Etiket arşivi: rusya

Vladimir Putin’in Türkiye Ziyareti Arifesinde Türk-Rus Münasebetleri


Rusya Federasyonu Devlet Başkanı Vladimir Putin, Türkiye-Rusya arasındaki Üst Düzey İşbirliği Konseyi’nin (ÜDİK) üçüncü toplantısına katılmak üzere 14 Ekim 2012’de Türkiye’yi ziyaret edecektir. Toplantıda Putin’e çok sayıda bakan ve bürokratın eşlik etmesi ve görüşmelerde de Türk-Rus ikili işbirliği konularının ve bölgesel meselelerin ele alınması beklenmektedir. Bu bağlamda SSCB’nin yıkılışından itibaren gelişen Türk-Rus münasebetlerini, işbirliği alanlarını ve münasebetlerin daha da yüksek seviyede olmasını engelleyen konuları gözden geçirmekte fayda vardır.

Rusya Federasyonu’nda Vladimir Putin döneminin başlaması, Türkiye’de de AK Parti’nin iktidara gelmesiyle birlikte Türk-Rus ilişkileri ivme kazanmıştır. 1990’lı yıllarda Türk-Rus ilişkilerinde ancak ticari boyut söz konusu idiyse, günümüzde iki ülke arasında “stratejik ortaklıktan” dahi bahsedilmeye başlanmıştır. İki ülke arasındaki ticaret hacminin 40 milyar dolara ulaşması, ikili görüşmelerin çok sık ve en üst düzeyde yapılması, uluslar arası arenada tarafların birbirlerine destekte bulunmaları, enerji alanındaki işbirliğinin artması, Türk-Rus ilişkilerinin “stratejik ortaklık” düzeyine çıkması için zemini hazırlayan gelişmelerdir. Bütün bu gelişmelerin gerek Türkiye’nin gerekse de Rusya’nın Batı ile sorun yaşadığı bir döneme denk gelmesi, Rusya ile Türkiye’nin Avrasya Birliği’ne doğru gittiğine ve Rusya’nın Türkiye’nin AB yolunda alternatif olup olamayacağına dair tartışmaların artmasına yol açmıştır. Türk-Sovyet (Rus) münasebetlerinin kuruluşunun 90. yılının kutlandığı 2010 yılında diplomatik ilişkilerin artması, vizelerin kaldırılması ve Üst Düzey İşbirliği Konseyi’nin faaliyete geçmesi, bundan sonraki süreçte Türk-Rus münasebetlerinin daha fazla gelişeceğine işaret etmektedir.

Türk-Rus İlişkilerinin Gelişmesindeki Etkenler

Türk-Rus ilişkilerinin gelişmesinde birkaç önemli etken bulunmaktadır. Bu etkenlerden ilki, iki ülkenin XXI. yüzyılın başında izlemeye başladıkları dış politikalarının birbirine benzer olmasıdır. Gerek Moskova, gerek Ankara XXI. yüzyılın başında dış politikalarını gözden geçirmişlerdir. Kremlin, çok yönlü bir dış politika izlemeye başlamış ve bu bağlamda özellikle BDT coğrafyası ve komşu ülkelerle münasebetlerin geliştirmesine önem vermiştir.(1) Türkiye de 2000’li yıllarda komşu ülkelerle ilişkilerin geliştirilmesi ve komşularla olan sorunların çözümünü öngören bir dış politika benimsemiştir. Her iki ülkenin de komşularına ve dolayısıyla birbirlerine önem vermeye başlaması, Türk-Rus diyalogunun yeni bir boyuta çıkmasını sağlamıştır. Yine bu bağlamda özellikle son yıllarda Ankara ve Moskova’nın Batı tarafından kendilerine atfedilen rolden de memnun olmadıklarını belirtmek gerekmektedir. Moskova, kendisine yalnızca “petrol pompalayan bir istasyon” gözüyle bakılmasına itiraz ederken, Türkiye ABD ve AB’nin kendisini sadece Batı’nın Orta Doğu ve Afganistan gibi coğrafyalara yönelik politikalarında bir “köprü” olarak kullanmasından yakınmaktadır.

Moskova-Ankara yakınlaşmasının ikinci önemli etkeni ise uluslar arası arenadaki gelişmelerdir. Enerji kaynakları sayesinde ekonomisini toparlayan ve dış borçlarını kapatan Moskova, daha aktif bir dış politika izlemeye başlamış ve adeta ABD ile yeni bir Soğuk Savaş başlatmıştır. Türkiye’nin başta Irak’daki gelişmeler dolayısıyla ABD ile, AB sürecindeki sorunlar yüzünden dolayı da AB ile ilişkileri olumsuz etkilenmiştir. Avrasya bölgesinin iki önemli ülkesinin de Batı ile arasının açılması, gerek Rusya’da, gerekse de Türkiye’de Rus-Türk ittifakından söz edilmesine neden olmuştur. XXI. yüzyılın başında Türkiye ile Rusya’nın yer aldığı Avrasya coğrafyasının jeostratejik öneminin artması ve bu coğrafyada hızlı gelişmelerin yaşanması da, bölgenin en önemli iki ülkesinin birçok konuda karşılıklı görüş alışverişinde olmalarını ve faaliyetlerini karşılıklı koordine etmelerini sağlamıştır.

Türkiye ile Rusya arasındaki yakınlaşmanın bir başka önemli nedeni hiç şüphesiz, iki ülke arasında diplomatik temasların artmasıdır. Dönemin devlet başkanı Vladimir Putin’in ilk Türkiye ziyaretinden (5-6 Aralık 2004) sonra Türkiye ile Rusya arasında diplomatik münasebetler hız kazanmıştır. Yılda birkaç kez en üst seviyede yapılan görüşmelerin yanı sıra yılda iki kez biri Rusya’da, diğeri de Türkiye’de olmak üzere bakanlar toplantısı yapılmaktadır. Bu husus tarafların iki ülke arasında çıkan sorunlara aniden müdahale etmeyi ve uluslar arası arenadaki gelişmelerle ilgili görüş alışverişinde olmalarını sağlamaktadır. Diplomatik ilişkilerin seviyesinin arttırılması hiç şüphesiz ekonomik ve kültürel münasebetlerin gelişmesini ve dolayısıyla Soğuk Savaş sırasında oluşan algılama sorununun tamamen olmasa da çözülmesini beraberinde getirmiştir. Algılama sorununun gittikçe ortadan kalkması da Türk-Rus yakınlaşmasına katkıda bulunmaktadır. Türk-Rus ilişkilerinin gelişmesindeki bir başka önemli etken ise hiç şüphesiz ticarettir. Bavul ticareti ile başlayan bu alandaki münasebetler, günümüzde iki ülke arasındaki stratejik işbirliğinin temelini oluşturmaktadır.

Komşuluktan Stratejik İşbirliğine Doğru: Türk-Rus İlişkileri

a) İki Ülke Arasındaki Ticari İlişkiler

2011 yılında iki ülke arasındaki ticaret hacmi, yaklaşık 40 milyar dolara ulaşmış ve Rusya, Türkiye’nin en büyük ticari ortaklarından biri hâline gelmiştir. Hâlbuki daha 2003 yılında bu rakam 6 milyar dolar seviyesindeydi. Rusya’nın Türkiye’ye yaptığı ihracatın yüzde 42’sini doğalgaz, yüzde 26’sını petrol ve petrol ürünleri teşkil ederken, Türkiye’nin Rusya’ya sattığı mallar arasında en önemli kalemi yüzde 20’lik payla tekstil ürünleri, yüzde 16’lık payla demir ve çelik ürünleri, yüzde 12’lik payla da sebze ve meyve oluşturmaktadır.(2) Bununla birlikte ticari ilişkilerde Türkiye aleyhine bir dengesizlik söz konusudur. Türkiye, bütün görüşmelerde aleyhine olan dengesizliği gündeme getirmesine rağmen, Rus yetkililer bu dengesizliğin Rusya’da Türklerin inşaat sektörüne yaptığı yatırımlar, bavul ticareti ve turizm sayesinde kapandığı görüşündedirler. Rusya’da çok sayıda Türk inşaat şirketi faaliyet göstermekte ve 90’lı yıllardan itibaren Türk firmaları Rusya’da yaklaşık 1000 projeyi hayata geçirmişlerdir. 2011 yılında Rusya’dan Türkiye’ye gelen turist sayısı ise 3 milyonu aşmış ve Ruslar, Türkiye’yi ziyaret eden turistler arasında birinci sırada yer almışlardır. Taraflar bu alanlardaki işbirliğini devam ettirme konusunda kararlıdırlar. Nitekim iki ülke yetkilileri de 2015 yılında ticaret hacmini 100 milyar dolar seviyesine çıkaracaklarını ileri sürmektedirler. Ticarî münasebetlerin gelişimi ise diğer alanlardaki işbirliğini de beraberinde getirecektir.

b) Enerji Alanındaki “Enerji”k İşbirliği

Türkiye ile Rusya arasındaki ticaret hacminin bu kadar yüksek olmasının nedenleri arasında hiç şüphesiz Rus enerji kaynaklarının büyük payı vardır. Rusya’dan doğalgaz ithal eden ülkeler arasında üçüncü sırada bulunan Türkiye’nin Rus doğalgazına olan bağımlılığı yüzde 60 civarındadır. 1984’te iki ülke arasında imzalanan anlaşma çerçevesinde Rusya 1987 yılında Ukrayna, Romanya ve Bulgaristan üzerinden gelen boru hattıyla, Türkiye’ye gaz ihracatını başlatmıştır. 2005 yılında da Mavi Akım Projesi hayata geçmiştir.(3) Mavi Akım’ın hayata geçmesiyle Türkiye, Rusya’nın enerji alanındaki en büyük ortaklarından biri hâline gelmiştir. Diğer taraftan Türkiye, Rus gazını 1987 yılından itibaren satın almasına rağmen Rusya Federasyonu ile Türkiye arasında bu konuda hiçbir zaman büyük sorunlar yaşanmamış ve Rusya, güvenilir bir ortak olduğunu ispatlamıştır.

Bu işbirliğine rağmen Türkiye ile Rusya enerji alanında bugüne kadar özellikle Orta Asya’daki enerji kaynaklarının uluslar arası pazara ulaştırılması konusunda farklı projeler ileri sürmüşlerdir. Burada Güney Akım – Nabucco rekabeti söz konusudur. Ancak Putin’in Ağustos 2009’da gerçekleştirdiği Türkiye ziyareti sırasında imzalanan anlaşma ve protokoller, bundan sonra enerji alanındaki işbirliğinin daha da artacağına işaret etmektedir. Zira Rusya, kendi projesine (Burgas-Dedeağaç) rakip olarak gördüğü Samsun-Ceyhan boru hattına petrol vermeyi kabul ederken, Ankara da Nabucco’nun alternatifi olarak ortaya atılan Güney Akım boru hattının Türkiye’nin karasularından geçmesine müsaade etmiştir. Her iki ülkenin de söz konusu projelere karşı olan tutumlarını değiştirmelerinin nedeni ise bölgede enerji alanında meydana gelen gelişmelerdir. Bulgaristan’da iktidara gelen yeni hükümet, Güney Akım ve Burgas-Dedeağaç dâhil olmak üzere bütün projeleri tekrar gözden geçireceğini ve askıya alabileceğini açıklayarak Rusya’nın önem verdiği projeleri tehlikeye sokmuştur. Transit konusunda Ukrayna ve Beyaz Rusya’ya bağlı kalmak istemeyen Rusya ise Güney Akım’a büyük önem vermekte ve projenin hayata geçmesi için rakip olarak gördüğü Samsun-Ceyhan hattına petrol aktarmayı dahi kabul etmiştir.(4) Türkiye’nin Güney Akım’a “katılması”nı da Güney Akım’ın alternatifi olan Nabucco için bir türlü gazın bulunamamasıyla açıklayabiliriz. Irak’ta istikrarsızlığın devam etmesi, İran’ın projeye katılımını ABD’nin istememesi, Azerbaycan ile Türkmenistan arasında Hazar’ın ve bölgedeki kaynakların paylaşımı konusundaki anlaşmazlığın devam etmesi, Kazakistan’ın projeye katılımı konusunda kesin kararını verememesi, Nabucco için gazın bulunmasını zorlaştırmaktadır. Türkiye ile Ermenistan arasındaki diyalogun başlatılmasına olumsuz yaklaşım gösteren Azerbaycan’ın Türkiye ile ilişkilerinde enerji kartını devreye sokması da Nabucco’yu olumsuz etkilemektedir. Neticede Rusya ile Türkiye çözümü, birbirlerinin ortaya attığı projeleri destekleyerek bulmuştur. Ancak bu husus Rusya’nın kendi projelerinden, Türkiye’nin de Nabucco’dan tamamen vazgeçtiği anlamına gelmemektedir.

Yine son dönemde gerçekleşen karşılıklı ziyaretler sırasında taraflar ayrıca Türkiye’de yer altı depolarının oluşturulması ve Rusların Türkiye’de nükleer santral inşa edilmesi konusunda da anlaşmalar imzalamışlardır.(5) Bütün bunlar önümüzdeki dönemde ülkeler arasında enerji, ticari ve hatta siyasi ilişkilerin katlanarak gelişmeye devam edeceğine işaret etmektedir. Bu husus, hiç şüphesiz Türkiye’nin Rusya’ya enerji alanındaki bağımlılığını da artıracaktır. Ancak bu bağımlılığın tek taraflı olmadığını ve Türkiye’nin Rusya’ya olduğu kadar, Rusya’nın da Türkiye’ye bağımlı olduğunu belirtmekte fayda vardır. Zira Batı Hattı ile Mavi Akım’ın yanı sıra Samsun-Ceyhan’a Rusya’nın katılmasından ve Türkiye’nin kendi karasularını Rusya’ya açmasından sonra Rusya’nın Batı’ya ihraç ettiği kaynakların büyük bir kısmı Türkiye üzerinden geçecektir. Dolayısıyla Moskova da transit konusunda Ankara’ya bağımlı hâle gelecektir. Gerek Avrasya coğrafyasında enerji alanındaki hâkimiyetini pekiştirmek ve transit konusunda Ukrayna ile Beyaz Rusya’ya olan bağımlılıktan kurtulmak isteyen Rusya’nın, gerekse de Batı ile Doğu arasında enerji alanında köprü olmak isteyen Türkiye’nin enerji alanında işbirliğine giderek isabetli adımlar attığını söyleyebiliriz.

c) Askerî Alanda Gelişen İşbirliği

Rusya ile Türkiye arasında askerî alanda da işbirliği gelişmektedir. Aslında Rusya ile Türkiye’nin askerî ve teknolojik alanındaki işbirliği eskiye dayanmaktadır. Türkiye daha 90’lı yıllarda Rus silah ve helikopterleri satın almıştı.

Nisan 2008’de “Rosoboroneksport” adlı Rus şirketi, Türk Silahlı Kuvvetleri’ne tanksavar sistem ve füzelerin şevki konulu ihaleyi kazanmıştır. Rusya’nın Türkiye’ye satacağı “Kornet” füze kompleksi, füzeyi lazer ışığı vasıtası ile yöneltmek olanağını vermekte, düşmanın ateş noktalarını ve araçlarını vurmada kompleksin etkililiğini önemli derecede arttırmaktadır. Böylece Rusya bir taraftan Türkiye ile askerî teknoloji alanında da işbirliğine giderken, diğer taraftan ABD-Rusya silah pazarı rekabetinde önemli bir koz elde etmiş olacaktır. Rus donanması Başkomutanı Amiral Vladımir Vısotski’nin 23 Haziran 2008 tarihindeki Türkiye ziyareti sırasında iki ülke arasındaki askerî ilişkilerin geliştirilmesi konusunun öneminin altı bir kez daha çizilmiştir. Yapılan görüşmeler sırasında taraflar Rus ve Türk denizcilerinin eylemlerinin koordine edilmesi ve onların Karadeniz’deki ortak faaliyetlerinin biçim ve yönlerinin arttırılması, bölgedeki kolektif güvenlik sisteminin geliştirmesi konusunda mutabakata varmışlardır.(6) Askerî alanda da Türkiye ile Rusya’nın ilişkilerini geliştirme çabası, hiç şüphesiz Rus-Türk ilişkilerini yeni bir boyuta taşıyacaktır. Ancak her ne kadar Rusya’nın askerî alanda işbirliği yaptığı ilk NATO ülkesi Türkiye olsa da, bu alandaki işbirliğinin, potansiyelin altında olduğunu söylemek mümkündür. Bu bağlamda Rusya eski Savunma Bakanı Sergey İvanov’un şu sözleri anlamlıdır: “Türk ordusunun NATO standartlarını kabul etmesi ile ABD ve diğer Batılı ülkelerin ortaya koyduğu sert rekabetin askerî işbirliğimizi kısıtladığını söylemeliyim. Bu ülkelere Türkiye’deki askerî ve siyasi çevrelerde belirli bir sempati duyulduğunu da kabul etmek gerekiyor.”(7)

d) Uluslararası Arenada Karşılıklı Destek

Kafkaslar ve Orta Asya, Rusya ile Türkiye arasında rekabet alanı olarak görülse de, iki ülkenin birçok uluslararası soruna yaklaşımları birbirine yakındır. Temmuz 2005’te yapılan Erdoğan-Putin görüşmesi sırasında Erdoğan, “Dünyada istikrarın korunmasına ilişkin konular da dâhil olmak üzere, bölgedeki duruma ilişkin görüşlerimiz tamamıyla örtüşmektedir” açıklamasını yapmıştır.(8) Rusya, Türkiye’nin AB üyeliğini desteklerken, Türkiye de, Rusya’nın İKÖ’ye gözlemci üye olarak katılmasında önemli rol oynamıştır. 20 milyon Müslüman nüfusa sahip olan Rusya, İslam ülkeleriyle iyi ilişkiler geliştirmek, bölgede ekonomik ve siyasi çıkarlarını gözetmek, Orta Doğu’da yaşanan sorunlarda arabulucu olmak için İKÖ gözlemci üyeliğine başvurmuştur. Rusya’yı örnek alarak Hindistan’ın da üye olmasından korkan Pakistan, Rusya’nın İKÖ’ye gözlemci statüde bile üye olmasına karşı çıkmış, ancak Türkiye’nin girişimiyle Rusya gözlemci üye statüsünü elde etmiştir.

Aynı şekilde Türkiye, Rusya’nın Dünya Ticaret Örgütü’ne üyeliğini de desteklemiştir. Rusya, Türkiye gibi, başta İran sorunu olmak üzere Orta Doğu’daki sorunların barışçıl yollarla çözülmesinden yana tavır takınmaktadır. Ankara ile Moskova’nın bu yaklaşımları Türkiye ile Rusya’ya bölgedeki bütün taraflarla görüşme imkânı tanımaktadır. Bu husus hiç şüphesiz iki ülkenin de bölgede etkisini artırmaktadır. Diğer taraftan her iki ülke de Batı ile Doğu arasında köprü vazifesi üstlenmeye hazırdır. Bu benzerlikler, iki ülkeyi birbirine yaklaştırmaktadır. Yine taraflar, Karadeniz Ekonomik İşbirliği Örgütü’nü (KEİ) daha etkin hale getirmek için çaba gösterme yönünde anlaşmaya varmıştır. NATO’nun Karadeniz’i kontrol altında tutma çabaları konusunda da Rusya ile Türkiye’nin görüşleri uymaktadır. Türkiye, Möntrö Antlaşması’nın değişmesine karşı çıkarken, Rusya NATO güçlerinin Karadeniz’de yayılmasını istememektedir.(9) Çeşitli uluslararası platformlarda tarafların karşılıklı gösterdiği desteğin yanı sıra, Rusya ile Türkiye, KEİ ve BLACKSEAFOR gibi Karadeniz’de varlık gösteren iki kurum çerçevesinde de birlikte hareket etmeye çalışmaktadırlar.

e) Kültürel Alanındaki İşbirliği

Bavul ticareti ve Türk şirketlerinin Rusya’daki yatırımları, sadece ekonomik ilişkilerin değil aynı zamanda kültürel ilişkilerin gelişmesine de katkıda bulunmuştur. İki halk arasında artan temaslar, Türklerle Rusların birbirlerini daha iyi tanımalarını sağlamıştır. Söz konusu temaslar sayesinde artan karma evlilikler de kültürel ilişkilerin artmasına neden olmuştur. Ankara, İstanbul, İzmir ve Antalya gibi büyük şehirlerde faaliyet gösteren Rus kültür cemiyetleri de bu alandaki münasebetlere olumlu katkılarda bulunmaktadırlar.

2007 yılında Türkiye’de Rusya Kültür yılı, 2008 yılında da Rusya’da Türkiye Kültür yılı ilan edilmesi ve iki yıl boyunca Türkiye ile Rusya’da çeşitli kültürel etkinliklerin gerçekleştirilmiş olması, iki ülke arasında kültürel münasebetleri yeni bir seviyeye çıkarmıştır. Yine iki ülkenin akademisyenleri arasında başlatılan diyaloglar, üniversite ve arşivler arasında işbirliğine dair imzalanan anlaşmalar, öğrenci ve öğretim görevlileri değişim programları, bu alanda kayda değer diğer gelişmelerdir. Ancak yine de bu alandaki işbirliğinin, potansiyelin altında olduğunu söylemek mümkündür. Bu bağlamda Vladiir Putin’in Ocak 2010’da gerçekleştirdiği ziyaret sırasında taraflar arasında imzalanan ve kültür, sanat, ilim, eğitim, spor gibi alanlarda işbirliğini öngören protokollerin hayata geçirilmesi büyük önem arz etmektedir. Zira bu alandaki işbirliği asırlarca yan yana yaşayan Türkler ile Rusların birbirlerini daha iyi tanımalarını ve Soğuk Savaş döneminden kalan “algılama ve güvensizlik sorununun” çözülmesini sağlayacaktır.

Türk-Rus Stratejik Ortaklığın Önündeki Engeller

Her ne kadar ticari ilişkiler hızla gelişse ve eskisiyle kıyasla iki ülke arasındaki siyasi ilişkiler ivme kazansa da, Başbakan Erdoğan tarafından dahi dile getirilen “stratejik ortaklık”tan bahsetmenin daha erken olduğunu söylemek mümkündür. Nitekim Türk-Rus ilişkileri ile ilgili Rus yetkililerinin açıklamalarında stratejik ortaklığa dair herhangi bir atıfta bulunulmamıştır. Putin, Rus-Türk ilişkilerinin geliştirilmesinden yana olduklarını ve bu ilişkilerin aynen Rusya-Almanya ve Rusya-Fransa ilişkileri seviyesine çıkartılması gerektiğini vurgulamıştır. Bunun için her iki tarafın da büyük çaba göstermesi ve ikili ilişkilerdeki sorunların veya bir takım engellerin ortadan kaldırılması gerekmektedir.

Türk-Rus stratejik ortaklığın önündeki engellerin başında hiç şüphesiz, son dönemdeki yakınlaşmaya rağmen, taraflar arasındaki güvensizlik sorunu gelmektedir. Vizelerin kaldırılması, aslında algılama ve güven sorununun çözüm sürecinde önemli bir adımdır. Bu husus özellikle Rusya’nın Türkiye’ye karşı sergilediği tutum için geçerlidir. Rusya günümüzde BDT ülkeleri hariç çok az ülkeyle karşılıklı vizeyi kaldırmış bulunmaktadır. Vizelerin kaldırılması hiç şüphesiz vatandaşlar arasında karşılıklı ziyaretleri arttıracak ve dolayısıyla iki halkın birbirlerini daha iyi tanımalarını sağlayacak, ekonomik ve kültürel münasebetleri de arttıracaktır. Ancak algılama ve tam güvenin sağlanması için biraz daha zamana ihtiyaç olduğu da görülmektedir. Zira Moskova, NATO üyesi Türkiye’ye hâlâ ABD’nin bölgedeki en büyük müttefiki olarak görmektedir. Türkiye’nin kendi topraklarında ABD’nin füze radar sistemlerine yeşil ışık yakması, Rusların bu yöndeki Türkiye algılamasını arttırmıştır.

Türkiye’nin Rusya algılamasında da bir takım şüpheler mevcuttur. Türkiye’de Rusya’nın enerji kartını dış politikada bir koz olarak kullandığı fikri hâkimdir. Ayrıca Moskova’nın gerek sebze-meyve ithalatında gerekse de Türk tırlarının geçişinde bir takım sorunlar çıkarması da Türk-Rus ilişkilerini olumsuz etkilemektedir. Bu bağlamda Rus yetkililerin bu sorunları ortadan kaldıracağına dair verdiği vaatlerin yerine getirilmesi, gerek iki ülke arasındaki ticari ilişkilerin gelişmesi, gerekse de güvensizlik sorununun ortadan kaldırılması açısından büyük önem taşımaktadır.

Yine her ne kadar PKK konusu eskisi gibi Türk-Rus ilişkilerine gölge düşürmese ve Türkiye ile Rusya terör ile mücadele konusunda işbirliği içerisinde olsalar da Kremlin, PKK’yi terörist gruplar listesine dâhil etmemektedir.(10) Moskova’da ondan fazla kuruluş çerçevesinde örgütlenen çok sayıda Kürt yaşamaktadır. Söz konusu örgütler, Rusya Federasyonu kanunlarına uygun bir şekilde kurulmuş olsa da, Rus uzmanlar söz konusu örgütlerin PKK ile ilişkileri olduğunu belirtmektedir. Yakın Doğu politikasının önemli bir unsuru hâline gelen Kürt etkenini göz önünde bulunduran Kremlin, bu örgütleri yasaklayarak, Kürtlerle ilişkilerini bozmaktan çekinmektedir. Ayrıca Rus yetkililer sadece Rusya’da faaliyet gösteren ve Rusya’nın çıkarlarına zarar veren terör örgütlerini listeye dâhil ettiklerini açıklamıştır. Hâlbuki Moskova’nın PKK’yi terör listesine dâhil etmesi, Rus-Türk ilişkilerinin gelişmesine katkıda bulunabilirdi.

Bölgesel Türk-Rus Rekabeti

Türkiye ile Rusya, birçok bölgesel soruna ortak bakış açılarına sahip olmalarına rağmen, Kafkasya ile Orta Asya, Türkiye ile Rusya arasında rekabet alanını oluşturmaktadır. Moskova, Türkiye’nin Orta Asya’ya yönelik küçük bir hareketini dahi kıskançlıkla karşılamaktadır. Eski Sovyet cumhuriyetlerinin Batı ile yakınlaşmasını engellemeye çalışan ve bu cumhuriyetlerdeki enerji kaynaklarını kendi kontrolü altında tutan Moskova, Ankara’nın bu cumhuriyetlerin Batı ile yakınlaşma sürecine katkıda bulunmasından da rahatsız olmaktadır. Bu husus tarafların bölgesel örgütlenmelere gitmelerine ve doğal olarak karşı taraflarda yer almalarına neden olmaktadır. Örneğin Kafkasya’da Türkiye-Azerbaycan-Gürcistan ittifakına karşı olarak Rusya, İran ve Ermenistan ile birlikte hareket etmektedir.

Her ne kadar Rus yetkililer, Ankara’nın Kafkasya İstikrar Paktı’nı desteklediklerini ve Yukarı Karabağ meselesinin çözümünü istediklerini ileri sürseler de, Yukarı Karabağ sorununun çözümü ve Türkiye-Ermenistan sınırının açılması da Kremlin açısından istenilen bir durum değildir. Zira bu sorunların çözümü, Kremlin’in Ermenistan ve Azerbaycan ile ilişkilerde önemli kozdan mahrum kalması ve Ermenistan’ın Rusya’nın etkisi altından çıkarak Batı ile entegrasonu arttırması anlamına gelmektedir.

Ancak Rus yetkililer, bu süreci artık engelleyemeyeceklerini bildikleri ve bu sürecin dışında kalmamak için özellikle Yukarı Karabağ sorununa dair görüşmelerin Moskova’nın çatısı altında yürütülmesini istemektedir. Zira Moskova’nın bulacağı “çözüm”, Rusya’yı daha sonraki süreçte diğer küresel ve bölgesel güçlere nazaran daha güçlü kılacaktır. Bundan dolayı Rus yetkililer, Yukarı Karabağ konusu ile Türkiye-Ermenistan yakınlaşmasının birbirinden bağımsız olarak değerlendirilmesini istemektedirler. Moskova, sorunu çözme çabalarında Türkiye’yi dışlarken, Ankara da Rusya’yı bu sürecin dışında tutmak istemektedir. Hâlbuki Yukarı Karabağ sorununun çözümü, bölgenin iki önemli oyuncusu olan Rusya ile Türkiye olmadan mümkün görülmemektedir. Türkiye ile Rusya’nın bu konudaki ortak çalışmaları bölgeyi istikrara kavuşturabilir ve uzun vadede iki ülkenin de çıkarına olurdu.

Kafkasya’nın yanı sıra Orta Asya da aslında gizli bir Türk-Rus rekabetine sahne olmaktadır. Özellikle bağımsızlıklarının ilk yıllarında, Rusya’nın bölgeye “nasılsa bizlerden fazla uzaklaşamaz” düşüncesiyle önem vermediği bir dönemde, başta Türkiye olmak üzere küresel ve bölgesel güçler bölgede etkilerini arttırmışlardı. Ancak Türkiye, ekonomik alanda yeni cumhuriyetlerin ihtiyaçlarını karşılayamamıştır. Bu husus Türkiye’nin bu ülkelerle entegrasyon sürecini de olumsuz etkilemiştir. Neticede Türkiye, TİKA ve TÜRKSOY gibi kuruluşlar aracılığıyla Türk cumhuriyetleriyle daha çok kültür, eğitim ve sosyal alanlardaki işbirliğine ağırlık vermiştir. Türkiye’nin Orta Asya’ya yönelik bu politikası bölge ülkeleriyle ilişkilerinde daha çok siyasi ve askerî konulara önem veren (ekonomi alanda Çin’in üstünlüğü söz konusudur) Rusya’yı rahatsız etse de bu husus en azından şimdilik Türk-Rus münasebetlerini olumsuz etkilememiştir. Ancak her iki ülkenin (Türkiye ve Rusya) de bölgede daha fazla güçlenmesiyle durum değişebilir. Daha güçlü bir Türkiye, münasebetlerini kültürel alandaki faaliyetlerle sınırlı tutmak istemeyeceği gibi, daha güçlü bir Rusya’nın da bölgede ABD, Çin ve Türkiye’nin varlığına tamamen son vermek istemesi, ihtimal dâhilindedir. Dolayısıyla Rusya ile Türkiye, Avrasya coğrafyasında “ortak” oldukları kadar da “rakip”tirler. Ancak taraflar arasında geliştirilen çok yönlü işbirliği, tarafların tartışmalı meselelerde dahi ikili münasebetlere zarar vermeyen kararlar alınmasını sağlayacaktır.

Yukarıda Orta Doğu ve diğer bölgelerdeki sorunların çözümünde Rusya ile Türkiye’nin ortak tutum sergilediklerini ve bu hususun Ankara ile Moskova’yı birbirine yakınlaştırdığını belirtmiştik. Ancak her iki ülkenin de son dönemde önem vermeye başladıkları Orta Doğu ve Balkanlar gibi coğrafyalarda Türkiye ile Rusya’nın etkileri artmaya başlarsa bu alanlardaki işbirliği de her an bir rekabete dönüşebilir. Zira Rusya ile Türkiye’nin buradaki çıkarları, söz konusu bölgelerin istikrarlı olmasına bağlı olup, taraflar bölgelerin istikrarlaşmasını birlikte savunmaktadırlar. Ancak daha sonraki adımlar ekonomik ve siyasi nitelik kazandığı takdirde, bu işbirliğinin rekabete dönüşmesi kuvvetle muhtemeldir. Ankara ile Moskova’nın bu bölgelerdeki dayanaklarının (etnik ve dini) farklı olması ise söz konusu bölgelerde yeni bloklaşmalara ve sorunlara da yol açabilir.

Önümüzdeki dönemde Rusya ile Türkiye’nin karşı karşıya kalabileceği bir başka alan da Kırım yarımadasıdır. Çok renkli bir etnik yapıya sahip Kırım yarımadasında vatanlarına dönen Kırım Tatarları sorununun çözülmemesi ve özellikle Viktor Yüşenko döneminde NATO’nun Ukrayna ile ortak tatbikatlarını yarımadada gerçekleştirme teşebbüsleri yarımadayı istikrarsızlaştırmaktadır. Bu husus ise uzun vadede tarih boyunca yarımadaya sahip olan Rusya ile Türkiye (Osmanlı döneminde)’nin de müdahalesine yol açabileceği gibi, Rusya ile Türkiye’yi de karşı karşıya getirme ve tarafların Karadeniz politikalarını tamamen değiştirme tehlikesini taşımaktadır.

Sonuç

Türkiye ile Rusya’nın Kafkaslar ve Orta Asya coğrafyasında birbirlerini rakip olarak görmesi, Boğazlar meselesi, Rusya’daki Ermeni diasporasının etkinliği, Moskova’nın PKK ve Kıbrıs konusunda vaat ettiği desteği yerine getirmek için acele etemesi gibi hususlar Türk-Rus ilişkilerine zaman zaman gölge düşürse de son yıllarda Rusya ile Türkiye arasındaki ilişkiler hızla gelişmektedir. Nitekim zamanında Talat Paşa’nın “Bizim Rusya siyasetimiz falan yoktur. Rus elçisi İgnatiev ne derse biz tersini yaparız” şeklindeki sözlerinin yerini TOBB Başkanı Rıfat Hisarcıklıoğlu’nun “Günümüzde Türk-Rus ilişkilerini Soğuk Savaş yıllarında olduğu gibi sınırlandıracak hiçbir engel kalmamıştır. Türkiye ve Rusya, geçmişte Almanya ve Fransa’nın başardığını başarabilir” şeklindeki sözleri(11) almıştır.

Bölgesel ve küresel gelişmeler ile iki ülkenin bu gelişmelere olan bakış açıları, Türkiye ile “Büyük Kuzey Komşu” olarak nitelendirdiği Rusya’yı birbirine yakınlaştırmıştır. “Bavul ticareti” ile başlayan Ankara ile Moskova arasındaki ilişkiler, artık çok yönlü stratejik işbirliği çerçevesinde gelişmektedir. Ancak Türk-Rus ilişkilerinin Türkiye Başbakanı Recep Tayip Erdoğan’ın dile getirdiği “stratejik ortaklık” seviyesine çıkması için tarafların daha uzun mesafe kat etmeleri gerekmektedir.

(1) XXI. yüzyılın başındaki Rus dış politikası için bkz. Vneşnyaya Politika Rossiyi: Ot Yeltsina k Putinu, yay. haz. S. Kroytsberger-S. Grabovski-Y. Unzer, Kiyev 2002; İlyas Kamalov, Moskova’nın Rövanşı: Putin Dönemi Rus Dış Politikası, Yeditepe Yayınevi, Moskova 2008.
(2) İlyas Kamalov, Putin’in Rusya’sı, KGB’den Devlet Başkanlığına Vladimir Putin, Kaknüs Yayınları, İstanbul, 2004, s. 158.
(3) Mihail Zıgary, “Proekt Putin i Druzya”, Vlasty, Sayı 50, 19 Aralık 2005, s. 28.
(4) Sergey Kulikov, “Moskva Ugodila v Bolgarskiy Kapkan”, Nezavisimaya Gazeta, 30 Temmuz 2009.
(5) İlyas Kamalov, “Türkiye ile Rusya’nın “Enerji”k Dansı Sürüyor”, Yeni Şafak, 8 Ağustos 2009.
(6) İlyas Kamalov, “Kapatmanın Gölgesinde Türk-Rus Yakınlaşması”, Yeni Şafak, 5 Temmuz 2008.
(7) Cenk Başlamış, “Ortak Olalım”, Milliyet, 5 Eylül 2005.
(8) Suat Kınıkoğlu, “Türk-Rus İlişkilerinin Anatomisi”, Avrasya Dosyası, Türk Dünyası-Çin, Sayı 1, 2006, s. 100.
(9) “NATO: Çernomorskiye Protivoreçiya”, 2 Mart 2006, http://www/turtsia.ru/full_news.php?nid=439
(10) Timofey Borisov, “Komu Na Rusi Ne Jity”, Rossiyskaya Gazeta, 8 Ağustos 2006.
(11) Suat Kınıkoğlu, “Türk-Rus İlişkilerinin Anatomisi”, Avrasya Dosyası, Türk Dünyası-Çin, Sayı 1, Ankara 2006, s. 100-105.

Temmuz 2012 Rusya’nın Ortadoğu Politikası (Tr)


Temmuz 2012 Rusya’nn Ortadou Politikas (Tr).pdf

TÜRKİYE’DEN RUSYA’DA GÖZLEM UÇUŞU


Türk uçaklarının Rusya hava sahasında gözlem uçuşu yapacağı açıklandı

Rusya Savunma Bakanlığı, 1-5 Ekim günlerinde Türk uçaklarının Rusya hava sahasında gözlem uçuşu yapacağını açıkladı. Uçuşlar uluslar arası Açık Semalar Anlaşması çerçevesinde gerçekleşecek. Türk ekibe Norveç‘li yetkililer de eşlik edecek.

Bakanlık açıklamasında, "1-5 Ekim günleri arasında Türk ve Norveç ekiplerinin yer aldığı ortak bir grup CN-235 uçağı ile uluslar arası sema anlaşması çerçevesinde gözlem uçuşu gerçekleştirecek." bilgisini aktardı.

Rus uçakları da benzer bir uçuşu 12-16 Mart günlerinde An-30B uçağıyla Türkiye toprakları üzerinde gözlem uçuşu gerçekleştirmişti.

Açık Sema Anlaşması 1992’de ABD Başkanı George Bush‘un inisiyatifi ile imzalanmıştı. Silahsız olarak gerçekleşen uçuşlarla anlaşmaya taraf ülkeler arasında askeri varlıklarla ilgili açıklık ve şeffaflığın teşvik edilmesi öngörülüyor.

1 Ocak 2002’de uygulamaya başlanan anlaşmaya göre 34 taraf ülke herhangi bir kısıtlamaya tabi olmaksızın diğer ülkelerde gözlem uçuşları yapabiliyor.

ASKERHABER / DIŞ HABERLER

Rusya’yi kusatmak : ABD’nin Avrasya stratejisi


Rusya’yi kusatmak : ABD’nin Avrasya stratejisi / Lenora Foerstel Z Brzezinski, 1997 yilinda yayimlanan " Buyuk Satranc Tahtasi " adli kitabinda, Avrasya’yi kontrol eden gucun dunyanin ileri ve ekonmik acidan gelismis 3 bolgesinden ikisini kontrol edecegini soylemektedir.Kitapta Brzezinski tarafindan vurgulanan nokta Rusya’nin 3 bolgeye ayrilmasinin ABD’ye cok buyuk yarar saglayacagidir.Brzezinski’ye gore Bati Rusya ,Avrupa’nin bir parcasi olmali ve Sibirya ile Asya Cumhiriyetlerinden ayrilmalidir. 2. Dunya Savasi sirasinda Almanya Sovyetler Birligi’ni yikmaya ve Urallari,Sibirya’yi ve Ukrayna’yi ele gecirmeye calismistir.

Odonem askeri saldiriyla Hitler Almanya’sinin yapamadigini bu donem Amerika NATO ortakligi dusuk yogunluklu catismalarla ve bolgedeki liderlere verilen rusvetlerle basariyor gorunmektedir.Dunya Bankasi ve IMF gibi uluslararasi finans kuruluslari bu bolgedeki ABD/NATO girisimlerini ekonomik acidan desteklemektedir.

Sirasiyla ABD ve ortaklari basarili bir sekilde, Yugoslavya’nin secimle iktidara gelmis iktidarini devirdiler,Gurcistan’i ve Ukrayna’yi kolonize ettiler ve Estonya’yi,
Litvanya’yi,Latviya’yi NATO’nun uyesi yaparak Rusya’ya guvenlik acisindan Baltik bolgesinde buyuk bir tehdit alani olusturdular.NATO’nun yeni uyesi olan bu devletler de koku eskiye dayanan anti-Rus bir gelenek mevcuttur.

Alexander Nevsky’nin zamanindan beri Almanya,bolgedeki pagan kulturu yikmak ve Katolizm’i yaymak icin Baltik bolgesini defalarca kez isgal etti.
Bu isgaller sonucunda bolgede baskin bir Alman-Baltik nufusu ve etkisi olustu ve bu bolge 2.Dunya Savasi’nda Naziler’le isbirligi icerisine girdi.

Aralik 2004’te Latvia parlamentosu Sovyet isgalini kinayan bir yasa cikartarak Rusya’dan tazminat talebinde bulundu.Buna ilaveten Latviya devleti Latvia’da yasayan Rus kokenli Latvia vatandaslarinin gonullu olarak Rusya’ya geri gocmelerini saglamak icin girisimde bulundu.Estonya’da basbakan Juhan Parts,SovyetlerBirligi’ne karsi savasmak icin Nazi SSler’ine katilan ve olen askerlerin anisina dikilen anitin sokulmesinden dolayi Lihilu koylulerinden ozur diledi.

Rusya’nin dogal gaz ihrac ettigi yollarin 3/4’u Ukrayna’dan gecmektedir.Kiev’den gecen Dniepr Nehri Rusya ile Beyaz Rusya arasindaki tasimacilikta kilit bir noktadır.

Rusya’nin Karadeniz’deki donanmasi Ukrayna’nin Crimea sularindaki Sivastopol’da konumlanmistir.Eger Ukrayna NATO uyesi olursa,NATO ittifaki Rusya’ya sadece 1000 millik bir uzaklikta olacaktir.Ukrayna’nin NATO uyeliginin iki yil icerisinde gerceklesmesi beklenmektedir.Bu uyeligin geceklesmesiyle birlikte Rusya dogal gazlarin tasinmasi konusunda cok buyuk bir problemle karsilasacaktir.Bagimsiz Devletler Toplulugu ( BDT ) baskani Vladimir Rushailo, yabanci sermayenin BDT ulkelerinde politik manipulasyonlara yol acitigini,basta Rusya olmak uzere topluluga bagli oteki ulkeler uzerinde onemli tehlikeler olusturdugunu soylemistir.

Petrol zengini Kazakistan, ABD tarafindan cok kilit bir oneme sahiptir.Amerikan sirketleri bu bolgeden dunya pazarlarina petrol ihracina yonelmek istemektedirler.
Dogu’dan Bati’ya petrol ihrac etmek isteyen ABD bu amacina engel gordugu Rusya ile Iran’a mesajlar yollamakta Avrasya bolgesini kendi kontrolu altinda tutmaya calismaktadir.

BDT, Baku-Tiflis-Erzurum boru hatti gibi, Baku-Tiflis-Ceyhan boru hattini insa etti.

Amerika’nin goz onunde bulundurdugu Kafkas tasima rotasi Baku’deki Kafkas limanindan Gurcistan’a, oradan da Ceyhan uzerinden Akdeniz’e ulasan hattir.

Yugoslavya’nin NATO tarafindan bombalanmasindan sonra bir cok Kazak lideri ayni durumun bolgedeki bagimsiz devletlerin de basina gelebilecegi endisesini tasimaktadir.Kazakistan,Kirgizistan ve Tacikistan, Ukrayna’da ABD’nin tezgahladigi "turuncu devrim" den ve Gurcistan’in da benzer sekilde kolonilestirilmesinden
korkmaktadirlar. 6 Ocak 2005’te Interfax’in bildirdigi bir habere gore, Kazakistan Mahkemesi ‘Kazakistan’in Demokratik Tercihi Partisi’ni kapatmistir.Bu partinin Gurcistan ve Ukrayna tarzi bir ayaklanmayla iktidara karsi bir muhalafet hareketi baslatacagindan suphelenilmistir.Konsey ayni zamanda halen Kazakistan’da faaliyetlerde bulunan ve George Soros tarafindan finanse edilen PORA adli bir sivil toplum orgutunu ele almaktadir.Bu organizasyon,Yugoslavya’da iktidarin devrilmesinde cok onemli bir rol oynayan ve George Soros tarafindan finanse edilen OTPOR orgutuyle paralel nitelikte faaliyetlerde bulunmaktadir.Kirgizistan Basbakani Asker Akayev konuyla ilgili bir demecinde Gurcistan’in bundan sonra bagimsiz bir devlet sayilamayacagini ve basbakani Sakashvill ile bakanlarinin maaslarini direk multi milyarder George Soros’tan aldigini ifade etmistir.

George Soros ve ABD devleti tarafindan milyarlarca dolar bagimsiz devletlerin yonetimlerini yikmak amaciyla kullanilmistir.Ilaveten,ABD’ye ait olan ‘Uluslararasi Kalkinma Ajansi’ , ‘Ukrayna Egitim Reformu’ adli bir organizasyonu destekleyerek Ukrayna’da radyo ve televizyon programlari baslatmis; Ukrayna vatandaslarini hukumeti ve hukumetin ekonomi politikalarini degistirmesi icin kiskirtmistir.

Soyle bir dusunelim: Bir yabanci ulke ABD’de radyo ve televizyon programlari yaparak ABD vatandaslarini hukumete ve onun izledigi ekonomik politikalara karsi egitmektedir.Bu durumun sonuclarini herhalde dusunebiliyorsunuzdur.

Ukrayna’da ve Gurcistan’da tezgahlanan oyunun kendi ulkelerinde yasanmamasi icin onlem almaya calisan Beyaz Rusya ve Tacikistan bolgede askeri ustler insa etmektedirler.Beyaz Rusya cok yuksek mekanizmaya sahip bir hava savunma sistemi insasi uzerinde calismaktadir.Ayrica bu yilin icerisinde Rusya ve Beyaz Rusya ortak bolgesel bir hava savunma sistemi uzerinde calismak icin ortak bir anlasma yapmaya hazirlaniyorlar.

NATO Rusya’yi kusattikca Finlandiya ve Japonya gibi ulkeler de Rusya’dan toprak talebinde bulunmaktadirlar.2.Dunya Savasi sirasinda Nazi kampina katilan
Finlandiya, kaybettigi Karelia Isthmus ve Rusya sinirindaki bazi topraklari geri talep etmektedir.Karelia Isthmus bolgesinde Rusya’yla Finlandiya arasinda cok buyuk catismalar meydana gelmistir.Finlandiya’nin talepleri bu ulkenin limanlarini ve hava sahasini askeri amaclar icin kullanmak isteyen NATO tarafindan da desteklenmektedir.

Finlandiya gibi Japonya’ninda Rusya’dan toprak talepleri bulunmaktadir.Japonya 2.Dunya Savasi’nin sonlarina dogru Rusya’nin kontrolune gecen Etorofir,Kunashin,Shikotan ve Holbornal Islets bolgelerini geriye talep etmektedir.

Japon hukumeti ABD’yle birlikte yurutulecek bir yeni savunma sistemi arastirma programini onayladi.Ayrica bu iki ulke Japon topraklarina ve Japon askeri gemilerine kurulmak uzere fuze savunma sistemi insa etmeye basladi.

1996 yilinda ABD’nin Japonya’yla yaptigi karsilikli guvenlik antlasmasi ABD’nin Japonya’daki askeri ustlerini guclendirmek uzere gelistirilecektir.Bu ustlerin ABD acisindan cok amacli islevleri bulunmaktadir: Rusya’yi ve Cin’i cevrelemek,ABD’ye istedigi dogrultuda bolgeye mudahale gucu vermek ve ABD’nin bolgedeki istihbarat calismalarini kolaylastirmak gibi.Bu askeri ustlerle ABD ve Japonya Asya-Pasifik bolgesinde hakimiyet,kontrol ve mudahale gucune sahip olacaktir.

ABD’nin bolgedeki bu tip faaliyetlerine cevap olarak Cin, kendi bolgesinde gaz ve petrol gecisini saglayacak olan hatlar insa etmekte ve Rusya’yla birlikte Merkez Asya’yi iceren Pan-Asya enerji koridorunu kurmaya calismaktadir.Ayrica bu bolgede Cin’i ,Rusya’yi,Ozbekistan’i,Kirgizistan’i,Kazakistan’i ve Tacikistan’i kapsayan Sangay Isbirligi Orgutu adinda bir organizasyon kurulmustur.Bu orgut Birlesmis Milletler’in ilkelerine gore kurulmus olup ilkelerini bu birlige bagli ulkelerin bagimsizligini,toprak butunlugunu ve istikrarini saglamak olarak belirlemistir.

Temmuz 2001’de Rusya ve Cin bolgedeki Bati yayilmaciligina birlikte karsi koymak amaciylabir anlasma imzaladilar.Agustos-Eylul 2005’deRusya ve Cin, Cin topraklarinda gerceklesmek uzere genis capli bir askeri tatbikat yapacaklar.Rusya kendi savunma sistemini guclendirmek ve yenilemek icin yeni kusak fuze sistemleri uzerinde yogun bir sekilde calismaktadir.Putin’in onerisi uzerine bu bolgede Rusya,Cin ve Hindistan merkezli bir eksen olusturma girisimi ortaya cikmistir.

Dunyadaki kutuplasmalar arttikca askeri faaliyetletin de buna paralel olarak gelistigini gornekteyiz.Bolgedeki ekonomik ve askeri faaliyetler ABD’nin Cin’le ve Rusya’yla bariscil bir eksende isbirligine gitmemesi halinde genis catismalara ve Asya-Pasifik bolgesinde buyuk kaoslara yol acacaktir.

Türkçe’de Rusya ve Rus Algılaması


Türkçe’de Çarlık Rusyası, Sovyetler Birliği ve Soğuk Savaş yılları, Rusya Federasyonu’nun 1990’lı ve 2000’li yılları Rus ve Rusya algılamaları için farklı dönemlerdir. 2000’li yıllara kadar Türkçe’de Rus ve Rusya algılaması her zaman olumsuz ögeler taşımıştır. Türk-Rus ilişkilerinde ilk defa 2000’li yıllardan itibaren Türkçe’de Rus ve Rusya algılaması olumlu bir şekilde değişmiş ve eski olumsuz algılamalar hızla tarihe itilmiştir. İki ülke arasında ikili ilişkilerin çok boyutlu olarak gelişmesi, Türklerin Rusya Federasyonu’nda çalışması, iş kurmaları, ortak evlilikler ve Rus turistler Türkçe’de Rus ve Rusya algılamasının olumlu değişimine katkıda bulunmuştur.

Osmanlı Devleti’nin son dönemi Çarlık Rusyası’na karşı kaybedilen savaşlarla, işgallerle, Anadolu’ya yoğun göçlerle geçtiği için Türkçe’de ‘Rusya’ ve ‘Rus’ ve bunların yerine kullanılan ‘Moskof’ kelimesi olumsuz algılama içermiştir. Bu olumsuz algılama Türkiye Cumhuriyeti döneminin ilk yıllarında da sürmüş. Türkiye ile Sovyetler Birliği’nin farklı kutuplarda yer alması ile birlikte Soğuk Savaş yıllarının bitimine ve Sovyetler Birliği’nin dağılmasına kadar sürmüştür. Bu bakış içinde örneğin, Türkçe’de ‘Moskof’ kelimesi Rusya, Rus, düşman olarak kullanılmıştır. Bunun yanında, ‘Bunu Moskof bile yapmaz’, ‘Moskof gavuru gibi davranmak’, ‘Moskof inatlı’, ‘Moskof’da vicdan bulunmaz’ deyimleri sıkça kullanılmıştır. Çok uzaklara gitmek anlamında ‘Sibirya’ya gitmek’ ve ‘Sibirya’ya kadar yolun var’ deyimleri kullanılmıştır.

Türkiye Cumhuriyeti döneminin ilk yıllarında da ‘Rusya’, ‘Rus’, ‘Moskof’ kelimeleri oldukça olumsuz algılama içermiştir. Bu olumsuz algılama, İkinci Dünya Savaşı’nda Ankara’nın Almanya sempatisi ile birlikte daha da artmıştır. Olumsuz algılama Soğuk Savaş yıllarının bitimine ve Sovyetler Birliği’nin dağılmasına kadar sürmüştür. Soğuk Savaş yıllarında Türkiye’de ‘Moskof’ imgesi milliyetçi ve anti-komünist hareketlerin kendilerini ifade etmesi ve solun halkın gözünde kötülenmesi anlamında oldukça önemli olmuştur. Türkçe’de ‘Moskof’, ‘Moskof dölü’, ‘Moskof tohumu’, ‘Moskof köpeği’, ‘Moskof gavuru’, ‘Moskof uşakları’, ‘Moskof domuzu’, ‘Moskof mezalimi’, düşman, komünist, solcu, dinsiz, zalim anlamına özellikle Türk solcuları için kullanılmıştır. 1960’lı yıllarda Türk sağ siyasetçileri CHP çizgisinin Sovyetler Birliği yanlısı sol bir çizgiye kaydığını ifade etmek için ‘Ortanın solu, Moskova yolu’ ve Türk solcuları için ‘Komünistler Moskova’ya’ sloganlarını kullanmışlardır. Türkiye’de Soğuk Savaş yıllarında sol ve Sovyetler Birliği karşıtlığından dolayı ‘Rus salatası’nın adı ‘Amerikan salatası’ olarak değiştirilerek günlük hayatta kullanılmıştır. Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra ‘Rus salatası’ adı tekrar kullanılmaya başlanmıştır. ‘Rus salatası gibi’ deyimi ise herhangi bir karışıklığı belirtmek için kullanılır. Bütün dünyada olduğu gibi Türkçe’de de ‘Rus ruleti’, tabancada altı patlara tek kurşun yerleştirilerek oynanan ölümcül oyunun adıdır.

Türkçe’deki olumsuz Rusya ve Rus algılaması Soğuk Savaş yıllarının bitmesine ve 1991’de Sovyetler Birliği’nin dağılması sonrası ilk yıllarda var olmuştur. 2000’li yıllarda Rusya Federasyonu’nun zenginleşmesi, Rus turistlerin Türkiye’ye gelmesi ve ortak evliliklerin artması ile birlikte Türkçe’deki olumsuz algı olumlu olarak değişmiştir. Son yıllarda Türkçe’ye Rus mutfağı ve Rus günlük yaşamı ile ilgili kelimeler de girmektedir. Bu çerçevede, Sovyetler Birliği’nin dağılması sonrası eski Sovyet vatandaşlarının Türkiye’ye gelip açık alanlarda pazar kurması ile gelişen bir deyim olarak ‘Rus pazarı’ kullanılmaya başlanmıştır. Ayrıca, ‘Rus böreği’, ‘Rus köftesi’ (Pojarski), ‘Rus çorbası’ (Borç), ‘Rus votkası’ (iyi votka), ‘Kara Rus kokteyli’ (votka ve kahve likörü ile yapılan kokteyl), ‘Rus servisi’ (canlı müzik yapılan ziyafetlerde uygulanan ve mönünün daha önceden belli olduğu bir servis usulüdür), ‘Rus gribi’, ‘Sibirya kurdu’, ‘Sibirya kaplanı’, ‘Sibirya kömürü’, ‘Sibirya soğukları’, ‘Sibirya usulü et kavurma’, ‘Moskof ördeği’, ‘Baykal ördeği’, ‘St. Petersburg paradoksu’ (yazı-tura oyunu üzerine kurulmuş olan bir çelişki) Türkçe’ye girmiştir.

Rusya’nın Doğu Akdeniz Politikaları


Türkiye’de Rus dış politikası denince akla gelen ilk hususlardan birisi Rusya’nın çarlık döneminden bu yana takip ettiği sıcak denizlere inme politikasıdır. Her ne kadar keyfiyeti sorgulanmaya açık olsa da ülkemizde konu ile ilgili ciddi bir literatür birikmiş durumdadır. Sovyetlerin ve sonrasında Rusya’nın güney yönünde takip ettiği politikalar elbette incelenmelidir.

Ancak Rusya söz konusu olduğunda stratejik muhayyilemizin derinliğinin Akdeniz’in sığ sularını aşması gerektiği de muhakkaktır. Zira Rusların sıcak denizlere sadece ısınmak için inmek istemedikleri izahtan vareste bir hakikattir. Rusya 20 yıl öncesine kadar dünyanın yarısından fazlasını hem ideolojik hem de teknolojik anlamda doğrudan etkileyebilen küresel bir gücün bütün birikim ve iradesini tevarüs etmiş her anlamda zengin bir ülkedir. Bu zenginlik sadece ülkenin dünya doğal gaz üretiminin % 23,7’si ve petrol üretiminin % 6,6’sını elinde bulundurmasından ileri gelmemektedir. Rusya, teknoloji ve ulaşım olanaklarının son derece sınırlı olduğu bir dönemde, bugünkü Finlandiya’yı da içine alacak şekilde İsveç, Polonya ve Romanya sınırlarından Alaska’yı kapsayarak Kanada sınırına değin Kuzey Yarımkürenin Kuzeyinin büyük bir bölümünü kontrol altına almayı başararak, tasavvur dünyasını erken dönemde küresel boyutlara taşımış önemli bir ülkedir.

Rusya sahip olduğu enerji ve ekonomik, dolayısıyla askeri potansiyeli uluslararası arenada verimli bir şekilde değerlendirip sonuç alabilecek, bu istikamette politika geliştirebilecek deneyimli bir devlettir. Türkiye’nin AB’den sonra ikinci büyük ticaret ortağı haline gelen böyle bir ülkeyle enerjiden, Kafkasya ve Orta Asya Türkî Cumhuriyetlerine kadar pek çok alanda birlikte politika üretmemiz gerektiği gerçeğinden yola çıkarak, Rusya ve Rus dış politikası hakkındaki birikimimizi gözden geçirmemiz gerektiği ortadadır. Bu konuda son yıllarda dünyayı kavrayışımızda ciddi sorunlar olduğunu sezerek üretmeye çalıştığımız (dış) politikalar henüz umut verici düzeye ulaşmamış olsa da bir ‘idrak’ sorunumuzun bulunduğunun bilincine varmış olmak başlı başına bir ileri adım olarak görülebilir. Umulur ki bu mütevazı adım, son bir-bir buçuk yıldır olduğu gibi, vehm derecesinde büyütülerek hem komşularımızda gereksiz tevehhümlerin oluşmasına (bazı komşularımızda bu tevehhümler halihazırda oluşmuş durumdadır), hem de durumumuzun ‘idrak’i içerisinde bulunuyor olmanın kazandıracağı doğru hamle ve aksiyon gücünün yitirilmesine neden olmaz.

Analizimizde Rusya’nın son dönemde Doğu Akdeniz’de, geliştirdiği politikalar değerlendirilmeye çalışılacaktır. Rusya’nın Doğu Akdeniz ülkeleri nezdinde takip ettiği diplomasi; Suriye, Güney Kıbrıs Rus Kesimi (GKRK), İsrail ve Yunanistan’la olan organik ilişkileri ve bölge ile ilgili enerji politikaları Türkiye açısından ele alınacaktır.

Dışişleri Bakanımız Sayın Ahmet Davutoğlu’nun stratejik yaklaşımı gösteren kaynak, 2000’li yılların başında kaleme aldığı Stratejik Derinlik adlı eseridir. Eserdeki akıl yürütmeye göre, jeopolitik konum ve tarihsel derinlik ülkelerin dünya politik sisteminde değerlerini belirleyen iki önemli unsurdur. Türkiye dünyadaki ana kıtaların kesiştiği noktada yer alan jeopolitik konumu ve Osmanlı İmparatorluğu gibi bir cihan devletinin tarihsel mirasçısı olarak her iki unsurla donatılmış nadide bir devlettir. Bu nedenle Türkiye eşsiz jeopolitik konumunu zengin tarihi tecrübesinden süzülüp gelen bir arada yaşama kabiliyet ve tecrübelerine, gelişmiş insan unsurunu da katarak üreteceği politikalarla, bölgesinde huzur ve güveni temin eden yegâne ‘oyun kurucu’ devlet olacaktır. Bu amaca erişmek için Türkiye, Davutoğlu ile birlikte son derece yoğun bir diplomatik atak (ritmik diplomasi) başlatmış ve gerçekten de ülkemiz bölgesel bazı sorunların çözümünde önemli görevler üstlenmiştir.

Ne var ki Türkiye, ne dünyada tarihsel derinlik ve jeopolitik konumla donatılmış yegâne devlettir, ne de bölgesinin yegâne oyun kurucusu. Günümüz devletlerarası ilişkilerinin çetrefilli dünyasında yegâneliğin yan anlamı yoklukla yan yana yazılmıştır. Rusya’nın herkesle konuşmayı başardığı, son aylarda varlığı ispatlanan doğalgaz ve petrol rezervleri ile dünya jeopolitiğinde her geçen gün önemi daha da artan Doğu Akdeniz coğrafyasında bizim hemen herkesle hasım duruma düşmemiz tamamıyla ‘yegânelik’ politikamızın bir sonucudur. Doğu Akdeniz’de uzanan en uzun kıyının sahibi olarak Türkiye’nin, Doğu Akdeniz politikalarında Rusya’nın bile kıyısında kalması stratejik aklımızın Rusya’ya oranını imlemesi açısından not edilmeye değerdir.

Doğu Akdeniz’de Rusya-İsrail Eşgüdümü

Ne demek istediğimizi Rusya’nın Doğu Akdeniz’in önemli ülkelerinden biri olan İsrail ile geliştirdiği ilişkiler çerçevesinde açalım. Mart 2012’de yeniden devlet başkanı seçilen Vladimir Putin ilk resmi ziyaretini 25 Haziran 2012’de İsrail’e gerçekleştirdi. Oysa İsrail, hem Rusya’nın hala en önemli düşmanı olarak kabul ettiği ABD’nin, hem de Putin’in ülkesini çevreleyip kuşatmak üzere renkli devrimler ithal etmekle suçladığı NATO’nun Orta Doğu’daki en önemli müttefiki. Aynı İsrail çok kısa bir süre önce Azerbaycan’a yüklü miktarda silah satarak (söylentilere göre 1,6 milyar dolar) Rusya’nın hemen hemen bütün silahlarını tedarik ettiği bir ülkeye, ABD ve NATO müttefiki olarak silah satmaya başladı. İsrail’in Azerbaycan ile geliştirdiği ilişki bu kadarla da sınırlı değil; iddialara göre İran’a bir saldırı hazırlığında olan İsrail, Azeri topraklarını Rusya’nın İsrail’in saldırmasını asla istemediği İran hakkında istihbarat toplamak için kullanmaktadır. Üstelik nüfusunun %20’sini Rusya’dan gelen göçmenlerin oluşturduğu İsrail, Moskova’nın İran’a destek veren bu tutumundan duyduğu rahatsızlığı her fırsatta dile getirmektedir. (Bu rahatsızlığı gidermek için Putin İsrail gezisi sırasında İkinci Dünya Savaşında Yahudileri Nazilerin elinden Sovyetler Birliği’nin kurtardığını vurgulayarak gönül almak zorunda kaldı.) Bütün bunlara ilaveten Yukarı Karabağ sorunu nedeniyle 1980’ler ve 1990’ların ilk yarısı boyunca fiilen savaşan ve teknik olarak hala savaş halinde bulunan Ermenistan ile Azerbaycan arasında Ermenistan’ı açıkça desteklemekten çekinmeyen Rusya, İsrail’in gaz zengini Azerbaycan ile sıkı fıkı olup silah ticaretine başlamasından rahatsız olmamaktadır (Azerbaycan bu silahları kime karşı kullanacaktır?) Dahası Moskova, sırf İsrail istedi diye Orta Doğu ve Doğu Akdeniz’deki en önemli müttefiki Suriye’ye satmayı taahhüt ettiği S300 füze sistemlerini satmaktan vazgeçebilmektedir. Milletimizin geleceğinin aydınlığı açısından Türk dış politika yapıcıları İsrail-Rusya ilşkilerinin nerede başlayıp nerede bittiğini, bize söylemeseler bile bilmek ve bu bilinçle hareket etmek durumundadırlar.

Bir adım daha ileri gidelim ve Rusya’nın Doğu Akdeniz’de ördüğü diplomatik ağın bir halkasına daha bakalım. Orta Doğu’nun hiç kuşkusuz en önemli, dünyanın ise önemli sorunlarından biri Filistin meselesidir. Türkiye, izaha muhtaç ‘Mavi Marmara’ olayından ötürü Mısır ise Arap Baharı’nın ülkede neden olduğu yapısal değişiklikler ve alt üst oluşlar nedeniyle bu önemli sorunun çözümünde arabuluculuk vasıflarını yitirip devre dışı kaldı. Şimdilik bu görevi Ürdün üstlendi ve bu yılın Ocak ayında İsrail ile Filistinliler arasında yapılan görüşmelere ev sahipliği yaptı. Rus dış politikasının mimarları Doğu Akdeniz memleketleri arasında yaşanan bu geçişlerin oluşturduğu boşluğu gördüler ve son derece akıllı manevralarla ülkelerini bölgede sadece Suriye’ye endeksli politika geliştirmeye mahkûm olmaktan kurtarma gayretine giriştiler. Bu gayretlerin ilk somut örneği devlet başkanı Putin’in Haziran sonunda yaptığı Orta Doğu gezisine Filistin ve Ürdün’ü eklemek oldu. Putin’in bu ziyaretleri Rusya açısından bir kaç farklı noktada önemliydi.

Birincisi, Sovyetlerin yıkılışını takip eden ilk on yılda Rusya kendi sorunları ile uğraşmak durumunda kaldığı için zoraki olarak içe kapanmış ve dış politikada aktif bir tutum sergileyememişti. 2000’li yıllarda Rusya Putin ile birlikte sorunlarını aşıp yeniden bir güç merkezi olarak temayüz edince Doğu Akdeniz ve Orta Doğu’da kendisine yakın sayılabilecek sadece bir ülke kalmıştı: Suriye. Suriye de yeni Başkanı Beşşar Esed ile birlikte daha Batı yanlısı bir tutum sergiliyor ve Batı ile entegre olma çabası gösteriyordu. Geleneksel müttefik Saddam gitmiş, Irak ‘baş düşman’ ABD’nin yörüngesine/yönetimine girmişti. Diğer müttefik Kıbrıs AB’den üyelik perspektifi almış ve 2004’te tam üye olarak kabul edilmişti. Böylece Rusya’nın sıcak denizlerde ne Tartus’tan başka uğrayabileceği bir limanı ne de Cebeli Tarık’ı aşıp Atlantik’e ve Süveyş Kanalını aşıp Hint Okyanusu’na uzanabilmek için rahatlıkla yaslanabileceği stratejik bir dostu kalmıştı. O nedenle Tunus’ta kıvılcımlanan Arap Baharı en çok Rus diplomatların buz mavisi gözlerini ısıtıp harekete geçirdi ve Rusya 2012 Haziran başında Pekin’de toplanan Şanghay İşbirliği Örgütü’nde (ŞİÖ) alınan (ya da aldırdığı) "ŞİÖ bölgesel ve küresel sorunlara daha aktif bir şekilde müdahalede bulunur" kararını Filistin meselesinde hayata geçirdi. ABD’nin Irak’ta yaşadığı başarısızlık da buna eklenince Rusya ŞİÖ gibi uluslararası bir örgütü de peşine katarak bölgede kaybettiği inisiyatifi geri almanın hesaplarını yapmaya başladı.

Putin’in Orta Doğu programına Ürdün’ü de eklemesi bu hesapların bir sonucudur. Rusya bu ziyaretle ikisi birbiriyle çelişkiliymiş gibi görünen en az üç önemli amacı gerçekleştirmek istemiştir. İlk olarak, Putin Ürdün ziyaretiyle Rusya’nın Filistin sorununda Sovyetler döneminden kalma geleneksel ‘Filistin’in haklılığı’ politikasına geri döndüğünü, şu anda Filistin meselesinin taraflarıyla konuşabilen arabulucu ülke olarak Ürdün ile bu konuda Rusya ve ŞİÖ adına görüşüp katkı sağlamaya hazır olduğu mesajını vermiştir. (Rusya’nın Filistin Sorununun çözümü için oluşturulan Orta Doğu dörtlüsü içinde yer aldığını da unutmayalım) Böylece Rusya, Filistin meselesini sahiplenerek, İran ve Suriye’deki Şii/Nusayri yönetime verdiği koşulsuz desteğin bölgenin Sünni devletleri arasında oluşturduğu rahatsızlığı bertaraf etmek suretiyle, Sünni devletler nezdindeki güvenilirliğini artırmak istemiştir. İkinci amaç ise bambaşka bir nedene dayanmaktadır. ABD bu yılın Mayıs ayında, Ürdün’ün Suudi Arabistan sınırı yakınlarında bütün katılımcıları açıklanmayan 20’ye yakın müttefikiyle son yıllarda Orta Doğu’da gerçekleştirilen en büyük tatbikatlardan birini düzenlemiştir. “Eager Lion”adı verilen ve düzensiz savaş taktiklerinin denendiği bu tatbikatın terörle mücadele eğitimini geliştirmek amacıyla gerçekleştirildiği açıklanmıştır. Ancak birçok uzman gibi Rusya da bu tatbikatı muhtemel bir Suriye müdahalesinin ön hazırlığı olarak görmüştür. Rusya Akdeniz’den yapılacak herhangi bir saldırıya karşı Suriye’ye yardımcı olacağını açıklayarak bu ülke konusunda kendisini zaten angaje etmiş durumdadır. Ürdün’e yapılan ziyaretle hem Ürdün’e hem de Ürdün’de tatbikat yapan müttefiklere bu angajman kibarca hatırlatılmıştır. Son olarak, Arap Baharı ile Libya ve Mısır’da gerçekleşen değişimler ve büyük ihtimalle bu değişimin Suriye’de de gerçekleşecek olması Rusya’yı bölgedeki alternatiflerini çeşitlendirmeye zorlamıştır. Hem Sünni olan, hem de Filistin sorununda aktif bir Ürdün böyle bir amaç için uygun bir adaydır.

Uluslararası Arenada Var Olabilmek İçin ‘Son Kale’: Suriye

Öte yandan Rusya Suriye’de yaşanan gelişmeler karşısında izlediği politikayı bir ‘küresel varoluş’ politikası olarak görmektedir. Nitekim bir Rus askeri uzman 8 Şubat 2012’de Moskova Times’a verdiği demeçte "Suriye Rusya’nın Orta Doğu’daki (Doğu Akdeniz’deki) son kalesidir. Eğer bu kale de kaybedilirse Rusya ikinci sınıf bir ülke konumuna düşecektir” diyerek bu durumu açıkça itiraf etmiştir.(1) Bu nedenle Rusya, Suriye’deki olayların başından bu yana Esed yönetimine her platformda en güçlü desteği vermektedir. Rusya’nın Suriye’ye destek vermesi için birçok neden sıralanabilir, ancak bunların en önemlisi ve konumuz açısından mutlaka ele alınması gereken Rusya’nın eski Sovyet toprakları dışındaki tek deniz üssü olan Tartus deniz üssüdür. Tartus deniz üssü 1977 yılından bu yana Sovyet ve Rus donanması tarafından kullanılmaktadır. Daha çok bakım, onarım ve lojistik destek amaçlı kullanılan üssü Rusya modernize edip bir savaş halinde operasyon yönetilebilecek hale getirmek istemektedir. (2) Bu amaçla 2006 yılında Suriye’nin Rusya’ya olan borcunun büyük bir kısmı silinerek (o tarihte 13,4 milyar dolar olan toplam borcun 9,6 milyar doları, yani %73’ü silinmiştir) üssün kullanımı ile ilgili yeni bir anlaşmaya varılmıştır. Muhtemel bir rejim değişikliğinde Rusya’nın bu limanı şimdi olduğu gibi rahatlıkla kullanıp kullanamayacağı belli değildir. Doğu Akdeniz gibi jeopolitik önemi artan bir coğrafyada stratejik önemi haiz böyle bir üssün kaybedilmesine Rusya’nın göz yumması elbette beklenmemelidir.

2006 yılında Tartus üssüyle ilgili olarak imzalanan anlaşmayla Rusya aynı zamanda Suriye’nin en büyük silah tedarikçisi haline gelmiştir. Arap Baharı nedeniyle Libya ve daha öncesinde Irak ile silah ticareti tamamen biten Rusya, Suriye’yi de kaybetmeyi kolay kolay göze alamayacaktır. Rusya silah ticaretinde dünyadaki toplam pazarın %24’lük bir kısmını elinde bulundurmaktadır. Uzmanlara göre Suriye, silahlarının %78’ni Rusya’dan almaktadır ve son yıllarda silah alımını %80 oranında artırmıştır. Bu da 2,5 milyar dolara yaklaşan ve hiçbir ülkenin kolayca bırakmak istemeyeceği bir pazar demektir. (3) Diğer yandan 140 milyonluk Rusya’da 20 milyondan fazla Müslüman yaşamaktadır ve bu Müslümanların çoğu Sünni’dir. Tüm Batı ülkelerinde olduğu gibi Rusya’da da Sünni Müslümanların şiddet kullanmaya daha yatkın olduklarına dair yaygın bir algı vardır ve bu nedenle Ruslar da dâhil olmak üzere tüm Batılılar Orta Doğu’da Şii Müslümanlara daha yakın durmuşlardır. Rusya bir yandan yukarıda sözünü ettiğimiz Putin’in Ürdün ziyaretiyle Sünni toplumlar nezdinde kamuoyu diplomasisi yürütürken bir yandan da Suriye’deki Şii/Nusayri yönetimi ayakta tutup dengeyi sağlamaya çalışmaktadır. Suriye’de Esed rejimi yıkılırsa yerine kimin geleceği konusundaki belirsizlik olsa da ülkedeki Hıristiyan ve Şii/Nusayrilere karşı müsamahasızca davranacak radikal bir yönetimin iş başına gelebileceğine dair olan kanı, Rusya’nın Suriye politikasını etkilemektedir. Rusya, Arap Baharı ile dönüşüp radikalleştiğine inandığı bu toplumların kendi Sünni Müslüman nüfusunu da etkileyip radikalleştireceğine ve Kafkasya bölgesinde sorunlar yaşanmasına sebebiyet verebileceğini de düşünerek Esed yönetimine destek vermektedir.

Rus Dış Politikasının Doğu Akdeniz’deki Kilidi: Güney Kıbrıs Rum Kesimi

Doğu Akdeniz’in en kilit noktası Kıbrıs Adası ve çevresinde ise bambaşka bir politik zemin gelişmektedir. Akdeniz’in dünya ticaretindeki önemi eski zamanlardan beri bilinen bir gerçektir. Süveyş Kanalı Doğu’dan Avrupa’ya deniz ulaşımını yaklaşık 7 bin deniz mili kısaltarak özellikle Doğu Akdeniz’in stratejik ve ticari önemini artırmıştır. Bugün dünya ticaretinin %30’u Akdeniz üzerinden gerçekleştirilmektedir. Avrupa kıtasının petrol ihtiyacının yaklaşık %70’i Akdeniz üzerinden taşınmaktadır. Kıbrıs Adası bu ticaret trafiğinin tam ortasında; Afrika, Asya ve Avrupa kıtalarının birleştiği hat üzerinde, stratejik olarak paha biçilmez bir noktada yer almaktadır. Son zamanlarda yapılan sondaj çalışmaları ile tespit edilen ve ispatlanan petrol ve doğal gaz yatakları ile bu önem daha da artmış ve Doğu Akdeniz ve Kıbrıs bütün küresel ve bölgesel aktörlerin ilgi odağı haline gelmiştir.

Deniz ulaşım hatlarını ve Süveyş Kanalını gözetleme olanağı sağlayan ve geniş hava trafik kontrol imkânları sunan konumu; İngiliz üsleri, askeri havaalanları, elektronik dinleme sistemleri ile donatılmış alt yapısı, petrol boru hatlarına ve son araştırmalarda ortaya konulduğu gibi petrolün bizzat kendisine de yakın bu küçücük ada ile ilgili hemen herkesin bir hesabının bulunmaması mümkün değildir. Bu nedenle Kıbrıs Adası Rus dış politikasında Sovyetler döneminden beri önemli bir yer etmiştir. O kadar ki ülkesini içinden çıkılmaz bir borç sarmalına soktuğuna inanıldığı için geçen yıl görevinden istifa etmek zorunda kalan Yunanistan eski Başbakanı Yorgo Papandreo’nun dedesi Yorgo Papandreo, 1964 Haziran’ında ABD Başkanı Johnson’a "Kıbrıs Adasını hemen ‘Natolulaştırma’zsanız Kübalılaşacaktır" ikazını içeren bir mektup göndermek durumunda kalmıştır. (4) Bu mektup Rusların Sovyetler döneminden bu yana Adaya olan ilgilerini işaretlemesi bakımından önemlidir. Türkiye açısından bu işaretlemeden daha önemli olan ise, bir NATO ülkesi Başbakanının Johnson’a gönderdiği uyarı mektubuyla hemen hemen aynı günlerde, Johnson’un sorunu çözmeye çalışmak yerine bir başka NATO üyesi ülke Başbakanına hiç de diplomatik olmayan bir üslupla mektup gönderip Kıbrıs hakkında tekdirde bulunmasıdır. (1960’ların ilk yarısında Kıbrıs’ta çatışmaların şiddetlenmesi ve Rum Kesiminin silahlanmaya karar vermesi üzerine 2 Haziran 1964’te Türkiye Cumhuriyeti Kıbrıs Adasına çıkarma yapma kararı almıştır. Bunun üzerine ABD Başkanı Johnson 5 Haziran 1964’te Türkiye Başbakanı İsmet İnönü’ye Ada hakkında diplomatik teamüllere uymayan son derece sert ve kaba ifadelerin bulunduğu bir mektup göndermiştir. Bu mektup üzerine İnönü, 21 Haziran’da ABD’ye gidip Johnson’la bizzat görüşmüştür. Mektup Türkiye diplomasi tarihi açısından önemlidir.) Türk dış politikasının karar mercileri gelecek karşısında tarihi mirasların bu tür veçhelerini de dikkate almakla yükümlüdürler.

Güney Kıbrıs Rum Kesimi (GKRK) 1 Temmuz’dan itibaren AB dönem başkanlığını üstlenmiştir ama devlet başkanı Dimitris Hristofyas, Moskova’da "Avruapa’nın kızıl koyun"u olduğunu bizzat kendisi itiraf etmiştir. (5) Gerçekten de Hristofyas, Soğuk Savaş döneminde Moskova Sosyal Bilimler Enstitüsü ve Sosyal Bilimler Akademisi’nde eğitim görmüş, eşi ile Moskova’da tanışmış, iyi derecede Rusça bilen ve Küba’da doğduğunu düşünecek kadar Castro ve Che Guevara hayranı bir liderdir. Hristofyas’ın Moskova’ya olan yakınlığı, hatta yayımlanan Wikileaks belgelerine göre NATO’ya karşı gelmekten gizli gizli zevk alması ve son dönem Rusya-Rum Kesimi ilişkilerinin seyri göz önünde bulundurulduğunda Papandreou’nun korkusunun gerçekleştiği söylenebilir. Rumlar son dönemde Rusya’nın hemen hiç bir talebini geri çevirmemektedir. Dönem başkanı bulundukları AB’nin uluslararası toplumla birlikte aldığı Suriye’ye yaptırım uygulanması yönündeki kararlara riayet etmeyen Rusya’nın, Esed yönetimine silah taşıyan gemilerine bile geçiş izni vermektedirler. En son Ocak 2012’de 60 ton silah ve askeri mühimmat taşıyan bir Rus kargo gemisi, AB’nin silah ambargosu çerçevesinde durdurularak limana çekilmiştir. Ancak bir müddet sonra Rus gemisi Kıbrıs Rum Kesimi yetkililerini rotasını değiştirdiğine ikna ederek yoluna devam etmiştir. (Oysa AB’nin ambargo kararı çerçevesinde Rum Kesiminin bu gemiye el koyması gerekirdi.)

Rum Kesimi-Rusya ilişkilerinde asıl önemli nokta olan parasal alış verişi bir sonraki paragrafa bırakarak AB-Yunanistan-Rum Kesimi-İsrail-Rusya arasındaki ilişkileri biraz daha ayrıntılandıralım. Son dönemde yapılan çalışmalarla Kıbrıs, Suriye, Lübnan ve İsrail arasında kalan Leviathan bölgesinde yaklaşık 3.45 trilyon metreküp doğalgaz ve 1.7 milyar varil petrol bulunduğu tespit edilmiştir. Bu rakamlara Kıbrıs, Girit ve Mısır arasında uzanan Nil deltasında tespit edilen hidrokarbon yatakları da eklenince Doğu Akdeniz’deki tespit edilmiş toplam hidrokarbon miktarı yaklaşık 60 milyar varil petrole, bu da yaklaşık 3 trilyon dolar değerine ulaşmaktadır. Eğer açıklanan bu rakamlar doğru ise, Doğu Akdeniz hidrokarbon yatakları bakımından dünyanın en zengin bölgelerinden birisi olacaktır. Doğu Akdeniz’de saptanan hidrokarbon rezervleri tek başına Avrupa’nın 30 yıllık hidrokarbon ihtiyacını karşılamaya yetmektedir. Politik açıdan bunun en önemli sonucu Avrupa’nın Rusya’ya olan bağımlılığını ciddi oranda azaltmasıdır. Rusya bu nedenle hemen harekete geçerek Gazprom aracılığı ile Kıbrıs ve İsrail açıklarında çıkarılacak gazın Avrupa’ya ulaşımını temin edecek bir boru hattının inşası için Yunanistan ve Kıbrıs nezdinde teklif sunmuştur.(6) Ayrıca Gazprom yöneticileri Avrupa tekellerinin etkilenmemesi için İsrail nezdinde de girişimlerde bulunmuş ve bölgedeki hidrokarbon yataklarının denetiminde söz sahibi olmak istediklerini açıkça dile getirmekten çekinmemişlerdir.(7) Bir enerji merkezi olmak isteyen ülkemizin Doğu Akdeniz’in gittikçe ısınan enerji piyasasında nerede durduğunu iyi hesap etmesi sadece Türkiye için değil yavru vatan Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti (KKTC) için de bir zorunluluktur.

AB dönem başkanı olarak Kıbrıs Rum Yönetimi de diğer AB üyesi devletler gibi ciddi bir ekonomik krizle boğuşmaktadır. Rumlar AB’nin oluşturduğu kurtarma fonuna başvurmamak için uzun bir süre direnmelerine rağmen Haziran 2012’de pes etmiş ve fona başvuruda bulunmak zorunda kalmışlardır. Rum Kesimi fondan alacağı paralarla ciddi bir borç yükü altında bulunan bankalarını kurtarmayı hedeflemektedir. Bu mali kriz sarmalından kurtulmak isteyen Güney Kıbrıs Rum Kesimi çeşitli arayışlar içerisine girmiş, Sovyetler döneminden bu yana ikili ilişkilerinin iyi olduğu Rusya’ya başvurmuştur. Bu başvuru üzerine Rusya geçen yılın Aralık ayında Kıbrıs Rum Kesimine piyasadan daha düşük bir faiz oranıyla (yıllık 4,5) 2,5 milyar avro borç vermiştir. Rusya’nın Rum Kesimine yeniden borç vermesi gündemdedir. Rusya ile Rum Kesimi arasındaki bu ekonomik ilişkiler o kadar ileri gitmiştir ki Rus gazeteleri Rum Kesimini batmaktan kendilerinin kurtardığını yazarken, İngiliz the Guardian gazetesi de Güney Kıbrıs Rum Kesiminin Rusya’nın sömürgesi haline dönüştüğünü yazmıştır.(8) 26 Ocak 2012’de yine the Guardian’da çıkan bir habere göre Güney Kıbrıs’ın liman şehri Limasol’un Rus okulları, Rusça yayın yapan radyo istasyonları; kefir, votka ve kürk mantolar satan dükkânları ile Rusya’nın bir parçası haline dönüşmüş ve şehir artık “Limasolgrad” olarak anılmaya başlamıştır.(9)

800 bin nüfuslu Güney Kıbrıs’ta büyük çoğunluğunu Sovyetlerin dağılmasıyla buraya göç etmiş Pontus Rumlarının oluşturduğu 60 bine yakın Rusça konuşan insan yaşamaktadır. Ülkedeki yabancı yatırımların üçte birinden fazlası Rus kaynaklıdır. Güney Kıbrıs’taki birçok kıyı ötesi (off-shore) şirkette büyük miktarlarda Rus sermayesi bulunmaktadır. Ülkede kurumlar vergisinin çok düşük düzeyde olması (%10) Rus yatırımcıları cezbeden en önemli faktördür, ancak Rus mafyası da gevşek ekonomik yapıyı iyi değerlendirip adayı bir para aklama merkezi olarak kullanmaktadır. Özellikle gayrimenkul sektörü ülkedeki Rus varlığına çok şey borçludur. Kriz dolayısıyla evlerini satmak durumunda kalan Avrupalıların evlerini genellikle Rus zenginler almıştır. Rus işadamı ve politikacıların yarısının Adada evi olduğu tahmin edilmektedir. Rusya başta Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi olmak üzere bütün uluslararası platformlarda GKRK’nin arkasında yer almaktadır.

Öte yandan Yunan doğalgaz şirketi DEPA ve dağıtım kurumu DESPA Gazprom’a olan borçlarını ödemekte zorlanmaktadır. Biriken borç nedeniyle Rusya, Yunanistan’a gaz vermeyi keserse Yunanistan elektrik de üretemeyecek duruma gelecektir. Krizin kucağındaki bu iki kardeş ülke AB’den, özellikle Almanya’dan sert eleştiriler alınca soluğu Rus gazında/parasında ve İran petrolünde almıştır. Rusya-İsrail-Yunanistan-Rum Kesimi ekseninde AB’den ve diğer bloklardan bağımsız ilginç bir ilişki gelişmektedir. Yunanistan Başbakanı Samaras, Ağustos ayı sonundaki Fransa gezisi öncesinde, Le Monde’a verdiği demeçte soru üzerine ülkenin güvenliğine zarar gelmeyecek ve çıkarlarını tehdit etmeyecek şekilde Ege Denizi’ndeki bazı adalardan ekonomik olarak istifade edebileceklerini, amaçlarının adaları satmak değil Yunanistan’ı ayakta tutabilecek mali bir kaynak bulmak olduğunu ifade etmiştir. İsrail’den sızan haberlere göre bu demeç üzerine Savunma Bakanı Ehud Barak, İsrail donanmasının eğitim faaliyetleri için Ege’de bir Yunan adasının satın alınması veya kiralanması konusunu değerlendirmesini resmen talep etmiştir. Doğrulanmamakla birlikte Türkiye’nin bu konu üzerine ciddiyetle eğilmesi gerekmektedir. Rusya bu gelişmeler karşısında rahatsızlık belirtmediğine göre, ABD ve NATO müttefiki İsrail’in Azerbaycan’dan Yunanistan’a dek Doğu-Batı yönünde yatay olarak kendisinin sıcak denizlere inebileceği tüm Güney boyunca varlık gösterip güçlü ilişkiler geliştirmesine ve silahlanmasını daha geniş bir coğrafyaya yaymasına ses çıkarmıyor demektir.

Rusya’nın Sıcak Denizlerdeki Nakit Makinası: Türkiye

Rusya’nın bir başka Doğu Akdeniz ülkesi olan Türkiye ile ilişkileri bu alanda yazılmış yetkin eserlere bırakılarak bir iki önemli noktanın altı çizilecektir. Dış politikada olduğu gibi enerji konusunda da Türkiye son yıllarda önemli atılımlar yapmış ve enerji merkezi bir ülke olmayı hedeflemiştir. İyi planlanmış, ısrarcı politikalarla Türkiye’nin bu hedefine ulaşması mümkündür. 2009 yılında, daha Doğu Akdeniz’deki petrol ve doğalgaz yatakları keşfedilmeden önce yayımlanan bir eserde vurgulandığı gibi, Türkiye başta Orta Doğu ve Hazar havzası olmak üzere yeryüzünde ispatlanmış petrol rezervlerinin %72.7’sinin ve doğalgaz rezervlerinin ise %71.8’inin bulunduğu bir coğrafyanın parçasıdır (Doğu Akdeniz’de ispatlanan rezervlerle birlikte bu oranlar daha da yükselmiştir.) (10) Ancak şu anda Türkiye gerek doğalgaz gerekse petrol bakımından Rusya’ya bağımlı durumdadır. Özellikle doğalgazda Rusya’ya %60’ları aşan bir bağımlılık söz konusudur. Mersin Akkuyu’ya inşaa edilecek nükleer enerji santralinin de Ruslar tarafından yapılacağı düşünüldüğünde, büyük çoğunluğunu ihraç ettiğimiz enerjide Rusya’ya olan bağımlılığımız toplamda %50’yi aşacaktır. Elektrik üretimimizin bir kısmını da doğalgaza endeksli hale getirdiğimiz göz önünde bulundurulduğunda ise bu bağımlılığın Rusya söz konusu olduğunda elimizi kolumuzu bağlayacağı aşikârdır.

Enerji ve Dışişleri Bakanlıkları, ilgili diğer bakanlıklar ve özel sektör temsilcileri ile el ele verip enejideki Rusya bağımlılığımızın önüne geçmek zorundadır. Zira bu bağımlılık dış politikada hareket kabiliyetimizi sınırlandırmaktadır. Bütün dinamizmine rağmen, Türk Dış politikası Orta Asya ve Kafkasya’daki kardeş ülke ve toplulukları Rusya’ya terk etmiştir. 2008’deki Gürcistan meselesinden sonra iyi ama eksik hesaplanmış Ermenistan açılımında, Rusya gerekirse Azerbaycan gibi kardeş bildiğimiz bir ülkeyi bile bize karşı kullanabileceğini göstermiş ve girişimimizin akim kalmasını sağlamıştır. Rusya’nın Kıbrıs söz konusu olduğunda da takındığı tutum Sovyetler döneminden bu yana ortadadır. 2004 yılında, Türkiye’nin sorunun çözümüne en yakın olunduğuna inandığı bir dönemde, Rusya Rum Kesimi’nin hayırcı tutumunun yanında yer alarak müttefikini terk etmemiştir. En son Güney Kıbrıs Rum Kesimi ile Akdeniz’de petrol ve doğalgaz arama konusunda yaşadığımız gerilimde Rusya’nın İsrail’e benzer bir şekilde (yoksa İsrail ile birlikte mi demeliydik!) Rumların petrol ve doğalgaz aramalarına gerekirse Rus ordusunun imkânları ile kalkan olacaklarını açıklaması Rusya ile ilgili dış politika tasavvurlarımızda unutmamamız gereken bir açıklamadır.

Sonuç

Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ikinci kez devletin başına geçmeden hemen önce, Rusya Başbakanı sıfatıyla Rossiiskaya gazetesine yazdığı "Güçlü Olmak Rusya’nın Milli Güvenliğinin Teminatıdır" başlıklı bir makalede, ülkesinin önümüzdeki on yıl boyunca takip edeceği silahlanma programı ve hedefleri konusunda oldukça açıklayıcı bilgiler vermiştir. Buna göre Rusya önümüzdeki on yıl boyunca silahlanmaya 23 trilyon ruble, yani ortalama 770 milyar dolarlık (yaklaşık 1 trilyon 379 milyar Türk Lirası [ bizim 2012 yılı bütçemiz 350 milyar lira olarak mı hesaplanmıştı!])bir fon ayıracaktır. Bu fon kapsamında Rusya nükleer başlıklarla donatılmış 20 adet modern denizaltı; yaklaşık 100 adet çeşitli özelliklerde askeri uzay aracı, beşinci nesil savaş uçakları da dâhil olmak üzere 600 adet modern savaş uçağı, yaklaşık 400 adet karada ve/veya denizde kunuşlanabilecek özelliklerde kıtalararası balistik füze ve bu füzelerle ilgili sistemler, 50’ye yakın çeşitli sınıflarda ve kapasitede savaş gemisi, 2300 adet modern donanımlı tank, 29 tümeni kapsayacak şekilde tasarlanacak S-400 hava savunma sistemi, çeşitli modellerde ve donanımlarda yaklaşık 1000 adet helikopter (Türkiye’nin 50 adet taarruz helikopteri olsa PKK terör örgütü operasyon kabiliyetini büyük ölçüde yitirirdi), yaklaşık 40 adet Mityaz adıyla bilinen füze savunma sistemi, 2000 adet modern teknoloji ile donatılmış kendinden güdümlü topçu sistemi ve 10 tugay askeri desteklemek üzere tasarlanacak 500 km menzilli İskender-M füze sistemi imal edecek. Yapımı hedeflenen bu silahlar Rus ordusunun mevcut silahlarına ekelenecek unsurlardır. Hepsi birden düşünüldüğünde Rusya, 2020’li yılların başında ABD ile birlikte dünyadaki en büyük askeri güç olacaktır.

Bu hedeflerinin yanısıra Rusya 2008 yılından bu yana ordusunu profesyonelleştirmeyi sürdürmektedir. Yukarıdaki hedeflerlerle birlikte 2020’li yılların başında Rus ordusunun mevcudunun 1 milyona, bu mevcudun da en az 700 bininin profesyonel asker olmasına çalışılmaktadır. Bu hedefler gerçekleşirse 10 yıl sonra, bölgemize olan yakınlığı ve enerji havzalarına olan hâkimiyeti ile dünyanın en gelişmiş ordusu veya en gelişmiş ikinci ordusu Kuzey semalarımızı süslüyor olacaktır. En az 80 yıllık daha doğalgaz rezervi olduğu hesaplanan Rusya’nın kasasında bu hedefleri yerine getirecek kadar para vardır.

Türkiye hayallerini kurduğu 2023’te Doğu Akdeniz’den Orta Doğu’ya; geleneksel kardeşimiz Azerbaycan’dan, geleneksel “düşmanımız” Yunanistan’a değin uzanan sıcak denizler coğrafyasında işte böyle bir güçle birlikte politika üretmek durumunda kalacaktır. Enerji kaynakları bakımından kendisine olan bağımlılığımız göz önüne alınınca Doğu Akeniz, Orta Doğu, Orta Asya, Kafkaslar ve Rus gaz ve petrol borularıyla ilmek ilmek örülmüş Balkanlar coğrafyasına hangi devletin iradesinin yansıyacağı herhalde bellidir.

Rusya’nın Doğu Akdeniz Politikaları Üzerine Bir Deneme


Türkiye’de Rus dış politikası denince akla gelen ilk hususlardan birisi Rusya’nın çarlık döneminden bu yana takip ettiği sıcak denizlere inme politikasıdır. Her ne kadar keyfiyeti sorgulanmaya açık olsa da ülkemizde konu ile ilgili ciddi bir literatür birikmiş durumdadır. Sovyetlerin ve sonrasında Rusya’nın güney yönünde takip ettiği politikalar elbette incelenmelidir.

Ancak Rusya söz konusu olduğunda stratejik muhayyilemizin derinliğinin Akdeniz’in sığ sularını aşması gerektiği de muhakkaktır. Zira Rusların sıcak denizlere sadece ısınmak için inmek istemedikleri izahtan vareste bir hakikattir. Rusya 20 yıl öncesine kadar dünyanın yarısından fazlasını hem ideolojik hem de teknolojik anlamda doğrudan etkileyebilen küresel bir gücün bütün birikim ve iradesini tevarüs etmiş her anlamda zengin bir ülkedir. Bu zenginlik sadece ülkenin dünya doğal gaz üretiminin % 23,7’si ve petrol üretiminin % 6,6’sını elinde bulundurmasından ileri gelmemektedir. Rusya, teknoloji ve ulaşım olanaklarının son derece sınırlı olduğu bir dönemde, bugünkü Finlandiya’yı da içine alacak şekilde İsveç, Polonya ve Romanya sınırlarından Alaska’yı kapsayarak Kanada sınırına değin Kuzey Yarımkürenin Kuzeyinin büyük bir bölümünü kontrol altına almayı başararak, tasavvur dünyasını erken dönemde küresel boyutlara taşımış önemli bir ülkedir.

Rusya sahip olduğu enerji ve ekonomik, dolayısıyla askeri potansiyeli uluslararası arenada verimli bir şekilde değerlendirip sonuç alabilecek, bu istikamette politika geliştirebilecek deneyimli bir devlettir. Türkiye’nin AB’den sonra ikinci büyük ticaret ortağı haline gelen böyle bir ülkeyle enerjiden, Kafkasya ve Orta Asya Türkî Cumhuriyetlerine kadar pek çok alanda birlikte politika üretmemiz gerektiği gerçeğinden yola çıkarak, Rusya ve Rus dış politikası hakkındaki birikimimizi gözden geçirmemiz gerektiği ortadadır. Bu konuda son yıllarda dünyayı kavrayışımızda ciddi sorunlar olduğunu sezerek üretmeye çalıştığımız (dış) politikalar henüz umut verici düzeye ulaşmamış olsa da bir ‘idrak’ sorunumuzun bulunduğunun bilincine varmış olmak başlı başına bir ileri adım olarak görülebilir. Umulur ki bu mütevazı adım, son bir-bir buçuk yıldır olduğu gibi, vehm derecesinde büyütülerek hem komşularımızda gereksiz tevehhümlerin oluşmasına (bazı komşularımızda bu tevehhümler halihazırda oluşmuş durumdadır), hem de durumumuzun ‘idrak’i içerisinde bulunuyor olmanın kazandıracağı doğru hamle ve aksiyon gücünün yitirilmesine neden olmaz.

Analizimizde Rusya’nın son dönemde Doğu Akdeniz’de, geliştirdiği politikalar değerlendirilmeye çalışılacaktır. Rusya’nın Doğu Akdeniz ülkeleri nezdinde takip ettiği diplomasi; Suriye, Güney Kıbrıs Rus Kesimi (GKRK), İsrail ve Yunanistan’la olan organik ilişkileri ve bölge ile ilgili enerji politikaları Türkiye açısından ele alınacaktır.

Dışişleri Bakanımız Sayın Ahmet Davutoğlu’nun stratejik yaklaşımı gösteren kaynak, 2000’li yılların başında kaleme aldığı Stratejik Derinlik adlı eseridir. Eserdeki akıl yürütmeye göre, jeopolitik konum ve tarihsel derinlik ülkelerin dünya politik sisteminde değerlerini belirleyen iki önemli unsurdur. Türkiye dünyadaki ana kıtaların kesiştiği noktada yer alan jeopolitik konumu ve Osmanlı İmparatorluğu gibi bir cihan devletinin tarihsel mirasçısı olarak her iki unsurla donatılmış nadide bir devlettir. Bu nedenle Türkiye eşsiz jeopolitik konumunu zengin tarihi tecrübesinden süzülüp gelen bir arada yaşama kabiliyet ve tecrübelerine, gelişmiş insan unsurunu da katarak üreteceği politikalarla, bölgesinde huzur ve güveni temin eden yegâne ‘oyun kurucu’ devlet olacaktır. Bu amaca erişmek için Türkiye, Davutoğlu ile birlikte son derece yoğun bir diplomatik atak (ritmik diplomasi) başlatmış ve gerçekten de ülkemiz bölgesel bazı sorunların çözümünde önemli görevler üstlenmiştir.

Ne var ki Türkiye, ne dünyada tarihsel derinlik ve jeopolitik konumla donatılmış yegâne devlettir, ne de bölgesinin yegâne oyun kurucusu. Günümüz devletlerarası ilişkilerinin çetrefilli dünyasında yegâneliğin yan anlamı yoklukla yan yana yazılmıştır. Rusya’nın herkesle konuşmayı başardığı, son aylarda varlığı ispatlanan doğalgaz ve petrol rezervleri ile dünya jeopolitiğinde her geçen gün önemi daha da artan Doğu Akdeniz coğrafyasında bizim hemen herkesle hasım duruma düşmemiz tamamıyla ‘yegânelik’ politikamızın bir sonucudur. Doğu Akdeniz’de uzanan en uzun kıyının sahibi olarak Türkiye’nin, Doğu Akdeniz politikalarında Rusya’nın bile kıyısında kalması stratejik aklımızın Rusya’ya oranını imlemesi açısından not edilmeye değerdir.

Doğu Akdeniz’de Rusya-İsrail Eşgüdümü

Ne demek istediğimizi Rusya’nın Doğu Akdeniz’in önemli ülkelerinden biri olan İsrail ile geliştirdiği ilişkiler çerçevesinde açalım. Mart 2012’de yeniden devlet başkanı seçilen Vladimir Putin ilk resmi ziyaretini 25 Haziran 2012’de İsrail’e gerçekleştirdi. Oysa İsrail, hem Rusya’nın hala en önemli düşmanı olarak kabul ettiği ABD’nin, hem de Putin’in ülkesini çevreleyip kuşatmak üzere renkli devrimler ithal etmekle suçladığı NATO’nun Orta Doğu’daki en önemli müttefiki. Aynı İsrail çok kısa bir süre önce Azerbaycan’a yüklü miktarda silah satarak (söylentilere göre 1,6 milyar dolar) Rusya’nın hemen hemen bütün silahlarını tedarik ettiği bir ülkeye, ABD ve NATO müttefiki olarak silah satmaya başladı. İsrail’in Azerbaycan ile geliştirdiği ilişki bu kadarla da sınırlı değil; iddialara göre İran’a bir saldırı hazırlığında olan İsrail, Azeri topraklarını Rusya’nın İsrail’in saldırmasını asla istemediği İran hakkında istihbarat toplamak için kullanmaktadır. Üstelik nüfusunun %20’sini Rusya’dan gelen göçmenlerin oluşturduğu İsrail, Moskova’nın İran’a destek veren bu tutumundan duyduğu rahatsızlığı her fırsatta dile getirmektedir. (Bu rahatsızlığı gidermek için Putin İsrail gezisi sırasında İkinci Dünya Savaşında Yahudileri Nazilerin elinden Sovyetler Birliği’nin kurtardığını vurgulayarak gönül almak zorunda kaldı.) Bütün bunlara ilaveten Yukarı Karabağ sorunu nedeniyle 1980’ler ve 1990’ların ilk yarısı boyunca fiilen savaşan ve teknik olarak hala savaş halinde bulunan Ermenistan ile Azerbaycan arasında Ermenistan’ı açıkça desteklemekten çekinmeyen Rusya, İsrail’in gaz zengini Azerbaycan ile sıkı fıkı olup silah ticaretine başlamasından rahatsız olmamaktadır (Azerbaycan bu silahları kime karşı kullanacaktır?) Dahası Moskova, sırf İsrail istedi diye Orta Doğu ve Doğu Akdeniz’deki en önemli müttefiki Suriye’ye satmayı taahhüt ettiği S300 füze sistemlerini satmaktan vazgeçebilmektedir. Milletimizin geleceğinin aydınlığı açısından Türk dış politika yapıcıları İsrail-Rusya ilşkilerinin nerede başlayıp nerede bittiğini, bize söylemeseler bile bilmek ve bu bilinçle hareket etmek durumundadırlar.

Bir adım daha ileri gidelim ve Rusya’nın Doğu Akdeniz’de ördüğü diplomatik ağın bir halkasına daha bakalım. Orta Doğu’nun hiç kuşkusuz en önemli, dünyanın ise önemli sorunlarından biri Filistin meselesidir. Türkiye, izaha muhtaç ‘Mavi Marmara’ olayından ötürü Mısır ise Arap Baharı’nın ülkede neden olduğu yapısal değişiklikler ve alt üst oluşlar nedeniyle bu önemli sorunun çözümünde arabuluculuk vasıflarını yitirip devre dışı kaldı. Şimdilik bu görevi Ürdün üstlendi ve bu yılın Ocak ayında İsrail ile Filistinliler arasında yapılan görüşmelere ev sahipliği yaptı. Rus dış politikasının mimarları Doğu Akdeniz memleketleri arasında yaşanan bu geçişlerin oluşturduğu boşluğu gördüler ve son derece akıllı manevralarla ülkelerini bölgede sadece Suriye’ye endeksli politika geliştirmeye mahkûm olmaktan kurtarma gayretine giriştiler. Bu gayretlerin ilk somut örneği devlet başkanı Putin’in Haziran sonunda yaptığı Orta Doğu gezisine Filistin ve Ürdün’ü eklemek oldu. Putin’in bu ziyaretleri Rusya açısından bir kaç farklı noktada önemliydi.

Birincisi, Sovyetlerin yıkılışını takip eden ilk on yılda Rusya kendi sorunları ile uğraşmak durumunda kaldığı için zoraki olarak içe kapanmış ve dış politikada aktif bir tutum sergileyememişti. 2000’li yıllarda Rusya Putin ile birlikte sorunlarını aşıp yeniden bir güç merkezi olarak temayüz edince Doğu Akdeniz ve Orta Doğu’da kendisine yakın sayılabilecek sadece bir ülke kalmıştı: Suriye. Suriye de yeni Başkanı Beşşar Esed ile birlikte daha Batı yanlısı bir tutum sergiliyor ve Batı ile entegre olma çabası gösteriyordu. Geleneksel müttefik Saddam gitmiş, Irak ‘baş düşman’ ABD’nin yörüngesine/yönetimine girmişti. Diğer müttefik Kıbrıs AB’den üyelik perspektifi almış ve 2004’te tam üye olarak kabul edilmişti. Böylece Rusya’nın sıcak denizlerde ne Tartus’tan başka uğrayabileceği bir limanı ne de Cebeli Tarık’ı aşıp Atlantik’e ve Süveyş Kanalını aşıp Hint Okyanusu’na uzanabilmek için rahatlıkla yaslanabileceği stratejik bir dostu kalmıştı. O nedenle Tunus’ta kıvılcımlanan Arap Baharı en çok Rus diplomatların buz mavisi gözlerini ısıtıp harekete geçirdi ve Rusya 2012 Haziran başında Pekin’de toplanan Şanghay İşbirliği Örgütü’nde (ŞİÖ) alınan (ya da aldırdığı) "ŞİÖ bölgesel ve küresel sorunlara daha aktif bir şekilde müdahalede bulunur" kararını Filistin meselesinde hayata geçirdi. ABD’nin Irak’ta yaşadığı başarısızlık da buna eklenince Rusya ŞİÖ gibi uluslararası bir örgütü de peşine katarak bölgede kaybettiği inisiyatifi geri almanın hesaplarını yapmaya başladı.

Putin’in Orta Doğu programına Ürdün’ü de eklemesi bu hesapların bir sonucudur. Rusya bu ziyaretle ikisi birbiriyle çelişkiliymiş gibi görünen en az üç önemli amacı gerçekleştirmek istemiştir. İlk olarak, Putin Ürdün ziyaretiyle Rusya’nın Filistin sorununda Sovyetler döneminden kalma geleneksel ‘Filistin’in haklılığı’ politikasına geri döndüğünü, şu anda Filistin meselesinin taraflarıyla konuşabilen arabulucu ülke olarak Ürdün ile bu konuda Rusya ve ŞİÖ adına görüşüp katkı sağlamaya hazır olduğu mesajını vermiştir. (Rusya’nın Filistin Sorununun çözümü için oluşturulan Orta Doğu dörtlüsü içinde yer aldığını da unutmayalım) Böylece Rusya, Filistin meselesini sahiplenerek, İran ve Suriye’deki Şii/Nusayri yönetime verdiği koşulsuz desteğin bölgenin Sünni devletleri arasında oluşturduğu rahatsızlığı bertaraf etmek suretiyle, Sünni devletler nezdindeki güvenilirliğini artırmak istemiştir. İkinci amaç ise bambaşka bir nedene dayanmaktadır. ABD bu yılın Mayıs ayında, Ürdün’ün Suudi Arabistan sınırı yakınlarında bütün katılımcıları açıklanmayan 20’ye yakın müttefikiyle son yıllarda Orta Doğu’da gerçekleştirilen en büyük tatbikatlardan birini düzenlemiştir. “Eager Lion”adı verilen ve düzensiz savaş taktiklerinin denendiği bu tatbikatın terörle mücadele eğitimini geliştirmek amacıyla gerçekleştirildiği açıklanmıştır. Ancak birçok uzman gibi Rusya da bu tatbikatı muhtemel bir Suriye müdahalesinin ön hazırlığı olarak görmüştür. Rusya Akdeniz’den yapılacak herhangi bir saldırıya karşı Suriye’ye yardımcı olacağını açıklayarak bu ülke konusunda kendisini zaten angaje etmiş durumdadır. Ürdün’e yapılan ziyaretle hem Ürdün’e hem de Ürdün’de tatbikat yapan müttefiklere bu angajman kibarca hatırlatılmıştır. Son olarak, Arap Baharı ile Libya ve Mısır’da gerçekleşen değişimler ve büyük ihtimalle bu değişimin Suriye’de de gerçekleşecek olması Rusya’yı bölgedeki alternatiflerini çeşitlendirmeye zorlamıştır. Hem Sünni olan, hem de Filistin sorununda aktif bir Ürdün böyle bir amaç için uygun bir adaydır.

Uluslararası Arenada Var Olabilmek İçin ‘Son Kale’: Suriye

Öte yandan Rusya Suriye’de yaşanan gelişmeler karşısında izlediği politikayı bir ‘küresel varoluş’ politikası olarak görmektedir. Nitekim bir Rus askeri uzman 8 Şubat 2012’de Moskova Times’a verdiği demeçte "Suriye Rusya’nın Orta Doğu’daki (Doğu Akdeniz’deki) son kalesidir. Eğer bu kale de kaybedilirse Rusya ikinci sınıf bir ülke konumuna düşecektir” diyerek bu durumu açıkça itiraf etmiştir.(1) Bu nedenle Rusya, Suriye’deki olayların başından bu yana Esed yönetimine her platformda en güçlü desteği vermektedir. Rusya’nın Suriye’ye destek vermesi için birçok neden sıralanabilir, ancak bunların en önemlisi ve konumuz açısından mutlaka ele alınması gereken Rusya’nın eski Sovyet toprakları dışındaki tek deniz üssü olan Tartus deniz üssüdür. Tartus deniz üssü 1977 yılından bu yana Sovyet ve Rus donanması tarafından kullanılmaktadır. Daha çok bakım, onarım ve lojistik destek amaçlı kullanılan üssü Rusya modernize edip bir savaş halinde operasyon yönetilebilecek hale getirmek istemektedir. (2) Bu amaçla 2006 yılında Suriye’nin Rusya’ya olan borcunun büyük bir kısmı silinerek (o tarihte 13,4 milyar dolar olan toplam borcun 9,6 milyar doları, yani %73’ü silinmiştir) üssün kullanımı ile ilgili yeni bir anlaşmaya varılmıştır. Muhtemel bir rejim değişikliğinde Rusya’nın bu limanı şimdi olduğu gibi rahatlıkla kullanıp kullanamayacağı belli değildir. Doğu Akdeniz gibi jeopolitik önemi artan bir coğrafyada stratejik önemi haiz böyle bir üssün kaybedilmesine Rusya’nın göz yumması elbette beklenmemelidir.

2006 yılında Tartus üssüyle ilgili olarak imzalanan anlaşmayla Rusya aynı zamanda Suriye’nin en büyük silah tedarikçisi haline gelmiştir. Arap Baharı nedeniyle Libya ve daha öncesinde Irak ile silah ticareti tamamen biten Rusya, Suriye’yi de kaybetmeyi kolay kolay göze alamayacaktır. Rusya silah ticaretinde dünyadaki toplam pazarın %24’lük bir kısmını elinde bulundurmaktadır. Uzmanlara göre Suriye, silahlarının %78’ni Rusya’dan almaktadır ve son yıllarda silah alımını %80 oranında artırmıştır. Bu da 2,5 milyar dolara yaklaşan ve hiçbir ülkenin kolayca bırakmak istemeyeceği bir pazar demektir. (3) Diğer yandan 140 milyonluk Rusya’da 20 milyondan fazla Müslüman yaşamaktadır ve bu Müslümanların çoğu Sünni’dir. Tüm Batı ülkelerinde olduğu gibi Rusya’da da Sünni Müslümanların şiddet kullanmaya daha yatkın olduklarına dair yaygın bir algı vardır ve bu nedenle Ruslar da dâhil olmak üzere tüm Batılılar Orta Doğu’da Şii Müslümanlara daha yakın durmuşlardır. Rusya bir yandan yukarıda sözünü ettiğimiz Putin’in Ürdün ziyaretiyle Sünni toplumlar nezdinde kamuoyu diplomasisi yürütürken bir yandan da Suriye’deki Şii/Nusayri yönetimi ayakta tutup dengeyi sağlamaya çalışmaktadır. Suriye’de Esed rejimi yıkılırsa yerine kimin geleceği konusundaki belirsizlik olsa da ülkedeki Hıristiyan ve Şii/Nusayrilere karşı müsamahasızca davranacak radikal bir yönetimin iş başına gelebileceğine dair olan kanı, Rusya’nın Suriye politikasını etkilemektedir. Rusya, Arap Baharı ile dönüşüp radikalleştiğine inandığı bu toplumların kendi Sünni Müslüman nüfusunu da etkileyip radikalleştireceğine ve Kafkasya bölgesinde sorunlar yaşanmasına sebebiyet verebileceğini de düşünerek Esed yönetimine destek vermektedir.

Rus Dış Politikasının Doğu Akdeniz’deki Kilidi: Güney Kıbrıs Rum Kesimi

Doğu Akdeniz’in en kilit noktası Kıbrıs Adası ve çevresinde ise bambaşka bir politik zemin gelişmektedir. Akdeniz’in dünya ticaretindeki önemi eski zamanlardan beri bilinen bir gerçektir. Süveyş Kanalı Doğu’dan Avrupa’ya deniz ulaşımını yaklaşık 7 bin deniz mili kısaltarak özellikle Doğu Akdeniz’in stratejik ve ticari önemini artırmıştır. Bugün dünya ticaretinin %30’u Akdeniz üzerinden gerçekleştirilmektedir. Avrupa kıtasının petrol ihtiyacının yaklaşık %70’i Akdeniz üzerinden taşınmaktadır. Kıbrıs Adası bu ticaret trafiğinin tam ortasında; Afrika, Asya ve Avrupa kıtalarının birleştiği hat üzerinde, stratejik olarak paha biçilmez bir noktada yer almaktadır. Son zamanlarda yapılan sondaj çalışmaları ile tespit edilen ve ispatlanan petrol ve doğal gaz yatakları ile bu önem daha da artmış ve Doğu Akdeniz ve Kıbrıs bütün küresel ve bölgesel aktörlerin ilgi odağı haline gelmiştir.

Deniz ulaşım hatlarını ve Süveyş Kanalını gözetleme olanağı sağlayan ve geniş hava trafik kontrol imkânları sunan konumu; İngiliz üsleri, askeri havaalanları, elektronik dinleme sistemleri ile donatılmış alt yapısı, petrol boru hatlarına ve son araştırmalarda ortaya konulduğu gibi petrolün bizzat kendisine de yakın bu küçücük ada ile ilgili hemen herkesin bir hesabının bulunmaması mümkün değildir. Bu nedenle Kıbrıs Adası Rus dış politikasında Sovyetler döneminden beri önemli bir yer etmiştir. O kadar ki ülkesini içinden çıkılmaz bir borç sarmalına soktuğuna inanıldığı için geçen yıl görevinden istifa etmek zorunda kalan Yunanistan eski Başbakanı Yorgo Papandreo’nun dedesi Yorgo Papandreo, 1964 Haziran’ında ABD Başkanı Johnson’a "Kıbrıs Adasını hemen ‘Natolulaştırma’zsanız Kübalılaşacaktır" ikazını içeren bir mektup göndermek durumunda kalmıştır. (4) Bu mektup Rusların Sovyetler döneminden bu yana Adaya olan ilgilerini işaretlemesi bakımından önemlidir. Türkiye açısından bu işaretlemeden daha önemli olan ise, bir NATO ülkesi Başbakanının Johnson’a gönderdiği uyarı mektubuyla hemen hemen aynı günlerde, Johnson’un sorunu çözmeye çalışmak yerine bir başka NATO üyesi ülke Başbakanına hiç de diplomatik olmayan bir üslupla mektup gönderip Kıbrıs hakkında tekdirde bulunmasıdır. (1960’ların ilk yarısında Kıbrıs’ta çatışmaların şiddetlenmesi ve Rum Kesiminin silahlanmaya karar vermesi üzerine 2 Haziran 1964’te Türkiye Cumhuriyeti Kıbrıs Adasına çıkarma yapma kararı almıştır. Bunun üzerine ABD Başkanı Johnson 5 Haziran 1964’te Türkiye Başbakanı İsmet İnönü’ye Ada hakkında diplomatik teamüllere uymayan son derece sert ve kaba ifadelerin bulunduğu bir mektup göndermiştir. Bu mektup üzerine İnönü, 21 Haziran’da ABD’ye gidip Johnson’la bizzat görüşmüştür. Mektup Türkiye diplomasi tarihi açısından önemlidir.) Türk dış politikasının karar mercileri gelecek karşısında tarihi mirasların bu tür veçhelerini de dikkate almakla yükümlüdürler.

Güney Kıbrıs Rum Kesimi (GKRK) 1 Temmuz’dan itibaren AB dönem başkanlığını üstlenmiştir ama devlet başkanı Dimitris Hristofyas, Moskova’da "Avruapa’nın kızıl koyun"u olduğunu bizzat kendisi itiraf etmiştir. (5) Gerçekten de Hristofyas, Soğuk Savaş döneminde Moskova Sosyal Bilimler Enstitüsü ve Sosyal Bilimler Akademisi’nde eğitim görmüş, eşi ile Moskova’da tanışmış, iyi derecede Rusça bilen ve Küba’da doğduğunu düşünecek kadar Castro ve Che Guevara hayranı bir liderdir. Hristofyas’ın Moskova’ya olan yakınlığı, hatta yayımlanan Wikileaks belgelerine göre NATO’ya karşı gelmekten gizli gizli zevk alması ve son dönem Rusya-Rum Kesimi ilişkilerinin seyri göz önünde bulundurulduğunda Papandreou’nun korkusunun gerçekleştiği söylenebilir. Rumlar son dönemde Rusya’nın hemen hiç bir talebini geri çevirmemektedir. Dönem başkanı bulundukları AB’nin uluslararası toplumla birlikte aldığı Suriye’ye yaptırım uygulanması yönündeki kararlara riayet etmeyen Rusya’nın, Esed yönetimine silah taşıyan gemilerine bile geçiş izni vermektedirler. En son Ocak 2012’de 60 ton silah ve askeri mühimmat taşıyan bir Rus kargo gemisi, AB’nin silah ambargosu çerçevesinde durdurularak limana çekilmiştir. Ancak bir müddet sonra Rus gemisi Kıbrıs Rum Kesimi yetkililerini rotasını değiştirdiğine ikna ederek yoluna devam etmiştir. (Oysa AB’nin ambargo kararı çerçevesinde Rum Kesiminin bu gemiye el koyması gerekirdi.)

Rum Kesimi-Rusya ilişkilerinde asıl önemli nokta olan parasal alış verişi bir sonraki paragrafa bırakarak AB-Yunanistan-Rum Kesimi-İsrail-Rusya arasındaki ilişkileri biraz daha ayrıntılandıralım. Son dönemde yapılan çalışmalarla Kıbrıs, Suriye, Lübnan ve İsrail arasında kalan Leviathan bölgesinde yaklaşık 3.45 trilyon metreküp doğalgaz ve 1.7 milyar varil petrol bulunduğu tespit edilmiştir. Bu rakamlara Kıbrıs, Girit ve Mısır arasında uzanan Nil deltasında tespit edilen hidrokarbon yatakları da eklenince Doğu Akdeniz’deki tespit edilmiş toplam hidrokarbon miktarı yaklaşık 60 milyar varil petrole, bu da yaklaşık 3 trilyon dolar değerine ulaşmaktadır. Eğer açıklanan bu rakamlar doğru ise, Doğu Akdeniz hidrokarbon yatakları bakımından dünyanın en zengin bölgelerinden birisi olacaktır. Doğu Akdeniz’de saptanan hidrokarbon rezervleri tek başına Avrupa’nın 30 yıllık hidrokarbon ihtiyacını karşılamaya yetmektedir. Politik açıdan bunun en önemli sonucu Avrupa’nın Rusya’ya olan bağımlılığını ciddi oranda azaltmasıdır. Rusya bu nedenle hemen harekete geçerek Gazprom aracılığı ile Kıbrıs ve İsrail açıklarında çıkarılacak gazın Avrupa’ya ulaşımını temin edecek bir boru hattının inşası için Yunanistan ve Kıbrıs nezdinde teklif sunmuştur.(6) Ayrıca Gazprom yöneticileri Avrupa tekellerinin etkilenmemesi için İsrail nezdinde de girişimlerde bulunmuş ve bölgedeki hidrokarbon yataklarının denetiminde söz sahibi olmak istediklerini açıkça dile getirmekten çekinmemişlerdir.(7) Bir enerji merkezi olmak isteyen ülkemizin Doğu Akdeniz’in gittikçe ısınan enerji piyasasında nerede durduğunu iyi hesap etmesi sadece Türkiye için değil yavru vatan Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti (KKTC) için de bir zorunluluktur.

AB dönem başkanı olarak Kıbrıs Rum Yönetimi de diğer AB üyesi devletler gibi ciddi bir ekonomik krizle boğuşmaktadır. Rumlar AB’nin oluşturduğu kurtarma fonuna başvurmamak için uzun bir süre direnmelerine rağmen Haziran 2012’de pes etmiş ve fona başvuruda bulunmak zorunda kalmışlardır. Rum Kesimi fondan alacağı paralarla ciddi bir borç yükü altında bulunan bankalarını kurtarmayı hedeflemektedir. Bu mali kriz sarmalından kurtulmak isteyen Güney Kıbrıs Rum Kesimi çeşitli arayışlar içerisine girmiş, Sovyetler döneminden bu yana ikili ilişkilerinin iyi olduğu Rusya’ya başvurmuştur. Bu başvuru üzerine Rusya geçen yılın Aralık ayında Kıbrıs Rum Kesimine piyasadan daha düşük bir faiz oranıyla (yıllık 4,5) 2,5 milyar avro borç vermiştir. Rusya’nın Rum Kesimine yeniden borç vermesi gündemdedir. Rusya ile Rum Kesimi arasındaki bu ekonomik ilişkiler o kadar ileri gitmiştir ki Rus gazeteleri Rum Kesimini batmaktan kendilerinin kurtardığını yazarken, İngiliz the Guardian gazetesi de Güney Kıbrıs Rum Kesiminin Rusya’nın sömürgesi haline dönüştüğünü yazmıştır.(8) 26 Ocak 2012’de yine the Guardian’da çıkan bir habere göre Güney Kıbrıs’ın liman şehri Limasol’un Rus okulları, Rusça yayın yapan radyo istasyonları; kefir, votka ve kürk mantolar satan dükkânları ile Rusya’nın bir parçası haline dönüşmüş ve şehir artık “Limasolgrad” olarak anılmaya başlamıştır.(9)

800 bin nüfuslu Güney Kıbrıs’ta büyük çoğunluğunu Sovyetlerin dağılmasıyla buraya göç etmiş Pontus Rumlarının oluşturduğu 60 bine yakın Rusça konuşan insan yaşamaktadır. Ülkedeki yabancı yatırımların üçte birinden fazlası Rus kaynaklıdır. Güney Kıbrıs’taki birçok kıyı ötesi (off-shore) şirkette büyük miktarlarda Rus sermayesi bulunmaktadır. Ülkede kurumlar vergisinin çok düşük düzeyde olması (%10) Rus yatırımcıları cezbeden en önemli faktördür, ancak Rus mafyası da gevşek ekonomik yapıyı iyi değerlendirip adayı bir para aklama merkezi olarak kullanmaktadır. Özellikle gayrimenkul sektörü ülkedeki Rus varlığına çok şey borçludur. Kriz dolayısıyla evlerini satmak durumunda kalan Avrupalıların evlerini genellikle Rus zenginler almıştır. Rus işadamı ve politikacıların yarısının Adada evi olduğu tahmin edilmektedir. Rusya başta Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi olmak üzere bütün uluslararası platformlarda GKRK’nin arkasında yer almaktadır.

Öte yandan Yunan doğalgaz şirketi DEPA ve dağıtım kurumu DESPA Gazprom’a olan borçlarını ödemekte zorlanmaktadır. Biriken borç nedeniyle Rusya, Yunanistan’a gaz vermeyi keserse Yunanistan elektrik de üretemeyecek duruma gelecektir. Krizin kucağındaki bu iki kardeş ülke AB’den, özellikle Almanya’dan sert eleştiriler alınca soluğu Rus gazında/parasında ve İran petrolünde almıştır. Rusya-İsrail-Yunanistan-Rum Kesimi ekseninde AB’den ve diğer bloklardan bağımsız ilginç bir ilişki gelişmektedir. Yunanistan Başbakanı Samaras, Ağustos ayı sonundaki Fransa gezisi öncesinde, Le Monde’a verdiği demeçte soru üzerine ülkenin güvenliğine zarar gelmeyecek ve çıkarlarını tehdit etmeyecek şekilde Ege Denizi’ndeki bazı adalardan ekonomik olarak istifade edebileceklerini, amaçlarının adaları satmak değil Yunanistan’ı ayakta tutabilecek mali bir kaynak bulmak olduğunu ifade etmiştir. İsrail’den sızan haberlere göre bu demeç üzerine Savunma Bakanı Ehud Barak, İsrail donanmasının eğitim faaliyetleri için Ege’de bir Yunan adasının satın alınması veya kiralanması konusunu değerlendirmesini resmen talep etmiştir. Doğrulanmamakla birlikte Türkiye’nin bu konu üzerine ciddiyetle eğilmesi gerekmektedir. Rusya bu gelişmeler karşısında rahatsızlık belirtmediğine göre, ABD ve NATO müttefiki İsrail’in Azerbaycan’dan Yunanistan’a dek Doğu-Batı yönünde yatay olarak kendisinin sıcak denizlere inebileceği tüm Güney boyunca varlık gösterip güçlü ilişkiler geliştirmesine ve silahlanmasını daha geniş bir coğrafyaya yaymasına ses çıkarmıyor demektir.

Rusya’nın Sıcak Denizlerdeki Nakit Makinası: Türkiye

Rusya’nın bir başka Doğu Akdeniz ülkesi olan Türkiye ile ilişkileri bu alanda yazılmış yetkin eserlere bırakılarak bir iki önemli noktanın altı çizilecektir. Dış politikada olduğu gibi enerji konusunda da Türkiye son yıllarda önemli atılımlar yapmış ve enerji merkezi bir ülke olmayı hedeflemiştir. İyi planlanmış, ısrarcı politikalarla Türkiye’nin bu hedefine ulaşması mümkündür. 2009 yılında, daha Doğu Akdeniz’deki petrol ve doğalgaz yatakları keşfedilmeden önce yayımlanan bir eserde vurgulandığı gibi, Türkiye başta Orta Doğu ve Hazar havzası olmak üzere yeryüzünde ispatlanmış petrol rezervlerinin %72.7’sinin ve doğalgaz rezervlerinin ise %71.8’inin bulunduğu bir coğrafyanın parçasıdır (Doğu Akdeniz’de ispatlanan rezervlerle birlikte bu oranlar daha da yükselmiştir.) (10) Ancak şu anda Türkiye gerek doğalgaz gerekse petrol bakımından Rusya’ya bağımlı durumdadır. Özellikle doğalgazda Rusya’ya %60’ları aşan bir bağımlılık söz konusudur. Mersin Akkuyu’ya inşaa edilecek nükleer enerji santralinin de Ruslar tarafından yapılacağı düşünüldüğünde, büyük çoğunluğunu ihraç ettiğimiz enerjide Rusya’ya olan bağımlılığımız toplamda %50’yi aşacaktır. Elektrik üretimimizin bir kısmını da doğalgaza endeksli hale getirdiğimiz göz önünde bulundurulduğunda ise bu bağımlılığın Rusya söz konusu olduğunda elimizi kolumuzu bağlayacağı aşikârdır.

Enerji ve Dışişleri Bakanlıkları, ilgili diğer bakanlıklar ve özel sektör temsilcileri ile el ele verip enejideki Rusya bağımlılığımızın önüne geçmek zorundadır. Zira bu bağımlılık dış politikada hareket kabiliyetimizi sınırlandırmaktadır. Bütün dinamizmine rağmen, Türk Dış politikası Orta Asya ve Kafkasya’daki kardeş ülke ve toplulukları Rusya’ya terk etmiştir. 2008’deki Gürcistan meselesinden sonra iyi ama eksik hesaplanmış Ermenistan açılımında, Rusya gerekirse Azerbaycan gibi kardeş bildiğimiz bir ülkeyi bile bize karşı kullanabileceğini göstermiş ve girişimimizin akim kalmasını sağlamıştır. Rusya’nın Kıbrıs söz konusu olduğunda da takındığı tutum Sovyetler döneminden bu yana ortadadır. 2004 yılında, Türkiye’nin sorunun çözümüne en yakın olunduğuna inandığı bir dönemde, Rusya Rum Kesimi’nin hayırcı tutumunun yanında yer alarak müttefikini terk etmemiştir. En son Güney Kıbrıs Rum Kesimi ile Akdeniz’de petrol ve doğalgaz arama konusunda yaşadığımız gerilimde Rusya’nın İsrail’e benzer bir şekilde (yoksa İsrail ile birlikte mi demeliydik!) Rumların petrol ve doğalgaz aramalarına gerekirse Rus ordusunun imkânları ile kalkan olacaklarını açıklaması Rusya ile ilgili dış politika tasavvurlarımızda unutmamamız gereken bir açıklamadır.

Sonuç

Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ikinci kez devletin başına geçmeden hemen önce, Rusya Başbakanı sıfatıyla Rossiiskaya gazetesine yazdığı "Güçlü Olmak Rusya’nın Milli Güvenliğinin Teminatıdır" başlıklı bir makalede, ülkesinin önümüzdeki on yıl boyunca takip edeceği silahlanma programı ve hedefleri konusunda oldukça açıklayıcı bilgiler vermiştir. Buna göre Rusya önümüzdeki on yıl boyunca silahlanmaya 23 trilyon ruble, yani ortalama 770 milyar dolarlık (yaklaşık 1 trilyon 379 milyar Türk Lirası [ bizim 2012 yılı bütçemiz 350 milyar lira olarak mı hesaplanmıştı!])bir fon ayıracaktır. Bu fon kapsamında Rusya nükleer başlıklarla donatılmış 20 adet modern denizaltı; yaklaşık 100 adet çeşitli özelliklerde askeri uzay aracı, beşinci nesil savaş uçakları da dâhil olmak üzere 600 adet modern savaş uçağı, yaklaşık 400 adet karada ve/veya denizde kunuşlanabilecek özelliklerde kıtalararası balistik füze ve bu füzelerle ilgili sistemler, 50’ye yakın çeşitli sınıflarda ve kapasitede savaş gemisi, 2300 adet modern donanımlı tank, 29 tümeni kapsayacak şekilde tasarlanacak S-400 hava savunma sistemi, çeşitli modellerde ve donanımlarda yaklaşık 1000 adet helikopter (Türkiye’nin 50 adet taarruz helikopteri olsa PKK terör örgütü operasyon kabiliyetini büyük ölçüde yitirirdi), yaklaşık 40 adet Mityaz adıyla bilinen füze savunma sistemi, 2000 adet modern teknoloji ile donatılmış kendinden güdümlü topçu sistemi ve 10 tugay askeri desteklemek üzere tasarlanacak 500 km menzilli İskender-M füze sistemi imal edecek. Yapımı hedeflenen bu silahlar Rus ordusunun mevcut silahlarına ekelenecek unsurlardır. Hepsi birden düşünüldüğünde Rusya, 2020’li yılların başında ABD ile birlikte dünyadaki en büyük askeri güç olacaktır.

Bu hedeflerinin yanısıra Rusya 2008 yılından bu yana ordusunu profesyonelleştirmeyi sürdürmektedir. Yukarıdaki hedeflerlerle birlikte 2020’li yılların başında Rus ordusunun mevcudunun 1 milyona, bu mevcudun da en az 700 bininin profesyonel asker olmasına çalışılmaktadır. Bu hedefler gerçekleşirse 10 yıl sonra, bölgemize olan yakınlığı ve enerji havzalarına olan hâkimiyeti ile dünyanın en gelişmiş ordusu veya en gelişmiş ikinci ordusu Kuzey semalarımızı süslüyor olacaktır. En az 80 yıllık daha doğalgaz rezervi olduğu hesaplanan Rusya’nın kasasında bu hedefleri yerine getirecek kadar para vardır.

Türkiye hayallerini kurduğu 2023’te Doğu Akdeniz’den Orta Doğu’ya; geleneksel kardeşimiz Azerbaycan’dan, geleneksel “düşmanımız” Yunanistan’a değin uzanan sıcak denizler coğrafyasında işte böyle bir güçle birlikte politika üretmek durumunda kalacaktır. Enerji kaynakları bakımından kendisine olan bağımlılığımız göz önüne alınınca Doğu Akeniz, Orta Doğu, Orta Asya, Kafkaslar ve Rus gaz ve petrol borularıyla ilmek ilmek örülmüş Balkanlar coğrafyasına hangi devletin iradesinin yansıyacağı herhalde bellidir.

İSTİHBARAT ALANI

Sınırsız, Seçkin, Sansürsüz, Kemalist Haber Blogu

Derin İstihbarat

strateji, güvenlik, araştırma, istihbarat, komplo teorileri, mizah, teknoloji, mk ultra, nwo

İSTİHBARAT

Şifresiz Yayın!

%d blogcu bunu beğendi: