Etiket arşivi: naci beştepe

BANA GİZLİ TANIĞINI SÖYLE SANA KİM OLDUĞUNU SÖYLEYEYİM


ERGENEKON Davası nasıl başladı anımsarsınız.

Tuncay Güney diye birinin işkence ile alınan ifadelerinden yola çıkarak.

Kimdi bu Güney?

Sahtekarlıktan hükümlü, sahte haham, eşcinsel.

Her şeyi biliyordu; devleti,siyaseti, askeri, polisi, kaçakçılığı, uluslararası ilişkileri, terör örgütlerini, gizli örgütleri, istihbarat teşkilatlarını, kara parayı, ak parayı.

Adam deha; yok,yok.

Sonra kapağı Amerika’ya attı. Bul bulabilirsen, daha doğrusu bulmayı istersen.

Nasıl devam ediyor ERGENEKON?
Ne bulursan çuvala koy yöntemiyle.
20 dava dosyası.
Milyonlarca sayfa.
Oku okuyabilirsen, anla anlayabilirsen, çık içinden çıkabilirsen.

Bunlar yetmedi.
Gizli tanıklar girdi devreye.
Nasıl adamlardı bunlar?
Ablasını öldürmüş, yeğenini pazarlamış, hırsız, gaspçı,dolandırıcı.
31 yıl hapse mahkum olmuş çocuk tecavüzcüsü.
Yetmedi, PKK Terör Örgütü’nün iki numaralı elebaşısı.

DENİZ kod Şemdin Sakık, gizliliğe de gerek görmedi. Meydan okudu devlete, TSK’ya, AKP muhaliflerine.
Çünkü o artık terörist değil, ESKİ TERÖRİST idi.

Binlerce kişinin ölümüne, ocakların sönmesine, yuvaların dağılmasına, genç insanların geleceğine engel olmuş; şimdi onlar geride kalmış, artık kendisini terörist saymıyor. “Ben terörist değilim, eski teröristim” diyor.

Neden?

Çünkü cumhuriyetin savcısı onu tanık olarak çağırdı.
O artık güvenilir insan.
Onun sözü ile başka teröristlerin suçları kanıtlanacak.
O teröristler kim?
Genelkurmay başkanları, kuvvet komutanları, generaller, subaylar, astsubaylar.
Ortak yanları terörle mücadele etmiş olmaları.
Bir de İRTİCA ile.

Sakık aklına geleni istediği gibi, bildiği gibi, daha doğrusu duyduğu ve anlatıldığı gibi söyledi.
Nasıl olsa söylediklerinden sorumlu değil. Yemin etti gerçi ya, geçiniz, yalandan kim ölmüş…
Kendi gözüyle görüp kulağıyla işittiği hiç bir şey ortaya koymadan her şeyi açıkladı, herkesi suçladı.
Duyum üstü yorumlu GİZLİ-AÇIK TANIKLIK yaptı.
Görevini yaptı.
İyi bir indirimi hakketti.

Ben kendisini dinlemek şansına eremedim ama benzer bir gizli tanık olayına açık tanık oldum.
9 Kasım 2012 Cuma günü, gizli tanık EMEK vardı baş rolde bu kez.
Yüksek perdeden girdi.
Dünya ve bölge politikasından bahsetti önce.

ERGENEKON yapılanmasında sadece bir kurumun (TSK’yı kastederek) üzerine gidilip baskı altına alınmasının yeterli olmayacağını; emniyette, bürokraside, basında üzerine gidilecekler olduğunu, Başbakan’ın örtülü ödeneğinin ve eşinin araştırılması gerektiğini, örtülü ödeneğin dışarıdan (ABD’den) verilen paralarla artırıldığını, dönemin komutanlarının yaptıklarının bilincinde olmadıklarını, doğru yaptıklarını zannettiklerini söyledi.
Mahkeme başkanı baktı ki işler karışacak, Sayın GİZLİ TANIK EMEK’in Ocak 2012 ‘de verdiği 31 sayfalık ifadeyi okuyarak, varsa düzeltmeleri sadece onları söylemesini istedi.

Tiyatro orada şenlendi.

SİLİVRİ TİYATROSU’nun TRAJİKOMİK OYUNU’nun bu perdesi KOMEDİ bölümü idi.

Sanığın o tarihte verdiği ifade ” PKK Terör Örgütü’nün MARMARA BÖLGE SORUMLUSU idim” şeklinde başlıyordu. Başkan H.H.Özese aynen okuyunca tanık isyan etti;

– Beni zor durumda bıraktınız. Bunu söylemeyecektiniz. Neyi gizleyeceğimi merak ediyorum” dedi.
Başkan şaşırdı, kısa bir bocalama geçirdi.

Neticede, önemli değildi.
Çünkü yanlışı yapan Mahkeme’nin başkanıydı.
Bir avukat veya sanık değil.

Öyle olsa CMK’nun 58. maddesi (GİZLİ TANIĞIN KİMLİĞİNİN AÇILANMAMASI) gereği SİLİVRİ Cumhuriyet Savcılığı’na anında suç duyurusu yapılırdı.
Öyle bir duyuru yapılmadı tabi.

GİZLİ TANIK; ağabeyi ve komutanı, eski terörist Parmaksız Zeki Kod Şemdin Sakık gibi duyumlara dayalı bilgi ve yorumları ile suçlamalarını yapmaya devam etti.
Bir noktada insafa gelip Veli Küçük’le ilgili bir suçlamasını geri aldı. “O zaman yanlış değerlendirmişim” deme nezaketini gösterdi.
Sık sık, söylediklerinin hepsini başkalarından duyduğunu anımsatmayı ihmal etmedi.

Anladığım ve kendisinin de söylediği kadarıyla 20, 17,15 yıl önce örgütten ayrılmış bu eski terörist de bir miktar indirim alır, belki de serbest kalır veya ev hapsine çıkarılır.

Hakketti.

GİZLİ TANIK ancak bu kadar bilir, konuşur, daha ne yapsın.
Bir de gerçekten bilseydi ERGENEKON’u.
Gerçi daha bilen çıkmadı, devletin istihbarat örgütleri bile bilmediklerini açıkladılar.
Olsun, adı kondu ya.
Adıyla bin yaşasın. Uzun ömürler versin, verdikçe veren Yüce Rabbim

Dünyanın başka bir köşesinde böyle bir hukuk uygulaması var mıdır çok merak ediyorum. (Afrika, Antarktika her yer dahil.)
Hukukçular, hukukun böylesine katledilmesine nasıl izin veriyorlar şaşırıyorum.

Hukukta akıl, mantık kullanılmaz mı bilemiyorum.

PKK teröristlerinin tanık, onlarla mücadele eden yurtsever kahramanların tanık olmasından ülkem adına utanç duyuyorum.

GİZLİ TANIK olarak bir tane de düzgün adam çıkarılmasını bekliyorum.

Şu ana kadar çıkarılan gizli tanıklara bakarak, “BANA GİZLİ TANIĞINI SÖYLE SANA NASIL HUKUKÇU OLDUĞUNU SÖYLEYİM” diyorum.

Eski bir asker. (38 yıl boyunca yaptıklarımın sorumluluğu ortadan kalkmıştır, biline.)

Naci BEŞTEPE

İLK KURŞUN

TARİHE HAVALE /// CC : @ulusalkanalTV @ulusalkanal


“Zaten tutuklu bulunan şahsımla ilgili olarak çıkarılan bu YAKALAMA KARARI’nın maksadının ne olduğu konusunu da kamuoyunun dikkatine sunuyorum. Garantiye aldılar. Ne olur ne olmaz. BALYOZ’dan çıkarsa, bundan yatmaya devam etsin.TBMM’ye gitmesin. Tüm bu yaşananları tarihe ve aziz milletimin vicdanına havale ediyorum.”

Yukarıdaki sözler MHP milletvekili, BALYOZ’dan 18 yıla hükümlü, 28 ŞUBAT davası sanığı, E.Korg.Engin ALAN’a ait.

28 ŞUBAT Davası’ndan tutuklu olanların büyük çoğunluğu gibi onun da BATI ÇALIŞMA GRUBU ile uzak-yakın hiç bir ilişkisi olmadı.

İfadesinde de belirttiği gibi 1996-2000 yılları arasında Özel Kuvvetler Komutanı, 2000-2002 yıllarında da doğuda kolordu komutanlığı yaptı.

28 Şubat’la ilgili çalışma yapmış olsa da; yasal olarak SUÇ UNSURU’nun ne, suçun ve suçlunun kim olduğunu açıklayacak bir hukukçunun çıkacağını sanmıyorum ya, neyse. Hukukçuya veya hukuka bakan mı var?

Varsayalım BÇG’nda çalışanlar suçlu, “BÇG’NA GİRMEYE YETKİLİ PERSONEL” listesinde adı bulunan veya herhangi bir emri alan nasıl suçlu oluyor?

Şu tutuklama talebinde bulunan veya karar verenler bir açıklasa da anlasak. Biz de sesimizi kısıp otursak.

Ama olanak var mı?

Kime sorma hakkımız var?

Kimden açıklama bekleme hakkımız var?

SANIK sıfatı yüklenenler içerde bekleyedursun. Bir gün elbet iddianame yazılır. Mahkeme kabul eder. Sanıklara açıklanmak istendiği kadarı açıklanır. Onlar da suçlarını öğrenmeye ve suçsuzluklarını kanıtlamaya çalışır.

Bu arada kaç ay, kaç yıl geçer ne önemi var!

Onlar AKP’ye ve temsil ettiği anlayışa uymayan bir Silahlı Kuvvetlerin mensupları ya, bu kadar suç yeter de artar bile.

” YAPTIKLARIMIZ YAPACAKLARIMIZIN GÜVENCESİDİR” diye övünürler ya bazen.

BALYOZ davasında yapılan yargılama ve verilen cezalar, ERGENEKON’un yılan hikayesine döndürülüşü de 28 ŞUBAT’ın nereye doğru gideceğinin göstergeleri.

E.Korg. Engin ALAN bir davadan mahkum ve cezaevinde iken neden ikinci bir davada da tutuklu yargılanmasına karar veriliyor?

Sayın ALAN sebebini çok iyi biliyor.

Kamuoyunun da bildiğini değerlendiriyor.

Kurumsal intikamın yanında bireysel kin ve intikam da vardır bu kararın altında.

Engin ALAN, Çanakkale’deki bir törende Başbakan’ın gelmesini bekletmeyerek töreni resmen ilan edilen zamanda başlatmıştır.

Bu büyük bir suçtur KİNDAR VE DİNDAR NESİL için.

Bununla da kalmayarak konuşmasını yapıp yerin otururken ayağa kalkıp sultana temenna etmemiştir.

Bu daha da büyük suçtur.

Başbakan da bu yaptığının karşılığında Silivri’ye gönderildiğini 75 milyona medya yoluyla ilan etmiştir.

Hukuk budur.

28 ŞUBAT hukukunun da bundan farklı olmasını bekleyecek ne olgu var elimizde?

Korg.ALAN yapılanı tarihe havale ediyor, bir de aziz milletin vicdanına.

Tarihe öyle çok havale yapıldı ki, tarih de içinden nasıl çıkacağını şaşıracak.

BALYOZ’da 2000′e yakın maddi hata görülmezden geldi.

ERGENEKON’da daha geçen hafta bir GİZLİ TANIK’ın 31 yıla mahkum olduğu açıklandı. Hem de ne suçtan. “Osmanım” ın suç dosyasını zaten biliyorduk.

Bir tane adam gibi gizli tanık bulunamaz mıydı?

Bu kadar suç işlemiş, nice yıllara mahkum olmuş insan bozmalarından nasıl doğru bir tanıklık bekliyor hukukumuz ve hukukçularımız? Hayrettir!

Bugün yeni bir havale konusu daha yer aldı medyada. Askeri Casusluk Davası’nda dört aydır tutuklu üsteğmenin suç unsuru olan bir belgeyi 12 yaşında hazırlamış olması gerekiyor.

Davanın ciddiyetine bakın.

İddia makamının duyarlılığına bakın.

Dört aydır bu genç subayı tutuklayan mahkemeye bakın.

Havale üstüne havale gönderiliyor.

Aziz milletimizin vicdanına gelince;

Şüphesiz sızılar içinde.

Rahatsız.

Ama bedeni harekete geçirecek yüreksizlikten dolayı çaresiz.

Başkasından beklenti içinde.

Dilerim 29 Ekim buluşması örnek olur.

Naci BEŞTEPE

İLK KURŞUN

KÜRTLERİN ENTEGRASYONU İLE TÜRKİYE’NİN BÜYÜMESİ


AKŞAM’dan Helin Alp’in 4 Ekim 2012 tarihli yazısından aldığım ve AKP Diyarbakır milletvekili Galip Ensarioğlu’na ait ifadelerin bir kısmını aşağıda aktarıyorum.

– Kürt sorununun çözümü için bölünmeyi değil, büyümeyi konuşmalıyız.

– Ne Irak ne de Suriyeli Kürtlerin yüzü Araplara dönük. Suriye ve Irak’taki Kürtlerle, Türkiye’de kurulacak siyasi bir birliktelik, doğru temelde kurulacak kardeşlik, bütün dünyadaki Kürtlerin de bu kardeşliğe entegre olmasını sağlar. Böylece Türkiye, bölgede ve dünyada çok güçlü bir aktör durumuna gelir.

– Dünyada en büyük doğal gaz yatakları K.Irak’ta bulundu. Dünyadaki toplam petrol rezervinin %7 si K.Irak’ta.Türkiye için K.Irak’la birliktelik çok önemli bir fırsattır.

– Türkiye, Suriye’de kurulacak olası bir Kürt yönetime düşmanlık etmemeli.

– “Silahları bırakarak çözelim” şartı tam güven sağlanmadan uygulanamaz.

– Öcalan’ın örgüt üzerindeki hakimiyeti çözüm için bir şans olarak değerlendirilmelidir.

– Oslo çözüm istemeyenlerce sabote edildi.

– PKK ve Barzani birbirinden hazzetmez. Kandil otoritesi dışındadır, temizleyemez.

Bu ifadeler kulağımıza hiç yabancı değil.

Kürt kökenli ayrılıkçılar zamana ve zemine göre bu görüşü dillendirirler.

1990′lı yılların başlarında, Irak Kürtleri’nin temsilcileri olan Barzani ve Talabani de bu savları öne sürmüşlerdir.

O yıllarda yılana sarılacak durumda idiler.

Halk yoksulluktan kırılıyordu. Türkiye’den giden temel gıda maddeleri tek yaşam kaynakları idi.

“PKK ile mücadele edecekleri” sözü ile Türkiye’den büyük yardım ve destek almakta idiler.

Musul-Kerkük hattının kuzeyini Irak yönetimine kapayan ÇEKİÇ GÜÇ (Provide Comfort), daha doğrusu BM’i arkasına alan ABD;

Kürtlerin devlet olabilmesi için seçeneklerden biri olan Türkiye’ye entegrasyon fikrini aşılıyor, onlar da yüksek sesle söylüyordu.

Bugün çeşitli yerlerde ortaya çıkan haritalar Barzani ve Talabani’ye kendi çizgileriymişçesine dikte ediliyordu.

O dönemde Türkiye’yi yöneten Özal büyük olasılıkla öneriye sıcak bakıyordu. onun düşüncesi BİR KOYUP ÜÇ ALMAK idi. Ağıza çalınan bal da tatlı geliyordu.

Çekiç Güç uzun yıllar kalıp K.Irak’ta bir Kürt Devleti’nin temellerini atınca Iraklı Kürtler entegrasyon lafını etmez oldular.

Kurulacak Kürdistan’ın çekim merkezi kendileri olacaktı.

Öcalan’ın da hapsedilmesi üzerine Barzani Kürtlerin lideri olma yoluna girdi.

Şimdi ne oldu da birden birileri ortaya çıkıp aynı sakızı çiğnemeye başladı?

K.Irak Kürtleri’nin bağımsızlık beklentisi gerçekleşmedi.

ABD onların devlet olarak ortaya çıkmasını koşullara uygun bulmadı.

Kuvvetlerinin büyük kısmını da Irak’tan çekti.

Tarihin tekrarlayacağından, yine kaderlerine terk edileceklerinden çekinmeye başladılar.

Kürdistan’ı kurma seçenekleri üzerinde düşüncelerin yeniden ortaya dökülme gereksinimi doğdu.

Türkiye’deki YENİ OSMANLICI yönetim de zemini hazırlamaktaydı zaten.

PKK ve ayrılıkçı Kürtler bölgelerden söz ederken; Güney Kürdistan, Kuzey Kürdistan, Güney Batı Kürdistan gibi ifadeleri hep kullanırlar.

Bunların birleşimi Büyük Kürdistan’dır.

Büyük Kürdistan iki şekilde kurulabilir; ya her bölgedeki Kürtler ayrı ayrı bağımsızlığını kazanır sonra birleşirler ya da her bölgedeki Kürtler kendilerini toparlayabilecek bir devlete entegre olurlar sonra birlikte o devletten koparlar.

Bu iki yöntemle ilgili düşünce gel-git halindedir.

Ensarioğlu’nun açıklamaları ile ENTEGRASYON’a GEL denmektedir.

Uluslararası hukuka göre Federal Devletler, iki veya fazla devletin kendi istekleri ile birleşmesi sonucu doğar.

Yeni Osmanlıcı Türk yönetiminin bu öneri üzerine atlayacağı, belki de görüşme konularından biri olduğu hiç yabana atılamayacak bir düşüncedir.

Suriye’deki Kürt Yönetim’e sessiz kalınması isteği de bunun gereğidir.

Irak’ta olan olmuştur.

Suriye’de de ortam oraya doğru gitmektedir.

Tezkere ile de Suriye yönetiminin elini kolunu bağlayarak Kürt Yönetimi Bölgesi’nin oluşumu kolaylaştırılabilecektir.

Ağıza bal çalmak da unutulmamıştır;

Türkiye’nin böyle bir liderliğe soyunması, adı zikredilmeyen İran Kürtlerini de çekecektir.

Büyük petrol ve doğal gaz yataklarına sahip olacak Türkiye böylece bir dünya devi haline gelecektir.

ABD’nin aklı ile yola çıkıldığı nasıl da bellidir.

Türkiye yine oyunun içinde ama yine piyon olacaktır.

Öcalan’ın devreye tam sokulması önerisi ile de Kürtlerin liderinin kim olmasının istendiği belirtilmektedir.

Bu arada Barzani’nin rahatsız edilmesine de gerek yoktur, PKK’yı Kandil’den çıkarma sorumluluğu ona ait değildir. (Sanki Kandil ile Türkiye sınırı arasındaki diğer bölgelerde PKK’ya karşı parmağını oynatıyormuş gibi.)

2004′te Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı’nın da ifade ettiği gibi Diyarbakır BOP’un cazibe merkezi olmalıdır.

Netice;

Söyleyenin kim olduğu çok önemli değildir.

Söyleten ve ne söylettiğidir önemli olan.

ABD’nin Kürt Devleti kurdurma oyunu sürmektedir.

Türkiye’yi bölünme söylemleri ile rahatsız edip şimşekleri çekmektense; Osmanlıcılık hayalindekilere “BÜYÜYECEKSİNİZ, KÜRTLERİN LİDERİ OLACAKSINIZ, DÜNYA DEVİ OLACAKSINIZ!” gibi yağlı ballı sözlerle yaklaşıp, gururlarını okşayarak heveslendirmek ve piyon olarak kullanmak en akılcı yöntemdir.
AKP Diyarbakır milletvekili Galip Ensarioğlu’nun sözlerini böyle okumak yanlış olmayacaktır.

Naci BEŞTEPE

İLK KURŞUN

SİLİVRİ TİYATROSU’NDA SON PERDE, REZALET


“Rezaletin son perdesi” çok kullanılan bir deyimdir.

SİLİVRİ Mahkemeleri’nde süren davaların hukukla ilgisi olmadığı ve YARGILAMA YAPILIYORMUŞ GİBİ görüntü verilmeye çalışıldığı için yapılan işi TİYATRO ‘ya benzetmek kamuoyunda kabul görmüştü.

İşte o tiyatroda 22 Eylül günü oyununun son perdesi sergilendi.

Tek kelime ile REZALETTİ.

Ne oyunun senaryosunu yazanlar, ne oynanmasını emredenler, ne oyunu yönetenler ne de oynayanlar tek olumlu not alamadılar.

Bir gün önce sanıkları ve yakınlarını gece yarısına kadar bekleten mahkeme heyeti, saat 1410′da duruşmayı başlattıktan 10 dakika sonra kısa bir ara vereceğini açıklayarak salondakileri şaşkınlıkları ile baş başa bıraktı.

Oturma olanağı bile bulamayan ve adeta üst üste duran insanlara, saatlerce bunaltıcı salonda tutma cezası uyguladıktan sonra 17 20′de (üç saat kısa aradan sora) tekrar teşrif ettiler (şereflendirdiler!).

Sayın Heyet, AKP’li büyüklerinden örnek almış olacaklar ki, girişlerinden önce, salondan gelecek saldırılara karşı kendilerini korumak üzere önlerine iki sıra kalkanlı jandarma askeri dizdirdiler.

Heyet içeri girince sanıklar bu duruma büyük tepki gösterdi ve başkan Ömer Diken askerleri yana çekmek zorunda kaldı.

Kararın ayakta dinlenmesi duyurusuna tüm salon katılırken savcı oturmaya devam edince sanıklar yine itiraz ettiler. Savcı da basenini ağır ağır kaldırarak kurala uydu.

Karar büyük bir sessizlik içinde dinlendi.

Sessizliği bozan sadece birkaç tutuklu yakınının baygınlık geçirmesi oldu.
Kararın okunmasının bitimiyle bütün izleyiciler, heyeti ve kararını YUHALADI.

Sayın heyet arkasına bakamadan dışarı çıktı, kaçtı da denebilir.

Karar çok önceden belli olduğu için çoğunluk şaşırmadı.
Bütün subaylar; güzel bir tiyatro izliyormuşçasına keyifli, gülümser halde, karar lehlerine imişçesine mutlu görüntüler verdiler.
İzleyen yakınlarına ve biz meslektaşlarına morallerinin ve güçlerinin yerinde olduğunu vurgulamak için elleriyle zafer işaretleri yaptılar, yumruklarını sıktılar havaya.

Aileler elbette umutla gelmişlerdi.

Eşini, babasını, arkadaşını alıp evine götürme hazırlığı yapanlar vardı.
Hayal kırıklığı ile göz yaşlarını tutamayanlar oldu ama çoğu bu insancıl tepkiyi bile dışarıya taşıyacak sabrı da gösterdi.

Tutuklular etkilenmesin diye.

Oysa onlar kaya gibi, çelik gibiydiler. Sanki dağlarda teröristlerle mücadele içindeydiler. Cesaret ve huzur doluydular.
İlk günkü gibi dimdiktiler.
Eğilmediler, bükülmediler.

Mahkemenin de, kararının da siyasi olacağı ilk günden son güne belli idi.

Yargılama usullerini alt üst ettiler.
Sanıkların lehine olan kanıtları ya hiç dosyaya koymadılar, ya da uzun süre sonra koydular.
Davanın seyrini değiştirecek tanıkları dinlemediler.
Sanıkları da lehlerine konuşan tanıkları da duvar gibi dinlediler.
Sahteliği iki bine yakın kez kanıtlanan ve çürütülen sahte dijital verileri ESAS KANIT diye kullanmaktan sıkılmadılar, vazgeçmediler.

Sanık avukatlarını defalarca salondan çıkardılar.
Son beş ayda duruşmaları ve son savunmaları AVUKATSIZ yürüttüler.

Sahtelikleri aydınlatacağı kesin olan bilirkişileri dinlemediler, raporlarını kabul etmediler.
Böyle bir mahkemenin verdiği karar ne kadar hukuka uygun, adil, bağımsız ve tarafsız olabilirdi ki?

Olamazdı.
Olmadı da.

Kararı verenlerin bile yaptıklarından memnun olduklarını sanmıyorum.

Kararı verdirenler, davayı açtıranlar, kurum içinden hainlikle bilgi ve belge sızdıranlar, bu belelerden yararlanarak sahte kanıtlar üretenler, insanların masumiyet karinesine aldırmadan kamuoyunu yalan yanlış bilgilendirenler mutlu olmuştur herhalde.

Kutlarım zaferlerini.

Onlar da topu topu kaç kişidir ki? Kasımpaşalı deyişi ile gramları ne eder ki?

Kararın esas bölümü ise ayrı bir komedidir.

Ülkeyi 30 yıldır kana bulayan, bölünme aşamasına getiren terör örgütü başı ile ona karşı hayatını ortaya koyanlar aynı cezaya mahkum edilmiştir.

Ağırlaştırılmış müebbet.

Sayın Heyet, “darbeyi elde olmayan sebeplerle gerçekleştiremedikleri” için cezaları 20,18 ve 16 yıl olarak gruplandırmıştır.

İyi ki askerlerin kulakları ağrımış da yataklarından kalkamamışlar, iyi ki son zamlardan dolayı tanklar yakıtsız kalmış da sokağa çıkamamış.

Yoksa hepsi ağırlaştırılmış müebbet hapse mahkum olmuştu.

Ucuz kurtuldular.

Bundan sonrakiler de aklını başına toplar artık.

Yargılamada bir bölüm bitmiştir.

Yeni bölüm bugün başlamıştır.

Temyiz ve yüksek yargı safhası ile Türk yargısının beyin ölümünün gerçekleşip gerçekleşmediği denenecektir.

22 Eylül’de Türk ulusuna ve Türk yargısına indirilen darbe, eğer yargıçlar varsa, YARGITAY‘dan dönecektir.

O güne kadar masum insanların ve yakınlarının çektiği eziyetler ve sıkıntıların hesabını da elbette birileri verecektir.

Belki o gün, belki ertesi gün.

Karar, TSK görüntüsü altında Türk ulusuna, Türkiye Cumhuriyeti’nin geleceğine ve bekasına vurulan bir balyoz darbesidir.

Ulusun birliği ve ülkenin bölünmezliği artık çok daha büyük risk altındadır.

Çünkü GÜÇLÜ ORDU yok edilmektedir.

Kararda, herkes kadar yargılanma aşamasındaki meslektaşlarını, mensuplarını peşinen suçlu kabul ederek emekli eden TSK Komuta Kademesi’nin de payı olduğunu söylemek bilmem yanlış olur mu?

Karar; alanlara, aldıranlara, payı olanlara ve mutlu olanlara hayırlı olsun…

Naci BEŞTEPE

İLK KURŞUN

ŞİMDİ SIRA BİZDE !


Ülkemizin başında iki bela var; irtica ve bölücü terör.
Bu belalar kurtuluş ve kuruluştan önce de vardı.
Hiç yok olmadı.
Dönem dönem arttı veya azaldı.
Azalma dönemlerine bakınca güçlü yönetimlerin akılcı devlet adamlarının başta olduğu görülür.
Artma ve azma dönemleri ise, şimdi olduğu gibi; devlet yönetiminden habersiz, yabancı güdümlü, akıl ve bilimsellikten uzak yönetimler dönemidir.

İrtica, İmam Hatip okullarını arka bahçesi olarak görmüş ve kullanmıştır hep.
Din eksenli eğitimli kişilerle devletin bütün organlarını ele geçirmede basamak yapılmıştır.
Dinciler, yani dini dindar insanların inanç ve duygularını sömüren sahte dindarlar, güçlü olduklarına inanmadıkça seslerini çıkarmamış, otoriteye baş eğmiş, hatta herkesten çok desteklemişlerdir.
Bunların içindeki saflar ise,ayırdında olmadan niyetlerini ağızlarından kaçırırmışlar sonra da düzeltmeye çalışmışlardır.

İmam Hatip okullarının açılış ilanlarında kullandıkları “ŞİMDİ SIRA BİZDE!” afişleri gücün ellerinde olduğu inancının vurgulanmasıdır.
Cuma hutbelerinden sonra imamların, il müftülerinin, milletvekillerinin, Dinci Eğitim Bakanı’nın konuşma ve icraatları da bu duygu ve inancın dışa vurumudur.
AKP Muğla milletvekili Ali BOĞA‘nın, 4+4+4 uygulamasıyla bağlantılı olarak ” BÜTÜN OKULLARI İMAM HATİP OKULU YAPMA ŞANSINI ELDE ETMİŞ DURUMDAYIZ” ifadesi de bu çerçevededir.
Devamında kullandığı ifadeler ise tam bir saptırmadır, ” …Memleketin geleceğine sahip çıkan, üç kuruşluk menfaat için ülkesinin geleceğini satmayan, tarihine, kültürüne saygılı, inancına saygılı diplomatlar, yöneticiler o zaman bu memleketin başına gelecektir.”
Bu sözleri irdeleyelim;
Ülkemiz, 10 yıldır bu düşünce yapısındaki bir partinin yönetimindedir. İçine düşürüldüğümüz şu duruma bakın. Geleceğinden endişe etmeyen yurttaş var mıdır?
Hangi komşu ülke ile ilişkilerimiz iyidir? 10 yıl önce böyle mi idi?
10 yıllık ticari açığımız, 80 yıllık cumhuriyet döneminin toplamının iki katından fazladır.
İşsizlik almış başını gitmiş.

Üniversiteyi okuyabilen şanslı gençlerimizin %30′u işsizlik çıkmazında.
Eğitim laik ve tekli yapısından koparılıp din eksenli medrese sistemine sürüklenmekte. Yüzyıllardır geri kalmışlığın sebebi olan bu sisteme duyulan özlem de ” ŞİMDİ SIRA BİZDE!” sloganı ile yüzümüze çarpılmakta.

Satılmadık neyimiz kaldı merak ediyorum.
Topraklarımız, yeraltı- yer üstü kaynaklarımız, bankalarımız, fabrikalarımız, kar getiren kamu işletmelerimiz, ulusal güvenliğimiz için hayati önemdeki stratejik kurumlarımız… Say sayabildiğin kadar…
Bunlar şüphesiz ÜÇ KURUŞ ÇIKAR karşılığı satılmadı. ÇOK ÇOK KURUŞ ÇIKARLAR sağlandı mutlaka.
Yolsuzluk söylemleri kilometrelerce yol oldu.

Tarihe saygıya gelince;
Osmanlı’ya saygı var ama ülkenin emperyalistlerden kurtarılışına ve cumhuriyetin kuruluşuna gelince zerre kadar saygı var mı?
Daha dün, ” Demir ağlarla ne ördünüz? Biz ördük” denmedi mi?
Bu söz ile cumhuriyetin ilk 10 yılında yani Atatürk döneminde, o yokluklar içindeki koşullarda döşenen demir yolu ağının bu iktidarın bugünkü olanaklarla döşediği demir yollarından üç kattan fazla olduğu inkar edilmedi mi?
Bırakın saygıyı; yalanla, iftira ile soylu atalarımızın yaptıkları her fırsatta karalanmıyor mu?

Sanata saygı, beğenmediği heykeli “UCUBE” diyerek yıktırmak, “BEN BÖYLE SANATIN İÇİNE TÜKÜRÜRÜM” demek, dünyaca ünlü en gözde sanatçılarımıza ülke dışını adres göstermek midir?

Dine, inanca saygı; sadece belirli bir mezhepten insanlara sahip çıkıp diğerlerinin ibadet yerlerini bile kabul etmemek, onları yok saymak mıdır?

Kimi kandırıyorsunuz?
Ne saygısı?
Ne geleceği?
Ne eğitimi?
Ne sırası?
Ne zaman gericilik yok oldu bu ülkede de şimdi sıra geldi?
Ne zaman din insanları kandırma, uyutma, dolandırma aracı olarak kullanılmadı?
“Sıra bizde” diyenler hangi dönemde vatandaşın huzurunu, erdemini, onurunu, gönencini düşündüler?

Sözü doğru varsayarsak, unutulmasın ki; SIRA GENE DEĞİŞİR…

Naci BEŞTEPE
İLK KURŞUN

İSTİHBARAT ALANI

Sınırsız, Seçkin, Sansürsüz, Kemalist Haber Blogu

Derin İstihbarat

strateji, güvenlik, araştırma, istihbarat, komplo teorileri, mizah, teknoloji, mk ultra, nwo

İSTİHBARAT

Şifresiz Yayın!

%d blogcu bunu beğendi: