Etiket arşivi: SEÇME SAÇMALAR

HAREM AĞASI ADNAN HOCA’DAN SEÇME SAÇMALAR : Kuzey Kore ve Vietna m’da vahşet


Kuzey Kore ve Vietnam’da vahşet

Asya’daki kızıl vahşet sadece Çin ve Kamboçya ile de sınırlı kalmamış, Kuzey Kore ve Vietnam’daki komünist rejimler de kendi halklarına karşı acımasız bir terör uygulamışlardır. On yıllarca Kim Il Sung’un diktası altında yönetilen Kuzey Kore rejiminin katlettiği insan sayısının 1.5 milyon olduğu hesaplanmaktadır. Yüz binlerce insan ise Kuzey Kore’nin feci hapishanelerinde işkence görmüştür.

Komünizmin Kara Kitabı’nda, insanların hayvan muamelesi gördüğü Kuzey Kore hapishanelerinden şöyle söz edilir:

… Terim resmen kullanılmasa da söz konusu olan gerçek cezaeviydi. 2000′i kadın 6000 insan bu ceza kompleksinde, sabahın 05.30′undan gece yarısına kadar terlik, tabanca kılıfı, çanta, kemer, patlayıcı ateşleyicileri, yapay çiçekler üretmek üzere hayvanlar gibi çalışıyordu. Hamile mahkumlar korkunç bir biçimde çocuk düşürmeye zorlanıyordu. Cezaevinde doğan her çocuk kaçınılmaz olarak boğuluyor ya da boğazlanıyordu.100 Komünizmin Kara Kitabı, s.727

Kuzey Kore hapishanelerinde yaşamış bir mahkum, bu kamplarda yaşanan infazları ve işkenceleri şöyle anlatmaktadır:

İnfazları kim yürütür? Seçim, ellerini kirletmek istemedikleri zaman kurşuna dizen ya da can çekişmeyi izlemek istediklerinde ağır ağır öldüren güvenlik görevlilerinin insafına bırakılır. Ben böyle sopa darbeleriyle, taşa tutmayla ya da kürekle adam öldürülebildiğini de öğrendim. Mahkumların oyun oynayarak, silahla nişan alma yarışması yaparak, göze nişan alarak öldürüldüğü oldu. İşkenceye uğrayanların, aralarında dövüşmeye ve karşılıklı olarak kendilerini parçalamaya zorlandıkları da oldu. Gaddarca katledilmiş kişilerin cesetlerini birçok kez kendi gözlerimle gördüm: Kadınlar çok ender rahat ölürdü. Bıçak darbeleriyle doğranmış göğüsler, kürek sapıyla deşilmiş cinsel organlar, çekiçle kırılmış boyunlar gördüm. Kampta ölüm çok sıradan bir şeydir. ‘Siyasi suçlular’, hayatta kalmak için elden geldiğince çırpınır. Bunlar, biraz daha mısır ve domuz yağı elde etmek için ne olursa yapar. Yine de bu mücadeleye rağmen, her gün ortalama dört ya da beş kişi açlıktan, kazadan ya da. idam infazından dolayı ölür… Komünizmin Kara Kitabı, s.731

Kuzey Kore’deki komünist rejimin bir diğer zalimane özelliği, Darwinizm’in bir ürünü olan "öjeni" teorisini benimsemesi ve uygulamasıdır. Öjeni, -daha önce de belirttiğimiz gibi- Darwin’in kuzeni Francis Galton tarafından ortaya atılmış ve 20. yüzyılın başlarında bilimsel bir yaklaşım olarak görülmüş bir kuramdır. Öjeninin amacı, bir insan ırkındaki hasta ve sakat insanların "sterilize edilmesi" (yani toplumdan dışlanmaları), bunun yerine sağlıklı insanların ilişkiye girerek üremesinin teşvik edilmesidir. Bu sürecin sonunda, daha üstün sağlıklı toplumlar ortaya çıkacağı hayal edilmiştir. Bir teori olan öjeniyi resmi politika olarak uygulayan ilk ülke ise Nazi Almanyası’dır. Hitler, Alman toplumundaki kalıtsal hasta ve sakatları özel "sterilizasyon merkezlerinde" toplamış ve sonra da öldürmeye başlamıştır.

"Evrimi hızlandırmak" adına yapılan bu zulmün bir örneği de Kuzey Kore’nin Darwinist-komünist rejimi tarafından uygulanmaktadır. Komünizmin Kara Kitabı’nda Kuzey Kore tarzı öjeni şöyle anlatılır:

"Kuzey Koreli sakatlar ciddi bir sürgünün kurbanlarıdır. Yani bunların başkent Pyongyang’da oturmaları söz konusu olamaz. Son yıllara kadar sakatlar ailelerinin onları ziyaret edebilmeleri için varoşlardaki yerleşim yerlerine sürülürdü. Bugün ise bunlar dağlık, ücra bölgelere ya da Sarı Deniz’deki adalara gönderiliyor. İki sürgün yeri kesinlikle belirlenmiş durumda: ülkenin kuzeyinde, Çin sınırlarından fazla uzak olmayan Boucun ve Euicio. Sakatlar konusundaki bir ayrım, bu dışlama siyasetinin Pyongyang’dan başka, Nampo, Kaesong, Çongcin gibi kentlere de uygulanmasıyla yakın zamanlarda daha da şiddet kazandı. Özürlülere koşut olarak, cüceler de sistemli olarak takip edilir, tutuklanır, yalnızca toplumdan uzaklaştırmak için değil çocuk sahibi olmaktan yoksun bırakıldıkları kamplara gönderilir. Kim Cong Il "Cüce soyu ortadan kaldırılmalı" diye bizzat emir vermiştir." ( Komünizmin Kara Kitabı, s.736)

Vietnam ise, Asya’nın bir diğer kanlı komünist diktası olmuştur. Önce Fransızlarla sonra da Amerikalılarla uzun bir savaş yapan Kuzey Vietnam, 1975 yılında Güney Vietnam’ı ele geçirmiş ve tek bir birleşik komünist Vietnam ortaya çıkmıştır. Kuzey Vietnam’ın kurucusu Ho Chi Minh ve onu izleyen Vietnam yöneticileri, kendi halklarına karşı ağır baskı ve işkenceler uygulamaktan çekinmemiştir. 1975-77 yılları arasında bir dönemde rejim muhalifi bir Vietnamlının yazdığı bir mektupta ülke şöyle tarif edilir:

"Sadece Saygon’un resmi cezaevi olan Chi Hoa Cezaevi’nde, eski rejim zamanında 8 bin kişi bulunduruluyordu; bugün ise aynı cezaevine 40 bin kişi tıka basa doldurulmuş bulunuyor. Mahkumlar sıkça açlıktan, havasızlıktan, işkence altında veya intihar ederek ölüyor… Vietnam’da iki tür cezaevi vardır; resmi cezaevleri ve toplama kampları. Bu sonuncular sık ormanların arasında kaybolmuştur; mahkumlar müebbet zorunlu çalışmaya hükümlüdür, hiçbir zaman yargılanmaz ve hiçbir avukat onların savunmasını üstlenmez." Komünizmin Kara Kitabı, s.753

Benzer zulümler, 1975′te Vietnam tarafından işgal edilen ve ardından komünist bir rejimle yönetilmeye başlayan Laos’ta da yaşanmıştır. Hindiçini’nin ortasında yer alan bu fakir ülkede gelişen "Pathet Lao" komünistleri, iktidara geldikten sonra pek çok "rejim muhalifi"ni baskı altına almışlar, on binlerce Laoslu ise rejimin baskısı nedeniyle mülteci durumuna düşmüştür.

Maoculuk Tehlikesi Sürüyor

Asyalıların tarihi geleneğinde sertlik vardır. Özellikle Uzakdoğu Asya, tarih boyunca şiddetli çatışmaların, kan davalarının, vahşi intikamların yurdu olmuştur. Bu geleneğin üzerine komünizm gibi şiddeti ve vahşeti meşru gören, hatta gerekli sayan bir ideoloji eklenince, sonuç tam bir felaket olmuştur. Darwinizm’i temel alan, dolayısıyla insanı çatışarak kan dökmeye mahkum bir hayvan türü olarak gören komünizm, Uzakdoğu Asya’nın pirinç tarlalarını birer ölüm tarlası haline getirmiştir. Dahası, Uzakdoğu Asya’da komünizmin medeniyet ve kültür düşmanlığı daha ileri boyutlara varmış, cehaleti, çirkinliği, tekdüzeliği ve düşünmemeyi makbul gören, medeniyet yerine hayvanca yaşamayı tercih eden korkunç bir ideoloji ortaya çıkmıştır.

İşin ilginç yanı, böylesine zalim ve ilkel bir ideolojiyi körü körüne benimseyen ve bunu dünyanın diğer ülkelerine yaymaya çalışan pek çok örgütün ve akımın var olmasıdır. Bugün dünyanın farklı ülkelerinde pek çok Maocu terör örgütü veya ideolojik grup faaliyet halindedir. Maocular, Sovyetler Birliği’nin çökmesini, "komünizmin yanlış bir yorumunun iflas etmesi" gibi göstermekte ve bu çöküşle birlikte Maoizm’in haklı çıktığını iddia etmektedirler. Mao’nun korkunç vahşetlerini, cinayetlerini, kıtlıklarını, zalimliklerini tamamen göz ardı ederek, bu karanlık ideolojiyi sözde dünyanın geleceği için tek alternatif gibi göstermeye çalışmaktadırlar. Özellikle az gelişmiş ülkelerde örgütlenen Maocular, "Üçüncü Dünyacılık" olarak bilinen köhne teoriyi yeniden uyandırarak, bu ülkeleri komünizmin karanlığına çekmeye çalışmaktadırlar.

Anlaşılan odur ki, Mao’nun işkence ederek öldürdüğü on milyonlarca insan, bu komünistleri tatmin edememiştir. Daha fazla kan istemektedirler.

HAREM AĞASI ADNAN HOCA’DAN SEÇME SAÇMALAR : Mesih Deccal nerede saklanıyor?


Ahir zamanın anlatıldığı hadislerde, yeryüzünde kötülüğü organize edecek, insanları din ahlakından uzaklaştıracak, kargaşa ve bozgunculuğa neden olacak Deccal’in çıkışı, kıyametin büyük alametlerineden biri olarak haber verilmektedir.

Son zamanlarda yeryüzünde artan şiddet, işkence,anarşi, kargaşa, katliam, savaş, çatışma, zulüm, devlet ve örgüt terörleri Deccal’in çıktığını ve bunları yönettiğini gösteriyor. (Allah-u Alem, En Doğrusunu Allah Bilir)

Peygamberimiz (sav)’in hadislerine göre Deccal’in kayalık bir mevkide saklanacağı anlaşılmaktadır. Nitekim Kudüs’teki Harem-i Şerif bölgesinin altı kayalık bir yapıdadır. Peygamberimiz (sav)’in üzerine basarak miraca yükseldiği, sonradan üzerine Kubbet-üs Sahra’nın inşa edildiği kutsal kaya Hacer-i Muallak da burada bulunmaktadır. Hadiste bildirilen kayalık bölgenin, Kubbet-üs Sahra ve Mescid-i Aksa’nın bulunduğu Harem-i Şerif olması ve Deccal’in burada saklanıyor olması muhtemeldir.

Hadislerde yer alan bilgilere göre, Hz. İsa’nın yeniden yeryüzüne gelmesi, Hz. Mehdi’nin zuhuru, Deccal’in ortaya çıkması aynı dönem içinde olacaktır. Hz. İsa ile Hz. Mehdi’nin beraber namaz kılacakları Peygamberimiz (sav) tarafından haber verilmiştir. Bir hadiste şöyle buyrulmuştur:

İMAMLARI salih bir insan olan HZ. MEHDİ OLDUĞU halde, BEYTÜ’L MAKDİS’E SIĞINIRLAR. Orada imamları kendilerine sabah namazını kıldırmak için öne geçtiği bir sırada, bir de bakarlar ki, MERYEM OĞLU İSA SABAH VAKTİNDE İNMİŞTİRHz. Mehdi, Hz. İsa’yı öne geçirmek için arkaya çekilir. HZ. İSA ONUN OMUZLARINA ELİNİ KOYAR ve ona der ki, "Geç öne namazı kıldır. Zira kamet senin için getirilmiştir… Namazı bitirip dönünce Hz. İsa, "Mescid’in kapısını açınız" der. Kapı açılınca, arkasında hepsi taylasanlı yetmişbin kişiyle birlikte DECCAL’İN BEKLEMEKTE OLDUĞU GÖRÜLÜR…1

Deccal, Yüzyılın Başında Çıkacaktır

Hadislerde Hz. İsa ve Hz. Mehdi’nin, Mesih Deccal’in fitnesine karşı birlikte bir fikri mücadele yürütecekleri de haber verilmiştir. Bu mücadelenin hangi dönemde gerçekleşeceğine dair de hadislerde işaretler vardır. Peygamberimiz (sav), bir hadis-i şerifinde Deccal’in yüzyılın başında çıkacağını bildirmiştir:

Dünya kurulduğundan beri her yüzün başında önemli bir olay olmuştur. BİR YÜZÜN BAŞLARINDA DA DECCAL ÇIKAR ve Meryem oğlu İsa nüzul ederek (yeryüzüne inerek) onu yok eder.2

Peygamberimiz (sav) bir başka hadisinde ise şöyle bildirmektedir:

Bu ümmetin ömrü BİN SENEYİ GEÇECEK, fakat BİN BEŞ YÜZ SENEYİ aşmayacaktır…3

Peygamber Efendimiz (sav), ümmetin ömrünün 1500 seneyi geçmeyeceğini bildirdiğine göre, bu büyük olayların meydana gelişinin 2000’li yıllara işaret ediyor olması muhtemeldir.

Büyük İslam alimi Bediüzzaman Said Nursi, hicri 1327’de Şam’daki Emevi Camii’nde ünlü hutbesinde, 1371’den sonraki İslam aleminin geleceğine yönelik izahlar yaparken, Hz. Mehdi’nin büyük fikri mücadelesinin 2000’li yıllarda gerçekleşeceğine dikkat çekmiştir:

Evet şimdi olmasa da 30-40 SENE SONRA fen ve hakiki marifet (hüner, sanat, ilim ve fenlerle öğrenilen bilgi) ve medeniyetin mehasini (iyi ve faydalı yönlerini) o üç kuvveti tam teçhiz edip (o üç kuvvetle donatıp), cihazatını verip (gerekli ihtiyacını karşılayıp) o dokuz manileri mağlup edip (o dokuz engelleri yenip) dağıtmak için taharri-i hakikat meyelanını (gerçekleri araştırma eğilimi) ve insaf ve muhabbet-i insaniyeyi (insan sevgisini) o dokuz düşman taifesinin (sınıfının) cephesine göndermiş, inşaAllah YARIM ASIR SONRA onları darmadağın edecek.4

Said Nursi, sözünün son kısmında yer alan "yarım asır sonra" ifadesiyle hicri 1421 yani 2001 yılında Hz. Mehdi’nin vesilesiyle, materyalist, Darwinist ve ateist felsefelerin insanlar üzerindeki etkisinin yok olacağına işaret etmiştir.

Bediüzzaman, Hz. Mehdi’nin çıkış tarihi hakkında başka bir izahında ise, Hz. Mehdi’nin kendisinden sonra geleceğini bildirmiş ve "İstikbal-i dünyeviyede (dünyanın geleceğinde) 1400 SENE SONRA GELECEK bir hakikati asırlarında karib (yakın) zannetmişler." (Sözler, 318) ifadesiyle çıkış tarihine bir defa daha işaret etmiştir. Bediüzzaman başka bir izahında ise "acib şahıs" olarak nitelediği Hz. Mehdi’ye ortam hazırlamakta olduğunu haber vermiştir:

"O ileride gelecek ACİB ŞAHSIN (şaşılan ve hayret uyandıran şahsın) bir hizmetkarı ve ona yer hazır edecek bir dümdarı (önceden gelen takipçisi) ve o büyük kumandanın pişdar bir neferi (öncü bir askeri) olduğumu zannediyorum." (Barla Lahikası, 162)

Deccal, Anarşi ve Terörü Teşvik Eder

Hadislerde Deccal’in tüm yeryüzünde fitne ve karışıklığa neden olacağı bildirilmiştir. Son zamanlarda yeryüzünde artan şiddet, işkence, anarşi, kargaşa, katliam, savaş, çatışma, zulüm, devlet ve örgüt terörleri Deccal’in çıktığını ve bunları yönettiğini gösteriyor. Bir hadiste bu durum şöyle haber verilmiştir:

… (O sırada) FİTNELER, KARIŞIKLIKLAR, İHTİLALLER çok olur da insanlar BİRBİRLERİNİ ÖLDÜRÜRLER. İnsanlar kendi canlarına kıyarlar ve yeryüzünü belalar kaplar. İşte öyle sıkıntılı bir zamanda … MEL’UN (lanetlenmiş) DECCAL … çıkar..5

Kuran’da da Allah, yeryüzünde bozgunculuk çıkarıp düzeni bozan, kötülüğü örgütleyip düzenleyen, sürekli savaş çıkarmak isteyen insanların varlığını bildirmiştir. Bir ayette şöyle buyrulur:

… Onlar ne zaman savaş amacıyla bir ateş alevlendirdilerse Allah onu söndürmüştür. Yeryüzünde bozgunculuğa çalışırlar. Allah ise bozguncuları sevmez. (Maide Suresi, 64)

Deccal, bu ahlakın önde gelen temsilcisidir. Daha çok kan dökmek için şiddeti, terörü ve anarşiyi birer zulüm silahı olarak kullanır. Diğer hadislerde de, ahir zamanda öldürmelerin artacağı, Deccal’in yönlendirmesiyle çıkan savaşların her yeri tahrip edeceği şu şekilde bildirilmiştir:

"Zaman (kıyamet) yakınlaşır, amel eksilir, insanlara aşırı cimrilik ve hırs atılır, herc çok olur" buyurdu.
Sahabiler: Herc nedir? diye sordular.

Rasulullah: "ÖLDÜRMEK, ÖLDÜRMEK!" buyurdu.6

Hiçbir belde yoktur ki onu DECCAL ORDULARI ÇİĞNEMEYECEK OLSUN.7

Günümüzde ülkeler arasında hiçbir haklı gerekçesi olmadan yaşanan savaşlar, bir toplum içerisinde suni nedenlerle meydana gelen iç çatışmalar, masum ve sivil insanları hedef alan terörist saldırılar, Deccal’in sebep olduğu bozgunculuğun örnekleridir.

Deccal’in Anarşi ve Terörü Yaygınlaştırmak İçin Uyguladığı Taktikler

Bediüzzaman Said Nursi de eserlerinde Deccal’in yeryüzünde neden olacağı kargaşa ve bozulmaya dikkat çekmiştir. Üstad, Deccal’in anarşi ve terörü yaygınlaştırmak ve bu yolla Yecüc ve Mecüc’e (Yecüc ve Mecüc, ahir zamanda ortaya çıkacağı bildirilen kıyamet alametlerindendir.) zemin hazırlamak için başvuracağı taktikleri de açıklamıştır. Bediüzzaman’ın konuyla ilgili sözü şu şekildedir:

… Büyük Deccal, şeytanın iğvası (telkinleri) ve hükmüyle şeriat-ı İseviyenin ahkamını (İseviliğin hükümlerini) kaldırıp Hıristiyanların hayat-ı içtimaiyelerini (sosyal hayatlarını) idare eden RABITALARI (birleştiren unsurları) BOZARAK ANARŞİSTLİĞE ve YECÜC MECÜC’E ZEMİN HAZIR EDER… Şeriat-ı Muhammediye’nin (a.s.m.) (Peygamberimiz (sav)’in getirdiği Kuran ahlakının gereklerini) ebedi bir kısım ahkamını (hükümlerini) nefis ve şeytanın desiseleriyle (aldatmacalarıyla) kaldırmaya çalışarak hayat-ı beşeriyenin (insan yaşamının) maddi ve manevi rabıtalarını (birleştiren unsurlar) bozarak, serkeş (inatçı) ve sarhoş ve sersem nefisleri başıboş bırakarak hürmet ve merhamet gibi nurani zincirleri çözer; hevesat-ı müteaffine (nefsi tutkular) bataklığında birbirine saldırmak için cebri (zorla) bir serbestiyet (özgürlük) ve ayn-ı istibdat (baskı) bir hürriyet vermek ile DEHŞETLİ BİR ANARŞİSTLİĞE MEYDAN AÇAR…8

Deccal’in bu hedefine nasıl ulaştığını ise Bediüzzaman şu şekilde anlatmaktadır:

1. İnsanların nefislerine uymalarını sağlayarak

.. Şeriat-ı Muhammediye’nin (a.s.m.) (Peygamberimiz (sav)’in getirdiği Kuran ahlakının gereklerini) ebedi bir kısım ahkamını (hükümlerini) NEFİS VE ŞEYTANIN DESİSELERİYLE (aldatmacalarıyla) KALDIRMAYA ÇALIŞARAK…

Üstad’ın da işaret ettiği gibi Deccal, insanları din ahlakını uygulamaktan uzaklaştıracaktır. İnsanlara vicdanlarına değil nefislerine uymayı telkin edecektir.

2. İnsanların arasındaki hürmet ve merhameti kaldırarak

… hayat-ı beşeriyenin (insan yaşamının) maddi ve manevi rabıtalarını (birleştiren unsurlar) bozarak, serkeş (inatçı) ve sarhoş ve sersem nefisleri başıboş bırakarak HÜRMET VE MERHAMET GİBİ NURANİ ZİNCİRLERİ ÇÖZER…

Allah’ın insanlara emrettiği ahlakın gereği olan fedakarlık, yardımseverlik, şefkat, merhamet, sevgi, tevazu; insanları maddi ve manevi olarak güçlendiren, birarada tutan, toplum içinde düzeni ve dirliği sağlayan unsurlardır. Deccal, bu unsurları ortadan kaldıran telkinler vererek düzeni bozar. Üstad da bu gerçeğe işaret etmiştir.

3. İnsanları baskı altında tutarak

… hevesat-ı müteaffine (nefsi tutkular) bataklığında birbirine saldırmak için cebri (zorla) bir serbestiyet (özgürlük) ve ayn-ı istibdat (baskı) bir hürriyet vermek ile DEHŞETLİ BİR ANARŞİSTLİĞE MEYDAN AÇAR…

Üstad bu sözleriyle, Deccal’in oluşturduğu nefsani ortamda insanların sözde kendilerini özgür sandıklarına, oysa aslında büyük bir baskı ve kontrol altında tutulduklarına dikkat çekmiştir. Deccal’in telkinini yaptığı sistemde, insanların çoğunluğu nefislerine uyarak kendilerinin sözde modern ve özgür bir hayat yaşadıklarını sanırlar. Zevkleri, eğlenceleri, sohbetleri, hatta giyimleri ve yemekleri dahi yönlendirildikleri yaşam modeline uygun olarak aynı anlayışı temsil eder.

Deccal’in amacı, bu yolla kitleleri cahil bırakmak; düşünmekten, kavramaktan, değerlendirmekten yoksun hale getirmektir. Çünkü cahil kitleleri yönetmek son derece kolaydır. Bununla birlikte, nefse dayalı bu sistemde insanları akıl ve vicdanları değil hırsları ve tutkuları yönlendirir, bu nedenle de büyük bir karmaşa ortaya çıkar.

Deccal’in hedefine ulaşmak için başvurduğu başka yöntemler de vardır. Hadislerde işaret edildiği gibi, bunlardan biri de Deccal’in peygamberliğini ve sözde ilahlığını (Allah’ı tenzih ederiz) ilan ederek kitleleri etki altına almaya çalışmasıdır.

Deccal, Önce Peygamberliğini Sonra Sözde İlahlığını İlan Edecektir

Peygamberimiz Hz. Muhammed (sav) bir hadisinde şöyle buyurmuştur:

(Deccal) Çıktığı zaman … herkes ONU SAHİCİ BİR MÜRŞİT SANIP peşine takılacak, sonra Küfe’ye gelince aynı şekilde çalışmalarını sürdürecek, DERKEN PEYGAMBERLİK İDDİA EDECEK… Bunu gören akıl sahibi kişiler ondan ayrılacaklar… Daha sonra ULUHİYET (ilahlık) DAVASINDA bulunacak… Haşa “Ben Allah’ım” diyecek…. (Taberani bunu Sahabi olan b. Mu’temer’den böyle rivayet etmiştir.)9

Deccal’in hadislerde bildirilen özelliklerinden biri de kendini bir mürşit gibi hatta bir peygamber gibi tanıtmasıdır. Bu da Deccal’in kötülüğü organize ederken insanları sözde Allah adına, sanki dini bir amaç güdüyormuş gibi görünerek yönlendireceğine işaret etmektedir. Deccal en sonunda da sözde ilahlığını ilan edecektir. (Allah’ı tenzih ederiz.)

Bir başka hadiste ise, Deccal’in bu sapkınlığı şöyle haber verilir:

O (Deccal) önce: "BEN BİR PEYGAMBERİM", diyecektir. Halbuki benden sonra hiçbir peygamber yoktur. Sonra ikinci bir iddiada bulunarak: "BEN RABBİNİZİM", diyecektir. Halbuki siz ölünceye kadar Rabbiniz’i göremezsiniz…10

Hadislerde verilen bilgilerden de açıkça anlaşıldığı gibi Deccal kendisini safha safha gösterecektir. Asıl düşüncesi kendisinin sözde ilah olduğudur. Ancak bunu ilk planda açıkça ifade etmesi durumunda planlarının zarar görebileceğini düşündüğünden, yavaş yavaş telkinde bulunur. Bu nedenle önce yol gösterici olduğunu iddia eder, sonra peygamber olduğunu, sonraysa sözde ilah olduğunu söyler.

Deccal şeytanın telkinleriyle hareket eder. Deccal’in yardımcısı ve dostu şeytandır. Peygamber Efendimiz (sav), Deccal’in, şeytandan ve dostlarından yardım alacağını bildirmiştir. Peygamberimiz (sav)’in haber verdiği gibi, Deccal, şeytanın da yardımı ve desteğiyle kendisinin sözde ilah olduğu yalanını insanlar arasında yayar:

… ŞEYTANLAR ONA: "NE İSTERSEN SÖYLE, YAPALIM!" diyecekler. O da: “Haydi gidin, insanlara benim onların Rabbi olduğumu söyleyin!” deyip her birini bir tarafa salacak…11 (Allah’ı tenzih ederiz.)

Kuran’da ise şeytanın hakimiyeti altına girmiş insanların durumu şöyle haber verilir:

Kim Rahman (olan Allah)ın zikrini görmezlikten gelirse, Biz bir şeytana onun ‘üzerini kabukla bağlattırırız’, artık bu, onun bir yakın dostudur. (Zuhruf Suresi, 36)

Deccal imansızlığının bir göstergesi olarak, Allah’tan korkacağına şiddetle şeytandan korkarak, onun emirlerini yerine getirir. Ve yeryüzünde bozgunculuk çıkarmak, şiddeti ve terörü teşvik etmek, insanların kanını dökmek, insanları kötülüğe yönlendirmek için ondan emir almaktadır.

Hadislerden anlaşıldığına göre, Deccal’in gizlice faaliyet gösterdiği içinde bulunduğumuz bu dönem, kendisinin mürşit olduğunu öne sürdüğü dönemdir. () Deccal’in mürşitlik iddiasında olması bazı imanı ve aklı zayıf kişileri etkileyebilir. Oysa Deccal sözde İlahlık iddiasında olduğu için, Rabbimiz’e, peygamberlere, din ahlakına düşman bir kişidir. (Allah’ı tenzih ederiz)

Hz. Muhammed (sav)’e, Hz. Musa’ya, Hz. İsa’ya, Hz. Davud’a, Hz. Süleyman’a ve diğer tüm mübarek peygamberlere karşıdır. Bediüzzaman da Deccal’in kutsal değerlere olan düşmanlığını bir hikmetli sözünde şöyle belirtmiştir:

Büyük Deccal’in ispirtizma nevinden teshir edici (hipnoz edici) özellikleri bulunur… Sadece dünyayı maksad edinen bu münkir (inkarcı), mutlak inançsızlıktan çıkan bir cüret ve cesaretle mukaddesata (kutsal değerlere) hücum eder.12

Deccal’in açıkça sözde ilahlığını iddia ettiği döneme gelindiğindeyse, Hz. İsa, Allah’ın izniyle onu ve tüm hilelerini yerle bir edecektir.

Yalancı Mucizeleriyle Çoğu İnsanı Aldatabilir

Hadislerde Deccal’in sözde ilahlığını iddia ederken bazı aldatıcı yöntemler kullanarak, şeytanın da yardımıyla yalancı mucizeler (istidrac) gerçekleştireceği bildirilmektedir:

Fitnesinden birisi de şudur: O, bir bedeviye: "Söyle bakayım! Eğer ben SENİN İÇİN ANANI VE BABANI DİRİLTİRSEM benim senin Rabbin olduğuma şehadet eder misin?" diyecek. Bedevi de: "Evet," diyecek. Bunun üzerine İKİ ŞEYTAN ONUN BABASI VE ANASI SURETLERİNDE ONA GÖRÜNECEKLER…13
Bunun üzerine Deccal, başındaki şekavet (haydutluk, bedbahtlık) ehline:

"Şimdi ben bu adamı öldürür, sonra diriltirsem, benim uluhiyet (ilahlık) iddiası işinde şüphe eder misiniz?" diye sorar.14
Onun bir fitnesi de şudur: O, tek bir kişiye musallat kılınarak O KİŞİYİ ÖLDÜRÜP TESTEREYLE BİÇECEK. Hatta o kişinin cesedi iki parçaya bölünmüş olarak (ayrı ayrı yerlere) atılacaktır. Sonra Deccal (orada bulunanlara): "Şu (öldürdüğüm) kuluma bakınız. ŞİMDİ BEN ONU DİRİLTECEĞİM…" diyecektir.15

Hadislerde verilen bilgilerde görüldüğü gibi, Deccal yalancı mucizelerini, sözde ilahlık iddiasını insanlara kabul ettirebilmek için kullanacaktır. Zayıf akıllı insanlar bunları adeta birer "mucize" zannedebilirler. Oysa mucize, Allah’ın veli kullarına lutfettiği bir nimettir. Deccal’in gösterdiği olağanüstü olaylar ise birer istidrac, yani Allah’ın insanları denemek için yarattığı ve kafirlerde görülen yalancı mucizelerdir.

İslam alimleri Deccal’in bu yalancı mucizeleri gerçekleştirirken, büyü, hipnotizma gibi yöntemler kullanabileceğine işaret etmişlerdir. Bediüzzaman Said Nursi, Deccal’in bu yönünü şöyle açıklamıştır:

Ve onların başına geçen en büyükleri, İSPİRTİZMA VE MANYETİZMANIN HADİSATI NEV’İNDEN (hipnotizma ve cinlerle bağlantı şeklinde olaylarla) MÜTHİŞ HARİKALARA MAZHAR (sahip) OLAN DECCAL ise, daha ileri gidip, cebbarane (zorla) suri (hakiki, ciddi ve samimi olmayan) hükumetini bir nevi rububiyet (Rablik, sahiplik) tasavvur edip Uluhiyetini (İlahlığını –Allah’ı tenzih ederiz-) ilan eder…16

Üstad’ın da sözünde belirttiği gibi, Deccal hipnotizma ve büyü gösterileri gibi aldatmacalarla yeterince bilgi sahibi olmayan veya imanen zayıf olan pek çok kişiyi

kandırabilir. Özellikle de bütün Hıristiyan dünyasının Hz. İsa’yı ve Yahudilerin de Mesihi bekledikleri bir dönemde, Deccal’in gösterdiği yalancı mucizeler ve hileleri, pek çok kişinin Deccal’e aldanmasına neden olabilir.

Deccal, Müslümanların, Ehl-i Kitabın (Yahudi ve Hıristiyanların) En Büyük Düşmanı Olacaktır

Peygamberimiz (sav) hadislerinde, Deccal’in insanları belaya sürüklerken, iyilik yapıyormuş gibi görünebileceğine dikkat çekmiştir. Bir hadiste şöyle buyrulmuştur:

Deccal çıktığı vakit, beraberinde su ve ateş vardır. Ancak halkın ATEŞ OLARAK GÖRDÜĞÜ TATLI SUDUR; halkın SU OLARAK GÖRDÜĞÜ İSE YAKICI ATEŞTİR. Sizden kim o güne ererse, halkın ateş olarak gördüğüne düşmeyi kabul etsin. Çünkü o, tatlı soğuk sudur.17

Hadiste yer alan bilgilere göre, Deccal’in insanları iyi birşey yapıyorlarmış gibi telkinde bulunarak, "ateşe" yani kavga etmeye, çatışmaya, savaşmaya, kan dökmeye yönlendirmesi muhtemeldir. () Bunu yaparken de, daha önceki hadislerde görüldüğü gibi, kendisini bir mürşit hatta bir peygamber gibi göstererek insanları etkisi altına alacaktır. Hadislerin işaretlerine göre, bir kısım Yahudi ve Hıristiyan da Deccal’in etkisi altına girecektir. Deccal Yahudilere, Yahudi toplumuna fayda sağlayacakmış gibi görünerek, Hıristiyanlara da kendilerine fayda sağlayacakmış gibi görünerek onları yönlendirecektir. Bu taktikle her iki tarafı da perişan etmeyi, her iki tarafı da büyük musibetlere uğratmayı hedeflemektedir. Dolayısıyla Deccal, Yahudilerin ve Hıristiyanların da en büyük düşmanıdır.

Hadis-i şerifte bir kısım insanların da, Deccal’in inkarcı olduğunu bildikleri halde sunacağı dünyevi menfaatlere aldanarak onun etkisi altında kalacağı bildirilmiştir:

Bir kısım insanlar Deccal’le sohbet edecekler. Ve diyecekler ki, "Biz onun KAFİR OLDUĞUNU BİLİYORUZ; yemeğinden yemek, ağacından FAYDALANMAK İÇİN ONUNLA ARKADAŞLIK YAPIYORUZ." Allah’ın gazabı gelince, Deccal’le birlikte hepsine gelecektir.18

Kuran ahlakına ve Peygamberimiz (sav)’in sünnete uyan salih müminler ise, Deccal’in tüm bu oyunlarına karşı bilinçlidirler ve imanlarının nuruyla Deccal’in hilelerini fark eder, bunlara aldanmazlar. Mesih Deccal’in şiddetine ve kanlı terörüne karşı tüm insanları uyarmak ve bilinçlendirmek vicdan sahipleri için bir görevdir.

Deccal’in Gizli Ordusu: Masonluk

Mason toplantılarının yapıldığı mason mabedi.

Peygamberimiz (sav), Deccal’in gizlilik içinde hareket edeceğine işaret etmiştir:

Deccal yola çıkıp ilk defa Dımışk şehrinin doğuya bakan kapısının yanına gelecek… ARANACAK, FAKAT YAKALANMAYACAK… Sonra Kisve nehrinin sularının yanında görülecek… ARANACAK, NE TARAFA GİTTİĞİ BİLİNMEYECEK…19

Hadis-i şerifte, "Deccal’in aranacağının, ancak bulunamayacağının" bildirilmiş olması, gizli olarak hareket edeceğine işaret etmektedir. Deccal, açık olarak ortaya çıkacağı dönem gelinceye kadar fazla dikkat çekmeden, insanları ajite etmeden, yavaş ve derinden faaliyet gösterecektir. Bu dönem boyunca, Deccal ve taraftarları için gizlilik esas olacak, bu amaçla gizli teşkilatların desteğini alacaktır. Bu gizliliğin bir gereği olarak Deccal, derin devletler oluşturup onların başına geçecek, adeta "görünmez bir güç" gibi hareket edecektir. Bu sayede sinsi bir şekilde bozgunculuğu organize edecektir. () Bediüzzaman Said Nursi de Deccal’in masonluk gibi gizli teşkilatların desteğini alacağına dikkat çekmiştir:

… DECCAL… MASONLARIN KOMİTELERİNİ ALDATIP MÜZAHERETLERİNİ (korumasını, desteğini) kazandıklarından dehşetli bir iktidar zannedilir…20

Üstad’ın da belirttiği gibi Deccal, dünya masonluğunu bir nevi gizli ordusu olarak kullanacaktır. Bu gizli teşkilatın toplantılarında, Deccal’in önderliğinde Müslümanların aleyhinde gizli kararlar alınıp, uygulamaya konulacaktır. Nitekim, dünyanın farklı köşelerinde Müslümanları hedef alan baskının, zorun ve saldırıların birbiriyle benzerliği herkes tarafından kabul edilmektedir. Bu, söz konusu eylemlerin tek merkezden yönlendirildiğinin önemli bir delilidir.

Masonik tören yürüyüşü

Bediüzzaman Said Nursi, Deccal’in İslam dünyasını baskı altına alacağını, salih Müslümanlara zor ve çetin günler yaşatacağını sözlerinde bildirmiştir:

… DECCAL GİBİ nifak (ikiyüzlülük) ve zındıka (küfür) başına geçecek eşhas-ı müdhişe-i muzırraları (zarar veren müthiş şahısları) … beşerin hırs ve şikakından (iki yüzlülüğünden) istifade ederek az bir kuvvetle nev-i beşeri (insanları) herc-ü merc (darmadağın) eder ve koca ALEM-İ İSLAMI ESARET ALTINA ALIR.21

Üstad’ın açıklamalarından anlaşıldığı üzere, Deccal, iman etmeyenleri ve münafıkları Müslümanların aleyhinde birleştirecek ve onların önderliğini yapacaktır.

İnsanları haktan uzaklaştırmak için de, bu tür insanların hırslarından ve iki yüzlülüklerinden faydalanacaktır. Bu yolla kargaşa ve fitnelere neden olacaktır.

Mucizatlı Bir Peygamber Olan Hz. İsa, Tüm Ahir Zaman Fitnelerini Yok Edecektir

Peygamber Efendimiz (sav), başta Mesih Deccal’in fitnesi olmak üzere, tüm ahir zaman fitnelerinin Hz. İsa vesilesiyle yok edileceğini müjdelemiştir.

Hadislerde haber verildiği gibi, Hz. İsa yeniden yeryüzüne dönecek, Beytü’l Makdis’te Deccal’le karşılacak ve Deccal, Hz. İsa’yı görünce "tuzun suda erimesi gibi" yok olacaktır. Hz. İsa’nın "nefesi dahi" Deccal’in fitnesinin yok edilmesine yetecektir:

İşte o sırada Allah’ın düşmanı olan DECCAL MESİH, HZ. İSA’YI GÖRÜNCE TUZUN SUDA ERİMESİ GİBİ ERİR GİDER..22

… DECCAL ORTALIĞA FİTNE SAÇARKEN Cenabı Hak, MESİH MERYEM OĞLU İSA’YI gönderir… NEFESİNİ İDRAK EDEN her kafir mutlaka yok olur. İsa (a.s) Deccal ile Lüdd kapısında (Beytül Makdis’e (Mescid-i Aksa) yakın bir belde) karşılaşır ve ONU YOK EDER.23

Bediüzzaman ise Deccal’in hile ve aldatmacalarının, insanları etkisi altına alan yalanlarının, Hz. İsa vesilesiyle nasıl ortadan kaldırılacağını şöyle açıklamaktadır:

Sihir ve manyetizma ve ispirtizma gibi istidraci (yalancı mucize) harikalarıyla kendini muhafaza eden (koruyan) ve herkesi teshir eden (büyüleyip etkisi altına alan) o dehşetli Deccal’i yok edebilecek, mesleğini değiştirecek; ancak HARİKA VE MUCİZATLI VE UMUMUN MAKBULÜ (kabul ettiği) Bir ZAT OLABİLİR Kİ, o zat, en ziyade alakadar ve ekser (tüm) insanların peygamberi olan Hz. İsa Aleyhisselam’dır.24

Üstad’ın da belirttiği gibi, Deccal birtakım yalan mucizelerle insanları kandırdığı, şeytanların desteğiyle hareket ettiği ve bazı olağanüstü işler yaptığı için, Deccal’in yenilmesi ancak Rabbimiz’in çeşitli mucizeler bahşettiği kutlu peygamberi Hz. İsa vesilesiyle olacaktır. Hz. İsa’nın Deccal’in fitnesini yok etmesi, Allah’ın izniyle, çok hızlı ve kolay olacaktır.

Hz. İsa vesilesiyle, Mesih Deccal’in ve tüm ahir zaman fitnelerinin tam anlamıyla ortadan kaldırılmasıyla yeryüzü barış, adalet, huzur ve güvenle dolacaktır. Hz.

İsa’nın ikinci kez yeryüzüne gelmeyeceği yanılgısına kapılmış olanlar da hiç şüphesiz bu durum karşısında büyük bir mahcubiyet yaşayacaklardır. Bu kimseler, Hz. İsa’nın gelişinin ne kadar hikmetli olduğunu ve kilitlenmiş konuların bu vesileyle ne kadar kolay çözüldüğünü görerek hem sevinecek hem de geçmişte söyledikleri nedeniyle pişmanlık duyacaklardır.

Allah, yazmıştır: "Andolsun, Ben galip geleceğim ve elçilerim de." Gerçekten Allah, en büyük kuvvet sahibidir, güçlü ve üstün olandır. (Mücadele Suresi, 21)

KAYNAKLAR:

1. Ebu Rafi’den rivayet edilmiştir; İmam Şarani, Ölüm, Kıyamet, Ahiret ve Ahir Zaman Alametleri, Bedir Yayınevi, s. 495-496
2. Suyuti, Ahir Zaman Mehdisinin Alametleri, s. 90
3. el Berzenci, Kıyamet Alametleri, Pamuk Yayıncılık, İstanbul, 2002, s. 299
4. Hutbe-i Şamiye, s. 25
5. İmam Şarani, Ölüm, Kıyamet, Ahiret ve Ahir Zaman Alametleri, Bedir Yayınevi, s. 482
6. Buhari, Cilt 13 s. 6023
7. Sahih-i Müslim, Cilt 8, s. 500
8. Şualar, s. 592
9. Medineli Allame Muhammed B. Resul El- Hüseyni El Berzenci, Kıyamet Alametleri, s. 212
10. Sünen-i İbni Mace, 4077
11. Medineli Allame Muhammed B. Resul El- Hüseyni El Berzenci, Kıyamet Alametleri, s. 212-213
12Hz. Mehdi ve Deccal, Şaban Döğen, s. 74-75
13. Sünen-i İbni Mace, 4077
14. Sahih-i Buhari, Cilt 15, s. 6981
15. Sünen-i İbni Mace, 4077
16. Mektubat, s. 55
17. Buhari, Fiten 26, Enbiya 50; Müslim, Fiten 105, (2935); Ebû Dâvud, Melâhim 14, (4315)
18. Nuaym b. Hammad; el Berzenci, Kıyamet Alametleri, Pamuk Yayıncılık, İstanbul, 2002, s. 231
19. Sahabi b. Mutemer’den rivayet edilmiştir; el Berzenci, Kıyamet Alametleri, Pamuk Yayıncılık, İstanbul, 2002, s. 213
20. Şualar, s. 469
21. Hizmet Rehberi, s.86
22. Sahih-i Müslim, c. 4/2221; İmam Şarani, Ölüm, Kıyamet, Ahiret ve Ahir Zaman Alametleri, Bedir Yayınevi, s.444
23. Sahih-i Müslim; Büyük Fitne Mesih-i Deccal, Saim Güngör, s. 104
24. Şualar, s. 592

BU BÖLGENİN ALTI DECCAL İÇİN Mİ HAZIRLANIYOR?

Hadislerde Hz. İsa’nın, Deccal’i Beytü’l Makdis yakınlarında yok edeceği haber verilmektedir:

… Müteakiben Hz. İsa, DECCAL’İ ARAR ve nihayet BEYTÜ’L MAKDİS’E (MESCİD-İ AKSA) YAKIN BİR YER olan Bab-ü Lüdd (Lüdd Kapısı) denilen mevkide yetişerek, ONU YOK EDER.1

İsa (a.s) Deccal ile Lüdd kapısında (BEYTÜ’L MAKDİS’E YAKIN BİR BELDE) karşılaşır ve onu yok eder.2

Mescid-i Aksa’nın çeşitli yöntemler kullanılarak yıkılmaya çalışılması ve bu doğrultuda yapılan kazı faaliyetleri birçok gazetede yer aldı.

Bu hadislerde haber verildiği gibi, Hz. İsa’nın Deccal’i araması, Deccal’in saklanacağının açık göstergesidir. () Yine bu hadislere göre, Deccal Beytü’l Makdis yakınlarında bulunacaktır. Beytü’l Makdis, şu anki Mescid-i Aksa’nın da içinde olduğu Harem-i Şerif’in bulunduğu kutsal alana verilen addır. Bu da Deccal’in faaliyet merkezinin Mescid-i Aksa ve çevresinde olacağına işaret etmektedir.

Bir başka hadise göre Deccal, “kayalık bir mevkiden” çıkacaktır. 3

Nitekim Kudüs’teki Harem-i Şerif bölgesinin altı kayalık bir yapıdadır. Peygamberimiz (sav)’in üzerine basarak miraca yükseldiği, sonradan üzerine Kubbet-üs Sahra’nın inşa edildiği kutsal kaya Hacer-i Muallak da burada bulunmaktadır. Hadiste bildirilen kayalık bölgenin, Kubbet-üs Sahra ve Mescid-i Aksa’nın bulunduğu Harem-i Şerif olması ve Deccal’in burada saklanıyor olması muhtemeldir.

Arazinin kayalık olması, Mescid-i Aksa’nın altında istenilen şekilde alanlar oluşturulmasını sağlamaktadır. Bilindiği gibi, Mescid-i Aksa’nın altında 1990’ların ortasından itibaren sürekli kazı çalışmaları yapılmaktadır. Mescid-i Aksa’nın bulunduğu alan, Yahudilerin de geçmişte Hz. Süleyman’ın mabedinin bulunduğunu öne sürdükleri yerdir. Yahudilerin inancına göre, Hz. Süleyman’ın mabedi kıyametten önce Mesih geldiğinde yeniden inşa edilecektir. Deccal’in, bazı Yahudilerin inançlarını suistimal edip Hz. Süleyman’ın mabedini yeniden inşa edeceğini söyleyerek burada gizli bir mabed kurmuş olması kuvvetle muhtemeldir. Ancak bu geçici bir durumdur.

Asıl hedefiyse, Mescid-i Aksa’yı yıkıp, sonra da sözde kendi İlahlığını (Allah’ı tenzih ederiz) ilan etmektir. ()

Kaynaklar

1. Sahih-i Müslim, c. 4/2251-2255; İmam Şarani, Ölüm, Kıyamet, Ahiret ve Ahir Zaman Alametleri, Bedir Yayınevi, sf. 491

2. Sahih-i Müslim; Büyük Fitne Mesih-i Deccal, Saim Güngör,

Pamuk Yayınları, İstanbul, s. 104

3. Sünen-i İbni Mace; İmam Şarani, Ölüm, Kıyamet, Ahiret ve Ahir Zaman Alametleri, Bedir Yayınevi, sf. 493-494

DECCAL’DEN KORUNMA YÖNTEMLERİ

İnsanları büyük bir fitneye sürükleyeceği bildirilen Mesih Deccal’den korunmak, elbette ancak halis iman sahiplerine nasip olacaktır. Her dönemde olması gerektiği gibi bu dönemde de, Allah’a gönülden bağlı Müslümanların birlik içinde olmaları ve Allah’ın emri olan güzel ahlakı eksiksiz yaşamaları gerekmektedir. Yüce Allah bir Kuran ayetinde şu şekilde bildirmektedir:

Mü’minler ancak kardeştirler. Öyleyse kardeşlerinizin arasını bulup-düzeltin ve Allah’tan korkup-sakının; umulur ki esirgenirsiniz. (Hucurat Suresi, 10)

Yukarıdaki ayette de belirtildiği gibi müminler kardeştirler. Ancak müminlerin kardeşliği, beraberinde son derece özverili bir ruh halini gerektiren bir kardeşliktir. Bu nedenle Müminler, birbirlerine son derece düşkün, kardeşinin nefsini her an ve her koşulda kendi nefsinin önünde tutan bir yapıda olmalıdırlar.

Müminler birbirlerini Allah rızası için sevmeli, birbirlerini koruyup gözetmelidirler. Elbette karşılarında Deccal gibi büyük bir fitne varken de, müminlerin, birbirlerinin eksik yönlerini araştırmayıp, küçük ayrıntılar için muhalefet etmemeleri gerekir. Kuran ahlakına uygun olan, birbirlerini kucaklamalarıdır. Müminlerin arasında kırgınlık olmaması, eğer varsa tüm ayrılıkların giderilmesi ve bunların yerine sıcak ve candan bir ortamın oluşturulması en güzel tavır olacaktır. Ayrıca diyaloglarda karşılıklı hüsn-ü zan ve yardımlaşma olmalı, rekabetin ve üstünlük iddialarının doğuracağı ayrılıklar ve her türlü olumsuzluk yok edilmelidir. Müminler birbirlerine alabildiğine sevgi göstermeli, muhalefeti bir kenara bırakıp gerçek kardeşliğe ulaşmaya gayret etmelidirler. Ayrıca iman edenler kimseyi dışlamadan, her insana onu kazanmak, iyiye, doğruya yöneltmek için yaklaşmalı; devletine, ordusuna ve tüm milletine sahip çıkmalıdırlar. Müminler bu sayede, Deccal fitnesine karşı dimdik ayakta durabilecek bir yapı sergileyebilirler.

Müslümanlar, Yüce Rabbimiz’in emri olan güçlü bir dayanışmayı gerçekleştirdiklerinde, dünyada meydana gelebilecek fitne ve bozgunculuğu da engellemiş olacaklardır. Allah bu durumu Kuran’da şöyle bildirmektedir:

İnkâr edenler birbirlerinin velileridir. Eğer siz bunu yapmazsanız (birbirinize yardım etmez ve dost olmazsanız) yeryüzünde bir fitne ve büyük bir bozgunculuk (fesat) olur. (Enfal Suresi, 73)

Önemli başka bir nokta ise; -içinde bulunduğumuz devir olan- ahir zamanda, insanların Kuran ahlakını eksiksiz yaşamaları ve inançlarının kuvvetlendirilmesidir. Kuran’ın mucizeleri ve iman hakikatlerinden mahrum olmuş bir birey veya toplum cahil olarak adledilir. Allah’ın gücünü gerektiği gibi tanıyıp takdir edemeyen bir insanda bu bilgilere sahip olmamanın önemli bir etkisi vardır. Dolayısıyla Kuran mucizeleri ve iman hakikatlerine dair kitapların okunması, internet sitelerinin takip edilmesi ve filmlerin seyredilmesi, bu cehaletin önünü kesecek, insanların güçlü bir imana kavuşmasına vesile olacaktır. Allah, Kendisinden ancak alim olanların yani Kuran ahlakını yaşayan ve Allah’ın yaratış delillerini bilenlerin gerektiği gibi korkacağını Kuran’da şöyle bildirmiştir:

Allah’tan ancak alim olanlar ‘içleri titreyerek-korkar’. Şüphesiz Allah, üstün ve güçlü olandır, bağışlayandır. (Fatır Suresi, 28)

Müminler bunları titizlikle uyguladıklarında ve insanları da Kuran ahlakını yaşamaya teşvik ettiklerinde, Deccal’in tüm dünyayı saracak fitnesine karşı en güvenli kalkan –Allah’ın izniyle- oluşturulmuş olacaktır. Kuran’da şu şekilde buyrulmaktadır:

Sizden; hayra çağıran, iyiliği (marufu) emreden ve kötülükten (münkerden) sakındıran bir topluluk bulunsun. Kurtuluşa erenler işte bunlardır. (Al-i İmran Suresi, 104)

HAREM AĞASI ADNAN HOCA’DAN SEÇME SAÇMALAR : Orta Asya’nın değiş en haritası


Orta Asya’nın değişen haritası

1991 yılında SSCB’nin dağılmasının ardından, Orta Asya’nın haritasında köklü bir değişiklik meydana geldi. Bölgede 5 Türk Cumhuriyeti bağımsızlığını ilan ederken, bazı Türk boyları özerk muhtar cumhuriyetler kurmak zorunda kaldılar.

Türkler’in ilk anayurtlarının nerede olduğu sorusu, uzun süre araştırmacıları meşgul eden bir konu olmuştur. Bugün dünya üzerinde 350 milyon Türk bulunmaktadır ve bu nüfus çok geniş bir coğrafyaya dağılmış biçimdedir. Tarih boyunca Türkler, göçlerle birlikte anayurtlarından çok uzak mesafelere yayılmışlardır. Batıda Balkanlardan doğuda Çin Seddi’ne, kuzeyde Sibirya Bozkırları’ndan güneyde Horasan, Afganistan ve Tibet’e kadar olan bölgeler birer birer Türk yurdu olmuştur.

Türklerin ilk anayurdunun bulunması ile ilgili birçok araştırma yapılmış ve ortaya çeşitli iddialar atılmıştır. Bunların arasında, Altay Dağları, İç Asya’nın kuzey bölgeleri, Altay-Kırgız Bozkırları arası, Kuzeybatı Asya sahası, Tanrı Dağları sayılabilir. Yapılan bütün bu araştırmalar ilk Türk yurdunun kesin sınırlarını belirlemeye yetmemiştir. Ama ilk Türk yurdunun "Altay Dağları’ndan, Urallar’a kadar uzanan, Hazar Denizi, Kuzeydoğu Bozkırları ve Tanrı Dağları’nı kapsayan çok geniş bir bölge olduğu" fikri ağırlık kazanmıştır. Bütün bunların ışığında ortada kesin olan bir gerçek vardır ki, Orta Asya Türklerin yurdudur.

1991 yılında SSCB’nin dağılması, yaklaşık bir asırdır komünizmin kıskancında kalmış birçok Türk boyunun bağımsızlığını ilan etmesiyle sonuçlandı. 20. yüzyıl siyasi tarihinin en önemli birkaç olayı arasında sayılabilecek bu olay sonucunda Özbekistan, Azerbeycan, Türkmenistan, Kazakistan, Kırgızistan Türk Cumhuriyetleri ortaya çıkmış oldu. Bu, Türkistan’ın batı kısmını oluşturan 40 milyonluk bir nüfusun bağımsızlığına kavuştuğu anlamına geliyordu. Bu bağımsız devletlere ek olarak Sovyetler Birliği içinde yaşayan Türk topluluklarından bazıları da muhtar cumhuriyetler ve özerk bölgeler oluşturdular: İdil (Volga)- Ural bölgesinde, Tataristan, Başkırdistan ve Çuvaşistan muhtar cumhuriyetleri, Sibirya’da ise Yakut, Tuva ve Altay özerk bölgeleri.. Ama burada dikkat çeken nokta, bölgede yaşayan topluluklar için Türklük ve İslamiyet’in belirleyici unsur olmasıdır.

Bu gelişmeler, 21. yüzyıla yeni girdiğimiz şu dönemde, bu büyük coğrafya üzerinde yeniden bazı değişikliklerin olabileceği sinyallerini veriyor.

Gagavuz Özerk Cumhuriyeti

Dilleri Oğuz dil grubunda yer alan ve dolayısıyla Anadolu Türkçesine çok yakın olan Gagavuz Türkleri, Moldavya’nın güneyinde, 1991 yılında kurulan Gagavuz Özerk Cumhuriyeti’nde yaşamaktadırlar. 1979 sayımına göre Moldavya’da yaşayan Gagavuzların sayısı 187 bin idi. Bu sayıya başta Romanya olmak üzere, Kuzey Bulgaristan (Dobruca), Comrat, Ceader-Lunga, Kangaz, Taraçlia, Vulcanesti bölgeleri, Ukrayna’da (eski Besarabya, İsmail ve Zaparoje bölgeleri) ve Rusya’nın çeşitli bölgelerine dağılmış olarak yaşayan Gagavuz Türkleri dahil değildir.

Türkçe konuşan bir halk olan Gagavuzların kökeni, bazı kaynaklara göre Orta Asya’dan çıkan ve Balkanlara inen Oğuz boylarıdır. Bu kaynaklarda IV. yüzyıldan itibaren Cengiz Han’ın ordularıyla Tuna boylarına indikleri yazılmaktadır. Gagavuzlar ilk kez 1065 sonrasında kitleler halinde Balkanlar’a gelmişler, Moğolların 1224′te Rusları yenmesinden sonra Tuna’yı ikinci kez geçerek Silistre ve Vama bölgelerine yerleşmişlerdir. Gagavuzların bir kısmının Balkanlar yoluyla Adalar’a ve Anadolu’ya geçtikleri de bilinen tarihi bir gerçektir. Osmanlı İmparatorluğu yönetimi altında yaşayan Gagavuzlar, 18. ve 19. yüzyıllarda Balkanlar’daki bağımsızlık hareketleri sırasında Bulgarların baskılarına dayanamamış, Rusya’ya göç ederek (1750-1856) Tuna bölgelerine (1769-1791) ve Beserabya’ya (1801-1812) yerleşmişlerdir.

Ruslar, Gagavuzlara toprak vererek, onların Tuna sınırı boyunda yerleşmelerini sağlamışlar ve Rusça öğrenmelerini kolaylaştıracak bir ortam oluşturmuşlardır.

Gagavuzlar, 1906 yılındaki 15 günlük bağımsızlık dönemi dışında sırasıyla Rus, Romen ve Sovyet yönetimi altında yaşamışlardır. Gagavuz milliyetçiliği 1980′lerin sonlarına kadar daha çok aydın hareketi olarak kalmış; ancak Moldavya Cumhuriyeti’nin resmi dilinin Romence olarak kabul edilmesi ve ülkedeki diğer etnik grupların hareketlenmeleri üzerine bağımsızlık hareketi ateşlenmiş ve 1987 yılında "Gagavuz Halkı" adlı halk hareketi başlamıştır.

5 Mart 1995 tarihinde Özerk Gagavuz Yeri Cumhuriyeti’nin sınırlarını belirlemek üzere yapılan referandumdan 30 yerleşim biriminin Gagavuz Yeri’ne bağlanmasına karar verilmiştir. Bugün Özerk Gagavuzya’da Türkiye Türkçesi’ne yakın bir dil kullanılmaktadır.

Hakas Türkleri

Hakas Türkleri, Sibirya’da, Yenisey ırmağı ve Abakan’ın ortasında yaşarlar. Yönetim olarak, Rusya Federasyonu’nda, Kransoyarsk eyaletindeki Hakas Otonom bölgesine bağlıdırlar. Hakas Türkleri, zaman içerisinde nüfus olarak artmalarına rağmen, kendi yurtlarında daima azınlık olarak kaldılar. Bugün Hakasya’da yaşayan Hakaslar, toplam nüfusun %12′sini oluşturuyorlar.

Eski zamanlarda Hakas sözcüğü Abakan Tatarlarını, Abakan Türklerini ve Yenisey Türklerini tanımlamak için kullanılırdı. Hakas kelimesinin kökeni olan "Hagias" sözcüğü, Çinliler tarafından Sayan dağlarında yaşayan eski bir kabileyi tanımlamak için kullanılırdı. Bu Türk boyundan, Çin kaynaklarında ilk olarak 1. yüzyılda bahsedilmektedir.

6. yüzyıldan itibaren, Altay ve Uygur kabilelerinin güçlü baskısı ile bölgedeki Türk etnik yapısı güçlendi. 1207′de bölge Cengiz Han tarafından fethedildi. 17.yüzyılın başlarında Ruslar bölgeye geldiler ve kısa zamanda hakimiyeti ele geçirdiler ve Hakas toprakları, herbiri ayrı bir prens tarafından yönetilen bölgelere ayrıldı. 1822′de Rus olmayanlara uygulanacak yönetim, vergi ve legal statüyle ilgili kanunlar yayınlandı. 1917′de Rus Çarlığı’nın yıkılıp yerine Sovyetler Birliği’nin kurulmasıyla geleneksel sosyalist yapı burada da uygulanmaya başlandı. 1930′ da ise, Hakasya "özerk bölge" statüsüne kavuştu.

Çuvaş Cumhuriyeti

Çuvaş Cumhuriyeti, Volga nehrinin kuzeyinde 18.300 km2′lik bir alanda yer alır. Bugünkü nüfusu yaklaşık 1.5 milyon kadardır ve bunun % 68′ini Çuvaşlar, geri kalanını ise Rus kökenliler oluşturmaktadır. Buna rağmen Rusça en çok konuşulan dildir.

Çuvaşların, X-XVI.yüzyıllarda eski Türk boylarının karışmasından meydana geldikleri yazılmıştır. Çuvaşların % 15′i Başkır ve Tatar bölgesindedir.

Çuvaşların yaşadığı bölge, 16. yüzyılda Rusların eline geçmiş, bölgede 1920′de özerk yönetim birimi oluşmuş, Nisan 1925′te de özerk cumhuriyet haline gelmiştir. SSCB’nin dağılmasından sonra (1991) Çuvaşistan Özerk Cumhuriyeti adını almıştır.

Başkırdistan Özerk Cumhuriyeti

Başkırdistan Özerk Cumhuriyeti, Ural Bölgesinin orta kısmında yer almakta ve Güney Urallar’dan batıya doğru Belaya ve Kama nehirlerine kadar uzanmaktadır. Kazakistan ve Tataristan ile diğer Rus bölgeleri arasında stratejik ulaşım bağlantılarını sağlamak açısından önemli bir yere sahiptir. Başkırdistan’ın yüzölçümü 143,600 km2 ve toplam nüfusu 4.097 milyondur. (Nüfus itibarıyla Başkırdistan, Rusya Federasyonu’nda 7. sırada yer almaktadır)

1552′de Kazan Hanlığı’nın yıkılmasından sonra her ikisi de Türk boyu olan Tatarlar ve Başkırlar, Ruslara karşı birlikte ayaklanmış, ancak XVIII. yüzyılın sonlarında Rus egemenliğine girmek zorunda kalmışlardır. Başkırlar her zaman Tatarlarla iç içe yaşamışlardır. Tarihi kaynaklara göre Tatar-Başkır ilişkileri tahmini bin yıl önceden başlamıştır. Başkırlar etnik yapı olarak Tatarlara yakındırlar. Ruslar, toplam nüfusun % 39.35′ini, Tatarlar % 28.4′ini, Başkırlar % 21.9′unu oluşturmaktadır. Başkırdistan’da yetmişten fazla halk yaşamaktadır.

İlk kez 1919′da SSCB. içinde Başkırd Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti kurulmuştur. Başkırların dili, Tatarcaya yakın olup Türk dilinin Kıpçak Bulgar alt grubunu oluşturur. Başkırtça daha çok konuşma dilinde kullanılmıştır.

Başkırların % 68′i Özerk Başkırdistan’da yaşamakta olup, geriye kalan % 32′si Ural bölgesindedir. Başkırlar daha çok kentsel yörelerde değil kırsal bölgelerde yerleşiktirler. Başkırdistan’ın dışında, Kazakistan, Türkmenistan, Özbekistan, Tacikistan, Kırgızistan, Ukrayna ve Rusya Federasyonu’nun diğer bazı bölgelerinde de Başkırlar yaşamaktadır. Ülke, Asya ile Avrupa’nın birleştiği bölgededir. Başkırdistan’da en önemli doğal kaynaklar petrol ve doğalgazdır. Bunların yanısıra demir ve demir dışı metaller, kömür, fosfor, altın, çinko rezervleri de mevcuttur. Ayrıca, ülke önemli oranda ağaç ve kereste potansiyeline sahiptir.

Başkırdistan, Rusya’nın en gelişmiş sanayi bölgelerinden biridir. Makina yapımı, petrol çıkarma ve işleme, kimya, kerestecilik, kağıt, inşaat malzemeleri üretimi başlıca sanayi dallarıdır. Ayrıca enerji üretimi, gıda sanayi, tekstil sektörü, ilaç sanayi ve inşaat malzemeleri sanayileri de gelişmiştir.

"Türk Birliği’ne inanıyorum, onu görüyorum."
Mustafa Kemal Atatürk

1991 yılında SSCB’nin dağılması, yaklaşık bir asırdır komünizmin kıskancında kalmış birçok Türk boyunun bağımsızlığını ilan etmesiyle sonuçlandı. 20. yüzyıl siyasi tarihinin en önemli birkaç olayı arasında sayılabilecek bu olay sonucunda Özbekistan, Azerbeycan, Türkmenistan, Kazakistan, Kırgızistan Türk Cumhuriyetleri ortaya çıkmış oldu. Bu, Türkistan’ın batı kısmını oluşturan 40 milyonluk bir nüfusun bağımsızlığına kavuştuğu anlamına geliyordu.

PERSPEKTİF

Değişen Dünya Dengeleri ve Osmanlı Vizyonu

Bilindiği gibi bir ülkenin dünyada söz sahibi bir güç haline gelmesi, ekonomik, kültürel, siyasi ve askeri altyapısı kadar, bu altyapıyı nasıl değerlendirmesi gerektiğini belirleyen stratejik ufkuna da bağlıdır.

Dış politikada kalıcı sonuçlar elde etmek, dahası dünyada söz sahibi olan bir bölge gücü haline gelmek, ancak doğru stratejileri belirlemek ve bunlara uygun politikalar izlemekle mümkün olabilir.

Ancak bu gerçek karşımıza çok önemli bir soru çıkarır: Strateji, neye dayandırılacaktır?

Bu soru bundan 30 yıl önce, yani Soğuk Savaş yıllarında sorulsaydı, cevabı da mutlaka "komünist tehlikeye karşı uyanık davranmak" mantığında bir cevap olurdu. Çünkü o zamanlar dünyadaki stratejik denklemlerin hepsi ABD ile Soyvetler Birliği arasındaki çatışma ile belirleniyordu. İdeolojilerin çatışması, diğer bütün stratejik kavramları önemsiz hale getirmişti.

Oysa Soğuk Savaş’ın bitmesi bu yapay stratejik denklemleri sona erdirdi. Dünya Soğuk Savaş öncesine, bir başka ifadeyle aslına döndü. Stratejinin dayandığı asli unsurlar olan tarih, etnisite, kültür, din, coğrafya gibi kavramlar yeniden önem kazandı.

Ve bu tür bir dünyada Türkiye’nin izlemesi gereken milli strateji de kuşkusuz Türkiye’nin kimliği ile yakından ilişkili olmalıdır.

Bu kimlik, "Osmanlı kimliği"dir. Çünkü Türkiye büyük Osmanlı İmparatorluğu’nun yegane varisidir. Osmanlı paşaları, mebusları, entellektüelleri ve din adamları tarafından kurulmuştur. 1923′te çağın gereklerine uygun bir inkılap programı başlatmış ve hiç bir zaman Osmanlı kimliğinden kopmamıştır. Büyük Önder Atatürk’ün Osmanlı borçlarını son kuruşuna kadar ödemeyi kabul etmesi ve tüm ekonomik sıkıntılara rağmen bu borçların ödemelerine sadık kalması, bunun somut bir örneğidir. Atatürk’ün bu politikasının nedeni, henüz o dönemde Osmanlı mirasının Türkiye’nin dış politikası açısından büyük bir stratejik avantaj olduğunu görmüş olmasıydı.

Türkiye’nin bu Osmanlı kimliğine sahip oluşu ise, onun için büyük bir stratejik fırsattır, özellikle de kimliklerin belirleyici unsur haline geldiği günümüzde. Çünkü Osmanlı İmparatorluğu bugün Türkiye’nin batısında ve güneyinde yer alan toprakları beş asır boyunca yönetmiştir. Bu uzun dönem boyunca da bu bölgelerde daha sonra asla sağlanamayan bir barış ve istikrar tesis etmiştir. Dolayısıyla Türkiye’nin Osmanlı İmparatorluğu’nun varisi olarak, eski Osmanlı toprakları üzerinde bir nüfuz elde etme şansına sahip olduğu zaman zaman dile getirilen önemli bir gerçektir. Ancak bundan daha da önemli olan, Türkiye’nin Balkanlar ve Ortadoğu’ya "nizam" getirmiş olan yegane gücün mirasçısı olmasıdır.

Ancak bu stratejik yaklaşım siyasi ve ekonomik güç kadar vizyon da gerektirir. Bu vizyonun temelinde ise Türkiye’nin kendi kimliğini doğru tanıması ve tanımlaması geliyor. Türkiye’ye stratejik bir etki alanı kazandıran en önemli faktör, baştan beri vurguladığımız gibi, Osmanlı mirasıdır.

Türkiye bu Osmanlı mirasına ciddi bir biçimde sahip çıkmalıdır. Bu noktada yapılması gereken önemli işlerden biri, Osmanlı’nın kurmuş olduğu "nizam"ı tarihsel delilleriyle ortaya koymak ve dünyaya anlatmaktır.

Türkiye tarihsel gerçekleri ortaya koymalı, Osmanlı döneminde Balkanlar ve Ortadoğu’da nasıl bir istikrar, adalet, barış ve nizam kurulduğunu izah etmeli ve bu tarihsel gerçeği aktif politikaları için temel haline getirmelidir. Bu nedenle Türkiye’nin tarihçileri, sosyologları ve tüm tanıtım-propaganda imkanları seferber edilmelidir.

Bu tür bir stratejik kültür politikasının son derece etkili olacağından kimse kuşku duymamalıdır. Türkiye’nin stratejik ufku, Osmanlı mirasına sahip çıkabilmesiyle orantılı olarak genişleyecektir. Türkiye’nin 21. asırda bir bölge gücü haline gelmesi, tarihsel ve dini kimliklerin giderek daha önemli hale geldiği dünyaya damgasını vurabilmesi, böylelikle kolayca mümkün olacaktır.

HAREM AĞASI ADNAN HOCA’DAN SEÇME SAÇMALAR : Avrupa sömürgeciliği nin kökeni


Avrupa sömürgeciliğinin kökeni

Charles Darwin’in yakın arkadaşı olan Prof. Adam Sedgwick, evrim teorisinin gelecekte sebep olabileceği tehlikeleri görebilen kişilerden biriydi. Türlerin Kökeni’ni okuduğunda, "Bu kitap toplum tarafından genel bir kabul gördüğü takdirde dünyada daha önce hiç görülmemiş şekilde insan ırklarında bir soykırım yaşanacaktır" demişti. Gerçekten de zaman, Sedgwick’in endişelenmekte haklı olduğunu gösterdi. 20. yüzyıl, insanların sırf ırkları veya etnik kökenleri nedeniyle soykırımlara uğratıldığı kara bir çağ olarak tarihe geçti.

Elbette etnik ayrımcılık ve buna dayalı olarak yapılan kıyımlar, Darwin’den çok önce de insanlık tarihinde vardı. Ancak Darwinizm bu ayrımcılığa sahte bir bilimsel saygınlık ve sahte bir haklılık kazandırdı.

İngiliz Sömürgeciliği ve Darwinizm

Charles Darwin’in ırkçı görüşlerinden en çok çıkar sağlayan ülke, Darwin’in kendi vatanı İngiltere oldu. Darwin, teorisini ortaya attığı yıllarda, İngiltere dünyanın bir numaralı sömürgeci imparatorluğunu kurmuş durumdaydı. Hindistan’dan Latin Amerika’ya kadar uzanan dev bir coğrafyanın tüm doğal kaynakları, İngiliz İmparatorluğu tarafından sömürülüyordu. "Beyaz adam", kendi çıkarı için dünyayı yağmalıyordu.

Buna karşın başta İngiltere olmak üzere sömürgeci ülkelerin hiçbiri "yağmacı" olarak görülmek ve tarihe öyle yazılmak istemiyorlardı. Bu nedenle yaptıkları işi haklı gibi gösterecek bir açıklama arıyorlardı. Bu açıklamanın amacı, sömürülen insanları "ilkel insanlar", hatta "hayvanımsı canlılar" gibi gösterebilmekti. Böylece katledilenler veya insanlık dışı muameleye maruz bırakılanlar, insan değil, yarı insan yarı hayvan mahluklar olarak görülebilecek ve onlara karşı yapılanlar bir suç teşkil etmeyecekti.

Aslında bu arayış yeni değildi; dünya üzerinde sömürgeciliğin ilk yayılış dönemi olan 15 ve 16. yüzyıllara kadar dayanıyordu. Bazı ırkların yarı hayvan özelliği gösterdiğiyle ilgili iddialar, ilk olarak Kristof Kolomb’un Amerika yolculuklarında ortaya atılmıştı. Bu iddialara göre, Amerikalı yerliler gerçek birer insan değil, gelişmiş bir hayvan türüydü. Bu nedenle de İspanyol sömürgecilerin hizmetine koşulabilirlerdi. (Harun Yahya, Darwinizm’in Dini)

Her ne kadar Amerika’nın keşfi hakkında çevrilen filmlerde Kolomb’un yerlilere karşı çok insancıl ve sıcak bir yaklaşımı olduğu imajı verilse de, gerçekte Kolomb yerlileri insan olarak görmüyordu.

Kristof Kolomb

Kristof Kolomb, büyük bir katliamı ilk başlatan kişi oldu. Keşfettiği yerlerde İspanyol kolonileri oluşturan Kolomb yerlileri köleleştirdi ve ilk olarak köle ticaretini başlattı. Kolomb’un yerlilere uyguladığı baskı ve sömürü politikasını, onu izleyen İspanyol "fatihleri" devam ettirdiler; yapılan katliamlar inanılmaz boyutlara erişti. Örneğin, Kolomb ilk geldiğinde nüfusu 200 bin olan bir adada 20 yıl geçmeden sadece 50 bin, 1540 yılında ise sadece bin kişi kalmıştı. İspanyol fatihlerinin en ünlüsü Cortes ise 1519 Şubat’ında Meksika’ya ayak bastığında toplam kızılderili nüfusu 25 milyonken, 1605 yılında 1 milyona inmişti. Hispaniola adasında 1492′de 7-8 milyon olan nüfus; 1496′da 4 milyon, 1570 yılında ise sadece 125 kişiye düştü. Tarihçilerin verdikleri rakamlara göre, Kolomb’un kıtaya ayak basmasından sonraki bir yüzyıldan daha az bir süre içinde 95 milyon yerli, sömürgeciler tarafından katledildi. Kolomb, Amerika’yı keşfettiğinde kıtada 30 milyon kızılderili yaşıyordu. O zamandan bugüne gerçekleşen katliamlar neticesinde ise 2 milyon nüfuslu kayıp bir ırk haline geldiler.

Bu katliamların bu kadar acımasız boyutlara ulaşmasının nedeni, kızılderililerin insan olarak görülmemeleri, hayvan olarak kabul edilmeleriydi.

Ancak sömürgecilerin bu asılsız sapkın iddiaları, o dönemde fikir olarak fazla taraftar toplamadı. Çünkü o dönemde Avrupa’da, tüm insanları Allah’ın eşit olarak yarattığı ve hepsinin tek bir atadan, Hz. Adem’den geldikleri gerçeği yaygın bir kabul görüyordu. Hatta Katolik Kilisesi, bu yağmacı istilacılara karşı kesin bir tavır koymuştu. Bunun en bilinen örneklerinden biri Chiapas psikoposu Bartolome de Las Casas’ın, Kolomb ile birlikte Yeni Dünya’ya ayak basan kolonicilerin "yerliler, bir tür hayvandır" iddiasına karşılık, yerlilerin "gerçek birer insan" olduklarını söyleyerek verdiği yanıttır. 1537 yılında ise Papa III. Paul yayınladığı bir fermanda yerlilere yapılan vahşi muameleyi lanetlemiş, Kızılderililerin iman etme yeteneğine sahip gerçek insanlar olduklarını açıklamıştır.

Oysa 19. yüzyıla gelindiğinde durum değişti. Materyalist felsefenin yayılmasıyla ve toplumların dinden uzaklaşmasıyla birlikte insanları Allah’ın yarattığı gerçeği de gözardı edilmeye başlandı. Bu davranış, aynı zamanda ırkçılığın da yükselişi idi.

Irkçılığın yükselişi

Darwinist-materyalist felsefenin 19. yüzyılda yükselmesi ile ırkçılık da güçlenmişti ve bu da Avrupa’nın emperyalist düzenine büyük bir destek sağlamış oluyordu.

Oxford, Stanford, Harvard gibi üniversitelerde yıllarca tarih profesörlüğü yapmış olan James Joll, halen üniversitelerde ders kitabı olarak okutulan Europe Since 1870 (1870′den Bu Yana Avrupa) isimli kaynak kitabında, Darwinizm ile emperyalizm ve ırkçılık arasındaki ideolojik ilişkiyi şöyle anlatır: "Emperyalizm kavramına ilham veren fikirlerin en önemlisi, "Sosyal Darwinizm" başlığı altında sınıflandırılabilecek olanlardır. Bu fikirler, devletler arasındaki ilişkiyi daimi bir mücadele olarak kabul eder. Bu mücadelede bazı ırklar diğerlerine göre "üstün" sayılmış ve bir evrimsel süreç içinde güçlülerin kendilerini sürekli ortaya koymaları gerektiği kabul edilmiştir."

İngiliz doğa bilimci Charles Darwin, 1859′da yayınlanan Türlerin Kökeni onu 1871′de takip eden İnsanın Türeyişi adlı kitaplarıyla büyük bir tartışma başlatmış ve Avrupa düşüncesinin farklı dallarını aynı anda etkilemiştir. Darwin’in fikirleri ve onun İngiliz felsefeci Herbert Spencer gibi bazı çağdaşlarının düşünceleri, çok hızlı bir biçimde bilim dışındaki alanlara da uygulanmıştır.

Darwinizm’in toplumsal gelişmeye en çok uygulanabilir olan yönü ise dünyada doğal kaynakların besleyemeyeceği bir nüfus fazlası bulunduğu ve bunun güçlülerin veya "uygunların" galip çıkacağı daimi bir yaşam mücadelesi gerektiği yönündeki inançtır. Bazı sosyal bilimciler için bu noktadan hareketle en "uygun" kavramına ahlaki bir mana katmak ve dolayısıyla yaşam mücadelesinde üstün gelen türlerin veya ırkların ahlaken üstün olduklarını savunmak çok kolay olmuştur.

Dolayısıyla doğal seleksiyon doktrini, kolaylıkla Fransız yazar Arthur Gobineau tarafından geliştirilen bir başka fikir ekolüyle de birleşmiştir. Gobineau, 1853 yılında "İnsan Irklarının Eşitsizliği Üzerine Bir Makale" adlı çalışmayı yayınlayan kişidir. Gobineau gelişmedeki en önemli etkenin ırk olduğunu savunmuş ve diğerlerine üstünlük sağlayan ırkların, kendi ırksal saflıklarını en iyi koruyabilenler olduğunu ileri sürmüştür. Gobineau’ya göre, tarihteki bu yaşam mücadelesinde en üstün gelen ırk, Aryan ırkı olmuştur.

Bu fikirleri bir aşama daha ileri götüren kişi ise İngiliz yazar Houston Stewart Chamberlain’dir. Hitler yazara (Chamberlain’e) o kadar hayranlık beslemiştir ki, onu 1927 yılında ölüm döşeğinde ziyarete gelmiştir.

Görüldüğü gibi Darwin’den ırkçı düşünürlere, emperyalistlere ve oradan da Hitler’e kadar uzanan bir ideolojik zincir vardır. Darwinizm, hem 19. yüzyılda dünyayı kana bulayan emperyalizmin hem de 20. yüzyılda aynı işi gerçekleştiren Nazizm’in ideolojik temelidir.

Kraliçe Victoria’nın adıyla anılan Viktorya Dönemi İngilteresi de, aradığı sözde bilimsel zemini Darwinizm de bulmuştu.

Afyon Savaşları

İngiltere sömürgecilikten büyük bir kazanç sağlıyordu ve sömürgelerinde yaşayan insanları kendi menfaatleri için belalara uğratmaktan çekinmiyordu. İngiliz emperyalizminin bu kirli siyasetinin örneklerinden biri Çin’e karşı açılan "Afyon Savaşları" oldu. İngiltere, Hindistan’da yetiştirdiği afyonu 19. yüzyılın ilk çeyreğinden itibaren Çin’e kaçak olarak sokmaya başladı. Dış ticaretindeki açığı kapatmak için yaptığı bu afyon kaçakçılığına giderek hız verdi. Uyuşturucunun ülkeye sızması ise bir yandan Çin devletinin kendi toprakları üzerindeki otoritesini derinden sarsmıştı. Toplumdaki yozlaşma kısa sürede ciddi boyutlara ulaştı. Çin hükümetinin uzun süre tereddüt ettikten sonra çıkarmak zorunda kaldığı afyon yasağı, ilk Afyon Savaşına (1838-1842) yol açtı. Bu savaş, ülkeyi kesin olarak yıkıma sürükledi. Çin, yabancı güçlerle her karşı karşıya gelişinde ordusunun yetersizliği yüzünden boyun eğmek ve onların giderek artan isteklerini kabul etmek zorunda kaldı. Batılı ülkelerin 1842 yılından itibaren yavaş yavaş Çin toprakları içinde gerçek nüfuz bölgeleri edindiler; Çinlilerin elinden büyük liman mahallelerini (imtiyazlar) aldılar, tarlaları kiraladılar ve ülkenin kendilerine en çok yarar sağlayacak şekilde dışarı açılmasını şart koştular. Tüm bunların sonucunda ülkede yaşanan sefalet, hükümetin zaafiyeti ve Çin topraklarının yavaş yavaş elden gidiyor olması birçok ayaklanmaya yol açtı.

Çin’de yaşananlar, İngiltere’nin politikasının sonuçlarından sadece biriydi. 19. yüzyıl boyunca Güney Afrika, Hindistan, Avustralya gibi coğrafyalarda İngiliz emperyalizminin sömürüsü en acı boyutlarıyla yaşandı.

İngilitere’nin bu sömürü düzenini meşrulaştırmak, haklı gibi göstermek işi ise bazı İngiliz sosyal bilimcilerine ve bilim adamlarına düşmüştü. İşte Charles Darwin, bunların en önemlisi ve etkilisi oldu. Evrim sürecinde "ileri ırklar" olduğunu öne süren, bunların "beyaz ırk" olduğunu iddia eden ve beyazların diğerlerini sömürmesini "doğa kanunu" olarak gösteren Darwin’dir.

Darwin’in sömürgeci ırkçılığa kazandırdığı bu meşruiyet nedeniyle İsviçre Federal Teknoloji Enstitüsü Yer Bilimleri Bölüm Başkanı ünlü Çin kökenli bilimadamı Kenneth J. Hsu, Darwin’i "Victoria dönemi İngilteresi için ideal bir bilim adamı, Çin’e zorla afyon satabilmek için bu ülkeyi işgal eden, bunu da serbest ticaret ve ‘en güçlülerin hayatta kalması’ kuralına dayandıran ülkenin bilimsel dayanağı" şeklinde tarif eder.

İşte tüm bunlar göstermektedir ki; yeryüzünde sömürgeci ve ırkçı fikir akımlarının neden olduğu her türlü zulüm ortamının temelinde Darwinizm yatmaktadır. Darwinizm, terör uygulayanların, sömürü düzeni kurup bu düzenin devam etmesini isteyenlerin, savaş çıkarıp insanların ölmesine ve yaralanmalarına neden olanların benimsediği bir düşünce sistemidir. Darwinizm, insanlığa şiddet, savaş ve çatışmadan başka bir olgu sunamamış bir ideolojidir.

İSTİHBARAT ALANI

Sınırsız, Seçkin, Sansürsüz, Kemalist Haber Blogu

Derin İstihbarat

strateji, güvenlik, araştırma, istihbarat, komplo teorileri, mizah, teknoloji, mk ultra, nwo

İSTİHBARAT

Şifresiz Yayın!

%d blogcu bunu beğendi: