Etiket arşivi: sinan meydan

SİNAN MEYDAN : SİZ DE UYUYANLARDAN MISINIZ? “Dünyayı Kimler Yönetiyor? /// CC : @SMEYDAN


CIA, FORD, ROCKEFELLER ve TAVİSTOCK (SİNAN MEYDAN)

CIA’nın yaklaşık 50 yıldır uyguladığı en etkili toplumsal kontrol yöntemlerinden biri kamuoyunu değişik yapay uyarıcılarla ve şişme gündemlerle uyutmaktır.

CIA, bu uyutma projesi için "insan hakları" ve "yardım kuruluşlarına" gizli fonlar aktarmıştır. "Eski Bir CIA yetkilisi, etkin ve prestijli vakıfların CIA’ya fon aktararak gençlik grupları, işçi sendiklaları, üniversiteler, yayınevleri vb kuruluşlara sayısız gizli operasyonlar düzenlettiğini, bunlara 1950’lerden itibaren ‘İnsan Hakları Gruplarının ilave edildiğini açıklamıştır. " (Erol Bilbilik, İşgal Örgütleri, CIA, NATO, AB, 2.bs, Asya Şafak Yay, İst, 2008, s.9)

CIA, kontrol etmek istediği ülkelerde operyasyon yapabilmek için Soğuk Savaş döneminin en önemli emperyalist kültürel projelerinden Ford Vakfı’nı ve Tavistock İnsan İlişkileri Enstitüsü’nü kurmuştur.

Ford Vakfı, ABD ve CIA’nın Avrupa’daki bütün gizli operasyonlarında görev almıştır. Vakfın temel amacı antiemperyalist ve ulusal sol hareketleri etkisiz kılmaktır. Guatemala’da Demokrat Arbenz ve İran’da Musatlık hükümetinim deviren, Küba, Dominik Cumhuriyeti ve Nikaragua’da açık insan hakları ihlalleri gerçekleştiren CIA’nın Ford Vakfı’dır.

CIA, toplum mühendisliğine soyunarak dünyayı ABD istekleri doğrultuusnda biçimlendirmek amacıyla ise Tavıstock İnsan İlişkileri Enstitüsü’nü kurmuştur. Enstitü, 1921’de Londra’da kurulmuştur. I ve II. Dünya Savaşı yıllarında Psikolojik Savaş Örgütü olarak çalışan Tavıstock Grubu, Rocefeller Vakfı’nın yaptığı büyük bağışlarla 1946 yılında görev alanını genişleterek yeniden yapılandırılmıştır. Rocefeller, Tavistock’a daha geniş çaplı psikolojik savaş araştırmaları yapma ve uygulama görevleri vermiştir. (Age, s.17).

Tavistock Enstitüsü’nün ilham kaynağı ünlü psikanalist Sigmond Freud’un "İNSAN DAVRANIŞLARININ KONTROLU" konusundaki araştırmaları olmuştur.Enstitü, insan davranışlarını kontrol ederek, toplumları ABD çıkarları amacıyla biçimlendirmek amacıyla kurulmuştur.

Tavistock, KİTLESEL BEYİN YIKAMA TEKNİKLERİNİ ilk defa Kore Savaşı’nda denemiştir.

"Geliştirilen, kalabalıkların kontrol metotları gizli ve halkın tepkisini çekmeyecek şekilde ABD halkı üzerinde denenmiş ve onların psikoljik tavırları tespit edilmiştir." (Age, s.18). Örneğin, 1933’de Tavistock Direktörlüğü’ne getirilen Alman Mülteci Kurt Lewin, ajanlarını düşmanalar arasına sızdırarak Harward Ünversitesi’nde geliştirilen propaganda ve beyin yıkama kampanyaları ile Amerikan halkını ABD’nin Almanya’ya karşı savaşa girmesi için hazırlamaya çalışmıştır. (Age, s.18).

Tüm CIA Programları TAVİSTOCK’un rehberliğinde oluşturulmuştur.

Roosevelt ve Churchill’in hava saldırılarının tümü Tavistock laburatuvarlarında kitlesel terörden elde edilen deneyimlere göre gerçekleştirilmiştir. (Age, s.18).

TAVİSTOCK’un önecelikli hedefi "halkın psikolojik gücünü kırmaktır." Bu amaçla Dünya Düzeni Diktatörlerine muhalefeti engellemek, aile bağını zayıflatarak, aile, din, onur, milliyetçilik ve seksüel davranışları çökertmek için teknikler geliştirmek Tavistock bilim adamlarınca yıllarca üzerinde çalışılan konulardır. (Age, s.18).

Tavistock Programları, kontrol edilecek toplumdaki "kişilerin kimlik ve ırksal mensubiyetlerinin çökertilmesine göre dizayn edilmiştir." (Age, s.19).

Tavistock stratejilerinden biri de "uyuştucu haplar" kullanılması ve "sesksüel davranışların çarpıtılmasıdır". Bu amaçla 1960’ların LSD aykırı kültürü ve öğrenci devrimi için CIA 25 milyon dolar para harcamıştır.(Age, s.19).

Bugün Tavistock, ABD’deki vakıflar ağını 6 milyar dolarlık bir bütçe ile faaliyette bulundurmaktadır. ABD’nin dünya düzeni üzerindeki kontrolünü artırmaya yönelik programlar üreten 10 büyük vakıf ve bu fakıflara bağlı olan 400 kuruluş, 3000 araştırma ve düşünce kuruluşu, Tavistock’un doğrudan kontrolu altındadır.(Age, s.20)

Tavistock Enstitisü ile kol kola çalışan Rockefeller Vakfı, aklınıza hayalinize gelmeyecek projelerle dünyayı kontrol etmenin hesaplarını yapmaktadır. Örneğin, Vakıf, dünya tarımını kopntrol etmek için projeler geliştirmiş ve uygulamıştır. Vakfın Direktörü Kenneth Wernimont bu projeleri Meksika ve Güney Amerika’da uygulamıştır. Programın hedefinde bağımsız çiftçiler vardır. Çiftçilerin yok edilmesi, bağımlı hale getirilmesi, üretimin bitirilmesi anlamına gelmektedir. Bu şekilde dünya ABD’ye muhtaç hale getirilmek istenmektedir.(Age,s.21).

Tavistock’un en önemli programlarından biri BEYİN YIKAMA TEKNİKLERİ’dir.Tavistock Enstitiüsü, sürekli ve kitlesel Beyin Yıkama yapmaktadır. İnsanların gerilim, korku ve endişe seli karşısında bırakılarak beyinlerinin sinirsel durumlarının değiştirilmesi amaçlanmaktadır.Nitekim Tavistock’un çalışmalarıyla, Küba Füze Krizi, bibiri peşi sıra dünyanın değişik yerlerinde siyasi liderlerin öldürülmesi, ve tvlerde hergün defalarca yayınlanan kanlı ve vahşi Vietnam Savaşı görüntüleri ile sarsılan ve bunalan 1960’lar Amerikan ve dünya gençliği zihinlerini sürekli meşgul eden milliyetçilik, sosyal sorumluluk, kamu yararı, etik değerler dünyasından uzaklaştırılarak, bireyselliği öne çıkaran Rocak müzik, uyuşturucular, holiganizm ve çarpık seks dünyasında teselli bulur hale getirilmiştir.

Özetle, CIA; Tavistock Enstitüsü, Ford Vakfı, Rokefeller Vakfı gibi kuruluışlarla hedef toplumları MIŞIL MIŞIL UYUTMUŞTUR.

NASIL UYUTULUYORUZ?

Uyutulucak toplum, öncelikle CIA uzmanlarınca siyasi, sosyal, kültürel ve psikolojik incelemelere tabi tutulur, daha sonra elde edilen veriler doğrultusunda o topluma uygun bir "uyutma paketi" hazırlanır ve bu uyutma paketi söz konusu toplumu istenilen yönde biçimlendirmek için yavaş yavaş uygulamaya konulur….

Uyutma paketi uygulamaya konulurken de çok dikkatli hareket edilir, söz konusu toplumdaki en güzide kişiler ve kurumlar seçilerek devreye sokulur… Zaman zaman bu kişi ve kurumlar bile "neye ve kime" hizmet ettiklerinden habersiz ABD ve CIA’nın gönüllü neferleri olarak toplumun uyutulması projeseinde yer alırlar. Uyutma Paketi daha çok medya iletişim araçlarıyla uygulanmaktadır.

Dr. Emery, Tavistock Enstitüsü’nün projeleri doğrultusunda toplumsal UYUTMANIN üç sahfada gereçekleştiğini belirtmiştir:

1. Sahfa: Moral değerlerini yitirme (Demoralisation)

2. Safha: Zihni Bölünme (Segmentation) Bu sahfada birey, zihninde yerleşik olan ulus devlet görüşünden kopar ve cemaat görüşüne geçer.

3. Sahfa: Zihni Ayrışma (Disassocation) Bu safhada birey, fantezilerle, gerçekleri birbirine karıştırıp bir anlamda "robatlaşmış bir birey" haline gelir. (Dr. Emery, "Gelecek 30 Yıl Konsept, Metot ve Antipati", Tavistock Magazine (Human Relations), ABD, 1967.)

TAVİSTOCK’UN TÜRKİYE’DEKİ AKTÖRLERİ

CIA’nın, Tavistock Enstitüsü aracılığıyla "uyutma paketi" uyguladığı ülkelerden biri de 1946’dan beri ABD’nin stratejik ortağı olan Türkiye Cumhuriyeti’dir… Türkiye Paketi, 1946’da hazırlanmış, 1950’lerden sonra ilk uygulamaları yapılmış, 1980’lerden itibaren ise uygulanmaya başlamıştır. Özal dönemi uyutma paketinin en iyi uygulandığı dönemlerden biridir. Nitekim o dönemde kurulan ilk özel tv’inin adının Magic Box star 1 (Sihir/büyü kutusu) olması çok manidardır!

Türkiye’deki "uyutma paketinin" belli başlı aktörleri şunlardır:

1. KİTLE İLETİŞİM ARAÇLARI: Bunlar bazı İnternet siteleri, bazı gazeteler, bazı radyolar ve özellikle de bazı Tv’lerdır. Ülkemizde 1990’lardan sonra büyük bir hızla artan kitle iletişim araçlarının önemli bir kısmı malesef hep CIA’nın Tavistock Enstitüsü’nün etkisi altında olmuştur. İnternet sitelerinden yerel gazetelere ve radyolara kadar her yere el kol uzatan Tavistock son zamanlarda Türkiye’de özellikle tv’leri ve gazeteleri kontrol etmek istemiş ve bunda da büyük oranda başarılı olmuştur. Bugün Türkiye’de TAVİSTOCK ENSTİTÜSÜ’nün BEYİN YIKAMA PROJESİ doğrultusunda yayın yapan çok sayıda büyük tv kanalı ve gazete vardır.Bu kitle iletişim araçları daha çok "dolaylı" yoldan Tavistoc’a hizmet etmektedirler. Öyle ki birçoğu ona hizmet ettiğini bilmememektedir. Daha çok reklam, daha çok tüketim, daha çok seks, daha çok eğlence, daha çok para, daha çok şehret…daha çok… daha çok… diyerek ortaya konan yayın ilkeleri (ilkesizlikleri) Tavistock’a yaramaktadır. Ayrıca bilerek isteyerek TAVİSTOCK’un kölesi olanlar da yok değildir! Hatta TAVİSTOCK, Türkiye’deki "sınırsız özelleştirme" furyasından yararlanarak kendi tv kanalını (kanallarını) kurmuş bile olabilir!!!

a) Zaman Tüketen, Yalnızlaştıran ve Tüketim Toplumu Yaratan Programlar: Bu programlar CIA’nın ve TIVİSTOCK’un aslında bütün "Turunucu Devrimler" yaşanan ülkelerde gösterime sokulmasını sağladığı PRİME TİME TV PROGRAMLARDIR. Bu programların özelliği, toplumun büyük bir kesimini aynı anda tv başına kilitlemesi ve bu büyük kitlenin adeta beynini ykamasıdır… Bu programlarda üç temel amaç güdlür. 1. Kamuoyunu anlık zevklerle uyuşturarak asıl sıcak gündemi unutturmak, 2. Akıl, bilim, çalışma gibi değerlerin yerine, şans, kadar, huarafeyi yerleştirmek; 3. Kapitalist ekonomiyi beslemek ve ayakta tutmak için sürekli tüketimi teşvik etmek… Ülkemizde bu amaçlara yönelik belli başlı programların hangileri olduğunu kolayca bulabilirsiniz. (Lütfen Türkiye’deki tv’lerin tamamını bu çerçevede değerlendiriniz, bakalım hangileri uyutma porejesinin birer parçası, hangileri değil!)

2. CEMAATÇİLİK: Atatürk, 20 yüzyılın başında gerçekleştirdiği "ulusal ve çağdaş" devrimle "tekke" ve "tarikatları" ve onların beslediği "cemaat kültürünü" ortadan kaldırmış, insanları Padişahın kulları olmaktan kurtarıp, "özgür bireyler" haline getirmiştir. Ancak 1950’lerden beri yaşanan ABD destekli KARŞI DEVRİM sürecinde Türk insanı yeniden BİRİLERİNİN KULU OLMAYA zorlanmıştır. Hatta zamanla insanlar "kul olmak için" cana atar olmuştur. Cemaatçilik; mezhepler, tarikatlar ve bunlar arasındaki ayrılıkların canlı tutulması Tavistock’un temel politikalarından biridir. İşte bu nokta da Türkiye’de yeniden tekkeler, tarikatlar ve CEMAAT KÜLTÜRÜ’nün önü açılmıştır. CIA, dinsel kaynaklı kişi otoritesine dayanan Cemaatçiliği, SİVİL TOPLUM adı altında, DEMOKRASİ adı altında topluma yaymaya çalışmaktadır… ABD’nin Türkiye’yi biçimlendirmede cemaatlere ne kadar büyük bir önem verdiğini ABD de ikamet eden FETHULLAH GÜLEN’e verilen destekten anlamak mümkündür… Burada amaç "özgür" akılla düşünen bireylerden, "bağımlı", sürüler (reaya) yaratmaktır. Çünkü "bağımlı sürüleri" gütmek (yönelendirmek) çok daha kolaydır.

3. EMPERYALİZME UYGUN MÜFREDAT ve SINAV BUNALIMI: ABD ve CIA’nın "uyutma paketinde" potansiyel tehlike olarak görülen gençlerin takip edilmesi, ABD çıkarlarına uygun olarak beyinlerinin formatlanması ve gerekirse "kıpırdayamaz" hale getirilmesi çok önemlidir. Bu çerçevede ABD ve CIA, 1949’dan beri Türkiye’de faaliyette bulunarak Türk gençlerini ABD çıkarlarına hizmet edecek biçimde eğitmek ve gerekirse hareketsiz kılmak için yoğun çaba harcamıştır. Öncelikle Türk Milli Eğitim Bakanlığı ABD’li uzamanların kontrolüne geçmiş ve Türk gençlerine "ulusal bilinç aşılayan" Atatürk’ün tarih kitapları kaldırılmıştır. Türkiye’deki müfredatı belirlemek ve ders kitaplarının içeriklerini saptamak için 4’ü Türk, 4’ü Amerikalı uzamandan oluşan "Fulbrayt Komisyonu" kurulmuştur. Atatürk’ün hazırlattığı (4 cilt) tarih kitaplarını, (ki bu kitaplar Türklerin uygarlık tarihine yaptıkları hizmetlerden söz eder) yerli işbirlikçilere kaldırtıp, onların yerine ABD çıkarlarına hizmet edecek tarih kitaplarını (ki bu kitaplar Türklerin sadece savaşçılıklarını anlatır) koyduran bu kuruldur.

Daha sonra yine MEB’deki ABD’li uzmanlarının önerileri ve istekleri doğrultusunda Türk gençlerini hareketsiz kılacak bir SINAV SİSTEMİ uygulamaya konulmuştur. 1960’larda ÜSS, 12 Eylül’de ÖSS ve ÖYS, 2000’lerde LYS ve SBS olarak adlandırılan Orta Öğretim ve Üniveriste Giriş Sınavları Türk gençlerini en verimli çağlarında TEST BUDALASI haline getirmiş, gelecek ve iş kaygısıyla üniversite kapılarına yığılan gençlik, siyasi, sosyal ve kültürel konulara kafa yormak yerine daha ilk okuldan itibaren ezbere dayalı ve sonuca endeksli TEST TEKNİĞİ ile adeta düşünmeyen, üretmeyen, anlamayan, analiz edemeyen "a politik" bir genç kuşak halini almıştır. Günümüzde CIA’nın Türkiye’den sorumlu uzmanları bu a politik kuşaktaki kısmı kıpırtılardan rahatsız olmuş olmalı ki, Türkiye’de, ilk öğretimden Üniveriste sonrasına kadar bir dizi yeni sınav uygulanması gündeme getirilmiştir. Son olarak üniveriste mezunu, üretmeye ve düşünmeye hazır genç kuşağı da "etkisiz" ve "edilgen" hale getirmek için KPSS icad edilmiştir. Türkiye’de Karşı Devrimin tarihiyle, test tekniğine dayanan sınav sisteminin neredeyse yaşıt olması sadece bir tesadüf değildir anlayacağınız!

4. FUTBOL VE YAN ÜRÜNLERİ: Futbol yaklaşık 150 yıllık bir spor… İngilizlerin keşfettiği bu ilginç oyun, uzun yıllar boyunca dikkatörlerin toplumu uyutmak için kullandıkları bir araç olarak politik bir işlev gördü… İspanya Diktatörü Franco, "Yüzbin kişilik bir uyku tulumu yapın" dediğinde Bernabeu Satadı inşa edilmişti. Latin Amerika ülkelerinden Arjantin’de Videla ve Portekiz de Diktatör Salazar da aynı taktiği uygulayınca tüm dünya da 3f’den söz edilmeye başlanmıştır. Futbol, fiesta ve fado… Özetle futbol, uzun yıllar boyunca demokrasi geleneği oturmamış ülkelerde diktatörlerin oyuncağı olmuş, dikkatörler, futbolla toplumu uyutarak uzun yıllar ayakta kalmayı başarabilmişlerdir.

Avrupa ülkelerinin "tam demokratikleşmelerinin" ardından futbol Avrupa’da kısmen politik işlevini yitirmiş (kısmen diyoruz çünkü, hala Avrupa da bazı büyük kuluplerin başkanları aynı zamanda başbakandırlar) sportif boyutu ön plana çıkmıştır. Ama Latin Amerika ve Türkiye gibi "gelişmekte olan ülkelerde" futbol hala çok önemli bir uyutma aracıdır. Ve bu gerçeğin farkında olan ABD ve CIA bu durumdan alabildiğince yararlanmaktadır… ABD’nin uyutma paketi çerçevesinde futbol hiç bir zaman sadece futbol değildir. Futbol gazeteleri, futbol tvleri, futbol internet siteleri ile futbol, aynı zamanda Diktatör Franco’nun dediği gibi , "Büyük Bir Uyku Tulumudur"… Tv’lerdeki saatlerce süren anlamsız futbol programlarını düşünün!!!

5. TARIMI ve HAYVANCILIĞI BİTİRMEK: İnsanlık tarihinin dönüm noktası "Tarım Devrimi" dir. İnsanoğlu avcılık ve toplayıcılıktan buğdayı evcilleştirip Tarım Devrimi ile yerleşik hayata geçerek kurtulmuştur. Böylece insanoğlu üretmiş, özel mülkiyeti keşfetmiş, evler yapmış, hayvanları evcilleştirmiş, köyler, şehirler, devletler kurmuş, toplumsal kuralları belirlemiş, ticaret yapmış, temel ihtiyaçlarını karşıladıktan sonra sanat, bilim kültür alanlarında ilerlemeye başlamıştır. İnsanlık tarihinin en büyük "hareklendiricisi" Tarım Devrimi’dir. Dolyısıyla insanları, toplumları ve devletleri kontrol etmenin en kolay yolu da tarımsal etkinlikleri bitirmektir. Tarımın bitirilmesi, biraz önce anlattığımız "tarih çarkının" adeta tersine çevrilmesidir.

Tarımın bitirilmesi beraberinde hayvancılığın ölmesine yol açacak, tahıl üretmeyen bir toplum, üreten toplumlara muhtaç olacak ve eninde sonunda açlığın pençesinde "esir" olacaktır. Günümüzün Yeni Dünya Düzeni’nde "tohum üretimi", "tohum ıslahı" ve "tohum kontrolü" ve GDO bunun için çok önemlidir. ABD ve ABD işbirlikçisi İSRAİL’İN bu konulara çok önem vermelerinin alemet-i farikası buradadır. Türkiye’de Atatürk’ün "Köylü milletin efendisidir…" diyerek ve Aşar Vergisi’ni kaldırıp İskan Kanunu’nu yaparak hayata geçirmek istediği "Toprak Reformu" ve tarım konusundaki devrimci adımları bu bakımdan çok önemlidir. Nitekim, Atatürk’ün sağlığında 10 milyon dekara yakın toprak, topraksız çiftçiye dağıtılmıştır. (Bkz. Sinan Meydan, AKL-I KEMAL, "Atatürk’ün Akıllı Projeleri, " C.2, İstanbul, 2012).

Türkiye yakın zamanlara kadar tarımsal üretim açısından dünyada kendi kendine yetebilen az sayıdaki ülkeden biriyken, bu gün ABD ve yerli işbirlikçilerinin çabalarıyla, Türkiye Güney Amerika’dan Mısır, Orta Avrupa’dan Angus ithal eden bir "bağımlı ülke" haline gelmiştir. Uyutma paketi çerçevesinde "tarım" ve "köycülük" gericilik olarak adlandırılır; insanların bu konularla uğraşmaması için gereken her şey yapılır. Hükümetlerin tarım politikaları kontrol edilerek, tarımı özendirecek adımlar engellenir. Çiftçi, muhtaç duruma düşürülür ve sonunda çiftçi/köylü, toprağını, köyünü, çiftini bırakarak büyük kentlere göç eder…. Bu aslında sonun başlangıcıdır…. Tarih çarkı geri çevrilmiş, o toplum yeniden en başa dönmüş, yaşamsal üretim etkinliğini terk ederek yeniden bir anlamda aycı ve toplayıcı olmuştur. Lütfen, büyük kentlere gelip yaşam savaşı veren köylü/çiftçi/kırsal insanını düşünün!!!

6. SANAL RAKAMLAR: ABD ve CIA, uyutma paketi çerçevesinde, Kredi derecelendirme kuruluşlarıyla ekonomileri istediği gibi yönlendirir. Somut verilerden, reel ekonomiden çok, rakamlara ve sanal ekonomiye önem verir. Borsa denilen "yalan dünyayı" parlatır. Gayri Safi Milli Hasıla, Enflasyon Oranları, Kalkınmışlık Düzeyi gibi kavramlarla toplumu uyutur. "Enflasyon rakamları tek haneye indi.", "Büyüme oranı arttı…", "Borsa tavan yaptı…" biçimindeki açıklamalar, İşsizliğin yüzde 20’lere yaklaştığı, insanların açlık sınırında yaşadığı bir ülkede hiçbir anlam ifade etmese de "uyutma paketini" hazırlayanların yarattıkları sanal dünya, insanları öylesine kuşatmıştır ki, cebinde beş parası olmayan insanlar bile neredeyse bütün tv’lerin alt yazı olarak akıttıkları Borsa rakamlarını takip etmekten kendilerini alamazlar; cebinde beş parası olmayan insanlar, cüzdanlarındaki, asgari ödemesi bile yapılmamış kredi kartlarına güvenerek alış veriş merkezlerinin yolunu tutmaktan kendilerini alamazlar!…. Çünkü "uyutma paketi" bu insanları çoktan etkisi altına almıştır….

Yoksa siz de CIA’ ve TAVİSTOCK’un uyuttuklarından mısınız? Uyanın artık!

Sinan MEYDAN

Sinan Meydan:”ATATÜRK DÖNEMİNDE ‘KEMALİZM’ YOKTU” YALANI VE ATATÜRKÇÜLÜĞÜN İCADI /// CC : @SMEYDAN


Cehaletle İhanet Arasında Bir Kavram Kargaşası

20. yüzyılın en etkili asker ve devlet adamlarından biri hiç şüphesiz Atatürk’tür. Atatürk, 1911-1922 yılları arasında aralıksız 11 yıl savaşmış, neyi var neyi yok bu savaşlarda kaybetmiş bir ulusu önce emperyalizmin, sonra da bağnazlığın ve geri kalmışlığın her türlü baskısından kurtarmıştır.

Atatürk’ün ulusal kurtuluş mücadelesi ve bu mücadele sırasındaki stratejileri hiç şüphesiz derin bir aklın ürünüdür. İşte bu akılla şekillen Türk devrimi, Atatürk’ün adından dolayı KEMALİZM olarak adlandırılmıştır.

En yaygın Cumhuriyet tarihi yalanlarından biri, Atatürk’ün sağlığında ‘Kemalizm’ kavramının kullanılmadığı biçimindedir. Örneğin Hasan Celal Güzel’in bir yazısının başlığı, “Atatürk Kemalist Değildi” şeklindedir. Güzel bu “iddialı” yazısında “Sevgili okuyucular, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Kemal ATATÜRK, kendi adına atfen uydurulmuş suni bir doktrin olan ‘Kemalizm’e karşıydı.(…)Efendim, ‘Kemalizm’, Atatürk döneminin değil, özellikle O’nun vefatından sonra kendi tahakkümlerini ve çıkarlarını gözeten ‘Tek Parti Ekibi’nin üretimi olup, Atatürk İlke ve Devrimleri ile CHP’yi özdeşleştirerek Atatürk’ün düşüncelerini dogmatik ve dar kalıplarda dondurmasıyla ortaya çıkarılmıştır…” demiştir. Ne derin analizler ama!!! Oysaki, bırakın Kemalizm kavramının Atatürk döneminde kullanılmadığı yalanını, Atatürk sağlığında “Kemalizm’i”, Türkçe “kale” anlamında KAMALİZM olarak bizzat kullanmıştır.

Atatürk, Cumhuriyeti emanet ettiği gençlere tarihlerini doğru bir şekilde öğretmek için bazı bölümlerini bizzat kaleme aldığı dört ciltlik lise tarih kitaplarında da “Kemalizm” kavramına yer vermiştir. İlk baskısı 1932, ikinci baskısı 1933’te yapılan bu kitapların 4.cildinde Atatürk’ün altı ilkesi açıklandıktan sonra şöyle bir değerlendirme yapılmıştır: “İşte yabancı yazarların Büyük Millet Reisi’nin adıyla ilişkili olarak Kemalizm dedikleri Türk devrim hareketinin temel prensipleri bunlardır. Bu prensiplere dayanan devlet sistemi Türk milletinin tarihine, ihtiyacına, toplumsal bünyesine ve ülküsüne en uygun olduğu kadar, bütün dünyadaki sistemler içinde de en sağlam ve en mükemmel olandır.”

Ünlü Türkçülerden Tekinalp (Moiz Kohen) , 1936 yılında Atatürk’ü ve Türk devrimini anlatan “Kemalizm” adlı bir kitap yazmıştır. Tekinalp kitabında Türk devriminden “Kemalist devrim” diye söz etmiştir: “Kemalist devrimin kesin bir gelişime kavuşmasını ve rejimin tam anlamıyla yerleşmesini beklemek gerekiyordu. Cumhuriyet Halk Partisi’nin 1935 Mayısı’nda Ankara’da toplanan dördüncü kongresi dolayısıyla bunun gerçekleştiğini görmek olanağına erdik. Partinin en yetkili yöneticileri, Kemalist devrimin artık en temel amacına ermiş bulunduğunu ve bundan sonra genel çizgileri artık bütünüyle ve kesin biçimde saptanan yükselişlerle dolu yolda ilerlemekten başka yapılacak bir şey kalmadığını, bu nedenle resmen açıkladılar. Gerçekten de geriye Kemalist rejimin şimdiye değin oluşturduğu yapıtlara bir göz atacak olursak, rejimin gerçek yüzünü, olayların, gerçekleştirilen yapıtların ve elde edilen sonuçların aydınlığı altında kolayca görür ve kavrarız.” 1936 yılında yayınlanan bu kitabı Atatürk’ün okumadığı veya en azından bu kitaptan haberdar olmadığı düşünülemez.

Atatürk’ün en çok inanıp güvendiği kişilerden biri olan Mahmut Esat Bozkurt, ilk defa 1937’de basılan “Atatürk İhtilali” adlı kitabının “ek:15” adlı bölümünde “Kemalizm”den söz ederek, Kemalizm’i diğer akımlarla karşılaştırmıştır: “Kemalizm, Kemalizm ve Komünizm Arasında Ayrılık, Kemalizm ve Milli Sosaylizmin Ayrıldıkları, Birleştirkleri Noktalar, Kemalizm ve Faşizmin Ayrıldıkları Noktalar, Kominizmin Aksak Tarafları…” Mahmut Esat Bozkurt, dünyadaki bütün doktrinlerin en güzel yanları alınarak Kemalizm Doktrini’nin yaratıldığını belirtmiştir.

“Kemalizm” kavramı, 9 Mayıs 1935’te toplanan CHP dördüncü genel kongresi programında da şu şekilde yer almıştır: “Yalnız birkaç yıl içinde değil, geleceği de kapsayan tasarılarımızın ana hatları burada toplu olarak yazılmıştır. Partinin güttüğü bu esaslar Kamalizm prensipleridir.” Görüldüğü gibi yeni rejim, açıkça “Kemalizm” olarak adlandırılmıştır. Kemalizm, böylece Türk ulusunun geleceğine egemen olan bir ideoloji durumuna gelmiştir.

Atatürk’ün kendi el yazısıyla 1937’de yazdığı ve “CHP 1939 Program Çalışmaları” başlığıyla yayınlanan bir belgede, “…1935 Kurultayınca saptanan fikirler de bu programa alınmıştır. Partinin güttüğü bütün bu esaslar ‘Kemalizm Prensipleridir’…” ifadesi yer almaktadır.

Kemalizm kavramı Atatürk döneminde çok yaygın olarak kullanılan bir kavramdır. Sadece Atatürk ve Atatürk’ün yakın çevresindekiler, gazeteciler, yazarlar değil, milletvekilleri de sıkça Kemalizm kavramını kullanmışlardır. Örneğin 1931 yılındaki Meclis oturumlarından birinde Denizli Mebusu Mazhar Müfit Bey (Kansu), demokrasiyi anlamada ‘Kemalizm Okulu’nun çocukları olduklarını, demokrasiyi memleketi mutluluğa ve vatandaşı esenliğe götüren ‘Kemalizm Demokrasisi’ olarak tanıdıklarını, Kemalizm basın özgürlüğünü kutsallaştırmakla beraber basın yoluyla vatandaşların öteki haklarına saldırmasını da hoş görmediğini… belirtmiştir.

1936’da CHP Genel Sekreteri Recep Peker, görevden ayrılırken yayınladığı bildiride, “…Hepimiz için en büyük şeref son nefese kadar Kemalizm eserinin sadık hizmetçisi kalmaktır…” demiştir.

Celal Bayar, 1 Kasım 1937 tarihli Meclis konuşmasında birkaç yerde “Kemalist Rejim” ifadesini kullanmıştır: “Kemalist rejim, mülkiyeti, kişisel çalışmayı, çalışma değerini ekonomik politikasının esası olarak almaktadır. Kemalist rejim ekonomiyi bir teknik diye kabul etmektedir. Fakat Kemalist rejim ulusal çıkara uymayan sürekli bir kişisel çıkarı da kabul etmemektedir ve etmeyecektir… Kemalist rejim karakteri yapıcı ve yaptırıcı olmaktır.”

1930’larda Nuri Genç, Hatay’da “Kemalist Hatay” adlı bir gazete çıkarmıştır.

Görüldüğü gibi Atatürk döneminde hem Atatürk, hem de başkaları KEMALİZM kavramını kullanmıştır.

Atatürk’ün ölümünün hemen ardından Kasım 1938’de yapılan ilk Meclis toplantısında birçok milletvekili Atatürk’ten ve eserinden söz ederken “Kemalizm” kavramını kullanmıştır. Örneğin, Konya Milletvekili Fuat Gökbudak, “…İki Mustafa Kemal vardır. Biri herkes gibi vücudu olan bir Mustafa Kemal’dir. Öbürü Türk tarihini sonsuzluğa kadar sürdürecek olan ‘Kemalizm’in Mustafa Kemali’dir. Kemalizm yolu, hasta ve yenik uluslara can veren bir hayat suyudur…” sözleriyle aynı zamanda Kemalizm’in en güzel tanımlarından birini yapmıştır.

Aynı toplantıda Kütahya Milletvekili Neşit Hakkı Uluğ, Kemalizm’den, “…Halk topluluklarını kölelikten kurtaran, şeref ve haysiyete ve erdeme dayanan Cumhuriyet ile Doğu dünyasında vicdanların özgürlüklerine ve özgür düşüncelere dayanan Kemalizm, sonsuzluğa kadar yaşayacaktır…” diye söz etmiştir.

Eskişehir Milletvekili İstimat Özdamar ise,“… Yaşasın Türklük, yaşasın Kemalizm ideali.” demiştir.

Aynı toplantıda Celal Bayar bu sefer “Kemalizm”den şöyle söz etmiştir: “…Milletimiz on beş yıldan beri denenen Kemalizm rejiminin kendisine verdiği huzur ve sessizlik içerisinde çalışmak ve kuvvetlenmek istiyor. Ulusal sınırları içinde mutlu olmak isteğindedir…”

Bütün bu örneklerden de açıkça görüldüğü gibi 1930’lu yıllarda genç Cumhuriyet rejiminin adı “Kemalist rejim”dir.
Peki Ama Kemalizm Nedir?

Kemalizm, Türk devrimidir. Tam bağımsızlıktır. Cumhuriyetçilik, Milliyetçilik, Laiklik, Devletçilik, Halkçılık ve Devrimciliktir. Akıl ve bilim ilkeleri doğrultusunda çağdaşlaşmaktır. Kendi tarihinden beslenmek, kendi diline sahip çıkmaktır. İnsan sevgisi, doğa dostluğu ve barış severliktir. Ulusal kültürle evrensel uygarlığa katkı sunabilmektir. Atatürk’ün ifadesiyle, “Bizi mahvetmek isteyen emperyalizme ve bizi yutmak isteyen kapitalizme başkaldırabilmektir” Kemalizm…

Kemalizm tabiri ilk olarak Kurtuluş Savaşı yıllarında İngiltere ve Fransa gibi emperyalist ülkeler tarafından kullanılmıştır. 1918’den itibaren Anadolu’yu işgal eden İngiltere ve Fransa, Anadolu’da MUSTAFA KEMAL önderliğinde gelişen Türk Kurtuluş Savaşı’ndan “Kemalist hareket”, bu harekette Mustafa Kemal’in yanında yer alanlardan da “Kemalistler” olarak söz etmiştir. Bu bakımdan KEMALİZM, her şeyden önce antiemperyalistleri, ulusal direnişçileri anlatan bir kavramdır. Bu nedenle “Kemalist olmak”, her şeyden önce antiemperyalist ve tam bağımsızlıktan yana olmak demektir.

Örneğin makalemizdeki fotoğrafta Kurtuluş Savaşı sırasında İzmit’te İngilizler tarafından kurşuna dizilen bir Müslüman Türk görülmektedir. Bu fotoğrafın arkasında İngilizce aynen şu cümle yazılıdır: “Execution of a Kemalist Turk at İzmid” yani (İzmit’te bir Kemalist Türk’ün idamı”

Doğan Avcıoğlu, “Kemalizmi İyi Anlamak Gerek” başlıklı yazısında şu değerlendirmeleri yapmıştır: “Kemalizm her şeyden önce bazılarının ‘Batılılaşma’ adını verdikleri Tanzimat’la birlikte başlayan uydulaşma ve sömürgeleşme sürecine karşı milliyetçi bir tepkidir. Bu tepki daha Namık Kemal günlerinde ‘Avrupa neden üstün? Türkiye Avrupa gibi üstün duruma nasıl gelebilir?’ sorusuna cevap arama biçiminde ortaya çıkmıştır. Namık Kemal, Ziya Gökalp gibi vatansever düşünürler, bu soruyu cevaplandırmaya çalışmışlardır. Namık Kemal, kurtuluş yolu olarak ‘İçerde şeriat düzeninden ayrılmayalım, Avrupa’nın demiryolunu, buhar makinesini alalım’ görüşünü ileri sürmüştür. Ziya Gökalp, harsa (kültüre) bağlı kalma, medeniyeti ithal etme formülüyle bu düşünceyi geliştirmiştir. Fakat her iki milliyetçi düşünürün de, emperyalizmin boyunduruğu altında ‘açık pazar’ haline getirilmiş ülkede medeniyet ithalinin nasıl mümkün olacağı hususunda açık bir fikri yoktur. Emperyalizm, sömürgeleştirdiği bir ülkenin medeniyet ithaline, yani sanayileşmesine ve kalkınmasına elbette müsaade etmeyecektir. Medeniyeti getirebilmek için, her şeyden önce emperyalizmin boyunduruğundan kurtulmak gereklidir. Bugün için de geçerli olan bu gerçek, ilk kez Atatürk tarafından tam bağımsızlık ilkesiyle ortaya atılmıştır. Tam bağımsızlık, duygusal bir milliyetçi talep değil, kalkınmanın ve çağdaş uygarlık düzeyine ulaşmanın vazgeçilmez ön şartıdır. (…) Pekala bağımsızlık elde edilince kalkınma nasıl gerçekleşecektir?”

Alt ve üst yapısıyla feodal olan bir düzen üzerine, buhar makinesi ve lokomotifiyle medeniyeti ithal edip yerleştirmek mümkün müydü? Namık Kemal ve Ziya Gökalp bunun mümkün olabileceğini düşünmüşlerdir. “İlk kez Atatürk, feodal yapı üzerine sanayi uygarlığı aşılanamaz. Uygarlığa giden yol, içeride düzen değişikliğini gerektirir’ tezini açıkça ortaya koymuştur.”

“Kemalist tez kısaca şundan ibarettir: Bağımsızlık içinde, devrim yoluyla düzen değişikliğini gerçekleştirmek ve kısa sürede çağdaş uygarlığa ulaşmak…”

Kemalizm bir “doktrin” midir, bir ideolojimidir? tartışması hep devam etmiştir. Nitekim, “Partinin bir doktrini olsun” diyen Yakup Kadri Karaosmanoğlu’na Atatürk, “Donarız çocuk…” demiştir. Atatürk’ün bu yanıtından hareket edenler, Kemalizm’in bir doktrin olmadığını, hatta Atatürk’ün Kemalizm’e karşı olduğunu ileri sürmüşlerdir. Oysaki Atatürk bu sözleriyle Kemalizm’e değil,Kemalizm’in dogamtikleştirilmesine karşı olduğunu ifade etmek istemiştir. Kemalizm’in temel ilkeleri hiç tartışmasız Atatürk’ün altı ilkesidir. Kemalizm’in en temel ilkesi ise “sürekli değişim” olarak tanımlanabilecek olan Devrimciliktir. Bu nedenle Kemalizm asla “dogmatik” ve “değişime” kapalı bir anlayış değildir. Atatürk, bu gerçeği Kasım 1937’deki Meclis konuşmasında şöyle ifade etmiştir: “Dünyaca malum olmuştur ki, bizim devlet idaresindeki ana programımız Cumhuriyet Halk Partisi programıdır. Bunun kapsadığı prensipler, idarede ve siyasette bizi aydınlatıcı ana hatlardır. Fakat bu prensipleri gökten indiği sanılan kitapların dogmalarıyla asla bir tutmamalıdır. Biz, ilhamlarımızı, gökten ve görünmez dünyadan değil, doğrudan doğruya hayattan almış bulunuyoruz. Bizim yolumuzu çizen, içinde yaşadığımız yurt, bağrından çıktığımız Türk milleti ve bir de milletler tarihinin bin bir facia ve ıstırap kaydeden yapraklarından çıkardığımız sonuçlardır.”

Kadrocular, Kemalizm’i tanımlamak istemişlerdir. Ama Kemalizm’in sosyo-kültürel boyutunu neredeyse hiç dikkate almamışlar, konuya sadece ekonomik açıdan bakmışlardır. Kemalizm, genellikle altı ilkeye hapsedilmiştir.

Kemalizm’in en doğru tanımlarından birini 1960’ta Prof. Dr. Bedia Akarsu yapmıştır: Akarsu, Kemalizm’in “Türk aydınlanması” olduğunu açıklamıştır. Prof. Suat Sinanoğlu, “Türk Hümanizması” kitabında Kemalizm’in Türk aydınlanması olduğu tezini ayrıntılandırmıştır. 1983’te, Prof. Dr. Macit Gökberk’in “Aydınlanma Felsefesi, Devrimler ve Atatürk” yazısı bu tezi daha da geliştirmiştir. 1994’te Özer Ozankaya, “Cumhuriyet Çınarı” adlı kitabında Kemalizm’in soyo-kültürel boyutuna vurgu yaparak Kemalizm’in aydınlanma hareketi olduğunu ileri sürmüştür. 1969’da Doğan Avcıoğlu, “Kemalizm’i İyi Anlamak Gerek” adlı yazılarında Kemalizm’in “anti emperyalizm ve çağdaşlaşma” hareketi olduğunu belirtmiştir. Uğur Mumcu da 1980’lerde Cumhuriyet gazetesindeki yazılarında Kemalizm’in “anti emperyalist ve çağdaşlaşmacı” yönüne sıkça vurgu yapmıştır. 1981’de Atilla İlhan, “Hangi Atatürk” adlı kitabında Kemalizm’in “antiemperyalist” yönüne dikkat çekmiştir.

Kemalizm, emperyalizme karşı “tam bağımsızlık” ilkesiyle ulusal mücadeleyi, geri kalmışlığa karşı “akıl” ve “bilim” ile çağdaşlaşmayı amaçlayan bir ideolojidir. Kemalizm, ulusal bağımsızlığı ve ulusal kalkınmayı amaçlayan evrensel bir ideolojidir. Emperyalizmin olanca şiddetiyle geri kalmış ulusları ezdiği bugünün dünyasında tüm ezilen ulusların tek kurtuluş reçetesi Kemalizm’dir.

1954’ten beri duyduğumuz “Kemalizm devrini tamamlamıştır!”,“Kemalizm öldü!”, “Kemalizm çağdışıdır!” gibi “yobaz”, “liboş” değerlendirmelerinin hiçbir bilimsel değeri yoktur. Çünkü Kemalizm’in iki temel özelliği “antiemperyalizm” ve “çağdaşlaşma”, hiçbir dönemde etkisini yitirecek gibi görünmemektedir.

Doğan Avcıoğlu, Kemalizm’in henüz tamamlanamadığını şöyle ifade etmiştir: “Türkiye politik bağımsızlığını, ekonomik bağımsızlık temeline oturtarak, tam bağımsızlığını gerçekleştirmiş, feodalizmin ülke çapında alt ve üst yapılardaki etkilerini kesinlikle silmiş, geniş kitleleri ekonomik özgürlüklerine kavuşturmuş ve kalkınmasını tamamlamış bulunsaydı, bu eleştiriler bir ölçüde geçerli sayılabilirdi. Oysa bağımsız, kalkınmış, uygar ve gerçekten demokratik bir Türkiye dün olduğu gibi bugün de bütün halkçı ve ulusçu güçlerin ortak özlemini teşkil etmektedir. Kemalizm bu ortak özlemin ifadesidir. O halde Kemalist devrim daha tamamlanmış değildir. Devrimcilerin baş görevi, ulusçu ve halkçı güçlerin bu ortak özlemini biran önce hayata geçirmeye çalışmak olmalıdır.”

Kemalizm Yerine Atatürkçülük Nasıl İcat Edildi?

“Kemalizm” kavramı birilerini hep rahatsız etmiştir. Kurtuluş Savaşı sırasında işgalci emperyalistleri ve işbirlikçi İstanbul hükümetlerini, Kurtuluş Savaşı sonrasında gerici, yobaz Cumhuriyet düşmanlarını, bugün ise karşı devrimci II. Cumhuriyetçileri korkutan bir kavramdır Kemalizm.

Atilla İlhan bu gerçeği şöyle ifade etmiştir:
“Onlar ‘Kemalist’e özellikle içerliyorlar; çünkü o Atatürkçü’den farklıdır: Adını 20’li yılların (ateş, barut ve kan) emperyalist öfkesinden almıştı. O Müdafaa-i Hukuk mücahididir ki, aynı zamanda ‘Türkçü’ ve ‘antiemperyalist’, ‘Bolşevikler’le de dosttur. Onlara ecnebi ajanslar, ‘Kemalist’ diyor. ‘Kemal’in adamları’ anlamına! ‘Atatürkçü’ deyimi bir kere Gazi Mustafa Kemal Paşa, ‘Atatürk’ olduktan, daha ilginci, ebediyete intikal ettikten sonra ortaya atılmıştır. Daha çok ‘İnönü Cumhuriyeti’nin sosyal ve siyasal tavrına ve tutumuna yakıştırdığı bir ‘etiket’ bu: Antiemperyalizm s geçilmiştir. Türkçülüğün yerini Yunan/Latin söylemi alır. Bolşevik Rusya ile kara gün dostluğu sona eriyor. (…)‘Kemalizm’ ve ‘Kemalist’ kavramları üzerinde spekülasyona kalkışan acemi takımı kimseyi kandıramaz: ‘Kemalist’ aynen Mustafa Kemal Paşa gibi ‘Türkçü’, ‘Antiemperyalist’ ve ‘solcu’dur. ‘Atatürkçü’ ise Batıcı, komprador/kapitalist ve liberaldir (Yoksa kestirmeden Tanzimatçı mı demeliydim?) Anadolu İhtilali’ni yaşamış olanlar ‘Kemalistler’ idi. Onu ilkel, tek yönlü bir irtica düşmanı laikliğe indirgeyenler ‘Atatürkçü’lerdir.Yani Gazi’nin söylemini de, eylemini de sürekli tahrif eden, unutturan ve yozlaştıranlar…”

Gerçekten de “Kemalizm korkusu”, zaman içinde Kemalizm’in yerine yeni bir kavram icat edilmesine yol açmıştır. İlk kez 1954 yılında gündeme gelen bu kavramın adı Atatürkçülük’tür.

Irkçı bir antikomünist olan Arın Engin, 1954 seçimlerinden önce “Atatürkçülük, Moskofluk ve Türklük Savaşları” ve 1954 seçimlerinden sonra “Atatürkçülük’te Dil ve Din” adlı kitaplarını yazmıştır. Her iki kitap da Atatürk’ü tipik bir Amerikan propagandasına oturtan kitaplardır. Her iki kitapta da Atatürkçülük, “Antikomünizm” ve “Batılılaşma” olarak tanımlanmıştır.

Atatürk’ün sağlığında hiçbir zaman kullanılmayan “Atatürkçülük” kavramı, 1954’ten itibaren kullanılmaya başlanmış, bu kullanım zaman içinde Kemalistlerce de benimsenmiştir. Örneğin, Atatürk’ün partisi CHP, 1954’deki 10. Büyük Kurultay’ında “Kemalizm” yerine “Atatürk Yolu” kavramını kullanmaya karar vermiştir. Böylece CHP de Kemalizm’den vazgeçmiştir.

Atatürk’ün bir “dogma” haline getirmemeye çalıştığı ve “Kemalizm” diye adlandırdığı sistem, 1954’ten sonra “Atatürkçülük” adı altında dogma haline getirilmiştir. 12 Eylül 1980 darbesinden sonra bu “dogmalaştırılmış Atatürkçülük” bir de resmi ideoloji haline getirilmiştir. 1980’lerde “Kemalizm” yerine Atatürkçülük, Kemalizm’in en temel özelliği olan “Devrimcilik” yerine de İnkılapçılık kavramları kullanılmaya başlanmıştır. Türkiye’nin küçük Amerika olma yoluna girdiği Özal döneminde Atatürkçülük, “Batılılaşma”, “serbest piyasa düzeni”, “komünizm düşmanlığı” olarak tanımlanmış, Kemalizm’in “anti emperyalizm”, akıl ve bilim ilkeleri doğrultusunda “çağdaşlaşma” olduğu gerçeği adeta toplumdan gizlenmeye çalışılmıştır. Bu süreçte Kemalizm’den söz eden Uğur Mumcu ve Ahmet Taner Kışlalı gibi aydınlar ise öldürülmüştür. Kemalizm kavramından rahatsız olanların icat ettiği “Atatürkçülük” kavramı, asker-sivil (Kenan Evren-Turgut Özal) 12 Eylülcülerin tasarladıkları Amerikan etkisindeki yeni Türkiye’ye zarar vermeyecek şekilde içi doldurularak okullarda zorunlu “Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi” dersi olarak okutulmuştur. 1980’lerde Atatürk karşıtlarının yarattığı Atatürk dogmasına, 1990’larda yine Atatürk karşıtları saldırmaya başlamıştır. Gerçek Kemalistler ise bir köşede bu kukla tiyatrosunu seyretmiştir içleri yanarak… Artık bu kukla tiyatrosuna seyirci kalma zamanı çoktan geçmiştir! Artık eyleme geçme, gerçekleri kamuoyuyla paylaşma zamanıdır!…

Atatürk düşüncesine vurulmuş ilk ve en büyük darbe, 50 yıl önce bir kavram operasyonuyla “Kemalizm” yerine “Aatürkçülük” kavramının getirilmesidir. Böylece zaman içinde Türkiye’de Kemalizm!’den Korkan Atatürkçüler ortaya çıkmıştır.

Örneğin bugün ülkemizde Kemalist olmayı “modası geçmiş” bir anlayış sanan Atatürkçü’lerimiz var! Örneğin ünlü sanatçı Metin Akpınar bir konuşmasında, gururla, “Ben bir Atatürkçüyüm ama Kemalist değilim.” diyerek aklınca “Kemalizm’in kötülüklerini” bir bir saymıştır!…

Gerçek şu ki: ATATÜRK’ÜN SAĞLIĞINDA ATATÜRKÇÜLÜK KAVRAMI YOKTU, KEMALİZM VARDI. Atatürk’ten sonra birileri “tam bağımsızlık”, “anti emperyalizm” gibi anlamları olan Kemalizm’den kurtulmak için, “batılılaşma” ve “din karşıtlığı” anlamını yükledikleri Atatürkçülük kavramını icat etmişlerdir. Bu süreçte Kemalizm kavramının içini de “Atatürk’e tapınmak” olarak doldurmuşlardır.

Bu yazımı, “Atatürk Kemalist değildi?” diyen Hasan Celal Güzel’in ve “Ben Kemalist değil, Atatürkçüyüm” diyen Metin Akpınar’ın şahsında bu konuda kafa karışıklığı yaşayan ve bu kafa karışıklığıyla başkalarına Kemalizm ve Atatürkçülük dersi vermeye kalkan “sözde aydınlarımıza” ithaf ediyorum! Onlardan isteğim, Allah aşkına bu konuları iyice araştırıp öğrenmeden kulaktan dolma bilgilerle ahkam kesmesinler. Böylece hem cehaletlerini göstermemiş, hem de kamuoyunu yanlış yönlendirmemiş olurlar…

Kendinizi KEMALİST veya ATATÜRKÇÜ olarak tanımlayabilirsiniz! Ancak Atatürk’ün izinden yürdüğünüzü iddia ediyorsanız herşeyden önce “tam bağımsızlıktan yana”, “anti emperyalist” ve “akılcı” olmalısınız…

NOT: Yazının kaynaklarına ve dipnotlarına AKL-I KEMAL “Atatürk’ün Akılı Projeleri”, C.1 adlı ktiabımdan ulaşabilirsiniz.

Sinan MEYDAN, 2 Eylül 2012

İLK KURŞUN

Atatürk’ten Başbakan’a Yanıt: “Neyi mi Ördüm? Göstereyim!” / Sinan MEYDAN


ATATÜRK’TEN BAŞBAKAN’A YANIT: “Neyi mi Ördüm? Göstereyim!”

EMPERYALİST DEMİRAĞLARDAN MİLLİ DEMİRAĞLARA

Bildiğiniz gibi daha önce Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın “İsmet İnönü Dersim’de katliam yaptı!” ve “Tek Parti Döneminde camiler kapatıldı! Ahır yapıldı!” gibi iddialarına belgeli yanıtlar vermiştim.(1) Başbakan şimdi de 10. Yıl Marşı’nda geçen “Demirağlarla ördük anayurdu dört baştan” ifadesini kastederek, “Neyi ördün! Türkiye’yi demirağlarla biz örüyoruz!” iddiasında bulundu. Peki ama gerçekten öyle mi? Şimdi de Başbakan’ın bu son iddiasına yanıt vermek istiyorum:

Lafı fazla uzatmadan öncelikle Başbakan’a, genç Cumhuriyet’in “Neyi ördüğünü” göstermek istiyorum.
İşte 1923-1950 yılları arasında (Atatürk ve İnönü döneminde) Türkiye’de örülen demirağlar (2):

A.DEVLETİN YAPTIĞI HATLAR

1.Ankara-Sivas Hattı
2.Samsun-Sivas Kalın Hattı
3.Kütahya-Balıkesir Hattı
4.Ulukışla-Kayseri Hattı
5.Fevzipaşa-Diyarbakır Hattı
6.Filyos-Irmak Hattı
7.Yolçatı-Elazığ Hattı
8.Afyon-Karakuyu ve Baladız-Burdur Hattı
9. Bozanönü-Isparta Hattı
10.Sivas-Erzurum Hattı
11.Malatya-Çetinkaya Hattı
12.Diyarbakır-Kurtalan Hattı
13.Elazığ-Genç Hattı
14.Köprüağzı-Maraş Hattı
15.Narlı-Antep-Karkamış Hattı
16.Filyos-Zonguldak-Kozlu Hattı
17.Hadımköy-Kurukavak Hattı
18.Selçuk-Çamlık Varyantı
19.Tavşanlı-Tunçbilek Hattı
20.İstasyon-Malatya Hattı
21.Erzurum-Hasankale Hattı

B.ŞİRKETLERİN YAPTIĞI HATLAR:
1.Ilıca-Palamutluk Hattı
2.Samsun-Çarşamba Hattı

C.YABANCILARDAN SATIN ALINAN HATLAR
1.Anadolu ve Mersin-Adana Hattı
2.Mudanya- Bursa Hattı
3.Samsun-Çarşamba Hattı
4.İzmir-Kasaba ve Temdidi Hattı
5.İzmir-Aydın Hattı
6.Şark Demiryolları
7.Ilıca-Palamutluk Hattı
8.Bağdat Demiryolları

D.RUSLARDAN KALAN HATLAR
1.Hasankale-Sarıkamış-Sınır Hattı

1950 yılında Türkiye’de 3579 km’si yeni yapılan, 3840 km’si yabancı şirketlerden alınan ve 256 km’si Ruslardan kalan toplam7675 km demiryolu vardır. (3)
İşte Atatürk’ün demirağlarla ördüğü savaş yorgunu Türkiye:

1923-1950 arasında Türkiye’nin demiryolları

Birkaç yıl önce Ulaştırma Bakanı Binali Yıldırım partisinin demiryolu politikasını anlatırken şöyle demişti:
‘… 1923–1946 arasında bir yılda yapılan demiryolu uzunluğu 128 kilometreydi. 1946–2003 yılları arasında bu oran, yılda 11 kilometreye düştü. 2003’ten sonra, şu anda yılbaşına düşen demiryolu yapımı 107 kilometreye ulaştı. Hala Atatürk döneminin rakamlarına ulaşamadık.” (4)
AKP’li Ulaştırma Bakanı birkaç yıl önce, “Hala Atatürk döneminin rakamlarına ulaşamadık” derken, AKP’li Başbakan birkaç yıl sonra bugün “Neyi ördün! Türkiye’yi demirağlarla biz örüyoruz!” demiştir. Biri gerçekleri çarpıtıyor ama kim?

ATATÜRK’ÜN DEMİRYOLLARI: MİLLİ DEMİRAĞLAR

Atatürk’ün demiryolu politikası tamamen antiemperyalist ve milli niteliktedir. Atatürk Türkiye’yi demirağlarla örmeden önce Osmanlı Devleti’ni sömüren İngiltere-Fransa-Almanya gibi emperyalist Avrupa ülkelerinin yüksek imtiyaz bedelleriyle ve akıl almaz ayrıcalıklarla Osmanlı Devleti topraklarında inşa edip işlettikleri demiryollarını satın alıp millileştirmiştir. Daha sonra da özellikle Doğu illerini merkeze, birbirine ve limanlara bağlayan doğu-batı, kuzey-güney bağlantılı son derece işlevsel demiryolları inşa ettirmiştir. Üstelik genç Cumhuriyet, bu demiryollarını dış borç alarak değil, kendi imkanlarıyla döşemiştir. Kısacası, Kurtuluş Savaşı’nda emperyalizmi Anadolu yaylasına gömen Atatürk, Kurtuluş Savaşı’ndan hemen sonra da emperyalizmin, Avrupalı kapitalist şirketlerin, yabancıların çıkarlarına hizmet eden demiryolları yerine, Türk milletince inşa edilip işletilen ve Türk milletinin çıkarına hizmet eden demiryolları inşa ettirmiştir.

Yani Atatürk Türkiye’yi sadece demirağlarla örmekle kalmamış “milli demirağlarla” örmüştür. Atatürk’ün demiryolları emperyalizmin değil Türk milletinin hizmetindedir. Atatürk’ün ne kadar uzunlukta demiryolu döşediğinden çok bu demiryollarının işlevi dikkate alınmalıdır!

Cumhuriyet’in trenleri

Atatürk düşmanı kafaya sorsanız size “II. Abdülhamit’in yaptırdığı demiryollarından” “Osmanlı’dan kalan 4000 küsur km’lik demiryolundan”, söz ederek “Canım! Atatürk’ün, Cumhuriyet’in yaptığı demiryolu nedir ki? Osmanlı daha fazlasını yapmıştı!” diye ahkam kesmeye kalkar. Hazır yeri gelmişken bu gibi “ezbercilerin” de ezberlerini bozalım:

OSMANLI’NIN DEMİRYOLLARI: EMPERYALİST DEMİRAĞLAR

Osmanlı demiryollarının tamamı -Hicaz Demiryolu hariç- İngiltere-Fransa ve Almanya tarafından yapılıp işletilmiştir. Emperyalist ülkeler kendi ulusal çıkarları için Osmanlı topraklarında demiryolları yapıp işleterk Osmanlı Devleti’ni iliklerine kadar sömürmüşlerdir.
İşte birkaç örnek:

1. İngilizlere Verilen İzmir-Aydın Demiryolu İmtiyazı:

1857-1866 arasında inşa edilen İzmir-Aydın demiryolu, İngiliz emperyalizminin demiryolu sayesinde nasıl planlı ve programlı bir şekilde Osmanlı’ya girdiğini göstermesi bakımından çok dikkat çekici bir örnektir. Yapılan anlaşmaya göre demiryolu inşası için gerekli mallar gümrük vergisi ödenmeden ülkeye sokulabilecek, demiryolunun yapımı sırasında devlete ait topraklar, madenler ve ormanlar bedava kullanılabilecek ve demiryolunun işletmeye açılmasından sonra şirket hattın kenarındaki 45 km’lik alan içinde bulunan madenleri çok az bir vergiyle işletme hakkına sahip olacaktır. Osmanlı Devleti, şirkete kilometre garantisi vermiştir. Anlaşmaya göre; demiryollarının 70 km’lik ilk bölümü 1860 Eylül ayında bitirilecektir. Buna karşılık Osmanlı hükümeti demiryolunun ilk bölümünün açılısından sonra 50 yıl süreyle her yıl şirket sermayesinin % 6’sı kadar bir kârı garanti edecek ve eğer kâr bu oranın altına düşerse üstünü tamamlamayı kabul edecektir. Bütün bu ayrıcalıklara ek olarak Osmanlı hükümeti şirketin yönetimine karışmamaya söz verdiği gibi Aydın demiryolu ile rekabet edebilecek şirketlerin kurulmasını önlemeyi de taahhüt etmiştir. Görülen o ki Osmanlı Hükümeti İngilizlere "gel Ege’yi sömür" demiştir adeta!…

İngiltere’nin İzmir-Aydın arasında demiryolu yapmalarının temel nedeni bölgenin İngiliz tüccarların kontrolünde olmasıdır. 1838 Baltalimanı Ticaret Antlaşması’ndan sonra Anadolu’da elini kolunu sallayarak ticaret yapan İngilizler, 1866’dan sonra Osmanlı Devleti’nin verimli topraklarının bulunduğu Ege bölgesinde toprak satın alarak çiftçilik yapmaya başlamışlardır. 1866 yılında İngilizlerin baskısı sonucunda yabancılara taşınmaz mal sahibi olma hakkı tanınmıştır. Buna bağlı olarak 1868 yılında İzmir yakınlarındaki verimli toprakların üçte biri İngilizlerin tapulu malı haline gelmiştir. 1878 yılında bu oran % 41’e çıkmıştır. İngilizlerin gelişiyle birlikte bölgede tarımda makineleşme da başlamıştır. Demiryolunun geçtiği bölgelerde geleneksel ürünler yerine sınai bitkileri yetiştirilmeye başlanmıştır. İzmir-Aydın demiryollarının sağladığı bu gelişimden yararlanan Müslüman Türk üreticiler ve tüccarlar değil, İngiliz üreticiler ve tüccarlar olmuştur.

İzmir-Aydın demiryolu, hem demiryolu imtiyazını alan İngiliz şirketine, hem de İngiliz devletine kazandırmıştır. Öyle ki, İngiltere, dış borçlar dahil Türkiye’de yaptığı bütün yatırımların % 43’ünü 1864-1913 yılları arasında “İzmir-Aydın Demiryolu Şirketi” aracılığıyla geri almıştır.

Ege bölgesinde İngilizlerin inşa ettikleri demiryolları, İngiliz emperyalizminin gelecekte Anadolu’yu işgal etmesini de kolaylaştırmıştır. Hatların yayıldığı alan dikkate alınacak olursa İzmir’e çıkacak işgal orduları rahatlıkla Marmara ve İstanbul’a kadar erişebilecektir. Bu nedenle hatlar iç kesimlere, doğuya doğru kaydırılmış ve hattın İngiliz imtiyazından çıkması için Alaşehir-Afyon hattı satın alınmıştı.

2. Almanlara Verilen Anadolu Demiryolu İmtiyazı:

1888’de imzalanan bir anlaşma ile Deutsche Bank 6 milyon Franklık bir ödemeyle daha önce işletmeye açılmış 91 km uzunluğundaki Haydarpaşa-İzmit hattını satın almıştır. Ayrıca Bursa ve Kütahya bağlantılı hatların yapımı için de ruhsat elde etmiştir. Haydarpaşa-İzmit-Ankara demiryolu imtiyaz anlaşmasına göre Alman şirket demiryolunun geçtiği arazileri istimlak kanununa göre satın alabilecek, eğer bu araziler devlet arazisi ise, şirkete parasız verilecektir. Şirket demiryolunun geçtiği yerlerde hattın iki yanında beşer kilometrelik arazi parçası içinde, taş, kum ve tuğla ocakları açarak bunları inşaatın bitimine kadar kullanabilecektir. Demiryolu yapımı için gerek Osmanlı içinden ve gerekse dışından getirilecek araç-gereç, kereste, maden kömürü ile makine ve diğer malzemeler için hiçbir gümrük vergisi alınmayacaktır. Şirketin çıkaracağı hisse senetleri tahvillerden de hiçbir vergi talep edilmeyecektir. Şirket devlet ormanlarından bedava yararlanabilecektir. Demiryolunun bakım ve onarım işleri şirket tarafından yapılacaktır. Ayrıca demiryolunda çalışacak görevliler Osmanlı Hükümeti’nin belirlediği bir kıyafeti-fes giymek zorunludur- giyeceklerdir. Şirket demiryolunun her iki yanında yirmişer kilometrelik arazi içinde maden araması yapabilecek ve bunları işletebilecektir. Şirket, demiryolunun yapımı sırasında ruhsat almaksızın eski eser kazıları yapabilecek ve demiryolu boyunca telgraf haltan döşeyebilecektir. Osmanlı Devleti, süresi 99 yıl olan Haydarpaşa-İzmit hattı için şirkte km. başına 10.300, İzmit-Ankara hattı için 15.000 Frank garanti vermiş ve bunun karşılığı olarak da Ankara, İzmir, Kütahya ve Ertuğrul vilayetlerinin öşürlerini göstermiş ve bunların Düyun-u Umumiye sandıklananda korunmasını kabul etmiştir.

Bu arada Deutsche Bank, Eskişehir-Konya ve Ankara-Kayseri arasında demiryolu yapmak içim imtiyaz talebinde bulunmuştur. 1893’te Eskişehir-Konya hattının imtiyazı yine “Anadolu Demiryolu Şirketi”ne verilmiştir. Yapılan anlaşmaya göre demiryolu için gerekli arazilerin kamulaştırıla-bilecek devlet arazileri şirkete bedava verilecek, hattın iki yanında beşer km.lik bir alanda şirket kum ve taş ocakları açabilecek ve bunları inşaat süresince işletebilecek, şirket dışarından getireceği kereste, demir, kömür, makine ve gerekli araçlar için gümrük vergisi ödemeyecek hatların gelirinin güvence parası düzeyine yükselinceye kadar çıkarılacak pay senetleri ve tahvillerden damga vergisi de dahil hiçbir vergi alınmayacak, Haydarpaşa-Ankara hattının geliri iki hattın (Haydarpaşa-Ankara, Eskişehir-Konya) yapımı için dışarıdan satın alınacak tahviller için ikinci derecede güvence sayılacak, devlet, ayrıcalık süresinin otuzuncu yılını doldurmasından sonra, hatların beş yıl önceki süre içindeki gelirinin % 50’sine eşit miktarını -ayrıcalığın bitimine kadar yıllık kilometre başına en az 10.000 Frank ödeyerek bütün hatları satabilme yetkisine sahip olacak, şirket hattın her iki yanında 20’şer km. alanda maden araması yapabilecek ve bulacağı madenleri işletebilecek, çevredeki ormanlardan odun, kereste sağlayabilecek, gerekli yerlerde rıhtım, iskele, mağaza, depo ve benzeri tesisler kurabilecek, ancak bunları ayrıcalık süresi dolduktan sonra devlete bırakacak, bu tesislerin işletildiği süre içinde gelirlerinden şirket %75 devlet % 25 pay alacak, Ankara-Kayseri hattı için yıllık 775, Eskişehir-Konya hattı için de yıllık 604 Osmanlı Altın Lirası kilometre başına kar garantisi verilecek, demiryolunun geçtiği sancaklardan toplanacak olan öşürler, Düyun-u Umumiye yönetiminden biri tarafından satılarak elde edilen para bu kuruluşun sandıklarında saklanacaktır. Osmanlı Devleti 444 km’lik bu hat için toplamda 15.000 Frank km garantisi vermiştir. İmtiyaz süresi 99 yıl olan bu hattın garantisi için Trabzon ve Gümüşhane’nin öşürü karşılık gösterilmiştir. Hat 1896’da tamamlanmıştır. Ankara-Kayseri demiryolunun inşasına Rusya’nın karşı çıkması nedeniyle başlanamamıştır.

3. Rusya’nın Baskısı Nedeniyle Yapılamayan Demiryolları

19. ve 20. yüzyılda İngiltere, Fransa ve Almanya gibi Rusya’nın da Osmanlı Devleti’yle ilgili emperyalist planları vardır. Demiryolunun nasıl bir silah olduğunu çok iyi bilen Rusya demiryolunun Ankara’nın doğusuna geçmesinin ileride kendisine birçok bakımdan zarar vereceğini düşünerek buna karşı çıkmıştır. 1900 yıllarında Osmanlı Devleti ticaretinin yüzde dokuzunu Rusya ile yapmaktadır. İstanbul, bu yıllarda, Rusya’dan yılda 65 bin ton un almaktadır. Demiryolu Konya’ya vardığı anda Rusya bu ticarete son vermiştir. Rusya endişelenmekte haklıdır. Nitekim 1901’den itibaren Anadolu’dan, demiryolları ile getirilen buğday, İstanbul’daki tüketimin üçte ikisinden fazlasını karşılamıştır. Bu nedenle İstanbul, Rusya ve Bulgaristan’dan tahıl almamaya başlamıştır. Rusya askeri bakımdan da Osmanlı Devleti’nde demiryolunu doğu bölgelerine kadar uzatmasına karşı çıkmıştır. Ruslar, doğru demiryollarının kendi tarihi emellerine darbe vurmasından korkmuşlardır. Özellikle Bağdat hattının -birinci plana göre- Doğu Anadolu’ya çok yakın geçmesine bu nedenle karşı çıkmışlardır. Osmanlı’nın ulaşım olanaklarının yetersiz olması, askeri ve ticari bakımlardan Rusya’nın işine gelmektedir.

4. Almanlara Verilen Bağdat Demiryolu İmtiyazı:

II. Abdülhamit, 1899’da Konya’dan Bağdat ve Basra’ya dek uzanacak hattın yapım imtiyazını çok yüksek bir km. garantisi ile Alman Deutsche Bank’a vermiştir. 1902’de kesin imtiyaz anlaşmasının imzalanmasından sonra “Anadolu Demiryolu Şirketi” 99 yıl süreyle Konya’dan başlayan ve Karaman, Ereğli, Adana, Hamidiye, Kilis Tel Habeş, Nusaybin, Musul, Tikrit, Saciye, Bağdat, Kerbela, Mecet Zubeyr Basra üzerinden İran körfezine uzanan ana ve yan hatların işletme imtiyazlarıyla Diyarbakır, Harput, Maraş, Birecek ve Mardin’e uzan diğer bazı yan hatların imtiyazını almıştır. Şirket, 16.500 Frank km. garantisiyle işe başlamıştır. Ancak para yetmeyince iş yarım kalmıştır. Bunun üzerine 1903’te şirketle 1902 imtiyazına ek bir sözleşme imzalanmıştır. Bu anlaşmaya göre şirket hattın geçtiği yerlerdeki taş ve kum ocaklarını kullanabilecek ve arazi kamulaştırması yapabilecektir. Ayrıcalığın diğer şartlarına göre -1889’daki gibi- şirket hattın iki yanındaki 20’şer kilometrelik bir alan içindeki madenleri işletebilecek, ruhsat almadan arkeolojik kazı yapabilecek, devlet ormanlarından bedava yararlanabilecek, Osmanlı Devleti içinden ve dışından getireceği demiryolu araç-gereçleri, makine, lokomotif, vagon ve diğer malzemeler için ve kar garantisi 15.000 Frank’a çıkıncaya kadar, dışarıdan ithal edeceği kömür için, hiçbir gümrük ödemeyecektir. Ayrıca Osmanlı Hükümeti Şirkete, işletmeye açılacak her kilometre için yılda 4.500 Frank km garanti etmiştir. Gelirler bu rakamı bulmadığı zaman ise, hükümet aradaki açığı kapatmayı kabul etmiştir. Ayrıca Hükümet, Basra Körfezi’ne kadar Express seferleri yapabilmesi için, yapılacak yenileştirmelere harcanmak üzere, Şirkete otuz yıllık taksitlerle 350.000 Frank ödemeyi kabul etmiştir. Bu paranın ödenmesi demiryolunun Halep’e ulaşmasından sonra başlayacaktı. Şirkete bu ayrıcalıkların yanı sıra, hat boyunca tuğla ocakları açabilmek, demiryolu ve yan kuruluşları için gerekli olan elektrik enerjisini sağlayabilmek için elektrik santralleri kurabilmek, "Avrupa ile Asya arasında direkt yataklı vagonları sefere koyabilmek için İstanbul ile Haydarpaşa arasında feribotlar çalıştırabilmek", Haydarpaşa ve Basra’da modem depolar yapabilmek gibi haklar tanınmıştır. Bütün bunlara ek olarak ayrıcalık sahiplerine Bağdat, Basra ve Basra Körfezi terminalinde limanlar ve diğer tesisler kurma hakkı verilmiştir. Şirket Dicle, Fırat Nehirleri ile Şattülarab’da gemi işletmek hakkını da elde etmiştir. Anlaşmaya göre Konya-İran körfezi hattında 200 km’lik ilk bölümü için 11.000 Frank olan garanti 15.500 Frank’a çıkarılmıştır. Osmanlı Devleti bu oldukça yüksek garantiye karşılık olarak Konya, Halep ve Urfa vilayetlerinin öşür gelirlerini göstermiştir.

Ayrıcalık Anlaşması’na göre; daha sonra bir "Bağdat Demiryolu Şirket-i Şahane-i Osmaniyesi" kurulmasından söz ediliyorsa da, bu şirketin yalnızca adında “Osmanlı” sıfatı olmasından başka, hiçbir "Osmanlıcı" niteliği yoktur. II. Abdülhamit Alman demiryolu şirketine verdiği bu ayrıcalık ile Earle’nin ifadesiyle "imparatorluğunu ipotek etmiştir”. Bu demiryolu imtiyazlarıyla Alman emperyalizminin sömürgesi durumuna gelen Osmanlı’nın “şahaneliğinden” söz etmek ise tek kelimeyle trajik-komik bir durumdur.

EMPERYALİZMİN RAYI

1880’lerden itibaren önce İngiltere’nin ve Fransa’nın sonra ise Almanya’nın Osmanlı topraklarında inşa ettiği demiryolları borçlu ve ekonomik olarak çökmüş durumdaki Osmanlı Devleti’nin emperyalist sömürüsüne yol açmıştır. Orhan Kurmuş, “Emperyalizm’in Türkiye’ye Girişi” adlı kitabında İngiliz emperyalizminin; Murat Özyüksel ise, "Osmanlı-Alman İlişkilerinin Gelişim Sürecinde Anadolu ve Bağdat Demiryolları” adlı kitabında Alman emperyalizminin demiryollarıyla Osmanlı Devleti’ni nasıl sömürdüklerini bütün belge ve bilgileriyle gözler önüne sermişlerdir.

Özetlersek:

*1880’lere kadar yavaş giden Osmanlı demiryolu çalışmaları, Düyunu Umumiye İdaresi’nin kurulmasından sonra hızlanmıştır. Çünkü iflas eden Osmanlı’nın bütün yer altı yerüstü zenginliklerine el koyan emperyalist Avrupa, bu zenginlikleri demiryollarıyla bir an önce el geçirmek istemiştir. Düyunu Umumiye İdaresi demiryolu imtiyazları için teminat gösterilen vergilere el koyarak, bu gelirleri imtiyaz sahibi yabancı şirketlere aktarmıştır.

*Osmanlı demiryollarının tamamı -Hicaz demiryolu dışında- yabancılarca inşa edilmiştir.

*Osmanlı’da yabancı şirketler, 1890-1914 arasında en büyük yatırımı demiryollarına yapmıştır. Çünkü en çok demiryolları kazandırmıştır.

*Emperyalist Avrupa ülkeleri Osmanlı Devleti’nde demiryolu yaparak nüfuz bölgeleri oluşturmuştur. Osmanlı Devleti’nde inşa edilen ilk demiryolu hatları en verimli tarımsal sanayi ürünleri yetişen Ege, Mezopotamya, Büyük ve Küçük Menderes ile Çukurova’da yapılmıştır. Emperyalist ülkeler inşa ettikleri bu demiryolları ile bu bölgelerdeki ham maddeleri Avrupa sanayine hızlı ve yoğun bir şekilde aktarmak istemişlerdir.

*Osmanlı Devleti “kilometre garantisi” denilen sistemle demiryolu yapan yabancı şirketlerin karlarını garanti altına almıştır. Demiryolu şirketlerinin garanti edilen karın altında kar etmeleri halinde aradaki farkı devlet ödemiştir. Osmanlı, doğacak farkı ödemek için bir veya birkaç vilayetin öşür gelirlerini karşılık göstermiştir. Bu gelirler, Duyunu Umumiye idaresinin kontrolünde olmayan vergilerdir. Fakat yabancı şirketler Osmanlı Devleti’ne güvenmedikleri için garanti kapsamındaki vergileri Duyunu Umumiye İdaresi’ne toplatıp işletmişlerdir.

*Demiryolu imtiyazlarına göre hattın geçeceği devlet arazisi, demiryolunu yapacak şirkete bedelsiz devredilmiştir.Şirket hat boyundaki devlet ormanlarını ve taş ocaklarını bedelsiz kullanabilmiştir. Yine demiryolu yapımı, bakımı ve işletilmesi için gereken malzeme gümrüksüz olarak ithal edilmiştir. Demiryolunun kenarlarındaki bazen 40, bazen 45 kilometrelik şeritler içindeki petrol dahil bütün madenlerin işletme hakkı demiryolu yapan şirkete verilmiştir. Ayrıca imtiyaz sahibi şirketler, demiryolunun yapımı sırasında ruhsat almaksızın eski eser kazıları yapabilecek ve demiryolu boyunca telgraf haltan döşeyebilecektir.

*Osmanlı Hükümeti, Avrupa şirketlerine izin veren her imtiyaz sözleşmesi ile uyruklarının bir bölümünü daha yabancıların etki alanlarına bırakmıştır.

*Osmanlı Devleti’nde yapılacak demiryollarının, demiryollarını yapan emperyalist ülkelerin çıkarlarına aykırı olmamasına dikkat edilmiştir.

*Demiryolunun merkezden, yani İstanbul’dan başlayarak Anadolu’yu boydan boya geçmesi, Osmanlı Devleti’ni güçlendireceğinden bundan kaçınılmış, devletin paylaşılmasını kolaylaştıracak biçimde demiryolları Akdeniz kıyılarından başlatılmıştır.

*Osmanlı Hükümeti demiryolu yaptırmak için ya borç karşılığında bir imtiyaz vermiş ya da borç istediğinde yeni bir imtiyaz isteğiyle karşılaşmıştır. Örneğin, Bağdat Demiryolu imtiyazını almak isteyen Almanya, ön sözleşme imzalanmadan Osmanlı Devleti’ne % 7 faizle 200.000 Sterlin borç vermiştir. 1910 yılında Osmanlı Devleti’ne % 4 faizli 11 milyon altınlık borç veren Almanlar, bunun karşılığında Osmanlı Devleti’ni 11 Mart 1911’de Bağdat Demiryolu için ek bir sözleşme imzalamak zorunda bırakmışlardır.

*Osmanlı Devleti’nin demiryolları Müslüman Türklere değil, İngilizlere, Fransızlara, Almanlara, Ruslara yaramıştır.

*Emperyalist ülkelerin ve onların kapitalist şirketlerinin Osmanlı Devleti’nde inşa edip işlettikleri demiryolları, ilk bakışta bir uygarlık faaliyeti gibi görünüyorsa da, demiryollarının inşaat ve işletilmesi için gerekli malzemenin Avrupa’dan hiçbir gümrük ödenmeden ithal edilmesi, demiryolunu yapacak şirkete kilometre garantisi verilmesi ve demiryolu hatlarının geçeceği yerlerdeki yeraltı ve yerüstü zenginlik kaynaklarına sahip olma hakkı tanınması gibi ayrıcalıklarla Osmanlı demiryolları Avrupalılar için çok karlı bir yatırım aracı olmuş ve ülkenin sömürülmesine yol açmıştır. Öyle ki demiryolu yatırımlarının bu denli karlı ve sağlam güvencelere bağlanması, yabancı demiryolu şirketlerinin kimi zaman daha fazla kar sağlamak için hatları düzlük arazide bile dolambaçlı bir şekilde döşemelerine neden olmuştur.

*İflas eden, Duyun-u Umumiye İdaresi ile bütün yer altı ve yer üstü zenginliklerinin gelirlerine “alacak” olarak el konulan Osmanlı Devleti yaptırdığı demiryollarından kardan çok zarar etmiştir. Demiryollarıyla Osmanlı’da tarımsal gelirlerin ve ticaretin arttığı doğrudur, ancak elde edilen gelirler hep yabancı ülkelere gitmiştir. Ayrıca emperyalist amaçlarla inşa edilen demiryolları birbirinden bağımsız hatlardan oluştuğu için Osmanlı Devleti’nin askeri ihtiyaçlarına da yanıt vermekten uzaktır.

***
Sanırım şimdi Atatürk’ün Osmanlı’dan kalan demiryollarını neden satın alarak millileştirdiği ve onun “milli”, “bağımsız” demiryolu politikasının ne anlama geldiği çok daha iyi anlaşılmıştır.

Bilindiği gibi 1946’dan sonra ABD etkisinde ve kontrolündeki Karşı Devrim sürecinde Türkiye demiryolundan neredeyse tamamen vazgeçerek karayoluna yönelmiştir. Bir zamanlar demirağlara Osmanlı’yı sömüren emperyalizm daha sonra oto lastikleriyle Türkiye’yi sömürmeye karar vermiştir.

Ah Mustafa Kemal Ah!… Seni çok özlüyoruz…çok!..

Not: Bu konunun ayrıntılarını Ekim 2012’de çıkacak olan “AKL-I KEMAL – Atatürk’ün Akıllı Projeleri”, 3. Cilt, adlı kitabımda bulabilirsiniz.

Kaynaklar:
1) Sinan Meydan, Cumhuriyet Tarihi Yalanları, 2. Kitap, İnkılap Kitabevi, İstanbul, 2010
2) İsmail Yıldırım, Cumhuriyet Döneminde Demiryolları, (1923-1950), Atatürk Araştırma Merkezi Yayını, Ankara, 2001; Demiryollarımız, TCDD Türkiye Cumhuriyeti Devlet Demiryolları İşletmesi, Demiryol Dergisi Yayınlarından, Ankara, 1958.
3) Yıldırım, age, s. 195; Demiryollarımız, s. 96
4) http://www.tcdd.gov.tr/home/detail/?id=1706

Sinan MEYDAN / 18 Ağustos 2012, sinanmeydan.com.tr

ATATÜRK’ÜN MAL VARLIĞI YALANINA YANIT VERİYORUM /// CC : @SMEYDAN


Yalan Makinesi Gibi

Atatürk ve Cumhuriyet düşmanlığını hayat biçimi haline getirmiş, Atatürk ve cumhuriyet düşmanlığı ile ürettiği tarihi yalanlarla geçimini sağlayan cemaatin kadrolu tarihçisi (?) bugüne kadar ürettiği onca tarihi yalana son olarak “Atatürk’ün mal varlığı” yalanını da ekledi. Ona göre "Atatürk mal varlığını gayri meşru yollardan elde etmiş! Aslında bu mal varlığını hazineye bağışlamak istememiş! İsmet İnönü’nün zorlamasıyla hazineye bağışlamış!" Mış mış da mış mış!… (Bkz.cok-konusulacak-Ataturk-iddiası)

Malum! Bütün bu iddiaları da daha öncekiler gibi KOCAMAN BİR YALAN! En hafifiyle ÇARPITMA!

Ancak bu yalan, biraz aklı başında ve biraz da Atatürk’ü ve yakın tarihi bilen birinin söyleyebileceği türeden bir yalan da değil doğrusu! Çok mantık dışı bir yalan! Ben bu yalan makinesinin daha mantıklı yalanlarını da görmüştüm!

Çanakkale kahramanı, Muş ve Bitlis’in kurtarıcısı, Kurtuluş Savaşı’nın örgütleyicisi ve Başkomutanı, emperyalizmi dize getiren ilk Doğulu ve çağdaş Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu olan Atatürk, yaşadığı dönemde Türkiye’de mala, mülke, eve, çiftliğe, paraya hiç ihtiyacı olmadan hayatını krallar gibi sürdürebilecek bir SAYGINLIKTA ve SEVİLİRLİKTE bir liderdir. Atatürk’ün cebinde beş parası, yatacak yeri olmasa bile milletinin onu el üstünde tutacağı çok açık bir gerçektir. Nitekim neredeyse gittiği her yerde ona bir ev, köşk hediye edilmiştir. Atatürk’ün mala, mülke ve paraya ihtiyacı olmadığı gibi, üstelik annesi, babası yakın akrabaları (kız kardeşi Makbule Hanım dışında) ölmüş, çocukları da olmadığı için mal mülk, servet edinip buları akrabalarına miras bırakması gibi bir durum da söz konusu değildir.

Atatürk’ün Örnek Çiftlikler Projesi

Atatürk yokluk, yoksulluk ve parasızlık içinde bir Kurtuluş Savaşı verip, ardından yeni bir devlet kurmanın ne demek olduğunu çok iyi bildiği için, hem o zamanki halka, hem gelecek nesillere örnek olması amacıyla ÖRNEK TARIM, HAYVANCILIK VE SANAYİ PROJELERİ geliştirmiştir. (Bkz. Sinan Meydan, Akl-ı Kemal, “Atatürk’ün Akıllı Projeleri, 2 Cilt, İnkılap Yayınları, İstanbul, 2011). Bu projelerin en önemlisi ATATÜRK’ÜN ÖRNEK ÇİFTLİKLER PROEJESİ’dir. Atatürk, Türkiye’nin kalkınmasının köyden, köylüden başlatılması gerektiğine inandığı için “Köylü milletin efendisidir” demiş ve bu doğrultuda köylüye örnek oluşturmak amacıyla modern tarım ve hayvancılık yöntemlerinin uygulandığı ÖRNEK ÇİFTLİKLER kurmuştur. Yani Atatürk’ün parasını vererek aldığı çiftliklerin amacı bu çiftlikleri işletip para kazanmak değil, bu çiftliklerde modern tarım, hayvancılık ve hatta sanayi uygulamaları yaparak Türk halkına Türk köylüsüne örnek olmaktır. Atatürk, Anadolu’nun her yerinde tarım ve hayvancılık yapılabileceğini göstermek için önce Ankara’nın en bataklık, en kötü yerinde Gazi Orman Çiftliği’ni kurdurarak işe başlamıştır. Bu işle bizzat ilgilenmiş, çiftlik inşası sırasında fırsat bulabildiğinde çiftliğe giderek çalışmaları çok yakından izlemiştir. Daha sonra da Yalova, Mersin gibi birçok yerde birçok ÖRNEK ÇİFTLİKLER edinip işletmiştir. Atatürk, bu örnek çiftliklerin, hem modern tarım, hayvancılık ve sanayi yapılan yerler olmasını, hem de ağaçlandırılarak adeta yeşil bir cennete dönüştürülmesini istemiştir. Bu amaçla örneğin Ankara’daki Gazi Orman Çiftliği’ne her yıl 50.000 ağaç diktirmiştir. Burada tarım ve hayvancılık yaptırmış, fabrikalar kurdurmuş, hatta BİYOYAKIT kullanımı konusunda bile çalışmalar yaptırmıştır.

Atatürk, her konuda olduğu gibi tarım, hayvancılık, sanayi ile iç içe geçmiş yeşil bir çevre konusunda da milletine örnek olmak istemiş, bu konuda da milletine elle tutulur bir şeyler bırakmak istemiştir. Örneğin, milletine doğa ve ağaç sevgisi konusunda örnek olmak için Yalova Çiftliği’ndeki köşkünü, sırf yanındaki bir çınar ağacının dallarını kesilmekten kurtarmak için, altına ray döşetip birkaç metre kaydırmıştır. O günden sonra bu köşkün adı “Yürüyen Köşk” olmuştur.

Atatürk, ölmeden önce de gözü gibi baktığı çiftliklerini, içindeki mal varlıklarıyla birlikte milletine bağışlamıştır. Çiftliklerini “zarar ettikleri için hazineye bağışladığı” iddiası kocaman bir yalandır, eğer böyle bir durum söz konusu olsaydı bağış işlemi Haziran 1937’de değil çok daha önce yapılırdı.

Atatürk’ü düşünsenize! Bütün ömrü milleti için mücadele etmek uğrunda cephelerde geçmiş. Önce emperyalizmle ve yerli işbirlikçilerle, sonra da kendi ifadesiyle“kavrama sınırları biten” bazı arkadaşlarının muhalefetiyle, değişime karşı gelen kitlerle mücadele ederek tam bağımsız ve çağdaş bir devlet kurmuştur. Daha önce de belirttiğim gibi ne yapsın malı mülkü? Gittiği her yerde zaten krallar gibi ağırlanmaktadır. El üstünde tutulmaktadır. Hiçbir yerde kendisine para ödetilmemektedir! En güzel köşklerde, evlerde yatırılmaktadır. En güzel yiyecekler ikram edilmektedir kendisine! Milletinin kalbinde çok özel bir yeri olan Atatürk, üstelik çocukları, yakınları da olmadığına göre bu Çiftlikleri, malı, mülkü ne yapacaktır. Tabi ki milletine, milletini kalkındırmak için kurduğu Halk Partisi’ne, yine milletinin tarihini ve dilini araştırması için kurduğu Tarih ve Dil Kurumlarına bırakacaktır. O da öyle yapmıştır. Yani, yalan makinesi tarihçimizin “Atatürk çiftliklerini İsmet İnönü’nün zoruyla hazineye bağışladı” iddiası kendiliğinden çürümektedir.

"Çiftlikleri Hangi Kuruma Bıraksam" Tartışmasından Bir Yalan Üretmek

Atatürk, bu çiftlikleri mezara götürmeyecekti herhalde! Bu çiftlikleri ne amaçla kurup, ne amaçla işlettiğini de bildiğimize göre Atatürk, tabi ki bilerek, isteyerek ve hatta önceden planlayarak bu çiftliklerini ölmeden önce milletine bağışlamıştır! Bu sırada tabi ki İsmet İnönü başta olmak üzere yakın dostlarıyla bu konuyu konuşmuştur. "Çiftlikleri hangi kuruma bırakırsak, çiftlikler geliştirilerek işletilir ve millet bu çiftliklerden daha iyi yararlanır? sorusuna yanıt aramıştır. Nitekim önceleri çiftlikleri Halk Partisi’ne bırakmayı düşünmüştür. Halk Partisi’nin halkın yararına olarak çiftlikleri işletmesini planlamıştır, ama daha sonra halkın çiftliklerden daha iyi yararlanması için çiftliklerini doğrudan hazineye bağışlamayı uygun görmüştür. Yalan makinesi tarihçimiz, Atatürk’ün "Çiftlikleri hangi kuruma bırakırsak halkın yararına olarak daha iyi işletilir sorusuna" yanıt ararken İsmet İnönü’nün görüşü doğrultusunda karar alıp çiftliklerini hazineye bırakmasını, "Atatürk’ü İsmet İnönü ikna etti! Atatürk çiftliklerini hazineye bırakmak istemiyordu! Atatürk, çiftlikler zarar ettiği için hazineye bağışladı" biçiminde çarpıtmıştır. İşin ilginç yanı, Atatürk’e saldırmak için İsmet İnönü’yü kullanan yalan makinesi tarihçimiz aslında iflah olmaz bir İsmet İnönü düşmanıdır. Her fırsatta İsmet İnönü’ye saldırn bu yalan makinesi tarihçimiz, örneğin İsmet İnönü’nün Kurtuluş Savaşı’na katılması için "bohçalanarak" Anadolu’ya gönderildiğini iddia etmiş ve son olarak İsmet İnönü’yü "cami düşmanı" olmakla suçlamıştır.

Atatürk’ün Çiftliklerini Milletine Bağışlaması

Atatürk, kurmuş olduğu çiftlikleri 13 yıl bizzat işlettikten sonra 11 Haziran 1937 tarihinde yazmış olduğu vasiyet mektubu ile hazineye devretmiştir. Dönemin Başbakanı İsmet İnönü tarafından Maliye Bakanlığı’na havale edilen o tarihi mektup şöyledir:

Başvekalete,

Malum olduğu üzere ziraat ve iktisat sahasında fenni ve ameli tecrübeler yapmak maksadı ile muhtelif zamanlarda memleketin muhtelif mıntıkalarında müteaddit çiftlikler tesisi etmiştim.

On üç sene devam eden çetin çalışmaları esnasında faaliyetlerinin, bulundukları iklimin yetiştirdiği her çeşit mahsulattan başka, her nevi ziraat sanatlarına da teşmil eden bu müessesleri ilk senelerden başlayan bütün kazançlarını inkişaflarına sarf ederek büyük küçük müteaddit fabrika ve imalathaneler tesis etmişler, bütün ziraat, makine ve aletlerini yerinde ve faydalı şekilde kullanarak bunların hepsini tamir ve mühim bir kısmını yeniden imal edecek tesisat vücuda getirmişler, yerli ve yabancı birçok hayvan ırkları üzerinde çift ve mahsul bakımından yaptıkları tetkikler neticesinde bunların muhite en elverişli ve verimli olanlarını tespit etmişler, kooperatif teşkili suretiyle veya aynı zahiyette başka suretlerle civar köylerle beraber, faydalı şekilde çalışmalar, bir taraftan da iç ve dış piyasalarla daimi ve sıkı temasta bulunmak suretiyle faaliyetlerini ve istihsallerini bunların isteklerine uydurmuşlar ve bugün her bakımdan verimli, olgun ve çok kıymetli birer varlık haline gelmişlerdir. Çiftliklerin yerine göre araziyi ıslah ve tanzim etmek, muhitlerini güzelleştirmek, halka gezecek, eğlenecek ve dinlenecek sıhhi yerler, hilyesiz ve nefis gıda maddeleri temin eylemek, bazı yerlerde ihtikarla fiili ve muvaffakiyetli mücadelede bulunmak gibi hizmetleri de zikre şayandır.

Bünyelerinin metanetini ve muvaffakiyetlerinin temelini teşkil eden geniş çalışma ve ticari esaslar dahilinde idare edildikleri ve memleketin mıntıkalarında da müessilleri tesis edildiği takdirde, tecrübelerini müspet iş sahasından alan bu müesseselerin ziraat usullerini düzeltme, istihsalatı artırma ve köyleri kalkındırma yolunda devletçe alınan ve alınacak olan tedbirlerin hüsnü intihap ve inkişafına çok müsait birer amil ve mesnet olacaklarına kani bulunuyorum ve bu kanaatle tasarrufum altındaki bu çiftlikleri, bütün tesisat, hayvanat ve demirbaşları ile beraber hazineye hediye ediyorum. Çiftliklerin arazisi ile tesisat ve demirbaşını mücbel gösteren bir liste ilişiktir.

Müktazi kanun muamelesinin yapılmasını dilerim. 11.06.1937- Mustafa Kemal Atatürk”

Orijinal mektupta çok ayrıntılı olan söz konusu listeyi şöyle özetlemek mümkündür:

Ankara’da Orman, Yağmurbaba, Balgat, Macun, Güvercinlik, Tahar, Etimesut, Çakırlar çiftliklerinden meydana gelen Orman Çiftliği, Yalova’da Millet ve Baltacı Çiftlikleri, Silifke’de Tekir ve Şövalye Çiftlikleri, Dörtyol’da portakal bahçesi ile Karabasamak Çiftliği, Tarsus’ta Piloğlu Çiftliği.

Bu yerlerdeki Bira Fabrikası, Malt Fabrikası, Buz Fabrikası, Soda ve Gazoz Fabrikası, Deri Fabrikası, Tarım Aletleri ve Demir Fabrikası, iki modern Süt Fabrikası, iki büyük yoğurt imalathanesi, şarap imalathanesi, değirmen, iki yağ ve peynir imalathanesi, iki tavuk çiftliği, iki özel iskele ve liman, beş satış mağazası, Çelik Fabrikası’nın %40 payı, 16 traktör, 13 komple biçerdöver, 1 deniz motoru, 5 kamyon ve kamyonet, 2 binek otomobil, 19 binek ve yük arabası, 13.100 adet koyun, 443 sığır, 69 at, 58 eşek, 2450 tavuk.

Atatürk’ün çiftliklerini hazineye bağışladığı bu vasiyet mektubu, Atatürk’ün “Örnek Çiftlikler (Yeşil Cennet) Projesi”nin amaçlarını gözler önüne sermesi bakımından çok dikkat çekicidir. Mektup, dikkatle okunduğunda Atatürk’ün aslında tüm Türkiye’yi ağaçlandırmayı, yeşillendirmeyi düşündüğü ve dahası tarımsal ve hayvansal üretimi arttırmayı amaçladığı görülecektir.

Mektupta ifade edildi kadarıyla Atatürk:

* Tarım ve ekonomi alanında bilimsel ve uygulamalı denemeler yapmak için değişik zamanlarda ülkenin değişik yerlerinde çiftlikler kurmuştur.

* Bu çiftliklerdeki çalışmalar 13 sene sürmüştür.

* Bu çiftliklerde, iklime göre her çeşit ürünler yetiştirilmiş, küçük büyük fabrikalar kurulmuş, makineli tarım yapılmış, bu makinelerin bir kısmı bu çiftliklerde kurulan tesislerde imal edilmiş, yerli ve yabancı bir çok hayvan ırkları üzerinde incelemeler yapılmış, civar köylerle işbirliği içinde faydalı çalışmalar gerçekleştirilmiştir.

* Çiftliklerin kuruldukları bölgelerdeki araziler ıslah edilmiş, düzenlenmiş ve o bölgeler güzelleştirilmiştir.

* Çiftlikler halka gezecek, eğlenecek ve dinlenecek temiz yerler, sağlıklı ve nefis gıda maddeleri sağlamıştır.

* Atatürk, bu çiftliklerin daha da geliştirildiği takdirde ziraat teknikleri, düzeltme, üretimi artırma ve köyleri kalkındırma yolunda çok işe yarayacaklarını belirtmiştir.

Meclis’te Atatürk’ten gelen bu “çiftlik vasiyeti” mektubunun okunmasından sonra Başbakan İsmet İnönü söz alıp özetle şunları söylemiştir:

“Sevinç ve heyecanla dinlediğimiz armağan olayı, üzerinde büyük bir önemle durulması gereken yüksek bir değerdedir.Hazineye geçen bu çiftlikler, değerleri milyonlara varan bir zenginliğe sahiptirler. Atatürk bu çiftlikleri yıllardan beri kişisel biriktirmeleri ve özellikle kişisel emeği ile meydana getirmiştir. Ve bunları herkesin Anadolu ortasında nasıl bir bayındır oturma yerinin yapılabileceğini düşünüp karamsarlığa düşerken, bilim ve çalışma ile bunun mümkün olabileceğine örnek vermek için yapmıştır. Atatürk, her türlü kişisel çıkarların, kişiliğine yönelik her türlü yararların daima üstünde kalmış ve daima kalacak olan bir ulusal varlıktır. Bu eserleri hazineye armağan etmesinin de temelli, büyük ve politik bir ideali vardır. Çünkü o, Milli Mücadele’nin ilk gününden beri bu memleketin kudretini ve zenginliğini köylülerimizin kalkınmasında, zenginliğe ve rahat geçime sahip olmasında gördü. İlk günden beri bu doğrultuda yürüdü. Biz de aynı doğrultu da yürüyoruz. Bugün de Atatürk, memleketin güçlenip zenginliğinin artması için köylünün durumunun ve ekonomik varlığının yükselmesi gerektiği kanısındadır. Atatürk, bu anlayışın ve siyasetin memleket için çok yararlı olacağı kanısı ile bu konudaki mücadelenin başındadır. Biz de onu izlemekte çok dikkatliyiz.

Atatürk bu çiftlikleri Halk Partisi’nin malı olarak saklıyordu. Fakat köylülerin buralardan bir okul, bir öğretici araç olarak yararlanabilmelerinin devlet elinde bulunmaları ile daha kolay ve mümkün olacağını düşündü…. Böylece Atatürk bir kere daha kendi huzur ve rahatının, vatanının şan ve şerefinde ve güçlülüğüne olduğunu gösteriyor. Biz de diyoruz ki Atatürk bizim en değerli hazinemizdir. Onun şan ve şerefini vatanın şan ve şerefi sayıyoruz.”

İnönü’nün Meclis Zabıt Ceridesi’ndeki bu konuşması yalan makinesi tarihçimizin maskesini bir kere daha düşürmektedir. İnönü, “Atatürk bu çiftlikleri Halk Partisi’nin malı olarak saklıyordu. Fakat köylülerin buralardan bir okul, bir öğretici araç olarak yararlanabilmelerinin devlet elinde bulunmaları ile daha kolay ve mümkün olacağını düşündü” bu nedenle hazineye devretti demiştir.

Ben Gerektiğinde Milletime Canımı Vereceğim

İnönü’nün bu konuşmasından sonra birçok milletvekili, Atatürk’ün çiftliklerini milletine bağışlamasıyla ilgili konuşmalar yapıp Atatürk’e teşekkür etmiştir. Meclis Başkanlık Divanı, “Büyük İyiliği” için Atatürk’e bir teşekkür telgrafı çekmiştir. Bunun üzerine Atatürk de önce Başbakan’a sonra da Meclis’e birer mektup göndermiştir.

Atatürk’ün Başbakan İsmet İnönü’ye gönderdiği mektup şudur:

“Hatırlarsınız, Türk köylüsünün Türk’ün efendisi olduğunu söylediğim zamanı. Ben o efendinin isteği ve iradesi altında yıllardan beri çalışmış olan bir hizmetçiyim. Şimdi beni çok duygulandıran olay, değersiz olsa da Türk köylüsüne ufak bir görev yapmış olduğumdur. Milletin Yüksek Temsilciler Kurulu bunu iyi görmüş ve kabul etmişler ise, benim için en unutulmaz bir mutluluk anısını bana vermişlerdir. Bundan ötürü çok yüksek bir zevkle millet, memleket ve Cumhuriyet hükümetine yapmak zorunda olduğum görevlerden en basiti karşısında gösterilmiş olan iyi duygulardan ne kadar heyecanlandığımı anlatacak güçte değilim. Söz konusu olan armağan Yüksek Türk Milletine benim asıl vermeyi düşündüğüm armağan karşısında hiçbir değere sahip değildir. Ben gerektiği zaman en büyük armağanım olmak üzere Türk milletine canımı vereceğim.” (Mahmut Goloğlu, Tek Partili Cumhuriyet, s. 264.)

İşte büyük adam…İşte vatanseverlik… İşte tevazu…

Bütün mal varlığını, 15 yıl uğraşıp didinip adeta yoktan var ettiği örnek çiftliklerini, milletine bağışladığı için kendisine teşekkür eden Meclise, “Ben gerektiği zaman en büyük armağanım olmak üzere Türk milletine canımı vereceğim” diye karşılık veren bir lider…

Atatürk, Büyük Millet Meclisi’ne de “Yapılan bir görevdir” şeklinde kısa fakat çok anlamlı bir mektup göndermiştir. (TBMM Zabıt Ceridesi, 14 Haziran 1937.)

Atatürk’ün Vasiyeti Çiğneniyor: Atatürk Orman Çiftliği Yok Edilmek Üzere

Atatürk’ün Örnek Çiftlikler (Yeşil Cennet) Projesi’nin ilk uygulaması olan Atatürk (Gazi) Orman Çiftliği, Atatürk’ün kişisel mal varlığı içinde olduğundan 1937 yılında Atatürk tarafından şartlı olarak hazineye bağışlanmıştır. Bağışla ilgili resmi belgeye göre; Atatürk Orman Çiftliği üzerindeki bütün zirai işletmeler, donanımları ile birlikte bir zirai üretim birimi olarak korunması ve işlerliğinin devamı şartı ile hazineye devredilmiştir. Bağış senedinde ayrıca, çiftlikte arazi ıslahı ve düzenlenmesi yapılması, çevrenin güzelleştirilmesi, halka gezecek-eğlenecek ve dinlenecek sağlıklı yerler sağlanması, halka nefis ve katıksız gıda maddeleri üretilmesi ve temini amacı açıkça belirtilerek bunların gerçekleştirilmesi yükümlülüğü konulmuştur. Atatürk’ün kişisel mülkünü bağışladığı hazine, Atatürk Orman Çiftliği’nin mülkiyetini yukarıdaki yükümlülükleri ile birlikte devralmıştır.

Atatürk’ün milletin hizmetine sunduğu Atatürk Orman Çiftliği, zaman içinde Atatürk’ün vasiyeti çiğnenerek işletilmeye başlanmıştır. İhmaller, suiistimaller ve yanlış politikalar yüzünden Atatürk Orman Çiftliği gittikçe küçülmüştür. 2008 yıl sonu itibarıyla çeşitli sebeplerle çiftlik arazilerinde meydana gelen kayıp, 22.078 dekara ulaşmış bulunmaktadır. Bu miktar Atatürk’ün vasiyetiyle hazineye hediye etmiş olduğu toplam arazinin % 42’sine eşit bulunmaktadır.

2006 yılında çıkarılan 5524 sayılı yasa ile Atatürk Orman Çiftliği’nin imara açılması kanunlaşmış ve bu konuda Ankara Büyükşehir Belediyesi’ne geniş yetkiler verilmiştir. Var olmayan gerçek dışı gerekçelere dayanılarak çıkarılan bu yasanın amacı, Atatürk Orman Çiftliği’nin mal varlığının belediyenin kontrolüne bırakılmasıdır. Bu yasa ile AKP’li Ankara Büyükşehir Belediyesi’nin kontrolüne bırakılan Atatürk Orman Çiftliği, bilinmeyen bir sona sürüklenerek yok olacaktır. 5524 sayılı kanuna dayanılarak Atatürk Orman Çiftliği için yapılan imar planlarının, Ziraat Mühendisleri Odası, Mimarlar Odası ve Ankara Barosu tarafından anayasaya ve yasalara aykırılığı nedeniyle iptali istemiyle dava açılmıştır.

Atatürk Orman Çiftliği’nin mülkiyeti Atatürk’ün bağışlama iradesi ile sınırlı olarak hazineye geçmiştir. 5524 sayılı yasa ile getirilen düzenlemeler ile Atatürk’ün anayasa ve medeni hukuktan doğan hakları çiğnenmektedir ve bu kanun, anayasanın mülkiyet hakkını koruyan kurallarına aykırıdır. 5524 sayılı kanun, anayasanın kamulaştırma için koyduğu kurallara aykırıdır. 5524 sayılı kanun, anayasanın kültür ve tabiat varlıklarının korunması ile ilgili kurallarına aykırıdır. 5524 sayılı kanun, anayasanın toprak varlığımızın korunması ile ilgili kurallarına aykırıdır. 5524 sayılı kanun, Atatürk’ün kişisel haklarına ve Cumhuriyetin ruhuna aykırıdır. (Güven Dinçer, "Atatürk Orman Çiftliği ve Anayasal Koruma", Cumhuriyet gazetesi, 18 Mayıs, 2007).5524 sayılı kanun Atatürk’ün Yeşil Cennet Projesi’ne vurulmuş bir darbedir.

Yalova Çiftliği Araplara Satılıyor

Atatürk’ün 1929 yılında, yanı başındaki ulu çınar ağacının bir dalı zarar görmesin diye altına ray döşetip birkaç metre kaydırdığı Yalova’daki Yürüyen Köşk’ün öyküsü zaman içinde neredeyse unutulmuştur. Bırakın yürüyen köşkün ibret dolu öyküsünü, bu köşkün Atatürk’ün anısını taşıdığı ve Atatürk’ün vasiyeti gereği hazineye devredilerek milletin hizmetine sunulduğu da unutulmuş, unutturulmuştur.

Ve bir gün gelmiş, bu tarihi köşkün de içinde bulunduğu Yalova Çiftliği önce AKP’li Yalova Belediyesi’ne devredilmiş, daha sonra da Yalova Belediyesi tarafından Araplara satılmak istenmiştir.

2005 yılında AKP’li Belediye Başkanı Barbaros Binicioğlu’nun Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’la görüşmesinin ardından, Atatürk’ün kendi parasıyla kurup, ölmeden önce hazineye bağışladığı Yalova Çiftliği, turistik tesis yapılması için Araplara verilmiştir. Tesisleri, Dubai İslam Bankası ile Çalık Holding’in birlikte kurmasına karar verilmiştir.

Yüksek Planlama Kurulu kararıyla gerçekleştirilen operasyon sonucunda arazide kurulacak turistik tesisiler için 2005 yılında Dubai İslam Bankası ile ön protokol imzalanmıştır. İslam Bankası ile Çalık Holding’in kuracakları tesisler için atılan bu ilk imzada AKP’li Devlet Bakanı Ali Babacan da bulunmuştur. (“Çiftliği AraplardaHürriyet Gazetesi, 13 Temmuz 2005, s.22.)

Atatürk’ün, “vatanın tek bir dalı bile çok kıymetlidir” anlayışının sembolik ifadesi olan Yürüyen Köşk’ün de içinde olduğu Yalova Çiftliği, AKP’nin “babalar gibi satarım” anlayışıyla yandaşlara ve yabancılara haraç mezat satılmaktadır.

Atatürk’ün hazineye devredip Türk milletinin hizmetine bıraktığı Yalova Çiftliği’nin, Atatürk’ün vasiyeti hiçe sayılarak Araplara satılmak istenmesi, Cumhuriyet’in geldiği noktayı göstermesi bakımından çok düşündürücüdür!

Bugün içinde “HALİFELİK VAR” sanarak Atatürk’ün Gizli Vasiyeti peşinde koşanların, önce Atatürk’ün elimizdeki “açık vasiyetinin” hukuka aykırı olarak çiğnenmesine ses çıkarmaları gerekir. Atatürk’ün bir “vasiyet mektubuyla” hazineye devrederek Türk milletinin hizmetine sunulmasını istediği çiftlikleri, bugün bu vasiyete aykırı olarak yandaşlara ve yabancılara haraç mezat peşkeş çekilmektedir. Bu durum, hukuka, insan haklarına ve kamu vicdanına aykırıdır. Bu durum, Mustafa Kemal Atatürk’e yapılmış büyük bir saygısızlıktır.

Yalan makinesi tarihçimizin de tarihi gerçekleri çarpıtmayı bırakıp Atatürk’ün vasiyetine aykırı olarak Atatürk’ün Örnek Çiftliklerinin yandaşa haraç mezat satılmasının hesabını sorması” gerekir. Namuslu bir aydının yapması gereken şey budur!

Yalan Makinesi Tarihçimiz Atatürk’ü Bugünkü Siyasilerle Karıştırmış!

Edindikleri servetleri eşe dosta, yandaşa akıtan günümüzün Başbakanları ve bakanlarının Atatürk’ten alacakları çok ama çok büyük dersler vardır.

Yalan makinesi tarihçimiz anlaşılan Atatürk’ü bugünkü cukkacı siyasilerle karıştırmış! Siyasi hayatları süresince mal,mülk,servet peşinde koşan, hem kendi ceplerini hem de eş, dost ve yandaşlarının ceplerini dolduran, İsviçre bankalarında gizli hesaplar açtıran, oğula gemicik alan, eşe kuyumcu dükkanı açan bugünkü siyasilerle Atatürk’ü kıyaslamak, Atatürk’ün de onlar gibi “mal, mülk, para düşkünü” olduğunu kanıtlama gayreti işçinde çırpınmak, bana soracak olursanız komik olmuş!

Yalan makinesi tarihçimiz, bugünün çalan-çırpan, eşi dostu kayıran siyasetçisine meşruiyet kazandırabilmek için “Atatürk de çalmıştı, çırpmıştı, malı, mülkü vardı!” diyebilme densizliğini göstererek hem komik duruma düşmüştür, hem de yandaşlığın-yalakalıkla tarihi çarpıtmanın son örneklerinden birini vermiştir.

Yalan makinesi tarihçimize şunu da hatırlatalım ki; eğer Atatürk, para pul peşinde koşsaydı I. Dünya Savaşı sırasında Alman komutan Falkenhayn tarafından kendisine verilmek istenen sandıklar dolusu altın rüşvetini kabul ederdi! Eğer Atatürk mal mülk düşkünü olsaydı kelle koltukta, yokluk ve yoksulluk içinde bir Kurtuluş Savaşı’nın önderi olmaya soyunmaz, işbirlikçiler gibi İngilizlerin kanatları altında gayet rahatça hayatını sürdürürdü. Ya da kendisine yapılan Halifelik tekliflerini kabul eder, para pul içinde yüzerdi.

Ah Atatürk düşmanı yobaz kafa ah!…

Yalan makinesinin daha mantıklı, ayakları daha sağlam yere basan yeni yalanlarını bekliyoruz!!!

NOT: Atatürk’ün Örnek Çiftlikler Projesi’nin ayrıntılarını AKL-I KEMAL, “Atatürk’ün Akıllı Projeleri”, C.I, adlı kitabımdan okuyabilirisiniz.

Sinan Meydan– 17 Haziran 2012

Kaynak gösterilmeden kullanılamaz: Kaynak: http://www.sinanmeydan.com.tr

Fotoğraflar:

Atatürk (Gazi) Orman Çiftliği ve ATATÜRK

Atatürk’ün emriyle, Yalova Köşkü’nün altına tren rayları döşetilerek kaydırılması çalışmalarından görüntüleri

İSTİHBARAT ALANI

Sınırsız, Seçkin, Sansürsüz, Kemalist Haber Blogu

Derin İstihbarat

strateji, güvenlik, araştırma, istihbarat, komplo teorileri, mizah, teknoloji, mk ultra, nwo

İSTİHBARAT

Şifresiz Yayın!

%d blogcu bunu beğendi: