Etiket arşivi: rusya

Rusya’yi kusatmak : ABD’nin Avrasya stratejisi


Rusya’yi kusatmak : ABD’nin Avrasya stratejisi / Lenora Foerstel Z Brzezinski, 1997 yilinda yayimlanan " Buyuk Satranc Tahtasi " adli kitabinda, Avrasya’yi kontrol eden gucun dunyanin ileri ve ekonmik acidan gelismis 3 bolgesinden ikisini kontrol edecegini soylemektedir.Kitapta Brzezinski tarafindan vurgulanan nokta Rusya’nin 3 bolgeye ayrilmasinin ABD’ye cok buyuk yarar saglayacagidir.Brzezinski’ye gore Bati Rusya ,Avrupa’nin bir parcasi olmali ve Sibirya ile Asya Cumhiriyetlerinden ayrilmalidir. 2. Dunya Savasi sirasinda Almanya Sovyetler Birligi’ni yikmaya ve Urallari,Sibirya’yi ve Ukrayna’yi ele gecirmeye calismistir.

Odonem askeri saldiriyla Hitler Almanya’sinin yapamadigini bu donem Amerika NATO ortakligi dusuk yogunluklu catismalarla ve bolgedeki liderlere verilen rusvetlerle basariyor gorunmektedir.Dunya Bankasi ve IMF gibi uluslararasi finans kuruluslari bu bolgedeki ABD/NATO girisimlerini ekonomik acidan desteklemektedir.

Sirasiyla ABD ve ortaklari basarili bir sekilde, Yugoslavya’nin secimle iktidara gelmis iktidarini devirdiler,Gurcistan’i ve Ukrayna’yi kolonize ettiler ve Estonya’yi,
Litvanya’yi,Latviya’yi NATO’nun uyesi yaparak Rusya’ya guvenlik acisindan Baltik bolgesinde buyuk bir tehdit alani olusturdular.NATO’nun yeni uyesi olan bu devletler de koku eskiye dayanan anti-Rus bir gelenek mevcuttur.

Alexander Nevsky’nin zamanindan beri Almanya,bolgedeki pagan kulturu yikmak ve Katolizm’i yaymak icin Baltik bolgesini defalarca kez isgal etti.
Bu isgaller sonucunda bolgede baskin bir Alman-Baltik nufusu ve etkisi olustu ve bu bolge 2.Dunya Savasi’nda Naziler’le isbirligi icerisine girdi.

Aralik 2004’te Latvia parlamentosu Sovyet isgalini kinayan bir yasa cikartarak Rusya’dan tazminat talebinde bulundu.Buna ilaveten Latviya devleti Latvia’da yasayan Rus kokenli Latvia vatandaslarinin gonullu olarak Rusya’ya geri gocmelerini saglamak icin girisimde bulundu.Estonya’da basbakan Juhan Parts,SovyetlerBirligi’ne karsi savasmak icin Nazi SSler’ine katilan ve olen askerlerin anisina dikilen anitin sokulmesinden dolayi Lihilu koylulerinden ozur diledi.

Rusya’nin dogal gaz ihrac ettigi yollarin 3/4’u Ukrayna’dan gecmektedir.Kiev’den gecen Dniepr Nehri Rusya ile Beyaz Rusya arasindaki tasimacilikta kilit bir noktadır.

Rusya’nin Karadeniz’deki donanmasi Ukrayna’nin Crimea sularindaki Sivastopol’da konumlanmistir.Eger Ukrayna NATO uyesi olursa,NATO ittifaki Rusya’ya sadece 1000 millik bir uzaklikta olacaktir.Ukrayna’nin NATO uyeliginin iki yil icerisinde gerceklesmesi beklenmektedir.Bu uyeligin geceklesmesiyle birlikte Rusya dogal gazlarin tasinmasi konusunda cok buyuk bir problemle karsilasacaktir.Bagimsiz Devletler Toplulugu ( BDT ) baskani Vladimir Rushailo, yabanci sermayenin BDT ulkelerinde politik manipulasyonlara yol acitigini,basta Rusya olmak uzere topluluga bagli oteki ulkeler uzerinde onemli tehlikeler olusturdugunu soylemistir.

Petrol zengini Kazakistan, ABD tarafindan cok kilit bir oneme sahiptir.Amerikan sirketleri bu bolgeden dunya pazarlarina petrol ihracina yonelmek istemektedirler.
Dogu’dan Bati’ya petrol ihrac etmek isteyen ABD bu amacina engel gordugu Rusya ile Iran’a mesajlar yollamakta Avrasya bolgesini kendi kontrolu altinda tutmaya calismaktadir.

BDT, Baku-Tiflis-Erzurum boru hatti gibi, Baku-Tiflis-Ceyhan boru hattini insa etti.

Amerika’nin goz onunde bulundurdugu Kafkas tasima rotasi Baku’deki Kafkas limanindan Gurcistan’a, oradan da Ceyhan uzerinden Akdeniz’e ulasan hattir.

Yugoslavya’nin NATO tarafindan bombalanmasindan sonra bir cok Kazak lideri ayni durumun bolgedeki bagimsiz devletlerin de basina gelebilecegi endisesini tasimaktadir.Kazakistan,Kirgizistan ve Tacikistan, Ukrayna’da ABD’nin tezgahladigi "turuncu devrim" den ve Gurcistan’in da benzer sekilde kolonilestirilmesinden
korkmaktadirlar. 6 Ocak 2005’te Interfax’in bildirdigi bir habere gore, Kazakistan Mahkemesi ‘Kazakistan’in Demokratik Tercihi Partisi’ni kapatmistir.Bu partinin Gurcistan ve Ukrayna tarzi bir ayaklanmayla iktidara karsi bir muhalafet hareketi baslatacagindan suphelenilmistir.Konsey ayni zamanda halen Kazakistan’da faaliyetlerde bulunan ve George Soros tarafindan finanse edilen PORA adli bir sivil toplum orgutunu ele almaktadir.Bu organizasyon,Yugoslavya’da iktidarin devrilmesinde cok onemli bir rol oynayan ve George Soros tarafindan finanse edilen OTPOR orgutuyle paralel nitelikte faaliyetlerde bulunmaktadir.Kirgizistan Basbakani Asker Akayev konuyla ilgili bir demecinde Gurcistan’in bundan sonra bagimsiz bir devlet sayilamayacagini ve basbakani Sakashvill ile bakanlarinin maaslarini direk multi milyarder George Soros’tan aldigini ifade etmistir.

George Soros ve ABD devleti tarafindan milyarlarca dolar bagimsiz devletlerin yonetimlerini yikmak amaciyla kullanilmistir.Ilaveten,ABD’ye ait olan ‘Uluslararasi Kalkinma Ajansi’ , ‘Ukrayna Egitim Reformu’ adli bir organizasyonu destekleyerek Ukrayna’da radyo ve televizyon programlari baslatmis; Ukrayna vatandaslarini hukumeti ve hukumetin ekonomi politikalarini degistirmesi icin kiskirtmistir.

Soyle bir dusunelim: Bir yabanci ulke ABD’de radyo ve televizyon programlari yaparak ABD vatandaslarini hukumete ve onun izledigi ekonomik politikalara karsi egitmektedir.Bu durumun sonuclarini herhalde dusunebiliyorsunuzdur.

Ukrayna’da ve Gurcistan’da tezgahlanan oyunun kendi ulkelerinde yasanmamasi icin onlem almaya calisan Beyaz Rusya ve Tacikistan bolgede askeri ustler insa etmektedirler.Beyaz Rusya cok yuksek mekanizmaya sahip bir hava savunma sistemi insasi uzerinde calismaktadir.Ayrica bu yilin icerisinde Rusya ve Beyaz Rusya ortak bolgesel bir hava savunma sistemi uzerinde calismak icin ortak bir anlasma yapmaya hazirlaniyorlar.

NATO Rusya’yi kusattikca Finlandiya ve Japonya gibi ulkeler de Rusya’dan toprak talebinde bulunmaktadirlar.2.Dunya Savasi sirasinda Nazi kampina katilan
Finlandiya, kaybettigi Karelia Isthmus ve Rusya sinirindaki bazi topraklari geri talep etmektedir.Karelia Isthmus bolgesinde Rusya’yla Finlandiya arasinda cok buyuk catismalar meydana gelmistir.Finlandiya’nin talepleri bu ulkenin limanlarini ve hava sahasini askeri amaclar icin kullanmak isteyen NATO tarafindan da desteklenmektedir.

Finlandiya gibi Japonya’ninda Rusya’dan toprak talepleri bulunmaktadir.Japonya 2.Dunya Savasi’nin sonlarina dogru Rusya’nin kontrolune gecen Etorofir,Kunashin,Shikotan ve Holbornal Islets bolgelerini geriye talep etmektedir.

Japon hukumeti ABD’yle birlikte yurutulecek bir yeni savunma sistemi arastirma programini onayladi.Ayrica bu iki ulke Japon topraklarina ve Japon askeri gemilerine kurulmak uzere fuze savunma sistemi insa etmeye basladi.

1996 yilinda ABD’nin Japonya’yla yaptigi karsilikli guvenlik antlasmasi ABD’nin Japonya’daki askeri ustlerini guclendirmek uzere gelistirilecektir.Bu ustlerin ABD acisindan cok amacli islevleri bulunmaktadir: Rusya’yi ve Cin’i cevrelemek,ABD’ye istedigi dogrultuda bolgeye mudahale gucu vermek ve ABD’nin bolgedeki istihbarat calismalarini kolaylastirmak gibi.Bu askeri ustlerle ABD ve Japonya Asya-Pasifik bolgesinde hakimiyet,kontrol ve mudahale gucune sahip olacaktir.

ABD’nin bolgedeki bu tip faaliyetlerine cevap olarak Cin, kendi bolgesinde gaz ve petrol gecisini saglayacak olan hatlar insa etmekte ve Rusya’yla birlikte Merkez Asya’yi iceren Pan-Asya enerji koridorunu kurmaya calismaktadir.Ayrica bu bolgede Cin’i ,Rusya’yi,Ozbekistan’i,Kirgizistan’i,Kazakistan’i ve Tacikistan’i kapsayan Sangay Isbirligi Orgutu adinda bir organizasyon kurulmustur.Bu orgut Birlesmis Milletler’in ilkelerine gore kurulmus olup ilkelerini bu birlige bagli ulkelerin bagimsizligini,toprak butunlugunu ve istikrarini saglamak olarak belirlemistir.

Temmuz 2001’de Rusya ve Cin bolgedeki Bati yayilmaciligina birlikte karsi koymak amaciylabir anlasma imzaladilar.Agustos-Eylul 2005’deRusya ve Cin, Cin topraklarinda gerceklesmek uzere genis capli bir askeri tatbikat yapacaklar.Rusya kendi savunma sistemini guclendirmek ve yenilemek icin yeni kusak fuze sistemleri uzerinde yogun bir sekilde calismaktadir.Putin’in onerisi uzerine bu bolgede Rusya,Cin ve Hindistan merkezli bir eksen olusturma girisimi ortaya cikmistir.

Dunyadaki kutuplasmalar arttikca askeri faaliyetletin de buna paralel olarak gelistigini gornekteyiz.Bolgedeki ekonomik ve askeri faaliyetler ABD’nin Cin’le ve Rusya’yla bariscil bir eksende isbirligine gitmemesi halinde genis catismalara ve Asya-Pasifik bolgesinde buyuk kaoslara yol acacaktir.

Türkçe’de Rusya ve Rus Algılaması


Türkçe’de Çarlık Rusyası, Sovyetler Birliği ve Soğuk Savaş yılları, Rusya Federasyonu’nun 1990’lı ve 2000’li yılları Rus ve Rusya algılamaları için farklı dönemlerdir. 2000’li yıllara kadar Türkçe’de Rus ve Rusya algılaması her zaman olumsuz ögeler taşımıştır. Türk-Rus ilişkilerinde ilk defa 2000’li yıllardan itibaren Türkçe’de Rus ve Rusya algılaması olumlu bir şekilde değişmiş ve eski olumsuz algılamalar hızla tarihe itilmiştir. İki ülke arasında ikili ilişkilerin çok boyutlu olarak gelişmesi, Türklerin Rusya Federasyonu’nda çalışması, iş kurmaları, ortak evlilikler ve Rus turistler Türkçe’de Rus ve Rusya algılamasının olumlu değişimine katkıda bulunmuştur.

Osmanlı Devleti’nin son dönemi Çarlık Rusyası’na karşı kaybedilen savaşlarla, işgallerle, Anadolu’ya yoğun göçlerle geçtiği için Türkçe’de ‘Rusya’ ve ‘Rus’ ve bunların yerine kullanılan ‘Moskof’ kelimesi olumsuz algılama içermiştir. Bu olumsuz algılama Türkiye Cumhuriyeti döneminin ilk yıllarında da sürmüş. Türkiye ile Sovyetler Birliği’nin farklı kutuplarda yer alması ile birlikte Soğuk Savaş yıllarının bitimine ve Sovyetler Birliği’nin dağılmasına kadar sürmüştür. Bu bakış içinde örneğin, Türkçe’de ‘Moskof’ kelimesi Rusya, Rus, düşman olarak kullanılmıştır. Bunun yanında, ‘Bunu Moskof bile yapmaz’, ‘Moskof gavuru gibi davranmak’, ‘Moskof inatlı’, ‘Moskof’da vicdan bulunmaz’ deyimleri sıkça kullanılmıştır. Çok uzaklara gitmek anlamında ‘Sibirya’ya gitmek’ ve ‘Sibirya’ya kadar yolun var’ deyimleri kullanılmıştır.

Türkiye Cumhuriyeti döneminin ilk yıllarında da ‘Rusya’, ‘Rus’, ‘Moskof’ kelimeleri oldukça olumsuz algılama içermiştir. Bu olumsuz algılama, İkinci Dünya Savaşı’nda Ankara’nın Almanya sempatisi ile birlikte daha da artmıştır. Olumsuz algılama Soğuk Savaş yıllarının bitimine ve Sovyetler Birliği’nin dağılmasına kadar sürmüştür. Soğuk Savaş yıllarında Türkiye’de ‘Moskof’ imgesi milliyetçi ve anti-komünist hareketlerin kendilerini ifade etmesi ve solun halkın gözünde kötülenmesi anlamında oldukça önemli olmuştur. Türkçe’de ‘Moskof’, ‘Moskof dölü’, ‘Moskof tohumu’, ‘Moskof köpeği’, ‘Moskof gavuru’, ‘Moskof uşakları’, ‘Moskof domuzu’, ‘Moskof mezalimi’, düşman, komünist, solcu, dinsiz, zalim anlamına özellikle Türk solcuları için kullanılmıştır. 1960’lı yıllarda Türk sağ siyasetçileri CHP çizgisinin Sovyetler Birliği yanlısı sol bir çizgiye kaydığını ifade etmek için ‘Ortanın solu, Moskova yolu’ ve Türk solcuları için ‘Komünistler Moskova’ya’ sloganlarını kullanmışlardır. Türkiye’de Soğuk Savaş yıllarında sol ve Sovyetler Birliği karşıtlığından dolayı ‘Rus salatası’nın adı ‘Amerikan salatası’ olarak değiştirilerek günlük hayatta kullanılmıştır. Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra ‘Rus salatası’ adı tekrar kullanılmaya başlanmıştır. ‘Rus salatası gibi’ deyimi ise herhangi bir karışıklığı belirtmek için kullanılır. Bütün dünyada olduğu gibi Türkçe’de de ‘Rus ruleti’, tabancada altı patlara tek kurşun yerleştirilerek oynanan ölümcül oyunun adıdır.

Türkçe’deki olumsuz Rusya ve Rus algılaması Soğuk Savaş yıllarının bitmesine ve 1991’de Sovyetler Birliği’nin dağılması sonrası ilk yıllarda var olmuştur. 2000’li yıllarda Rusya Federasyonu’nun zenginleşmesi, Rus turistlerin Türkiye’ye gelmesi ve ortak evliliklerin artması ile birlikte Türkçe’deki olumsuz algı olumlu olarak değişmiştir. Son yıllarda Türkçe’ye Rus mutfağı ve Rus günlük yaşamı ile ilgili kelimeler de girmektedir. Bu çerçevede, Sovyetler Birliği’nin dağılması sonrası eski Sovyet vatandaşlarının Türkiye’ye gelip açık alanlarda pazar kurması ile gelişen bir deyim olarak ‘Rus pazarı’ kullanılmaya başlanmıştır. Ayrıca, ‘Rus böreği’, ‘Rus köftesi’ (Pojarski), ‘Rus çorbası’ (Borç), ‘Rus votkası’ (iyi votka), ‘Kara Rus kokteyli’ (votka ve kahve likörü ile yapılan kokteyl), ‘Rus servisi’ (canlı müzik yapılan ziyafetlerde uygulanan ve mönünün daha önceden belli olduğu bir servis usulüdür), ‘Rus gribi’, ‘Sibirya kurdu’, ‘Sibirya kaplanı’, ‘Sibirya kömürü’, ‘Sibirya soğukları’, ‘Sibirya usulü et kavurma’, ‘Moskof ördeği’, ‘Baykal ördeği’, ‘St. Petersburg paradoksu’ (yazı-tura oyunu üzerine kurulmuş olan bir çelişki) Türkçe’ye girmiştir.

Rusya’nın Doğu Akdeniz Politikaları


Türkiye’de Rus dış politikası denince akla gelen ilk hususlardan birisi Rusya’nın çarlık döneminden bu yana takip ettiği sıcak denizlere inme politikasıdır. Her ne kadar keyfiyeti sorgulanmaya açık olsa da ülkemizde konu ile ilgili ciddi bir literatür birikmiş durumdadır. Sovyetlerin ve sonrasında Rusya’nın güney yönünde takip ettiği politikalar elbette incelenmelidir.

Ancak Rusya söz konusu olduğunda stratejik muhayyilemizin derinliğinin Akdeniz’in sığ sularını aşması gerektiği de muhakkaktır. Zira Rusların sıcak denizlere sadece ısınmak için inmek istemedikleri izahtan vareste bir hakikattir. Rusya 20 yıl öncesine kadar dünyanın yarısından fazlasını hem ideolojik hem de teknolojik anlamda doğrudan etkileyebilen küresel bir gücün bütün birikim ve iradesini tevarüs etmiş her anlamda zengin bir ülkedir. Bu zenginlik sadece ülkenin dünya doğal gaz üretiminin % 23,7’si ve petrol üretiminin % 6,6’sını elinde bulundurmasından ileri gelmemektedir. Rusya, teknoloji ve ulaşım olanaklarının son derece sınırlı olduğu bir dönemde, bugünkü Finlandiya’yı da içine alacak şekilde İsveç, Polonya ve Romanya sınırlarından Alaska’yı kapsayarak Kanada sınırına değin Kuzey Yarımkürenin Kuzeyinin büyük bir bölümünü kontrol altına almayı başararak, tasavvur dünyasını erken dönemde küresel boyutlara taşımış önemli bir ülkedir.

Rusya sahip olduğu enerji ve ekonomik, dolayısıyla askeri potansiyeli uluslararası arenada verimli bir şekilde değerlendirip sonuç alabilecek, bu istikamette politika geliştirebilecek deneyimli bir devlettir. Türkiye’nin AB’den sonra ikinci büyük ticaret ortağı haline gelen böyle bir ülkeyle enerjiden, Kafkasya ve Orta Asya Türkî Cumhuriyetlerine kadar pek çok alanda birlikte politika üretmemiz gerektiği gerçeğinden yola çıkarak, Rusya ve Rus dış politikası hakkındaki birikimimizi gözden geçirmemiz gerektiği ortadadır. Bu konuda son yıllarda dünyayı kavrayışımızda ciddi sorunlar olduğunu sezerek üretmeye çalıştığımız (dış) politikalar henüz umut verici düzeye ulaşmamış olsa da bir ‘idrak’ sorunumuzun bulunduğunun bilincine varmış olmak başlı başına bir ileri adım olarak görülebilir. Umulur ki bu mütevazı adım, son bir-bir buçuk yıldır olduğu gibi, vehm derecesinde büyütülerek hem komşularımızda gereksiz tevehhümlerin oluşmasına (bazı komşularımızda bu tevehhümler halihazırda oluşmuş durumdadır), hem de durumumuzun ‘idrak’i içerisinde bulunuyor olmanın kazandıracağı doğru hamle ve aksiyon gücünün yitirilmesine neden olmaz.

Analizimizde Rusya’nın son dönemde Doğu Akdeniz’de, geliştirdiği politikalar değerlendirilmeye çalışılacaktır. Rusya’nın Doğu Akdeniz ülkeleri nezdinde takip ettiği diplomasi; Suriye, Güney Kıbrıs Rus Kesimi (GKRK), İsrail ve Yunanistan’la olan organik ilişkileri ve bölge ile ilgili enerji politikaları Türkiye açısından ele alınacaktır.

Dışişleri Bakanımız Sayın Ahmet Davutoğlu’nun stratejik yaklaşımı gösteren kaynak, 2000’li yılların başında kaleme aldığı Stratejik Derinlik adlı eseridir. Eserdeki akıl yürütmeye göre, jeopolitik konum ve tarihsel derinlik ülkelerin dünya politik sisteminde değerlerini belirleyen iki önemli unsurdur. Türkiye dünyadaki ana kıtaların kesiştiği noktada yer alan jeopolitik konumu ve Osmanlı İmparatorluğu gibi bir cihan devletinin tarihsel mirasçısı olarak her iki unsurla donatılmış nadide bir devlettir. Bu nedenle Türkiye eşsiz jeopolitik konumunu zengin tarihi tecrübesinden süzülüp gelen bir arada yaşama kabiliyet ve tecrübelerine, gelişmiş insan unsurunu da katarak üreteceği politikalarla, bölgesinde huzur ve güveni temin eden yegâne ‘oyun kurucu’ devlet olacaktır. Bu amaca erişmek için Türkiye, Davutoğlu ile birlikte son derece yoğun bir diplomatik atak (ritmik diplomasi) başlatmış ve gerçekten de ülkemiz bölgesel bazı sorunların çözümünde önemli görevler üstlenmiştir.

Ne var ki Türkiye, ne dünyada tarihsel derinlik ve jeopolitik konumla donatılmış yegâne devlettir, ne de bölgesinin yegâne oyun kurucusu. Günümüz devletlerarası ilişkilerinin çetrefilli dünyasında yegâneliğin yan anlamı yoklukla yan yana yazılmıştır. Rusya’nın herkesle konuşmayı başardığı, son aylarda varlığı ispatlanan doğalgaz ve petrol rezervleri ile dünya jeopolitiğinde her geçen gün önemi daha da artan Doğu Akdeniz coğrafyasında bizim hemen herkesle hasım duruma düşmemiz tamamıyla ‘yegânelik’ politikamızın bir sonucudur. Doğu Akdeniz’de uzanan en uzun kıyının sahibi olarak Türkiye’nin, Doğu Akdeniz politikalarında Rusya’nın bile kıyısında kalması stratejik aklımızın Rusya’ya oranını imlemesi açısından not edilmeye değerdir.

Doğu Akdeniz’de Rusya-İsrail Eşgüdümü

Ne demek istediğimizi Rusya’nın Doğu Akdeniz’in önemli ülkelerinden biri olan İsrail ile geliştirdiği ilişkiler çerçevesinde açalım. Mart 2012’de yeniden devlet başkanı seçilen Vladimir Putin ilk resmi ziyaretini 25 Haziran 2012’de İsrail’e gerçekleştirdi. Oysa İsrail, hem Rusya’nın hala en önemli düşmanı olarak kabul ettiği ABD’nin, hem de Putin’in ülkesini çevreleyip kuşatmak üzere renkli devrimler ithal etmekle suçladığı NATO’nun Orta Doğu’daki en önemli müttefiki. Aynı İsrail çok kısa bir süre önce Azerbaycan’a yüklü miktarda silah satarak (söylentilere göre 1,6 milyar dolar) Rusya’nın hemen hemen bütün silahlarını tedarik ettiği bir ülkeye, ABD ve NATO müttefiki olarak silah satmaya başladı. İsrail’in Azerbaycan ile geliştirdiği ilişki bu kadarla da sınırlı değil; iddialara göre İran’a bir saldırı hazırlığında olan İsrail, Azeri topraklarını Rusya’nın İsrail’in saldırmasını asla istemediği İran hakkında istihbarat toplamak için kullanmaktadır. Üstelik nüfusunun %20’sini Rusya’dan gelen göçmenlerin oluşturduğu İsrail, Moskova’nın İran’a destek veren bu tutumundan duyduğu rahatsızlığı her fırsatta dile getirmektedir. (Bu rahatsızlığı gidermek için Putin İsrail gezisi sırasında İkinci Dünya Savaşında Yahudileri Nazilerin elinden Sovyetler Birliği’nin kurtardığını vurgulayarak gönül almak zorunda kaldı.) Bütün bunlara ilaveten Yukarı Karabağ sorunu nedeniyle 1980’ler ve 1990’ların ilk yarısı boyunca fiilen savaşan ve teknik olarak hala savaş halinde bulunan Ermenistan ile Azerbaycan arasında Ermenistan’ı açıkça desteklemekten çekinmeyen Rusya, İsrail’in gaz zengini Azerbaycan ile sıkı fıkı olup silah ticaretine başlamasından rahatsız olmamaktadır (Azerbaycan bu silahları kime karşı kullanacaktır?) Dahası Moskova, sırf İsrail istedi diye Orta Doğu ve Doğu Akdeniz’deki en önemli müttefiki Suriye’ye satmayı taahhüt ettiği S300 füze sistemlerini satmaktan vazgeçebilmektedir. Milletimizin geleceğinin aydınlığı açısından Türk dış politika yapıcıları İsrail-Rusya ilşkilerinin nerede başlayıp nerede bittiğini, bize söylemeseler bile bilmek ve bu bilinçle hareket etmek durumundadırlar.

Bir adım daha ileri gidelim ve Rusya’nın Doğu Akdeniz’de ördüğü diplomatik ağın bir halkasına daha bakalım. Orta Doğu’nun hiç kuşkusuz en önemli, dünyanın ise önemli sorunlarından biri Filistin meselesidir. Türkiye, izaha muhtaç ‘Mavi Marmara’ olayından ötürü Mısır ise Arap Baharı’nın ülkede neden olduğu yapısal değişiklikler ve alt üst oluşlar nedeniyle bu önemli sorunun çözümünde arabuluculuk vasıflarını yitirip devre dışı kaldı. Şimdilik bu görevi Ürdün üstlendi ve bu yılın Ocak ayında İsrail ile Filistinliler arasında yapılan görüşmelere ev sahipliği yaptı. Rus dış politikasının mimarları Doğu Akdeniz memleketleri arasında yaşanan bu geçişlerin oluşturduğu boşluğu gördüler ve son derece akıllı manevralarla ülkelerini bölgede sadece Suriye’ye endeksli politika geliştirmeye mahkûm olmaktan kurtarma gayretine giriştiler. Bu gayretlerin ilk somut örneği devlet başkanı Putin’in Haziran sonunda yaptığı Orta Doğu gezisine Filistin ve Ürdün’ü eklemek oldu. Putin’in bu ziyaretleri Rusya açısından bir kaç farklı noktada önemliydi.

Birincisi, Sovyetlerin yıkılışını takip eden ilk on yılda Rusya kendi sorunları ile uğraşmak durumunda kaldığı için zoraki olarak içe kapanmış ve dış politikada aktif bir tutum sergileyememişti. 2000’li yıllarda Rusya Putin ile birlikte sorunlarını aşıp yeniden bir güç merkezi olarak temayüz edince Doğu Akdeniz ve Orta Doğu’da kendisine yakın sayılabilecek sadece bir ülke kalmıştı: Suriye. Suriye de yeni Başkanı Beşşar Esed ile birlikte daha Batı yanlısı bir tutum sergiliyor ve Batı ile entegre olma çabası gösteriyordu. Geleneksel müttefik Saddam gitmiş, Irak ‘baş düşman’ ABD’nin yörüngesine/yönetimine girmişti. Diğer müttefik Kıbrıs AB’den üyelik perspektifi almış ve 2004’te tam üye olarak kabul edilmişti. Böylece Rusya’nın sıcak denizlerde ne Tartus’tan başka uğrayabileceği bir limanı ne de Cebeli Tarık’ı aşıp Atlantik’e ve Süveyş Kanalını aşıp Hint Okyanusu’na uzanabilmek için rahatlıkla yaslanabileceği stratejik bir dostu kalmıştı. O nedenle Tunus’ta kıvılcımlanan Arap Baharı en çok Rus diplomatların buz mavisi gözlerini ısıtıp harekete geçirdi ve Rusya 2012 Haziran başında Pekin’de toplanan Şanghay İşbirliği Örgütü’nde (ŞİÖ) alınan (ya da aldırdığı) "ŞİÖ bölgesel ve küresel sorunlara daha aktif bir şekilde müdahalede bulunur" kararını Filistin meselesinde hayata geçirdi. ABD’nin Irak’ta yaşadığı başarısızlık da buna eklenince Rusya ŞİÖ gibi uluslararası bir örgütü de peşine katarak bölgede kaybettiği inisiyatifi geri almanın hesaplarını yapmaya başladı.

Putin’in Orta Doğu programına Ürdün’ü de eklemesi bu hesapların bir sonucudur. Rusya bu ziyaretle ikisi birbiriyle çelişkiliymiş gibi görünen en az üç önemli amacı gerçekleştirmek istemiştir. İlk olarak, Putin Ürdün ziyaretiyle Rusya’nın Filistin sorununda Sovyetler döneminden kalma geleneksel ‘Filistin’in haklılığı’ politikasına geri döndüğünü, şu anda Filistin meselesinin taraflarıyla konuşabilen arabulucu ülke olarak Ürdün ile bu konuda Rusya ve ŞİÖ adına görüşüp katkı sağlamaya hazır olduğu mesajını vermiştir. (Rusya’nın Filistin Sorununun çözümü için oluşturulan Orta Doğu dörtlüsü içinde yer aldığını da unutmayalım) Böylece Rusya, Filistin meselesini sahiplenerek, İran ve Suriye’deki Şii/Nusayri yönetime verdiği koşulsuz desteğin bölgenin Sünni devletleri arasında oluşturduğu rahatsızlığı bertaraf etmek suretiyle, Sünni devletler nezdindeki güvenilirliğini artırmak istemiştir. İkinci amaç ise bambaşka bir nedene dayanmaktadır. ABD bu yılın Mayıs ayında, Ürdün’ün Suudi Arabistan sınırı yakınlarında bütün katılımcıları açıklanmayan 20’ye yakın müttefikiyle son yıllarda Orta Doğu’da gerçekleştirilen en büyük tatbikatlardan birini düzenlemiştir. “Eager Lion”adı verilen ve düzensiz savaş taktiklerinin denendiği bu tatbikatın terörle mücadele eğitimini geliştirmek amacıyla gerçekleştirildiği açıklanmıştır. Ancak birçok uzman gibi Rusya da bu tatbikatı muhtemel bir Suriye müdahalesinin ön hazırlığı olarak görmüştür. Rusya Akdeniz’den yapılacak herhangi bir saldırıya karşı Suriye’ye yardımcı olacağını açıklayarak bu ülke konusunda kendisini zaten angaje etmiş durumdadır. Ürdün’e yapılan ziyaretle hem Ürdün’e hem de Ürdün’de tatbikat yapan müttefiklere bu angajman kibarca hatırlatılmıştır. Son olarak, Arap Baharı ile Libya ve Mısır’da gerçekleşen değişimler ve büyük ihtimalle bu değişimin Suriye’de de gerçekleşecek olması Rusya’yı bölgedeki alternatiflerini çeşitlendirmeye zorlamıştır. Hem Sünni olan, hem de Filistin sorununda aktif bir Ürdün böyle bir amaç için uygun bir adaydır.

Uluslararası Arenada Var Olabilmek İçin ‘Son Kale’: Suriye

Öte yandan Rusya Suriye’de yaşanan gelişmeler karşısında izlediği politikayı bir ‘küresel varoluş’ politikası olarak görmektedir. Nitekim bir Rus askeri uzman 8 Şubat 2012’de Moskova Times’a verdiği demeçte "Suriye Rusya’nın Orta Doğu’daki (Doğu Akdeniz’deki) son kalesidir. Eğer bu kale de kaybedilirse Rusya ikinci sınıf bir ülke konumuna düşecektir” diyerek bu durumu açıkça itiraf etmiştir.(1) Bu nedenle Rusya, Suriye’deki olayların başından bu yana Esed yönetimine her platformda en güçlü desteği vermektedir. Rusya’nın Suriye’ye destek vermesi için birçok neden sıralanabilir, ancak bunların en önemlisi ve konumuz açısından mutlaka ele alınması gereken Rusya’nın eski Sovyet toprakları dışındaki tek deniz üssü olan Tartus deniz üssüdür. Tartus deniz üssü 1977 yılından bu yana Sovyet ve Rus donanması tarafından kullanılmaktadır. Daha çok bakım, onarım ve lojistik destek amaçlı kullanılan üssü Rusya modernize edip bir savaş halinde operasyon yönetilebilecek hale getirmek istemektedir. (2) Bu amaçla 2006 yılında Suriye’nin Rusya’ya olan borcunun büyük bir kısmı silinerek (o tarihte 13,4 milyar dolar olan toplam borcun 9,6 milyar doları, yani %73’ü silinmiştir) üssün kullanımı ile ilgili yeni bir anlaşmaya varılmıştır. Muhtemel bir rejim değişikliğinde Rusya’nın bu limanı şimdi olduğu gibi rahatlıkla kullanıp kullanamayacağı belli değildir. Doğu Akdeniz gibi jeopolitik önemi artan bir coğrafyada stratejik önemi haiz böyle bir üssün kaybedilmesine Rusya’nın göz yumması elbette beklenmemelidir.

2006 yılında Tartus üssüyle ilgili olarak imzalanan anlaşmayla Rusya aynı zamanda Suriye’nin en büyük silah tedarikçisi haline gelmiştir. Arap Baharı nedeniyle Libya ve daha öncesinde Irak ile silah ticareti tamamen biten Rusya, Suriye’yi de kaybetmeyi kolay kolay göze alamayacaktır. Rusya silah ticaretinde dünyadaki toplam pazarın %24’lük bir kısmını elinde bulundurmaktadır. Uzmanlara göre Suriye, silahlarının %78’ni Rusya’dan almaktadır ve son yıllarda silah alımını %80 oranında artırmıştır. Bu da 2,5 milyar dolara yaklaşan ve hiçbir ülkenin kolayca bırakmak istemeyeceği bir pazar demektir. (3) Diğer yandan 140 milyonluk Rusya’da 20 milyondan fazla Müslüman yaşamaktadır ve bu Müslümanların çoğu Sünni’dir. Tüm Batı ülkelerinde olduğu gibi Rusya’da da Sünni Müslümanların şiddet kullanmaya daha yatkın olduklarına dair yaygın bir algı vardır ve bu nedenle Ruslar da dâhil olmak üzere tüm Batılılar Orta Doğu’da Şii Müslümanlara daha yakın durmuşlardır. Rusya bir yandan yukarıda sözünü ettiğimiz Putin’in Ürdün ziyaretiyle Sünni toplumlar nezdinde kamuoyu diplomasisi yürütürken bir yandan da Suriye’deki Şii/Nusayri yönetimi ayakta tutup dengeyi sağlamaya çalışmaktadır. Suriye’de Esed rejimi yıkılırsa yerine kimin geleceği konusundaki belirsizlik olsa da ülkedeki Hıristiyan ve Şii/Nusayrilere karşı müsamahasızca davranacak radikal bir yönetimin iş başına gelebileceğine dair olan kanı, Rusya’nın Suriye politikasını etkilemektedir. Rusya, Arap Baharı ile dönüşüp radikalleştiğine inandığı bu toplumların kendi Sünni Müslüman nüfusunu da etkileyip radikalleştireceğine ve Kafkasya bölgesinde sorunlar yaşanmasına sebebiyet verebileceğini de düşünerek Esed yönetimine destek vermektedir.

Rus Dış Politikasının Doğu Akdeniz’deki Kilidi: Güney Kıbrıs Rum Kesimi

Doğu Akdeniz’in en kilit noktası Kıbrıs Adası ve çevresinde ise bambaşka bir politik zemin gelişmektedir. Akdeniz’in dünya ticaretindeki önemi eski zamanlardan beri bilinen bir gerçektir. Süveyş Kanalı Doğu’dan Avrupa’ya deniz ulaşımını yaklaşık 7 bin deniz mili kısaltarak özellikle Doğu Akdeniz’in stratejik ve ticari önemini artırmıştır. Bugün dünya ticaretinin %30’u Akdeniz üzerinden gerçekleştirilmektedir. Avrupa kıtasının petrol ihtiyacının yaklaşık %70’i Akdeniz üzerinden taşınmaktadır. Kıbrıs Adası bu ticaret trafiğinin tam ortasında; Afrika, Asya ve Avrupa kıtalarının birleştiği hat üzerinde, stratejik olarak paha biçilmez bir noktada yer almaktadır. Son zamanlarda yapılan sondaj çalışmaları ile tespit edilen ve ispatlanan petrol ve doğal gaz yatakları ile bu önem daha da artmış ve Doğu Akdeniz ve Kıbrıs bütün küresel ve bölgesel aktörlerin ilgi odağı haline gelmiştir.

Deniz ulaşım hatlarını ve Süveyş Kanalını gözetleme olanağı sağlayan ve geniş hava trafik kontrol imkânları sunan konumu; İngiliz üsleri, askeri havaalanları, elektronik dinleme sistemleri ile donatılmış alt yapısı, petrol boru hatlarına ve son araştırmalarda ortaya konulduğu gibi petrolün bizzat kendisine de yakın bu küçücük ada ile ilgili hemen herkesin bir hesabının bulunmaması mümkün değildir. Bu nedenle Kıbrıs Adası Rus dış politikasında Sovyetler döneminden beri önemli bir yer etmiştir. O kadar ki ülkesini içinden çıkılmaz bir borç sarmalına soktuğuna inanıldığı için geçen yıl görevinden istifa etmek zorunda kalan Yunanistan eski Başbakanı Yorgo Papandreo’nun dedesi Yorgo Papandreo, 1964 Haziran’ında ABD Başkanı Johnson’a "Kıbrıs Adasını hemen ‘Natolulaştırma’zsanız Kübalılaşacaktır" ikazını içeren bir mektup göndermek durumunda kalmıştır. (4) Bu mektup Rusların Sovyetler döneminden bu yana Adaya olan ilgilerini işaretlemesi bakımından önemlidir. Türkiye açısından bu işaretlemeden daha önemli olan ise, bir NATO ülkesi Başbakanının Johnson’a gönderdiği uyarı mektubuyla hemen hemen aynı günlerde, Johnson’un sorunu çözmeye çalışmak yerine bir başka NATO üyesi ülke Başbakanına hiç de diplomatik olmayan bir üslupla mektup gönderip Kıbrıs hakkında tekdirde bulunmasıdır. (1960’ların ilk yarısında Kıbrıs’ta çatışmaların şiddetlenmesi ve Rum Kesiminin silahlanmaya karar vermesi üzerine 2 Haziran 1964’te Türkiye Cumhuriyeti Kıbrıs Adasına çıkarma yapma kararı almıştır. Bunun üzerine ABD Başkanı Johnson 5 Haziran 1964’te Türkiye Başbakanı İsmet İnönü’ye Ada hakkında diplomatik teamüllere uymayan son derece sert ve kaba ifadelerin bulunduğu bir mektup göndermiştir. Bu mektup üzerine İnönü, 21 Haziran’da ABD’ye gidip Johnson’la bizzat görüşmüştür. Mektup Türkiye diplomasi tarihi açısından önemlidir.) Türk dış politikasının karar mercileri gelecek karşısında tarihi mirasların bu tür veçhelerini de dikkate almakla yükümlüdürler.

Güney Kıbrıs Rum Kesimi (GKRK) 1 Temmuz’dan itibaren AB dönem başkanlığını üstlenmiştir ama devlet başkanı Dimitris Hristofyas, Moskova’da "Avruapa’nın kızıl koyun"u olduğunu bizzat kendisi itiraf etmiştir. (5) Gerçekten de Hristofyas, Soğuk Savaş döneminde Moskova Sosyal Bilimler Enstitüsü ve Sosyal Bilimler Akademisi’nde eğitim görmüş, eşi ile Moskova’da tanışmış, iyi derecede Rusça bilen ve Küba’da doğduğunu düşünecek kadar Castro ve Che Guevara hayranı bir liderdir. Hristofyas’ın Moskova’ya olan yakınlığı, hatta yayımlanan Wikileaks belgelerine göre NATO’ya karşı gelmekten gizli gizli zevk alması ve son dönem Rusya-Rum Kesimi ilişkilerinin seyri göz önünde bulundurulduğunda Papandreou’nun korkusunun gerçekleştiği söylenebilir. Rumlar son dönemde Rusya’nın hemen hiç bir talebini geri çevirmemektedir. Dönem başkanı bulundukları AB’nin uluslararası toplumla birlikte aldığı Suriye’ye yaptırım uygulanması yönündeki kararlara riayet etmeyen Rusya’nın, Esed yönetimine silah taşıyan gemilerine bile geçiş izni vermektedirler. En son Ocak 2012’de 60 ton silah ve askeri mühimmat taşıyan bir Rus kargo gemisi, AB’nin silah ambargosu çerçevesinde durdurularak limana çekilmiştir. Ancak bir müddet sonra Rus gemisi Kıbrıs Rum Kesimi yetkililerini rotasını değiştirdiğine ikna ederek yoluna devam etmiştir. (Oysa AB’nin ambargo kararı çerçevesinde Rum Kesiminin bu gemiye el koyması gerekirdi.)

Rum Kesimi-Rusya ilişkilerinde asıl önemli nokta olan parasal alış verişi bir sonraki paragrafa bırakarak AB-Yunanistan-Rum Kesimi-İsrail-Rusya arasındaki ilişkileri biraz daha ayrıntılandıralım. Son dönemde yapılan çalışmalarla Kıbrıs, Suriye, Lübnan ve İsrail arasında kalan Leviathan bölgesinde yaklaşık 3.45 trilyon metreküp doğalgaz ve 1.7 milyar varil petrol bulunduğu tespit edilmiştir. Bu rakamlara Kıbrıs, Girit ve Mısır arasında uzanan Nil deltasında tespit edilen hidrokarbon yatakları da eklenince Doğu Akdeniz’deki tespit edilmiş toplam hidrokarbon miktarı yaklaşık 60 milyar varil petrole, bu da yaklaşık 3 trilyon dolar değerine ulaşmaktadır. Eğer açıklanan bu rakamlar doğru ise, Doğu Akdeniz hidrokarbon yatakları bakımından dünyanın en zengin bölgelerinden birisi olacaktır. Doğu Akdeniz’de saptanan hidrokarbon rezervleri tek başına Avrupa’nın 30 yıllık hidrokarbon ihtiyacını karşılamaya yetmektedir. Politik açıdan bunun en önemli sonucu Avrupa’nın Rusya’ya olan bağımlılığını ciddi oranda azaltmasıdır. Rusya bu nedenle hemen harekete geçerek Gazprom aracılığı ile Kıbrıs ve İsrail açıklarında çıkarılacak gazın Avrupa’ya ulaşımını temin edecek bir boru hattının inşası için Yunanistan ve Kıbrıs nezdinde teklif sunmuştur.(6) Ayrıca Gazprom yöneticileri Avrupa tekellerinin etkilenmemesi için İsrail nezdinde de girişimlerde bulunmuş ve bölgedeki hidrokarbon yataklarının denetiminde söz sahibi olmak istediklerini açıkça dile getirmekten çekinmemişlerdir.(7) Bir enerji merkezi olmak isteyen ülkemizin Doğu Akdeniz’in gittikçe ısınan enerji piyasasında nerede durduğunu iyi hesap etmesi sadece Türkiye için değil yavru vatan Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti (KKTC) için de bir zorunluluktur.

AB dönem başkanı olarak Kıbrıs Rum Yönetimi de diğer AB üyesi devletler gibi ciddi bir ekonomik krizle boğuşmaktadır. Rumlar AB’nin oluşturduğu kurtarma fonuna başvurmamak için uzun bir süre direnmelerine rağmen Haziran 2012’de pes etmiş ve fona başvuruda bulunmak zorunda kalmışlardır. Rum Kesimi fondan alacağı paralarla ciddi bir borç yükü altında bulunan bankalarını kurtarmayı hedeflemektedir. Bu mali kriz sarmalından kurtulmak isteyen Güney Kıbrıs Rum Kesimi çeşitli arayışlar içerisine girmiş, Sovyetler döneminden bu yana ikili ilişkilerinin iyi olduğu Rusya’ya başvurmuştur. Bu başvuru üzerine Rusya geçen yılın Aralık ayında Kıbrıs Rum Kesimine piyasadan daha düşük bir faiz oranıyla (yıllık 4,5) 2,5 milyar avro borç vermiştir. Rusya’nın Rum Kesimine yeniden borç vermesi gündemdedir. Rusya ile Rum Kesimi arasındaki bu ekonomik ilişkiler o kadar ileri gitmiştir ki Rus gazeteleri Rum Kesimini batmaktan kendilerinin kurtardığını yazarken, İngiliz the Guardian gazetesi de Güney Kıbrıs Rum Kesiminin Rusya’nın sömürgesi haline dönüştüğünü yazmıştır.(8) 26 Ocak 2012’de yine the Guardian’da çıkan bir habere göre Güney Kıbrıs’ın liman şehri Limasol’un Rus okulları, Rusça yayın yapan radyo istasyonları; kefir, votka ve kürk mantolar satan dükkânları ile Rusya’nın bir parçası haline dönüşmüş ve şehir artık “Limasolgrad” olarak anılmaya başlamıştır.(9)

800 bin nüfuslu Güney Kıbrıs’ta büyük çoğunluğunu Sovyetlerin dağılmasıyla buraya göç etmiş Pontus Rumlarının oluşturduğu 60 bine yakın Rusça konuşan insan yaşamaktadır. Ülkedeki yabancı yatırımların üçte birinden fazlası Rus kaynaklıdır. Güney Kıbrıs’taki birçok kıyı ötesi (off-shore) şirkette büyük miktarlarda Rus sermayesi bulunmaktadır. Ülkede kurumlar vergisinin çok düşük düzeyde olması (%10) Rus yatırımcıları cezbeden en önemli faktördür, ancak Rus mafyası da gevşek ekonomik yapıyı iyi değerlendirip adayı bir para aklama merkezi olarak kullanmaktadır. Özellikle gayrimenkul sektörü ülkedeki Rus varlığına çok şey borçludur. Kriz dolayısıyla evlerini satmak durumunda kalan Avrupalıların evlerini genellikle Rus zenginler almıştır. Rus işadamı ve politikacıların yarısının Adada evi olduğu tahmin edilmektedir. Rusya başta Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi olmak üzere bütün uluslararası platformlarda GKRK’nin arkasında yer almaktadır.

Öte yandan Yunan doğalgaz şirketi DEPA ve dağıtım kurumu DESPA Gazprom’a olan borçlarını ödemekte zorlanmaktadır. Biriken borç nedeniyle Rusya, Yunanistan’a gaz vermeyi keserse Yunanistan elektrik de üretemeyecek duruma gelecektir. Krizin kucağındaki bu iki kardeş ülke AB’den, özellikle Almanya’dan sert eleştiriler alınca soluğu Rus gazında/parasında ve İran petrolünde almıştır. Rusya-İsrail-Yunanistan-Rum Kesimi ekseninde AB’den ve diğer bloklardan bağımsız ilginç bir ilişki gelişmektedir. Yunanistan Başbakanı Samaras, Ağustos ayı sonundaki Fransa gezisi öncesinde, Le Monde’a verdiği demeçte soru üzerine ülkenin güvenliğine zarar gelmeyecek ve çıkarlarını tehdit etmeyecek şekilde Ege Denizi’ndeki bazı adalardan ekonomik olarak istifade edebileceklerini, amaçlarının adaları satmak değil Yunanistan’ı ayakta tutabilecek mali bir kaynak bulmak olduğunu ifade etmiştir. İsrail’den sızan haberlere göre bu demeç üzerine Savunma Bakanı Ehud Barak, İsrail donanmasının eğitim faaliyetleri için Ege’de bir Yunan adasının satın alınması veya kiralanması konusunu değerlendirmesini resmen talep etmiştir. Doğrulanmamakla birlikte Türkiye’nin bu konu üzerine ciddiyetle eğilmesi gerekmektedir. Rusya bu gelişmeler karşısında rahatsızlık belirtmediğine göre, ABD ve NATO müttefiki İsrail’in Azerbaycan’dan Yunanistan’a dek Doğu-Batı yönünde yatay olarak kendisinin sıcak denizlere inebileceği tüm Güney boyunca varlık gösterip güçlü ilişkiler geliştirmesine ve silahlanmasını daha geniş bir coğrafyaya yaymasına ses çıkarmıyor demektir.

Rusya’nın Sıcak Denizlerdeki Nakit Makinası: Türkiye

Rusya’nın bir başka Doğu Akdeniz ülkesi olan Türkiye ile ilişkileri bu alanda yazılmış yetkin eserlere bırakılarak bir iki önemli noktanın altı çizilecektir. Dış politikada olduğu gibi enerji konusunda da Türkiye son yıllarda önemli atılımlar yapmış ve enerji merkezi bir ülke olmayı hedeflemiştir. İyi planlanmış, ısrarcı politikalarla Türkiye’nin bu hedefine ulaşması mümkündür. 2009 yılında, daha Doğu Akdeniz’deki petrol ve doğalgaz yatakları keşfedilmeden önce yayımlanan bir eserde vurgulandığı gibi, Türkiye başta Orta Doğu ve Hazar havzası olmak üzere yeryüzünde ispatlanmış petrol rezervlerinin %72.7’sinin ve doğalgaz rezervlerinin ise %71.8’inin bulunduğu bir coğrafyanın parçasıdır (Doğu Akdeniz’de ispatlanan rezervlerle birlikte bu oranlar daha da yükselmiştir.) (10) Ancak şu anda Türkiye gerek doğalgaz gerekse petrol bakımından Rusya’ya bağımlı durumdadır. Özellikle doğalgazda Rusya’ya %60’ları aşan bir bağımlılık söz konusudur. Mersin Akkuyu’ya inşaa edilecek nükleer enerji santralinin de Ruslar tarafından yapılacağı düşünüldüğünde, büyük çoğunluğunu ihraç ettiğimiz enerjide Rusya’ya olan bağımlılığımız toplamda %50’yi aşacaktır. Elektrik üretimimizin bir kısmını da doğalgaza endeksli hale getirdiğimiz göz önünde bulundurulduğunda ise bu bağımlılığın Rusya söz konusu olduğunda elimizi kolumuzu bağlayacağı aşikârdır.

Enerji ve Dışişleri Bakanlıkları, ilgili diğer bakanlıklar ve özel sektör temsilcileri ile el ele verip enejideki Rusya bağımlılığımızın önüne geçmek zorundadır. Zira bu bağımlılık dış politikada hareket kabiliyetimizi sınırlandırmaktadır. Bütün dinamizmine rağmen, Türk Dış politikası Orta Asya ve Kafkasya’daki kardeş ülke ve toplulukları Rusya’ya terk etmiştir. 2008’deki Gürcistan meselesinden sonra iyi ama eksik hesaplanmış Ermenistan açılımında, Rusya gerekirse Azerbaycan gibi kardeş bildiğimiz bir ülkeyi bile bize karşı kullanabileceğini göstermiş ve girişimimizin akim kalmasını sağlamıştır. Rusya’nın Kıbrıs söz konusu olduğunda da takındığı tutum Sovyetler döneminden bu yana ortadadır. 2004 yılında, Türkiye’nin sorunun çözümüne en yakın olunduğuna inandığı bir dönemde, Rusya Rum Kesimi’nin hayırcı tutumunun yanında yer alarak müttefikini terk etmemiştir. En son Güney Kıbrıs Rum Kesimi ile Akdeniz’de petrol ve doğalgaz arama konusunda yaşadığımız gerilimde Rusya’nın İsrail’e benzer bir şekilde (yoksa İsrail ile birlikte mi demeliydik!) Rumların petrol ve doğalgaz aramalarına gerekirse Rus ordusunun imkânları ile kalkan olacaklarını açıklaması Rusya ile ilgili dış politika tasavvurlarımızda unutmamamız gereken bir açıklamadır.

Sonuç

Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ikinci kez devletin başına geçmeden hemen önce, Rusya Başbakanı sıfatıyla Rossiiskaya gazetesine yazdığı "Güçlü Olmak Rusya’nın Milli Güvenliğinin Teminatıdır" başlıklı bir makalede, ülkesinin önümüzdeki on yıl boyunca takip edeceği silahlanma programı ve hedefleri konusunda oldukça açıklayıcı bilgiler vermiştir. Buna göre Rusya önümüzdeki on yıl boyunca silahlanmaya 23 trilyon ruble, yani ortalama 770 milyar dolarlık (yaklaşık 1 trilyon 379 milyar Türk Lirası [ bizim 2012 yılı bütçemiz 350 milyar lira olarak mı hesaplanmıştı!])bir fon ayıracaktır. Bu fon kapsamında Rusya nükleer başlıklarla donatılmış 20 adet modern denizaltı; yaklaşık 100 adet çeşitli özelliklerde askeri uzay aracı, beşinci nesil savaş uçakları da dâhil olmak üzere 600 adet modern savaş uçağı, yaklaşık 400 adet karada ve/veya denizde kunuşlanabilecek özelliklerde kıtalararası balistik füze ve bu füzelerle ilgili sistemler, 50’ye yakın çeşitli sınıflarda ve kapasitede savaş gemisi, 2300 adet modern donanımlı tank, 29 tümeni kapsayacak şekilde tasarlanacak S-400 hava savunma sistemi, çeşitli modellerde ve donanımlarda yaklaşık 1000 adet helikopter (Türkiye’nin 50 adet taarruz helikopteri olsa PKK terör örgütü operasyon kabiliyetini büyük ölçüde yitirirdi), yaklaşık 40 adet Mityaz adıyla bilinen füze savunma sistemi, 2000 adet modern teknoloji ile donatılmış kendinden güdümlü topçu sistemi ve 10 tugay askeri desteklemek üzere tasarlanacak 500 km menzilli İskender-M füze sistemi imal edecek. Yapımı hedeflenen bu silahlar Rus ordusunun mevcut silahlarına ekelenecek unsurlardır. Hepsi birden düşünüldüğünde Rusya, 2020’li yılların başında ABD ile birlikte dünyadaki en büyük askeri güç olacaktır.

Bu hedeflerinin yanısıra Rusya 2008 yılından bu yana ordusunu profesyonelleştirmeyi sürdürmektedir. Yukarıdaki hedeflerlerle birlikte 2020’li yılların başında Rus ordusunun mevcudunun 1 milyona, bu mevcudun da en az 700 bininin profesyonel asker olmasına çalışılmaktadır. Bu hedefler gerçekleşirse 10 yıl sonra, bölgemize olan yakınlığı ve enerji havzalarına olan hâkimiyeti ile dünyanın en gelişmiş ordusu veya en gelişmiş ikinci ordusu Kuzey semalarımızı süslüyor olacaktır. En az 80 yıllık daha doğalgaz rezervi olduğu hesaplanan Rusya’nın kasasında bu hedefleri yerine getirecek kadar para vardır.

Türkiye hayallerini kurduğu 2023’te Doğu Akdeniz’den Orta Doğu’ya; geleneksel kardeşimiz Azerbaycan’dan, geleneksel “düşmanımız” Yunanistan’a değin uzanan sıcak denizler coğrafyasında işte böyle bir güçle birlikte politika üretmek durumunda kalacaktır. Enerji kaynakları bakımından kendisine olan bağımlılığımız göz önüne alınınca Doğu Akeniz, Orta Doğu, Orta Asya, Kafkaslar ve Rus gaz ve petrol borularıyla ilmek ilmek örülmüş Balkanlar coğrafyasına hangi devletin iradesinin yansıyacağı herhalde bellidir.

Rusya’nın Doğu Akdeniz Politikaları Üzerine Bir Deneme


Türkiye’de Rus dış politikası denince akla gelen ilk hususlardan birisi Rusya’nın çarlık döneminden bu yana takip ettiği sıcak denizlere inme politikasıdır. Her ne kadar keyfiyeti sorgulanmaya açık olsa da ülkemizde konu ile ilgili ciddi bir literatür birikmiş durumdadır. Sovyetlerin ve sonrasında Rusya’nın güney yönünde takip ettiği politikalar elbette incelenmelidir.

Ancak Rusya söz konusu olduğunda stratejik muhayyilemizin derinliğinin Akdeniz’in sığ sularını aşması gerektiği de muhakkaktır. Zira Rusların sıcak denizlere sadece ısınmak için inmek istemedikleri izahtan vareste bir hakikattir. Rusya 20 yıl öncesine kadar dünyanın yarısından fazlasını hem ideolojik hem de teknolojik anlamda doğrudan etkileyebilen küresel bir gücün bütün birikim ve iradesini tevarüs etmiş her anlamda zengin bir ülkedir. Bu zenginlik sadece ülkenin dünya doğal gaz üretiminin % 23,7’si ve petrol üretiminin % 6,6’sını elinde bulundurmasından ileri gelmemektedir. Rusya, teknoloji ve ulaşım olanaklarının son derece sınırlı olduğu bir dönemde, bugünkü Finlandiya’yı da içine alacak şekilde İsveç, Polonya ve Romanya sınırlarından Alaska’yı kapsayarak Kanada sınırına değin Kuzey Yarımkürenin Kuzeyinin büyük bir bölümünü kontrol altına almayı başararak, tasavvur dünyasını erken dönemde küresel boyutlara taşımış önemli bir ülkedir.

Rusya sahip olduğu enerji ve ekonomik, dolayısıyla askeri potansiyeli uluslararası arenada verimli bir şekilde değerlendirip sonuç alabilecek, bu istikamette politika geliştirebilecek deneyimli bir devlettir. Türkiye’nin AB’den sonra ikinci büyük ticaret ortağı haline gelen böyle bir ülkeyle enerjiden, Kafkasya ve Orta Asya Türkî Cumhuriyetlerine kadar pek çok alanda birlikte politika üretmemiz gerektiği gerçeğinden yola çıkarak, Rusya ve Rus dış politikası hakkındaki birikimimizi gözden geçirmemiz gerektiği ortadadır. Bu konuda son yıllarda dünyayı kavrayışımızda ciddi sorunlar olduğunu sezerek üretmeye çalıştığımız (dış) politikalar henüz umut verici düzeye ulaşmamış olsa da bir ‘idrak’ sorunumuzun bulunduğunun bilincine varmış olmak başlı başına bir ileri adım olarak görülebilir. Umulur ki bu mütevazı adım, son bir-bir buçuk yıldır olduğu gibi, vehm derecesinde büyütülerek hem komşularımızda gereksiz tevehhümlerin oluşmasına (bazı komşularımızda bu tevehhümler halihazırda oluşmuş durumdadır), hem de durumumuzun ‘idrak’i içerisinde bulunuyor olmanın kazandıracağı doğru hamle ve aksiyon gücünün yitirilmesine neden olmaz.

Analizimizde Rusya’nın son dönemde Doğu Akdeniz’de, geliştirdiği politikalar değerlendirilmeye çalışılacaktır. Rusya’nın Doğu Akdeniz ülkeleri nezdinde takip ettiği diplomasi; Suriye, Güney Kıbrıs Rus Kesimi (GKRK), İsrail ve Yunanistan’la olan organik ilişkileri ve bölge ile ilgili enerji politikaları Türkiye açısından ele alınacaktır.

Dışişleri Bakanımız Sayın Ahmet Davutoğlu’nun stratejik yaklaşımı gösteren kaynak, 2000’li yılların başında kaleme aldığı Stratejik Derinlik adlı eseridir. Eserdeki akıl yürütmeye göre, jeopolitik konum ve tarihsel derinlik ülkelerin dünya politik sisteminde değerlerini belirleyen iki önemli unsurdur. Türkiye dünyadaki ana kıtaların kesiştiği noktada yer alan jeopolitik konumu ve Osmanlı İmparatorluğu gibi bir cihan devletinin tarihsel mirasçısı olarak her iki unsurla donatılmış nadide bir devlettir. Bu nedenle Türkiye eşsiz jeopolitik konumunu zengin tarihi tecrübesinden süzülüp gelen bir arada yaşama kabiliyet ve tecrübelerine, gelişmiş insan unsurunu da katarak üreteceği politikalarla, bölgesinde huzur ve güveni temin eden yegâne ‘oyun kurucu’ devlet olacaktır. Bu amaca erişmek için Türkiye, Davutoğlu ile birlikte son derece yoğun bir diplomatik atak (ritmik diplomasi) başlatmış ve gerçekten de ülkemiz bölgesel bazı sorunların çözümünde önemli görevler üstlenmiştir.

Ne var ki Türkiye, ne dünyada tarihsel derinlik ve jeopolitik konumla donatılmış yegâne devlettir, ne de bölgesinin yegâne oyun kurucusu. Günümüz devletlerarası ilişkilerinin çetrefilli dünyasında yegâneliğin yan anlamı yoklukla yan yana yazılmıştır. Rusya’nın herkesle konuşmayı başardığı, son aylarda varlığı ispatlanan doğalgaz ve petrol rezervleri ile dünya jeopolitiğinde her geçen gün önemi daha da artan Doğu Akdeniz coğrafyasında bizim hemen herkesle hasım duruma düşmemiz tamamıyla ‘yegânelik’ politikamızın bir sonucudur. Doğu Akdeniz’de uzanan en uzun kıyının sahibi olarak Türkiye’nin, Doğu Akdeniz politikalarında Rusya’nın bile kıyısında kalması stratejik aklımızın Rusya’ya oranını imlemesi açısından not edilmeye değerdir.

Doğu Akdeniz’de Rusya-İsrail Eşgüdümü

Ne demek istediğimizi Rusya’nın Doğu Akdeniz’in önemli ülkelerinden biri olan İsrail ile geliştirdiği ilişkiler çerçevesinde açalım. Mart 2012’de yeniden devlet başkanı seçilen Vladimir Putin ilk resmi ziyaretini 25 Haziran 2012’de İsrail’e gerçekleştirdi. Oysa İsrail, hem Rusya’nın hala en önemli düşmanı olarak kabul ettiği ABD’nin, hem de Putin’in ülkesini çevreleyip kuşatmak üzere renkli devrimler ithal etmekle suçladığı NATO’nun Orta Doğu’daki en önemli müttefiki. Aynı İsrail çok kısa bir süre önce Azerbaycan’a yüklü miktarda silah satarak (söylentilere göre 1,6 milyar dolar) Rusya’nın hemen hemen bütün silahlarını tedarik ettiği bir ülkeye, ABD ve NATO müttefiki olarak silah satmaya başladı. İsrail’in Azerbaycan ile geliştirdiği ilişki bu kadarla da sınırlı değil; iddialara göre İran’a bir saldırı hazırlığında olan İsrail, Azeri topraklarını Rusya’nın İsrail’in saldırmasını asla istemediği İran hakkında istihbarat toplamak için kullanmaktadır. Üstelik nüfusunun %20’sini Rusya’dan gelen göçmenlerin oluşturduğu İsrail, Moskova’nın İran’a destek veren bu tutumundan duyduğu rahatsızlığı her fırsatta dile getirmektedir. (Bu rahatsızlığı gidermek için Putin İsrail gezisi sırasında İkinci Dünya Savaşında Yahudileri Nazilerin elinden Sovyetler Birliği’nin kurtardığını vurgulayarak gönül almak zorunda kaldı.) Bütün bunlara ilaveten Yukarı Karabağ sorunu nedeniyle 1980’ler ve 1990’ların ilk yarısı boyunca fiilen savaşan ve teknik olarak hala savaş halinde bulunan Ermenistan ile Azerbaycan arasında Ermenistan’ı açıkça desteklemekten çekinmeyen Rusya, İsrail’in gaz zengini Azerbaycan ile sıkı fıkı olup silah ticaretine başlamasından rahatsız olmamaktadır (Azerbaycan bu silahları kime karşı kullanacaktır?) Dahası Moskova, sırf İsrail istedi diye Orta Doğu ve Doğu Akdeniz’deki en önemli müttefiki Suriye’ye satmayı taahhüt ettiği S300 füze sistemlerini satmaktan vazgeçebilmektedir. Milletimizin geleceğinin aydınlığı açısından Türk dış politika yapıcıları İsrail-Rusya ilşkilerinin nerede başlayıp nerede bittiğini, bize söylemeseler bile bilmek ve bu bilinçle hareket etmek durumundadırlar.

Bir adım daha ileri gidelim ve Rusya’nın Doğu Akdeniz’de ördüğü diplomatik ağın bir halkasına daha bakalım. Orta Doğu’nun hiç kuşkusuz en önemli, dünyanın ise önemli sorunlarından biri Filistin meselesidir. Türkiye, izaha muhtaç ‘Mavi Marmara’ olayından ötürü Mısır ise Arap Baharı’nın ülkede neden olduğu yapısal değişiklikler ve alt üst oluşlar nedeniyle bu önemli sorunun çözümünde arabuluculuk vasıflarını yitirip devre dışı kaldı. Şimdilik bu görevi Ürdün üstlendi ve bu yılın Ocak ayında İsrail ile Filistinliler arasında yapılan görüşmelere ev sahipliği yaptı. Rus dış politikasının mimarları Doğu Akdeniz memleketleri arasında yaşanan bu geçişlerin oluşturduğu boşluğu gördüler ve son derece akıllı manevralarla ülkelerini bölgede sadece Suriye’ye endeksli politika geliştirmeye mahkûm olmaktan kurtarma gayretine giriştiler. Bu gayretlerin ilk somut örneği devlet başkanı Putin’in Haziran sonunda yaptığı Orta Doğu gezisine Filistin ve Ürdün’ü eklemek oldu. Putin’in bu ziyaretleri Rusya açısından bir kaç farklı noktada önemliydi.

Birincisi, Sovyetlerin yıkılışını takip eden ilk on yılda Rusya kendi sorunları ile uğraşmak durumunda kaldığı için zoraki olarak içe kapanmış ve dış politikada aktif bir tutum sergileyememişti. 2000’li yıllarda Rusya Putin ile birlikte sorunlarını aşıp yeniden bir güç merkezi olarak temayüz edince Doğu Akdeniz ve Orta Doğu’da kendisine yakın sayılabilecek sadece bir ülke kalmıştı: Suriye. Suriye de yeni Başkanı Beşşar Esed ile birlikte daha Batı yanlısı bir tutum sergiliyor ve Batı ile entegre olma çabası gösteriyordu. Geleneksel müttefik Saddam gitmiş, Irak ‘baş düşman’ ABD’nin yörüngesine/yönetimine girmişti. Diğer müttefik Kıbrıs AB’den üyelik perspektifi almış ve 2004’te tam üye olarak kabul edilmişti. Böylece Rusya’nın sıcak denizlerde ne Tartus’tan başka uğrayabileceği bir limanı ne de Cebeli Tarık’ı aşıp Atlantik’e ve Süveyş Kanalını aşıp Hint Okyanusu’na uzanabilmek için rahatlıkla yaslanabileceği stratejik bir dostu kalmıştı. O nedenle Tunus’ta kıvılcımlanan Arap Baharı en çok Rus diplomatların buz mavisi gözlerini ısıtıp harekete geçirdi ve Rusya 2012 Haziran başında Pekin’de toplanan Şanghay İşbirliği Örgütü’nde (ŞİÖ) alınan (ya da aldırdığı) "ŞİÖ bölgesel ve küresel sorunlara daha aktif bir şekilde müdahalede bulunur" kararını Filistin meselesinde hayata geçirdi. ABD’nin Irak’ta yaşadığı başarısızlık da buna eklenince Rusya ŞİÖ gibi uluslararası bir örgütü de peşine katarak bölgede kaybettiği inisiyatifi geri almanın hesaplarını yapmaya başladı.

Putin’in Orta Doğu programına Ürdün’ü de eklemesi bu hesapların bir sonucudur. Rusya bu ziyaretle ikisi birbiriyle çelişkiliymiş gibi görünen en az üç önemli amacı gerçekleştirmek istemiştir. İlk olarak, Putin Ürdün ziyaretiyle Rusya’nın Filistin sorununda Sovyetler döneminden kalma geleneksel ‘Filistin’in haklılığı’ politikasına geri döndüğünü, şu anda Filistin meselesinin taraflarıyla konuşabilen arabulucu ülke olarak Ürdün ile bu konuda Rusya ve ŞİÖ adına görüşüp katkı sağlamaya hazır olduğu mesajını vermiştir. (Rusya’nın Filistin Sorununun çözümü için oluşturulan Orta Doğu dörtlüsü içinde yer aldığını da unutmayalım) Böylece Rusya, Filistin meselesini sahiplenerek, İran ve Suriye’deki Şii/Nusayri yönetime verdiği koşulsuz desteğin bölgenin Sünni devletleri arasında oluşturduğu rahatsızlığı bertaraf etmek suretiyle, Sünni devletler nezdindeki güvenilirliğini artırmak istemiştir. İkinci amaç ise bambaşka bir nedene dayanmaktadır. ABD bu yılın Mayıs ayında, Ürdün’ün Suudi Arabistan sınırı yakınlarında bütün katılımcıları açıklanmayan 20’ye yakın müttefikiyle son yıllarda Orta Doğu’da gerçekleştirilen en büyük tatbikatlardan birini düzenlemiştir. “Eager Lion”adı verilen ve düzensiz savaş taktiklerinin denendiği bu tatbikatın terörle mücadele eğitimini geliştirmek amacıyla gerçekleştirildiği açıklanmıştır. Ancak birçok uzman gibi Rusya da bu tatbikatı muhtemel bir Suriye müdahalesinin ön hazırlığı olarak görmüştür. Rusya Akdeniz’den yapılacak herhangi bir saldırıya karşı Suriye’ye yardımcı olacağını açıklayarak bu ülke konusunda kendisini zaten angaje etmiş durumdadır. Ürdün’e yapılan ziyaretle hem Ürdün’e hem de Ürdün’de tatbikat yapan müttefiklere bu angajman kibarca hatırlatılmıştır. Son olarak, Arap Baharı ile Libya ve Mısır’da gerçekleşen değişimler ve büyük ihtimalle bu değişimin Suriye’de de gerçekleşecek olması Rusya’yı bölgedeki alternatiflerini çeşitlendirmeye zorlamıştır. Hem Sünni olan, hem de Filistin sorununda aktif bir Ürdün böyle bir amaç için uygun bir adaydır.

Uluslararası Arenada Var Olabilmek İçin ‘Son Kale’: Suriye

Öte yandan Rusya Suriye’de yaşanan gelişmeler karşısında izlediği politikayı bir ‘küresel varoluş’ politikası olarak görmektedir. Nitekim bir Rus askeri uzman 8 Şubat 2012’de Moskova Times’a verdiği demeçte "Suriye Rusya’nın Orta Doğu’daki (Doğu Akdeniz’deki) son kalesidir. Eğer bu kale de kaybedilirse Rusya ikinci sınıf bir ülke konumuna düşecektir” diyerek bu durumu açıkça itiraf etmiştir.(1) Bu nedenle Rusya, Suriye’deki olayların başından bu yana Esed yönetimine her platformda en güçlü desteği vermektedir. Rusya’nın Suriye’ye destek vermesi için birçok neden sıralanabilir, ancak bunların en önemlisi ve konumuz açısından mutlaka ele alınması gereken Rusya’nın eski Sovyet toprakları dışındaki tek deniz üssü olan Tartus deniz üssüdür. Tartus deniz üssü 1977 yılından bu yana Sovyet ve Rus donanması tarafından kullanılmaktadır. Daha çok bakım, onarım ve lojistik destek amaçlı kullanılan üssü Rusya modernize edip bir savaş halinde operasyon yönetilebilecek hale getirmek istemektedir. (2) Bu amaçla 2006 yılında Suriye’nin Rusya’ya olan borcunun büyük bir kısmı silinerek (o tarihte 13,4 milyar dolar olan toplam borcun 9,6 milyar doları, yani %73’ü silinmiştir) üssün kullanımı ile ilgili yeni bir anlaşmaya varılmıştır. Muhtemel bir rejim değişikliğinde Rusya’nın bu limanı şimdi olduğu gibi rahatlıkla kullanıp kullanamayacağı belli değildir. Doğu Akdeniz gibi jeopolitik önemi artan bir coğrafyada stratejik önemi haiz böyle bir üssün kaybedilmesine Rusya’nın göz yumması elbette beklenmemelidir.

2006 yılında Tartus üssüyle ilgili olarak imzalanan anlaşmayla Rusya aynı zamanda Suriye’nin en büyük silah tedarikçisi haline gelmiştir. Arap Baharı nedeniyle Libya ve daha öncesinde Irak ile silah ticareti tamamen biten Rusya, Suriye’yi de kaybetmeyi kolay kolay göze alamayacaktır. Rusya silah ticaretinde dünyadaki toplam pazarın %24’lük bir kısmını elinde bulundurmaktadır. Uzmanlara göre Suriye, silahlarının %78’ni Rusya’dan almaktadır ve son yıllarda silah alımını %80 oranında artırmıştır. Bu da 2,5 milyar dolara yaklaşan ve hiçbir ülkenin kolayca bırakmak istemeyeceği bir pazar demektir. (3) Diğer yandan 140 milyonluk Rusya’da 20 milyondan fazla Müslüman yaşamaktadır ve bu Müslümanların çoğu Sünni’dir. Tüm Batı ülkelerinde olduğu gibi Rusya’da da Sünni Müslümanların şiddet kullanmaya daha yatkın olduklarına dair yaygın bir algı vardır ve bu nedenle Ruslar da dâhil olmak üzere tüm Batılılar Orta Doğu’da Şii Müslümanlara daha yakın durmuşlardır. Rusya bir yandan yukarıda sözünü ettiğimiz Putin’in Ürdün ziyaretiyle Sünni toplumlar nezdinde kamuoyu diplomasisi yürütürken bir yandan da Suriye’deki Şii/Nusayri yönetimi ayakta tutup dengeyi sağlamaya çalışmaktadır. Suriye’de Esed rejimi yıkılırsa yerine kimin geleceği konusundaki belirsizlik olsa da ülkedeki Hıristiyan ve Şii/Nusayrilere karşı müsamahasızca davranacak radikal bir yönetimin iş başına gelebileceğine dair olan kanı, Rusya’nın Suriye politikasını etkilemektedir. Rusya, Arap Baharı ile dönüşüp radikalleştiğine inandığı bu toplumların kendi Sünni Müslüman nüfusunu da etkileyip radikalleştireceğine ve Kafkasya bölgesinde sorunlar yaşanmasına sebebiyet verebileceğini de düşünerek Esed yönetimine destek vermektedir.

Rus Dış Politikasının Doğu Akdeniz’deki Kilidi: Güney Kıbrıs Rum Kesimi

Doğu Akdeniz’in en kilit noktası Kıbrıs Adası ve çevresinde ise bambaşka bir politik zemin gelişmektedir. Akdeniz’in dünya ticaretindeki önemi eski zamanlardan beri bilinen bir gerçektir. Süveyş Kanalı Doğu’dan Avrupa’ya deniz ulaşımını yaklaşık 7 bin deniz mili kısaltarak özellikle Doğu Akdeniz’in stratejik ve ticari önemini artırmıştır. Bugün dünya ticaretinin %30’u Akdeniz üzerinden gerçekleştirilmektedir. Avrupa kıtasının petrol ihtiyacının yaklaşık %70’i Akdeniz üzerinden taşınmaktadır. Kıbrıs Adası bu ticaret trafiğinin tam ortasında; Afrika, Asya ve Avrupa kıtalarının birleştiği hat üzerinde, stratejik olarak paha biçilmez bir noktada yer almaktadır. Son zamanlarda yapılan sondaj çalışmaları ile tespit edilen ve ispatlanan petrol ve doğal gaz yatakları ile bu önem daha da artmış ve Doğu Akdeniz ve Kıbrıs bütün küresel ve bölgesel aktörlerin ilgi odağı haline gelmiştir.

Deniz ulaşım hatlarını ve Süveyş Kanalını gözetleme olanağı sağlayan ve geniş hava trafik kontrol imkânları sunan konumu; İngiliz üsleri, askeri havaalanları, elektronik dinleme sistemleri ile donatılmış alt yapısı, petrol boru hatlarına ve son araştırmalarda ortaya konulduğu gibi petrolün bizzat kendisine de yakın bu küçücük ada ile ilgili hemen herkesin bir hesabının bulunmaması mümkün değildir. Bu nedenle Kıbrıs Adası Rus dış politikasında Sovyetler döneminden beri önemli bir yer etmiştir. O kadar ki ülkesini içinden çıkılmaz bir borç sarmalına soktuğuna inanıldığı için geçen yıl görevinden istifa etmek zorunda kalan Yunanistan eski Başbakanı Yorgo Papandreo’nun dedesi Yorgo Papandreo, 1964 Haziran’ında ABD Başkanı Johnson’a "Kıbrıs Adasını hemen ‘Natolulaştırma’zsanız Kübalılaşacaktır" ikazını içeren bir mektup göndermek durumunda kalmıştır. (4) Bu mektup Rusların Sovyetler döneminden bu yana Adaya olan ilgilerini işaretlemesi bakımından önemlidir. Türkiye açısından bu işaretlemeden daha önemli olan ise, bir NATO ülkesi Başbakanının Johnson’a gönderdiği uyarı mektubuyla hemen hemen aynı günlerde, Johnson’un sorunu çözmeye çalışmak yerine bir başka NATO üyesi ülke Başbakanına hiç de diplomatik olmayan bir üslupla mektup gönderip Kıbrıs hakkında tekdirde bulunmasıdır. (1960’ların ilk yarısında Kıbrıs’ta çatışmaların şiddetlenmesi ve Rum Kesiminin silahlanmaya karar vermesi üzerine 2 Haziran 1964’te Türkiye Cumhuriyeti Kıbrıs Adasına çıkarma yapma kararı almıştır. Bunun üzerine ABD Başkanı Johnson 5 Haziran 1964’te Türkiye Başbakanı İsmet İnönü’ye Ada hakkında diplomatik teamüllere uymayan son derece sert ve kaba ifadelerin bulunduğu bir mektup göndermiştir. Bu mektup üzerine İnönü, 21 Haziran’da ABD’ye gidip Johnson’la bizzat görüşmüştür. Mektup Türkiye diplomasi tarihi açısından önemlidir.) Türk dış politikasının karar mercileri gelecek karşısında tarihi mirasların bu tür veçhelerini de dikkate almakla yükümlüdürler.

Güney Kıbrıs Rum Kesimi (GKRK) 1 Temmuz’dan itibaren AB dönem başkanlığını üstlenmiştir ama devlet başkanı Dimitris Hristofyas, Moskova’da "Avruapa’nın kızıl koyun"u olduğunu bizzat kendisi itiraf etmiştir. (5) Gerçekten de Hristofyas, Soğuk Savaş döneminde Moskova Sosyal Bilimler Enstitüsü ve Sosyal Bilimler Akademisi’nde eğitim görmüş, eşi ile Moskova’da tanışmış, iyi derecede Rusça bilen ve Küba’da doğduğunu düşünecek kadar Castro ve Che Guevara hayranı bir liderdir. Hristofyas’ın Moskova’ya olan yakınlığı, hatta yayımlanan Wikileaks belgelerine göre NATO’ya karşı gelmekten gizli gizli zevk alması ve son dönem Rusya-Rum Kesimi ilişkilerinin seyri göz önünde bulundurulduğunda Papandreou’nun korkusunun gerçekleştiği söylenebilir. Rumlar son dönemde Rusya’nın hemen hiç bir talebini geri çevirmemektedir. Dönem başkanı bulundukları AB’nin uluslararası toplumla birlikte aldığı Suriye’ye yaptırım uygulanması yönündeki kararlara riayet etmeyen Rusya’nın, Esed yönetimine silah taşıyan gemilerine bile geçiş izni vermektedirler. En son Ocak 2012’de 60 ton silah ve askeri mühimmat taşıyan bir Rus kargo gemisi, AB’nin silah ambargosu çerçevesinde durdurularak limana çekilmiştir. Ancak bir müddet sonra Rus gemisi Kıbrıs Rum Kesimi yetkililerini rotasını değiştirdiğine ikna ederek yoluna devam etmiştir. (Oysa AB’nin ambargo kararı çerçevesinde Rum Kesiminin bu gemiye el koyması gerekirdi.)

Rum Kesimi-Rusya ilişkilerinde asıl önemli nokta olan parasal alış verişi bir sonraki paragrafa bırakarak AB-Yunanistan-Rum Kesimi-İsrail-Rusya arasındaki ilişkileri biraz daha ayrıntılandıralım. Son dönemde yapılan çalışmalarla Kıbrıs, Suriye, Lübnan ve İsrail arasında kalan Leviathan bölgesinde yaklaşık 3.45 trilyon metreküp doğalgaz ve 1.7 milyar varil petrol bulunduğu tespit edilmiştir. Bu rakamlara Kıbrıs, Girit ve Mısır arasında uzanan Nil deltasında tespit edilen hidrokarbon yatakları da eklenince Doğu Akdeniz’deki tespit edilmiş toplam hidrokarbon miktarı yaklaşık 60 milyar varil petrole, bu da yaklaşık 3 trilyon dolar değerine ulaşmaktadır. Eğer açıklanan bu rakamlar doğru ise, Doğu Akdeniz hidrokarbon yatakları bakımından dünyanın en zengin bölgelerinden birisi olacaktır. Doğu Akdeniz’de saptanan hidrokarbon rezervleri tek başına Avrupa’nın 30 yıllık hidrokarbon ihtiyacını karşılamaya yetmektedir. Politik açıdan bunun en önemli sonucu Avrupa’nın Rusya’ya olan bağımlılığını ciddi oranda azaltmasıdır. Rusya bu nedenle hemen harekete geçerek Gazprom aracılığı ile Kıbrıs ve İsrail açıklarında çıkarılacak gazın Avrupa’ya ulaşımını temin edecek bir boru hattının inşası için Yunanistan ve Kıbrıs nezdinde teklif sunmuştur.(6) Ayrıca Gazprom yöneticileri Avrupa tekellerinin etkilenmemesi için İsrail nezdinde de girişimlerde bulunmuş ve bölgedeki hidrokarbon yataklarının denetiminde söz sahibi olmak istediklerini açıkça dile getirmekten çekinmemişlerdir.(7) Bir enerji merkezi olmak isteyen ülkemizin Doğu Akdeniz’in gittikçe ısınan enerji piyasasında nerede durduğunu iyi hesap etmesi sadece Türkiye için değil yavru vatan Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti (KKTC) için de bir zorunluluktur.

AB dönem başkanı olarak Kıbrıs Rum Yönetimi de diğer AB üyesi devletler gibi ciddi bir ekonomik krizle boğuşmaktadır. Rumlar AB’nin oluşturduğu kurtarma fonuna başvurmamak için uzun bir süre direnmelerine rağmen Haziran 2012’de pes etmiş ve fona başvuruda bulunmak zorunda kalmışlardır. Rum Kesimi fondan alacağı paralarla ciddi bir borç yükü altında bulunan bankalarını kurtarmayı hedeflemektedir. Bu mali kriz sarmalından kurtulmak isteyen Güney Kıbrıs Rum Kesimi çeşitli arayışlar içerisine girmiş, Sovyetler döneminden bu yana ikili ilişkilerinin iyi olduğu Rusya’ya başvurmuştur. Bu başvuru üzerine Rusya geçen yılın Aralık ayında Kıbrıs Rum Kesimine piyasadan daha düşük bir faiz oranıyla (yıllık 4,5) 2,5 milyar avro borç vermiştir. Rusya’nın Rum Kesimine yeniden borç vermesi gündemdedir. Rusya ile Rum Kesimi arasındaki bu ekonomik ilişkiler o kadar ileri gitmiştir ki Rus gazeteleri Rum Kesimini batmaktan kendilerinin kurtardığını yazarken, İngiliz the Guardian gazetesi de Güney Kıbrıs Rum Kesiminin Rusya’nın sömürgesi haline dönüştüğünü yazmıştır.(8) 26 Ocak 2012’de yine the Guardian’da çıkan bir habere göre Güney Kıbrıs’ın liman şehri Limasol’un Rus okulları, Rusça yayın yapan radyo istasyonları; kefir, votka ve kürk mantolar satan dükkânları ile Rusya’nın bir parçası haline dönüşmüş ve şehir artık “Limasolgrad” olarak anılmaya başlamıştır.(9)

800 bin nüfuslu Güney Kıbrıs’ta büyük çoğunluğunu Sovyetlerin dağılmasıyla buraya göç etmiş Pontus Rumlarının oluşturduğu 60 bine yakın Rusça konuşan insan yaşamaktadır. Ülkedeki yabancı yatırımların üçte birinden fazlası Rus kaynaklıdır. Güney Kıbrıs’taki birçok kıyı ötesi (off-shore) şirkette büyük miktarlarda Rus sermayesi bulunmaktadır. Ülkede kurumlar vergisinin çok düşük düzeyde olması (%10) Rus yatırımcıları cezbeden en önemli faktördür, ancak Rus mafyası da gevşek ekonomik yapıyı iyi değerlendirip adayı bir para aklama merkezi olarak kullanmaktadır. Özellikle gayrimenkul sektörü ülkedeki Rus varlığına çok şey borçludur. Kriz dolayısıyla evlerini satmak durumunda kalan Avrupalıların evlerini genellikle Rus zenginler almıştır. Rus işadamı ve politikacıların yarısının Adada evi olduğu tahmin edilmektedir. Rusya başta Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi olmak üzere bütün uluslararası platformlarda GKRK’nin arkasında yer almaktadır.

Öte yandan Yunan doğalgaz şirketi DEPA ve dağıtım kurumu DESPA Gazprom’a olan borçlarını ödemekte zorlanmaktadır. Biriken borç nedeniyle Rusya, Yunanistan’a gaz vermeyi keserse Yunanistan elektrik de üretemeyecek duruma gelecektir. Krizin kucağındaki bu iki kardeş ülke AB’den, özellikle Almanya’dan sert eleştiriler alınca soluğu Rus gazında/parasında ve İran petrolünde almıştır. Rusya-İsrail-Yunanistan-Rum Kesimi ekseninde AB’den ve diğer bloklardan bağımsız ilginç bir ilişki gelişmektedir. Yunanistan Başbakanı Samaras, Ağustos ayı sonundaki Fransa gezisi öncesinde, Le Monde’a verdiği demeçte soru üzerine ülkenin güvenliğine zarar gelmeyecek ve çıkarlarını tehdit etmeyecek şekilde Ege Denizi’ndeki bazı adalardan ekonomik olarak istifade edebileceklerini, amaçlarının adaları satmak değil Yunanistan’ı ayakta tutabilecek mali bir kaynak bulmak olduğunu ifade etmiştir. İsrail’den sızan haberlere göre bu demeç üzerine Savunma Bakanı Ehud Barak, İsrail donanmasının eğitim faaliyetleri için Ege’de bir Yunan adasının satın alınması veya kiralanması konusunu değerlendirmesini resmen talep etmiştir. Doğrulanmamakla birlikte Türkiye’nin bu konu üzerine ciddiyetle eğilmesi gerekmektedir. Rusya bu gelişmeler karşısında rahatsızlık belirtmediğine göre, ABD ve NATO müttefiki İsrail’in Azerbaycan’dan Yunanistan’a dek Doğu-Batı yönünde yatay olarak kendisinin sıcak denizlere inebileceği tüm Güney boyunca varlık gösterip güçlü ilişkiler geliştirmesine ve silahlanmasını daha geniş bir coğrafyaya yaymasına ses çıkarmıyor demektir.

Rusya’nın Sıcak Denizlerdeki Nakit Makinası: Türkiye

Rusya’nın bir başka Doğu Akdeniz ülkesi olan Türkiye ile ilişkileri bu alanda yazılmış yetkin eserlere bırakılarak bir iki önemli noktanın altı çizilecektir. Dış politikada olduğu gibi enerji konusunda da Türkiye son yıllarda önemli atılımlar yapmış ve enerji merkezi bir ülke olmayı hedeflemiştir. İyi planlanmış, ısrarcı politikalarla Türkiye’nin bu hedefine ulaşması mümkündür. 2009 yılında, daha Doğu Akdeniz’deki petrol ve doğalgaz yatakları keşfedilmeden önce yayımlanan bir eserde vurgulandığı gibi, Türkiye başta Orta Doğu ve Hazar havzası olmak üzere yeryüzünde ispatlanmış petrol rezervlerinin %72.7’sinin ve doğalgaz rezervlerinin ise %71.8’inin bulunduğu bir coğrafyanın parçasıdır (Doğu Akdeniz’de ispatlanan rezervlerle birlikte bu oranlar daha da yükselmiştir.) (10) Ancak şu anda Türkiye gerek doğalgaz gerekse petrol bakımından Rusya’ya bağımlı durumdadır. Özellikle doğalgazda Rusya’ya %60’ları aşan bir bağımlılık söz konusudur. Mersin Akkuyu’ya inşaa edilecek nükleer enerji santralinin de Ruslar tarafından yapılacağı düşünüldüğünde, büyük çoğunluğunu ihraç ettiğimiz enerjide Rusya’ya olan bağımlılığımız toplamda %50’yi aşacaktır. Elektrik üretimimizin bir kısmını da doğalgaza endeksli hale getirdiğimiz göz önünde bulundurulduğunda ise bu bağımlılığın Rusya söz konusu olduğunda elimizi kolumuzu bağlayacağı aşikârdır.

Enerji ve Dışişleri Bakanlıkları, ilgili diğer bakanlıklar ve özel sektör temsilcileri ile el ele verip enejideki Rusya bağımlılığımızın önüne geçmek zorundadır. Zira bu bağımlılık dış politikada hareket kabiliyetimizi sınırlandırmaktadır. Bütün dinamizmine rağmen, Türk Dış politikası Orta Asya ve Kafkasya’daki kardeş ülke ve toplulukları Rusya’ya terk etmiştir. 2008’deki Gürcistan meselesinden sonra iyi ama eksik hesaplanmış Ermenistan açılımında, Rusya gerekirse Azerbaycan gibi kardeş bildiğimiz bir ülkeyi bile bize karşı kullanabileceğini göstermiş ve girişimimizin akim kalmasını sağlamıştır. Rusya’nın Kıbrıs söz konusu olduğunda da takındığı tutum Sovyetler döneminden bu yana ortadadır. 2004 yılında, Türkiye’nin sorunun çözümüne en yakın olunduğuna inandığı bir dönemde, Rusya Rum Kesimi’nin hayırcı tutumunun yanında yer alarak müttefikini terk etmemiştir. En son Güney Kıbrıs Rum Kesimi ile Akdeniz’de petrol ve doğalgaz arama konusunda yaşadığımız gerilimde Rusya’nın İsrail’e benzer bir şekilde (yoksa İsrail ile birlikte mi demeliydik!) Rumların petrol ve doğalgaz aramalarına gerekirse Rus ordusunun imkânları ile kalkan olacaklarını açıklaması Rusya ile ilgili dış politika tasavvurlarımızda unutmamamız gereken bir açıklamadır.

Sonuç

Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ikinci kez devletin başına geçmeden hemen önce, Rusya Başbakanı sıfatıyla Rossiiskaya gazetesine yazdığı "Güçlü Olmak Rusya’nın Milli Güvenliğinin Teminatıdır" başlıklı bir makalede, ülkesinin önümüzdeki on yıl boyunca takip edeceği silahlanma programı ve hedefleri konusunda oldukça açıklayıcı bilgiler vermiştir. Buna göre Rusya önümüzdeki on yıl boyunca silahlanmaya 23 trilyon ruble, yani ortalama 770 milyar dolarlık (yaklaşık 1 trilyon 379 milyar Türk Lirası [ bizim 2012 yılı bütçemiz 350 milyar lira olarak mı hesaplanmıştı!])bir fon ayıracaktır. Bu fon kapsamında Rusya nükleer başlıklarla donatılmış 20 adet modern denizaltı; yaklaşık 100 adet çeşitli özelliklerde askeri uzay aracı, beşinci nesil savaş uçakları da dâhil olmak üzere 600 adet modern savaş uçağı, yaklaşık 400 adet karada ve/veya denizde kunuşlanabilecek özelliklerde kıtalararası balistik füze ve bu füzelerle ilgili sistemler, 50’ye yakın çeşitli sınıflarda ve kapasitede savaş gemisi, 2300 adet modern donanımlı tank, 29 tümeni kapsayacak şekilde tasarlanacak S-400 hava savunma sistemi, çeşitli modellerde ve donanımlarda yaklaşık 1000 adet helikopter (Türkiye’nin 50 adet taarruz helikopteri olsa PKK terör örgütü operasyon kabiliyetini büyük ölçüde yitirirdi), yaklaşık 40 adet Mityaz adıyla bilinen füze savunma sistemi, 2000 adet modern teknoloji ile donatılmış kendinden güdümlü topçu sistemi ve 10 tugay askeri desteklemek üzere tasarlanacak 500 km menzilli İskender-M füze sistemi imal edecek. Yapımı hedeflenen bu silahlar Rus ordusunun mevcut silahlarına ekelenecek unsurlardır. Hepsi birden düşünüldüğünde Rusya, 2020’li yılların başında ABD ile birlikte dünyadaki en büyük askeri güç olacaktır.

Bu hedeflerinin yanısıra Rusya 2008 yılından bu yana ordusunu profesyonelleştirmeyi sürdürmektedir. Yukarıdaki hedeflerlerle birlikte 2020’li yılların başında Rus ordusunun mevcudunun 1 milyona, bu mevcudun da en az 700 bininin profesyonel asker olmasına çalışılmaktadır. Bu hedefler gerçekleşirse 10 yıl sonra, bölgemize olan yakınlığı ve enerji havzalarına olan hâkimiyeti ile dünyanın en gelişmiş ordusu veya en gelişmiş ikinci ordusu Kuzey semalarımızı süslüyor olacaktır. En az 80 yıllık daha doğalgaz rezervi olduğu hesaplanan Rusya’nın kasasında bu hedefleri yerine getirecek kadar para vardır.

Türkiye hayallerini kurduğu 2023’te Doğu Akdeniz’den Orta Doğu’ya; geleneksel kardeşimiz Azerbaycan’dan, geleneksel “düşmanımız” Yunanistan’a değin uzanan sıcak denizler coğrafyasında işte böyle bir güçle birlikte politika üretmek durumunda kalacaktır. Enerji kaynakları bakımından kendisine olan bağımlılığımız göz önüne alınınca Doğu Akeniz, Orta Doğu, Orta Asya, Kafkaslar ve Rus gaz ve petrol borularıyla ilmek ilmek örülmüş Balkanlar coğrafyasına hangi devletin iradesinin yansıyacağı herhalde bellidir.

RUS VE AMERİKALI SERİ KATİL Andrei Chikatilo VE Ted Bundy’NİN FİLMOGRAFİK ÖYKÜSÜ (VİDEO)


Suriye ile Jet Krizi, Rusya’nın Rolü ve Türk Dış Politikası


Suriye ile Jet Krizi, Rusya’nn Rol ve Trk D Politikas.pdf

Atatürk’ün gece vakti habersiz misafirliğe gitme nedeni… inanılmaz!


"İcra eden, tatbik eden, karar verenden daima daha kuvvetlidir." Mustafa Kemal Atatürk

Kaynak:Prof. Herbert Melzig Atatürk’ten Neşredilmiş Hatıralar-İstanbul Ekspress Gazetesi, 1952 Tefrika

Stalin’in Sovyetler Birliği’nin başında olduğu dönemler… Sovyetlerin Ankara Büyükelçisi ünlü bir diplomat Karakan… 1917 Ekim Devrimi’nin yıldönümlerinden birinin sabahında Stalin, son derece sivri, anlamsız ve onur kırıcı bir demeç veriyor. Bu demecinde aynen şunları söylüyor:
"Herkes bilsin ki, Rus Milleti; Boğazlarla, Ardahan’ı ele geçirmekten asla vazgeçmeyecektir. Çok yakın bir zamanda bu davalarımızı halletmiş olacağımızı şimdiden müjdeliyorum…"

Aynı gece Ankara’da Sovyet Büyükelçiliği’nde de ihtilalin yıldönümü kutlamaları yapılıyor. Cumhurbaşkanımız Mustafa Kemal Atatürk, gece yarısına doğru Stalin’in bu densiz demecinden haberdar oluyor ve maiyetine emrediyor:

"Arabaları hazırlayın gidiyorum."

"Paşamız bu saatte nereye gidecekler?"

" Sovyet Sefareti’ne."

Mahiyetin etekleri tutuşur çünkü olayı kavrarlar, içlerinden birisi Atatürk’e:

"Paşa hazretleri nasıl olur? Protokolsüz mü? Siz devlet başkanısınız, protokolsüz nasıl gidersiniz?"

"Ben protokol falan dinlemiyorum çocuk. Stalin vatanımın topraklarına göz dikmiş, sen bana protokolden söz ediyorsun. Hazırlayın arabaları." diye cevap verir.

Büyük önderimiz ve arabalar hazırlanır. Atatürk ve maiyeti, Sovyet sefaretinin kapısına dayanır. Ulu önderimiz yüzü asık bir şekilde yukarı çıkar ve o sırada sefarette büyük bir balo vardır. Atatürk kendisini karşılayan Büyükelçi Karakan’ı görünce:

"Merhaba Karakan" der ve aynı sert ifadeyle devam eder. "Rahatsız ettik ama sen benim şahsi dostumsun, kusurumuza bakmazsın. Bir hususu esasından anlamaya geldim."

"Emredin Sayın Başkan"

"Ajanstan öğrendiğime göre, başbakanınız Stalin, Ardahan’la Boğazları istemiş, kararı katiymiş… Pek yakın bir gelecekte bu kararını uygulayacakmış. Tam böyle söyleyip söylemediğini bilemem ama buna benzer şeyler söylemiş. Tabii ki bu nutkun da bir sureti sende vardır. Getir bakalım şunu da işin aslını faslını iyi anlayalım."

Stalin’in nutku getirilir. Atatürk metnin o kısmını yanındakilere kelime kelime tercüme ettirir. Nutuk ajanstan geçen metin ile aynıdır. Atatürk sorar:
"Karakan, sefaret telsizinden derhal Stalin’i bulduracaksın. Bu beyannatından vazgeçip geçmediğini sorduracaksın. Başbakanın tükürdüğünü yalayacak, yalamazsa ben yapacağımı bilirim. Bu cevap bu gece gelecek çünkü benim senin başbakanından daha önemli kararım var. İstediğim cevabıalmadan sefaretinizden dışarı adım atmam. Eğer cevap istemediğim şekilde gelirse bil ki buradan çıkıp doğru Rus sınırına gideceğim…"

Karakan çaresizlik içinde telsizin başına koşar ve Atatürk’ün söylediklerini aynen nakleder. Stalin’den gelen cevap büyük önderimizi tatmin eder çünkü cevapta aynen şöyle söylenmektedir. "Stalin sürçü lisan eylemiştir. Boğazlar’la Ardahan’ı almak gibi bir arzusu katiyetle yoktur…"

Atatürk cevabı okuduktan sonra Rus Büyükelçisi Karakan’a hitaben; "Karakan seni geri çağırırlar ve yaşatmazlar. Uzun süredir tanışıyoruz, istersen bize iltica et."

Karakan bu teklife olumsuz cevap verir ve cevabı telgraftan hemen sonra bir telgrafla geri çağrıldığını açıklayarak: "Teşekkür ederim. Sizi tanımış olmam bile kafidir ancak memleketinizdeki vazifem sona ermiştir. Yarın hareket edeceğim."Atatürk fazla ısrar etmez ve Çankaya’ya döner.

On gün sonra şöyle bir haber gelir. Sovyetler Birliği’nin eski Ankara Büyükelçisi Karakan fırında yakılmak suretiyle idam edilmiştir.

Devlet adamı söylentiye bile tahammül edemeyip,Rus Konsolosluğun basıp hesap sorarken,şimdikiler altın tepside sunuyorlar binbir emekle meydana getirilen memleketin değerlerini…Rahmetli Atatürk Diyarbakır’ı kapsayan Kürt devleti haritasını görseydi o haritayı, çizenlere duvara asanlara, yayınlayanlara ve de bu duruma aldırmayanlara yedirirdi!

Şahin Erkenez

Başbakan Erdoğan’ın Moskova Ziyareti: Beklentiler ve Sonuçlar


Doç. Dr. İlyas Kemaloğlu ORSAM, Avrasya Danışmanı

Başbakan Recep Tayip Erdoğan’ın 18 Temmuz 2012’de gerçekleştirdiği Rusya ziyareti öncesinde görüşmelerin gündemini gaz fiyatları ile Suriye sorununun teşkil edeceğini belirten Rus uzmanlar, ilk konuda tarafların anlaşmaya varmalarının mümkün olmadığı, ikinci konuda ise imkânsız olduğu görüşündeydiler. Görüşme sonrasında iki liderin yaptığı açıklamalara bakıldığında Rus uzmanların çok da haksız olmadığını görüyoruz. Ziyaretin belki de en önemli sonucu, Rus Türk yetkililerin Suriye de dâhil olmak üzere Orta Doğu’daki gelişmelerle ilgili tutumlarındaki farklılıklara rağmen ikili münasebetleri geliştirme konusunda kararlı olduklarını bildirmeleri olmuştur.

Türk-Rus Münasebetleri: Bavul Ticaretinden Stratejik Ortaklığa

Sovyetler Birliği’nin kuruluşunun da yıkılışının da Türkiye Cumhuriyeti için bir takım olumlu getirileri olmuştur. 20. yüzyılın başında Sovyetlerin Türkiye’ye maddi destekte bulunması ve Sovyetlerin yardımıyla Türkiye’de tekstil ve sanayi fabrikalarının kuruluşu, Atatürk Türkiyesi’nin ekonomisi için büyük önem arz etmiştir. Sovyetlerin yıkılışı ise Türk dış politikası için alternatifler yaratmış, açılan yeni pazarlar sayesinde Türk ekonomisi güçlenmiş, Türkiye adeta bölgesel güç hâline gelmiştir.

Sovyetlerin yıkılışından sonra bavul ticareti ile gelişmeye başlayan Türk-Rus münasebetleri, günümüzde Türk yetkililerince “stratejik ortaklık” olarak adlandırılmaktadır. Rus yetkililer, “stratejik ortaklık”tan bahsetmenin daha erken olduğu görüşünde olsalar da Türk-Rus münasebetleri, Batı’yı kıskandıracak düzeyde gelişmektedir. Her geçen sene artan ticaret hacmini (yaklaşık 40 milyar dolar) taraflar, en yakın zamanda 100 milyar dolara çıkarma konusunda kararlıdırlar. Türkiye’yi ziyaret eden Rus turistlerle Rusya’daki Türk şirketlerin sayısında da ciddi artışlar söz konusudur. Enerji alanında iki ülke arasında geliştirilen işbirliği de dikkat çekmektedir. Güney Akım başta olmak üzere yeni projeler hayata geçtiğinde, Rus enerji kaynaklarının Avrupa’ya ihracatı konusunda Türkiye, en büyük transit ülke konumunda olacaktır. Dolayısıyla Türkiye’nin enerji alanında Rusya’ya bağımlılığı gündeme getirilse de bu bağımlılık tek taraflı değildir. Nükleer santralin inşaatı ile ilgili çalışmaların başlatılması, vizelerin kaldırılması ve uydu sistemleri alanında yapılan ortak çalışmalar ikili münasebetleri yeni bir boyuta taşımıştır. Netice itibarıyla uluslararası bazı sorun ve gelişmelerle ilgili iki ülkenin farklı tutumlar içerisinde olmalarına ve PKK ile Kıbrıs meseleleri gibi Rusya’nın Türkiye’nin bazı “isteklerini” yerine getir(e)memesine rağmen günümüzde Türk-Rus münasebetleri hızla ve çok yönlü olarak gelişmektedir.

Başbakan Erdoğan’ın Rusya Ziyareti: Beklentiler ve Sonuçlar

Moskova Antlaşması’nın imzalanmasının 90. yıldönümünde (2011), Türk-Rus münasebetleri, “zirve dönemi”ni yaşamıştır. Artan diplomatik münasebetlerle geliştirilen projeler, Vladimir Lenin ile Mustafa Kemal dönemindeki Türk-Rus yakınlaşmasını hatırlatıyordu. Ancak 2012 yılı, Türk-Rus münasebetleri açısından iyi başlamamıştır. NATO’nun Türkiye’de yerleştirmek istediği füze radar sistemleri ile Orta Doğu’daki sorunlarla ilgili Moskova ile Ankara’nın farklı politikalar izlemeleri ve farklı cephelerde yer almaları, Türk-Rus münasebetlerini olumsuz etkileyebilecek gelişmelerdir. Bu bağlamda 20. yüzyılın başındaki senaryonun tekrarlanmasından dahi korkuluyordu (20. yüzyılın başındaki yakınlaşmayı, II. Dünya Savaşı öncesinde bozulan münasebetler takip etmiştir.) Ancak Başbakan Erdoğan’ın son ziyaretinin de gösterdiği gibi, görüşmelerin gündemini teşkil eden konularda ortak görüşe varılamamasına rağmen, bu konular Türk-Rus münasebetlerine zarar vermediği gibi, taraflar bu münasebetlerin geliştirilmesine de önem vermektedirler.

Ziyaret öncesinde hem Türk hem Batı basınında Başbakan Erdoğan’ın Vladimir Putin’i Suriye konusunda ikna etmeye çalışacağı yazılmıştır. Ancak Erdoğan’ın bu amacına ulaşamadığını söylemek mümkündür. Sonuç önceden tahmin edildiğinden dolayı bu husus, bir hayal kırıklığı da yaratmamıştır. Tarafların Suriye konusunda anlaşmaya varamamalarının ise birçok nedeni mevcuttur. En başta her iki ülke de Suriye konusunda “geri adımların atılmasını engelleyen” açıklamalarda bulunmuş ve ona göre siyaset izlemişlerdir. Diğer taraftan Putin’in Suriye tutumunu değişmesini sağlayacak Erdoğan’ın elinde bir teklif yoktur. Rusya’nın Suriye’ye yönelik politikası da Putin’in tutumunu değiştirmesini engellemektedir. İki ülke arasındaki tarihî bağlar, Suriye ile geliştirilen ticari ve askerî işbirliği, Suriye’deki gayriresmî askerî deniz üssü, Moskova’nın Suriye’deki rejimin değişiminden ve radikal İslamcıların iktidara gelişiminden duyduğu kaygı, Putin ile Esad arasında kurulan samimi şahsi ilişkiler, Rusya’nın Suriye olaylarını “özgürlük ile diktatörlük arasındaki mücadele” olarak değil de iktidar kavgası olarak algılaması gibi etkenler, Rusya’nın Suriye siyasetini belirleyen faktörlerin başlıcalarıdır. Dolayısıyla Rusya’nın geri adım atması ve Başbakan Erdoğan’ın Putin’i Suriye konusunda ikna etmesi beklenemezdi. Hatta tam tersine konuyla ilgili Erdoğan’ın açıklamaları, Rus yetkilileri memnun etmiş olmalıdır. Zira Erdoğan, aynen Rus yetkililer gibi, Suriye’nin geleceğini Suriye halkının belirlemesi gerektiğini dile getirmiş ve böylece Rus yetkililerin açıklamalarına benzer bir açıklamada bulunmuştur.

Beklenenin aksine ve Enerji Bakanı Taner Yıldız da Başbakan Erdoğan’ın heyetinde olmasına rağmen Rusya’dan alınan gazın fiyatı konusu (en azından açıklamalardan anladığımız kadarıyla) gündeme gelmemiştir. Bilindiği gibi Türkiye, Rusya’dan iki boru hattından gaz ithal etmektedir. Bunlardan ilki, Batı Hattı (6 milyar metre küp), ikincisi ise Mavi Akım’dır (24 milyar metre küp). Batı Hattı ile ilgili anlaşma, 2011’de sona ermiş ve taraflar fiyat konusunda anlaşamadıklarından dolayı anlaşmaya şimdiye kadar uzatılmamıştır. Ankara’nın bu konuda Moskova’ya baskı yapması için aslında elinde önemli kozları vardır. Bu anlaşmanın uzatılmaması, Türkiye’nin gaz sorunu yaşamasına da sebep olmayacaktır. Zira Mavi Akım’dan gaz ithal edilmeye devam edilecektir. Ayrıca Türkiye, İran, Cezayir ve Azerbaycan’dan da gaz almaktadır. Kaldı ki, anlaşmanın sona ermesiyle Türkiye “al ya da öde” uygulamasından da kurtulmuştur. Şimdi ise Türkiye’nin yeni şartlarda ve yeni fiyatlardan bir anlaşmaya varmasının ihtimali, yüksektir. Türkiye, gerek nükleer santral, gerekse de Güney Akım projesi konusunda Rusya ile işbirliğine gitmiştir. Moskova, Batı Hattı’ndan da Türkiye’ye gaz ihracatını devam ettirmek istemektedir. Dolayısıyla fiyat indirimi, kaçınılmaz görülmektedir.

Netice itibarıyla Başbakan Erdoğan’ın Moskova ziyaretinin sorunlu konular açısından önemli bir getirisi olmamıştır. İki lider, Suriye’deki gelişmelerle ilgili bilgi (belge değil !?) alışverişinde bulunmuş, ancak kendi tutumlarını savunmaya devam etmişlerdir. Sevindiren husus ise, söz konusu sorunlu meselelerin gittikçe gelişen Türk-Rus münasebetlerine zarar vermemiş olmasıdır. Doğru olanı da budur. Zira Türk-Rus münasebetlerinin gündeminde de Suriye sorununa yer yoktur ve olmamalıdır da. Ancak münasebetlerdeki başka sorunlar (gaz fiyatı, sebze-meyve ihracatındaki bazı sorunlar, Rusya’nın PKK’yı terör listesine dâhil etmemesi, ticaret hacmindeki dengesizlik vs.) da görmemezlikten gelinmemelidir. Çünkü bu sorunlara önem verilmediği takdirde, uzun vadede bunlar gerçek bir “Stratejik Ortaklık”ın önündeki en büyük engeller hâline gelecektir.

İLLUMİNATİ DENEYLERİNE SON GAZ DEVAM EDİYOR !


Rusya’nın Sverdlovk bölgesi Yekaterinburg-Nijni Tagil yolu yakınlarında fıçılar içerisinde deney amaçlı kullanıldıkları düşünülen 248 adet cenin bulundu.

Rusya’da şok etkisi yapan gelişme, yerel vatandaşların tesadüfen fıçılara ulaşması ile ortaya çıktı. Görgü tanıkları boş alana atılan fıçıların kapaklarının açıldığı ve ceninlerin yerlere saçıldığını kaydetti.

Vakayla ilgili basına açıklama yapan İçişleri Bakanlığı Sverdlovsk Bölge sözcüsü Valeri Gorelih, güvenlik görevlilerinin bölgeye giderek incelemelerde bulunduğunu belirtti. Gorelih bölgede bulunan cenin sayısının 248 olduğunu söyledi.

Soruşturma Komisyonu’na bağlı bilirkişi uzman ve savcıların da bölgeye hareket ettiği kaydedilirken, ceninlerin üzerlerindeki tabelalarda hastane oda ve annelerin isimlerinin yazılı olduğu ifade edildi.

Resmi FM radyosuna konuşan polis sözcüsü Gorelih, “Gerçekten de korkunç bir olay. Meslektaşlarımız kimler tarafından ve hangi hastaneden bu ceninlerin ormanlık alanına bırakıldığını titizlikle araştırıyor. Ceninlerin yaşlarını araştırıyoruz. Ayrıca da bu suç niteliğindeki ihmalkarlığı kimin yaptığını da inceliyoruz.” dedi.

Ceninlerin bulunduğu Nevyanski kent Emniyet Müdürlüğü yetkilileri, “Muhtemelen ceninler diğer bölgelerden veya komşu Yekaterinburg’tan getirildi. Şehrimiz küçük ve bu kadar fazla kürtaj ve ölü çocuk olamaz.” şeklinde konuştu.

Sverdlovsk Bölge Başbakan Yardımcısı Vladimir Vlasov ilk belirlemelere göre tıbbi biyolojik atıkların Yekaterinburg kentinin 3 sağlık kurumuna ait olduğunu söyledi. Vlasov, “Sanıyorum bu atıkları yok etmekle yükümlü olan kurumlar kendi sorumluluklarını yerine getirmemiş.” eleştirisini getirdi.

Türk-Rus Münasebetlerinde Suriye Faktörü


Doç. Dr. İlyas Kemaloğlu ORSAM, Avrasya Danışmanı

Suriye’deki olaylar gittikçe şiddetini arttırırken bölgesel ve küresel güçler de sorunun çözümü konusunda aynı oranda diplomatik çabalarını hızlandırmış bulunmaktadırlar. Batı kamuoyunu, “Arap Baharı”nın (şimdilik) son noktası olan Suriye’deki sorunun çözümünü Rusya’nın Beşir Esad’ı desteklemeyi bırakmasına ve Esad rejimimin gitmesine bağlamaktadır. 18 Temmuz 2012 tarihinde Türkiye Başbakanı Recep Tayip Erdoğan’ın gerçekleştirdiği Rusya ziyaretinin de gündemini Suriye’deki gelişmeler, ziyaretin sebebini de Putin’i Esad’ı desteklemekten vazgeçirme çabaları teşkil etmiştir.

Görüşmeler sonrasında yapılan açıklamalara bakıldığında Başbakan Erdoğan’ın çabalarının bir netice vermediği sonucuna varmak mümkündür. Doğruyu söylemek gerekirse, kimsenin böyle bir beklenti içerisinde olmadığı da bir gerçektir. Bunun da birkaç önemli nedeni vardır. En başta her iki ülke de Suriye konusunda “geri adımların atılmasını engelleyen” açıklamalarda bulunmuş ve ona göre siyaset izlemişlerdir. Diğer taraftan Putin’in Suriye tutumunu değişmesini sağlayacak Erdoğan’ın elinde bir teklif yoktur. Rusya’nın Suriye’ye yönelik politikası da Putin’in tutumunu değiştirmesini engellemektedir. İki ülke arasındaki tarihî bağlar, Suriye ile geliştirilen ticari ve askerî işbirliği, Suriye’deki gayriresmî askerî deniz üssü, Moskova’nın Suriye’deki rejimin değişiminden ve radikal İslamcıların iktidara gelişiminden duyduğu kaygı, Putin ile Esad arasında kurulan samimi şahsi ilişkiler, Rusya’nın Suriye olaylarını “özgürlük ile diktatörlük arasındaki mücadele” olarak değil de iktidar kavgası olarak algılaması gibi etkenler, Rusya’nın Suriye siyasetini belirleyen faktörlerin başlıcalarıdır. Dolayısıyla Rusya’nın geri adım atması ve Başbakan Erdoğan’ın Putin’i Suriye konusunda ikna etmesi beklenemezdi. Son dönemde iki ülke arasında geliştirilen işbirliği tek başına Putin’i ikna etmek için hiç şüphesiz yeterli değildir.

Rus basın ve kamuoyunun bu ziyaretten pek fazla beklentisi yoktu. Dolayısıyla gerek ziyaret öncesinde gerekse de sonrasında Rus basını ziyaretle fazla ilgilenmemiştir. Ancak Türkiye için aynı şeyi söylemek mümkün değildir. Belki de bundan dolayı ve ziyaretin “başarısız” olarak yorumlamasının önüne geçmek için Başbakan Erdoğan, yaptığı açıklamalarda Suriye’deki olaylardan ziyade çok yönlü gelişen ikili münasebetlere vurgu yapmıştır. Hâlbuki gittikçe artan ticaret hacmi (yaklaşık 40 milyar dolar), bu hacmin önümüzdeki dönemde 100 milyar dolar seviyesine çıkarma konusundaki kararlılık, enerji projeleri, nükleer santralin inşaatı, “eski ziyaret”lerin gündemiydi. Ancak her iki lider de görüşmeler sırasında ağırlıklı olarak Suriye sorununu görüşmelerine rağmen bu konulara vurgu yapmayı tercih etmişlerdir.

Bu ziyaretin belki de en önemli neticesi ise Suriye’deki olayların, Rusya ile Türkiye’nin farklı cephelerde yer almasına rağmen, Türk-Rus münasebetlerine zarar vermemiş olmasıdır. Her iki taraf da Suriye’deki gelişmelere, Türk-Rus münasebetlerinde yer verilmediğini göstermektedirler. Bunun da çok doğru bir tutum olduğunu söylemek mümkündür. Zira Türk-Rus münasebetleri, son dönemde hızla gelişse ve özellikle de Türkiye’de bu münasebetler, “stratejik ortaklık” olarak adlandırılsa da münasebetlerin daha hızlı gelişimini engelleyen zaten bir takım sorunlar mevcuttur. Ticaret hacmindeki dengesizlik, Rusya’ya sebze-meyve ihracatında yaşanan bir takım sorunlar, Rusya’nın ihraç ettiği gaz fiyatları konusunda tarafların anlaşamaması, bu sorunların başlıcalarıdır. Tarafların bu konular üzerinde de durmalarında fayda vardır. Çünkü bu sorunlara önem verilmediği takdirde, uzun vadede bunlar gerçek bir “Stratejik Ortaklık”ın önündeki en büyük engeller hâline gelecektir.

İSTİHBARAT ALANI

Sınırsız, Seçkin, Sansürsüz, Kemalist Haber Blogu

Derin İstihbarat

strateji, güvenlik, araştırma, istihbarat, komplo teorileri, mizah, teknoloji, mk ultra, nwo

İSTİHBARAT

Şifresiz Yayın!

%d blogcu bunu beğendi: