Etiket arşivi: silivri

MUSTAFA MUTLU : Silivri’deydim! /// CC : @BalbayMustafa @MustafaBalbay @mbalbay35 @mustafabalbay35 @Balb ayM


Dün Silivri‘deydim… Türkiye Gazeteciler Federasyonu’nun her ay düzenlediği “tutuklu gazetecileri ziyaret” programına katılan gazeteciler arasında bu kez ben de vardım.

Heyette benim dışımda Türkiye Gazeteciler Federasyonu Başkanı Atilla Sertel, deneyimli gazeteci ve yazar Altan Öymen, Aydınlık Gazetesi Yazarı Halil Nebiler, Odatv Davası’nın tutuksuz sanığı yazar Müyesser Uğur Yıldız ile İzmirli gazeteci dostlarımız bulunuyordu.

Tutuklu gazeteciler Mustafa Balbay, Tuncay Özkan, Soner Yalçın, Mehmet Deniz Yıldırım, Hikmet Çiçek’le tek tek “açık görüş” yaptık…

Daha önce de yazmıştım; bu tutuklu gazetecilerden Mustafa Balbay’la Ankara’daki bir resepsiyonda bir kez merhabalaşmamız vardı…

Tuncay Özkan ile iki kez “gazeteci” olarak görüşmüştüm.

Soner Yalçın’la da Antalya’da bir kez el sıkışmıştık…

Diğerlerini ise düne kadar hiç görmemiştim.

Bu dava, içerideki ve dışarıdaki gerçek gazetecileri “dost” yaptı, “kardeş” yaptı…

Hayatımda ilk kez karşılaştığım bu insanlarla bir kucaklaşmamız vardı ki; görmenizi isterdim!

***

Görüşmede konuştuklarımızı yarın yazacağım.

Şu kadarını söyleyeyim; aralarından bazılarının tutukluluk süresi beş yıla yaklaştı. Üstelik birçoğu içeride disiplinsiz tavır takınan tutukluların atıldığı “tecrit hücresi”nde, deyim yerindeyse cezalandırılıyor.

Yine de birini bile “yıkılmış” görmedim…

Hadi; bir de itirafta bulunayım:

Eğer ille de “umutsuz” olan birilerini anlatmam gerekiyorsa, emin olun onları ziyaret etmeye giden biz, çok daha fazla umutsuzduk!

Mustafa dimdikti, gülüyordu, ekranlardan bildiğim heyecanından hiçbir şey yitirmemişti.

Tuncay, yaşadığı onca hayal kırıklığına karşı asla teslim olmadığını her davranışıyla kanıtlıyordu.

Soner’in duruşmasına sadece bir gün kalmıştı… Hepimiz onun bu duruşmada tahliye edileceğine inanıyorduk ama o yine de bir “pay” koymayı tercih ediyordu.

***

Görüşmeden çıktıktan sonra hep aynı soruyu sordum kendime:

Daha önce hiçbir yakınlığım olmayan bu insanlarla, nasıl oluyordu da kırk yıldır dostmuşuz gibi hissediyordum kendimi?

Onlar bizi görünce neden bu kadar heyecanlanabiliyordu?

Bu sorunun yanıtı “giz” değil elbette:

Evet, çoğunu tanımıyordum. Dünya görüşlerimiz uymuyordu. Hayat tarzımız farklıydı.

Ama bizi birleştiren tek bir şey vardı:

Mesleğimiz!

Bugün tutuklu olan onlar da onları ziyarete giden biz de bu mesleğin ve meslek etiğinin bağımlısıydık! Kalemimizi satmadan, yurtsever bir tavırla gazetecilik yapmaktı ortak paydamız…

***

Gazetecilik… Ama adam gibi gazetecilik zor zanaattır bizimki gibi ülkelerde! Kalemin, kendi başına doğrulttuğun bir silahtır aslında…

Her yazında, her haberinde kendi başına iş açarsın çünkü… Birilerini rahatsız edersin! Tekerlerine çomak sokarsın… Bunun karşılığını da kimi zaman manevi tazminat vererek paranla, kimi zaman özgürlüğünle, kimi zaman da canınla ödersin…

Ve birilerinin her fırsatta söylediği gibi Boğaz kenarındaki yalılarda oturup, altın kadehlerde şarap içerek almazsın karşılığını! Hatta o yalılardan bir kez bile içeri girmişliğin yoktur.

Onu yapabilenler, zaten gazeteci olanlar değil, gazeteciliği kullananlardır… Güçten ve güçlüden yana olanlardır.

Dün ben Silivri’de…

Gerçek gazetecilerle…

Gerçek gazetecileri ziyaret ettim!

Devamını merak ediyorsanız…

Yarın bu köşede olun!

*****

GÜNÜN SORUSU

Başbakan’ın idam cezasının yeniden getirilmesiyle ilgili sözleri Avrupa Birliği’nden tepki görünce, Dışişleri Bakanı açıklama yapmış ve Başbakan’ın yanlış anlaşıldığını aslında böyle bir niyetleri olmadığını açıklamak zorunda kalmış… Sorum ortaya:

Başbakan bugüne kadar hangi söylediğinden vazgeçti?

*****

Turnikeler yine yoktu ama…

Hatırlarsınız; Genelkurmay Başkanlığı, Cumhuriyet Bayramı’nda Anıtkabir’i ziyaret edenlerin sayısının “turnikelerin kullanılmaması” nedeniyle saptanamadığını açıklamıştı.

Yani 29 Ekim’de bayram kutlamak için Birinci Meclis’in önünde buluşup Anıtkabir‘e yürüyen, bu yüzden de polisin biber gazlı ve tazyikli sulu saldırısına uğrayan yurttaşlarımızın sayısı tespit edilememişti.

Aynı Genelkurmay Başkanlığı önceki gün bir açıklama daha yaptı ve 10 Kasım Atatürk’ü Anma Günü’nde 413 bin 568 kişinin Anıtkabir‘i ziyaret ettiğini bildirdi.

Bu sayının geçen yıl 181 bin 064, önceki yıl ise 198 bin 544 kişi olduğu bilgisi de açıklamada yer aldı.

Bu yıl ben de 10 Kasım’da Anıtkabir’i ziyaret edenlerin arasındaydım.

29 Ekim’de çalışmayan turnikeler yine çalışmadı…

İddia ediyorum; yüz binlerce kişi o turnikelerden yine geçmedi! Çünkü ortada turnike falan yoktu!

İyi de 29 Ekim’de “Turnikeler kullanılmadı” diyerek sayı açıklamayan Genelkurmay, 10 Kasım‘daki sayıyı nasıl oldu da bu kadar net bir şekilde belirledi?

Fotoğraf çekip tek tek saydılar desek, bu da mümkün değil; çünkü ziyaretçiler gün boyu değişti…

Genelkurmay Başkanlığı acaba 29 Ekim’de becerilemeyen “sayma” işinin, 10 Kasım’da başarılmasının sırrını bizimle paylaşır mı?

Suay Karaman: Silivri’de, Hasdal’da zulüm görenlere ses çıkarmay anlar, İmralı’ya gelince demokrat kesiliyorlar.


Sayın Orta Doğu Öğretim Elemanları Derneği yöneticileri,

Yaşam hakkı, her birey için kutsaldır ve korunması gerekmektedir. Cezaevlerinde açlık grevi yapan 700′e yakın tutuklu, ‘Kürt sorununun’ demokratik çözümüne yönelik insani taleplerde bulunmuyorlar. On binlerce masum insanın katili PKK terör örgütünün başının hapishanedeki koşullarının iyileştirilmesini istemenin birinci talep olduğu bir eylem yanlıştır. Bu talep, haklı bir talep olmadığı gibi, insani bir talep de değildir. Anadilde savunma yapmak talebi de yanlıştır. Bu eyleme destek olmak teröristbaşının ölümüne neden olduğu masum insanların ruhlarını incitmektedir. Teröristbaşı eline silah alıp emperyalist ülkelerin beslemesi ile devlete kafa tutacak ve cezalandırılması çok görülüp, ödüllendirilmesi istenecek. Bunu onaylamak olanaksızdır.

Cezaevi koşullarının düzeltilmesini istemek haklı bir talep, ama buna PKK terör örgütü aracılık etmemeli. Silivri’de, Hasdal’da zulüm görenlere ses çıkarmayanlar, İmralı’ya gelince demokrat kesiliyorlar. Kuddusi Okkır, Uçkun Geray, Kaşif Kozinoğlu, Ali Tatar hayatlarını yitirirken, birçok yurtsever sağlığını yitirirken, Diyarbakır Barosu’nun ve yandaşlarının tavrını doğru olarak analiz etmek gerekir.

Ülkemizde insan hakları, özgürlükler, vatan, bayrak, yurtseverlik gibi değerler ve kavramlar, özellikle ters yüz edilerek, yerleri ve anlamları değiştirilmek suretiyle emperyalizmin tam da istediği kıvama getirildi. İşte bunun sonucu olarak teröristlerin eylemleri ve talepleri insan hakları ve özgürlükleri kapsamında değerlendirilmeye başlanmıştır. Olayları ve eylemleri, doğru ve yansız olarak değerlendiremezsek, emperyalizmin gizli emellerine ortak olmanın dayanılmaz yanılgısına düşebiliriz. Selamlarımla

SUAY KARAMAN
İLK KURŞUN

KAMUOYU DUYURUSU-06.11.2012

Turkiye deki hapishanelerde 700′e yakin tutuklu bedenlerini olume terkederek Kurt sorunun demokratik cozumune yonelik insani taleplerde bulunuyorlar. Ancak yetkililer ve kamuoyu bu cigliklari duymuyor veya duymamazliktan geliyor. Ote yandan aclik grevlerinde bulunan vatandaslarimiza destek amaciyla yapilan eylemler de polis mudahaleleri ile siddet gosterilerine donusuyor.

İste simdi tam da insanligimizi hatirlamamizin gerekli oldugu noktadayiz! Toplumsal duyarliligimizla olum orucundaki insanlarin kaybini engelleyebiliriz.

ODTU luler olarak biz bu cigliklari duyduk ve duyuyoruz. Bizler insanin en dogal hakki olan yasam hakkina saygi duyuyor ve basta Cumhurbaskanimiz ve hukumet olmak uzere Turkiye Buyuk Millet Meclisi nde ve disinda yer alan tum siyasi partileri ve devlet yetkililerini hapishanelerde olum orucuna yatan ve aclik grevinde bulunan vatandaslarimizin seslendirdikleri talepler konusunda duyarli olmaya ve olum orucu ve aclik grevinde bulunan tutuklularin taleplerini hic vakit kaybetmeden barisa katki yapacak sekilde cozume kavusturmalarini talep ediyor, halkimizi da bu konuda duyarli olmaya ve katki saglamaya davet ediyoruz.

Saygilarimizla,
Orta Dogu Ogretim Elemanlari Dernegi

Bekirağa Bölüğü ve Silivri’de adalet…


Sadi Somuncuoğlu – Yeniçağ – Önümde değerli gazeteci, yazar ve mücadele adamı Müyesser Yıldız’ın “Vatan yahut Silivri” adlı kitabı var. Eser; devleti, ülkeyi ve milleti yakından ilgilendiren “Silivri” adaletini anlatıyor.

Sadece yargılananları, ailelerini ve bugünü değil, dünü de dehşet verici örneklerle ele alıyor. 90 yıl önce yaşanan acılarla kıyaslayıp bazı sonuçlara varıyor. Yani “mülkün temeli olan adalet” e, tarih şuuru içinde bakıyor. Bu yönüyle çok farklı, ibret dolu ve önemli bir eser.

Bilindiği gibi, temel meselelerin kökleri tarihin derinliklerindedir. Bunu dikkate almadan, sorunu ve sebeplerini anlayamaz, çözümlerini bulamayız.
Konuya kitaptan bazı örneklerle bakalım.

90 yıl önce: Sultan Vahdettin “demokrat ve liberal” Sadrazam Damat Ferit hükümetinin yemin töreninde şu uyarıyı yapar: “Küçük hesaplarla, aşağılık bir intikam ve menfaat duygusuyla, gizli bir düşmanlık yapmayacağınıza ve adaletten ayrılmayacağınıza eminim…”

Bugün: Gazetecilerin tutuklandığı ilk günlerde, “demokrat ve özgürlükçü” Cumhurbaşkanı Abdullah Gül şöyle konuşur: “Bazı tutuklular gazeteci diye geçiniyor. Ama yasadışı örgütleri, silah kullanan, şiddete başvuran ve kendileri de şiddetin içinde bulunan insanlar bunlar.”

90 yıl önce: “Hükümete ihbarlar gelir. Çoğunun aslı yoktur, ama buna rağmen tutuklamaların gerekçesi yapılır. İş çığırından çıkar, Soruşturma Komisyonu’na şifreli uyarı gönderilir… İddialar araştırılırken, delil olmadıkça hiçbir kimsenin onur ve şahsiyetine yönelip suçlamalarda bulunup, devletin rencide edilmemesi…”

Bugün: Adalet Bakanı Sadullah Ergin, 2011 yılında savcılara gönderdiği genelgeyle şu uyarıyı yapar; “Soruşturmaları bizzat yapın, lehte delilleri de dikkate alın.”

***
Çark dönmeye devam eder. Ünlü Bekirağa Bölüğü’nde kurulan “Nemrut Mustafa” Divanı, yalancı şahitler ve uydurma delillerle birçok muhalifi, İttihat Terakki’ciyi, sadrazam, vezir, önemli devlet adamı, tanınmış gazeteci ve fikir adamını tutuklar. Önemli bir kısmını ağır cezalara çarptırır; Boğazlıyan Kaymakamı Kemal Bey gibi vatanseverlere idam cezası verir ve infaz eder.

90 yıl önce: Hükümetin ve işgal kuvvetlerinin “yandaş” basını korkunç hukuksuzluk ve zulümlere fetvayı verir: “Hükümetin hızlı ve şiddetli hareket etmesi için bazen kanun dışına çıkılması caiz ve gereklidir. Bu, ülkenin geleceği ve güvenliği ile ilgilidir.”

Bugün: Durumun çok farklı olduğu söylenebilir mi?

90 yıl önce: Ağır hukuksuzluklara karşı İstanbul Barosu Başkanı Celalettin Arif Bey şu uyarıyı yapar: “Mahkemede verilecek kararlar, sadece bugünkü nesli değil, Osmanlı’nın gelecek nesillerini de ilgilendiriyor. Bu mahkemede, ülkede adaletin her türlü kin ve şaibeden arınmış bir biçimde uygulanıp uygulanmadığı ölçülecektir.”

Bugün: İstanbul ve Ankara Baro Başkanları da, aynı uyarıyı yapmıyor mu?

90 yıl önce: İşgal dönemi mahkemelerinin tutumunu, İngiliz Yüksek Komiseri Amiral Somerset Arthur Goug-Calthorpe, Londra’ya; “Tehcirle ilgili yargılamaların maskaralığa dönüştüğünü… İngiliz hükümetinin itibarına gölge düşürdüğünü, müttefik güçler bakımından da utanç verici olduğunu” bildirir.

Amerikan Yüksek Komiseri Lewis Heck raporunda; “Yargılamaların şahsi intikam amacıyla veya İtilaf Devletleri yetkililerinin ve özellikle İngilizlerin kışkırtmasıyla yapıldığına” dikkat çeker.

Bugün: Silivri’nin dayanağı olarak bilinen ABD ve AB şimdi, kantarın topunun kaçtığını, hukuka ve kişi haklarına saygılı olunması gerektiğini söylemiyor mu?

Sonuç: Ülke gerileme sürecine girmişse seviye düşer. Zihni sapma ve bölünme, sosyal bünyede çatlama, sürtüşme ve çatışmalar meydana gelir. Gücü eline geçiren, ülkenin kendine ait olduğu duygusuna kapılır. Meşruiyeti kendinden menkul bir “diktatörlük” kurulur. “Benim adaletim” devri başlar. İntikam, kin, garaz, düşmanlık, zulüm ve aşağılık menfaat duygusu öne geçer. Milleti ve devlet düzenini mahveden bataklık oluşur. Adeta sosyal bir cinnet yaşanır. Kısır döngü başlar.

Kısır döngü neden görülemiyor? Seviye meselesi. Eğer adalet yoksa felaket var gerçeği iman meselesi yapılmamışsa, zulüm başlar. Doktor hastalığı tedavi edeceği yerde, hastalığın esiri olur. Bu medeniyetin çocukları birbirine düşman olamaz, gücün kaynağı millette, birlikte ve insanca uzlaşmada denemez de ondan.
İş ehline geçinceye kadar bu böyle gider.

Silivri: Beton ve demirden bir morg


Casim Gürbüz – Yeniçağ – Ben demiyorum, Silivri’yi yaşayan iki siyasal kadın tutukludan biri olan Müyesser Yıldız (diğeri hâlâ tutuklu, Sevgi Erenerol) diyor bunu.

“Vatan Yahut Silivri” adlı kitabını Kırmızı Kedi Yayınevi yolladı, Müyesser Hanım “Virüslere ve adaletsizliğe karşı yanımızda olduğunuz için teşekkürler” diye yazarak imzalayıvermiş.

“Silivri… Beton ve demirden bir morg” sözü bugünkü durumun acı tespiti, ne ki yazar, istenç ve direşkenliğini yitirmemiş (ona da bu yakışırdı), “Silivri, Türkiye, hatta Orta Doğu ve Balkanların en büyük hukuk fakültesi olacak” diyor, buna inanıyor, çabası buna.

Kitabın kurgusu bölünmüş ekran gibi; bir yanda Malta ve Ziya Gökalp, öbür yanda Silivri ve sürgünleri… Gökalp’in “Malta ve Limni Mektupları”nı, ülkücülük ve milliyetçilik denince mangalda kül bırakmayanlar da dâhil, kaç aydınımız okumuştur? Bunun yanıtını hepimiz biliyoruz aslında. Müyesser Hanım, okumakla kalmamış, tutuklanmadan çok çok önce Malta’ya gidip o mekânları görmüş. Sonra yazgının acı oyunu ile tutuklanınca, başlamış Gökalp ve arkadaşlarıyla, kendilerini karşılaştırmaya. Kitap, Gökalp’in yazdıklarıyla bugünün derin yorumlama ve çözümlemelerle karşılaştırması kurgusunda gidiyor hep.

182. sayfada Gökalp’in kızına yazdığı bir mektupta çok çarpıcı bir ifade var. Bu büyük Türkçü, bu büyük adam: “İnsanın çeliğine kahraman derler” diyor. Silivri’dekiler de hep çelik işte. Müyesser Hanım’sa, rahmetli Dündar Taşer’in deyişiyle “İpeğe sarılmış çelik”.

Gökalp’e dönelim yine. 5 Nisan 1920 tarihinde eşine yazdığı mektupta şöyle diyor: “Allah’tan gelen her şey dosttan gelmiş demektir. Ben dosttan gelen sitemlere razıyım. Sakın bu mektubuma bakarak kederli olduğumu zannetme! Bu sözlerimin anlamı, yuvamdan uzak geçen bu hayata hiç kıymet vermediğimi anlatmaktır. Yoksa inancım, gücüm, kuvvetim gittikçe artıyor, eksilmiyor. Demek istiyorum ki ben, şimdi Ergenekon’dayım. Hakiki hayatım, size tekrar kavuşunca başlayacak.”

Müyesser Hanım’ın bunun altındaki iliştirisi ve yorumu da yerli yerinde: “Vay be! 91 yıl önce başımıza geleceği görmüş, adını koymuş, helal olsun üstada!”

Batılı bir yazar, “Dünyada yeni bir şey yoktur, sadece tarih okumamışsınızdır” diyor, çok doğru diyor. Malta’ya, Bekirağa Bölüğü’ne, Nemrut Mustafa Divanı’na dair yazılanlar okunsaydı, Silivri’de olup bitenler hemen kavranırdı, okunmadı, şimdi de Silivri’ye dair yazılanlar okunmuyor. Okunmalı, Müyesser Yıldız’ın bu kitabı da bunlardan biri işte.

İbn Haldun “Eğer bir kavim asabiyesini yitirirse yani milli aydınından yoksun kalırsa, çöküş kaçınılmazdır” diyor. Müyesser Yıldız gibiler milli aydınlardan yoksun olmadığımızı gösteriyor. Selam onlara!

Ataol Behramoğlu gider bunu üstüne…

Silivri ah’ının üstüne Ataol Behramoğlu’nun dizeleri iyi gider, onlarla yekûn vuralım söze:

Kula kulluk etmeyenin/Vicdanını satmayanın/Haram lokma yutmayanın/Mekânı zindan olmuştur

Yalan dolan yazıp çizen/Kudretliye övgü düzen/Dün dinsizim diye gezen/Bugün Müslüman olmuştur

Emeksiz zengin olanın/Kitapsız bilgin olanın/Sermayesi din olanın/Rehberi şeytan olmuştur

Korkan varsa konuşmaya/Anlam yükleyip susmaya/Gerek kalmadı korkmaya/Çünkü korkulan olmuştur. Sesime kulak ver gülüm/Tutsaklığa yeğdir ölüm/Nerde varsa böyle zulüm/Çaresi isyan olmuştur.

Ahmet Takan : Sakarya’dan Silivri’ye…


Ahmet Takan – Yeniçağ –

Dosya Tasnifi

Harbiye-Divan-ı Harp
DOSYA No: 70
Harbiye Nezareti
Adliye-i Askeriye Dairesi

PADİŞAH BUYRUĞU

Mehmet Vahidüddin

“Kuvayı Milliye adı altında çıkardıkları fitne ve fesatla, anayasaya aykırı olarak halktan zorla para toplamak, asker almak, bunun aksine hareket edenlere işkence ve eziyet ederek şehirleri yakıp yıkmaya kalkışmak suretiyle iç güvenliği bozanların tertipçisi oldukları iddiasıyla haklarında dava açılan, Üçüncü Ordu Müfettişliğinden alınarak askerlik mesleğinden çıkartılmış bulunan Selanikli Mustafa Kemal Efendi, Eski yirmi yedinci fırka kumandanı miralaylıktan emekli İstanbullu Kara Vasıf Bey, Eski yirminci kolordu kumandanı Mirliva Salacaklı Fuat Paşa ile Eski Vaşington elçisi ve Ankara milletvekili Midillili Alfred Rüstem ve sıhhiye eski müdürü İstanbullu Doktor Adnan Bey ile Üniversite Batı Edebiyatı eski öğretmeni Halide Edip Hanımın, ayrıntıları 11 Mayıs 1336 (1920) tarihli ve 20 numaralı karar tutanağında yazılı olduğu üzre, Mülkiye Ceza Kanunu’nun kırk beşinci maddesinin birinci fıkrası delaletiyle elli beşinci maddesinin dördüncü fıkrası ve elli altıncı maddesi uyarınca, sahip oldukları askeri ve mülki rütbe ve nişanlarla, her türlü resmi unvanlarının kaldırılmasına ve idamlarına, halen firarda bulunmaları dolayısıyla kanun hükümleri gereğince mallarının haczedilerek, usulüne göre idare ettirilmesine dair İstanbul bir numaralı sıkıyönetim mahkemesi tarafından gıyaben verilen hüküm ve karar, ele geçirildiklerinde tekrar yargılanmak üzere tasdik edilmiştir.”

Bu Padişah Buyruğu’nu yürütmeye Harbiye Nazırı görevlidir.

24 Mayıs 1336 (1920)

Sadrazam ve Harbiye Nazırı Vekili
DAMAT FERİD

Belki biraz garipseyeceksiniz; Balyoz davasında alınan kararı görünce “bu Kurtuluş savaşını da kazandık” dedim.

Mustafa Kemal, Kurtuluş savaşında unvanları sökülmüş askerdi.

Bir de Kurtuluş savaşını kazandığımız Sakarya’yı tekrar hatırlayın. Subay kaybını en çok verdiğimiz cephe. Metehan’ın şerefli büyük ordusunun subaylarının mangalar halinde erleri ile birlikte göğüs göğüse çarpıştığı o mübarek topraklar. Evet!.. Türk Silahlı Kuvvetleri’nin tarihinde Sakarya en çok subay kaybı verdiğimiz yerlerden biri olarak geçer ama o Sakarya aynı zamanda Kurtuluş savaşının kazanıldığı yerdir.

Arif olan anladı bile!..

Gelelim bugüne..

Amerikan Genelkurmay Başkanı Türk Silahlı Kuvvetleri’nden istediklerini kopartamayınca arkasına baka baka gitti ya!.. Akılları sıra askerimize bir acı fatura daha kestiler. Sinyalci Tayyip Erdoğan da Yargıtay safhasına işaret ediyor. Bu işaretin ardındaki mesaj, yalnızca hüküm giyenlere değil, ABD ’ye karşı direnen Türk Silahlı Kuvvetlerinin tüm muvazzaflarına;

“Yargıtay’dan dönebilir ammaaa…”

Akıl fukaraları bir şeyi ya hiç bilmiyorlar ya da bilmezden geliyorlar. Metehan’ın ordusunda emir-komuta sistemi son iki kişiye kadar devam eder. Savaş ise en son nefer ölene kadar bitmez.

Emekli orgeneral ve MHP milletvekili Engin Alan’ın karardan bir gün önce Devlet Bahçeli’ye gönderdiği mesajı bir kez daha hatırlayalım:

“Sakın bir siyasi, genel af, bizi kullanarak bir af teklifiyle karşı karşıya gelirseniz böyle bir şeyi kabul etmeyin. Biz aslanlar gibi yatar çıkarız. Vatan sağ olsun.”

Oslo’yu Balyoz’la örtmeye çalışanlar veya örteceklerini zannedenlere şamar niteliğindeki bu sözleri biraz daha açayım.

Farklı bir pencereden düşünün!..

İsterseniz, İktidar, terör örgütü ile değil de Kürdistan İşçi Partisi (PKK) ile görüşüyor diyelim.

Niye?

Çünkü artık PKK legal!..

Eee!.. Öcalan da tutuklu değil mi?..

Kürdistan İşçi Partisi’nin lideri ne diyor?

“Benimle savaşanları içeri tıkın. Sonra onları da beni de serbest bırakın” ..

Oslo’yu Balyoz’la örtemeyeceklerinin net mesajını Engin Alan o kadar güzel vermiş ki… Aynı gün mahkeme heyetine emekli orgeneral Çetin Doğan da “alacağınız karar hakkınızda hayırlı olsun” demişti.

Rövanşı alacaklarını zannedenler çok ama çok yanılıyorlar.

Padişah buyruğu… Sakarya… Silivri…

Sakarya’dan sonra Silivri’de de çok subay kaybettik!..

O zaman!

Tarih kitaplarının sayfalarını tekrar karıştırın. Kurtuluş savaşını kimin kazandığına iyice bakın…

Mustafa Balbay: Hukukun Bittiği Yerden Çağrı /// CC : @BalbayMustafa @MustafaBalbay @mbalbay35 @must afabalbay35 @BalbayM


Ergenekon davasında 18 Eylül Salı günü yaşananlar, yargılamanın geldiği noktanın özetiydi. O gün duruşma salonundaki koşullar bir doz daha ağırlaştırıldı; sanıklarla avukatlarının birbirlerine dilekçe dahil hiçbir yazılı kâğıt veremeyecekleri, bunun önce hâkim tarafından görüleceği daha sonra taraflara iletilebileceği bildirildi.

Savunma hakkının giderek kısıtlandığı, yargılamanın adeta işkenceye döndüğü bir ortamda böylesi bir uygulamaya neden gerek görüldüğünü mahkeme başkanına sormak istedim.

Bunun için duruşmanın öğleden sonraki bölümünde elimi kaldırdım ve söz istedim. Başkan vermeyeceğini söyledi. Ben de neden söz istediğimi anlatmaya çalıştım. Şöyle dedim:

“Sayın başkan, artık talep konuşmaları yaptırmıyorsunuz, usul hakkında kimseye söz vermiyorsunuz. Avukatlarımızla araya fiziki mesafe koydunuz. Bugün de avukatlarımızla diyaloğumuzu kısıtladınız. Bunların hangi yasada yeri var?”

Bu durum elbette tüm sanıklar için geçerli. Onlar da söz hakkı isteyip haksızlığı, hukuksuzluğu dile getirmek istedi. Bunun üzerine mahkeme başkanı oturuma ara vererek heyetle birlikte salondan ayrıldı.

***

Heyet salonu terk ederken ben ve kimi sanıklar hâlâ salondaydık. O sırada duruşma savcısı Mehmet Ali Pekgüzel bana döndü ve şöyle dedi:

“Sayın Balbay, başkan sözlü bir talep istemiyor. Siz de yazılı bir dilekçe verin, söz hakkını öyle isteyin.”

Bir şekilde yaşadığımız hukuksuzluğu mahkeme heyetine anlatmak, sadece bugün değil gelecek için kayda geçirmek istiyordum. Bir dilekçe yazdım, mübaşirHasan Bey aracılığıyla mahkeme başkanına ilettim.

Mahkeme, oturumu o gün dinlenecek tanığın da istemi doğrultusunda sanıksız sürdürdü. Akşamüstü 17.30 sıralarında hepimiz salona alındık. Mahkeme başkanı kararları yüzümüze okudu. Benim “suçlarım” arasında duruşma salonunu “terk etmek” de var. Oysa kamera kayıtları ortada, her şey yukarıda aktardığım gibi gelişti. Ben salondaydım. Protesto amaçlı salondan ayrılma da olmadı.

Duruşma salonunda iki metre tepemizde onlarca mikrofon sarkıyor, duruşmanın her anı kamerayla kaydediliyor. Yani ses ve görüntüyü birleştirmek mümkün. Gazeteciler, avukatlar, izleyiciler salonda. Böylesine çok kayıtlı ve tanıklı bir durumda bile heyet, gerçeğe aykırı saptamalar yapıyorsa, yargılamanın nasıl yapıldığı yorumunu okura bırakıyorum.

***

Ergenekon davasında gelinen noktayı madde madde paylaşmak istiyorum.

1- Dava herkesin gözü önünde, açık yargılama ile devam ediyor gibi görünüyor ama aslında dava unutuldu. 7 bin sayfalık 20 iddianamenin birleştiği davada duruşma günü hangi tanık gelmişse, onun söyledikleri bir parça haber oluyor, o kadar. Dava, dava olmaktan çıktı. Tutulduğu yerden şekillenen, tarifi olanaksız bir yapıya dönüştü.

2- Özel yetkili mahkemeler (ÖYM) ellerindeki dosyaları bitirdikten sonra kapatılacak. Bir başka deyimle, en kabarık ve karmaşık dosya olması dikkate alınırsa, ÖYM’lerin ömrü Ergenekon davaları kadar. Sözüm ona, asrın davasına tasfiye halindeki mahkeme bakıyor. Hiçbir hukuk devletinde böyle bir uygulama olmaz.

3- Ellerindeki dosyalarla kaderi birleşmiş olan bu mahkemeler kendilerini adeta Meclis’in çıkardığı yasalardan bağımsız hissediyorlar. Kendi usullerini kendileri üretiyorlar. Kendilerinde, kendilerine yetki verme hakkı görüyorlar. Bu uygulama Türkiye tarihinin en karanlık günlerinde bile yoktu.

4- Meclis’ten geçen 3. yargı paketiyle tutukluluğa devam kararlarının daha zor alınacağı, mahkemelerin tutukluluk gerekçelerini her sanık için ayrı ayrı açıklamak zorunda olacağı belirtilmişti. Silivri tam tersini yaptı, tutukluluğa devamı kolaylaştırdı. 3. yargı paketinden önce ayda bir kez sanıklara söz hakkı veriliyordu. Tutukluluğu gözden geçirme bu 15 dakikalık konuşmadan sonra oluyordu. Silivri’de bu uygulama temmuz ayından itibaren kaldırıldı. 18 Eylül günü bizlere duruşmalardan men cezası verilirken, sanıkları ve avukatlarını dinlemeden tutukluluğa da devam kararı verildi.

5- Silivri’de hukuk, yargılama yok, sadece cezalandırma var. Merak edilen tek şey verilmiş olan cezaların ne zaman açıklanacağı. Hiçbir vicdan bunu kabul edemez.

Hukukun bittiği yerdeyiz. Bu zulüm devam ettiği sürece herkes tehdit altındadır.

Çağrım şudur:

İletişimin böylesine güçlendiği, çeşitlendiği bir ortamda herkes bu hukuksuzluğu kabul etmediğini bir başkasına iletsin.

Kim bilir, belki de sayımız çoktur!

Cumhuriyet

Ozel-Buro-Istihbarat BOYKOT Savas SUZAL YENICAG www.habergazete.com


21 Eylül 2012




Yazy büyütYazy küçült

Savaş SÜZAL
savassuzal@habergazete.com

382.gif

Boykot

Gençler tabut içinde askerden dönüyor. Sesine hüzün ve keder tonu katan holding televizyon sunucuları, geleneksel basmakalıp sözler yumurtlayıp, ardından milleti uyuttukları dizilere dönüyor. Patronu ampul iktidarından metro ihaleleri kapan haber kanalında, ampul iktidarının adamı Arınç, yöneltilen çanak soruları, sözüm ona cevaplıyor. Anlattığı şeylere kendisinin bile inanmadığı ses tonundan belli. Sanki olanlar, onların yönetiminde, ordu ve polisin başına gelmiyor. Akıl almıyor.
Sevgili okurum; şu anda meydana gelenleri, gelecekleri görmemek için, kör olmak gerek. Ben aylardır yazıp anlatmaya çalıştım. Artık yazmak içimden gelmiyor. Bir kere şiddet daha da tırmanacak demiştim. Tırmanacak ki millet, “aman terör ve kan ne pahasına durursa dursun” noktasında, bölücülere istedikleri tüm tavizler verilmesine sesini çıkarmasın. Federasyon ve Güneydoğu Anadolu, adını Türk tarihinden silmek istedikleri Atatürk’ten alan barajla birlikte yeni Kürt devletine bırakılsın. Bir de pikeye geçen ekonomik durum.
Tüm bu cinayetlerde akan kan, her gördüklerinde gurur duyduklarını bağıran ve o politikacılara oy veren, ana ve babaların da eline bulaşmış. Akşam yattıklarında avuçlarına bir baksınlar, kan görecekler, hem de evlatlarının kanını. Hoş şu anda Türk seçmeninin ileriyi gördüğünü söylemek için salak olmak gerek. Şehit cenazesinde durumu haykıran kadını linç etmeye kalkanlar bunun en güzel örneği. Adını ne koyarsanız koyun, durumu kıvırtmak için ne tarafa çekerseniz çekin, şu anda Türkiye bir iç savaş tehdidinin eşiğinde.
Biz ise ne yazık ki bu safhada, iğdiş edilmiş bir ordu ile evlatlarımızı, geleceğimizi, ülkenin fidanlarını gelişi güzel, acemi bir bahçıvanın budamasına bırakmış, oturmuş seyrediyoruz. Artık kayıplar onar onar. Daha önce de yazmıştım. Arkadaşın jandarmada olduğu dönemde, jandarma tarihindeki kayıpların fazlalığını. Şimdi aynı arkadaş başta. Allah kötüsünden saklasın diyeceğim ama Allah’ın bizim gibi akılsızlara yapacağı bir şey kaldı mı bilmem.
Allah deyince aklıma geldi, şu kötü film ve yolda olan karikatür olayı. Sevgili okurlarım hiç düşündünüz mü neden bu saldırıların zamanlaması şimdi. Aslında cevap gayet net ama anlatayım. Geçen yazımda da yazmaya çalışmıştım. İslam üzerine baskılar, Hıristiyanlık dinindeki inananlar sayısında meydana gelen düşüşün ardından arttı. Hıristiyan dünyası, İslam coğrafyası içindeki, kendi ulusu ve dinini kolayca satan liderleri bulup işbaşına getirdi ve onları kuvvetlendirerek, yerlerini sağlamladı.
Şimdilerde ise Hıristiyan dünyası, İslam aleminin zayıflığını test ediyor, yani deniyor. Aslında haklılar, İslam dünyası yeteri kadar ve hatta daha da zayıf. Şimdi bu kadar dinini ve peygamberini seven İslam âlemi, inançlarına saldıranlara bağırıp çağıracağına karşılık verebiliyor mu? Kusura bakmayın ama hayır. Bunun karşılığı, kan akıtmak değil, para akıtmamakla gerçekleşebilir. Yani onları boykot ederek.
Bu tür saldırılara karşılık vermenin başka ve etkili yolları var. Şu anda Hıristiyan dünyası ekonomik kriz içinde değil mi? Mesela, dinine küfredildi diye Amerikan arabası almaktan yani ciplerden falan vazgeçebildi mi İslam dünyası ve bizim dini bütün iş adamlarımız? Veya bırakın arabayı, Hıristiyan dünyasının Iphone veya cep telefonunu, Cola’sını içmeyip, hamburgerini yemeyi bırakabildi mi? Fransız televizyon ve beyaz ev aletleri almamazlık edebiliyorlar mı? Alman Mercedes ve BMW’sinden vazgeçebiliyorlar mı?
Edemez. Zira onlara bağımlı durumdasınız. Dini bütün hükümetiniz, bankalarınızı onlara sattı. Aynı takım fabrikalarınızı da onlara sattı ve hatta nehirleri, limanları onlara satmadı mı? Aslında gerçekçi olmak gerekirse bizler şu anda onların malları üzerinde kiracıyız. Onların verdikleri borç paralarla yaşıyoruz. Ama bunlar satılırken sizler hep bağırdınız “Türkiye seninle gurur duyuyor” diye. İşte gurur duyduğunuz durum bu.
İslam ülkelerinde ne kadar milliyetçi rejim ve parti varsa bu gurur duyanlar tarafından, Hıristiyan telefonları, silahları, uçakları, orduları kullanılarak yok edildi. Yok edenler, dindaşları bombalanırken hep tekbir getiriyorlardı. Kendilerini ve ülkelerini Haçlılara sattıklarını bildikleri için akıllarınca Allah’ı da kandırmak için tekbir getiriyorlardı. Bizimkiler ise bir adım öne geçip din kardeşlerini yok edenlere sağlık ve mutluluk diledi. Buna karşı çıkan aydın, yazar, çizer takımı ve askerler, “akil” hale getirilirken siz hep gurur duydunuz. İşte bu yüzden ben bazılarının inançları konusunda hep kuşku duydum ve duyarım. Allah’ı gerçekten seven Allah’ın verdiği canı alamaz, Allah’ın adaletini göz ardı edemez. Gerisi palavra.

__._,_.___
Reply to sender | <a href="mailto:Ozel-Buro | Reply via web post | Start a New Topic
Messages in this topic (1)

İSTİHBARAT ALANI

Sınırsız, Seçkin, Sansürsüz, Kemalist Haber Blogu

Derin İstihbarat

strateji, güvenlik, araştırma, istihbarat, komplo teorileri, mizah, teknoloji, mk ultra, nwo

İSTİHBARAT

Şifresiz Yayın!

%d blogcu bunu beğendi: