Etiket arşivi: söyleşi

İnsan Hak ve Hürriyetleri ve İnsani Yardım Vakfı (İHH) Ankara Temsilcisi Hanefi Sinan ile Sö yleşi


Temelleri 1992 yılına kadar uzanmakla beraber İHH, Gazze’ye yardım götüren Mavi Marmara gemisine İsrail’in düzenlediği saldırı neticesinde Türkiye ve dünya kamuoyu tarafından daha yakından takip edilmeye başlandı. Dernek diğer ülkelerden sivil toplum kuruluşları ile beraber bu yılın Haziran ayında Gazze’ye yeni bir yardım filosu göndermeyi planlamaktadır. İHH, daha çok Gazze’ye yönelik faaliyetleri ile gündeme gelse dünyanın birçok bölgesinde faaliyetlerini sürdürüyor. Bu faaliyetlerin son ayaklarından birini Libya oluşturuyor. Derneğin Ankara Sorumlusu Hanefi Sinan; derneğin faaliyetleri, Mavi Marmara olayı sürecinde yaşananlar, Libya’daki Türkiye algısı gibi konularda değerli bilgilerini ORSAM’la paylaştı.

ORSAM: Öncelikle kendinizi tanıtabilir misiniz?

Hanefi SİNAN: İsmim Hanefi Sinan. Mühendisim ancak uzun senelerdir insan hakları ve insani yardım alanlarında çalışıyorum. Bu çalışmaları amatör bir ruh ve zihniyetle yapmak için gayret sarf ediyorum. İnsan Hak ve Hürriyetleri ve İnsani Yardım Vakfı (İHH)’da aktif gönüllü, İHH-ANKARA (İnsan Hakları ve Hizmet Derneği)’da yönetici olarak ve farklı kurumlarda insan hakları çerçeveli çalışmaların içinde bulunmaktayım. Mavi Marmara olayından dolayı birçok insan İHH’yı yeni kurulan bir kurum olarak düşünmektedir. Fakat İHH 1992 yılında Bosna Savaşı ile gündeme gelen bir kurumun devamı niteliğindedir. Bosna’daki mazlum Müslüman halkın Sırplar tarafından katledilmeye başlaması döneminde biz de bir hareket olarak başladık ve 1995 yılında kurumsallaştık. O yıldan bugüne kadar mazlum coğrafyalarda hem savaşlardan mağdur olan hem de doğal afetlerle yüzleşen toplumlara yardım etmek için gayret gösteriyoruz. Bu yardımları sadece fiziki yardımlar olarak sınıflandırmamak gerekiyor.

Yardımlarımız aynı zaman da insan hakları eksenlidir. Çünkü taşıma suyla değirmen dönmez. Kalıcı, adil ve insan hakları eksenli kurumlar oluşturulmadığı sürece mazlum bölgeler çoğalmakta ve renk değiştirmektedir. Bu sıkıntıları bazen sempozyumlarla bazen ulusal ve uluslararası kurum/kuruluşları bir araya getirerek duyurmaya çalıştık. Bunların yanı sıra Mavi Marmara tarzında, mevcut Siyonist düşüncenin Filistin üzerindeki işgalini ve baskılarını uluslararası zihnin gündemine taşımak için farklı yollar denedik. Bunlardan biri de Deniz Filosu idi. Bu spontane gelişmiş bir şey değildir. Az önce bahsettiğim sempozyumlar, kamuoyuyla kurulan bağlantılar sonucunda bölge insanının mağduriyetini daha çok somut hale getirmek için üretilen bir proje idi. Buna bir diğer örnek Aralık 2009 yılında yapılan araç konvoyu idi. Bu konvoy sadece bizim yaptığımız bir şey değildi. Uluslararası kuruluşlar, vicdan sahibi topluluklar, o bölgenin sivil toplum kuruluşları hatta siyasetçiler destek olmuştu. Bu organizasyon Avrupa’dan Türkiye’ye geldi. Türkiye’den Suriye’ye oradan da Ortadoğu Kuzey Afrika ve Uzak Doğu katılımcılarını da alarakÜrdün’e geçildi. Ürdün’den de Akabe Körfezi’nden Sina’ya çıkıp Gazze’ye geçilmesi planlanıyordu. Fakat o dönemin Mısır yönetimi Sina’ya çıkmamıza müsaade etmedi. Uzun süre mücadele ettik. Sonra geri döndük. Suriye’nin Lazkiye limanından araçları feribota bindirdik. Malzemelerin ve yolcuların bir bölümünü gemi yoluyla taşıdık. Ariş’te bir araya gelindi.

Ariş’te Mısır polisinin ciddi ajitasyonu ile karşılaştık. Bu refleks Mısır halkına rağmen gösterildi. Yanımızda canlı yayın aracımız vardı ve bu sayede dünya kamuoyu yaşananları canlı izledi ve bize yapılan saldırılar durduruldu. Fakat birçok arkadaşımız yaralandı. 400 araçlık bir konvoydu. Ambulanslar, kamyonetler, arazi araçları vardı. Aktivistler de bu araçların içinde seyahat ediyordu. Gidilen yerlerde otellerde kalınmıyordu. Herkes uyku tulumunu getirmişti ve spor salonlarında kalınıyordu. Bu da yapılan çalışmanın tamamen insani bir boyut içerdiğinin başka bir göstergesidir. Tüm bunlar Mavi Marmara olayından önce bizim ciddi tecrübelerden geçtiğimizi göstermektedir. Yani “birinin aklına bir şey geldi, hadi onu yapalım” durumu değildir. Mavi Marmara’yla ilgili, saldırıdan sonra oluşturulmuş Birleşmiş Milletler’in raporu var. Bu rapor, bizim uluslararası hukuki tüm standartları koruduğumuzu ve bu duruşumuzda uluslararası hukukun dışında herhangi bir tavır içerisine girmediğimizi deklare ediyor.

Bu da önceki tecrübelerimize dayanıyor. Kara konvoyunu planladığımız bir dönemde, gemi konvoyu için İHH’ya bir teklif geldi. Bu teklif, İHH İnsani Yardım Vakfı Başkanı Bülent Yıldırım’ın kamuoyuyla paylaştığı gibi, 2009 yılı içerisinde merhum Necmettin Erbakan’a sunuluyor. Merhum Erbakan’da bu konuyla ilgili İHH’nın ciddi çalışmalar yaptığını ve deniz konvoyunu da İHH’nın başarabileceğini arz ediyor. Konuyu Genel Başkanımız Bülent Bey’e bildiriyor. Bu kapsamda daha önce çalışma yaptığımız aktivistlerle irtibata geçiliyor ve gemi konvoyu yavaş yavaş oluşturulmaya başlanıyor. Bu çalışmanın olgunlaşması 2010 yılında gerçekleşirken, arka planı konvoydan önce oluşmuştur. Gazze’ye konvoyla gidildiğinde, gemiyle de gidileceği söyleniyor. Bizler armatör değiliz, hayatımızda hiç gemimiz olmadı. Bu işe girdiğimizde ne kadar meşakkatli bir iş olduğunu gördük. Ciddi zorluklarla karşılaştık, çok çaba sarf ettik. Sivil toplum kuruluşlarının yapacakları aktivitelerle ilgili en büyük sorunları bürokrasi sürecini aşmakmış, onu öğrendik. Bürokratik zihnin henüz sivil hareketlerle muhatap oluşunda ciddi arızalar olduğunu gördük..

Sivil bir hareketi bizden bir hareket olarak algılamıyorlar, muhalif karşılıyorlar. Mevcut engellerin daha sorunlu hale dönüşmesine katkı sağlıyorlar. Bence artık bürokrasinin de sivilleşmesi gerekiyor. Protest duruşlar zaman zaman beraberlerinde sağlıklı zeminler taşıdığı görülmektedir. Taşımasa bile kendini yeniler. Bizim en büyük sıkıntımız bu. Fakat halk bunu böyle görmüyor. “Başbakan ya da Dışişleri Bakanı mesaj verdi. Siz rahatsınız, bizim katkı sağlamamıza gerek yok” diyorlar. Ama tablo bu değil maalesef. Her gittiğimiz yerde çok ciddi setler oluşuyor.Bir de yaptığımız işler bürokrasi ile ilgili “ilkler” olarak değerlendiriliyor. Bu nedenle kimse de “risk”e girmek istemiyor. Bu süreçte zorlandık. Aşmak için zaman zaman kamuoyunun desteğini aldık. Mayıs ayının sonuna doğru Mavi Marmara’yla yola çıktık. Normalde İstanbul’dan gemiye binecektik. Fakat bürokrasi nedeni ile Antalya’dan binmek zorunda kaldık. Yurtdışından gelen aktivistlerle Antalya’da buluştuk. 4-5 gün gemide kalındı. Ve Antalya’dan yola çıktık. Bir süre sonra Kıbrıs açıklarında diğer gemileri bekledik. Geminin bir tanesi arızalandı. O gemide Alman parlamenterler vardı. Gerekli limanlara bildirip Mavi Marmara’ya transferlerini yaptık. Seyahatimiz orada başlamış oldu. Mevcut sahilden 74 mile kadar açıldık. Bu mesafe uluslararası kara sularının güvenli bölgesi ve kara sahilinin çok ötesindeydi. Uluslararası hukukun emniyetli alanı ve bu alan içerisinde gerçekleştirilecek her müdahale uluslararası hukuka müdahale anlamına gelmektedir. Biz bu alanda seyrederken, sabah namazını kıldıktan sonra, saldırıya uğradık. Çok ağır bir saldırıydı. Sonrası malumunuz.

Şehit olan ve yaralanan kardeşlerimiz oldu. Sonrasında yine hukuksuz bir şekilde hapishaneye götürüldük, suçlu muamelesi gördük. BM’nin raporunda da ifade edildiği gibi bu süreçte 200’den fazla suç işlendi. Bize sorulduğunda bu rakamın çok daha fazla olduğunu göreceksiniz. Hapishane ortamında da yoğun sorunlar yaşadık. Bizimle gelenlerin bir bölümü özellikle Arap coğrafyasında bulunanlar kara yoluyla Ürdün’de sınır dışı edildi. Diğer bölümü de bizimle birlikte Tel Aviv’e getirildi. Tel Aviv’e geldiğimizde sivil havaalanının bir bölümü boşaltıldı. Sadece o bölümü kullandık. Hiçbir şey yapmıyoruz sadece dolaşıyoruz. Girişlerde ve çıkışlarda defalarca arandık. Düşünün birisini “esir” alıyorsunuz, arıyorsunuz. Daha sonrasında 30 kere daha arıyorsunuz. Geri dönerken Batılı aktivistlerin büyük bir bölümüne fiziki darp uyguladılar. “Gözün üstünde kaşın var” diye bir tabir var bizde. Onlara göre biz çok hızlı tahliye olduk. Bu nedenle intikam alma güdüleri oluştu. Batıdan gelen sivil aktivistler bizler gibi polise ve kurumsal yapılara alışkın değiller. Bizi ittikleri zaman biz “neden” demiyoruz ama onlar diyorlar. İşte o soru dayak yemelerine vesile oluyor. Bu duruma müdahale etmek isteyen arkadaşlarımızda ağır darplarla karşılaştılar. Ve havaalanında 24 arkadaşımız yaralandı. Sivil uçakla geldikten sonra hastanelere kaldırıldılar.

Yani İstanbul’da yaralı olarak hastaneye kaldırılanların tamamı havaalanında darp edilmişti. Bunlar ağır yaralı olanlar. Ufak yaralanmaları olan bazı arkadaşlarımız hastaneye gitmek istemediler. Daha sonra Türkiye’de hukuki süreç başladı. Bu hukuki sürecin hem yerel hem de Uluslararası Mahkemeler eksenli çalışmaları hızlı bir şekilde başlatıldı. Bizimle birlikte yurtdışından gelen sivil aktivistler kendi ülkelerinde de dava açtılar. Üzülerek söylüyorum hukuki sürecin en yavaş işlediği yer Türkiye. Henüz mahkeme süreci başlamadı. Mesela Fransa’da bir mahkeme açılmıştı. Bununla ilgili tedbir kararı alındı. Ve İsrail Savunma Bakanı Fransa’ya gidememişti. Orada sonuç kısa zamanda elde edilmişti. Ama Türkiye’de hala mahkeme açılmadı. Soruşturma sürecinin devam ettiği ifade ediliyor. Biz bu sürecin daha hızlı gerçekleşeceğini düşünüyorduk. Aslında BM sürecide çok yavaş ilerledi. Raporlar 2011 yılının başında açıklandı. Uluslararası hukuk henüz istenilen refleksleri göstermedi. Bu işi tersten okumak gerekmektedir. Düşünün ki Fransa’nın Amerika’nın ya da İngiltere’nin meşru bir aktivisteylemi olsun. Ve bu eyleme başka bir ülkeden müdahale edilsin. Bunun sonuçlarının bu kadar uzayacağını ve problemli bir hale dönüşebileceğini düşünebiliyor musunuz? Çok kısa zamanda müdahale edilir, tedbirler alınır, yargılamalar yapılır, tazminat davalarında “doğduklarına pişman edilir”ler.

Bizim yapmış olduğumuz bu çalışma, sadece bizim özelimizde ya da Filistin özelinde bir çalışma değil. Uluslararası normları içeren, 3. Dünya Ülkeleri’ndeki mazlum insanlara uygulanan baskıları içeren bir çalışma. Ve eğer bu ülkelere farklı elit ülkelere farklı tavırlar gösteriliyorsa ciddi sorgulamalar yapmamız gerekiyor. Mavi Marmara olayının içerisinde 36 farklı ülkeden aktivist vardı. Bu konuyu aktivistlerin geldikleri ülkelerde ve o ülkelerin ilişki içinde olduğu ülkelerde yeniden gündeme taşınmış oldu. Dünya halkları artık eskisi gibi çifte standartları göz ardı etmeyecek. Bunun da sonuna kadar arkasındayız. Bu olay istenmemesine, engellenmesine rağmen büyük yankı uyandırdı. Süreç hala devam etmekte. 15 gün önce İnsani yardım amaçlı olarak Libya’daydım. Libya halk baskı altında. Sivil toplum kuruluşları yok, siyasi partileri yok v.s. Orada bile Mavi Marmara’dan haberdarlar. Bizi de Mavi Marmara ile tanıyorlar. Gerçi bu durumdan rahatsızız. “İHH eşittir Mavi Marmara” ifadesi çok dar.

Biz 125 ülkede faaliyet gösteriyoruz. 125 ülkede ortak kurumlarımız var. Sadece bir insan grubuna gidip gıda yardımı dağıtmıyoruz. Sağlıklı projeler üretmekteyiz. Mesela Afrika’da 100.000 katarakt ameliyatı yapmayı hedefledik. Şuan 40.000’den fazla ameliyat yaptık. Bölge insanını daha üretken hale dönüştürebilmek için su kuyuları açtık. Sömürgelerin bulunduğu yerlerdeki insanlar “bir şey yapamayız” gibi stabil zihinlere sahip. İHH bu bölgelerde sivil toplum kuruluşlarının oluşmasına vesile oluyor. Aynı zamanda Türkiye’ye gelen yabancı uyruklu öğrencilere seminerler düzenliyoruz. Amacımız kendi ülkelerine döndüklerinde sivil organizasyonlar yapabilmeleri. Bu anlamda İstanbul’da okuyan Kenyalı öğrencilerimiz güzel birer örnektir. Mezun olduktan sonra Kenya’ya dönüp bir sivil toplum kuruluşu kurdular. Hem mesleklerini yapıyorlar hem de insani yardım alanında bizimle birlikte çalışıyorlar. Bu sayede oradaki insanların yapabilirlikleri ortaya çıkıyor, stabil zihinleri hareketli hale geliyor.

Bir diğer projemizde farklı ülkelerde toplamda 17.000 yetime bakıyoruz. Yetimlerin bazılarını yetimhanelerimiz de bazılarını da birinci derece yakınlarının yanında bakmaya çalışıyoruz. Bu projeyi farklı kuruluşlarla da paylaştık. Ve onların tabanlarına yayılmasına vesile olduk. Özellikle kriz bölgelerinde yetimlerle ilgili transferler oluyor. Bir bölüm misyoner çalışmalarına hizmet ediyor bir bölümü organ mafyasına. Yetim projemiz “uluslararası vahşet”in de önünde engel olabilecek bir çalışma. Bunun yanı sıra özellikle Afrika gibi bölgelerde eğitime ve üretime katkı sağlayacak projeler yapıyoruz. Tarımsal faaliyeti arttıracak ekipmanlar sağlıyoruz. Meslek edindirmeye yönelik eğitim merkezleri açıyoruz. Bunları yaparken de bölge insanı ile Türkiye arasında bir köprü oluşturuyoruz. Başlarda Afrika’da birçok insan Türkiye’yi bilmiyordu. Ama bizim öncülüğümüzle yurtdışı faaliyetleri başladı. Ancak burada temel bir eksiklik var. Bu faaliyet alanlarımızın sömürge bölgeleri olması ve baskı altında tutuluyor olmaları bölge insanını genelde hareketsiz hale getirmiş. Sivil hareket ve toplumsal üretim algısını dumura uğratmıştır. Mesela Afrika’da sivil toplum kuruluşları yok ya da çok az. Asıl bu bölgelerde insan hakları ve insani yardım gibi tüm unsurlarımızla bulunmamız gerekiyor. Çünkü zihinsel bir dönüşüm söz konusu orada. Libya’da bunlardan biri, bölgeye gittiğimizde sivil hareketlerin organize olmadıklarını ve sivil toplum anlayışlarının oluşmadığını gördük. Maalesef bölgeye sağlıklı projeler sunacak STK’larında ulaşmadığını gördük.

ORSAM: Libya’da Türk sivil toplum kuruluşları yok. Peki, diğer ülkelerden var mı?

Hanefi SİNAN: Asıl sorunda burada başlıyor zaten. Küresel zihin kendi enstrümanları ile bölgeye gidiyor. Libya’da BM uzantısı sivil toplum kuruluşları var. Fransa, İngiltere gibi ülkelerin kuruluşları da var. Libya’da ciddi manada bir zihinsel dönüşüm başlamış. Bu dönüşüm dışarıdan gözüktüğü gibi “özgürleşme hareketleri”nden ziyade özgürleşmenin tanımını yapanların oradaki çalışmalarıdır. Ortalama dindar bir insanın giyim kuşamı ve refleksleri ile Fransız Bayrağı’nı salladığı görüntü bence çok sağlıklı bir fotoğraf değil. Bu fotoğrafı ilk gün göremedik ama bir hafta sonra gördük. Hatta yanında “thank you” yazan ABD bayrağı, İngiliz Bayrağı hatta İtalya Bayrağı olan pankartlar da var. Bu direniş başlamadan önce Türkiye “kurtarıcı ülke” olarak görülüyordu. Ama şimdi “sorunlu ülke” oldu. Bingazi meydanında mevcut kürsüde şuan ki Libya Bayrağı, Katar Bayrağı ve Fransız Bayrağı asılı duruyor. Bu tabloyu sorguladığınız zaman, 50-60 sene öncesine kadar İtalyanlar bölgede işgal gücü pozisyonundaydılar. Bir jenerasyon değişiyor, zulmün adı değişiyor, ama yerel halk bunun farkında değil. Bir kaza olduğunu düşünün. Kazadan kurtulan yaralı ilk hangi arabayı görürse ona biner ve hastaneye gider. Sormaz “Bu araba kimin?” diye. Bu toplumda bir travma yaşamış. Göçler olmuş, 5000’den fazla insan ölmüş. Biri geliyor ve size yardım ediyor. Bu arada da kaza mahallini temizliyor, bir daha kaza olmaması için önlemler alıyor. Bu iyi bir insandır. Ama kaza dairesi içinde kaldığı sürece iyidir. O dairenin dışına çıkıp kazaya sebebiyet veren unsurlara bakarsanız aynı unsurlar olduğunu görürsünüz. Ancak bunu Libya halkı göremiyor. Aynı şey burada olsa bizde onlar gibi davranırız.

ORSAM: Peki, Türkiye’yi nasıl görüyorlar?

Hanefi SİNAN: Öncelikle Türkiye’nin imajında bir sorun var. Bunu söylediğimizde ciddi bir tepki ile karşılaşıyoruz. Ama kendimizi sağlıklı bir şekilde sorgulamalıyız. Biz yapamayacağımız şeyleri söyler durumuna düşmüşüz. Siz konuşmasanız bile Türkiye adına birileri konuşmuş; “Türkiye gelecek ve sizi kurtaracak” diye insanların zihnine yazmış. Çünkü Türkiye önceden bu güce sahipti ve bugün tekrar bu gücü kazandığı ifade edildi. Bunu biz söylememiş olsak bile söyleyenlere kafa salladık yada sessiz kalarak onayladık.. Onların algısına göre biz kurtarıcıydık ama gitmedik. Gitmediğimiz gibi yapılan desteğe de mani olduk. Bu algıyı mevcut küresel zihin kontrol ediyor. Bugüne kadar sivil organizasyonlar gazete basmamıştı. Şimdi belli çevrelerin kontrolünde kısa bir zamanda gazete ve dergiler dağıtılıyor. Oradaki yapı; “Türkiye bu güce sahip ama bu gücünü asla bizim lehimize kullanmadı ve bizi yalnız bıraktı” diyor. Biz dönerken durum biraz olsun yumuşamıştı. En azından bizim çalıştığımız gruplar “Türk halkı ayrı, hükümet ayrı” demeye başlamıştı.Biz bu süreç içerisinde Suriye’ye ve Ürdün’e gittiğimizde kahramanlar gibi karşılandık. Bizi bir sivil toplum çalışanından ziyade hükümetin temsilcisi olarak gördüler. Bu bölgelerde halkın sivil bir hareketi olmadığı için bir ülkeden bir kurum gelmişse resmi bir organizasyondur algısına sahipler.

Özel ilişkilere girdiğinizde veya çalışmalar yaptığınızda bağımsız olduğunuzu anlıyorlar. Biz bu algı yüzünden Libya’da 3 gün yardım dağıtamadık. Bu durumda hükümetinde kendini sorgulaması gerekiyor. Yapamayacakları şeyleri söylemeyecekler, söyleyenleri de susturacaklar. Maalesef İslam coğrafyasınınortak bir söylemi ve hedefleri yok mevcut zihinleri bu konuda şekillendirecek, rahatlatacak, onları sağlıklı yönlendirecek siyasal bir söylem yok. Türkiye’nin siyasal söylemlerine bakıldığı zaman çok da bağımsız olunamadığı, küresel yapının paralelinde hareket ettiği görülüyor. Bu da oradaki insanın algısını etkiliyor. İslam coğrafyası 8-10 farklı ülkeyle ortak bir zihin üretir ve bu zihni dünya toplumuna sunarsanız farklı algılanırsınız. Sizin zihninizde o bölgede yer eder ve toplumsal dönüşüme daha sağlıklı katkı sağlarsınız. O insanlar 1950’li yıllara kadar Osmanlı bakiyesini sahiplenmişler. Biz tarihimizle kendi bağlarımızı koparttığımız zamanda bile onlar bağlarını koruyabilmişler. Libya’da ne kadar Kaddafi baskıcı, sosyalist, milliyetçi kültürü empoze etse de özellikle Doğu Libya’da etkili olamamıştır. Arap toplumunu simgeleyen renklerle ay-yıldız, bizimle onlar arasında ilişkiyi diri tutan unsurlardır.

Biz diplomat değiliz, siyasal bilimci değiliz; basit bir zihne sahip olmamıza rağmen, o toplumun içine girince bölünmüş olduğunu hemen görüyorsunuz. Doğal olarak bölgedeki halk hareketlerinin geriye dönüşü olmayan bir yola girdiğini gözlemlemiş olduk. Oradaki kardeşlerimizin zihnini bulandıracak adımlara karşı tedbir almak lazımdı. Bu tedbirlerin başında bölgede özgürlükleri ve bağımsızlıkları için mücadele eden unsurlara bugün vermiş olduğumuz desteği ilk zamanlar yapmış olmamız gerekiyordu. Ve inisiyatif almalıyız. “Şimdi böyle bir imkanımız yok” diyorlar. Zaten bunun 10-15 sene önce planlamalıydık. İddianız “Biz kahramanız” ise bir altyapı oluşturmalısınız. Aksi takdirde birilerinin oluşturduğu projelerde yer alırsınız, bu sizi bambaşka yerlere götürür. Bu tehlikeyi yaşadık. Bence sadece Türkiye’de 150-200 tane sivil toplum kuruluşu Bingazi’ye gitmiş olsa, hiç yardım dağıtmadan oradaki insanlarla sohbet etseler bile oradaki insanların zihinsel dönüşümlerine ciddi manada parantezler açarız. “İtalya burayı işgal etmişti, biz binlerce şehit vermiştik. Bunlar babalarının hayrına gelmiyor” derler.

ORSAM: Suriye’de çalışmalarınız var mı?

Hanefi SİNAN: Suriye’de uzun zamandan beri çalışıyoruz. 1948 yılından beri Filistinlilerin yaşadığı kamplar var. Zor da olsa yardımlarımızı dağıtmak için gayret sarf ediyoruz. Filistinli mültecilerin oradaki konumu mevcut yönetim tarafından ciddi manada sorgulanıyor. Nereden bakarsanız bakın, bu sorun herkesin üzerine yüklenmiş bir sorundur. İçinden çıkmak çok zor değil aslında. Ama yapı insanları sıkıştırmış durumda. Eğer dünyada insan hakları ve özgürlük tanımını yapan ülkeler bu tanımlarına gerçek manada tekrar dönerlerse sorun çözülür.

ORSAM: 31 Mayıs’ta bir gemi daha kaldırıyorsunuz. Bu geminin ismi ne olacak? Nasıl bir süreç izlenecek?

Hanefi SİNAN: Bu yardım sadece sembolik. 31 Mayıs’ta Gazze’ye götürülmek üzere bir gemi hazırlanıyor. Aslında biz ikinci bir gemi filosu hazırlığı içerisindeyiz. Muhtemelen Haziran ayının ikinci yarısı Avrupa’dan kalkacak. 15 gemi olacağı öngörülüyor. Katılımcı ülkeler belirlendi. İnternet sayfamızda ayrıntılı bilgiler var. Yaklaşık 19 Avrupa ülkesinden sivil aktivistler destekliyorlar. Doğrudan Gazze’ye gidilecek. Mavi Marmara katliamından sonra tablo hala değişmedi. Hatta daha stratejik bir şekilde genişletiliyor. Ben Şubat ayında Gazze’deydim. Mısır üzerinden gitmiştik. Asya’dan gelen bir konvoya iştirak ettim. O konvoy Suriye Lazkiye limanından Ariş’e, Ariş’ten Gazze’ye girdi. Bölgeye gittiğimizde, zulmün ve kaosun daha vahim hale geldiğini gördük. BM İsrail’den el koyduğu tüm insani yardım malzemelerinin teslim edilmesini istemişti. “Tamam” dediler fakat hepsini teslim etmediler. Teslim ettikleri elektronik malzemeleri de bozarak verdiler. Ben malzemeleri görünce şok oldum. Bu kadar insanlık dışı bir uygulama olamazdı. Ultrason cihazının bazı parçalarını çıkarıp vermişler. Oradaki halk bu süreci içselleştirmiş durumda ve direnişlerinde bir zayıflama yok.

Hatta Gazze halkı Mavi Marmara’yı kendine milat edinmiş. “Biz Gazze’de unutulduğumuzu düşünüyorduk. Dünya Müslümanları bizi unuttu diyorduk. Kendi kaderimizle baş başa öleceğimiz sanıyorduk. Mavi Marmara hadisesinden sonra umut kazandık. Biz idarelerin reflekslerini esas almışız. Ama halkın refleksleri bambaşka imiş” dediler. Dolayısıyla Gazze limanına “Mavi Marmara” anıtı inşa ediyorlar. Bizim daha sonraki ziyaretlerimizde Mavi Marmara gemisinde olduğumuzu duyunca “Siz kutsal misafirlerimizsiniz” diyorlar. Onlar için bir dönüm noktası oldu. Bazı kanaat önderleri bize “Her ne kadar 9 kardeşimizin şehit olmasına neden olsa da hayırlı bir olaydır ve sizinle kan kardeşi olduk” dediler. Üst düzeyde bir sevgi oluştu. İkinci “Özgürlük Filosu” çalışmamızı da inşallah Haziran ayında gerçekleştireceğiz.

ORSAM: Sayın Sinan değerli bilgilerinizi bizimle paylaştığınız için teşekkür ederiz.

Mavi Marmara Hukuk Süreci ve 6 Kasım 2012’de Yapılacak Duruşma ile ilgili Avukat Burak Turan ile söyleşi


Avukat Burak Turan ile Mavi Marmara olayının genel hatlarını, ulusal hukuk ve uluslararası hukuk açısından değerlendirilmesini ve bundan sonraki hukuk sürecini konuştuk.

ORSAM: Mavi Marmara olayını Ulusal ve Uluslararası hukuk açısından genel hatları ile aktarır mısınız?

Av. Burak Turan: Mavi Marmara olayını genel hatları ile yeniden açıklanması ve ulusal hukuk ve uluslararası hukuk açısından değerlendirilmesinin yapılmasını istemekteyiz. Bu değerlendirmeyi İsrail Devleti’nin saldırı ile ilgili savunduğu tezler ve bunların uluslararası hukuktaki karşılıklarını açıklayarak yapmak gerekmektedir. İsrail askeri birlikleri Mavi Marmara gemisine, kıyılarından ortalama 72 mil açıkta, uluslararası sularda müdahale etmiştir. Uluslararası Deniz Hukuku açısından açık deniz, bütün devletlerin yararlanmasına açıktır ve bu bölgede temel ilke serbestliktir. İdari ve yargısal yetkiler bakımından her devlet kendi ulusal yetkileri altında bulunan gemiler üzerinde yetkili olup, bu kural bayrak yasası olarak bilinir. 1982 Deniz Hukuku Sözleşmesinin 3. maddesine göre, devletlerin ülke egemenliğinin bir parçası olan karasularının genişliğinin en fazla 12 mil olması mümkündür. İsrail 200 millik münhasır ekonomik bölge ilan etmiş ise de, burada var olan yetkiler diğer devletlerin seyrüsefer serbestisini engelleyecek şekilde kullanılamaz. Bu açıdan olay değerlendirildiğinde, olayın gerçekleştiği sırada Mavi Marmara gemisi açık denizde tüm devletlerin gemilerine tanınmış olan seyrüsefer serbestisini kullanmakta idi. Seyrüsefer serbestisinden yararlanan bir ticaret gemisi ile ilgili asli yetki kullanımı da bu hükümler gereği uluslararası hukuka göre bayrak devletine aittir.

Her ne kadar İsrail, gemileri denetleme hakkının olduğunu belirtmiş ve bunu 1982 Deniz Hukuku Sözleşmesinin 110. maddesinde düzenlenen ziyaret hakkı ile Birleşmiş Milletler Antlaşmasının 51. maddesinde düzenlenen meşru müdafaa hakkına dayandırmış ise de, 1982 Deniz Hukuku Sözleşmesinin 110. maddesinde düzenlenen ziyaret hakkının İsrail’in iddia ettiği gibi değerlendirilmesi mümkün değildir. Bahse konu hükümler, bayrak devleti dışındaki devletlere açık denizde seyreden gemiyi denetleme hakkını ancak silah kaçakçılığının önlenmesi veya yabancı bayraklı gemide bulunan suçluların yakalanması kapsamında verir. İsrail, BM İnsan Hakları Konseyi’ne gemide yer alan insani yardım gönüllüleri ve insani yardım malzemeleri açısından suç unsuru teşkil edebilecek en küçük bir delil dahi sunamamıştır. Dolayısıyla saldırıyı ziyaret hakkı kapsamında değerlendirmek mümkün değildir.

Birleşmiş Milletler Yasasının 51. maddesine göre, bir devletin meşru müdafaa hakkını kullanabilmesi için silahlı saldırıya ve bu yönde açık, yakın bir tehdide maruz kaldığını açıkça ortaya koyma zorunluluğu vardır. Uluslararası Adalet Divanı, kararlarında, böyle bir saldırının silahlı olması şartını, özellikle aramıştır. Meşru müdafaa hakkının temel kuralı olan orantılılık ilkesinin olayda hiçe sayılmış olması, gemide bulunan müşteki mağdurlarda herhangi bir silah bulunmadığının uluslararası raporlarda da açıkça belirtilmesi, olayda önleyici meşru müdafaa hakkının hukuki gerekçelerinin bulunmadığını açıkça ortaya koymaktadır. Gemide vefat eden 9 insani yardım gönüllüsünün vücudundan toplamda 39 adet kurşun çıkmıştır. İki insani yardım gönüllüsü henüz gemiye askerler inmeden helikopterden atılan kurşunlar ile hayatını kaybetmiştir.

Örneğin, Türkiye ve ABD çifte vatandaşı olan 19 yaşındaki Furkan Doğan, üst güvertenin ortasında, elindeki küçük video kamera ile çekim yaparken ilk olarak gerçek kurşunla vurulmuştur. Furkan yüzünden, kafasından, sırtından, sol bacağından ve ayağından olmak üzere toplam beş kurşun yarası almıştır. Yüzüne sıkılan ve tam sağ burnundan giren kurşun hariç Furkan, bütün yaralarını vücudunun arka kısmından almıştır. Adli tıp raporuna göre, yüzündeki yaranın etrafındaki izler çok yakın mesafeden kafasına ateş edildiğini göstermektedir. Ayrıca, kurşunun alt taraftan yukarıya doğru hareket ettiğinin anlaşılması ve kurşunun çıktığı yer, Furkan’ın yerde sırt üstü yatarken vurulduğunu ortaya koymaktadır.

Dolayısıyla yerde yaralı vaziyette, savunmasız şekilde yardım bekleyen Furkan; yakın mesafeden kafasına sıkılan kurşun ile bilinçli ve vahşice öldürülmüştür. İbrahim Bilgen’in ilk önce yukarıdan, helikopterden açılan ateş sonucu vurularak yaralandığı, daha sonra yaralı şekilde yerde yatarken yanına gelen askerin bitişik nizamdan kafasına yaptığı atışla hayatını kaybettiği, otopsi raporlarından anlaşılmaktadır. Medya görevlisi Cevdet Kılıçlar, üst güvertedeki İsrail askerlerini fotoğraflamaya çalışırken, patoloji raporlarına göre, alnından, iki gözünün arasından tek bir kurşunla vurulmuş ve öldürülmüştü. Bu ölümlere ilişkin tüm rapor ve kanıtlar, İsrail askerlerinin meşru müdafaa tezlerini gülünç duruma düşürmekte ve hukuksuzluğu açıkça gözler önüne sermektedir.

İsrail’in bir diğer gerçekdışı iddiası da uluslararası sularda gemileri durdurmasının 12 Haziran 1994 tarihli denizlerdeki silahlı çatışmalarda uygulanabilecek San Remo Manüeli’ne (San Remo El Kitabı) uygun olduğudur. Öncelikle, San Remo Manüeli, Milletlerarası hukuk yönünden bağlayıcı bir belge niteliğinde değildir. Ancak, birtakım eylemlerin meşruluğu söz konusu el kitabına dayandırıldığı için konunun bu yönden de irdelenmesi gerekir. İsrail bu iddiasını söz konusu manüelin 67. maddesine dayandırmaktadır. Bu maddede abluka delmeye ait makul sebeplerin var olması, geminin durması ve uyarıya rağmen olumsuz yanıt durumunda müdahalede bulunacağı düzenlenmiştir. Uluslararası hukuk açısından ablukadan ne anlaşılması gerektiği yine San Remo Manüel’inde ve Londra Deklarasyon’unda belirtilmiştir. Bahse konu metinler gereği, bir ablukanın varlığından söz edebilmek için temel şart, öncelikle savaşan tarafların var olduğu, uluslararası nitelik taşıyan silahlı bir çatışmanın olmasıdır.

Bu yönden İsrail-Gazze sorununa baktığımızda ise uluslararası hukuk tarafından kabul edilen iki savaşan tarafın var olduğunu söylememiz mümkün değildir. Dolayısıyla İsrail’in uyguladığı abluka uluslar arası hukukun tanımlamalarına uyan bir abluka değildir. İsrail’in buradaki usulü de yine, BM Gazze Meselesi Vaka İnceleme Heyeti tarafından hazırlanmış olan Gazze raporunda (A/HRC/12/48, paragraf 1818) ; “İsrail’in ablukayla Gazze halkını kasten toplu cezalandırmaya tabi tuttuğu ve uluslararası insancıl hukukun gereği olan yükümlülüklerini ihlal ettiği” hukuksuz ve gayri insani kabul edilmiştir. Kaldı ki İsrail’in saldırısı, gemiler abluka altında olduğu iddia edilen bölgeye dahi girmemişken yapılmıştır. Bu açıklamalarımız ışığında değerlendirildiğinde, İsrail askerlerinin Mavi Marmara ve filoda yer alan diğer gemilere yapmış oldukları saldırının, hiçbir uluslararası mevzuatta yeri olmayan keyfi bir deniz korsanlığı şeklinde tezahür ettiği görülecektir.

ORSAM: Bu kapsamda 6 Kasım 2012 tarihinde İstanbul Çağlayan’da görülmeye başlanacak olan davaya gelecek olursak; Çağlayan’da görülecek davanın tarafları kimlerdir?

Av. Burak Turan: Dava kamu adına açılmış bir dava olup yaralılar dahil olmak üzere, saldırıda mağdur olanlar, şehit yakınları ve farklı gerekçelerle şikayetçi olanların yer aldığı toplamda 490 kişi müşteki mağdur olarak yer alıyor. Ayrıca, suçtan zarar gören Sivil Toplum Kuruluşu adına temsilciler ve İnsan Hakları Örgütlerinin de davaya müdahil olacakları ve böylece bu sayının daha da artacağı bekleniyor. İsrail Genelkurmay Başkanı Rau Gabiel Ashkenazi, Deniz Kuvvetleri Komutanı Eliezer Alfred Maron, Hava Kuvvetleri İstihbarat Sorumlusu Avishay Levi ve İsrail İstihbarat Başkanı Amos Yadlin ise firari sanık olarak yargılanıyorlar. Diğer sorumlu asker veya sivil kişiler hakkında soruşturma halen devam ediyor ve bu sorumluların kimlik bilgilerinin tespit edilmesi bekleniyor.

ORSAM: Davanın müştekilerinin talepleri nedir?

Av. Burak Turan: Ceza davasında katılacak olan müşteki-mağdurların her biri, bu saldırıda emri veren devlet yetkilileri ve üst düzey komutanlar başta olmak üzere, saldırıya bizzat katılan askerlerin de dahil olduğu tüm faillerin tespit edilmesini, iddianamede ve BM İnsan Hakları Konseyi raporunda sayılmış olan her bir suç için ayrı ayrı cezalandırılmalarını talep etmektedir.

ORSAM: İsrail hangi suçlardan dolayı yargılanıyor?

Av. Burak Turan: İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından, 2010/23967 soruşturma numaralı dosya üzerinden hazırlanan iddianamede, Mavi Marmara saldırısının faillerinin, kasten adam öldürmek, kasten adam öldürmeye teşebbüs, nitelikli kasten yaralama, kasten yaralama, nitelikli yağma, deniz, demiryolu veya havayolu ulaşım araçlarını kaçırma veya alıkoyma, nitelikli mala zarar verme, kişiyi hürriyetinden yoksun kılma ve eziyet suçlarını azmettirme suçlarından dolayı her bir mağdur için ayrı ayrı, toplamda binlerce yıla mahkum edilmek üzere cezalandırılmaları talep edilmiştir. İsrail ordusunun üst düzey komutanları, İstanbul 7. Ağır Ceza Mahkemesi’nin 2012/264 E. sayılı dosyasında, saldırı emrini vererek bu suçları azmettirdikleri gerekçesiyle yargılanmaktadırlar.

ORSAM: İsrail askeri personelinin Türkiye’de açılan bir davada yargılanması mümkün müdür?

Av. Burak Turan: 5237 s. Türk Ceza Kanunu’nda yer alan mülkilik ilkesi (yer bakımından uygulama/TCK. md.8) gereği, Türkiye’de işlenen suçlar hakkında Türk kanunları uygulanır. Suç şayet açık denizde ve bunun üzerindeki hava sahasında, Türk deniz ve hava araçlarında işlenirse suç Türkiye’de işlenmiş sayılır. Dolayısıyla, Mavi Marmara saldırısı uluslararası sularda, bir Türk gemisine yapıldığından, sanki Türkiye’de yapılmış gibi işlem görür ve bu nedenle Türk Mahkemelerinde cezai yargılama yapılması zorunluluğu vardır. Bu nedenle, İsrail askeri personelinin Türk Ceza Mahkemeleri önünde yargılanması yürürlükteki mevzuat gereği bir zorunluluktur.

Kaldı ki, 5237 s. Türk Ceza Kanunu’nun 13. maddesinde sayılan suçlar bakımından bir vatandaşın ya da yabancının yabancı bir ülkede işlediği suçun yargılanmasında dahi Türk hukuku uygulanır. Bu madde de sayılı suçlardan biri de maddenin (i) bendinde yer alan “Deniz, demiryolu veya havayolu ulaşım araçlarının kaçırılması veya alıkonulması” suçudur. Bu suç, TCK m. 223’te düzenlenmiştir. Bu düzenleme kapsamında da bahse konu olay, açık denizde, İsrail Devleti’nin korsanlık faaliyeti sonucu bir Türk gemisinin zorla kaçırılması ve alıkonulması şeklinde cereyan ettiğinden, “evrensel yargı ilkesi” gereği Türk hukuku hükümlerine tabidir. Bu ilke dolayısıyla, gemi katılımcısı olan Yabancı vatandaşlar da, kendi ülkelerinde olaya ilişkin suç duyurusunda bulunamasalar dahi, Türkiye’de açılmış olan bu davaya müdahil olabileceklerdir.

ORSAM: Bu davaların uygulanacak usul ve sonuçları açısından önemi nedir?

Av. Burak Turan: İstanbul 7. Ağır Ceza Mahkemesinde görülen ceza davasında, ilk olarak, Türkiye Cumhuriyeti Adalet Bakanlığı kanalıyla Uluslararası Hukuk ve Dış İlişkiler Müdürlüğü vasıtasıyla, İsrailli generallere tebligatlar gönderilmiş ve kendileri bu davanın 6 Kasım 2012’de yapılacak duruşmalarına çağrılmışlardır. İsrail’den yapılan açıklamalar değerlendirildiğinde, generallerin bu duruşmalara katılmayacakları anlaşılmaktadır. Dolayısıyla bir sonraki aşamada, İstanbul 7. Ağır Ceza Mahkemesinden bu sanıklar hakkında yakalama kararları çıkması beklenmektedir. Çıkacak bu kararlar, “Suçluların İadesi” hükümleri gereği İsrail açısından da bağlayıcılık arz edecektir. “Suçluların İadesine Dair Avrupa Sözleşmesi (SİDAS- Avrupa Konseyi Sözleşme No. 24)” ne hem Türkiye hem de İsrail taraftır. Bu bağlamda Türkiye’de bu sanıklar hakkında kesinleşmiş mahkumiyet kararları ya da yakalama kararları olması halinde sözleşme gereği, İsrail’in iadeleri yapması gerekecektir.

Ayrıca, İstanbul 7. Ağır Ceza Mahkemesinden verilecek kesinleşmiş mahkumiyet kararlarının ya da öncesinde çıkacak yakalama kararlarının ifası için İnterpol’ün Türkiye birimi vasıtasıyla İnterpol Genel Sekreterliğinden (Uluslararası Polis Örgütü) kırmızı bültenle arama kararı çıkartılması talep edilebilecektir. Bunların gerçekleşmesi halinde de İsrail’in bu failleri teslimi gerekecektir.

Henüz bu aşamalara gelinmemiş olmasına rağmen, ismi ceza davasında geçen bu komutanların İsrail dışında bir ülkeye çıkmaları halinde, o ülke savcılıklarına yapılacak bir başvuru ile yukarıda belirttiğimiz gerekçelerle tutuklanmaları ve Türkiye’ye iadeleri söz konusu olacaktır.

ORSAM: Bu dava Mavi Marmara ile ilgili tek dava mıdır? Eğer öyle değilse, başka hangi aşamalarda Mavi Marmara ile ilgili dava ve başvurular mevcuttur? İsrail Devleti’ne, son günlerde yine Türkiye’de tazminat davaları açıldı mı? Bu davaların hukuki mahiyeti nedir? İsrail’den ne kadar tazminat talep edilecektir? Bu kararların icrası mümkün olacak mıdır?

Av. Burak Turan: İsrail’den tazminat istenmesi meselesi, 4 komutan hakkında açılmış olan ve 6 Kasım 2012’de duruşması yapılacak davadan teknik olarak bağımsız bir hukuk sürecidir. İsrail askerleri tarafından saldırıda işlenen bütün suçlar aynı zamanda, özel hukuk anlamında mağdurlara karşı işlenen birer haksız fiildir. Dolayısıyla 6098 s. Türk Borçlar Kanunu madde 49’da yer alan “Kusurlu ve hukuka aykırı bir fiille başkasına zarar veren, bu zararı gidermekle yükümlüdür.” şeklinde düzenlenmiş hüküm gereği, operasyonda emri veren, yöneten ve bizzat katılan tüm İsrail yetkilileri ve askerlerinin yaşanan ağır hukuksuzluklar ve insan hakları ihlalleri nedeniyle cezai sorumluluklarının olmasının yanında, İsrail Devletinin tüm bu yaşanılanlarda Devlet kamu tüzel kişiliğinin gereği olarak tazminat sorumluluğu da vardır. İsrail Devleti, personelinin tüm işlemlerinden bu noktada sorumludur.

Bu sebeplerle tüm mağdurlar ayrı ayrı, el konulan ve iade edilmeyen tüm eşyaları, yaralanma ve alıkonma nedeniyle uğranılan iş gücü kaybından doğan zararları, ölümler nedeniyle yakınları için destekten yoksun kalma tazminatı ve yaşanan kötü muamele, hakaret ve eziyetler nedeniyle uğranılan manevi zararları için Türk Mahkemelerinde tazminat davası açacaklardır. Tazminat miktarları her bir mağdurun saldırıdan maddi ve manevi olarak etkilenme derecesine göre farklılıklar gösterecektir. Başlangıç için İstanbul ve Kayseri’de açılan toplam 40 davada, İsrail’den istenen yaklaşık tazminat miktarı 15.000.000 TL’dir. Bu noktada alınacak kararlar, İsrail Devleti’nin Türkiye’de tespit edilecek menkul ve gayrimenkul malları ve özellikle Türkiye Cumhuriyeti Devleti ile yapılan bir ikili anlaşma neticesinde doğmuş ya da doğacak olan herhangi bir hak ediş ücreti üzerinden tahsil edilebilecektir.

Ekim 2012 itibariyle açılmaya başlanan maddi ve manevi tazminat davaları, Türkiye’nin filoda katılımcı bulunan her ilinde açılmaya devam edilecek ve böylelikle İsrail Devleti’nin Mavi Marmara saldırısındaki haksızlığı, mümkün olan her platformdan alınacak kararlar ile tescillenecektir.

ORSAM: Uluslararası alanda devam eden süreçler hakkında bilgi verebilir misiniz?

Av. Burak Turan: Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Konseyi-Uluslararası Vaka İnceleme Heyeti’nce olayın hemen ardından yapılan inceleme ve soruşturmalar neticesinde bir rapor hazırlanmıştır. 27.09.2010 tarihli A/HRC/15/21 sayılı raporun sonuç kısmında;

“(261) Heyet, 31 Mayıs 2010 günü Gazze’de insani bir kriz olduğu yolunda kesin bir hükme varmıştır. Güvenilir kaynaklardan temin edilen o kadar çok delil vardır ki, aksi bir neticeye varmak mümkün değildir. Bu krizi inkâr etmenin rasyonel bir zemini de yoktur. Dolayısıyla buradan çıkarılacak sonuçlardan biri, Gazze’deki abluka uygulamasının kanunsuz ve hukuk açısından sürdürülemez olduğudur.

(262)……İsrail Savunma Kuvvetlerinin Mavi Marmara’ya yapmış olduğu müdahalenin -şartları sebebiyle ve müdahale açık denizde yapıldığından- hukuksuz olduğu aşikardır.

(263)… Gazze’nin sivil halkının toptan cezalandırılması anlamına gelen eylemler, her halükarda kanunsuzdur.

(264) İsrail askerlerinin ve İsrailli diğer yetkililerin filo yolcularına davranış biçimleri durumla orantısız olmakla kalmamış, aynı zamanda tamamen gereksiz ve inanılmayacak ölçüde şiddet içermiş, kabul edilemez düzeyde bir gaddarlık sergilenmiştir. Bu tür bir muamele biçiminin güvenlik gerekçesiyle ya da başka bir gerekçeyle meşrulaştırılması veya savunulması mümkün değildir. Bu davranışlar, insan hakları hukukunu ve uluslararası insancıl hukuku ciddi şekilde ihlal etmiştir.

(266) Heyet, hukuk dışı yollarla el konulan malların hala iade edilmemiş olmasını devam eden başka bir suç olarak görmekte ve İsrail’e bu malları sahiplerine iade etmesi çağrısında bulunmaktadır.” şeklinde kesin ve net olarak olayın haksız ve hukuksuz olduğu ifade edilmiştir.

Ayrıca, BM İnsan Hakları Konseyi, 17 Haziran 2011 tarihinde “Raporun takip edilmesi ve gereğinin yapılması” konusunda karar almak için bir oturum düzenlemiştir. Bu oturumda yapılan oylama; 36 Kabul, 1 Red (Oyun sahibi ABD) ve 8 Çekimser oy ile sonuçlanmış ve Mavi Marmara saldırısındaki hukuksuzluk ve ağır insan hakları ihlalleri nedeniyle, İsrail Devleti’nin açıkça kınanması ve somut yaptırımlar uygulanması yönünde bir görüş birliği oluşmuştur.
Ayrıca, Mavi Marmara ile ilgili olarak Türkiye’de devam eden ulusal ceza davasının yanında, Uluslararası Ceza Mahkemesi’ne (ICC) yapılmış bir başvuru bulunmaktadır. Burada da halihazırda, ICC savcıları tarafından yürütülen bir soruşturma mevcuttur.

Bunun yanında, İspanya, Belçika, Güney Afrika ve Kuveyt gibi ülkelerde gemi katılımcılarının kendi adalet mercilerine yapmış oldukları suç duyuruları nedeniyle, bu ülke savcılıkları, Türkiye’de süren ceza davasından alınacak sonuçları beklemektedirler. Bu çerçevede, bu ülke adli mercilerinden de 6 Kasım 2012’deki duruşmaya gözlemci olarak katılacak olan yetkililer bulunmaktadır.

Suriyeli Kürt Aktivist Sami Davut ile Söyleşi


Suriye Kürt hareketi içinde siyasal partiler kadar ve hatta bazen onlardan daha fazla önem taşıyan bir diğer unsur gençlik hareketleri ve sivil aktivistlerdir. Suriye’nin Kürt bölgelerinde düzenlenen yönetim karşıtı gösterilerin birçoğu bu gruplar tarafından organize edilmektedir. Suriye Kürt toplumunun önemli bir kısmı gençlik hareketlerini desteklemekte ve birlikte hareket etmektedir. Irak’ın Süleymaniye şehrinde söz konusu Suriyeli gençlik hareketlerinde faaliyet gösteren Kürt aktivist Sami Davut ile Suriye’yi ve Suriye Kürtlerini konuşma imkanı elde ettik.

ORSAM: Öncelikle kendinizi tanıtabilir misiniz?

SAMİ DAVUT: Benim adım Sami Davut. Yazarım, araştırmacıyım. Epistemoloji üzerinde çalışıyorum. Aynı zamanda sanat eleştirmeniyim.

ORSAM: Bir Suriyeli Kürt olarak Suriye’de yaşanan ayaklanma hareketine nasıl bakıyorsunuz? Bu gelişmeyi Suriye halkı ve Suriye Kürtleri adına nasıl değerlendiriyorsunuz?

SAMİ DAVUT: Bu ayaklanma daha önceki ayaklanmaların bir uzantısıydı. Olması gereken bir ayaklanmaydı. Yarım yüzyıla dayalı bir rejimin halk üzerinde uyguladığı baskıdan dolayı böyle bir ayaklanma ortaya çıktı ve artık halk da bir şekilde kendi haklarını kazanabilmek adına daha önceki ayaklanmalara dayanarak böyle bir yola başvurdu. Bu ayaklanma Suriyeli Kürtler için daha iyi çünkü onlar için tarihi fırsat yarattı. Yeni bir medeni rejimin doğabilmesi için büyük bir fırsat. Ama bu sadece bir fırsattır, medeni devlet kurabilmek için bir etken değildir. Sadece Kürtler için değil bütün etnik gruplar için önemli olacağını düşünüyorum.

ORSAM: Özellikle son dönemde gelişen olaylarla beraber artık ülkenin uzun süreli bir iç savaşa, farklı etnik ve mezhepsel gruplar arasında bir çatışmaya doğru sürüklenmesi ihtimali konusunda ne düşünüyorsunuz?

SAMİ DAVUT: Sünniler ve Aleviler arasında böyle bir şey oldu. Daha önce yoktu. Bazen bu iç savaşların temelleri dışarıdan atılıyor. Nasıl Hizbullah ile İran birleşti ve Şiilerin etkin rol oynayabileceği bir ortam oluşturdular, burada da buna karşı bir cephe oluşturulacaktır. Bu iç savaşın temelleri bazen dışarıdan da atılıyor. Ama aslında Suriye halkı iç savaşa sürüklenecek bir zihniyete sahip değildir. Bu durum psikolojik olarak nereye kadar devam edecek bunu da bilmiyoruz.

ORSAM: Suriye Kürtleri bundan sonra ne bekliyor, ayaklanma Suriye Kürtleri için ne anlam ifade ediyor?

SAMİ DAVUT: Bu devrimle beraber Kürtler için hükümet tarafından üç tane önemli karar alındı. Kimlikleri alınan, yok sayılanların kimlikleri geri verildi. Diğer taraftan Kürtlerin kendi arazilerine kendi mal ve mülklerine sahip olamayacaklarına dair bir kanun vardı. Bu kararlar da geri alındı. Şu anda Kürtler kendi arazilerine mal ve mülklerine sahip olabilecektir. Ayrıca Kürtlere yönelik bir baskı vardı. Bu baskılar da artık ortadan kaldırıldı. Bu ayaklanma ile beraber bunlar değişti. Esasında genel olarak tüm Suriye halkı kötü bir durumda. Sadece Kürtler daha fazla sıkıntı çekti. Yoksa şu anda Suriye’de yaşayan herkesin çok zorunlu bir yaşamı var diyebiliriz.

ORSAM: Suriye Kürtleri Esad sonrası Suriye’de nasıl bir siyasi yapılanma görmek istiyorlar, temel talepleri nelerdir?

SAMİ DAVUT: Kürtler, Esad rejiminin yıkılmasından sonra iktidara Müslüman Kardeşler’in gelmesinden çekinmektedir. Bu Kürtler için bir kaygı nedenidir. Kürtlerin isteği laik ve medeni bir devletin kurulmasıdır. Kürtler şu an ki Suriye muhalefetinin iktidara gelmesinden de çok korkuyor, çünkü onların da istedikleri yapı Kürtlerin arzuladığından farklıdır. O yüzden Kürtler kendileri için bir ayaklama hareketine girişmeyi tercih etmektedir. Çünkü Arap muhalefetine çok fazla güvenmemektedirler.

ORSAM: Türkiye’nin Suriye Kürtlerine yönelik politikası konusunda ne düşünüyorsunuz?

SAMİ DAVUT: Türkiye Suriye Kürtleri konusunu bir tabu olarak görmemektedir. Dışişleri Bakanı Davutoğlu’nun Suriye Kürt partileri ile görüşmesi önemli ve olumlu bir adımdır. Bizler de olumlu yaklaşmak gerektiğini düşünüyoruz. Ancak biz sonuçta Suriye’de bir Kürt bölgesinin oluşmasını destekliyoruz. Bu Kürtler için çok önemli bir adım olacaktır.

ORSAM: Teşekkür ediyoruz.

* Bu söyleşi 30 Ağustos 2012 tarihinde ORSAM tarafından Irak’ın Süleymaniye şehrinde gerçekleştirilmiştir.

İrlanda College Cork Üniversitesi Öğretim Üyesi Dr. Sardar Aziz ile Söyleşi


Dr. Sardar Aziz ORSAM’da ve Türkiye’de yaptığı araştırması, Türkiye’deki Kürtler, IKBY ve Türkiye ilişkileri, Türkiye’nin IKBY politikası, IKBY’nin iç ve dış politikası ve Suriye krizine bakışı hakkında ORSAM’ın sorularını yanıtladı.

ORSAM: Öncelikle kendinizi tanıtabilir misiniz?

Dr. Sardar Aziz: İsmim Sardar Aziz. Doktoramı İrlanda College Cork Üniversitesi’nde yaptım. Tez sorum Batıya özgü modernitenin Arap Ortadoğusu’nda başarılı olamama, yani başarısız modern devletin ortaya çıkışının nedenleri üzerineydi. Aynı üniversitenin Asya Çalışmaları bölümünde ziyaretçi öğretim üyesiyim. Bağımsız araştırmacı olarak kısa zaman önce Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi’nde (IKBY) doğal kaynakların yönetimi üzerine bir kitap yayınladım. Şu anda Türkiye-IKBY ilişkileri üzerine bir kitap yazmaktayım. IKBY’deki en önde gelen tarafsız gazete Awene’de köşe yazarlığı yapıyorum. IKBY’de sıklıkla çeşitli basın çevrelerine öneriler sunuyor ve katkıda bulunuyorum.

ORSAM: Türkiye’ye ziyaretinizin amacı ve ORSAM’ı seçme nedeniniz neydi?

Dr. Sardar Aziz: Türkiye’ye kitabım için araştırma yapmak üzere geldim. ORSAM’ı ise Irak’a ve Kürtlerin de içinde bulunduğu çeşitli bileşenlerine yönelik özel ilgisi nedeniyle tercih ettim.

ORSAM: Araştırmalarınız sırasında neler yaptınız?

Dr. Sardar Aziz: Gözlemledim, tanıştım, fikir alışverişi yaptım, çeşitli diyaloglar kurdum ve deneyimledim. Düşünce kuruluşlarını ve uzmanların auralarını gözlemledim. Memnuniyetle onların eşsiz Türk tarzı özgüvenleri konusundaki uzmanlıklarını gözlemledim. Her şeyden öte şehirleri, özellikle Ankara’yı gözlemlemekten zevk aldım. Ankara son yüzyıldaki Türk yolculuğunun özüne dokunması için dekonstrüksiyona ihtiyacı olan modern bir ütopya. Siyasi partilerden düşünce kuruluşlarına ve basın mensuplarına; cezaevinden çıkandan kafe işçilerine, manavlara, kitapçılara, çok çeşitli kesimlerden birçok insanla tanıştım. Hepsi benim bugünün Türkiye’sine dair görüşüme kendilerince katkıda bulundular. Farklı sektörlerden insanlarla diyaloglar kurdum ve fikir alışverişinde bulundum.

Türklerle sohbet etmenin özel bir tadı var. Genel olarak içinde bulundukları ana kendilerini kaptırdıkları için, şimdinin karmaşıklığını kaçırıyorlar. Bu bana objeyi gözlemlemeye mutlak öncelik veren, eyleme kurucu bir rol atfeden, kendi bakış açısını tüm tarihselliğin kaynağına yerleştiren, kısacası insan bilincinin sınırını aşarak bilinçselliğe götüren görüngüsel yaklaşımı hatırlattı.

Diyaloglarım sırasında oldukça şaşırdığım anlar oldu. Herkesin bilincinde modası geçmiş bir milliyetçilik kalıntısı var. Laik olsalar da, İslamcı ya da solcu olsalar da bu böyle. Türkiye’nin aynı şeyin farklı çeşitleri olduğunu söylemek mümkün. Bu, insanların fikir alış verişi yapmadığı, fikir zenginleştirmesi içine girmediği bir ortam yaratmış. Her zaman bir çatışma var. Türkiye’de düşünce, epistemolojik karşılaşmanın hasat edildiği bir alan değil. Düşünce üstünlüğünü kanıtlamak için kullanılan bir araç.
ORSAM: Bir aylık araştırmanızın sonunda aydın ve akademisyen olarak, Türkiye’de sosyo-politik anlamda Kürtlere yaklaşım ile ilgili düşünceleriniz nelerdir?

Dr. Sardar Aziz: Türkiye’de Kürt olmak acılı bir çaba. Daha çok trajik bir durum. Türk sistemi içinde Kürtler yasaklılar. Agamben’in güçlü ve ikna edici bir biçimde dediği gibi ‘Yasaklı kimse aslında sadece yasanın dışında ve yasaya kayıtsız bırakılmış değildir, fakat, daha çok yasa tarafından terk edilmişlerdir, yani hayat ve yasanın, dışarıda ve içerde, ayırtedilemez olduğu sınırda tehdit edilmiş ve ortada bırakılmışlardır. Kelimenin tam anlamıyla ‘yasaklı birinin yasal sistemin dışarıda ya da içerde bırakılması’ söz konusu değildir. Diğer bir deyişle Kürtler yasa tarafından engellenmiş, geride bırakılmış, işkenceye maruz bırakılmıştır. Fakat, yasaya göre istedikleri biçimde insan olduklarını iddia etmekten acizlerdir. Bu yüzden ben durumu iyi anlamak için Kürtlüğümü uyuşturdum. Fakat, bu imkânsız bir çabaydı. “Tanıma”yı ne şekilde tanımladığımızdan bağımsız bir biçimde, Hegelyan orijinden modern tarzlara kadar, Türkiye Türk’ten başkasını “tanıma”ya hazır değil. Türkiye’de mutlu olmak için Türk olmak gerekli. Gözlemime göre, ne olursan ol, Türkiye’de mutlu olmak çok zor.

Kürt sorununun temeli siyasidir. Türklerin siyasi fantezisine göre Kürtler varolmayan figürler olarak varolmalılar. Dolayısıyla çözüm bu acayip formülü tersine çevirmektir. Kürtler insan; maalesef varolmayan biçimde varolacak melekler değiller. İnsan olarak insani koşullarda yaşamak, onların temlik edilmez hakkıdır. İnsani koşulların temeli bireyin insani çerçevede istediği gibi yaşamasıdır. Olduğu gibi tanınmasıdır. Diğerleriyle eşit şekilde istediği gibi şarkı söyleme, dans etme hakkına sahip olmasıdır. Nasıl şık buluyorsa o şekilde giyinmesidir. Çocuğuna uygun olduğunu düşündüğü ismi vermesidir. Uygun bulduğu yerde yaşamasıdır.

Türk arkadaşlarım Kürtlerin Türkiye’de her hakka sahip olduğunu söylüyor. Cumhurbaşkanı, başbakan olabilir, belediye başkanı ya da başka bir şey olabilirler. Fakat, Kürt olmalarını bir kenara bırakırlarsa bu haklara sahip olacaklarını söylemeyi unutuyorlar.

Durumun gösterdiği üzere, Türkiye’nin bölgesel bir güç olması için Kürtlerle barış içinde olması gerekiyor. Atatürk’ün ünlü sözünü hatırlamak gerekirse: “yurtta sulh, cihanda sulh”; bu söz barışçıl bir durumu ifade ediyor, empoze edilmiş bir barışı değil. Türkçe’ye Arapça’dan gelen sulh kelimesinin anlamı birinin diğeriyle bir anlaşmaya varmasını ifade ediyor. Özünde kelime, tanıma, müzakere, eşit ortaklar ve hepsinden öte saygıyı temsil ediyor. Öyleyse Türk, Kürt’le kelimenin gerçek özünün gerektirdiği şekilde sulh yapmalıdır. Bu hedefin gerçekleştirilmesi için birçok şeyin değişmesi gerekli. Cumhuriyet tarihi boyunca Kürtler insanaltı, barbar kişiler olarak gösterildiler. Chirstopher de Bellaigue’ın Rebel Land among Turkey’s Forgotten Peoples isimli büyüleyici kitabında bu konuyu anlatan bir olaya yer veriliyor: Bir keresinde Beşikçi, İstanbul’da bir yayıncının ofisinde otururken içeri bir çevirmen girmiş, İngilizce’den Türkçe’ye bir roman çevirmekle yükümlü bir kadın. ‘Olay İspanya’da geçiyor. Türk bir karakter var, insan doğasına ilişkin tüm kötülükleri barındıran türden bir karakter. Hırsızlık, hile, uyuşturucu kaçakçılığı, cinayet, fuhuş; hepsinin büyük oranda içine girmiş. Olabilecek her kötü şeyden suçlu bir adam. Çok kötü bir adam. Bununla ilgili çok düşündüm" demiş çevirmen, “ve Türk kelimesini Kürt’e çevirmeye karar verdim, çünkü bir Türk’e o kadar çok hastalık konduramadım.” İşte Türk tarihi boyunca Kürt imajının oluşumu bu şekilde olmuş. Bu olay Kürtlerin Kürt değil, ama kötü Türkler olduğunu gösteriyor.
ORSAM: IKBY Türkiye’deki Kürtlere nasıl bakıyor? İktidar ve muhalefet eğer birbirinden farklıysa, bu konudaki duruşu nedir?

Dr. Sardar Aziz: Maalesef IKBY’nin bir duruşu yok. KDP (Kürdistan Demokratik Partisi) ile KYB (Kürdistan Yurtseverler Birliği) ve diğer grupların görüşleri var. Partiler her şeyin üstünde. Buna göre her partinin tarih, coğrafya ve liderlerinin güç anlayışına dayanan bir duruşu var. IKBY’de siyasi partiler halk partileri ya da sosyal örgütler değiller; daha ziyade liderlerin dar kişisel çıkarlarına erişmek için kullandıkları birer araçlar. İki gruptan söz edebilir: KDP ve diğerleri. KDP Türkiye’nin müttefiki. Bu ilişkiden iki taraf da fayda sağlıyor. KDP’nin tek hedefi var: Barzani ailesinin tahtını garantiye almak. Türkiye’nin de bununla ilgili bir sorunu yok, hatta bundan fayda sağlıyor. Bir parti üzerinde baskı kurmak bir hükümet üzerinde baskı kurmaktan daha kolaydır. Aynı zamanda halkı temsil eden bir hükümetten ziyade, dayanağını liderinin karakterinden alan bir partinin işbirliğini garantiye almak da daha sağlam bir durum.

Günümüzde KYB kritik bir dönemden geçiyor. IKBY’deki konumları gitgide zayıflıyor. KDP KYB’yi cüceye çevirdi. Aralarındaki adı kötüye çıkmış stratejik anlaşma bir karmaşadan geçiyor. Stratejik anlaşma denen şeyin ciddi bir düzeltmeden geçmesi ya da sonlandırılması bekleniyor. KYB’nin Türkiye ile ilişkisi pragmatik. Ne dost ne düşman oldukları ve birbirlerine bağlı çıkarlarının düşük olduğu söylenebilir. Dolayısıyla ilişkileri de zayıf.

Muhalif partiler Gorran ve İslamcılar. Türkiye’ye ilişkin farklı görüşleri var. Gorran daha çok kurumsal ve ulusal eğilimli. İslamcılar ise bölünmüş olmalarına rağmen, Müslüman Kardeşlerci grup, Kürdistan İslami Birliği (KİB) gibi partiler mevcut Türkiye’ye daha eğilimliler ve AK Parti’yi model olarak görüyorlar. Diğer İslamcı partiler ise Türkiye’den nispeten uzaklar ve AK Part’nin deneyiminden daha az etkilenmiş durumdalar.

ORSAM: Türkiye-IKBY arasındaki ilişkileri nasıl görüyorsunuz? Hangi yönleriyle ilişki tatmin edici bir durumda, ya da hangi alanlarda eksiklikler var?

Dr. Sardar Aziz: Türkiye’nin Erbil’de konsolosluğu olmasına rağmen ilişki devlet-hükümet seviyesinde değil. Türkiye’nin bir devlet olarak IKBY ile ilişki kurmaması şaşırtıcı. Türkiye’nin KDP’ye KYB ile olan iç savaşında yardım etmesinden gelen tarihsel Türkiye-KDP ilişkilerinin devamlılığı söz konusu. Bugün Türkiye IKBY’de farklı çıkarlara sahip. Eskiden olduğu gibi sadece güvenlik odaklı değil. Pazar, enerji ve güç dengesi; bunlar somut, sürekli bir ilişkinin öğeleri.

ORSAM: Son yıllarda gerçekleşen Türkiye-IKBY ilişkilerindeki değişimin altında yatan faktörler sizce nelerdir?

Dr. Sardar Aziz: Genel olarak iki faktör var. İlki AK Parti ve diğeri IKBY’nin konumu. Diğer Türk partilerinden farklı olarak, kitabımda da ortaya koyduğum gibi Türkiye ve IKBY arasındaki mevcut ilişkiler sadece AK Parti’nin kurduğu bir ilişki. Bu, diğerlerinden çok AK Parti’nin tabanı, AK Parti’nin ekonomik eğilimi ve aynı zamanda yeni-Osmanlıcı görüş anlamına geliyor.

IKBY, AK Parti’ye hizmet edebilir. Çünkü, mevcut Türkiye’nin hedefi olumlu anlamda bölgesel lider olmak. Daha ileri giderek IKBY olmadan AK Parti’nin hayalinin gerçek olamayacağını düşünüyorum. Eğer Türkiye IKBY’nin batıya açılan kapısıysa, benzer şekilde IKBY de Türkiye’nin doğuya açılan kapısı.

ORSAM: İkili ilişkilerde ekonomi, özellikle de enerji, güvenliğin yerini ne derece almış durumda? Bağdat yönetimine aldırış edilmeksizin Türkiye ve IKBY arasında gelişen enerji ilişkilerine nasıl bakıyorsunuz?

Dr. Sardar Aziz: Mevcut durumu anlamak için bir çerçeveye ihtiyacımız olduğunu sanıyorum. Güvenlik, enerji, pazar, jeopolitik ve güç dengesi arasında keskin bir ayrım yok. Türkiye’nin çıkarı söz konusu olduğunda hepsi birleşiyor. Enerji güvenlik demek, Türkiye’nin gelecek on yıldaki enerjisini IKBY’de garantiye almak, Ankara’daki herhangi bir hükümet için bir önceliktir ve öyle de olmaya devam edecek. Enerji Soğuk Savaş sonrası Türkiye’nin yapımında temel rol oynuyor. Türkiye hem doğal gaz, hem petrol olmak üzere gittikçe daha fazla enerji talep ediyor. Türkiye’deki enerji fiyatı yüksek ve daha da yükseliyor. Türk siyaset yapıcılar için enerji durumu endişe verici bir durum. Türkiye enerji kaynaklarına daha yakın olduğu halde Türkiye’deki enerji fiyatı Almanya’dakinden yüksek. Türk siyaset yapıcılar bu anlamda geçmişte etkin politika ve vizyondan yoksundular. Mevcut hükümet bir plan tasarısına sahip olabilir ama bölgenin gerçekliğini kavrayamıyorlar. Yine de konvansiyonel siyasetçiler arasında güvenlik, baskın değişken. Fakat, bu acil bir düzenleme gerektiriyor. Bu gerçek Türk dış politikasının sadece diplomatlar tarafından değil ya da tek bir departman tarafından değil, tüm devlet aygıtları tarafından yapılması gerektiğini gösteriyor.

Türkiye, Maliki’ye karşı kumar oynadı ve oyunu kaybetti. Türkiye Irakiye listesini destekledi. Ya da gerçekçi konuşmak gerekirse Irakiye listesinin tezgâhladı. Fakat, bu ciddi şekilde hüsranla sonuçlandı. Son macera ise Maliki’yi devirmekti ama bu da başarıya ulaşmadı. Türkiye bölgeye yeni gelen bir aktör olarak net ve gerçekçi bir uzun dönem stratejisine sahip olmak zorunda. Türkiye iç politikada tarafsız kalmak ve bölgenin siyasetçileri tarafından manipüle edilmekten kaçınmak zorunda. Özellikle Suriye savaşı Türkiye’yi daha da fazla Sünniciliğe iterken, Bağdat, yakın gelecekte Türkiye’nin etki alanının parçası olmayacaktır.

ORSAM: IKBY’de Türkiye algısı nasıl? IKBY’nin Türkiye’ye yönelik politikasının yapımında öne çıkan faktörler neler?

Dr. Sardar Aziz: IKBY’nin bir kısmı Türkiye’yi müttefik olarak görüyor. Diğerleri ise değişiyor, bazıları Türkiye’ye şüpheyle bakıyor. Diğerleri içerik ve tarz konusunda değişiklik istiyor, bazıları ise ilgisiz kalmayı yeğliyor. Halk güven duymuyor. İlişkilerin mevcut durumu halkın çoğunluğunu dışlar nitelikte. İkili ilişkilerin sürekliliği Türkiye’nin Kürt sorununun çözümünü gerektiriyor. Türkiye’nin IKBY ile ekonomik ilişkileri dengesiz. Türkiye IKBY’yi bağımlı bir yer haline getirmeyi istiyor. Bu mevcut durumda işe yarayabilir. Fakat, gelecekte ters tepecek. Türkiye IKBY’de rantiyer bir devlet görmek istiyor. Rantiyer politika demokrasiye engel olur, insan haklarını kısıtlar, yerel ürünlere zarar verir ve hükümeti zayıf ve saldırılabilir kılar. IKBY’ye ilişkin genel politikasınını değiştirmek Türkiye’nin uzun dönemli çıkarınadır. IKBY’den görünen, eleştirilen ve tahayyül edilen budur.

ORSAM: Sizce Türkiye-IKBY ilişkileri nereye doğru gidiyor? Daha çok yakınlaşma bekliyor musunuz ya da bu ilişkiyi tehlikeye atacak ya da sonlandıracak herhangi bir faktör görüyor musunuz?

Dr. Sardar Aziz: İlişkinin varolmasına ve bitmesine etki eden birçok faktör var. Kitabımda belirttiğim gibi ilişki AK Parti’nin ilişkisi, dolayısıyla AK Parti iktidarda olduğu sürece ilişkilerde bir kötüleme beklenmiyor. Özellikle AK Parti içerde ve dışarda git gide daha çok zorluk ile karşılaşırken böyle bir gelişme beklenmiyor. Mevcut hükümetin IKBY ve PKK arasındaki ayrımı yapabildiği fakat, yine de PKK’nın Türkiye-IKBY ilişkilerinin devam etmesinde ya da bitmesinde önemli rol oynadığı görülüyor. Dahası, uluslararası petrol şirketlerinin parasını ödeme istekliliğinden sonra IKBY’yi merkeze doğru yeniden yönlendirme girişimlerinden de gördüğümüz üzere merkezi Irak hükümetinin de Tükiye-IKBY ilişkilerini etkilediğini anlıyoruz. Fakat, en önemli faktör Kürtler-içi faktör. Eğer KDP Türkiye’yi IKBY’deki kendi demokratik olmayan gündemini uygulamasında işe yarar hale getirirse bu ilişkiye bir direnç çıkacaktır. Bu bağlamda Türkiye sadece KDP ile değil, IKBY’deki hükümet ile de bağları olmasına dikkat etmelidir. Türk siyasetinin karakter-baskın niteliğinden olsa gerek, Ankara-Erbil ilişkisinde özellikle Türk tarafından kaynaklanan oldukça fazla kişileştirme söz konusu. Ortadoğu siyasetinde kişileştirmenin belli başlı bir fenomen olduğu kabul edilmelidir. Türkiye de bu bağlamda bir Ortadoğu ülkesidir.

Bu bir meydan okumadır; Barzani başkanlığı bıraktıktan sonra ilişkiler değişecek mi? Önümüzdeki aylarda gerçekleşebilecek bir ihtimal. Bu benzer şekilde Türkiye tarafı için de geçerlidir.

ORSAM: Her iki taraf için de ilişkilerin geleceği için tavsiyeleriniz nelerdir?

Dr. Sardar Aziz: İlk tavsiyem ilişkilerin kurumsallaştırılması. Ankara’da IKBY ofisinin açılması bu yönde olumlu bir adım olacaktır. Türkiye IKBY’deki diğer siyasi partilere açılmalı. Türkiye iç politikada tarafsız kalmalı. Doğalgaz geliri ve yerel siyasetçilerin hesaplarıyla ilgili konular açısından Türkiye ilişkilerde şeffaf olmalı.

ORSAM: Bildiğiniz üzere Türkiye’de IKBY siyaseti denince kısa bir süre öncesine kadar akla sadece aşiret ilişkileri geliyordu. Fakat, son zamanlarda partiler, daha önemlisi siyasi figürler Türkiye’deki IKBY ile ilgili akademik çalışmaların odağı olmaya başladı. IKBY’nin iç politikasına gelirsek, bizi temel siyasi aktörler ve dinamikler hakkında bilgilendirir misiniz? Sizce Türkiye IKBY’ye karşı doğru bir politika formüle edebilmek için hangi faktörleri dikkate almalıdır?

Dr. Sardar Aziz: Aşiret, Kürt siyasetinde gelgit sürecinden geçti. Ben aşiretsel yönetim ve aşiret zihniyetini birbirinden ayırıyorum. Aşiretsel kurum kaybolurken, aşiretsel zihniyet ise yükseliyor. Modern Kürt siyaseti her zaman aşiret-sonrası bir siyaset olmuştur. Fakat, aşiret uzun süredir sosyal bir gerçeklik olduğuna göre siyasi aktör de bunu görmezden gelemedi. Siyasi ve aşiretsel arasındaki ilişki bir araç ilişkisidir. Aşiret siyasetçiler tarafından hedeflerine ulaşmak için kullandıkları bir araçtır. Ben bu konuyu eski Başbakan Berham Salih ile tartışıyordum. Onun görüşü tüm siyasi partilerin aşiret-sonrası partiler olarak başladığını fakat, sonraki aşamada aşiretsel ya da aşiretin kullanıldığı sisteme geri döndükleri yönündeydi. Bana “Neden?” diye sordu. Benim cevabım ise “Kürt siyasetinde karakterin baskınlığı nedeniyle” oldu. Bir kişi siyasi lider olarak değişik aşamalardan geçer. İlk aşamada geleneksel toplumun yapısına karşı isyan eder ve onu yönetme aşamasına geldiği zaman manipülasyon ve kişisel rekabet nedeniyle o yapıyı kucaklar.

IKBY siyasetinin temelini anlamak için liderliğin karar alma sürecindeki en üstün konum ve hemen hemen tüm siyasi konularda son sözü söylemek anlamına geldiğini dikkate almak gereklidir. Bunu anlamak için ihtiyat mekanizmasının nasıl çalıştığı, kişilik çalışmaları literatürünün bize gösterdiği gibi, liderlerin danışma sistemlerini kurma şekilleri, danışmanları olarak seçtikleri kişiler ve kendi yerleşmiş yargılarına uymayan tavsiyeler aldıklarında verdikleri tepkilerin politika süreci ve sonuçları üzerinde yaptığı etkiler değerlendirilmelidir. Örneğin, benzer zihniyetli danışmanların seçilmesi, bir liderin farklı görüşlere ve karar almada gerçek bir ihtiyat mekanizmasına değer vermediğini, aksine yerleşmiş fikirlerine destek bulmak için danışman aradıklarını gösterir. Aslında IKBY siyasetinde danışman seçmek halkı eğlendirme meselesinden ibarettir. Kürtçede danışma (rawaj) ile geviş getirme (kawaj) arasında yalnızca harf farkı vardır. Bu liderin her konuda son kararı verdiğinin göstergesidir.

ORSAM: KDP ve KYB arasındaki stratejik anlaşmanın kırılganlığını, Talabani’nin sağlık durumunu, muhalefetin yükselişini, Barzani’nin karşılaştığı baskıyı göz önüne alarak IKBY iç siyasetinin rotasını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Dr. Sardar Aziz: Rota daha iyi bir uyumlamaya doğru. Stratejik anlaşma denen şey demokrasinin ruhuna aykırıydı. İki ana parti bir araya, temelde üst seviyeden petrol rantını paylaşmak için geldiler. Bu da demokratik atmosferin felç olmasına neden oldu. Talabani KDP’nin güç kullanımı dışında başka bir yöntemle tolere etmeyeceği bazı konular olduğu kanaatine vardı. Onlara karşı güç kullanacak etkiyi kaybedince, onlarla rantı paylaşmaya karar verdi. Bu yüzden stratejik anlaşma bölgeki geniş çaplı yolsuzluğun temel nedenidir. Şimdi bu dönemin bitişine yaklaşıyoruz. Stratejik anlaşma KYB’nin içini boşalttı ve Kürt siyasetinde aciz bir figür haline getirdi. KYB iyileşmenin hayalini kuruyor ve bu hayalin gerçekleşmesi için tek yol ya anlaşmanın kaldırılması ya da köklü değişiklikler yapılması. Bu sürecin erken aşamalarına tanıklık ediyoruz. Gorran bu süreçte kilit rolü oynayan partidir.

Hâlihazırda formül KYB, Gorran’a yaklaştıkça eski şanına yeniden kavuştuğu şeklinde. KYB KDP ile yakın oldukça, KDP daha felçli bir parti haline geliyor. Fakat, KYB içi savaşı ve tüm denkleme nasıl etki edeceğini de gözden kaçırmamak gerekli.

ORSAM: Muhalefetten biraz daha fazla bahsetmek gerekirse, Gorran ve diğer iki İslamcı partinin mevcut durumuyla ilgili neler söyleyebilirsiniz? Temel eleştirileri, talepler, güçleri ve gelecek vizyonları nelerdir?

Dr. Sardar Aziz: Kürt siyasetinde muhalefet bir yeniliktir. Bu gerçek muhalefetin işini zorlaştırıyor. Karşı gelmek, eleştirerek katılmak, farklı olmak, değişimi hedeflemek, gerçeği göreceleştirmek, muhalefetin değneğinin gelişim için bir yer açabileceğinin savunmak, tamamen farklı bir dünya görüşüne sahip olmak, bunların hepsi Doğu zihniyetine tanıdık olmayan konular. Mutlakiyet ve dogma ile karakterize olan dini epistemolojinin hukuk sistemi altında yaşıyoruz. Muhalefet modern bir fenomen; ona alışmak mecburiyetindeyiz. Bu yüzden geçmişte muhalefetler muhalefet gibi davranamazlardı. Onlar daha ziyade muhalefet suretleriydi. Fakat, Gorran’ın ortaya çıkışından sonra bu süreç hızlandı ve şimdi IKBY’de muhalif partiler var denebilir ve Kürtler muhalefet olması gerektiğini kanıksadılar. O halde şimdi zeminin verimli olduğunu söyleyebiliriz. Bugün IKBY’de muhalifler iktidar partilerinden çok daha popülerler. Fakat, para ve güç gerçeği saklıyor. Bu iki değişken nötürleştirildiğinde bölgede demokrasi üstün gelecek. Hâlihazırda belli kişilerin koltuklarıyla yaptıkları katolik evlilikleri demokratikleşme sürecini hapsediyor.

ORSAM: IKBY’nin Bağdat ile çatışmasına ilişkin bilinen taleplerini gözönüne alarak, IKBY’nin Bağdat nezdinde konumunu nasıl görüyorsunuz? IKBY ve Irak parlamentosundaki Kürt partileri hedeflerini gerçekleştirmek için nasıl bir yol izlemeliler?

Dr. Sardar Aziz: Bağdat’ta IKBY tek parça, bir vücut olarak davranmalı; bunu gerçekleştirmek içinse temsiliyet kurumsallaştırılmalı. Şu anda kişiliklerin ve onların dar çıkarlarının üstünlüğü var. Kürtler bir milletin, hükümetin ya da bölgenin diplomasisini pratik etmeyi öğrenmeliler. Hala Kürtler içe karşı dış faktörlerle işbirliği yapıyorlar. Bu, Kürtlerin Osmanlı ve Safeviler arasında bölünmesinden bu yana son beş yüzyıldır süregelen bir zihniyet.

Bağdat konumunu günbegün güçlendiriyor. Maliki dirençle karşılaşacağı noktaya kadar baskı uygulayan bir karakter. Aynı zamanda bir tilki gibi manevra yapıyor. Çatlaklar ve boşluklar yaratarak bunları kendi gücüyle doldurmaya çalışıyor. Şu andaki güç dengesi bir yana, ülkenin konumu da onun işine yarıyor. Robert Kaplan’ın dediği gibi, tarih boyunca Mezopotamya’da herkesin rotası olduğunu biliyoruz. Diğer güçlerin yolu olmak oldukça şüpheli bir milli karakter ortaya çıkmasına sebebiyet verdi.

Kürtler yuvalarını çitle çevirmeliler. Bu çok-boyutlu politikalar gerektiriyor. IKBY’de yaşayan diğer toplumlar var. Onları kucaklamak ve onları hoşgörülü, açık, demokratik ve refah içinde bir toplumun parçası haline getirmek büyük bir görev. Örneğin, Türkmen azınlık için Irak’ın geri kalanıyla yaşamaktansa Kürtlerle yaşamak daha iyi bir seçenek. Tarihin de gösterdiği gibi Irak’ta Türkmenler ikinci sınıf vatandaş olarak muamele görüyorlar ve onların az sayıdaki varlıkları Bağdat’ta hatırı sayılır bir etkiye sahip olmalarını engelliyor. Kürtlerin arasında olmaları onları azımsanmayacak bir azınlık haline getiriyor ve Erbil’de kayda değer bir etkiye sahip olmalarını sağlıyor.

ORSAM: Türkiye ve İran arasındaki ya da Ortadoğu’daki Sünni-Şii bloklar arasındaki rekabet bağlamında, IKBY’nin bölgesel konumunu nasıl değerlendiriyorsunuz? Bu rekabette arada sıkışmayıp kazananlardan olmak için IKBY’nin nasıl bir yol haritası izlemesi sizce uygun?

Dr. Sardar Aziz: Kürtler Ortadoğu’nun kalbinde eşsiz stratejik bir konumda bulunuyor. Başka hiçbir coğrafi konum Araplar, Türkler ve Farslar arasında Kürtler gibi köprü vazifesi görmüyor. Tarih boyunca bu özellik Kürtlerin rakip imparatorlukların savaş alanı olmasına ve daha sonra modern zamanlarda Avrupalılar, Ruslar ve Amerikalılar gibi küresel güçleri çekmesine neden oldu. Bugün bu oyunun bir kısmı IKBY’de Türkiye ve İran arasında oynanıyor. Tarih boyunca Kürtler bu güçlerden herhangi biriyle işbirliği yaptıkları zaman kaybeden taraf oldular. Bugün bu trajik durumu sona erdirmenin zamanıdır. Türkiye ve İran’ın bölgede daha fazla güç ve etki için yarıştıklarını biliyoruz. Herbiri geniş Ortadoğu’da kendi farklı vizyonlarına sahipler. Bu da Irak’ta açıkça ortaya çıkıyor.

Türkiye, Bağdat’ta gitgide daha çok gözden düşüyor ve IKBY’ye odaklanıyor. İran IKBY’den çok uzak değil, aslında tarihsel ve kültürel olarak daha yakın. Türkler, IKBY’yi geri kalmış bir yer olarak görürken ve üstün bir tavırla yaklaşırken, göreceli olarak İran bu tutumu daha az sergiliyor. Fakat, tek bir gerçek var ki hem Türkiye hem İran, Kürt toprağında kendi çıkarları için savaşıyor ve düşmanlıkları için Kürtleri yakıt olarak kullanıyorlar.

IKBY için en iyisi bu işbirliklerinin her ikisinden de kaçınmak ve olabildiğinde yansız kalmak. Kürtler kültürel, tarihsel, coğrafi olarak her iki gruba da bir diğerinin düşmanı olmaksızın dost olarak konumlanmış durumdalar.

ORSAM: Son olarak IKBY’nin Suriye krizine genel bakışı nasıl? KDP ve KYB’nin bile kendi arasında farklı görüşe sahip olduğu biliniyor. Iraklı Kürtlere göre Beşşar sonrası Suriye için en olası senaryo nedir? Türkiye’nin Suriye politikasına nasıl bakılıyor?

Dr. Sardar Aziz: Türkiye’nin Suriye’deki Kürtlere ilişkin politikası “Türkler, nerede olurlarsa olsunlar Kürtlerin ezeli düşmanıdır” inanışını doğrular nitelikte. Şimdi Türkiye Kürtlerin Irak’ta, Suriye’de ve tabiki Türkiye’de insan gibi yaşaması önündeki engel ülke olarak görülüyor. Bu da Türkiye’yi Kürtlerin düşmanı yapıyor. Günbegün daha net görüldüğü üzere, Türkiye’nin Ortadoğu macerasının akıbeti olumsuz.

Her yerde zor, ayrımcı, acımasız, faşist rejimler altında yaşayan Kürtler için olduğu gibi IKBY için de Suriye’deki oyunun sonu tüm bu yaşananlar için bir son olmalıdır. Tüm bunları bitirmenin en iyi yolu da Kürtleri ve Suriye’deki yuvalarını tanımak, diğer bir deyişle federal bir Suriye oluşmasıdır. Bildiğimiz gibi Suriye’nin yüzde 40’ı farklı azınlık gruplardan oluşuyor. Merkezi bir sistem böyle bir topluma uygun değil. Her zaman diktatörlüğe yol açıyor. Türkiye’ye ilişkin farklılıklar, KDP’nin üstünlük sağlama isteğinden ve Türkiye’nin PYD’yi bertaraf etme baskısından kaynaklanıyor.

Suriye’den Hatay’ın Reyhanlı ilçesine gelen Gani Lütfi Kelmo-Abu Reşad ile söyleşi


ORSAM: Öncelikle kendinizi tanıtır mısınız?

Gani Lütfi Kelmo-Abu Reşad: İdlib’e bağlı Harim İlçesi’nde yaşıyorum. Su tesisatı ve kanal işleriyle uğraşıyorum. 45 yaşındayım. Harim, Reyhanlı’ya 3 km uzaklıkta. İlçe ve köyler tarım ve hayvancılıkla geçiniyorlar.

ORSAM: Suriye’de yaşadıklarınızı ve sizi Türkiye’ye geliş nedenlerinizi anlatır mısınız?

Gani Lütfi Kelmo-Abu Reşad: Baba Esad döneminde Harim ilçesi ve köylerine devlet arazi dağıttı. Ucuz bir kira bedeliyle bu yörenin insanları devletten kiraladıkları arazileri işletmeye başladı. Eskiden dağlık, taşlık ve kuru tarım yapılan yerler temizlendi ve sulu tarım yapılabilir bir hale getirildiler. Düz araziler hububat, pamuk ve mevsimlik sebzeye, dağlık tepelik kısımlarda çeşitli meyve ağaçlarına ve zeytinliklere ayrıldı. Bu çevrede yaşayanlar kendilerini bildiklerinden beri çiftçilik yapıyorlar. Baba Esad’ın başa gelmesiyle birlikte Esad yanlısı olduk ve semeresini de gördük. Bölgemizde muhalif olanları her zaman dışladık hatta ihbar ettik. Suriye’de iç savaş başlayınca çevre il ve ilçelerde huzursuzluk da başladı. Yaşlılar ses çıkarmasa da gençler Ceyş El-Hur’a katılmaya başladı. Beşşar’ın kalesi olarak bilinen iki ilçe Harim ve Salkin diğer bölgeler gibi Beşşar karşıtı oldu. Aleyhtar olanlarla olmayanlar arasında kavgalar başladı. Muhalifler bir kısım yandaşlarını silahlandırırken, Esad Ordusu da yandaşlarını silahlandırmaktaydı. Önce köyler yakılıp yıkıldı, mezralar yok edildi. Su tesisatları, sulama kanalları yıkıldı, tarım araç-gereçleri yakıldı. Sonra her iki ilçede tanklarla çevrildi ve bombardıman başladı. Bombalama günlerce sürdü ve çok kayıp verdik. Eşimi ve çocuklarımı alarak bu katliamdan kaçtım ve Türkiye’ye sığındım.

* Bu söyleşi, 10 Ekim 2012 tarihinde Feyyat Özyazar tarafından Hatay’ın Reyhanlı ilçesinde gerçekleştirilmiştir.

SURİYELİ MÜLTECİLER Salah Ali Takraviy, Gani Lütfi Kelmo-Abu Reşad ve Gaddur Haşim Killi-Abu A ziz ile söyleşi


Hatay’ın Reyhanlı ilçesinde kiralık ev tutarak yerleşen Salah Ali Takraviy ile söyleşi

ORSAM: Öncelikle kendinizi tanıtır mısınız?

Salah Ali Takraviy: Lazkiye’ye bağlı Cebelkırad Köyü’nde yaşıyorum. 57 yaşındayım ve 5 çocuğum var. Çiftçiyim. Babadan kalma arazilerim var. Bu arazilerde zeytin, sebze ve meyve yetiştiriyorum. Bir kamyonum ve bir arabam var.

ORSAM: Suriye’de yaşadıklarınızı ve sizi Türkiye’ye geliş nedenlerinizi anlatır mısınız?

Salah Ali Takraviy: Lazkiye çevresinde Sünni birçok köy var. Bu köyler iç savaş başlayınca ister istemez huzursuz olmaya başladı. Asker çağına bile gelmemiş 16-17 yaşındaki çocukları zorla askere almaya başladılar. Gençleri eylemlere katılmasınlar diye askerlik bahanesiyle bir kampa aldılar. Ne aileler kampa gidip çocuklarını ziyaret edebiliyordu ne de çocuklar köye gelip ailelerini. Köylünün eli ayağı gençlerdir. Tarlada çalışmak, mahsulün şehre ulaştırılması, malları taşımak hep gençlerin işi. Gençlerde vakitsiz ve zorla askere alınınca elimiz ayağımız bağlandı ve tüm işler yaşlılara kaldı. Bu yetmezmiş gibi Beşşar’ın askerleri mahsul döneminde tarlaları, ormanları yaktı. Ağaçlar ve bahçeler büyük ölçüde zarar gördü. Evlerimiz talan edildi ve haksız yere mallarımız alındı. Elektrik, su belli zamanlar gelir ama uzun süre kesik olur. Her yönüyle hayat çekilmez bir hale geldi. Yinede yılmayıp üretime devam etmeye karar verdik. Ancak Lazkiye’ye veya İdlib’e doğru giden yollar tahrip edildi. Sıkı kontrol ve acımasız davranışlar ve malları satın alacak kimsenin kalmaması bizi yıldırdı. Elimizde mahsul var ancak çevre köylerde bizden yıllardır alışveriş yapanların alım gücü azalmış ve paranın değeri kalmamıştı. Bu durumda ekonomimiz çöktü. İki oğlum ordunun elinde ve nerede olduklarını bilmiyorum. Bizim gibi birçok ailenin ve çocuklarının akıbeti de aynı. Birkaç ev eşyası ve satabildiğim malların parasıyla Türkiye’ye geldim. Kira ödemeye ne kadar dayanabilirim, bilmiyorum. Sonunda çadırkentlere gideceğim. Rejim değişmeden de Suriye’ye dönmeyeceğim.

* Bu söyleşi, 10 Ekim 2012 tarihinde Feyyat Özyazar tarafından Hatay’ın Reyhanlı ilçesinde gerçekleştirilmiştir.

Suriye’den Hatay’ın Reyhanlı ilçesine gelen Gani Lütfi Kelmo-Abu Reşad ile söyleşi

ORSAM: Öncelikle kendinizi tanıtır mısınız?

Gani Lütfi Kelmo-Abu Reşad: İdlib’e bağlı Harim İlçesi’nde yaşıyorum. Su tesisatı ve kanal işleriyle uğraşıyorum. 45 yaşındayım. Harim, Reyhanlı’ya 3 km uzaklıkta. İlçe ve köyler tarım ve hayvancılıkla geçiniyorlar.

ORSAM: Suriye’de yaşadıklarınızı ve sizi Türkiye’ye geliş nedenlerinizi anlatır mısınız?

Gani Lütfi Kelmo-Abu Reşad: Baba Esad döneminde Harim ilçesi ve köylerine devlet arazi dağıttı. Ucuz bir kira bedeliyle bu yörenin insanları devletten kiraladıkları arazileri işletmeye başladı. Eskiden dağlık, taşlık ve kuru tarım yapılan yerler temizlendi ve sulu tarım yapılabilir bir hale getirildiler. Düz araziler hububat, pamuk ve mevsimlik sebzeye, dağlık tepelik kısımlarda çeşitli meyve ağaçlarına ve zeytinliklere ayrıldı. Bu çevrede yaşayanlar kendilerini bildiklerinden beri çiftçilik yapıyorlar. Baba Esad’ın başa gelmesiyle birlikte Esad yanlısı olduk ve semeresini de gördük. Bölgemizde muhalif olanları her zaman dışladık hatta ihbar ettik. Suriye’de iç savaş başlayınca çevre il ve ilçelerde huzursuzluk da başladı. Yaşlılar ses çıkarmasa da gençler Ceyş El-Hur’a katılmaya başladı. Beşşar’ın kalesi olarak bilinen iki ilçe Harim ve Salkin diğer bölgeler gibi Beşşar karşıtı oldu. Aleyhtar olanlarla olmayanlar arasında kavgalar başladı. Muhalifler bir kısım yandaşlarını silahlandırırken, Esad Ordusu da yandaşlarını silahlandırmaktaydı. Önce köyler yakılıp yıkıldı, mezralar yok edildi. Su tesisatları, sulama kanalları yıkıldı, tarım araç-gereçleri yakıldı. Sonra her iki ilçede tanklarla çevrildi ve bombardıman başladı. Bombalama günlerce sürdü ve çok kayıp verdik. Eşimi ve çocuklarımı alarak bu katliamdan kaçtım ve Türkiye’ye sığındım.

* Bu söyleşi, 10 Ekim 2012 tarihinde Feyyat Özyazar tarafından Hatay’ın Reyhanlı ilçesinde gerçekleştirilmiştir.

Suriye’den Türkiye’ye gelerek Hatay’ın Reyhanlı ilçesinde kiralık ev tutan Gaddur Haşim Killi-Abu Aziz ile söyleşi

ORSAM: Öncelikle kendinizi tanıtır mısınız?

Gaddur Haşim Killi-Abu Aziz: Halep’e bağlı Hamdaniye Mahallesi’nde yaşıyorum. Oto aksesuarları ve yedek parça satılan bir işyerim var. 48 yaşındayım ve 6 çocuğum var. Türkiye’ye 25 Eylül’de geldim. Reyhanlı’da ev kiraladım. Şimdide kışlık giysilerimizi ve yiyeceklerimizi getirmeye çalışıyorum.

ORSAM: Suriye’de yaşadıklarınızı ve Türkiye’ye geliş nedenlerinizi anlatır mısınız?

Gaddur Haşim Killi-Abu Aziz: Geniş bir işyerim ve çevremdeki yedek parça satıcılarına göre de çok fazla malzemem vardı. Halep’e havadan fıçılarla bombalar yağmaya başlayınca birçok apartman çöktü. İşyerleri ve arabalar yandı. Yığıntılar arasında kaldık. Şehre çevre ilçelerden, köylerden ve şehirlerden giriş-çıkış yapılamaz oldu. Benim evime de şarapnel parçaları isabet etti. Evim tahrip oldu. İki aile ile birlikte bodrum katını sığınak haline getirdik. Ancak su, elektrik ve gıda sorunu başladı. Can derdine düşen insanlar araba aksesuarı ve yedek parça almayı bıraktı. Zaten çoğunun arabası yandı. Birçok insanda göç edince yedek parça alacak kimse kalmadı. Ceyş El-Hur mahallemize geldi. Her cadde ve sokağa karargah kurdular. Semtimizde Esad’ın askerleri kalmadı ama uçak ve helikopterlerle her gün bombalanıyorduk. Ölen insanların dini vecibesini yerine getirme imkanımız bile olmuyordu. Boş bir parsele veya tamamen yıkılan bir binanın bahçesine gömüyorduk insanları. İnanması zor ama kimi kefensiz gömüldü bu insanların. Kiminin de cenazesi yıkanamadı. Çünkü bunları yapma imkanımız kalmamıştı. Cesetler kokmaya başlayınca hiç tereddüt edilmeden kefensiz gömüldüler. Halep’i daha önceden görmüş insanlar şimdi gitseler şehri tanıyamazlar. Okul, hastane, lüks oteller, işhanları, camiler yıkıldı, harabe oldu. Halep halkı taş yığınları arasında, canlarını hiçe sayarak, yıkıntılar arasında malzeme çıkarmakta, demir toplamakta, para bulma umuduyla her taşı her yıkıntıyı altüst etmektedir. Parçalanan ev eşyaları, mobilyalar fakir insanlar için yakacak yada ticari kazanç umudu oldu. Eşya ararken cesetlerle karşılaşanlar, onları oldukları yerde örterek gömüyorlardı. Şu an, Türkiye’de özgürüz ama huzurumuz yok. Tedirginlik ve umutsuzluk içerisindeyiz. Suriye parasına göre Türkiye’de yaşam pahalı. Ailem çadırkentte yaşamak istemiyor. Ancak mevcut param kirada oturmaya ne kadar yeter bilemiyorum.

* Bu söyleşi, 10 Ekim 2012 tarihinde Feyyat Özyazar tarafından Hatay’ın Reyhanlı ilçesinde gerçekleştirilmiştir.

Suriye’den Hatay’ın Reyhanlı ilçesine gelen Mustafa Asasiye ile söyleşi


ORSAM: Kendinizi tanıtır mısınız?

Mustafa Asasiye: Suriye uyrukluyum. İdlib’e bağlı Tedrib Köyü’nde yaşıyorum. 3 çocuğum var. Tedrib’te dikiş atölyemiz var. Kadın erkek terziliğinin yanı sıra ev için gerekli olacak her şeyi dikiyoruz karı-koca.

ORSAM: Suriye’de yaşadıklarınızı ve sizi Türkiye’ye geliş nedenlerinizi anlatır mısınız?

Mustafa Asasiye: İç savaştan önce mutlu ve huzurlu bir aileydik. Köyün gençleri silahlanmaya başladı. Ben de zaman zaman onlara katılıyordum. Savaşır, eylemlere katılır, tüm köylü nöbetleşe mücadele ederdik. Boş zamanlarda ise herkes kendi geçimini sağlayacağı işine dönerdi. Köyümüz Nizam Ordusu’yla (Esad askerleriyle) kuşatıldı. Önce havadan bombardıman sonra rastgele top atışları başladı. Cey’ş El-Hür’de sadece savunma silahları var. Bu nedenle herkes evine çekildi ve bombardımanın bitmesini bekledi. Acımasızca devam eden kuşatma ve bombardıman üç gün devam etti. Sonunda Nizam Ordusu bizi kaderimize terk ederek köyden uzaklaşmaya başladı. Bize en yakında Dana İlçesi ve İdlib Vilayeti var.

Oradaki tanıdıklarımız yardıma geldi. Köyün her evinde mutlaka hasar vardı. Yaralı ve şehit sayısı çok fazla idi. Ben de iki kardeşimi ve birçok yakınımı kaybettim. Ne iş yerim ne de evim vardı artık. Hepsi taş toprak altındaydı. Geçimimi temin edecek bir malım olmadığı gibi artık mesleğimi yapacağım, sipariş alıp dikiş dikeceğim insanlarda kalmamıştı. Köyümüzde ve çevre köylerde göç başlayınca işsizlik ortaya çıktı. Bu olaylardan sonra ben hastalandım. Dilim tutuldu, sizinde gördüğünüz gibi çok zor konuşuyorum. Eşim Aliye iradeli bir kadın. Ben bu haldeyken o beni ve çocuklarımızı doğu hududuna kadar getirdi. Orada ağaçlar altında günlerce bekledik. Yarı aç, yarı tok yaşadık. 5 kişilik bir aileyiz. Bir battaniyemiz, bir naylon hasırımız ve üzerimizdeki hırkadan başka bir şeyimiz yoktu. Türkiye sınırına yakın bir yerde öylece kaldık. Sonra kendi bölgemden olan insanlarda insafsızlığa başladı. Bizi hududa para karşılığında getirdiler. Birikimlerimizin bir kısmı hududa gelmek için gitti. Türkiye’ye girince Reyhanlı’ya gittik. Bir ev kiraladık. Ancak sadece 20 gün dayanabildik. Paramız bitince çadırkente müracaat ettik. Ve artık buradayız.

* Bu söyleşi, 15 Ekim 2012 tarihinde Feyyat Özyazar tarafından Gaziantep’in Islahiye ilçesinde gerçekleştirilmiştir.

İSTİHBARAT ALANI

Sınırsız, Seçkin, Sansürsüz, Kemalist Haber Blogu

Derin İstihbarat

strateji, güvenlik, araştırma, istihbarat, komplo teorileri, mizah, teknoloji, mk ultra, nwo

İSTİHBARAT

Şifresiz Yayın!

%d blogcu bunu beğendi: