük adam: “İnsanın çeliğine kahraman derler” diyor. Silivri’dekiler de hep çelik işte. Müyesser Hanım’sa, rahmetli Dündar Taşer’in deyişiyle “İpeğe sarılmış çelik”.

Gökalp’e dönelim yine. 5 Nisan 1920 tarihinde eşine yazdığı mektupta şöyle diyor: “Allah’tan gelen her şey dosttan gelmiş demektir. Ben dosttan gelen sitemlere razıyım. Sakın bu mektubuma bakarak kederli olduğumu zannetme! Bu sözlerimin anlamı, yuvamdan uzak geçen bu hayata hiç kıymet vermediğimi anlatmaktır. Yoksa inancım, gücüm, kuvvetim gittikçe artıyor, eksilmiyor. Demek istiyorum ki ben, şimdi Ergenekon’dayım. Hakiki hayatım, size tekrar kavuşunca başlayacak.”

Müyesser Hanım’ın bunun altındaki iliştirisi ve yorumu da yerli yerinde: “Vay be! 91 yıl önce başımıza geleceği görmüş, adını koymuş, helal olsun üstada!”

Batılı bir yazar, “Dünyada yeni bir şey yoktur, sadece tarih okumamışsınızdır” diyor, çok doğru diyor. Malta’ya, Bekirağa Bölüğü’ne, Nemrut Mustafa Divanı’na dair yazılanlar okunsaydı, Silivri’de olup bitenler hemen kavranırdı, okunmadı, şimdi de Silivri’ye dair yazılanlar okunmuyor. Okunmalı, Müyesser Yıldız’ın bu kitabı da bunlardan biri işte.

İbn Haldun “Eğer bir kavim asabiyesini yitirirse yani milli aydınından yoksun kalırsa, çöküş kaçınılmazdır” diyor. Müyesser Yıldız gibiler milli aydınlardan yoksun olmadığımızı gösteriyor. Selam onlara!

Ataol Behramoğlu gider bunu üstüne…

Silivri ah’ının üstüne Ataol Behramoğlu’nun dizeleri iyi gider, onlarla yekûn vuralım söze:

Kula kulluk etmeyenin/Vicdanını satmayanın/Haram lokma yutmayanın/Mekânı zindan olmuştur

Yalan dolan yazıp çizen/Kudretliye övgü düzen/Dün dinsizim diye gezen/Bugün Müslüman olmuştur

Emeksiz zengin olanın/Kitapsız bilgin olanın/Sermayesi din olanın/Rehberi şeytan olmuştur

Korkan varsa konuşmaya/Anlam yükleyip susmaya/Gerek kalmadı korkmaya/Çünkü korkulan olmuştur. Sesime kulak ver gülüm/Tutsaklığa yeğdir ölüm/Nerde varsa böyle zulüm/Çaresi isyan olmuştur.

Ozel-Buro-Istihbarat BOYKOT Savas SUZAL YENICAG www.habergazete.com


21 Eylül 2012




Yazy büyütYazy küçült

Savaş SÜZAL
savassuzal@habergazete.com

382.gif

Boykot

Gençler tabut içinde askerden dönüyor. Sesine hüzün ve keder tonu katan holding televizyon sunucuları, geleneksel basmakalıp sözler yumurtlayıp, ardından milleti uyuttukları dizilere dönüyor. Patronu ampul iktidarından metro ihaleleri kapan haber kanalında, ampul iktidarının adamı Arınç, yöneltilen çanak soruları, sözüm ona cevaplıyor. Anlattığı şeylere kendisinin bile inanmadığı ses tonundan belli. Sanki olanlar, onların yönetiminde, ordu ve polisin başına gelmiyor. Akıl almıyor.
Sevgili okurum; şu anda meydana gelenleri, gelecekleri görmemek için, kör olmak gerek. Ben aylardır yazıp anlatmaya çalıştım. Artık yazmak içimden gelmiyor. Bir kere şiddet daha da tırmanacak demiştim. Tırmanacak ki millet, “aman terör ve kan ne pahasına durursa dursun” noktasında, bölücülere istedikleri tüm tavizler verilmesine sesini çıkarmasın. Federasyon ve Güneydoğu Anadolu, adını Türk tarihinden silmek istedikleri Atatürk’ten alan barajla birlikte yeni Kürt devletine bırakılsın. Bir de pikeye geçen ekonomik durum.
Tüm bu cinayetlerde akan kan, her gördüklerinde gurur duyduklarını bağıran ve o politikacılara oy veren, ana ve babaların da eline bulaşmış. Akşam yattıklarında avuçlarına bir baksınlar, kan görecekler, hem de evlatlarının kanını. Hoş şu anda Türk seçmeninin ileriyi gördüğünü söylemek için salak olmak gerek. Şehit cenazesinde durumu haykıran kadını linç etmeye kalkanlar bunun en güzel örneği. Adını ne koyarsanız koyun, durumu kıvırtmak için ne tarafa çekerseniz çekin, şu anda Türkiye bir iç savaş tehdidinin eşiğinde.
Biz ise ne yazık ki bu safhada, iğdiş edilmiş bir ordu ile evlatlarımızı, geleceğimizi, ülkenin fidanlarını gelişi güzel, acemi bir bahçıvanın budamasına bırakmış, oturmuş seyrediyoruz. Artık kayıplar onar onar. Daha önce de yazmıştım. Arkadaşın jandarmada olduğu dönemde, jandarma tarihindeki kayıpların fazlalığını. Şimdi aynı arkadaş başta. Allah kötüsünden saklasın diyeceğim ama Allah’ın bizim gibi akılsızlara yapacağı bir şey kaldı mı bilmem.
Allah deyince aklıma geldi, şu kötü film ve yolda olan karikatür olayı. Sevgili okurlarım hiç düşündünüz mü neden bu saldırıların zamanlaması şimdi. Aslında cevap gayet net ama anlatayım. Geçen yazımda da yazmaya çalışmıştım. İslam üzerine baskılar, Hıristiyanlık dinindeki inananlar sayısında meydana gelen düşüşün ardından arttı. Hıristiyan dünyası, İslam coğrafyası içindeki, kendi ulusu ve dinini kolayca satan liderleri bulup işbaşına getirdi ve onları kuvvetlendirerek, yerlerini sağlamladı.
Şimdilerde ise Hıristiyan dünyası, İslam aleminin zayıflığını test ediyor, yani deniyor. Aslında haklılar, İslam dünyası yeteri kadar ve hatta daha da zayıf. Şimdi bu kadar dinini ve peygamberini seven İslam âlemi, inançlarına saldıranlara bağırıp çağıracağına karşılık verebiliyor mu? Kusura bakmayın ama hayır. Bunun karşılığı, kan akıtmak değil, para akıtmamakla gerçekleşebilir. Yani onları boykot ederek.
Bu tür saldırılara karşılık vermenin başka ve etkili yolları var. Şu anda Hıristiyan dünyası ekonomik kriz içinde değil mi? Mesela, dinine küfredildi diye Amerikan arabası almaktan yani ciplerden falan vazgeçebildi mi İslam dünyası ve bizim dini bütün iş adamlarımız? Veya bırakın arabayı, Hıristiyan dünyasının Iphone veya cep telefonunu, Cola’sını içmeyip, hamburgerini yemeyi bırakabildi mi? Fransız televizyon ve beyaz ev aletleri almamazlık edebiliyorlar mı? Alman Mercedes ve BMW’sinden vazgeçebiliyorlar mı?
Edemez. Zira onlara bağımlı durumdasınız. Dini bütün hükümetiniz, bankalarınızı onlara sattı. Aynı takım fabrikalarınızı da onlara sattı ve hatta nehirleri, limanları onlara satmadı mı? Aslında gerçekçi olmak gerekirse bizler şu anda onların malları üzerinde kiracıyız. Onların verdikleri borç paralarla yaşıyoruz. Ama bunlar satılırken sizler hep bağırdınız “Türkiye seninle gurur duyuyor” diye. İşte gurur duyduğunuz durum bu.
İslam ülkelerinde ne kadar milliyetçi rejim ve parti varsa bu gurur duyanlar tarafından, Hıristiyan telefonları, silahları, uçakları, orduları kullanılarak yok edildi. Yok edenler, dindaşları bombalanırken hep tekbir getiriyorlardı. Kendilerini ve ülkelerini Haçlılara sattıklarını bildikleri için akıllarınca Allah’ı da kandırmak için tekbir getiriyorlardı. Bizimkiler ise bir adım öne geçip din kardeşlerini yok edenlere sağlık ve mutluluk diledi. Buna karşı çıkan aydın, yazar, çizer takımı ve askerler, “akil” hale getirilirken siz hep gurur duydunuz. İşte bu yüzden ben bazılarının inançları konusunda hep kuşku duydum ve duyarım. Allah’ı gerçekten seven Allah’ın verdiği canı alamaz, Allah’ın adaletini göz ardı edemez. Gerisi palavra.

__._,_.___
Reply to sender | <a href="mailto:Ozel-Buro | Reply via web post | Start a New Topic
Messages in this topic (1)

MÜYESSER YILDIZ : Vatan yahut Silivri


Yavuz Selim Demirağ – Ruh sağlığımı tehdit etmesine rağmen yandaşlar dahil tüm gazeteleri okumak zorundayım. “En büyük medya patronu” nun emrindekilere göre memlekette her şey yolunda.

Oysa Bingöl yolundaki 10 şehit, 70 yaralı, hükümetin istifa etmesi için başlı başına sebeptir. Askerini, polisini, savcısını, milletvekilini koruyamayan hükümetin sözcüsü Bülent Arınç, Oslo görüşmelerinin devam ettiğini “Belki de şu an görüşülüyor” sözleriyle itiraf ederken, “teröristler akıllıca davranmış” çamını da devirdi. Tunceli-Ovacık Savcısını susturucu takılmış tabanca ile vuran terörist, şimdilik kaydı ile Ümraniye ya da Balyoz davasıyla ilişkilendirilmedi.

Olay İstanbul’da gerçekleşse manşetler “Ergenekon’un eylemi” diye atılır, çuvalın içine bir de PKK konurdu. Danıştay cinayetini ilişkilendirenlerin, Tunceli ve Bingöl’ü örgüte bağlamalarında şaşılacak bir şey yok. Asıl şaşılması gereken Silivri duruşmalarında zanlılara verilen cezalar olsa gerek. Mustafa Balbay, Tuncay Özkan ve arkadaşlarına 16 celse duruşmaya katılmama cezası, Doğu Perinçek’e müebbet, yani sonuna kadar duruşmaya çıkmama…

Dünyanın hiç bir yerinde görülmeyen bu cezanın anlamı, söz konusu kişilerin medyada haber olmasıdır. Tuncay da, Mustafa da, Perinçek de duruşmalar esnasında savunma haklarını kullanıp, iddianameyi çürütüyorlardı. Gizli tanık, ya da şizofren tiplerin ifadelerindeki yalanları ortaya çıkarıp, Silivri’den Türk kamuoyunu aydınlatıyorlardı. Yeni nesiller ile AKP yardakçıları bilmez. Sıkıyönetim mahkemelerini yaşadık biz. Hiç birinde böylesi uygulamalar olmadı.

Nemrut Mustafa Divanı’nda yargılamanın nasıl yapıldığına dair ayrıntıları da “Vatan Yahut Silivri” kitabında okudum. Gözaltına alındığını öğrendiğim gün yazdıklarını avukatı savunma amaçlı hakime okumuş, ancak “teknik konuları bilemem, bilirkişi raporu gelene kadar tutukluyorum” denmişti. Dile kolay 16 ay hapis yattı Müyesser… Bilirkişi raporlarına rağmen. Sonunda Mahkeme Başkanı TÜBİTAK’a “doğru-düzgün yazın” diye isyan etti. Barışlar bırakılsa da Soner Yalçın, Hanifi Avcı ve Yalçın Küçük halen hapiste. Hükmün açıklanacağı sözde Balyoz davasında ise TÜBİTAK ve benzeri kuruluşlardan sahtecilikle ilgili rapor bile istenmiyor.

Bir nevi odaTV davasındakiler şanslı… Orgenerallerin de aralarında bulunduğu 250 tutuklunun kaderine gelince… Onların arkasında ne AB, ne de Sorosvari kuruluşlar var. Adına Sivil Toplum denen bana göre ise “Güdümlü Kuruluşlar” olan yapı da yok. Sayıları iki elin parmağını geçmeyen namuslu yazarlar dışında arkalarında basın da yok. Unutulmaya, tasfiye edilmeye peşinen mahkûm olan subayları sahiplenmesi gereken Genelkurmay ise suskunluk sarmalı içinde “itiraz yetkimiz yok” derken, Suriye’de düşürülen uçağın telaşındalar. “Uçağı füze vurmamış ama etkisiyle düşürmüş” gibi zevahiri kurtarma derdindeki açıklamanın anlamını çözen varsa beri gelsin.

Geçtiğimiz günlerdeki “Şehitler Ölüyor, Vatan Bölünüyor” başlıklı yazıma şerh koyanlara yeniden hatırlatıyorum. Şehit cenazeleri hava durumu bülteni gibi günlük alışkanlık haline gelmedi mi? AKP’yi bir dönem yerden yere vuran HAS Parti kendini fesh edip, Erdoğan’ın şefkatli kollarına teslim oldu. Mehmet Bekaroğlu’nun “Hakkımı helal etmiyorum” isyanına rağmen Numan kurtuldu. Milli görüşün son temsilcisi SP’li Mustafa Kamalak “Bize de 25 milletvekilliği teklif ettiler. Derhal geri çevirdik” sözleri ile 30 Eylül’deki AKP kongresi için yapılan pazarlıkları ifşa etti…

Beşiktaş’ta ikinci kez düşürüldüğü pusuya isyan ederek; “İstiklal Harbinde vuruşanlarla, o günlerdeki işbirlikçilerin torunlarının savaşı var” diyen J.Kur. Alb. Mustafa Önsel’in tarihi tespitlerini yine sevgili arkadaşım Müyesser Yıldız’ın kitabından okuyorum.

Silivri bize yeni akrabalar edindirdi. Hiç tanımadığım insanlarla dostluklar kurdurdu. Ömür boyu devam edecek bu illiyet bağını Müyesser tam da 12 Eylül günü imzaladığı kitabında şöyle yazmış;

“Kardeşim, Yoldaşım, Çilekeşim;

Sn. Yavuz Selim Demirağ,

Zindanları ve karanlıkları yıkma mücadelesinde öyle katkın var ki; Tarih bizi değil seni yazacak… Tüm esirler adına sana minnettarım… Sevgi ve Saygılarımla”.
Gözlerimden birkaç damla düştü… Tarih bizi değil ama Silivri’yi kara kaplıya geçirdi bile…

Müyesser’in Kırmızı Kedi Yayınları’ndan çıkan “Vatan yahut Silivri” kitabını okumadıysanız hayatınızda boşluk var demektir…

Ülkesini “İhanetle” Satanlar


Müyesser Yıldız

Balyoz Davasının Tek Sivil Tutuklusu Havelsan Genel Müdürü Ömer Faruk Yarman Bir Konuştu, Pir Konuştu…

Suriye İle İpleri Koparan Bir İhale Mi?

Seçimlerde Hile Yapıldı Mı?

Erdoğan’ın Gücü Balyoz Tezgahını Bozmaya Yetmiyor Mu?

Türk Savunma Sanayi Kimlerin Hedefinde?

AKP iktidarında Havelsan Genel Müdürü olan Ömer Faruk Yarman Balyoz davasının tek sivil tutuklu sanığı olarak bugün Silivri’de. Darbe planı olduğu öne sürülen İstanbul’daki seminerin yapıldığı dönemde henüz Genel Müdür bile olmamış; ama tutuklu işte. Diğerleri gibi onun da "suç ve cezası" bugün belli olacak. Tüm tutukluların neden Silivri, Hasdal, Hadımköy veya Maltepe’de olduğu bir şekilde konuşulup tartışılırken Yarman’ın durumu hemen hiç sorgulanmadı, merak edilmedi.

Tahliye olduktan sonra araştırmak istediğim öncelikli konulardan birisi buydu. Bir mektup yazıp gecikmeli "geçmiş olsun" dileklerimi ilettikten sonra: "Herkesi anlamıştım da bir tek sizin niye burada olduğunuzu anlayamamıştım. Araştırmalarım sonucunda bunu bir miktar çözdüm. Ama takviyeye ihtiyacım var." dedim. Ve aklıma gelen soruları sıralayıp aklıma gelmeyenleri de kendisinin eklemesini istedim.

İşte henüz tahliye olmuş bir "Ergenekoncu"nun, hala içerde olan ve bugüne kadar hiç konuşmayan bir başka "Ergenekoncu" ile yaptığı o röportaj… İşte iktidarın Suriye saplantısından ülkemizdeki casusluk faaliyetlerine, milli savunma sanayi projeleri ve seçim hilelerinden "Ergenekon" tutuklamalarında "iktidarın gücü"ne Yarman’ın o tarihi açıklamaları:

Mektup/soruları cevaplamadan önce özgeçmişini, dünya görüşünü şöyle anlatıyor Yarman:

Nazik mektubunuz için teşekkürler. Hepimize geçmiş olsun! Ama yanlış anlaşılmasın; bu dileğim sadece size, bana, bize değil… Öyle günler yaşıyoruz ki, en evrensel değerlere tevazu ile bağlı, en masum hayatlar bile ortaçağdan kalma ön yargılara mahkum zihinlerin, gelecekten yana korku, geçmişten yana kin ve intikam, bugünlerde ise özgüven noksanının pençesinde… Hem de hukuk formatında. Hem de ülke menfaati değil, başka mihrakların güdümünde!

Bilirsiniz özgürlük taş duvarı, demir pencereyi dışımıza değil içimize yerleştirmekle kısıtlanır. Bu zorbalığı da duygu ve fikriyatını özen ve sabırla, iğne işi, yarım asır dokumuş bizim gibilere uygulamak ne müyesser ne de müessir olabilir… O nedenle fikir ve vicdan özgürlüğünün hali nice olmuş bu ülkede; Silivri’nin içi de dışı da bir: tutukludur Türkiye! Hepimize geçmiş olsun! Sorularınızı elimden geldiğince yanıtlamaya çalışacağım.

Başlarken benim ne öğrencilik ne kariyer ne de profesyonel hayatımın odak noktasında siyasetin durduğunu hiç akıldan çıkarmamak gerekir… Galatasaray Lisesi’ni -zevkle- Fen Kolunda bitirdikten sonra İstanbul Teknik Üniversitesi’nde elektronik okudum… Fiziğe olan merakım ağır basınca yüksek lisans için gittiğim Boston’da, MİT’den önce nükleer mühendislikten "Science Master", sonra da nükleer reaktör fiziğinde doktora yaptım… Fizik ve mühendislik alanındaki fanatizmimin mahcubiyetiyle Teknoloji Değerlendirmesi, Makroekonomi, Uluslararası İlişkiler gibi dersler de aldım; ama hep "lillahına kadar" bir teknokrat olmaktan onur duydum. Meslek aşkı işte!

Doktoram başlarken Amerika’da Three Miles Island nükleer kazası, bittikten sonra da Çernobil faciası yaşandı… Kendi kendime "Nükleer Mühendislik buraya kadar! Şimdi elektroniğe geri döneyim." dedim… Türkiye’ye döndüm; Anadolu Üniversitesi Elektrik Fakültesi’nde yardımcı doçent oldum. Keyifliydi… Eh araştırma, geliştirme ve yayın yapacağız; ama Türkiye’den ve dünya standartlarında. İki seçeneğim vardı: Tıbbi Elektronik, Askeri Elektronik… Tıp fakültesinden arkadaşlarla bir grup kurduk… Bir yanda, öte yanda Eskişehir. Hava İkmal ve Bakım Merkezi’nde Havacı Mühendis Subaylar ile Uçak Avionik projeleri… Türkiye’de can kıymeti yoktu ya, ikinci grup aldı başını gitti. Askeri alanda öğrencilerimizle hızla "yapılmazları yapmaya başladık". Savaş uçağı karmaşıktı… Dokunulmaz! Üstüne elektronik cihazlar takmak -hem de Amerikalılardan habersiz- olacak şey değildi! Biz yaptık; efsaneyi yıkmış olduk. Tanınır, güvenilir mühendislerdik artık! Mühendislik fakültesinde üç erkek kardeştik, birlikte projeler yapıyorduk.

12 Eylül yeni bitmiş; demokrasi, özgürlük, adalet, bilim ve daha nice evrensel kavram burkulmuştu. Rahatsızdık. YÖK (Yükseköğretim Kurulu) oluşturulmuş, evrensel bilim şablonları parçalanıyordu. Biz de en seçkin öğrencilerimizle akademik kariyeri askıya alıp bir savuma elektronik şirketi kurduk. Aynı işleri şirket üzerinden yapmaya başladık. Çok ilerilere gittik!

Savaş Uçakları, Savaş Gemileri, Güvenli İletişim, Atış ve Ateşleme alanlarında Türk beyin gücü ile milli sistemler geliştiriyorduk. Kıbrıs Barış Harekatı ve peşi sıra gelen ambargolar Türk Silahlı Kuvvetleri’nde Milli Sistem-NATO Sistemleri ayrışmasını göstermiş, farkındalık derinleşmişti.

1986’da Savuma Sanayi Müsteşarlığı kurulmuştu; askeri ve siyasi otorite savuma harcamalarında milli çözümlere kaynak aktarabiliyordu. Soğuk Savaş zamanında işimiz çok zordu; ama takımımız kuvvetliydi. Başarıyorduk. Biz basında görünmemeye, düşük profille yaşamaya, asker-sivil dengesine itina ediyorduk. Basının müşterisi olmak iyiydi de, malzemesi olmaktan kaçınıyorduk. Liderimiz, rahmetli, Sezai Türkeş: "Para sessiz sedasız kazanılır." derdi. Biz de sesiz sedasız çalışıyorduk… Para değil, güvenlik için!

İşler rayına oturdu, evimi Ankara’ya taşıdım. Bu fırsatla ODTÜ Bilgisayar Mühendisliği’nde (on yıl) yarı zamanlı dersler veriyor, parlak öğrencileri gözüme kestiriyordum ilerde istihdam etmek için. Ettim de!

Soğuk Savaş bitmişti. Artık sadece NATO değil, Doğu Bloku ülkelerinin de teknolojilerine erişebiliyorduk. Savuma Elektroniği’nde özel sektörün yeri daralıyordu… Türk Silahlı Kuvvetleri’ni Güçlendirme Vakfı’nın (TSKGV) şirketi olan ASELSAN ile rekabette zorlanıyorduk. Ben de TSKGV’nin bir başka şirketi olan HAVELSAN’a geçmeye karar verdim. Küçüktü; o yıl şirketin satışları 10 Milyon liranın altındaydı. İşe genel müdür yardımcısı olarak başladım. Şirketi büyütmek için yaptığım stratejik plan Yönetim Kurulu’nu rahatsız etti. Öyle ya, güçlü-yanların yanında zayıf yanları da anlatıp değişim öneriyordum!.. İkinci yıla girmeden işten atıldım.

Ben de o ara bir inşaat şirketinde otoyol ihalelerine daldım! Tam tahmin ettiğim gibi oldu; bir yıl geçmeden HAVELSAN daraldı, üst yönetim değişti. Genel Müdür olarak geriye atandım. TSKGV’de bu tür atamalar için Vakıf Mütevelli Heyet oluru gerekir. Ben atanırken Heyet Başkanı, o zamanki Milli Savuma Bakanı Sayın Vecdi Gönül. Genelkurmay İkinci Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ, Milli Savuma Bakanı Müsteşarı Korgeneral Işık Koşaner, Savuma Sanayi Müsteşarı: Sayın Murat Bayar! Ne kadro ama!

Göreve başlama tarihim 5 Mart 2003! "Balyoz" davasına konu olan Plan Semineri’nin yapıldığı günlerde! Benim işim başından aşkın. Yaşım 50: profesyonel kariyerimin jübilesi olacaktı HAVELSAN. Hedef koydum: 10 yıl içinde 1 milyar ciro… Avrupa’nın ilk beş bilişim şirketinden biri olmak ve emeklilik! Çalışacağım ekip zaten üniversite çevresinden belliydi!

"Delirmiş!" dediler. Göremedikleri şu idi: Türkiye’de nitelikli iş gücü ucuz, fırsat az; pırıl pırıl mühendisler kapasite-altı çalışıyorlar. Ankara’da burnumuzun dibi ODTÜ, Hacettepe, Bilkent, AÜ, Başkent… Türkiye’nin en iyi Bilgisayar Mühendisliği bölümleri. Hocalar, öğrenciler çok iyi! Yatırımın kilit taşı insan; bir de önüne en iyi ekranı koyarsan bitti! Strateji üç aşamalıydı: büyük askeri bilişim projeleri, sonra sivil bilişim (e-devlet projeleri), sonra ihracat. Sekiz yıllık hedefler, harfiyen uydu!

Bizim sektörde ‘kahramanlık’ olmaz! Sistem ve süreçtir önemli olan: yönetim, denetim, mühendislik, tasarım, üretim, kalite, güvenlik, pazarlama süreçleri… Benim CV bu süreçleri geliştirmekte işe yaradı; ama her şeyi, önü açılan gençler başarıyordu!

Bu süreçler yerine oturdukça sesimiz önce Türkiye’de, sonra Orta Asya, sonra Uzak Asya ve Ortadoğu’da duyuldu. Önce ODTÜ Teknopark’ta, sonra İstanbul Pendik Tersanesi’nde ve Amerika’da şubeler açtık!… Milyonlarca satır yazılım ürettik. Bu başarıların ticari ödülü; artan milli güvenlik, dışa bağımsızlık boyutu yanında hiç kalır!

Şimdi hakkını teslim edelim. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, Başbakan Tayyip Erdoğan, Milli Savuma Bakanı Vecdi Gönül, Savuma Sanayi Müsteşarı Murad Bayar’dan sıra dışı destek ve teşvik gördük. Komutanlar da askeri kanattan destek veriyorlardı; yoksa başaramazdık. Özellikle Sn. Vecdi Gönül-Murad Bayar ikilisi Cumhuriyet tarihinin (Abartmıyorum!) Ulusal Savuma Sanayi’nin gelişimi bakımından en başarılı Savuma Bakanı ve en başarılı SSM Müsteşarı oldular. Biz de bu fırsatlardan alabildiğine yararlanıyorduk. Türkiye ve yurtdışından teknolojik ve yönetimsel dallarda ödül yağıyordu! Maalesef meşhur edildik!

Zaten Savuma sektöründe Güvenlik – Siyaset – Teknoloji (ve hatta ekonomi) iç içe geçer. Bu senfonik bir uyumdur. Zor olan, küresel rekabet gücü olan orkestrayı kurmak. Lidersiz takım, takımsız lider olmaz.

Sanırım, "Bilişim Devi Havelsan" serüvenimiz benim de sonumu hazırladı… Soğuk savaş günlerinden beri gizli servislerden sakınırım. Afrika, Asya’da daha kapalı, daha gergin olurdum. Amerika ve Avrupa’da daha az! Vurulmadık çok şükür; ama kendi vatanımızda tutuklandık! Bunu beklemezdim!

Kendi ülkemde, Cumhuriyet kurumlarının gözleri önünde böyle bir tezgah kurulabileceğine hiç ihtimal vermedim! Hem de infazın yargısız olarak ve adaletin kılıcıyla yapılacağını. Şirketten iki değersiz sunum çalıp eklemeler yapıp emniyete servis etmiş birileri. Bir de ikinci şahısların hakkımızda siyasi değerlendirmeleri var. Hepsi deli saçması!

Soru: Neden burada olduğunuzu biliyor musunuz? "Ben neden buradayım" diye düşündüğünüzde kendinize verdiğiniz cevap nedir?

Yarman: Neden buraya düştüm? Hukuk sistemi içinde suç-suçlama-iddia-ispat-hüküm ekseninde hangi mantıkla BALYOZ davasına girdim, niye tutuklandım, neden ve nasıl çıkarım bilmiyorum!… Ama belli ki tüm tutarsız, hatalı, ilişkisiz dijital sahteci kurgulara rağmen bir koca yıl boyunca hakkımda tahliye kararı verilmemesi, yaşadığım dramın hukuki değil siyasi olduğumu gösteriyor… Üstelik bu ‘siyasi’ boyut, hükümetin siyaseti değil. Dostlarım beni yanıltmıyorsa bu tezgah ne onaylanıyor ne de bozulabiliyor.

Yine de savaşın bir resmi bir de fiili nedeni olduğu gibi; bu traji-komedyanın hukuki sebebini anlayamadım da fiili sebebi bence belli: lideri uçurup takımı dağıtmak. Ben bu yılki (2012) Havelsan bütçesini 430 Milyon TL satış olarak bıraktım. Yandaş basın bağırıyordu: "Balyozcu Genel Müdür, hala görevde!". Şubatta ayrıldım. Yerime içerden biri atansaydı belki trend sürerdi. Değişim isteniyor ki dışarıdan, sisteme yabancı bir bürokrat geldi! İki- üç yıla kalmaz; Havelsan’ın akıbeti kuşkularımızı çelecek ya da teyit edecektir! Göreceğiz. Dört ay sonra, 2012 mali performansı ve 2013 planı gelecek. Bir de 5 yıllık stratejik plan bıraktım: hedefler belli… İlk performans değerlendirmesi 4, ikincisi 16 ay sonra ortaya dökülür. Eğer haklıysam sadece ben ve HAVELSAN değil, tüm Türk savunma sektörü hedeftir. Hazır olun! Benim de sıram gelir diye görevdeki herkes tedirgin olmuştur.

Dostlara buradan selam: ben yanlış yaptığımı sanmam! Tüm yaptığım, inanç ve tutkuyla ideallerimin peşinden gitmek. Yaptıklarıma değdi doğrusu; hem işe yaradık hem de keyif aldık! Yaşamım anlam buldu. Brecht’in Galileo’yi anlatan oyununda bir sahne var. Hocasının engizisyon korkusuyla dünya yuvarlaktır tezini inkar etmesi karşısında öğrencisi: "Seni kahraman yapmıştık, ama… Yazıklar olsun senin gibi kahramana!" çıkışına Galileo’nun cevabı müthiş: "Yazıklar olsun kahramana ihtiyacı olan millete!" Bence kahramanlık tek renkli değil; bazen genetik, bazen davranışsal, çoğu zaman da durumsal. Kahramanlık iddiam yok; hiç olmadı, söyledim. Onun için rahatlıkla Galileo’ye Silivri’den bir katkı yapıyım: "Yazıklar olsun kahramanlarına sahip çıkamayan milletlere!"

Aman dikkat, takım arkadaşlarım, savuma sanayiciler sakın ola ki korkuyla koltuklarınızdan çekilmeyin; kazanımlar 10 yılda gelir 10 dakikada gider! Unutmayın, korkunun ecele faydası yok! Korkmazsan bir kez ölürsün, korkuyla her gün! Korkusuz ölüm, ölümsüzlüğün eşiğidir.

Soru: İnanılmaz bir CV’niz, proje portföyünüz var. SEÇSİS’te, TAKBİS’de, UYAP’ta varsınız. Bu sistemlerin kötü niyetli veya siyasi amaçlarla kullanılmaya başlandığını gördünüz veya tespit ettiniz mi? Eğer öyleyse millete ve siyasilere önerileriniz nelerdir?

Yarman: Sorunuz, yaptığımız e-devlet projeleri: UYAP, SEÇSİS TAKBİS. Sorduğunuz sorular çok aşina. Örneğin ilk defa kullanıldığı 3 Kasım 2002 seçimlerinden sonra SEÇSİS’i kaybeden bir partiden arayıp sordular: "Hile, hurda?!". Hemen belirteyim ki, HAVELSAN Bilgi Harbi ihtimaline karşı EN AZ TÜBİTAK UEKAE kadar milli bir kale idi. Bu elektronik sistemler, yerlerini aldıkları geleneksel sistemlerden sadece daha etkin, verimli ve hızlıdır; aynı zamanda çok daha güvenilir. Biz askeri bilişim alanında çalışıyorduk; ürünlerimiz bilgi harbine dayanıklıdır!

Eserlerimize yapılan saldırı ve suistimaller sonucu sistemlerimiz çökseydi, şimdi Silivri’de mahkum olmama gerek kalmazdı diye düşünürüm! Ama sanırım arada saldırıya uğruyorlar. Bizim tasarım kriterimizde içerden ve dışardan taarruzlara, ayrıca tasarımcı, uygulamacı, kullanıcı gibi gruplardan gelecek kötü niyetlere karşı tedbirler alındı. Ama her bilgi sistemi canlıdır; sürekli gelişmeli, geliştirilmelidir. Millete, siyasetçi ve bürokratlara önerim: "Şimdi ürün bitti, böyle kullanıp gidelim." demek yerine işletme-idare-gelişim etkinliklerini ihmal etmemeleri. Yoksa bir gün, maazallah, kale düşer, kayıplar büyük olur!

Soru: Başbakan Erdoğan ve Milli Savunma Bakanları ile yakın çalışma arkadaşıydınız, aynen Sayın İlker Başbuğ gibi, ve şimdi Silivri’desiniz. Bu tabloyu nasıl değerlendiriyorsunuz? Tutuklandıktan sonra Başbakan veya bakanla bir temasınız oldu mu veya onlardan size herhangi bir mesaj geldi mi?

Yarman: Biz Cumhuriyet ve demokrasiye bağlı gelenekten geliyoruz, meşru seçimle iş başına gelen her hükümetle çalışırız. Son iktidarla da öyle oldu. Askeri ve sivil otoritenin görev alanları anlayışımızla, aldığımız görevleri özenle yerine getirdik. Askeri kanattan olduğu kadar sivil kanattan da destek ve teşvik gördük. Güvendik, güvenildik. Havelsan’ı tarihinde ziyaret eden tek Başbakan Sayın Tayyip Erdoğan’dır, hem de iki kez. Sayın Bakan’ımız Vecdi Gönül’le sadece Türkiye’de değil yurt dışında da defalarca birlikte olduk, çalıştık. Elbette bu olaydan sonra sistem elverdiğince burada bana bir şekilde kendilerini unutturmadılar. Kimseye gönül koymadım; ama biliyorsunuz yasama-yürütme-yargı ayrışmasını. Yargı da tek parça değil: soruşturma, kovuşturma-infaz ayrışmış! "Arada ben kaldım!" diye bu ayrışma gereğine itiraz edecek halimiz yok.

Daha çok proje, olay, kişi ayrıntısı veremem, olanaksız; çünkü ben hala bir savunma sanayicisiyim… Biz sessiz sedasız çalışırız! Kusura bakmayın!

Soru: Sizin başınıza gelenler veya ASELSAN’daki ilginç ölümlerin "milli savunma sanayine" karşı bir sabotaj, suikast olduğunu düşünüyor musunuz?

Yarman: ASELSAN’daki ilginç ölümler konusu da katıldığım panellerde hep sorulur. Ben böyle iddialara karşı hep tedbirle bakarım; çünkü biz de herkes gibi çevreden, basından öğrendik. Bende farklı bir girdi olmadığından yorumlarımın katkısı, bir yararı olmaz. Ama genel geçer argümanlar malüm: bu sektörde "kilit adam" olmak iyi gelmez! O’nun için daima "takım çalışması" kişi, kurum ve proje selameti açısından esastır. ASELSAN da HAVELSAN da artık kurumsallaşmış, dünya ölçeğinde savunma sanayi şirketleridir. Bu sektörün en ayırt edici özellikleri: yüksek güvenlik, kalite, sistematik yaklaşım, stratejik bakış açısı, yapısal başarı, nitelikli iş gücü ve kurum kültürüdür… Dünyada neyse bizde de o var!

Soru: Son olarak Havelsan’ın bir Suriye ihalesinde olduğunu duymuştum. Neydi o ihale, nasıl sonuçlandı? Tutuklanmanız bunun arkasına mı geldi veya bir ilgisi var mı?

Yarman: Bu sorunuza ne yazık ki şu anda yanıt veremem, kusura bakmayın!

Soru: Dünyada teknolojik casusluk ve psikolojik harple yürütülen yeni savaş konseptinin ülkemize yansımaları hangi boyuttadır?

Yarman: Sorunuz, benim hobi alanıma giriyor. Lise son sınıftan beri dünyayı sadece Türk basınından takip etmeme alışkanlığım var… Çünkü bizim basın -üç yüz yıldır dünyaya açılma ihtirasımıza hakim olan- yerel subjektivizmden asla kurtulamaz. Uzmanlık yoktur. Çoğu köşe yazarı her konunun uzamanı olma kompleksinden kurtulamaz, sonunda hiçbir konuda derinleşemez. Onun için akademik değil demagojik üslup giderek tüm topluma hakim olmuş, bizi dünyaya karşı kör etmiştir. Tıpkı bir kulüp fanatiğinin kendi kulübüne toz kondurmama alışkanlığı ve peşi sıra gelişememe sonucu gibi.

Dünya’da liderler, liderliğe oynayanlar, kendini lider sananlar, lider olmadığını bilip olmak isteyenler, bu konuda hiç umudu olmayanlar… Her gruptan ülke var! Bu ülkeleri anlattığım sırada tepeden aşağı bir piramide yerleştirin. Sonra yanına bir de aynı katmanlarda oluşan etki piramidi oluşturun. Ülke zayıfladıkça küresel, kıtasal, bölgesel, ulusal, (etnik-dini-mezhepsel-aşiretsel-ailesel) açılardan etkiye açıklık derecesi artar. Çoğu zaman en iyi idealist görünenler bile öncelikle maddi veya manevi tatmin adına ittifaklara girerler. Churchill gibi bir dev bile: "Siyaset, taviz verme sanatıdır." demiş. Pragmatizm ile oportunizm arasında net bir çizgi yok; grinin tonlarından geçerek gidilir Ak’tan Kara’ya…

Artık ne yazık ki bilgi ve teknoloji, insanın etkinlik sınırını belirliyor. Bakın Arap Baharı’na; rejime başkaldırı kazma kürekle değil, top, tüfek, kamyonetlerin arkasına monte edilmiş uçaksavarlar ile yapılıyor. "Allahu ekber!" deyip Müslüman mahallesinde çoluk çocuk dinlemeden tarayabiliyor yine Müslüman kardeşler!.. Peki silah ve eğitim. Kim veriyor?

Ben Türkiye’nin Dünya dediğiniz aynı gezegende olduğunu hiç unutmuyorum. Bir paradoks vardır halk dilinde, bayılırım: "Olmaz, olmaz demeyin. Olur, bal gibi olur!"

* * *

Ve Ömer Faruk Yarman’ın "Ükesini ihanetle satanlara" son sözleri:

"Kusura bakmayın; mahpusluk hali, lafı uzattım. Eski komşumun mektubunu alınca kalemim çözüldü! Duyanlar yadırgayabilir, ama ben Silivri’de kendimi mahpus hissetmiyorum. Burası benim için zor bir tatil köyü. Yeni dostlar edindim görevli, tutuklu, mahkum. Tek hayıflanmam dışarıda tutuklu olan sevdiklerim, sevenlerim, ülkem. Evdeki buzdolabında çürümeye yüz tutmuş planlarım, ideallerim; bir de zirve yapmış bilgi ve deneyimlerim, projelerim arasındaki hasret!

Bir meseleye baş koydunuz mu, ideallerinizle yaşayabilmek zaten başlı başına bir ayrıcalıktır. Kendi adıma, gerçekleştirmek istediğim iddialı (hatta imkansız görünen) kabarık hayaller listesini otuz yıldır zevk -ve meşakkatle- hayata geçirebilmiş bir profesyonelim. Hegemon küresel düzenin ve ülkemizdeki bekçilerinin tüm engellemelerine rağmen açtığımız yoldan, peşimden karşılıklı sevgi, saygı ve güven duyduğum binlerce (evet binlerce öğrenci; meslektaşım, paydaşım) genç Türk Mühendisi yürüyor. Ne mutlu bana! Doktoradan sonra tatlı bir Amerikan Rüyası için gurbette kalıp buraya dönmesem, dönüp de işin kolayına kaçsam, ya da yolun başında mimlenseydim ne kadar acı olurmuş… Ama şimdi artık hayatımın başarılı bir serüvenle dolmuş olduğunu -Özel Yetkili ya da yetkisiz- kimse değiştiremez. Yıkılmam için çok geç: ayakta öleceğim!

Dev gibi küresel kurumlar (arkalarında uzaydan okyanusun dibine kadar tepeden tırnağa silahlı orduları), benim gibi bir "fani"yi durdurmak için bula bula bir CD’ye -"Büyük Küçük Adamı" Silivri’ye kitlemek için- bir dosya ekleme yolunu bulmuşlar.

Efendilerin bu amaç ve planına hizmet için ülkesini ihanetle satanlara acı acı gülüp durdum bir koca yıl bu hapishanede. Onlar bu iş için ne aldı bilmem, ama benim içimde 30 yıllık bir savaşın, imkansız zaferlerinin verdiği yorgun bir doyum, öz saygı ve mutluluk var!

Tek hayıflanmam, değerler ve ideallerimizin yolunda adanmış meslek yaşamımın savunmasız yavrularımı, sevdiklerimi-sevenlerimi, öğrenci, meslektaş ve partönerlerimi derinden yaralamış olması. Daha fazla üzülmesinler! Yaşadığımız, nedenimiz dışındaki kirli dünyanın bizim mikro-kozmosumuzda kurguladığı bir kahpelikten ibaret. Büyütmeyelim. Ben çoktan bu kadarını sineye çektim bile; yüreğim müsterih, başım dimdik. Baştan beri basına mektuplar göndermediğim bundandır. Unutmayın, hayat çok uzun. Tarih daha da uzun!

Şimdi yapabileceklerim içinde en iyisi huzur ve inançla geçmişten yana anı, gelecekten yana umutlarla beslenip bu son anı yaşamak… Üretkenliğime duygu ve düşünce düzeyinde devam ederek ruh ve beden sağlığımı korumak! Yine başarıyorum!

Müsterih olun; inançlı insanlar yaşadıkça günahkarların başına bela… Ölseler, destanları kalacak: daha büyük dert!"

Silivri, Hasdal, Hadımköy ve Maltepe’ye kucak dolusu sevgiler…

Müyesser YILDIZ

21 Eylül 2012

İSTİHBARAT ALANI

Sınırsız, Seçkin, Sansürsüz, Kemalist Haber Blogu

Derin İstihbarat

strateji, güvenlik, araştırma, istihbarat, komplo teorileri, mizah, teknoloji, mk ultra, nwo

İSTİHBARAT

Şifresiz Yayın!

%d blogcu bunu beğendi: