Etiket arşivi: oda tv

ERGENEKON DAVASINDA ERDOĞAN’IN SARASI DA KONUŞULDU /// CC : @vardiyabizde @BalyozGercekler @rodrikdani


Yalçın Küçük’ün İkinci Ergenekon Davası’nın 39. oturumunda söz alarak yaptığı konuşmanın ayrıntılarını Odatv’de yayınladık. Küçük’ün 2002 yılında dönemin Başbakanı Bülent Ecevit’e karşı darbe yapıldığını iddia etmesi ve buna karşı deliller göstermesi çok tartışıldı. Küçük konuşmasında, Ecevit’in hastalığına dair şüpheleri de mahkeme salonunda dile getirdi. Bu konuşma üzerine mahkeme, Başkent Üniversitesi Hastanesi’nden Ecevit’in hastane kayıtlarını istemişti.

Park Fora’da ne konuşuldu

Ancak Yalçın Küçük’ün ses getiren açıklamaları bununla da bitmedi. Küçük konuşmasında Ergenekon İddianamesi’ne giren bir yemekli toplantıyı anlattı.
Temmuz 2007 seçimleri öncesinde Park Fora’da dönemin DYP Genel Başkanı Mehmet Ağar ve yardımcısı Timur Gürgan, o dönem Hürriyet Gazetesi Ankara temsilcisi olan şu anda genel yayın yönetmenliği görevini yürüten Enis Berberoğlu, Ankara Ticaret Odası Başkanı Sinan Aygün, gazeteci Yiğit Bulut ile bir araya geldiklerini söyledi.

İddianameye 14 Şubat 2007 tarihi ile giren bu yemek ile ilgili mahkeme hayetine şu soruyu sordu: “Madem teknik takip yapılıyor, bu yemekte konuşulanlar neden iddianameye girmedi, ben bu konuşulanları da istiyorum” dedi. Küçük’ün sorusu sessizliğe neden oldu.
Yalçın Küçük bundan sonra yemekle ilgili ayrıntıları verdi.

Yiğit Bulut işlerimi görüyordu

Küçük, önce Yiğit Bulut ile ilgili önemli bir bilgi verdi. Anlattığına göre Yiğit Bulut bir dönem Yalçın Küçük’ün çalışmalarına yardımcı oluyordu. Bulut’un kendisinin işlerini gördüğünü, görüşmelerini yaptığını söyleyen Yalçın Küçük, Park Fora’daki yemeği de Yiğit Bulut’un organize ettiğini söyledi.

Yemekte konuşulanlar

İşte Yalçın Küçük o andan sonra herkesin merakla beklediği konuşmaları anlattı. Yemekteki konuları beş maddede özetledi:

1. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın epilepsi (sara) hastalığı, hastalığın hangi düzeyde olduğu ve görevini yapmasını nasıl etkilediği

2. Erdoğan’ın oğlunun askerliğe gitmemesinin bu hastalık ile ilgisi

3. Başbakan Erdoğan’ın yedek subaylık yapıp yapmadığı

4. Üniversite diplomasının olup olmadığı

5. Seçime giderken Musul meselesinin geleceği. (Küçük konuşmasında, yemeğin gerçekleştiği dönemde Mehmet Ağar ile Musul meselesi konusunda paralel düşüncelere sahip olduklarını da ekledi)

Herkesin şaşkınlıkla dinlediği açıklamada Yalçın Küçük, bu yemekte konuşulan konuların Erdoğan’ı rahatsız edeceği gerekçesi ile iddianameye konmadığını söyledi. Konuşmasında sara hastası olmanın ayıp olmadığını ancak buna rağmen basının önemli büyük bölümünün bu hastalığı sakladığını hatta saklamak için çaba sarfettiğini iddia etti. Hastalığı bilen gazetelerin buna rağmen “fıtık” yazdığını anlattı. Yalçın Küçük, Ecevit’in hastalığı döneminde Ecevit’in görevi bırakması için kampanya yapan basınının Erdoğan söz konusu olunca uyguladıkları sansürü eleştirdi.

Yalçın Küçük konuşma sırasında mahkeme heyetine yine bir gazete haberi sundu. Küçük, 6 Şubat tarihinde Milliyet Gazetesi’nin Ankara ekinde “Caligula ve Tekel işçileri” üzerine yazılan yazıyı gösterdi. Haberde Erdoğan’ın Roma İmparatoru Caligula’ya benzetildiğini, kendisinin Erdoğan’ı Caligula’ya benzettiği “Caligula-Saralı Cumhur” kitabı ile gazete haberi arasında benzerlik olduğunu söyledi.

Her iki lider de biliyor

Küçük, Yiğit Bulut’un hem Devlet Bahçeli’ye hem de Deniz Baykal’a bu hastalığı anlattığını, her iki liderin de hastalığı bildiğini söyledi. Bahçeli ve Baykal’ın başbakana sık sık yaptıkları “hasta” imasını örnek gösteren Küçük, liderlerin hastalığın adını söylemediğini ifade etti.

Yalçın Küçük, Başbakan Erdoğan’ı konuşmasında bir konuda takdir de etti. Küçük, Erdoğan’ın iddialara rağmen bir kez bile “epilepsi değilim” ya da “üniversite diplomam var” açıklamasında bulunmadığını, bu konuda dürüst davrandığını söyledi.

Yiğit Bulut çok korktu

Küçük, bunun dışında medya dünyasında herkesin dikkatini çeken Yiğit Bulut’un dönüşüm hikayesini anlattı. Bulut ile o günlerde çok yakın olduklarını ifade eden Yalçın Küçük, Aydın Doğan’ın akrabası olan Bulut’un, Doğan’ın konuşmalarını kendisine anlattığını söyledi. Park Fora’da yapılan yemekli toplantının ortaya çıkması sonrası Yiğit Bulut’un kendisinin de gözaltına alınacağını düşünerek çok korktuğunu, 3-4 gün teknesinde kaldığını hatta yurtdışına çıkmayı düşündüğünü söyledi. Küçük’ün anlattığına göre Yiğit Bulut hapisten kurtuluşu “bambaşka bir Yiğit Bulut” olmakta buldu. Kısa sürede fikir değiştiren Yiğit Bulut, herkesi şaşırtacak derecede hükümet destekçisi oldu. İlk iş olarak da Yalçın Küçük’e ve onun tezlerine saldırdı.

Barış Terkoğlu

Odatv.com

NAZLI ILICAK : Oda TV ve Ergenekon /// CC : @notredamedesion @vardiyabizde @BalyozGercekler @rodrikdani


Soner Yalçın’ın mektubundan birçok meslektaşımız söz etti. O mektup bana da ulaştı. Böylece, Oda TV davasının da, Ergenekon davasıyla birleşmek üzere olduğunu öğrendim. Baştan beri, bütün davaların 13. Ağır Ceza’daki Ergenekon’la birlikte ele alınmasına karşıyım. Meselâ, bu yüzden eski Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ, *terör örgütü lideri *sıfatıyla yargılanıyor. Oysa darbe teşebbüsünde bulunmak, hatta daha doğrusu, hükümeti yıpratıcı fiillere öncülük etmek, yani görevini kötüye kullanmaktan dolayı sanık sandalyesine oturtulabilirdi.

O zaman, muhtemelen Anayasa Mahkemesi, yani Yüce Divan yetkili olurdu. Aynı şeyi, İnternet Andıcı’nı hazırladığını ileri sürdüğümüz askerler için de söyleyebiliriz. Yargı mercii Yüce Divan olmamakla birlikte, onlara isnat edilen suç, Ergenekon üyeliğinden ziyade, "*siyasete müdahale*" kapsamında ele alınabilirdi.

Gene Oda TV’ye dönersek… Yayınların, Ergenekon’un talimatıyla yapıldığı ileri sürülüyor. Ama bu irtibatı gösteren bir bulgu bildiğim kadarıyla yok. Oda TV çalışanları, Cemaat ya da hükümeti yıpratmak gayesiyle kitap yazdırmış olsalar dahi, Ergenekon irtibatının somut biçimde gösterilmesi gerekmez mi? Üstelik TÜBİTAK’tan yeni bir rapor beklenirken, niçin davanın Ergenekon’la birleştirilmesi adımları atılıyor? Hele de, tutukluluk devam ederken…

Ergenekon denilen yapının *darbeye zemin hazırlamak *ya da *hükümeti yıpratmak *maksadıyla psikolojik harekât elemanı olarak medyadan, sivil toplum örgütlerinden istifade ettiğini biliyoruz. Ama bu işbirliğinin somut kanıtlarının ortaya konulması lâzım. Bir internet sitesinin muhalif yayınları, hatta iftira mahiyetindeki haberleri olabilir.

Buradan yola çıkarak Ergenekon’la işbirliği yaptığı hükmü verilemez. Oda TV davasını Ergenekon kapsamına almak, yargılama süresini hem uzatacak, hem de kararı daha tartışılır hale getirecektir.

Gerçekleri Mümtaz İdil Yazdı /// CC : @mumtazidil @aiklimbayraktar


Medya Mahallesi başlamasına başladı, ama tuhaf başladı. Akif Beki’nin de programa dahil olması, Ayşenur Arslan’ın iki de bir “ben size muhalifim” deme ihtiyacını yaratıyor. Sanırsınız ki, Akif Beki ile aynı programı paylaşmaktan rahatsızlık duyuyor. Oysa rahatsızlık duymak, o kişiyle program yapmamaktır.

Neyse, konu bu değil. Konu; Ayşenur Arslan Odatv davasının bir gazetecilik davası olduğunu savunurken, Akif Beki’nin de bu işin içinde bir iş olduğunu, Odatv’nin tetikçilik yaptığını söylüyor olması.

Durum böyle gider ve körler sağırlar birbirini ağırlar rehavetiyle sürerken, ansızın Akif Beki, İklim Bayraktar olayını ortaya atarak, konuyu ekseninden yüz seksen derece saptırıyor. Ayşenur Arslan bu oyuna gelmiyor önce. Deniz Baykal ve İklim Bayraktar olayının bu dava ile hiçbir ilgisi bulunmadığını, “kenar süsü bile değiller” sözleriyle anlatıyor.

Amaç Odatv olarak görünse de yine İklim Bayraktar üzerinden vurulmaya çalışılıyor. Şimdi gelelim sadede…

Artık İklim Bayraktar olayındaki haksızlıkları anlatmaktan yorulmuş biri olarak şunu kaydetmeliyim: İklim Bayraktar emniyette ve savcılıkta ifade verdi, mahkemede savunma yaptı ve hiçbirinde “beni Odatv gönderdi” demedi.

En önemlisi de İklim Bayraktar da bu davanın diğer sanıkları gibi Ergenekon terör örgütü üyesi olmaktan yargılanıyor. Yani Deniz Baykal meselesinden yargılanmıyor.

Yeniden o günlere dönmenin anlamı yok. İsteyen iddianameye, ek delil klasörlerine ve savunmalara bakar, öğrenir. Hatta İklim Bayraktar ile Barış Pehlivan’ın ek klasörlere yansıyan telefon konuşmasında, Barış Pehlivan’ın, Gürsel Tekin ile Deniz Baykal meselesini görüşmeye gittiğini öğrendiğinde “keşke önce bize söyleseydin,” cümlesine karşılık Bayraktar’ın, “Bu özel ve kişisel bir mesele, Odatv’yi ilgilendirmez” dediği telefon tapelerinde var.

Olaylar medyada defalarca ele alındı ama kimse İklim Bayraktar’a tek bir soru bile sormadı.

Bu aslında “boyalı basının” işine geliyordu. Bir “tuhaflık” yaratılıp, bu tuhaflığın çevresinde asıl olayların gizlenmesi hedeflenmişti. Bu öylesine açık bir durumdu ki, Odatv bile bunu geç fark etti.

İklim Bayraktar’ın yaşadıklarının çoğunda yanındaydım. Olayların nasıl geliştiğine de tanık oldum. Bu nedenle de hakkında en çok yazı yazan da ben oldum. Bu yüzden eleştirildiğim, dışlandığım da oldu. Ama doğru bildiğimi yazmaktan geri kalmadım.

Eğer İklim Bayraktar, gözaltına alınıp on bir saat sorgulamanın ardından tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakıldığında, Odatv ona sahip çıksaydı, kimsenin hedef şaşırtma olanağı olmayacaktı. Çok basitti olay: İklim Bayraktar’a, Soner Yalçın’ın avukatlar ordusundan biri durumun ne olduğunu soracaktı. Açıkçası, Bayraktar’ı işe alan biri olarak bunu ben de beklerdim. O zaman Bayraktar büyük bir açıklıkla gözaltında ve sorguda olanı biteni anlatacak ve Odatv de İklim Bayraktar üzerinden“hedef” olmayacaktı.

Çünkü olayın hemen ardından medyaya yansıyan köşelerde ve haberlerde “Varan-2” başlıkları da kullanılarak, Bayraktar’ın Deniz Baykal’a Soner Yalçın tarafından komplo için gönderildiği bile iddia edildi.

Kimse Bayraktar’a söz hakkı vermediği için, Bayraktar ne kadar çırpındıysa da, “böyle bir komplo asla söz konusu değil” diye yırtındıysa da dinletemedi. Medya öyle bir kaos yarattı ki Odatv bile bu rüzgarın etkisinde kaldı ve Barış Pehlivan İklim Bayraktar hakkında çok ağır bir yazı yazdı.

Aynı yazıyı İklim Bayraktar yazsaydı, çok farklı bir tablo çıkacaktı ortaya.

Ama Odatv olaya hakim olamadığı için medya bunu kullanmayı daha uygun buldu; Ortada bir günah keçisi vardı, üstelik kendi çalıştığı yerden de dışlanmıştı…

Artık ortada bir ajan, olayın içinde bir komplo, açığa çıkarılmamış bir durum olduğu öne sürülecekti.

Ancak, işin içinde ne bir komplo bulundu ne de ortada bir Mata Hari vardı.

Konu halının altına süpürüldü ve “muallak” bölümü açık tutuldu. Ne zaman CHP veya Odatv veya başka bir odak söz konusu olduğunda kullanılmak üzere bir İklim

Bayraktar kartı yaratıldı. Unutulmaya yüz tutan hangi olay olursa olsun, geçerli bir karttı bu.

Zira, İklim Bayraktar’dan AKP de, CHP de, Odatv de, medya da, olayları gazeteden izlemekten başka çaresi olmayan halk da uzaklaşır hale getirilmişti. Tabi bu kadar çok olumsuzluğa hedef olan birinin üzerinde oynamak kolaydı, ama akılcı bir açıklama getirmek zordu. Mevcutlar içinde “bu kadının” arkasında duran, kayıran, gözeten kimse yoktu.

Bunu kimse irdelemeye kalkmadı. Bir günah keçisinin ellerinin altında bulunması bu işe yüzeysel bakmaya eğilimli herkesin birinci dereceden silahı olmuştu.

Asıl tehlikeli olan da buydu zaten.

İnsanlar sözlerine, “henüz açığa çıkarılmamış, muallak bir olay” diye başladıkları bu olaydan bir tek kişi karlı çıkmıştı: Deniz Baykal…

Bunu kimse göremedi. Veya gördü, ama ses edemedi.

Görünmeyen başka bir nokta da şuydu: İklim Bayraktar olayı tamamen ortadaydı. Çıplak bir gerçek olarak. Ama insanlar bunu “gizemli” bir hale sokarak, buradan bazı yerlere saldırmayı uygun buldular. Ortada bir karmaşa yoktu. Olayın mağduru, “beni taciz ettiler” diye sokaklara fırlamamıştı. Öyle yapmış gibi davrandılar.

Konunun derinliğine girmeyi, yani bu işte neden bir günah keçisi yaratıldığının altında neler yattığını araştırmayı düşünmediler. İşlerine gelmiyordu.

Kavga tek taraflıydı nasılsa. Mağdur olanın sesini yükseltebileceği bir yer yoktu. Daha önce onlarcası görülen olaylarda olduğu gibi iş gizemini koruyarak tarihin çöplüğüne atılacak, zamanı geldiğinde de ısıtılıp gündeme getirilecekti. Yapılan da budur zaten.

Ama kazın ayağı öyle olmadı.

İklim Bayraktar yılmadı ve mücadele etti. Kendini kitabıyla, yazılarıyla, açtığı onlarca davayla savunmaya devam etti.

Yine de yetmedi. Bu işi sürdürmeye çalışan ve altında Mata Hari arayan kitleler sürekli gündeme getirmekten keyif alacaklar gibi.

Bu önüne geçilmez bir hırs, ama aynı zamanda müthiş bir korkaklıktır.

Yazar : A.Mümtaz İdil

O MERMİLERİ ÜSTEĞMEN’İN BÜROSUNA KİM KOYDU? /// CC : @odatv @vardiyabizde @BalyozGercekl er @rodrikdani


Gümrük Müsteşarlığı neyi gizliyor

(SÖZDE) Ümraniye Davası tutuklu sanığı Gazi Üsteğmen ve Avukat Serdar Öztürk’ün bürosunda bulunduğu iddia edilen 250 adet merminin NORMA isimli şirket tarafından NATO aracılığıyla Jandarma Genel Komutanlığı’na gönderilen mermiler olduğu ortaya çıktı.

Serdar Öztürk’ün avukatı Demet Reçber, 3 Haziran 2009’da Öztürk’ün iş seyahati sırada ofisine yapılan baskında elde edildiği öne sürülen 32 kalibrelik ve plastik bir kutu içinde yer alan S&W mermilerinin barkod numaralarından üretici firma olan NORMA’ya ulaştı. NORMA şirketinden Lennart Falk’ın yaptığı açıklamada, imalat zamanının 2007 ve teslimat tarihinin 2008 olduğu belirtilen mermilerin alıcısının Türkiye Cumhuriyeti İçişleri Bakanlığı Jandarma Genel Komutanlığı olduğu ve Lüksemburg’daki NAMSA Operasyonel Lojistik’e teslim edildiği belirtiliyor.

Avukat Demet Reçber, NAMSA aracılığı ile Jandarma Genel Komutanlığı’na teslim edilmek üzere NATO’ya iletilen mermilerle ilgili olarak mahkemeden gümrük kayıtlarını talep etti. Ancak Gümrükler Genel Müdürlüğü yargılama konusu ile ilgili olmayan bazı ithalat belgelerini göndermesine rağmen, 2008 Nisan belgelerinde olması gereken söz konusu mermi kayıtları gönderilmedi. Bunun üzerine Yargıtay’a suç duyurusunda bulunuldu ve gümrük müsteşarlığı hakkında soruşturma açıldı.

Avukat Reçber yaptığı açıklamada, “NATO’ya, NAMSA aracılığı ile Jandarma Genel Komutanlığı için teslim edilmiş mermilerin silahı bile olmayan müvekkilimin ofisinde ne aradığının cevabı yok” dedi.

Öztürk, 1994’te bir operasyonda pkklılar tarafından döşenen mayına basıp ağır yaralanarak sol gözünü kaybetmiş ve Cumhurbaşkanı tarafından Devlet Övünç Madalyası ile ödüllendirilmişti. Gözaltına alındığı 5 Haziran 2009 tarihine kadar Ergenekon davası sanığı Albay Levent Göktaş’ın avukatlığını yapan Öztürk’ün ofisinde bulunduğu iddia edilen mermilerin üzerinde kendisine ait parmak izi yer almıyor.

Şimdi şu sorular cevap bekliyor:

NATO’nun Jandarma Genel Komutanlığı’na iletilmek üzere teslim aldığı mermiler Serdar Öztürk’ün ofisine nasıl geldi? Kimler tarafından bırakıldı?

Bir gözü görmeyen, diğerinde de ileri derecede görme kaybı olan, silahı ve mermilerin üzerinde parmak izi olmayan Serdar Öztürk bu mermilerle nasıl suçlanmaktadır?

Gümrük Müsteşarlığı 2008 Nisan ayına ait kayıtları neden vermemektedir? Mahkemeden gizlenen nedir?

Görünen o ki, tüm gerçeklerin ortaya çıkmasının önünde ciddi engellemeler var ve bırakın “Şüphe sanığın lehine yorumlanır” ilkesini, sanığın suçsuz olduğunu ispatlama çabalarına bile ket vurulabiliyor. Sözde delillerin arkasındaki gerçeğe ulaşma görevi ise ancak sanık ve müdafilerinin çabasına kalıyor.

KAYNAK: ODA TV

‘Ergenekon’u, Öcalan’ı, PKK’yı ve Odatv’yi ben yönetiyorum’ /// CC : @Yalcin_Kucuk


Yalçın Küçük’ten ilginç savunma…

”Ergenekon” davasında, 1989 yılında Bekaa’daki kampta Abdullah Öcalan’la, Yalçın Küçük ile beraber mülakat yapan eski TKP’li yazar Haluk Yurtsever tanık olarak dinlenildi.

İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi’ndeki duruşmada, Küçük’ün talebi üzerine tanıklığına başvurulan Yurtsever, mülteci olarak Almanya Köln’de bulunurken Yalçın Küçük ile yazıştığını, 1987 yılında da Küçük’ün çıkarttığı Toplumsal Kurtuluş Dergisi’nde yazmaya başladığını anlattı.

Yurtsever, Küçük ile Almanya’da konferanslara katıldıklarını ifade ederek, 1989 yılında da Abdullah Öcalan ile mülakat yaptıklarını kaydetti.

O dönemde Öcalan ile mülakatların yapıldığını ve mülakat fikrinin Küçük’ten çıktığını belirten Yurtsever, şunları anlattı:

”Köln’de mülteci olarak kalıyordum. Sivil toplum örgütleriyle ilişkilerimiz vardı. İrtibat kurduk. 1989’da Şam’a gittik. Havaalanında örgütte görevli, normal giyimli 2 kişi bizi karşıladı. Yanımızda kamera götürmedik. Ancak fotoğraf makinesi götürmüş olabilirim. Yaptığımız mülakatla ilgili notlar tuttuk. Mülakatı örgütten bir kişi kayda aldı. Odada sadece ben, Yalçın Küçük ve Abdullah Öcalan vardı. Ayrıca bir görevli de video çekimi yapıyordu. Gittiğimiz yerin etrafı dağlarla çevriliydi. Biz bir tepeden yürüyerek, çıktık. Gelişimiz, haber verildi. Abdullah Öcalan da yanında bir kaç kişiyle gelerek ‘Hoşgeldiniz’ dedi. Bekaa Vadisi’nde olduğunu düşündüğüm kampta 3-4 gün kaldık. Yemekleri birlikte yedik ancak bazen yemeklere Abdullah Öcalan işi olduğu için katılmadı. Abdullah Öcalan, bana ve Yalçın Küçük’e mesafeli bir saygı gösterdi. 1,5-2 gün mülakat yapıldı. Diğer günler Şam’da, Halep’te tarihi yerleri gezdik. Mülakatta soru ve cevapların dışında farklı konularda da konuşuldu. Esas konu ‘Dünyada ve Türkiye’de olup bitenler, Ortadoğu’da neler oluyor, Türkler ve Kürtler’in kardeşliği nasıl sağlanabilir’di. Alevilik, kadın konusu da konuşuldu. Ayrılırken, örgüt militanları, dizilerek bizi uğurladı.”

Mülakatta, Öcalan’ın Küçük’e ”hocam”, Küçük’ün de ”Apo kardeşim” diye hitap ettiğini belirten Yurtsever, mülakatın 1 ay sonra Toplumsal Kurtuluş ile Sokak dergisinde yayımlandığını söyledi.

Yurtsever, Yalçın Küçük’ün 9 Ocak 2008 tarihli ifadesinden bazı bölümleri okunarak kendisine yöneltilen sorular üzerine de mülakatın video bantlarından birinin ve fotoğrafların Küçük’e verildiğini, kendisinde video kaydı olmadığını, Türkiye’ye kesin dönüş yaptıktan sonra kendisindeki her şeyi yok ettiğini dile getirdi.

-”ÖCALAN’A SAYIN DEMEDİM”-

Yurtsever’e sorular yönelten Yalçın Küçük de kendi ifadeleriyle Yurtsever’in ifadelerinin birbirine uyduğunu söyleyerek, teşekkür etti.

Öcalan ile yapılan mülakatta çekilen fotoğrafların, yazdığı kitaplarında da yer aldığını belirten Küçük, bunları tanığa gösterdi.

Mülakat nedeniyle kampta kendilerine büyük saygı gösterildiğini ifade eden Küçük, ”Abdullah Öcalan’a sayın demedim. ‘Sayın’ ve ‘başkanım’ kelimeleri, benim dilimde yoktur. Mülakat sırasında Öcalan, ‘Perinçek de gelecek’ dedi. Öcalan ile yapılan mülakat, dünyada bir ilktir” diye konuştu.

Mülakatın ardından Türkiye’ye döndüğünü, üzerinde bulunan kasetlerin polis tarafından alındığını ve TRT’de yayınlandığını öne süren Küçük, TRT’ye tazminat davası açtığını ve kazandığını savundu.

”ŞİMŞEK ÇAKTIĞINI GÖRDÜNÜZ MÜ?”

”Ergenekon”, ”Odatv” ve ”KCK” iddianamelerini de yanında getiren Küçük, ”Bu iddianamelere göre ‘Ergenekon’u ben yönetiyorum. Öcalan’ı, PKK’yı ve Odatv’yi de ben yönetiyorum. İddianamelerde, ben ağzımı açtığım zaman Abdullah Öcalan’ın beyninde şimşekler çakıyormuş. Mülakat sırasında siz de yanımdaydınız. Şimşek gördünüz mü-” diye sordu.

Yurtsever’in ”Hayır” demesi üzerine Küçük, ”Ben konuşunca kimin beyninde şimşekler çakmıyor ki?’ diye konuştu.

Salonda gülüşmelerin olmasının ardından, Başkan Özese’nin uyarısı üzerine Küçük, ”Haluk beyi özlediğim için çağırtmadım. Gerçeklerin ortaya çıkması için dinlenmesini istedim” dedi.

Küçük’ün ”Mülakat sırasında Öcalan’a en ufak bir yol gösterdik mi?” şeklindeki sorusuna da Yurtsever, ”Hayır” yanıtını verdi.

Yalçın Küçük’ün Öcalan ile yaptığı mülakata ilişkin kayıtların izletildiği duruşmaya öğlen arası verildi.

Sürpriz tanık neler anlattı


Birleştirilen Ergenekon davasının 18 Eylül 2012 günkü celsesinde, tanık olarak Ergenekon soruşturmasını başlatan Ümraniye’deki aramanın polis ve ihbarcı dışındaki tek tanığı dinlendi. Burhan Yılmaz Ümraniye’deki o meşhur gecekondunun bahçesindeki Ali Yiğit’e ait büfeyi işletiyordu. İhbarcı Ali Yiğit’in yanında işçi olarak çalışıyordu. Ama her nedense mahkeme bugüne kadar tanık olarak dinleme gereği duymamıştı.

İFADESİ DOSYAYA KONULMAMIŞ

Mahkeme huzurunda ilk kez ifade veren Burhan Yılmaz’ın adı, polis tarafından arama tutanaklarına da yazılmamıştı. Polis aramadan sonra Burhan Yılmaz’ın ifadesini almış ama bu ifadeyi her nedense dava dosyasına da koymamıştı. Bu ifade soruşturmanın altıncı yılında sanıkların ısrarlı talepleriyle getirtildi. Burhan Yılmaz’ın tanık olarak dinlenmesini de yine sanıklar istemişlerdi.

"BÜFEDE KAPALI TUTTULAR"

Arama sırasında aramaya tanıklık edecek hiç kimse olmadığı gibi, aramaya ilişkin bir video veya fotoğraf çekimi de yapılmamıştı. Burhan Yılmaz’ın anlattıkları aramanın üzerindeki esrar perdesini daha da arttırdı. Aramaya gelen polislerin kendisini büfede kapalı tuttuklarını, dışarı çıkmasına izin vermediklerini ve içerde ne yaptıklarını göremediğini söyleyen Burhan Yılmaz’ın anlattıkları, soruşturmanın başından beri kamuoyuna yansıtılanlardan ve iddianameye yazılanlardan çok farklıydı

İHBARDAN ÖNCE ARAMAYA GELMİŞLER

Burhan Yılmaz’ın anlatımlarına göre, polis arama yapmaya sabah saat 10.00 sularında başlamıştı. Ama dosyadaki ihbar telefonu saat 12.45’teydi. Polis tutanaklarının bazılarına göre arama saat 19.40’ta bazılarına göre ise 20.30’da yapılmıştı.

"POLİSLERİN ELİNDE İSİM LİSTESİ VARDI"

Aramaya gelen polisler,daha aramaya başlamadan önce Burhan Yılmaz’a ellerindeki bir listeden bazı isimleri sormuşlardı, o isimlerden biri de Oktay Yıldırım’dı. Oysa iddianameye göre polisler Oktay Yıldırım adını söz konusu bombaları bulduktan sonra, gözaltına aldıkları Mehmet Demirtaş’tan öğrenmişlerdi.

BOMBALAR NE ZAMAN GETİRİLDİ

Burhan Yılmaz bombaların oraya nasıl konulduğunu bilmediğini, oraya ancak gecekonduda oturanların bilgisi dahilinde konulabileceğini söyledi. Gecekonduda oturan ihbarcı Ali Yiğit’in iddialarına göre kendisi eve taşınmadan 1,5 yıl önce getirilmişti ve kendisi ihbardan kısa süre önce tesadüfen görmüştü. Ama Burhan Yılmaz Ali Yiğit’in gecekonduya taşındıktan sonra çatı arasında tadilatlar yaptırdığını, orada işçilerin 2-3 gün çalıştığını, böyle bir sandığı işçilerin görebileceğini söyledi. Dava sanıkları, o işçilerin dinlenmesi için de talepte bulundular ama mahkemenin bu talebi kabul edip etmediği henüz bilinmiyor. Çünkü mahkeme hangi tanıkları dinlemeye karar verdiğini açıklamıyor. O işçilerin dinlenmesi, bombaların, oraya ihbarcının söylediği zamanda mı yoksa daha sonra mı getirildiğinin anlaşılması bakımından kilit önemde.

TELEFONLA ÇAĞIRILAN VE KOŞARAK GELEN "TERÖRİST" OLUR MU

Burhan Yılmaz, arama sırasında Mehmet Demirtaş’ın orada olmadığını, arama bittikten sonra polis tarafından telefonla çağırıldığını ve yarım saat içinde geldiğini anlattı. Oysa sonradan düzenlendiği ortaya çıkan polis tutanaklarına göre "Mehmet Demirtaş gecekondunun önünde bekliyordu". Daha önce istenen cep telefonu HTS raporları da Burhan Yılmaz’ın ifadelerini doğruluyordu. Bir yerde bomba saklayan ve "terörist" olmakla suçlanan bir adamın, orada arama yapan polisler tarafından çağırıldıktan yarım saat sonra adeta koşarak gitmesi, "bu nasıl terörist" sorularına yol açtı. Telefon HTS raporlarına göre Mehmet Demirtaş’ın, yeğeninin işyeri olan gecekonduda arama yapıldığı haberini almasından sonra en son aradığı kişi, evinin altındaki marketin sahibi. Demirtaş, market sahibine, evine ekmek bırakmasını, biraz geç kalacağını söylemiş.

TANIK, POLİS TUTANAKLARINI YALANLADI

Polisin tutanaklarına göre ihbarcı Ali Yiğit de evin önünde bekliyordu ama Burhan Yılmaz’ın anlattıklarına göre bu da doğru değildi. Ali Yiğit köşedeki balıkçının oradan olup bitenleri izliyordu ve birkaç dakika sonra da polisin yanına geldi. Oysa Ali Yiğit taksi ile tesadüfen oradan geçerken polisleri görüp durduğunu anlatmıştı. Burhan Yılmaz’ın anlattıklarına göre Ali Yiğit polislerin yanında çok rahat davranıyordu. Hatta bir ara polislerle birlikte evin anahtarını almak için, arabayla başka bir yare gidip gelmişlerdi.

"GİZLİ TOPLANTI YAPILMADI"

İddianameye göre Oktay Yıldırım o gecekonduda ve Burhan Yılmaz’ın önceki iş yeri olan gaz istasyonunda gizli toplantılar yapıyordu ama Burhan Yılmaz böyle bir toplantıya da tanık olmamıştı. Bu toplantıların olduğunu iddia eden İhbarcı Şevki Yiğit’in ise gaz istasyonuna asla gelmediğini anlattı.

GECEKONDUDAN NE ÇIKARDIKLARINI GÖRMEMİŞ

Burhan Yılmaz söz konusu bombaların bulunduğu sandığı hiç görmemişti, çünkü polis aramadan sonra siyah bir poşetin içinde bir şeyler taşımış, bunun da bir bomba sandığı olduğunu Burhan Yılmaz daha sonra öğrenmişti. Kimden mi? Polisten ve basından. Kendi işyeri aranırken aramaya tanıklık etmesi engellenmiş ve daha sonra böyle denilmişti.

Burhan Yılmaz’ın anlattıkları zaten üzerinde birçok soru işareti olan Ümraniye aramasını ve polis tutanaklarını, yeni soru işaretleriyle bir kez daha gündeme taşıdı. Bilindiği gibi söz konusu bombalar hakkında, aramadan sadece saatler sonra imha kararı verilmiş ve imha edilmişlerdi. Elbette bu imha karar da yasaya aykırıydı ve imha işleminin de bir video kaydı yoktu. Bombaları, imha kararını veren mahkeme bile görmemişti.

Bulunduğu iddia edilen bombalardan dolayı, Mehmet Demirtaş ve Oktay Yıldırım 5 yıl 4 aydır tutuklu olarak yargılanıyor. Çağdaş ülkelerde şüpheden sanık yararlanır. Bir iddianın üzerinde bu kadar şüphe ile iddianameye dönüşmesi bile çok zordur. Ama söz konusu Türkiye olunca…

Ne diyorlardı," üstünlerin hukuku". Bakalım bu davada daha neler duyacağız.

Odatv.com

“Yarımız hâlâ içeride”


Oda TV’nin Barış’ları Hürriyet’ten Ayşe Arman’a konuştu.

Arman’ın bugünkü röportajı şöyle:

"İki genç adam. İki parlak adam. Biri 83, biri 80 doğumlu. Oda TV’nin Barış’ları. Kendilerini tanıtırken, "Ben Pehlivan", "Ben Terkoğlu" diyorlar, belli ki herkes ikiz gibi onları karıştırıyor. Beni samimiyetleri, derinlikleri, bilgileri, kendilerini sakin ve rahat bir şekilde ifade etmeleri çok etkiledi. Bir de ne etkiledi biliyor musunuz, bu genç yaşlarında dünyayı sırtlarında taşımaları, ülkelerinden, yaşananlardan kendilerini sorumlu hissetmeleri. Ait oldukları kuşaktan farklı gençler onlar. Fikirlerine katılsanız da, katılmasanız da hayata karşı duruşlarına saygı duyuyorsunuz. 20 ay içeride kaldılar, TÜBİTAK raporundan sonra tahliye oldular. Merak ettiğim her şeyi sordum. Tabii ki mesele derin, yazı uzun, salı-çarşamba da devam edecek…

– Kendinizi, günün birinde ‘örgüt üyesi’ olarak bulacağınız aklınıza geliyor muydu?

BARIŞ TERKOĞLU: Beni çok şaşırtmadı çünkü bu davaları yakından izliyordum. Hatta Levent Göktaş diye bir tutukluyla tanıştım. Yaşadığı fıkra gibi. Ofisinde sekreteriyle otururken, sekreteri, "Sizce, gerçekten Ergenekon diye bir şey var mı?" diye soruyor. O da, "Olmasa bu kadar insan gözaltına alınır mı!" diyor. İşte tam o sırada kapı çalınıyor. Levent Göktaş’ı da apar topar alıp götürüyorlar. Dört yıldır içerde…

BARIŞ PEHLİVAN: "Herhalde bizim de başımıza bir çorap örülür" diye düşünüyordum ama bilgisayarlarımıza virüs gönderilmesi gibi bir sosyal mühendislik saldırısı beklemiyordum. Beklemediğim gibi bir de "Bu davalardaki hukuksuzlukları anlatan gazetecilere yapmazlar. Yaparlarsa çok göze çarpar!" diyordum. Yanılmışım.

20 ay sonra tahliye oldunuz. İnsanlara ne anlatmak istiyorsunuz? Onlar neyi anlasın istiyorsunuz?

BARIŞ PEHLİVAN: Şunu demek istiyorum: "İşler, bildiğiniz gibi değil!" Bizim davada iki kelam etmek için, o duruşma salonuna gelip, izlemek gerekiyor. Öyle gazete manşetlerinden, gazete spotlarından bu işler anlaşılmaz. Gözaltına alındık, tutuklandık, cezaevine atıldık. Ve o günden itibaren, aylarca manşetlerde linç edildik. İddianamelerde ne yazacağını dahi gazetelerden öğrendik. Bize demediklerini bırakmadılar. Ve ipi boğazımıza geçirdiler, mahkeme salonuna öyle çıkardılar. Sonra aylarca süren duruşmalar başladı. Bizi manşetlerde parçalayan o gazetecilerden küçücük bir şey isterdim. Tamam iddianameyi veriyorsunuz ama savunmalarımızı neden vermiyorsunuz? Bizden nefret edebilirsiniz. Gazeteciliğimizi, dünya görüşümüzü sevmeyebilirsiniz. Ama gazetecilik, iddianame kadar savunmaları da vermeyi gerektirir…

– Neden vermediler sizce? İlgilenmedikleri için mi?

BARIŞ PEHLİVAN: Yok canım, kesinlikle kötü niyetlerinden! Bizi, "Talimatla haber yapıyorlar" diye suçluyorlar. Esas bizi linç edenler, talimatla haber yapıyorlar. Polis, Oda TV operasyonuyla ilgili nasıl haber yapılması gerektiğini haber metni, spotu, başlığı, bold yapılması gereken yerler dahil, hazır olarak vermiş muhabirlere. Ve bütün gazetelerde cümlesi cümlesine, kelimesi kelimesine aynı şekilde yayınlandı.

BARIŞ TERKOĞLU: Hani meşhur bir söz var, Göbels’in sözü, "Öyle büyük bir yalan söyle ki, kimse aksini ispatlamaya cesaret edemesin!" Bize yapılan buydu. İçeriye girdiğimizde arkadaşlarıma da söyledim, "Bizi insan dışkısına batırıp çıkaracaklar." Bizi bambaşka insanlar olarak yansıttılar. O kadar suçluyduk ki, ölümü bile hak ediyorduk!

BİZİ GÖNDERDİĞİ İÇİN GÖZLERİ PARLIYORDU

– Siz dışarı çıktınız ama hâlâ içeride insanlar var. Nasıl hissediyorsunuz?

BARIŞ PEHLİVAN: Yarımız içeride şu an. Çıkarken, koridorda yürüyordum, Soner Yalçın’ın koğuşunun önünden geçiyordum. Onun gidişime baktığını gördüm. İnfaz koruma memurlarına, "Kapıyı açın, sarılacağım" dedim, açmadılar. Yemek mazgalı vardır, zorla onu açtırdım. "Kusura bakmayın" dedim, ellerimiz birleşti. Bizi gönderdiği için gözleri parlıyordu. O çıkana kadar, yarım kalacağız.

BARIŞ TERKOĞLU: Hani bir karabasan görürsünüz, gözünüzün önünde kötü şeyler olur, engellemek istersiniz. Ama kıpırdayamazsınız bile, bağırırsınız, sesiniz çıkmaz. İçerideyken öyle hissetmiyordum işte. Şimdi roller değişti. Artık olan biteni dışarıdan izliyorum. Ve kendimi çok kötü hissediyorum. Diğer tutuklular ve Soner Yalçın için bir şey yapamıyorum. Utanıyorum.

– Sonunda devlet de ‘virüs’ olduğunu kabul etti. Size bu komployu kim yaptı?

BARIŞ PEHLİVAN: 20 ay boyunca, ellerinde hiçbir belge yokken içeri atılmış biri olarak, elimde kesin belge olmadan kimseyi suçlayamam, "Şu yaptı" diyemem.

– Siz de bilmiyorsunuz yani…

BARIŞ PEHLİVAN: Elimde bazı ipuçları var. Şu kadarını söyleyebilirim: Bu dijital sahte veriler, devlet destekli istihbarat faaliyeti olmadan yapılamaz. Telefonlar dinlenmiş, birbirimize nasıl hitap ettiğimiz öğrenilmiş, nerede oturduğumuz tespit edilmiş. Bu tür bilgilere uygun, virüslü notlar üretilmiş ve bilgisayarlarımıza sokulmuş. Bu iş, ‘biyografik istihbarat’ gerektiren bir şey. Demek ki karşımızdaki ciddi bir organizasyon. Bir de TÜBİTAK raporuyla ve ek klasörlerle tespit edilen çok çarpıcı bir durum var: Söz konusu virüslü mail, aslında Şubat’ın 3’ünde (2011) gönderiliyor bizim bilgisayarlara. Ama başarılı olunamıyor, zararlı yazılımlar bilgisayara yüklenemiyor. Bunun üzerine Şubat’ın 4’ünde mail adreslerimiz için mahkeme tarafından takip kararı çıkartılıyor. Ertesi gün Şubat’ın 5’inde yeniden gönderiyorlar. Bu defa başarılı oluyorlar. Virüs bilgisayarlara yerleşiyor. Yani bilgisayarlarımız ele geçiriliyor. Sonunda da, iddianamedeki ‘suç delili’ denen notlar bilgisayarlarımıza konuyor. Bunu söyleyen TÜBİTAK. O zaman ben de sorarım: "Bize bu komployu yapan kişi ya da kişiler devlet destekli değil mi?" Şunu da vurgulamam gerek: TÜBİTAK‘ın tespitine göre, bilgisayarlarımızda bulunan notları bizler oluşturmadık, değiştirmedik ve hiç açmadık. "Açılmamış dosyanın davası olmaz" dememiz bundan.

BARIŞ TERKOĞLU: Soner Yalçın’ın da, Yalçın Küçük’ün de, Hanefi Avcı’nın da, Ahmet Şık‘ın da, Nedim Şener’in de, Oda TV’de yazarların da, ortak bir noktası var. Hepsi cemaat hakkında haber yapmış, yazı ve çok önemli kitaplar yazmış insanlar. İşte bu gerçeği araştıran insanların hepsi, birbirlerini tanımadığı halde, aynı örgüt poşetine konuldular. Bu da yapanların, neye göre düşman seçtiğini gösteren bir neden.
Güzel bir söz var: "Birini, büyü yaparak öldürebilirsiniz ama kahvesine biraz arsenik katmanız lazım!" Biz virüsle büyü yapıldığını görüyoruz ama aslında, kahvemize arseniği kimin koyduğunu araştırmamız lazım. Bu virüsleri gönderenler şunu çok iyi biliyorlar ki, birkaç gün sonra polis kapımızı çalacak, bizi gelip alacak ve sonra biz tutuklanacağız. Bunu yapanlar aynı zamanda bizim telefonlarımızı dinleme, bizi takip etme, bizim maillerimizi okuma gücüne sahip insanlar. Biz, "Bu operasyonu yapan cemaatin şu ya da bu üyesi" demiyoruz ama devletin içerisinde, yargıda ve emniyet teşkilatında örgütlü bir cemaat odağı tarafından yapıldığını söylüyoruz.

– Neden sizden başka türlü kurtulmayı denemediler?

BARIŞ PEHLİVAN: Bu soruyu ben de düşündüm. Amaç direkt biz miydik?
Yoksa biz, bütün gazetecilerin tepesinde sadece Demokles’in kılıcı gibi duracak bir örnek miydik? Çünkü Oda TV iddianamesini okuduğunuzda, anlıyorsunuz ki bu dava burada bitmeyecekti, devamı vardı. Birçok gazeteye ve gazeteciye uzanacak bir operasyondu. Ne var ki tepkiler sonucunda hem savcı hem de operasyonun başındaki istihbarat şube müdürü görevden alındı ve operasyon durduruldu. Biz, ellerinde kaldık.

BARIŞ TERKOĞLU: Bence bu, Türkiye’de yeni bir ölüm şekli. Eskiden aydınların Sabahattin Ali gibi, kafalarını taşla eziyorlardı, sokak ortasında vuruyorlardı, işkence edip atıyorlardı. Metin Altıok gibi yakıyorlardı, ya da Uğur Mumcu gibi arabasına bomba koyuyorlardı. Ve aslında düşünürseniz, yüzlerce kişinden söz ediyoruz. Sadece son dönemde 400 civarı asker alındı. Bu insanları hapse atmak, sokak ortasında vurmaktan, bomba koymaktan çok daha kolay. Üstelik hapse atmak da, ruhen öldürme şekli.

BARIŞ PEHLİVAN: Bir de şöyle bir iddiaları var. "Artık faili meçhul cinayetler yok, gerçekleştirenleri biz içeri atıyoruz." Bizi öldürselerdi, faili meçhul cinayetler devam ediyor olacaktı.

– Sizce bu dava ne zaman sonuçlanacak?

BARIŞ PEHLİVAN: Benim şöyle bir teorim var. Wikileaks belgelerinden de anladığımıza göre, asıl hedef Balyoz‘du. Ergenekon Davası, Balyoz için bir psikolojik hazırlıktı. Ergenekon operasyonu sırasında, gıcık oldukları ve düşman diye düşündükleri insanları de içeri attılar. O atmosferde, muhalif askerleri tasfiye ettiler. Ama asıl hedefin Balyoz olduğunu düşünüyorum. Balyoz da sonuçlandı şimdi, Ergenekon‘u nasıl kapatacaklarını düşünüyorlar bana kalırsa.

BARIŞ TERKOĞLU: Davaların isimleri farklı ama özleri hep aynı. Amaç, muhalif güçleri, kurumları ortadan kaldırmak. Türkiye’de kızların okula gönderilmesindeki en büyük eğitim derneğini neredeyse fuhuşla, şunla, bunla örtüştürerek itibarsızlaştırdılar. Gazetecileri içeri tıktılar. Türk Silahlı Kuvvetleri içerisinde Cumhuriyet’in kuruluş felsefesini kendine varlık gerekçesi edinmiş insanları da ordudan tasfiye ettiler. Bütün bu davalara baktığınız zaman, anlıyoruz ki amaç, kendilerine karşı olanları saf dışı bırakmak. Ne zaman sona erer? İyimser tahminle, Türkiye’ye hukuk ve adalet geldiği zaman. Kötümser tahminle, ‘Artık herkesi bitirdik’ özgüvenine sahip olduklarında…

Balyoz‘daki karar için ne dediler?

Özgürlük katliamı!
BARIŞ PEHLİVAN

Sahteliği, onlarca raporla kanıtlanmış dijital veriler üzerinden, insanlara peynir ekmek gibi ceza verdiler! Ne davanın kilit tanıkları dinlendi, ne raporlarda çıkan sahtecilik tespitleri TÜBİTAK‘a gönderildi. Balyoz soruşturması, hükmü belli şekilde başladı zaten… Sahi, bu davanın sonucunu gerçekten hukuki bulan var mı? Burada, askerlerin en büyük handikapı, geçmişteki ‘darbeler tarihi’ydi. İşte bu kötü tarih, bu soruşturmayı yapanların kullandığı en büyük propaganda aracı oldu. Halbuki, davayı sadece iddianame üzerinden değil, savunmanın ne dediğine bakarak takip ederseniz şunu göreceksiniz; mesele darbelerle yüzleşmek falan değil. O, meselenin kamuoyuna yansıtılan ‘illüzyon yönü’. Türkiye’de bir dönüşüm gerçekleştiriliyordu, bunun için TSK’da bir tasfiyeye ihtiyaç vardı. Balyoz davası işte bu dönüşümün aracıdır, sonucu değil. Bu dava, savunmanın hiçe sayıldığı, hükmün baştan verildiği bir insan hakları ve özgürlük katliamıdır…

Hüküm çoktan verilmişti
BARIŞ TERKOĞLU

Bu karar Türkiye’de hukukun ve adaletin olmadığını, mahkemelerin bir hesaplaşma ve tasfiye aracı olduğunu gösterdi. CD’lerin sonradan üretildiğini gösteren olgular 1500’ü aştı. Değil 1500, bir ceza davasında bir tane bile somut olgu, sanıkların lehine kullanılır. Öyle anlaşılıyor ki hüküm çoktan verilmiş, mahkeme sonradan icra edilmiş. Bu CD’leri hazırlayanlar, soruşturmayı yürüten polislere, savcılara ve yargılamayı yapan hakimlere o kadar güveniyorlar ki açık vermekten korkmadılar bile.

SONER YALÇIN’IN TAHLİYE EDİLMEMESİ AKIL ALACAK GİBİ DEĞİL

– Madem sizin tahliye olmanızda TÜBİTAK raporu etkili oldu, Soner Yalçın’da neden işe yaramadı?

BARIŞ PEHLİVAN: Biz de aynı şeyi merak ediyoruz. İddianamenin özü, üç ayrı bilgisayarda bulunan dijital veriler. Bilgisayarında veri olduğu iddia edilen Müyesser Yıldız ve ben tahliye ediliyoruz fakat bilgisayarında hiçbir veri bulunamayan Soner Yalçın edilmiyor! Akıl alacak gibi değil. Gerçi akıldışı o kadar çok şey var ki. Tahliye olmadan bir hafta önce, bizim TÜBİTAK raporuyla ilgili tahliye talebimiz reddedildi. Orada mahkeme bana ve Barış’a, "Sizi tahliye edemeyiz, ev hapsine bile çıkaramayız, hakkınızda o kadar ağır şüphe var" dedi. Bir hafta sonra yurtdışına çıkış yasağı bile koymadan bizi serbest bıraktı.

CEZAEVİ BAZILARINI BÜYÜTÜYOR BAZILARINI KÜÇÜLTÜYOR

– ‘Giren adam’la ‘çıkan adam’ arasında ne fark var?

BARIŞ PEHLİVAN: Saçlarım biraz daha beyazladı ve gözlük takmaya başladım. Onun dışında, olgunlaştım.

BARIŞ TERKOĞLU: Cezaevi, insanı ya çok büyütüyor ya da çok küçültüyor. İçeride bazen kocaman bir asker, kocaman bir aydın, dışarı çıkabilmek için her şeyi yapıyor. Bu davalarda, size bir ‘tövbe kapısı’ gösteriliyor. O ‘tövbe kapısı’ndan istediğiniz zaman geçip gidebilirsiniz. Şartı, yaptıklarınızı, yazdıklarınızı, eylemlerinizi, fikirlerinizi inkâr etmek. Bunlardan vazgeçip çıkıp giden birçok insan oluyor. Onlar küçülüyor. Bir de, "Ne olursa olsun yazdıklarımı savunuyorum, arkasında duruyorum" diyenler var. O insanlar da büyüyor.

BEN KOMPLO YAPSAYDIM DAHA İYİSİNİ YAPARDIM

– Başka rastladığınız hata, çelişki var mı?

BARIŞ PEHLİVAN: Müyesser Yıldız’ın Emniyet’te ifadesi alınacak. Bilgisayarı daha incelenmeye alınmadan 1 saat 10 dakika önce, tam 11 tane soru soruyorlar. Henüz görmedikleri sözde suç delili belgeler hakkında! Sorgu bittikten sonra bilgisayardaki belgeleri buluyorlar. Üstelik bunu kayda geçirmişler, tutanak tutmuşlar…

BARIŞ TERKOĞLU: Bir dedektif gibi delilleri incelediğinizde, inanılmaz hatalar var. Soner Abi’ye bir ara dedim ki, "Ben bir komplo yapsam çok daha iyisini
yapardım!" İnsan aklına hakaret eden bir komplo bu.

– Ortaya çıkmayacağından eminler demek ki…

BARIŞ TERKOĞLU: Delili hazırlayan kimse, ‘uygulayıcı’ya çok güveniyor. Ve nedense bütün davalarda dijital veriler, savcılar tarafından hep aynı polislere
inceletiliyor. Bu polisler bütün davalar İstanbul’da olmasına rağmen Ankara‘da görev yapıyor. Ve hep aynı isimler. Üstelik bunlar, Bilişim Şube’de değil kaçakçılık ve organize suçlar şube müdürlüğündeler. Yasalara göre Adalet Bakanlığı’nın mahkemelere verdiği ‘uzman kişiler listesi’ var. Mühendisler, doktorlar, bilişim konusunda uzman insanlar. Ama savcılar ısrarla, o uzmanlara değil, bu isimlere veriyorlar ve istedikleri raporu alıyorlar.

YENİ İŞKENCE YÖNTEMİ: İNSANSIZLAŞTIRMAK

– İçeride olmanın en b.ktan tarafı ne?

BARIŞ PEHLİVAN:Tecrit. Dolandırıcılık, tecavüz, cinayet gibi suçlardan hüküm giyen insanlar 20-25 kişilik koğuşlarda birlikte kalabiliyordu. Bizimki gibi davalarda, üç kişi ya da tek tek. Soner Yalçın’la avukatımız ortak, koridorda karşılaşmayalım diye önce Soner Yalçın’ı koğuşuna koyuyorlar, sonra beni çıkartıyorlardı. Bütün mesele insansızlaştırmak.

BARIŞ TERKOĞLU: Türkiye’de eskiden elektrik veriyorlardı, soğuk su döküyorlardı, başka türlü eziyet ediyorlardı. Yeni bir işkence yöntemi bulmuşlar: İnsansız bırakıyorlar.

CEZAEVİNİN İYİ TARAFI TUTUKLANIRIM KORKUSU OLMADAN YAZABİLMEK

– Cezaevinde olmanın iyi bir tarafı var mı?

BARIŞ TERKOĞLU: Var. İnsanın, "Acaba yazdıklarım nedeniyle tutuklanır mıyım?" demediğin tek yer. Müthiş özgürsün, istediğin gibi yazabilirsin!

BARIŞ PEHLİVAN: Zaten 20 yıllık hapsini istiyor karşı taraf, en diptesin, daha dibi yok, bir daha da tutuklayamazlar. Rahat rahat haberini yaz, kitabını yaz. Daha cesur oluyorsun. Bir de zaaflarım, güçlü yanlarım neymiş onları gördüm. Kendimi daha iyi tanıdım. Adalet duygum güçlendi. Özgürlüğün ne kadar temel bir ihtiyaç olduğunu anladım. O küçük mutlulukların önemini kavradım. Ufka bakmak, yeşile dokunmak, eşimin elini tutmak, sarılmak, aynı yastığa baş koymak, birlikte uyumak…

– Kaç yıldır evliydiniz?

BARIŞ PEHLİVAN: 13-14 aylık evliydik, 20 ay içeride kaldık. Evliliğimizin büyük bölümü hapiste geçti.

BARIŞ TERKOĞLU: İkinci ve üçüncü yılımızı hapishanede kutladık. Böylece üçüncü yıl krizini hapishanede atlatmış olduk!

– "Ya bunlar dayanamaz, bizi bırakıp giderlerse" diye düşündüğünüz olmadı mı?

BARIŞ TERKOĞLU: Eşime, "Burada her şey olabilir, istersen beni bırakabilir ve unutabilirsin" dedim. Hapishane önündeki kadınlar, böyle sözleri hakaret sayıyorlar. Emin olun sadece kendi karım için söylemiyorum, Halide Hanım da, Aysel Hanım da, Nilgül Hanım da, Şule Hanım da, Duygu Hanım da, Gülşah Hanım da, diğer bütün o kadınlar da kocalarına inanılmaz sıkı sarılıyorlar ve onları ayakta tutuyorlar.

HAPİSHANEDE SOSYALLEŞME TEKNİKLERİ

– Cezaevi anladığım kadarıyla insanı pratikleştiriyor…

BARIŞ PEHLİVAN: Hem de nasıl. Buharda yemek kaynatmaya çalışıyorsunuz. Gelen yağlı yemekleri yeniden üretip farklı bir hale getiriyorsunuz. Cezaevi, kendi ritüellerini de doğuran bir yer. Özellikle çarşamba gecesi Kral TV’nin altında mesajlar geçer. "Aşkım, merak etme eve geldim iyiyim" gibi. O nedir biliyor musunuz? Cezaevlerinde görüş günleri çarşamba olur. Eve dönünce eşlerine mesaj atarak bilgi verirler. İnternet yasaktır. Ama biz son dakika haberlerini öğreniriz. Nereden? TRT’nin teletekslerine girip haberleri ve ayrıntıları okuruz. Avlularda, kanalizasyon için mazgallar vardır. Karşı tarafa sesini duyurmanın en kolay yolu, o mazgala eğilip bağırmaktır.

BARIŞ TERKOĞLU: Yan koğuşta Yalçın Hoca kalırdı. Sabahları gazeteler herkese aynı saatte gelirdi, ilgisini çeken bir haber çıktıysa, mazgala sopayla pat pat vurup, ses çıkarırdı. Çok küçük cümleler kurmanız lazım. "Okudum güzeldi" der mesela… Ya da "Bence yanlış!"… Parçalara bölerek konuşursunuz. Konuşma bitince telefon kapar gibi sopayla bir kez vururdu. "Bundan sonra konuşsan da duymayacağım!" gibisinden.

GERÇEK MİSİN DİYE KARIM ARADA DOKUNUYOR

– Tahliye kararını alınca eşleriniz ne yaptı? Birdenbire yanlarındasınız. Şok geçirmediler mi?

BARIŞ PEHLİVAN: Hâlâ bir şaşkınlık var. "Gerçek misin?" diye arada dokunuyor eşim. 20 ay öncesi gibi değiliz. O da ben de çok olgunlaştık, değiştik. Şimdi yeniden birbirimizi tanıyoruz. Çok dolmuşuz, birbirimize güç vermek için kemerleri sıkmışız, daha kendimizi bırakamadık.

– Geceleri uyanıp, "Ben neredeyim?" dediğiniz oluyor mu?

BARIŞ TERKOĞLU: Sabahları sayım saatinde uyanıyorum. Tık diye gözlerim açılıyor."

İSTİHBARAT ALANI

Sınırsız, Seçkin, Sansürsüz, Kemalist Haber Blogu

Derin İstihbarat

strateji, güvenlik, araştırma, istihbarat, komplo teorileri, mizah, teknoloji, mk ultra, nwo

İSTİHBARAT

Şifresiz Yayın!

%d blogcu bunu beğendi: