Etiket arşivi: selcan taşçı

“Balyoz” ile kasaptaki et terbiye edilir mi!


O gün haberleri seyrederken bu balyozun bir gün kafama indirilmeye çalışılacağını ve “ne oldu”derken esir alınarak hayatımın alt üst olacağını hiç mi hiç düşünmemiştim.

Bir tomar Hasdal mektubu birikti masamda. Bir yandan bu köşeyi tekrara düşürmemeye (çünkü hepsinin isyanları aynı temelde) ama bir yandan da Hasdal, Silivri ve Maltepe’de “esaret” altında olduklarını savunan Türk subaylarının seslerini duyurabilecekleri yegane aracın bu mektuplar olduğunun idrakiyle, birkaç gün arayla aktarmaya çalışıyorum yazdıklarını sizlere. Bugün, Deniz Piyade Kurmay Albay Yusuf Afat’ın, 29 Ekim günü Hasdal’da kaleme aldığı satırlar var sırada:

“Yakın geçmişte, “Zırhlı kurşun geçirmez camlarla donatılmış ve yürüyen modern kale haşmetinde görünen makam arabasının içinde mahsur kalan devlet büyüğümüzün, mahalle hırdavatçısında bile bulunabilecek sıradanlıkta bir “BALYOZ”un “DARBESİ” marifetiyle, mucize kurtarılışı”nın trajikomik anekdotu haberde gözümüze çarpmıştı. Sonrasında kurtuluşun mucize sembolü olan “balyoz”un yüksek bedeller ödenerek müzelik hale getirilmesi süreci yaşanmıştı…

O gün haberleri seyrederken bu balyozun bir gün kafama indirilmeye çalışılacağını ve “ne oldu”derken esir alınarak hayatımın alt üst olacağını hiç mi hiç düşünmemiştim. Anlaşılan, diğer meslektaşlarım da, benim gibi hiç düşünmemişler. Demek ki, bu “balyoz”un kerametini başa gelmeden anlamak mümkün değilmiş. Meğer biz neler yapmışız neler de hiç haberimiz yokmuş. İşin garibi hâlâ da yok…

Meğer biz;

– 2002-2003 yıllarında olmayan bilgisayarlarımız ile sözde “Balyoz” ile ilgili gerçek ad, rütbe ve unvanlarımızı kullanarak yazı yazmışız. Üstelik teröristlerin bile akıl ettiği kod adı kullanımını biz akıl edememişiz. Üstüne üstlük, bu yazıların hiç birini, ıslak veya elektronik imza ile imzalamadığımız gibi numunelik de olsa, ilaç niyetine, bir tanesinin bile kağıda çıktısını almamışız. Neden “ilaç niyetine bile çıktısını dahi almadığımız ve imzalamadığımız halde, bu dijital yazıların üstüne kendi isim ve rütbemizi olduğu gibi yazmışız”?!

– İBBB tarafından 2006 ve 2007 yıllarından sonra değiştirilen sokak isimlerini, 2003 yılında sözde “Balyoz” yazışmalarında kullanarak, güya cami eylem planı hazırlamışız. Neden 2012 yılında projelendirilen “Ağaoğlu Maslak 1453’ü proaktif davranarak öngörmemişiz”?!

– 2002-2003 yıllarından çok önce vefat eden emekli amirallere sözde “Balyoz”da görev vermişiz. Neden “Akdenizi Türk gölü haline getiren, Barbaros Hayreddin Paşa’yı unutmuşuz”?!

– 2009 yılında üniversiteye kaydını yaptıran ortaokul öğrencisinin adını, güya 2003 yılında üniversitede okuyor diye sözde “Balyoz” belgelerine yazmışız. Neden “ana karnındaki bir bebeği yazmayı unutmuşuz”?!

– Türkiyede ilk kez 2008 yılında kullanılmaya başlanan “Emniyetli Cep Telefonlarını”, güya 2003 yılında hazırlanan sözde “Balyoz” yazışmalarında kullanacağımızı yazmışız. Neden “5 yıl önceden ülkemize teknolojiyi getirmişiz”?!

– Microsoft tarafından 2006 yılında üretilerek piyasaya sürülen ve ilk kez 2007 yılı başında kullanılmaya başlanan CALİBRİ ve CAMBRİA yazı tiplerini, Mart 2003’de sözde “Balyoz” yazışmalarında kullanmışız. Neden “2020’li yıllarda ilk kez kullanılacak olan “serial…” yazı tipini kullanmamışız”?!

– 19 Mayıs 2006 tarihinde kurulan Türkiye Gençlik Birliği adını Aralık 2002’de sözde “Balyoz” yazışmalarında kullanmışız. Neden “TGB’nin de tertip komitesinde olduğu, 29 Ekim 2012 Cumhuriyet Bayramı nedeniyle organize edilen Ulus-Ankara’daki Seferberlik Yürüyüşünü yazmamışız”?!

– TRT’nin su altına dalışta görüntüleri alındığı tarih ve saatte bir deniz subayımız sözde “Balyoz” yazışmalarına yönelik dijital bir belge oluşturmuş. Neden “sözde darbe planlarını suyun altında bilgisayar kullanarak hazırlamışız?! Acaba kamera gibi balıkların da şahitliği kabul edilmediğinden m”?!

– 2003’de İzmir plakalı olan aracı, güya 2003 yılındaki sözde “Balyoz” yazışmalarında 2006 yılında değiştirildiği 16 BEB 33 yeni plakasıyla yazmışız. Neden “bu kadar müneccimlik yapmışız”?!
2000’e yakın bu örnekleri bitirmek mümkün değil. Düşünüyorum da;

– Her türlü zorluğun üstesinden gelmeye yardımcı olan mucize aparat “Balyoz” ile “kasaptaki et” terbiye edilebilir mi? Mesela soğan doğramak için?!

Balyoz’un doğru kullanımı için, tanıklar huzurunda, bilirkişi marifetiyle, Balyoz’un fayda ve mahzurları ortaya dökülebilir mi? Maazallah, yanlış kullanıp da bir yerimizi incitebiliriz.

(…)

Arabanın camını kıran Balyoz müzelik oldu. Acaba kafamıza vurulmaya çalışılan Balyoz da bir gün “Yüzyılın İftirası Balyoz Davası Müzesi” oluşturularak oraya konur mu?

Demirin ateşte kızartıldıktan sonra suya sokulduğunda çelikleşmesi gibi, suçsuz ve haklı olmaktan aldığımız güçle komplo ve ürünü iddialara karşı irademiz daha da çelikleşmiştir. Gerçeği saklayabilirsiniz ancak yok edemezsiniz. Yüzyılın iftirası Balyoz Davası’nda bir gün bütün gerçeklerin tüm ihtişamıyla ortaya döküleceği ve bu iftirayı atanların da yanına kar kalmayacağına canı gönülden inanıyorum.

“Güneş bulut altına girebilir fakat hakikat güneşi uzun müddet bulut altında kalmaz.” (Ziya Gökalp)

Balyoz yargılaması yayınlansaydı hakimler sokağa çıkamazdı /// CC : @ulusalkanalTV @ulusalka nal


Karar günü verilen arada, babasına sarılabilmek için avukatlara ayrılan sıraların üstüne çıkmaya çalışırken gördüm ona. “Aliiiş” diye sesleniyordu.

Cevap geldi: “Kuzuş.”

Baba-kız birbirlerini böyle seviyorlarmış. İkisinin de yüzünde, içinde bulundukları koşulları düşününce anlaşılmaz sayılabilecek bir huzur vardı. Bir yanda sinir krizleri geçirenler, ağlayanlar, bayılanlar, bir yanda yüzlerindeki manidar tebessüm ile onlar. Hadi babası yıllarca çok zor şartlarda görev yapmış bir asker; antremanlı. Ya bu kız çocuğu?..

Vicdanımız rahat, devlete vereceğimiz yok

Karar günü sergilediği soğukkanlı duruşu konuşurken “Benimki ‘onlara bunu vermeyeceğim’ psikolojisiydi aslında” diyor Aslıhan;

“Tutuklama kararı çıktıktan sonra babam aradı, ‘Kuzuş’ dedi, ‘Tek yapacağın, dik duracaksın, annen sana emanet’. Kimsenin yanında ağlamadım. Niye çökeyim! Benim babam çok ciddi bir suç işler ‘nasıl yaptı’ diye kahrolurum. Allaha şükür vicdanımız rahat. Babamın hep söylediği bir şey var. ‘Geceleri yatarken düşünüyorum’ diyor ‘benim bu devletten alacağım çok ama vereceğim yok. O konuda çok rahatım’. Ben bu kadar onurlu, şerefli duran bir adamın kızı olarak burada ağlayamam.”

Bakın düşünmüş karar açıklandığında;

“Kar-kış olacak Silivri’ye sık sık gidip gelebilecek miyiz? Silivri çok soğuk olur, üşümesin; hemen kalpaklarını, montlarını götürmek lazım. Adanalı olarak etçildir babam, yemeklere alışabilecek mi?”

Çocukların gözyaşlarıyla intikam acizliktir

En büyük kızgınlığı Samanyolu TV’de yayınlanan bir habere:

“Habere göre o eşlerin, çocukların mahkeme önünde ayılıp bayılması ‘kasıtlıymış’. Talimat olarak verilmiş bunlar. ‘Makyaj yapmayacaksınız. Televizyona çıkıp halktan biriymiş imajı vereceksiniz. Toplumun milli hassasiyetlerini kullanacaksınız… ‘Yine bir televizyon programında dendi ki ‘Bugün onların çocukları ağlamasa yarın bizim çocuklarımız ağlayacak’. O laf benim çok canımı yaktı. Yaşar Nuri Öztürk, “günah intikal etmez” dedi geçenlerde. Faraza babam darbeye niyetlendi diyelim, sen onun çocuğunun gözyaşının üzerinden siyaset yapıyorsan çok büyük acizliktir. Ben sürekli tek telkinde bulunuyorum kendime, “Aslı kindarlaşma!”

Asrın davasında savcı horul horul uyuyordu

Evlat Aslıhan başka, avukat Aslıhan başka. Cüppesini giydikten sonra nasıl bakıyor bu davaya:

“20 ay mizansen oynanmış Silivri’de. Eğlenmişiz kendi kendimize. Kamu kurumlarından, müftülükten, belediyeden alınan belgeler hepsi boşuna boşunaymış.

Yargıda silahların eşitliği vardır. Hiçbir hakim avukata ‘tamam, yeter, otur’ diyemez. Savcı ile avukat eşittir. Hatta savcı koltuğunun yüksek olmasına ‘marangoz hatası’ denir. Bu davada avukatlar yargılamayı tamamlamak üzere süje olarak kullanıldı. Bize ve mesleğimize hakaret edildi. Hakim bir kadın avukata, Şule Nazlı Erol’a ‘Öyle elin kolun oynamasın kendine gel’ dedi. Asrın davasında hakim ‘Siz ne diyorsunuz sayın savcım’ dediğinde savcı horulhorul uyuyordu! Askeri teamülde ast üste emir veremez. Astı babama emir verecek gözüküyor, böyle komik hatalar var iddianamede.

Yassıada bile o zamanki teknolojiye rağmen yayınlamış. Bu dava canlı yayınlanmış olsaydı bugün halkın Balyoz’a bakışı farklı olurdu. Hakimler sokağa çıkamazdı. Ki ben şimdi de çıkabildiklerini sanmıyorum. Çok komik şeyler duyuyoruz. Mahkeme heyetindekilerin çocukları okula korumalarla gidiyormuş. Korkuyorlarmış! Çocukları onlarla aynı okullarda okuyan aileler ‘çocuklarımızın can güvenliği yok’ diye rahatsız olmaya başlamış. Şimdi de böyle bir imaj yaratıyorlar; bunlar bize zarar verecekler. Sanki biz PKK’lıyız!

Paşalar oruç tutmaz Paşam!

Sadece yargılama yayınlanmadığı için mi millet mesafeliydi bu davaya?

Türk Ordusu’nun “yalnız” bırakılmasını “imaj”ına bağlıyor Aslıhan:

“7-8 yıldır üzerinde çalışılarak ‘dinsiz ordu’ imajı yaratıldı. Ve bizim iki aydaolduğumuz şeyi anlatarak bu imajı değiştirmemiz çok güç. Babamın “Balyoz Davasının enleri”ne giren savunmasını paylaşıyorlar internette, yorumlara bakıyorum. ‘Acaba sorsak Amentüyü okuyabilir mi’ diye yazanlar var. Bir de bunlar bizimle aynı dünya görüşüne sahip olduğunu iddia eden insanlar. Demek ki bir şeylere inandırmışlar toplumu. Amiral bir abimiz ‘Türk donanması İslam’ın son donanması’ dedi. Bizim bütün fırkateynlerin en üstünde Kur’an-ı Kerim olurmuş. Deniz Kuvvetleri’nin bütün komutlarında “Bismillah” var. Bu yargılama başlayana, Hasdal’a o denizci subaylarla tanışana kadar biz bile bilmiyorduk bunu. Benim babam görevdeyken de sivil elbisesini giyer, şahsi arabasıyla teravihlerine giderdi. Tanıyanlar eline kapanırmış ‘Komutanım seninle saf tutmak onurdur’ diye. Bu ütopik bir şey değil ki. Senin ordunun generali bu adam.

Senden farkı yok ki, senin gibi. Bilecik Tugay Komutanı’yken yaşadığı bir olay var babamın. Ramazan’da bir grup işadamı ziyaretine geliyorlar. Babam da usulen ‘Çay içer misiniz’diyor. ‘Yok paşam içmeyelim’ diyorlar. Sohbet uzuyor. Adamlardan biri ‘Paşam siz için çayınızı’ diyor. Babam ‘Efendi’ diyor, ‘Sen benim niyetli olmadığımı nerden biliyorsun.’ Cevap ne biliyor musunuz? ‘Paşalar oruç tutmaz!’ Bunun üzerine babam adamları alıp tugayın camisine götürüyor. İmama ‘Nasıl ceamatin’ diye soruyor. İmam ‘Cumalarda dışarıya battaniye atıyoruz’ deyince adamlar askeriye de cami mi olurmuş diye şaşırıyor. Tabi inandığını yaşamak başka takıyye başka olduğundan toplum bilmiyor bunları.

Harp gücü kırıldı

Aslıhan için Balyoz davasının tek anlamı “tasfiye”:

“Yargılananlar sosyal demokrat olabilir, ulusalcı olabilir, ülkücü olabilir. Ama hepsi mesleki anlamda çok dolu insanlar. Kurmay subaylar. Kendi devreleri içindeki en başarılı kurmay subaylar. Hepsini özel kılan bazı kritik anlar var kariyerlerinde. Engin Amca Apo’yu getirmiş, diğeri sorgulamış. Karacılar terörle mücadelede öne çıkan isimler. Denizciler içinde Milli Gemi Projesinde görev alan mühendis kadro var. Bu ne demek? Senin deniz kuvvetlerinin tamamen bağımsız olması demek.”
Bu niteliklere sahip insanlar savunmaya çalıştıkları devletten “terörist” damgası yiyince, “aman bize madalya vermeyin” gibi bir tepki oluşmuş henüz “sanık” yapılmayan muvazzaflar arasında:

“Güney Doğu’ya tayini çıkıp istifa eden bir çok subay var. Alan Paşa, Özarslan Paşa, Temizöz Paşa bunlar hep madalyalı askerler. Böyle olunca “Demek ki PKK ile mücadelenin hesabı soruluyor” diye düşünen çok asker var. Madalya teklif edilince “İstemiyorum” diyormuş insanlar. Askerin savaşma şevkini bitirdiler. Denizciler rütbe alsa da, doğayı tanıyıp pişmeleri gerektiğinden ustalık çıraklık vardır aralarında.

Gemi yüzdürecek komutan yok. En başarılı F 4 – F 16 pilotları içerde. Harp gücü kırıldı.”

Vatan sağ olsun

Ya bundan sonrası?

“Türkiye’de bir günde çok şey değişir” diyor Aslıhan. Oğuzhan araya giriyor:

“Demirel dedi ya ‘köprülerin altından çok sular akar’ manidar bir sözdü.”

Arayıp “Biz bu davaya inanabilirdik ama içinde Yörük Ali varsa inanmıyoruz” diyen öyle çok insan olmuş ki, moralliler. “Babam da çok moralli” diyor, “Kendini değil emekliliğini kazanmamış subayları düşünüyor. Annemden önce onları soruyor.”

Ve son sözleri, bana değil size söylüyor bunları:

“Kuzey Irak operasyonunda bir askeri kucağında şehit oldu babamın. Aşağı bölgesi tamamen parçalanmış. Babam çocuğa “Oğlum inanıyormusun” demiş, elini tutmuş, son bir defa kelime-i şahadet getirmiş ve asker şehit olmuş… Bunları dinleyerek büyüdük biz. Şehit haberlerinde annemin ayılıp bayılmalarına şahit olarak büyüdük. Ben rüyamda babamın şehit olduğunu gördüğüm için havale geçirdim. Lise 1 ve 2’yi Şırnak’ta okudum.

Şehit haberi gelince halay çeken insanlar gördüm. Operasyona gidip günlerce dönmeyen babam GPRS’li telefonla arayıp “Kuzuşum iyiyim” deyip kapatıyordu. O iki kelimeyi söylerken ‘Çuvçuuv’ diye arkadan gelen mermi seslerini duyarak büyüdüm. O zaman iç rahatlığıyla ‘Babam vatan için çarpışıyor’ diyordum. Ama şimdi ‘Ne yaptı ki bunu reva görüyorsun’ diyorum. Darbe mağduru biri ne kadar darbeci olabilir.

Babam Yörük çadırından, Ülkü Ocağı’ndan çıktığı gibi hâlâ, aynı terbiyeye sahip. Görev yaptığı yerlerde hep halkın içinde oldu. Kahvehanelerde genç yaşlı köylüleri dinledi. Operasyona kurban keserek bölge insanının duasını alarak gitti. Onun bu hali her dönemde rahatsız edici bulundu. Ama ben çok rahatım. Babam da çok rahat. Allah bu rahatlığı bize bunu yapanlara da nasip etsin diyorum. Çünkü onların bu kadar rahat olduklarını zannetmiyorum. Babam hâlâ şahsını düşünmüyor ‘İnşallah vatan millet için hayırlı olur’ diyor. Adamların yaşadığı hiçbir şey yokken bu ülkeye karşı bu kadar kinleniyor, biz ise bu kadar zulümden sonra hâlâ ‘Vatan sağ olsun’ diyoruz;

Vatan sağ olsun!”

Bingöl’de “Mehmedim” sesleri

Babasını her düşündüğünde gözünün önüne gelen bir fotoğraf var Aslıhan’ın. Yıllar öncesine ait, Bingöl’de çekilmiş:

“Hayatım boyunca en duygulandığım andır… Babam Bingöl Jandarma Komutanı. Bir operasyona çıktılar. Tam PKK’lıların ölülerinin ailelerine verilmesi yasasının çıktığı günler. Babamlar 6 veya 8 teröristle birlikte örgütün Diyarbakır bölge sorumlusunu öldürdüler. Babamın makamındaki asker anneme sürekli bilgi veriyor; ”Yenge 3 aldılar, 5 aldılar… “Lojmandaki herkes birbirini arıyor. Çok şükür şehit yok. İki yaralımız vardı, şehitsiz bitirdik o operasyonu. Pastalar börekler yapıldı.

Jandarmanın bahçesinde masalar kuruldu. Osman Öztunç, Mehmedim, Azerin, Çırpınırdı Karadeniz, Mustafa Yıldızdoğan, Türkiyem çalıyor. Ben lisedeyim. Askerler geliyor, arabaların arkasına oturmuşlar. Annem gelen çocuğu alıyor, sarılıyor, oturtuyor pasta börek yediriyor elleriyle. Yüzleri gözleri toprak çocukların. Babam helikopterle ilk sortide gitmişti en son o geldi. Halini görünce çok ağlamıştım.

Gözlükleri yüzüne oturmuş. Kulaklarındakirler katman katman. Toparlak bir adam benim babam. Tosun Paşa deriz biz zaten. Genç de değil o zaman, 48 yaşında filan. Tabur komutanı ‘Nasıl bir baban var senin’ dedi. Tabur komutanları ‘Geri çekilin’ demiş, dinlememiş, en önde girmiş çatışmaya. ‘Yeğenim’ demiş durdurmaya çalışanlara ‘Ben bu operasyonu arkadan komuta etsem bu Mehmetçik neye inanıp çarpışacak.’Normal insan mantığıyla şura sırasında generalliktesin ne işin var senin orada! Babamların mücadelesini sağlayan o ruhu yok ettiler. Düşünün o gün Bingöl’de, birliğin üzerinden alçak uçuşla geçen bir helikopterde, babamın komutanı olan paşa dev Türk bayrağı sarkıtıyordu aşağıya. Bugün askeri araçların, lojmanların bayrakları sökülüyor ‘tahrik olmasın’ diye.”

Babasının kızı…

“Çok yoğun bir ideolojik yükleme yaptı bize babam” diyor Aslıhan. Sırf babasının eseri değil aslında, Edebiyat öğretmeni olan ve ilk iki haftayı uzun uzun İstiklal Marşı ile Gençliğe Hitabe’yi anlatmaya ayıran annesinin de payı var bugünkü duruşlarında:

“4 veya 5 yaşındaydım, Ozan Arif’in ilk Türkiye konseriydi, Başbuğ’un elini öpmeye götürdüler beni. İlkokul 4’e kadar bütün Türk klasiklerini okuttu annem. 7. Sınıfa kadar dünya klasiklerini okudum. 7. sınıfta ideoloji okumaya başladım. Şiir yazardım. Börtü böcek değil hep vatan millet meseleleri…”

Yazdığı şiirlerden biri rahmetli Rauf Denktaş’a kadar ulaşmış:

“7. Sınıftaydım. Öğlen okuldan geldim. Resim ödevim vardı. Gittim salona televizyonu açtım. Ermeni Tasarısı ilk defa Fransa parlamentosunda görüşülecek… Mesut Yılmaz Kürtçe televizyon konusunu konuşuyor… Bütün bunlar şimdiki kadar sıradanlaşmamış o zaman. Çok doldum. İçeri girdim, “AB, AB dediniz / Başımızın etini yediniz / Mehmetçikler dağlarda vuruşuyor terörle / Öbür yanda milli duygulardan yoksun yönetici Kürtçe yayın istemekte” diye uzun bir şiir yazdım. Sonu da şöyle bitiyor:

İnsan hakları kim siz kimki bize ders verme çabasında

Daha yüz yıl önce Orta Doğu’da Afrika’dayaptığın işkenceleri unutma

Uyuma uyan Türk Milleti

Boz Avrupa’nın gizli niyetini…

Şimdi Ergenekon’dan tutuklu olan Levent Ersöz Paşa, Rahmetli Denktaş’a gösteriyor bu şiiri. Ben bir de Kıbrıslı Mücahitleri anlatan “Küçük Mehmetçikler” diye bir kitap okumuştum o günlerde. Kitapta geçen Kıbrıslı Zeynep içinde bir şiir yazdım. Rahmetli Denktaş şiirleri okuyunca ‘Böyle Türk çocuklarının olması bizi çok mutlu eder’ deyip teşekkür mektubu yollamıştı.”

BALYOZ YAYINLANSAYDI SOKAĞA ÇIKAMAZLARDI /// CC : @ulusalkanalTV @ulusalkanal


Yörük Ali Paşa’nın çocukları Aslıhan ve Oğuzhan konuştular

Karar günü verilen arada, babasına sarılabilmek için avukatlara ayrılan sıraların üstüne çıkmaya çalışırken gördüm ona. “Aliiiş” diye sesleniyordu. Cevap geldi: “Kuzuş.”

(SÖZDE) Balyoz‘da 16 yıl hapis cezası alan ve Yörük Ali Paşa olarak tanınan Tuğgeneral Ali Aydın‘ın çocukları Aslıhan ve Oğuzhan, Yeniçağ Gazetesi’nden Selcan Taşçı‘ya konuştular.

Baba-kız birbirlerini böyle seviyorlarmış. İkisinin de yüzünde, içinde bulundukları koşulları düşününce anlaşılmaz sayılabilecek bir huzur vardı. Bir yanda sinir krizleri geçirenler, ağlayanlar, bayılanlar, bir yanda yüzlerindeki manidar tebessüm ile onlar. Hadi babası yıllarca çok zor şartlarda görev yapmış bir asker; antremanlı. Ya bu kız çocuğu?..

VİCDANIMIZ RAHAT, DEVLET’E VERECEĞİMİZ YOK

Karar günü sergilediği soğukkanlı duruşu konuşurken “Benimki ‘onlara bunu vermeyeceğim’ psikolojisiydi aslında” diyor Aslıhan;

“Tutuklama kararı çıktıktan sonra babam aradı, ‘Kuzuş’ dedi, ‘Tek yapacağın, dik duracaksın, annen sana emanet’. Kimsenin yanında ağlamadım. Niye çökeyim! Benim babam çok ciddi bir suç işler ‘nasıl yaptı’ diye kahrolurum. Allaha şükür vicdanımız rahat. Babamın hep söylediği bir şey var. ‘Geceleri yatarken düşünüyorum’ diyor ‘benim bu devletten alacağım çok ama vereceğim yok. O konuda çok rahatım’. Ben bu kadar onurlu, şerefli duran bir adamın kızı olarak burada ağlayamam.”

Bakın düşünmüş karar açıklandığında;

“Kar-kış olacak Silivri’ye sık sık gidip gelebilecek miyiz? Silivri çok soğuk olur, üşümesin; hemen kalpaklarını, montlarını götürmek lazım. Adanalı olarak etçildir babam, yemeklere alışabilecek mi?”

ÇOCUKLARIN GÖZYAŞLARIYLA İNTİKAM ACİZLİKTİR

En büyük kızgınlığı Samanyolu TV’de yayınlanan bir habere:

“Habere göre o eşlerin, çocukların mahkeme önünde ayılıp bayılması ‘kasıtlıymış’. Talimat olarak verilmiş bunlar. ‘Makyaj yapmayacaksınız. Televizyona çıkıp halktan biriymiş imajı vereceksiniz. Toplumun milli hassasiyetlerini kullanacaksınız… ‘Yine bir televizyon programında dendi ki ‘Bugün onların çocukları ağlamasa yarın bizim çocuklarımız ağlayacak’. O laf benim çok canımı yaktı. Yaşar Nuri Öztürk, “günah intikal etmez” dedi geçenlerde. Faraza babam darbeye niyetlendi diyelim, sen onun çocuğunun gözyaşının üzerinden siyaset yapıyorsan çok büyük acizliktir. Ben sürekli tek telkinde bulunuyorum kendime, “Aslı kindarlaşma!”

ASRIN DAVASINDA SAVCI HORUL HORUL UYUYORDU

Evlat Aslıhan başka, avukat Aslıhan başka. Cüppesini giydikten sonra nasıl bakıyor bu davaya:

“20 ay mizansen oynanmış Silivri’de. Eğlenmişiz kendi kendimize. Kamu kurumlarından, müftülükten, belediyeden alınan belgeler hepsi boşuna boşunaymış. Yargıda silahların eşitliği vardır. Hiçbir hakim avukata ‘tamam, yeter, otur’ diyemez. Savcı ile avukat eşittir. Hatta savcı koltuğunun yüksek olmasına ‘marangoz hatası’ denir. Bu davada avukatlar yargılamayı tamamlamak üzere süje olarak kullanıldı. Bize ve mesleğimize hakaret edildi. Hakim bir kadın avukata, Şule Nazlı Erol’a ‘Öyle elin kolun oynamasın kendine gel’ dedi. Asrın davasında hakim ‘Siz ne diyorsunuz sayın savcım’ dediğinde savcı horulhorul uyuyordu! Askeri teamülde ast üste emir veremez. Astı babama emir verecek gözüküyor, böyle komik hatalar var iddianamede. Yassıada bile o zamanki teknolojiye rağmen yayınlamış. Bu dava canlı yayınlanmış olsaydı bugün halkın Balyoz’a bakışı farklı olurdu. Hakimler sokağa çıkamazdı. Ki ben şimdi de çıkabildiklerini sanmıyorum. Çok komik şeyler duyuyoruz. Mahkeme heyetindekilerin çocukları okula korumalarla gidiyormuş. Korkuyorlarmış! Çocukları onlarla aynı okullarda okuyan aileler ‘çocuklarımızın can güvenliği yok’ diye rahatsız olmaya başlamış. Şimdi de böyle bir imaj yaratıyorlar; bunlar bize zarar verecekler. Sanki biz PKK’lıyız!

PAŞALAR ORUÇ TUTMAZ PAŞAM!

Sadece yargılama yayınlanmadığı için mi millet mesafeliydi bu davaya?

Türk Ordusu’nun “yalnız” bırakılmasını “imaj”ına bağlıyor Aslıhan:

“7-8 yıldır üzerinde çalışılarak ‘dinsiz ordu’ imajı yaratıldı. Ve bizim iki aydaolduğumuz şeyi anlatarak bu imajı değiştirmemiz çok güç. Babamın “Balyoz Davasının enleri”ne giren savunmasını paylaşıyorlar internette, yorumlara bakıyorum. ‘Acaba sorsak Amentüyü okuyabilir mi’ diye yazanlar var. Bir de bunlar bizimle aynı dünya görüşüne sahip olduğunu iddia eden insanlar. Demek ki bir şeylere inandırmışlar toplumu. Amiral bir abimiz ‘Türk donanması İslam’ın son donanması’ dedi. Bizim bütün fırkateynlerin en üstünde Kur’an-ı Kerim olurmuş. Deniz Kuvvetleri’nin bütün komutlarında “Bismillah” var. Bu yargılama başlayana, Hasdal’a o denizci subaylarla tanışana kadar biz bile bilmiyorduk bunu. Benim babam görevdeyken de sivil elbisesini giyer, şahsi arabasıyla teravihlerine giderdi. Tanıyanlar eline kapanırmış ‘Komutanım seninle saf tutmak onurdur’ diye. Bu ütopik bir şey değil ki. Senin ordunun generali bu adam. Senden farkı yok ki, senin gibi. Bilecik Tugay Komutanı’yken yaşadığı bir olay var babamın. Ramazan’da bir grup işadamı ziyaretine geliyorlar. Babam da usulen ‘Çay içer misiniz’diyor. ‘Yok paşam içmeyelim’ diyorlar. Sohbet uzuyor. Adamlardan biri ‘Paşam siz için çayınızı’ diyor. Babam ‘Efendi’ diyor, ‘Sen benim niyetli olmadığımı nerden biliyorsun.’ Cevap ne biliyor musunuz? ‘Paşalar oruç tutmaz!’ Bunun üzerine babam adamları alıp tugayın camisine götürüyor. İmama ‘Nasıl ceamatin’ diye soruyor. İmam ‘Cumalarda dışarıya battaniye atıyoruz’ deyince adamlar askeriye de cami mi olurmuş diye şaşırıyor. Tabi inandığını yaşamak başka takıyye başka olduğundan toplum bilmiyor bunları.

HARP GÜCÜ KIRILDI

Aslıhan için Balyoz davasının tek anlamı “tasfiye”:

“Yargılananlar sosyal demokrat olabilir, ulusalcı olabilir, ülkücü olabilir. Ama hepsi mesleki anlamda çok dolu insanlar. Kurmay subaylar. Kendi devreleri içindeki en başarılı kurmay subaylar. Hepsini özel kılan bazı kritik anlar var kariyerlerinde. Engin Amca Apo’yu getirmiş, diğeri sorgulamış. Karacılar terörle mücadelede öne çıkan isimler. Denizciler içinde Milli Gemi Projesinde görev alan mühendis kadro var. Bu ne demek? Senin deniz kuvvetlerinin tamamen bağımsız olması demek.”

Bu niteliklere sahip insanlar savunmaya çalıştıkları devletten “terörist” damgası yiyince, “aman bize madalya vermeyin” gibi bir tepki oluşmuş henüz “sanık” yapılmayan muvazzaflar arasında:

“Güney Doğu’ya tayini çıkıp istifa eden bir çok subay var. Alan Paşa, Özarslan Paşa, Temizöz Paşa bunlar hep madalyalı askerler. Böyle olunca “Demek ki pkk ile mücadelenin hesabı soruluyor” diye düşünen çok asker var. Madalya teklif edilince “İstemiyorum” diyormuş insanlar. Askerin savaşma şevkini bitirdiler. Denizciler rütbe alsa da, doğayı tanıyıp pişmeleri gerektiğinden ustalık çıraklık vardır aralarında. Gemi yüzdürecek komutan yok. En başarılı F 4 – F 16 pilotları içerde. Harp gücü kırıldı.”

VATAN SAĞOLSUN

Ya bundan sonrası?

Türkiye’de bir günde çok şey değişir” diyor Aslıhan. Oğuzhan araya giriyor:

“Demirel dedi ya ‘köprülerin altından çok sular akar’ manidar bir sözdü.”

Arayıp “Biz bu davaya inanabilirdik ama içinde Yörük Ali varsa inanmıyoruz” diyen öyle çok insan olmuş ki, moralliler. “Babam da çok moralli” diyor, “Kendini değil emekliliğini kazanmamış subayları düşünüyor. Annemden önce onları soruyor.”

Ve son sözleri, bana değil size söylüyor bunları:

“Kuzey Irak operasyonunda bir askeri kucağında şehit oldu babamın. Aşağı bölgesi tamamen parçalanmış. Babam çocuğa “Oğlum inanıyormusun” demiş, elini tutmuş, son bir defa kelime-i şahadet getirmiş ve asker şehit olmuş… Bunları dinleyerek büyüdük biz. Şehit haberlerinde annemin ayılıp bayılmalarına şahit olarak büyüdük. Ben rüyamda babamın şehit olduğunu gördüğüm için havale geçirdim. Lise 1 ve 2’yi Şırnak’ta okudum. Şehit haberi gelince halay çeken insanlar gördüm. Operasyona gidip günlerce dönmeyen babam GPRS’li telefonla arayıp “Kuzuşum iyiyim” deyip kapatıyordu. O iki kelimeyi söylerken ‘Çuvçuuv’ diye arkadan gelen mermi seslerini duyarak büyüdüm. O zaman iç rahatlığıyla ‘Babam vatan için çarpışıyor’ diyordum. Ama şimdi ‘Ne yaptı ki bunu reva görüyorsun’ diyorum. Darbe mağduru biri ne kadar darbeci olabilir. Babam Yörük çadırından, Ülkü Ocağı’ndan çıktığı gibi hâlâ, aynı terbiyeye sahip. Görev yaptığı yerlerde hep halkın içinde oldu. Kahvehanelerde genç yaşlı köylüleri dinledi. Operasyona kurban keserek bölge insanının duasını alarak gitti. Onun bu hali her dönemde rahatsız edici bulundu. Ama ben çok rahatım. Babam da çok rahat. Allah bu rahatlığı bize bunu yapanlara da nasip etsin diyorum. Çünkü onların bu kadar rahat olduklarını zannetmiyorum. Babam hâlâ şahsını düşünmüyor ‘İnşallah vatan millet için hayırlı olur’ diyor. Adamların yaşadığı hiçbir şey yokken bu ülkeye karşı bu kadar kinleniyor, biz ise bu kadar zulümden sonra hâlâ ‘Vatan sağ olsun’ diyoruz;

BİNGÖL’DE MEHMEDİM SESLERİ

Babasını her düşündüğünde gözünün önüne gelen bir fotoğraf var Aslıhan’ın. Yıllar öncesine ait, Bingöl’de çekilmiş:

“Hayatım boyunca en duygulandığım andır… Babam Bingöl Jandarma Komutanı. Bir operasyona çıktılar. Tam PKK’lıların ölülerinin ailelerine verilmesi yasasının çıktığı günler. Babamlar 6 veya 8 teröristle birlikte örgütün Diyarbakır bölge sorumlusunu öldürdüler. Babamın makamındaki asker anneme sürekli bilgi veriyor; ”Yenge 3 aldılar, 5 aldılar… “Lojmandaki herkes birbirini arıyor. Çok şükür şehit yok. İki yaralımız vardı, şehitsiz bitirdik o operasyonu. Pastalar börekler yapıldı. Jandarmanın bahçesinde masalar kuruldu. Osman Öztunç, Mehmedim, Azerin, Çırpınırdı Karadeniz, Mustafa Yıldızdoğan, Türkiyem çalıyor. Ben lisedeyim. Askerler geliyor, arabaların arkasına oturmuşlar. Annem gelen çocuğu alıyor, sarılıyor, oturtuyor pasta börek yediriyor elleriyle. Yüzleri gözleri toprak çocukların. Babam helikopterle ilk sortide gitmişti en son o geldi. Halini görünce çok ağlamıştım. Gözlükleri yüzüne oturmuş. Kulaklarındakirler katman katman. Toparlak bir adam benim babam. Tosun Paşa deriz biz zaten. Genç de değil o zaman, 48 yaşında filan. Tabur komutanı ‘Nasıl bir baban var senin’ dedi. Tabur komutanları ‘Geri çekilin’ demiş, dinlememiş, en önde girmiş çatışmaya. ‘Yeğenim’ demiş durdurmaya çalışanlara ‘Ben bu operasyonu arkadan komuta etsem bu Mehmetçik neye inanıp çarpışacak.’Normal insan mantığıyla şura sırasında generalliktesin ne işin var senin orada! Babamların mücadelesini sağlayan o ruhu yok ettiler. Düşünün o gün Bingöl’de, birliğin üzerinden alçak uçuşla geçen bir helikopterde, babamın komutanı olan paşa dev Türk bayrağı sarkıtıyordu aşağıya. Bugün askeri araçların, lojmanların bayrakları sökülüyor ‘tahrik olmasın’ diye.”

BABASININ KIZI

“Çok yoğun bir ideolojik yükleme yaptı bize babam” diyor Aslıhan. Sırf babasının eseri değil aslında, Edebiyat öğretmeni olan ve ilk iki haftayı uzun uzun İstiklal Marşı ile Gençliğe Hitabe’yi anlatmaya ayıran annesinin de payı var bugünkü duruşlarında:

“İlkokul 4’e kadar bütün Türk klasiklerini okuttu annem. 7. Sınıfa kadar dünya klasiklerini okudum. 7. sınıfta ideoloji okumaya başladım. Şiir yazardım. Börtü böcek değil hep vatan millet meseleleri…”

Yazdığı şiirlerden biri rahmetli Rauf Denktaş’a kadar ulaşmış:

“7. Sınıftaydım. Öğlen okuldan geldim. Resim ödevim vardı. Gittim salona televizyonu açtım. Ermeni Tasarısı ilk defa Fransa parlamentosunda görüşülecek… Mesut Yılmaz Kürtçe televizyon konusunu konuşuyor… Bütün bunlar şimdiki kadar sıradanlaşmamış o zaman. Çok doldum. İçeri girdim, “AB, AB dediniz / Başımızın etini yediniz / Mehmetçikler dağlarda vuruşuyor terörle / Öbür yanda milli duygulardan yoksun yönetici Kürtçe yayın istemekte” diye uzun bir şiir yazdım. Sonu da şöyle bitiyor:

İnsan hakları kim siz kimki bize ders verme çabasında

Daha yüz yıl önce Orta Doğu’da Afrika’dayaptığın işkenceleri unutma

Uyuma uyan Türk Milleti

Boz Avrupa’nın gizli niyetini…

Şimdi Ergenekon’dan tutuklu olan Levent Ersöz Paşa, Rahmetli Denktaş’a gösteriyor bu şiiri. Ben bir de Kıbrıslı Mücahitleri anlatan “Küçük Mehmetçikler” diye bir kitap okumuştum o günlerde. Kitapta geçen Kıbrıslı Zeynep içinde bir şiir yazdım. Rahmetli Denktaş şiirleri okuyunca ‘Böyle Türk çocuklarının olması bizi çok mutlu eder’ deyip teşekkür mektubu yollamıştı”

Soner Yalçın neden içeride!


Anasayfa » HABERLER

Tıpkı Nedim Şener ve Ahmet Şık’ta, Coşkun Musluk’ta, Sait Çakır’da, Müyesser Yıldız’da olduğu gibi anlayamadık;

Barışlar (Barış Pehlivan ve Barış Terkoğlu) neden tahliye oldu?

“Olmamalıydılar; bir 20 ay daha tecritte kıvrım kıvrım kıvransaydılar” demiyorum tabii, kafamı, kafaları karıştıran başka;

Onlar salındıysa Soner Yalçın neden hala demir parmaklıklar ardında?

Sırf benzeri sorular boğazlarında bir düğüm olup kaldığından Nedim Şener de sevinememişti çıktığına, Müyesser Yıldız da… Baktım, önceki gece Silivri’den arkalarına bile bakmadan uzaklaşacakları yerde Barışlar’ın da gözleri arkada; “içeride” bıraktıklarında!

“Mahkemenin tutukluluklarının devamına karar verdiği Soner Yalçın, Yalçın Küçük ve Hanefi Avcı hakkında da kaçma şüpesi yok, delilleri karartma şüphesi yok diyor. O zaman neden halâ içerdeler?” diye sordu Barış Pehlivan cezaevi kapısında.

Aynı şekilde Barış Terkoğlu “Bugün tahliye olmama rağmen kararı hukuka uygun bulmuyorum” dedi Yalçın, Küçük ve Avcı’nın tutukluluklarına işaret ederek.

Mahkeme 16 Kasım 2012’ye ertelendi.

Tutuklu gazetecilerin bir kısmı, atfedilen suçlara delil olarak gösterilen dökümanların hangi yolla oluşturulduğunu, “virüs desteği!” olup olmadığını belirleyecek olan TÜBİTAK raporu gelmeden salıverildi. Bir kısmı TÜBİTAK raporundan sonra “tespitler lehimize tahliye edin” dedikleri halde içeride tutulmaya devam edildi. Sonra da durumlarında hiçbir değişiklik olmadığı halde önceki gün tahliye edildi. Bu tecrübelerden sonra diyebiliriz ki, yeni raporda ne yazıp ne yazmayacağı ölçü olmayacak Yalçın, Küçük ve Avcı hakkındaki kararda.

Selcan Taşçı

İngiliz parmağı takkenin altında saklı


Mustafa Kemal’in İngilizlerin çıkarlarına hizmet ettiğini iddia eden Ali Ünal’a, “ajan” ve “işbirlikçi” arayışında kullanması için kısa bir pusula…

Manşetler, sayfalar ve köşeler kurultay dolayısıyla doğal olarak CHP’ye ayrılmışken “ne alaka” diyebilirsiniz bugünkü yazıya. İlgili aslında. Çünkü bugün seçilecek Parti Meclisi’nde, mesela “Dersim özürcüsü” bir zihniyet baskın çıkarsa, yazımıza konu olan “o parmağın” haleflerinin, –aksini dilerim ama– yeni harekât üssünün CHP olacağı düşünebilir pekala!

***

Gelelim konunun asıl muhatabına.

Ali Ünal, önceki gün “Haritanın tamamını görmek için” başlıklı yazısında şöyle diyordu Zaman’da:

“Mustafa Kemal, yapacaklarını daha Samsun-Amasya-Erzurum hattında iken Mazhar Müfit Kansu’ya tek tek yazdırmıştı.

Bunlar, Mustafa Kemal’e ve arkadaşlarına Samsun vizesini veren İngiltere ile Lozan’da tescil edilip, taahhüt altına alındı.

Aynı İngiltere, “Ortadoğu” denilen coğrafyada mevcut sunî sınırları çizen ülkedir de. Bu sınırlar öyle çizildi ki, meselâ Kürtler Irak, Suriye, İran ve Türkiye arasında, Belucîler İran, Pakistan ve Afganistan arasında dağıtıldı. Çok açıktı ki, bu etnik unsurlar, İslâm ülkelerinin tamamen kendileriyle meşgul olması ve vakti geldiğinde bir defa daha bölünmesi adına kullanılacaktı.

Nitekim İngiltere mahreçli Financial Times gazetesinin Mayıs 1983’te, PKK’nın kuruluş günlerinde, yayınladığı ve dünyanın 2010 yılında alacağı öngörülen (yani planlanan) haritada zikri geçen dört ülkeye dağıtılmış Kürt bölgesi ‘Büyük Kürdistan’ olarak çiziliyordu. Dolayısıyla, PKK/KCK terörüne öncelikle bu açıdan değil de, Güneydoğu’daki şartların kendiliğinden sebep olduğu bir terör olarak bakanlar, fecî yanılıyorlar. Yavuz Sultan Selim, Mısır seferine çıkarken İdris-i Bitlisî kendisini, Güneydoğu Anadolu’yu da Osmanlı Devleti sınırlarına katmaya teşvik etmiş ve “Sultan’ım, bu bölgenin güvenliği Musul’dan geçer” diyerek, Musul’a kadar fethedilmesi gerektiğini bildirmişti. İdris-i Bitlisî’nin kurmay zekâsına sahip olmayanlar, İngilizlerin İslâm dünyasında çizdiği sunî sınırlara teslim oldular.”

***

Bu satırların yazarı eğer fikri intihar eylemi yapmak üzere yetiştirilmiş bir canlı bomba değilse iki ihtimal olabilir:

Ya; alemi kör, milleti sersem sanıyor!

Ya da; coğrafyamızdaki İngiliz işbirlikçiliğinin tarihine ilişkin gerçekten hiçbir şey bilmiyor!

Uzun uzun keşife çıkmaya gerek yok; sadece Ünal’ın hayranlıkla övdüğü İdris-i Bitlisi’nin “kurmay zekası” üzerinden bile ideal bir turnusol testi yapılabilir İngiliz çıkarlarına hizmet edenlerin kimliği konusunda!

Mezhep ihtilafını körükle

1700’lü yıllarda Osmanlı coğrafyasına yollanan misyonerlerden Hempher anılarında İngiliz Misyoner Teşkilatı için öncelikli hedefin “Sünnî-Şi’î ihtilafından yararlanarak, iki büyük İslâm Devleti olan Osmanlı Devleti ile İran’ı vuruşturmak” olduğundan bahseder. Hemhper’ın “Teşkilat Başkanı”ndan aldığı emir şöyledir:

“Eğer sen, İslâm ülkelerinde, Sünnî-Şi’î kavgasını başlatabilirsen, büyük Britanya’ya en büyük hizmeti yapmış olacaksın! Senin vazifen, bu ihtilâf ateşini körüklemektir…”

Bu “ateş”in nasıl körüklendiğini, et ile tırnağın nasıl ayrıldığını hatırladınız mı?

Çaldıran’da (1514) Yavuz Sultan Selim ile Şah İsmail karşı karşıya geldiğinde, Doğu’daki Kürt aşiretlerinin Osmanlı adına Türkmenleri katletmesi için arabulucuk yapan İdiris-i Bitlisi sayesinde!

Bu “kurmay zeka”nın ürünü olan ve “Can ü gönülden İslâm Sultânı’na bî’at eyledik, İlhâdları zâhir olan Kızılbaşlar’dan teberri eyledik. Kızılbaşların neşrettiği dalalet ve bid’atleri kaldırdık ve ehl-i sünnet mezhebi ve Şafi’î mezhebini icra eyledik” diyerek Yavuz Sultan Selim’e “biat eden” eden Kürt Beyleri’ne tanınan haklar ile meşrulaştırılan derebeyliklerin Türkiye Cumhuriyeti’ne manidar bir miras bıraktı:

“Şeyh”ler, “Şıh”lar, “Seyit”ler!

Ve Tanzimat ile birlikte ilk onlar isyan ettiler (Botanlı Bedirhani Bey isyanı).

93 Harbi sırasında ilk darbeyi onlar vurdular (Şemdinli’de Halid-i Nakşî Kürt Şeyhi Seyit Taha oğlu Şeyh Ubeydullah isyanı).

1. Dünya Savaşı’nda Ermeniler Ruslarla ittifak yaparken, “İdris-i Bitlisi’nin Kürt Beyleri”nin artığı şeyhler, şıhlar da İngiliz işbirlikçisi Şerif Hüseyin ile birlikte Osmanlı’yı sırtından hançerlediler.

Şimdi Ali Ünal, dikkatlice yeniden bak bakalım ne var bu adamların kafalarında!

Torunları da aynı yolda

Yukarıdaki isimleri yazın hafızanıza. Aynı adlar yıllar sonra yine İngilizlerin himayesinde olan Kürt Teavün ve Terakki ile Kürt Teali Cemiyetlerinde çıkacak tarih sahnesine. Hem de kime karşı?

Mustafa Kemal ve Kuvayı Milliye’ye!

31 Mart 1920’de Peyam-ı Sabah gazetesinde yayımlanan o meşhur Kürt Teali bildirisi şöyle:

“Kuva-yı Milliye’ye aldanmayınız! Bolşeviklerin kafasını taşıyan yurtsuz serserilerdir. Hilafet ve Saltanat’a bağlılıktan ayrılmayınız!”

Daha aydınlatıcı olması açısından bir de şöyle bir cümle ekleselerdi keşke:

Hilafet ve Saltanat’ın Hürriyet ve İtilaf Fırkası ve İngiliz Muhibleri Cemiyeti’nin eline geçmiş olmasına aldanmayınız!

İngilizler’in bir “Kürdistan” sınırı çizdiği doğru da bu “İngiliz Kürdistanı”nın ilanı için anlaşma masasına oturanları es geçmiş yazısında:

22 Aralık 1918’de, aralarında bugün AKP’lilerin adına vakıf kurdukları Mustafa Sabri Efendi’nin de bulunduğu Hürriyet ve İtilaf Fırkası ve Kürdistan Teali Cemiyeti üyeleri Kürdistan’ı özerkleştirmek üzere anlaştılar aralarında!

Hatta Damat Ferit’in İngilizlere ayrı bir Kürt devleti kurulması için Kürtleri Mustafa Kemal’e karşı kullanmayı önerdiğini bizzat Amiral de Robbeck açıkladı Lord Curzon’a!

Şimdi Ali Ünal, dön bir kere daha bak o anlaşma masasına, ne var imzacıların kafasında!

Şeyh Sait’e suçüstü

Atatürk Türk milletinin kurtuluş savaşını verirken, 1921 ve 1924’te Seyyid Abdulkadir İngilizlerin desteği ile Doğu’da “Nakşî Kürt şeyhlerini” Türk askerlerine saldırmaları için örgütledi.

Elbette Şeyh Sait! Metin Toker’in Şeyh Sait ve İsyanı kitabında Türk istihbaratının isyanı önceden haber alışını anlattığı bölüm ibretlik:

“Kürdistan Teali Cemiyeti başkanı Seyyid Abdülkadir, “İngiltere Hariciye Nezareti Umur-u Şarkiye Müdürü Mr.Templen” diye Türk istihbaratından Nizamettin Bey’le görüşmüştür!”

Eee Ali Bey, ne vardı Şeyh Sait’in kafasında!

Ve Dersim! 1937’de İngiltere Dışişleri Bakanı’na yazdığı mektupta “Sayın ekselanslarına sesleniyorum, hükümetinizin yüksek manevi etkisinden Kürt halkını yararlandırmanızı istirham ediyorum” diye yalvaran Seyit Rıza kalpaklı bir Kuvayı Milliye kahramanı değildi herhalde!

İmam maskeli ajan

Hindistan’dan Yemen’e, Mısır’dan Anadolu’ya bu coğrafya ne ile bölündü; milli şuurla mı dini fesatla mı!

Turlayalım:

Hinidstan’da Müslümanların esareti Seyyid Ahmed Han gibi “İncil’in tahrif edilmediğine dair yazılar döktüren diyalogcu alimler”in kuklalığı kabulü ile başlamadı mı?

“Üstad” dediğiniz dinde reform öncüsü Cemaleddin Afgani’yi İstanbul’a sonradan “Araştırdım İngilizlerin adamıydı” diyecek olan II. Abdülhamit getirmedi mi?

Yemen’de İngilizler’in kışkırtmak için tercih ettiği kitle Zeydi İmamları olmadı mı?

Sırf içeridekiler değil dışarıdan gönderilenler de –tesadüf olmamalı ki– aynı alana sızdırıldı.

Abdülmecid döneminin kaymakamlarından Mustafa Bey, bir İngiliz misyonerinin ağzından “yetişme öyküsü”nü şöyle aktarır anılarında:

“ ‘Ben ve arkadaşım Herbert on yaşında iken Misyon cemiyeti tarafından İstanbula’gönderilmiş idik. Doğruca sefarethanemize gittik. Sefir beni sefaret kavvası, Cihangir’de sakin Ali Ağaya teslim etti ve şu tenbihatta bulundu: “Ali Ağa, bu çocuğun ismi İbrahim’dir ve senin oğlundur. Aylık olarak sana on lira vereceğiz… Tıpkı kendi soyundan olmuş çocuğun gibi yedirecek, içirecek ve giydireceksin, adetiniz nasılsa öyle terbiye eyliyeceksin.” dedi.

Türkçeyi öğrenmeye başladım… Mektepte de Hoca Efendi teveccüh göstermeye başladı… İbtidai ve Rüşdi derslerini gördükten sonra Beyazıt Camii şerifinde Müderris Palabıyık Ali Efendi’nin ders halkasına dahil oldum… Câmi’dersini ikmâl ederek icazet aldım yâni Sünnî bir müderris oldum. Yaşım da otuzu buldu Dersaadet’e (yâni İstanbul’a) gelişimden icazet alıncaya kadar her ay bir kerre geceleyin sefarethaneye gider ve sefirin iltifatına mazhar olurdum. Bab-ı Alî’ye devama başladım. Hariciye Nezâreti tercüme kalemine me’mûr edildim; maaşım 500 kuruş oldu. İngiltere sefarethaneye ben gönderilir idim. Az zaman zarfında maaşım 2000 kuruş oldu ve Hariciye’de tercüme odası baş halifesi oldum. Misyon Cemiyetinden gelen bir emir üzerine Londra’ya dönüşüm lâzım geldiğinden, sakal ve bıyıklarımı traş ettirdikten ve o güne kadar giydiğim elbiselerimi çıkararak bir Avru-palı kıyafetine girip başıma bir silindir şapka geçirdikten sonra değerli arkadaşlarıma veda ederek İngiltere’ye döndüm.”

Yaa böyle işte Ali Bey, gördün mü “takke düşünce” ne göründü!

***

Madem asıl misyonu İngiliz projesini tesisti, dünyanın bütün arşivlerini tara bakalım. Amiral Webb’in Damat Ferit hakkında yazdığı şu cümlelerin benzerini bulabilir misiniz Mustafa Kemal hakkında:

“İtaatli bir ata fazla antrenman yaptırıyoruz. Daha iyisini bulamayız. Sadrazam her valiye bir İngiliz danışman atamak istiyor. Bizi mahcup ediyorlar…”

Ama bin beteri sızdı WikiLeaks’te; sen daha iyi bilirsin kimlerin marifetleri döküldü ortaya!

Mustafa Kemal’in bir işgal gemisinde kadeh tokuşturarak “İsa yolunda çalışacak, onun için her türlü özveriyi yapacak bir şövalye” olmak yerine “er meydanı”nda gazi olmayı tercih ettiğini cümle alem biliyor da;

“İşbirlikçilik”le suçladığın o büyük komutanın “Dizbağı sonra bize ayakbağı olur” diyerek reddettiği İngiliz nişanını Abdülmecit ile Abdülaziz’den sonra kim kabul etti onu bir yazsana!

Ya Lordlar Kamarası’nın “beş çayı konuğu” Leyla Zana’yı kim “umut” diye cilaladı kamuoyuna!

***

Yukarıdan aşağı sıraladığım bütün isimleri alt alta bir sırala… Ne var kafalarında; hıh, tut çıkar şimdi onu, takkelerinin altında bulursun aradığın İngiliz parmağıyla kurulan oyunu!

Selcan TAŞÇI, 18 Temmuz 2012

GARİP İLİŞKİLER AĞI!..


Ve emperyalizm “dinsel dönüşüm projesi”ni yarattı: Protestan Hristiyanlar ile Ilımlı Müslümanlar…

Yargıtay’ın, Midyat’taki Mor Gabriel Manastırı arazisinin bir kısmının Hazine’ye devrini öngören kararını eleştiren Orhan Kemal Cengiz, dün Radikal’de “Misyonerler, Süryaniler, AK Parti” başlığıyla yayınlanan yazısında, 2002-2003 yıllarında yürüttüğü misyoner faaliyetten de söz etti:

“Türkiye’deki Protestanların durumunu analiz eden bir rapor hazırlamıştım o zaman ve Protestanların durumuna olumlu katkıda bulunabileceğini düşündüğüm kişileri ziyaret ederek lobi yapıyor, raporu tanıtıyordum. Rapor, Türkçe ve İngilizce çıkmıştı. Meğer, bakanı ziyaret eden tüm yabancı heyetler bir kopyasını da beraberinde getirip bırakıyorlarmış…”

“Yürüttüğü misyoner faaliyet” diyorum, çünkü “Protestanlığa olumlu katkılar yapabilmek” uğruna ziyaret ettiği Bakan’ın, dönemin Milli Güvenlik Kurulu’nun “misyonerlik” konusundaki tutumunu anımsatarak, kendisini “Orhan Bey, uğraştığınız iş bölücülükten daha tehlikeli” diye uyardığını da belirtmiş Cengiz aynı yazıda.

“Ermeni meselesi”yle aynı rahimde döllendiriliyor

Mor Gabriel Manastırı ve Süryaniler meselesi sadece Radikal’in gündeminde değil.

6 Temmuz 2012 günü haber7.com’da aynı konuyu ele alan Erkam Tufan Aytav’ın, Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun kararını “politik” olarak nitelendirdiği yazısı da hayli dikkat çekici.

Aytav diyor ki;

“Bugün başta İsveç olmak üzere pek çok Avrupa ülkesinde Türkiye’den göç etmek zorunda kalmış Süryaniler yaşamakta. İsveç’in Ermeni ve Süryanilere soykırımı yapıldığını kabul etmesinde maalesef bu ülke yaşayan bazı Süryanilerin etkisi büyük olmuştur. Bu sebeple Yargıtay’ın bu kararı pek çok kişide misilleme havası uyandırmıştır. (..) “Demokratik Açılım” adı altında başlatılan sürecin, cesur hamlelerle arkasının getirilmesi gerekir. Yoksa Diyanet İşleri Başkanımızın Patrikhane ziyaretleri sembolik olmanın ötesine maalesef geçemez.”

Midyat’tan Harput’a…

Durup dururken nereden çıktı şimdi bu “Türkiye’nin Süryanilerle imtihanı” meselesi?

Bu konu Aytav’ın “Ermeni benzetmesi”yle hissettirmeye çalıştığı türden nurtopu gibi yeni bir “sorun / yumuşak karın” sahibi olmamıza yol açabilir mi?

Bu tahlili yapabilmek için her şeyden önce Ermenilerin “sorun/mesele” haline “dönüşme/dönüştürülme” sürecini biliyor olmak gerekir.

Bu bilgiye en kestirme yoldan;

“Protestan misyonerliği” olarak algılanan faaliyetler içinde olduğunu anlatan Radikal yazarı Cengiz ile hemen her alanda yoğun “diyalog” faaliyeti yürüten Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı’nın Medya Bölüm Başkanı Aytav’ın “duyarlılık kesişmesi”ne sahne olan Midyat’tan Harput’a, Tarsus’a, Yozgat’a uzanan kısa bir yolculukla ulaşılabilir.

1820’den itibaren sistemli biçimde Anadolu içlerine ilerleyen Amerikalıların hedefi Müslüman ahaliyi Hristiyanlaştırmak mıydı?

Öyle ise kurdukları misyoner okullarında “öncelikle” ve “özellikle” eğitilenler neden Ermeni çocuklarıydı?

Amerikalı misyoner Tillmann C. Trowbridge’in, Anadolu gezisini kapsayan “Ermenistan’da Bir Turdan Notlar” kitabından minik bir katkı:

“Kurtuluşun yolu Osmanlı imparatorluğundaki Hristiyan halkları bir bir Protestanlaştırmak ve özgürleştirmektir.”

“Dış güçlerin oyuncağı” haline geldiler

Ermeni nüfusun yaşadığı bölgelerde yapılan ve iki BOARD misyoneri Eli Smith ve Harrison Gray Otis Dwight’ın “Researcehes in Armenia” adıyla ünlenen “araştırma gezisi” sonunda, Anadolu’daki hristiyanların maddi ve manevi durumlarının “feci” olduğuna, ahlak ve maneviyatlarının yok olduğuna ve hazır “Osmanlı yöneticileri buna engel teşkil etmeyecekken” reforma tabi tutulmalarına hükmedildi.

Eli Smith’in bu araştırmanın sonuçlarını aktarırken şöyle diyecekti:

“Hristiyanlar arasında çalışmak suretiyle düşman topraklarının ta kalbine girme olanağına kavuşmuş oluyoruz!”

Anadolu’da yaşayan Gregoryen Ermeniler, Amerika’nın 19. yüzyılda Fransa ve Rusya’ya karşı “Asya’nın ve (elbette) Kudüs’ün anahtarı” na sahip olmak için kurduğu ve bütün toplumsal yapılarını değiştiren bu tezgaha düşmemek için uzun müddet direndi. Ermeni ruhbanı, Ermeni kilisesi içinde Amerikalıların istediği reformu yapmaya yanaşmadı ve 1 Temmuz 1846’da ABD kendi işini kendi yapmak üzere Anadolu’daki ilk Ermeni Protestan Kilisesi’ni açtı. Anadolu’da her daim yaşam alanı bulmuş Ermeni kimliğine dönük asıl “soykırım” işte bu olaydı.

Ermeni araştırmacı Levon Panos Dabağyan, Protestan misyonerlerin verdiği zararı tekrar tekrar anlattı:

“Ermeniler’in ’Millî Kilisesi’ile birlikte, millî bütünlüğü bölünmüş ve böylece Türkiye Ermenileri, emperyalist devletlerin âdeta oyuncağı durumuna gelerek çok büyük kayıplara uğramışlardır”.

1900’lerin ilk çeyreğinde Harput’ta görev yapan ABD Konsolusu’nun, Ermeni komitacı yetiştiren Harput Koleji’nin misyonuna dair söyledikleri Dabağyan’ı doğrulamıyor mu:

“Birleşik Devletlerin bu topraklardaki müstakbel ticari egemenliğini sağlayacak!”

Bana kalırsa, bu aşamada biraz risk alıp çok önemli bir başka soruyu da gündeme getirmeli:

“Kripto Ermeniler” yüzyıllar boyu aslında kimden gizlendi?

Kendilerine “zulmettiğini” iddia ettikleri Türklerden mi?

Yoksa kapitalizmle flörtleri sırasında, “dinleri” dahil Ermenileri, kimliklerini oluşturan ne varsa vazgeçmeye zorlayan misyonerlerden mi?

Genetiğiyle oynanmış politik bir inanç sistemi

Hem azınlıklar, hem de misyoner faaliyetler üzerine derinlemesine incelemelerde bulunan İstanbul Barosu Genel Sekreteri Avukat Hüseyin Özbek protestanlaştırılarak “Şark Meselesi”nde kullanılmaya müsait hale getirilen Ermeniler gibi, Süryani kimliğinin de “Protestan prizması içinde yeniden tanımlanması” halinde BOP kapsamında kullanılabileceğini söylüyor:

“Süryaniler kadim bir Orta Doğu halkı. Süryani metropolitleri ve Süryanileri temsil ettiği iddiasındaki bazı kişiler azınlık statüsü istiyorlar. Yeni Anayasa’da bunu sağlamaya dönük kampanyaları var. Bütün bunlar Türkiye’yi çokkültürlü bir yapıya dönüştürme mastır planının varyasyonları. Protestan olunca yerellik, millilik, özgünlük, tarihten gelme, kadimden beri orada olma özellikleri kalkıyor. Yeniden tanımlanıyor. Bilgisayar yazılımı gibi yeniden ona bir kod veriliyor. Genetiğiyle oynanmış hale geliyor. İnanç olmaktan çıkıp Büyük Orta Doğu Projesi’ne hizmet eder hale getiriliyor; politikleştiriliyor…”

ABD’nin Kosova müdahalesi Ortodoks Rusya’yı durdurmak içindi

Kosovalı bir okurumuz Yugoslavya’nın parçalanma sürecine dair yayınlarımızı eleştirmek üzere bir e-posta yollamış.

“Türkiye’de Kafkaslı ve Balkanlı çok insan vardır. Yüzde 99’u vatanseverdir. Bu ülkenin geleceği için kader birliği yapmıştır. “Ne mutlu Türk’üm diyene” ana fikrine inanırlar, samimidirler” diyerek Kosova’nın bağımsızlığını da içeren sürecin “Amerikan projesi” olarak sunulmasından duyduğu rahatsızlığı belirtmiş:

“Bazı haberlerinizde, Kosova bağımsızlığı süreci sık sık diğer bazı ülkelerde yapılan art niyetli çalışmalara benzetiliyor. Eski Finlandiya devlet başkanının arabuluculuk yaptığı her ülkede bir karışıklık olduğu ve bunun o ülkeyi bozması ile ilgili bir ana fikir üzerine haber yapmışsınız. Diğerlerine katılırım. Ama Kosova yaklaşımınız eksik bilgi nedeni ile yanlış benzeşmiş.

Bosna ve Kosova Müslümanlarına karşı Sırplar her zaman art niyetlitydi. Söz gelimi askere giden gençlere tüfek değil arka plan işler verilirdi.Sırpların yoğunluklu yaşadığı bölgelerde iş güç sahibi Arnavut ve Boşnak yoktur, sokmazlar, barındırmazlar. İki savaşta 300 bin Boşnak, 20 bin Arnavut öldürülmüştür. Bosna’ya Avrupa müdahale edememiştir. Türkiye’nin sınırlı girişimleri neticesi, kısmen de AB nin desteği ile şimdiki zayıf yapılanma olabilmiştir ancak.”

Ve tam burada öyle bir tespitte bulunuyor ki okurumuz, adeta ABD’nin “dinsel dönüşüm” projesinin aradan geçen 200 yıla rağmen hala tedavülde olduğunun kanıtı gibi:

“Kosova’ya ABD’nin müdahale nedeni, Sırplar kanalı ile Ortodoksların yayılmasının engellenmesiydi. Böylece Rusya-Makedonya-Yunanistan birleşecek, Ruslar sıcak denizlere inecekti. ABD müdahalesi stratejik nedene dayanıyordu, bu anlamda Türkiye’nin de işine geldi. Böylece Osmanlı bakiyesi bir halk kurtarılmış oldu!”

İnsan sormadan edemiyor;

Bugün Türkiye üzerinden girişilen bu tür bir organizasyon olamaz mı?

Fener Rum Patrikhanesi’ni kimler, kime karşı “ekümenikleştirme” yi istiyorlar?

Daha dün TBMM Başkanı’nın fetva verir gibi “İslam dininin ibadet yerleri camilerdir” diyerek kapılarını cemevine kapattığı bir Türkiye, Suriye Devlet Başkanı Esad’ın da iddia ettiği üzere İran, Suriye gibi (direnen) “Şii Hilali” diye tanımlanan “tehdit” e karşı gerilen “Sünni Yayı” ndan “ok” gibi fırlamak üzere konumlandırılmış olamaz mı?

Ve tıpkı Kosova örneğindeki gibi “Osmanlı bakiyesi” saydığı Suriye üzerindeki emperyalist tasarrufları, Neo-Osmanlıcı yeni Türkiye egemenleri kendi açılarından “işlerine gelen bir durum” olarak yorumluyor olamazlar mı?

İslamı, İslam ile parçalayacaklar…

İlahiyatçı Prof. Yaşar Nuri Öztürk bu mezhepsel kutuplaştırma su yüzüne çıkmadan aylar önce uyarmıştı:

“BOP projesi meyanında, Kuran’ın İncilleştirilmesini, caminin kiliseleştirilmesini, başörtüsünün rahibe örtüsüne dönüştürülmesini sistemli bir biçimde yürütmektedir.”

Tarihe dönelim:

İran Devrimi, Körfez Savaşı, Irak’ın işgali, Filistin sorunu gibi bir dizi tecrübeden sonra, 1970’lerde Sovyetler’e karşı oluşturduğu “Yeşil Kuşak”, ABD emperyalizminin ayağına dolanır hale geldi. İslamcı hareketlerin giderek anti-emperyalist karaktere dönüşme eğilimi, Orta Doğu’daki Amerikan varlığı / çıkarları için artık sadece bir tehditti. Dev Amerikan şirketleri ile hammadde ve pazar arasında örülen duvarların yıkılabilmesi için acil revize gerekliydi. Ve devreye, en kısa ifadeyle “ABD düşünce kuruluşlarında geliştirilen Protestan İslam yorumu” olarak tanımlanan Ilımlı İslam Projesi girdi.

Rand Corporation Milli Güvenlik Araştırmaları Dairesi’nin “Uygar ve demokratik İslam, partnerler, kaynaklar ve stratejiler” araştırmasına (2003) göre, “dünyanın geri kalanının” iktisadi ve siyasi çıkarları “sistemle uyumlu, uluslararası normlara riayet eden bir İslam anlayışını” gerektiriyordu. Rand Corporation’ın bu “sorun”un halli için önerdiği çözüm “köktendinciler, gelenekçiler, modernistler ve laikler” olarak ele aldığı dört grubun birbirlerine müdahalesini sağlamaktı. Yani İslam, İslam içinde oluşturulan “kamplar” üzerinden dönüştürülecekti.

Dört aşamalı eylem planına göre;

Önce modernistler desteklenecek; bu yönde bir kamuoyu oluşturulması için eğitim müfredatından, sivil toplum kuruluşlarının dizaynına kadar her yola başvurulacaktı. Okullar, enstitüler, internet siteleri, yayın organları, gençliği hedef alan organizasyonlar finanse edilecek ve bu kesim, gelenekçiler ile köktendincilere rakip çıkabilir hale getirilecekti.

İkinci aşamada gelenekçiler “köktendincilere karşı” desteklenecek; anlaşmazlıklar kaşınarak iki grup arasındaki ittifak ihtimali sıfırlanacaktı. Gelenekçileri oluşturan mezhepler teşvik edilerek ayrımcılık uygulanacak, modernistlerin bu mecradaki etkinliği artırılacaktı. Yani “gelenekçi” diye adlandırılan kesim parça parça işbirlikçilerin safına devşirilecekti. Bu arada, kullanılan kavramlar gözünüzün önüne, RP-AKP ayrışmasının yaşandığı günleri getirmedi mi?

İslamı, Protestanlaştırma Projesi’nin sonraki adımı köktendincilere savaş açmaktı. Savaşın silahı seçildi: Karapropaganda! Buna göre “köktendinci kesim” şiddet eylemleri ile örtüştürülecekti. “İslami terör” denilen kavramın nasıl oluştuğunu hatırlayın şimdi!

Karapropaganda aşamasının en önemli ayaklarından biri de toplum liderlerinin küçük düşürülmesi, zaaflarının ortaya serilmesiydi. Medya bu yönde yayın yapması için cesaretlendirilecekti.

Köktendincilerin “ortak düşman” olarak algılanması sağlandıktan sonra, sırada son vuruş vardı. Bu kez tıpkı Erdoğan’ın “Arap Baharı” turunda tabanını çok şaşırtan çıkışında olduğu gibi “laiklik” desteklenecekti. Laikçilerin “köktendincilere” karşıtlığı, ABD’ye karşı direnen farklı ideolojik grupların bir araya gelmesini engellemek için kullanılacaktı.

Ne dersiniz, Türkiye’de “laikçi” kesimin bir bölümünün bütün “milli” duruşuna karşın İran konusunda, sırf “din” faktöründen dolayı, farkında olmadan ABD’nin ekmeğine yağ süren bir çizgiye kayıyor olması “son aşama” nın işaretlerinden biri sayılmalı mı?

Ve Tayyip Erdoğan’ın başdanışmanlığını da yapan Yasin Akdoğan’ın yıllar önce yaptığı “Batı ve onun kapitalizmi ile bütünleşmek istiyoruz. Böyle bir küresel anlayış, İslam dünyası için de geçerli olmalıdır…” itirafı ortadayken, bütün bu yazdıklarımız “komplo teorisi” diye hafife alınabilir mi?

Hindistan’da Müslümanlar arasında faaliyet gösteren Protestan bir papaz, ABD’ye dönüşünde, kendisine ne ölçüde başarılı olduğunu soranlara “Çalıştığımız bölgede belki çok az kimseyi, belki hiç kimseyi Hristiyan yapamadık ama üzerinde çalıştığımız bu bölgedeki insanların artık hiçbiri Müslüman da değil” demişti.

Türkiye’nin hatta Orta Doğu’nun ılımlılaştırılmış Müslümanlarına dikkatle bakın. Müfide Tek’in “Türk olarak girip Türk kalarak çıkmanın mümkün olmadığını” söylediği misyoner okullarından mezun olan ve Ermeni olarak girip Ermeni kalarak çıkamayan, Hristiyan olarak girip Hristiyan kalarak çıkamayan “öteki protestanlar”a benzemiyorlar mı?

Tek tip giyinen, tek tip traş olan, bir süre sonra bakışları bile aynileşen, aynı torna tezgahından çıkmış “demir çubukları” andıran “bir sürü” insan… Robotlaşmış. Hedefe kilitlenmiş bir füze sistemi gibi; ateşlendikleri anda gidecekleri yer belli…

Peki o “hedef” gerçekten de bu ülkenin lehine mi?

Bu sorunun cevabını düşünürken aklınızın bir köşesinde olsun:

Islahat dayatmalarının baş aktörü İngiliz elçi Sir Stanford Cannig daha o tarihte bütün mücadelesinin “Protestanlığın zaferi için” olduğunu söylemişti!

Selcan TAŞÇI, 10 Temmuz 2012

İSTİHBARAT ALANI

Sınırsız, Seçkin, Sansürsüz, Kemalist Haber Blogu

Derin İstihbarat

strateji, güvenlik, araştırma, istihbarat, komplo teorileri, mizah, teknoloji, mk ultra, nwo

İSTİHBARAT

Şifresiz Yayın!

%d blogcu bunu beğendi: