Etiket arşivi: Suriye Krizi

Türker Ertürk: HAÇLISİYOİSLAMO /// CC : @orsatramola @turkererturk


Barack Obama’nın tekrar ABD Başkanı seçilmesi ile seçimler öncesinde kısmen gaz kesen Suriye’ye karşı 20 aydır sürdürülen örtülü savaşa yeniden hız verildi.

Bu yeni dönemin en yeni gelişmesi ise kuzeyden Türkiye’den Suriye topraklarına doğru açılan düşmanca ateşe ilave olarak İsrail’de batıdan ve güneyden ateş açmaya başlamasıdır. Amaç Suriye’yi karşılık vermeye zorlayarak onu mütecaviz durumuna düşürmek, hır çıkarmak ve müdahale etmektir.

AKP yönetiminde Türkiye’nin en büyük müttefiki ve kankası ( kan kardeşi ) olan İsrail, Suriye’ye karşı ateş açmasının bahanesi olarak Golan bölgesine düşen havan mermilerini göstermektedir.

İsrail’in Suriye’ye karşı bu saldırısı 6 Eylül 2007’de 8 F-16 savaş uçağı ile El Kibar nükleer santralini vurmasından sonra bir ilkti. Fakat İsrail böyle bir saldırı yaptığını o zaman deklere etmemişti. Resmi söylemi esas alırsak o zaman Golan’a düşen havan mermilerine misilleme olarak yapılan bu saldırı 1973’de Dördüncü Arap-İsrail Savaşı olarak da bilinen Yom Kippur Savaşı’ndan sonra bir ilk olur.

İşin garibi İsrail tarafından topraklarına ateş açıldığını iddia ettiği topraklarda esasında Suriye’nindir. İsrail 1967’de Üçüncü Arap-İsrail Savaşı veya Altı Gün Savaşı denen savaşta zengin su kaynaklarına sahip olan ve yaklaşık 1200 km² olan bu bölgeyi ele geçirmiş ve 1981’de ilhak ettiğini ilan etmişti. Bu bölge hala iki ülke arasında sorundur.

Türkmenlerde mağdur

Golan’ın İsrail tarafından işgali ile birlikte burada yaşayan insanların çok büyük bir bölümü vatanlarından uzaklaştırılmıştır. Aynen Filistin’de olduğu gibi! Bunlar arasında soydaşlarımız olan Türkmenlerin olduğunu, şimdi bu insanların muhacir olarak Şam’ın güney mahallerinde yaşadığını, Erdoğan, AKP’liler ve Milliyetçi olduğunu söyleyenler biliyorlar mı?

Suriye’ye karşı sürdürülen örtülü savaşın amacı; Esad’ı devirmek, rejim değişikliği yaparak ülkeyi bölmek, İran’ı kolay ham yapabilmek için yalnızlaştırmak, BAAS’ın son kalesini yıkarak Arap milliyetçiliğini yok etmek, ılımlı ( taşeron ) İslam’ın önünü açmak, kukla Kürt Devleti’ne giden yolda bir engeli daha ortadan kaldırmak, İsrail’i bölgesel güç yapmak ve Golan ile Filistin sorununu İsrail lehine çözmektir.

ABD artık taktik değiştirmiştir. Rusya’nın şiddetli olarak direnç göstermesi nedeniyle ABD Suriye’ye karşı Libya’da olduğu gibi direkt müdahale seçeneğini gündeminden çıkarmıştır. ABD ana üssü Türkiye olan örtülü savaşı hızlandırarak vekilleri Türkiye, Suudi Arabistan ve Katar olan vekalet savaşında vekillerini verdiği görevleri daha iyi yapması için sıkıştırarak Suriye’yi çökertmek istemektedir.

Bu taktik değişikliği ile birlikte ABD muhalefet denen terörist organizasyonu genişletmeye, yeniden teşkilatlandırmaya ve aralarında süren anlaşmazlıkları çözerek yapılandırmaya çalışmaktadır.

Çünkü adına Suriye Ulusal Konseyi denen üssü Türkiye’de kontrolü CIA’da olan ve Müslüman Kardeşler ağırlıklı bu organizasyonun performansından ABD memnun değildi. Bu örgütün bugüne kadar yaptığı acımasız terör faaliyetleri nedeniyle kötü şöhrete sahipti ve Suriye içinde halk desteği yoktu.

Teröre tam gaz devam

İçine Kürtleri ve Hıristiyanları da alan daha geniş bir muhalefet hareketi başlatmak isteyen yeni oluşumun adı Suriye Ulusal Koalisyonu merkezi ise Katar’ın başkenti Doha’dır. Konsey oldu koalisyon! Anlayacağınız ha Ali Veli ha Veli Ali, esasında değişen bir şey yoktur. Teröre tam gaz devam edilecektir.

Bu oluşuma bir hafta süren Katar toplantıları sonunda karar verildi. “Bu başarı“da en büyük pay ABD Dışişleri Bakanı Hilary Cilinton’a aittir dersek yanlış olmaz. Toplantılarda Suriye Ulusal Koalisyonu’nun ABD Dışişleri Bakanlığı, Pentagon ( ABD Savunma Bakanlığı ), CIA’dan direkt olarak direktif alması, Türkiye, İsrail, Suudi Arabistan ve Katar ile eşgüdüm içinde çalışmasına kararı verildi.

Yeni oluşuma verilen görevler çok açık. Suriye’de Esad sonrası geçiş dönemi için geniş tabanlı platform olmak ve Esad’ı devirmek için plan yapmak. Amaçları arasında görüşmeler yolu ile çözüm aramak ve akan kanın durdurulmasını sağlamak yoktur.

Suriye Ulusal Koalisyonu kendine lider olarak ABD’de eğitim almış ( Indiana Üniversitesi ) komünist bir Hıristiyan olan George Subra’yı seçti. ABD seçtirdi dersek belki daha doğru olur!

Sevgili okurlar görüyor musunuz kimin eli kimin cebinde belli değil. Suriye’de Allahu Ekber nidası ile Müslüman boğazı kesen ve Müslümanları infaz eden El Kaide militanı “ Baba, oğul ve kutsal ruh “ üçlemesi ile öne çıkan Hıristiyan George Subra’dan emir olacak, koordinasyonu ise Müslüman olduğu iddiasında bulunan Türkiye’deki AKP yönetimiyle ve İsrail Başbakan’ı Binyamin Netanyahu ile yapacaktır.

Erdoğan’ın çocukları ve akıl yaşı çocuk düzeyinde olan büyükleri kandırmak için görünürde kavga eder gibi gözüktüğü aslında iliklerine kadar işbirliği içinde olduğu İsrail geçtiğimiz Çarşamba günü Gazze’de korunmasız halka karşı hava operasyonları başlatmıştır. Bu operasyonlar şimdilik 10’larca insanın ölmesine neden olmuştur. Netanyahu yaptığı açıklamada “ Bu daha başlangıç “ diyor.

İşte Atatürk bunun için çok büyük! Eğer din inanç ve itikat düzeyinden siyasetin ve ticaretin bir aracı olması seviyesine indirilirse buradan ne ahlak, ne şeref ne haysiyet çıkar. Çıksa çıksa emperyalist işbirlikçiliği çıkar.

Böyle Müslümanlara söylenebilecek tek söz; Allah akıl ve fikir ihsan eylesin ve doğru yoldan ayırmasın.

Saygılar sunarım.

İLK KURŞUN

Barış Doster: Kaç Paraya ve Kaç Parçaya Bölüyorlar?


Eş başkanın hariciye vekilinin “komşularla sıfır sorun” politikası çöktü. Küresel diplomasinin koridorlarında ise alay konusu olmayı sürdürüyor. Çünkü sayesinde Azerbaycan ve KKTC dahil, sorun yaşamadığımız ya da sorunları artırmadığımız komşu kalmadı. Suriye, İran, Rusya, Irak’la ilişkiler gerginleşti. Malatya’nın Kürecik ilçesine yerleştirilen ve kumanda düğmesi ABD’nin elinde olan füze kalkanı radarının İran’a karşı İsrail’i korumak için oraya konduğu defalarca kanıtlandı. ABD adına bölgeye “demokrasi, insan hakları, özgürlük” ihraç etmede öylesine ileri gidildi ki, bir ara “Suriye bizim iç meselemizdir” deyiverdi eş başkan.

Anımsanacak olursa, eş başkanın ilham kaynaklarından olan Adnan Menderes de (diğeri Turgut Özal idi) ABD istediği için Irak’a müdahale etmeyi düşünmüştü. “Küçük Amerika” sürecinden büyük Türkiye çıkarmaya yeltenmişti. Ama olmadı, olduramadı. Fena halde yanıldı. Türkiye büyümedi. Önce küçük düştü, şimdi de küçülme tehdidi yaşıyor. Küçük Amerika sürecinden küçülme çıktı.

Manzaraya bakınız. İsrail büyürken, Irak’taki işgali destekleyen, Suriye’ye emperyalizm adına müdahale etmek isteyen, İslam coğrafyasını parçalama projesi olan Büyük Ortadoğu Projesi’nde (BOP) eş başkanlık yapan Türkiye küçülüyor. Sözde muhafazakâr, mukaddesatçı, maneviyatçı, mümin, mütedeyyin, Siyonizm karşıtı kadroların yönetiminde parçalanıyor. Bir zamanlar Cuma namazı çıkışlarında İsrail bayrağı yakanların, Filistin’deki şehitler için gıyabi cenaze namazı kılanların, “Laik devlet yıkılacak elbet”, “Kahrolsun Kemalist diktatörlük”, “Kanımız aksa da zafer İslam’ın”, “Müslümanlar kardeştir”, “İslam’a uzanan eller kırılsın” diye slogan atanların döneminde bölünüyor.

“Dinler arası diyalog” derken, “Medeniyetler ittifakı” derken, Mehmetçik Afganistan’da ABD askeri için, onun yerine, onun adına ölüyor. Eş başkan, Irak’taki işgalci ABD askerlerinin ülkelerine sağ salim dönmeleri için dua ederken, Kuzey Irak’tan ülkemize sarkan bölücü terör Mehmetçikleri şehit ediyor. Bir zamanların iman, ihsan, ihlas sahibi mücahitleri ise önce gömlek değiştirmenin, sonra da iş değiştirip müteahhit olmanın tadını çıkarıyorlar. Ve emperyalizmin her türlü talebine müsait hale geliyorlar. Ve bu müteahhitlik, beraberinde taşeronluğu da getiriyor. Her türlü emperyalist projeye gönüllü olmalarını sağlıyor eski mücahitlerin. Öyle ki, Suriye için “insani koridor”, “uçuşa yasak bölge”, “tampon bölge”, “güvenlik koridoru” vb. tüm seçenekleri Türkiye öneriyor. İlk önce Türkiye öne atlıyor, rol istiyor. Bir zamanlar ticari ilişkilerin hızla geliştiği, vizelerin kaldırıldığı, sınır geçişlerinin kolaylaştırıldığı, ortak bakanlar kurulu toplantılarının yapıldığı Suriye ile ilişkiler en alt düzeye iniyor. Çünkü emperyalizm bunu istiyor. Çünkü taşeronluk bunu gerektiriyor. ABD örtülü operasyonlarla, karanlık savaş hileleriyle, psikolojik harp yöntemleriyle, algı yönetimiyle, toplum mühendisliğiyle, beşinci kol faaliyetleriyle, asimetrik savaşla Suriye’ye çullanırken, Türkiye’ye daha ağır ve kanlı görevler yüklüyor. Suriyeli teröristlere sahip çıkmasını, topraklarını açmasını, para ve silah vermesini istiyor.

Bu politika Türkiye’nin ekonomisini olumsuz etkiliyor. Enerji tedarikinde güçlükler yaratıyor. Çünkü doğalgazda ve petrolde en çok ithalat yaptığımız iki ülkeyle, Rusya ve İran’la ilişkilerimizi geriyor. Türkiye, enerji temininde alternatif enerji kaynaklarından, yeni ve yenilenebilir enerji kaynaklarından yeterince yararlanamadığı için, enerji bağımlılığı, dış ticaret açığı yaratıyor. Cari açık artıyor. Tarımsal üretimi, verimliliği, tarıma dayalı sanayiyi zaten gözden çıkaran, toprak reformunu çoktan unutan, bütüncül kalkınmayı ağzına bile almayan Türkiye, izlediği dış politikayla ekonomisini de baltalıyor.

Kimi Arap ülkelerinin, birbirinden bağımsız hareket eden Suriyeli muhalifleri bir türlü birleştirememesi, sonuçta onları birleştirenin yine ABD olması, hem Araplar arasındaki birliğin ne kadar zayıf olduğunu hem de Suriyeli muhaliflerin kimden destek aldığını bir kez daha gösteriyor. Keza ABD’nin dış politikadaki araçlarından biri olan Arap Birliği’nin hiç itibarının olmadığı da görülüyor. Rusya’nın Suriye Ulusal Konseyi temsilcileriyle görüşerek bilinen görüşlerini yinelemesi ise Suriyeli muhaliflerin Moskova’ya rağmen başarıya ulaşamayacaklarını anladıklarını kanıtlıyor. Bu dönemde Irak başbakanı Nuri el Maliki, İran üzerinden Suriye yönetimiyle yakınlaşıyor. Türkiye’den ise uzaklaşıyor. Türkiye’yi ülkesinin içişlerine karışmakla, Irak’ta Iyad Allavi’nin başını çektiği ittifaka destek olmakla suçluyor. Yaşananlar, Arapların, Arap birliğine gerçek anlamda kimlik kazandıran Cemal Abdül Nasır gibi bir lider çıkaramadıklarını gösterirken, Batı’nın AKP’yi ve Türkiye’yi Arap Baharı’na model olarak sunma çabası da işe yaramıyor.

Bu süreçte ABD, Avrupa’dan da umduğu desteği alamıyor. Almanya, İngiltere ve Fransa ayrı telden çalıyorlar. Ekonomik olarak Avrupa’nın en güçlüsü olan, krizden diğerlerine oranla daha az etkilenen Almanya, İran ve Suriye konusunda ABD’ye mesafeli duruyor. Dahası Rusya ve Çin ile hızla yakınlaşıyor. Adeta bir “Ost politik” yani Doğu politikası izliyor. Avrupa’nın 3 büyükleri arasında ABD’ye en yakın güç olan, İsrail’le birlikte ABD’nin iki stratejik ortağından biri olarak bilinen İngiltere politik olarak fazla öne çıkmıyor. Her zaman olduğu gibi ABD politikalarının Avrupa’daki sözcülüğünü yapıyor. Fransa ise AB’nin etkisizleşmesine koşut olarak Akdeniz Birliği projesi ile yeni bir çıkış ve nüfuz sahası arıyor. Füze savunma sistemi konusunda ABD ile anlaşmazlık yaşayan Rusya ise kendi güvenliği için belli bölgelere füzeler yerleştiriyor. Kaliningrad kentinde bulunan füze radarlarını aktif hale getiriyor. Erivan’daki üssü alarmdayken, Karadeniz donanması savaş pozisyonu alıyor. Bir anlamda ABD’nin kendisini bu kadar çevrelemesine, Akdeniz’e çıkmasını engelleyecek adımlar atmasına sessiz kalmayacağını gösteriyor.

ABD’nin Asya’da da gerilediği gözleniyor. Pakistan’la ilişkileri eskisi gibi sıcak değil. 11 Eylül 2001 saldırılarından sonra Afganistan’ı işgal ederken, Taliban’ı ezeceğini söyleyen ABD’nin, şimdilerde Taliban’ı muhatap aldığı, onunla müzakerelere başladığı görülüyor. Hatta resmi görüşmelere başlanması için, ABD’nin Taliban’a Katar’da büro açmasını önerdiğini yazıyor gazeteler. Ve Türkiye bu Katar’la birlikte, Suudi Arabistan’la birlikte Suriye’ye insan hakları, özgürlük ve demokrasi götürmeye çalışıyor.

İnsan sormadan edemiyor. Acaba emperyalizmin işbirlikçileri, uzantıları, taşeronları, uyduları, maşaları ülkemizi kaç paraya ve kaç parçaya bölüyorlar?

İLK KURŞUN

Necati Doğru: Savaş sınırdan içeri girdi!


Biz savaşa girmeden, savaş bize girdi. Dün de Suriye sınırında Türkiye topraklarına 16 bomba daha atıldı.
Bunun böyle olacağını kendisi aslında bir ekonomi profesörü olan Hurşit Güneş, 2 ay önce “ipatlı-kanıtlı” haber vermişti.

Ve azar işitmişti.

“Sen zabıta mısın?

Diye paylamışlardı..

Biliyorsunuz, Hurşit Güneş, muhalefet partisi (CHP) milletvekilidir. Bence bütün milletvekillerinden beklediğimiz “örnek olması bir araştırma yapmış, bulduklarını halka açıklamış, toplumu bilgilendirmişti.

gereken”

Xxx

Dış basın yazıyordu.

Başbakan gizliyordu.

Dışişleri Bakanı saklıyordu.

İktidar milletvekilleri duymuyordu.

Hurşit Güneş, Milletvekili olmanın gereği olarak Hatay’a gitti. Suriye’den Esad rejiminden kaçan sığınmacıların yerleştirildiği söylenen Apaydın Kampı’nın “niçin sınıra çok yakın adeta bitişik kurulduğu” sorusunu sorarak araştırmaya başladı.

Suriyeli komşularımız.

Ülkelerinden kaçıyorlar.

Belli ki zordalar.

Acı içindeler.

Onlara destek insanlık borcudur fakat bu kamp niçin sınıra 3 kilometre mesafede kuruldu. Bu kamp; “Esad rejimine karşı silahlı başkaldırı yapan Özgür Süriye Ordusu’nun komutanı Riyad El Esad’ın, Suriye Ordusu’undan kaçmış 30’dan fazla generalin karargahı olarak mı kullanılıyor?” diye sordu.

Milletvekili kampa girmek istedi.

Yasaktır dediler. Sokmadılar.

Xxx

Bir milletvekili Suriye’den kaçan acılar içindeki komşu ülke insanlarının kaldığı kampa sokulmuyor, bizzat Başbakan tarafından “Sen zabıta mısın?” diye azarlanıp paylanıyordu.

Anlaşıldı ki, burası kamp değil.

Karargah gibi kullanılıyor.

Esad’ı silahla devirmek isteyenler gündüz Suriye topraklarına geçip savaşıyor, gece dinlenmek, yaralarını sarmak ve güven içinde uyumak için Türkiye’deki kampa geliyorlardı.

Bütün dünya öğrendi.

Türkiye silahlı isyancıları koruyup, kolluyor, destekleyip, silahlandırıyordu.

Türkiye taraf oldu.

Xxx

Türkiye, Suriye’deki acıları dindirebilmek için “Hem Esad, hem Müslüman Kardeşler, hem muhalefet, hem Rusya, hem ABD ile konuşabilen ve bunların hepsinin kulak verebileceği bir arabulucu” olacakken, kimsenin ciddiye almayacağı bir taraf haline sokuldu. Katar’da yapılan son “Suriye’nin dostları toplantısında” Türkiye’nin adı sanı geçmedi.

Ve savaş geldi içeri girdi

Türkiye bombalanıyor.

Dün de 16 bomba atıldı.

Bu bombaları Suriye savaş uçakları ve helikopterleri atıyorsa Türkiye savaş uçakları neden Suriye uçaklarının sınıra bu kadar yaklaşmasına izin veriyorlar?

Anlamak zor.

Türkiye’ye bomba yağıyor.

Türk Ordusu ciddiye almıyor.

Burada bir yalan mı var?

Bombaları Esad’a bağlı Suriye Ordusu’nun uçakları değil de onlara karşı savaşan muhalifler mi atıyor?

Bilmek zor.

Xxx

Milletvekili Hurşit Güneş, yeni bir dikkatli çalışmasını toplumun bilgisine sundu: Cumhuriyet tarihi boyunca “örtülü ödenekten yapılan en büyük harcama” son 9 ayda yapılmıştı.

870 milyon TL.

Yüksek bir harcama.

Bir çok bakanlık bütçesinden fazla olan bu para nereye harcanmıştı.

Örtülü ödenek gizlidir.

Ulusal güvenlik için harcanır.

Açıklanmaz.

Ama harcama çok yüksekti ve milletvekili haklı olarak; “bu parayla silah alınıp Suriyeli muhaliflere mi verildi” diye soruyordu.

Bilgi veren yok.

Sözcü

Erdoğan kendini Halife sanıyor


Esad ikinci kısmı yayınlanan röportajında "Bölgede laikliğin son kalesiyiz" dedi.

Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad, Russia Today’e verdiği röportajında “Erdoğan kendisini Osmanlı’nın yeni sultanı sanıyor. Halife olduğuna yürekten inanıyor” dedi.

Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad Russia Today televizyonuna uzun bir röportaj verdi. Ülkedeki durum, yönetimin izlediği politikalar, bölge ülkeleri ve Batı’yla ilişkiler gibi pek çok soruya yanıt veren Esad, Suriye’nin bir iç savaş yaşamadığını, terörizmle mücadele ettiğini ifade etti. Türkiye’ye ve Başbakan Erdoğan’a ilişkin de çarpıcı değerlendirmeler yapan Esad’ın Russia Today’de yayınlanan röportajının geniş özeti şu şekilde:

“Bu bir iç savaş değil, terörizmle savaşıyoruz”

Russia Today (RT): Bundan bir yıl önce bu kadar süre dayanamayacağınızı düşünen çok insan vardı. Şimdi sizinle tadilattan geçmiş başkanlık sarayında oturmuş, bu röportajı kaydediyoruz. Şu anda düşmanının tam olarak kim?

Beşar Esad (BE): Benim düşmanın terörizm ve Suriye’deki istikrarsızlık. Suriye’deki düşmanımız bu. Bu halkla ya da kişilerle ilgili bir şey değil. Mesele benim gitmem ya da kalmam da değil. Mesele ülkenin güvende olup olmadığı… Suriye’de savaştığımız düşman işte bu.

RT: Sanırım kastettiğiniz artık sizin hedef olmadığınız, Suriye’nin hedef olduğu…

BE: Hiçbir zaman ben hedef ya da sorun olmadım. Batı düşmanlar yaratıyor. Geçmişte bu komünizmdi, sonra İslam oldu ya da başka bir nedenle Saddam Hüseyin oldu. Şimdi Beşar’da temsil edilen yeni bir düşman yaratmak istiyorlar. Bu nedenle sorunun Başkan olduğunu, gitmesi gerektiğini söylüyorlar. Bu nedenle gerçek soruna odaklanmamız, ne dediklerini dinlemekle vakit kaybetmememiz gerekiyor.

“Ben Süpermen değilim ki herkes bana karşıyken ayakta kalayım”

Beşar Esad dünyanın ve Suriye halkının çoğunluğunun kendisine karşı olduğu iddialarına ise şöyle yanıt verdi:

“Eğer bütün dünya ya da diyelim ki kendi halkınız da dahil dünyanın büyük bir kısmı size karşı. Peki siz Süpermen misiniz? Siz sadece bir insansınız. Bu mantıklı bile değil. Mesele halkla barışmak değil; mesele Suriyelilerin kendi arasında barışması da değil. Bu bir iç savaş değil çünkü. Mevzu terörizmle ve Suriye’yi istikrarsızlaştıran teröristlere yurtdışından gelen destekle ilgili. Bizim savaşımız bu.”

“Teröristlere yurtdışından görülmemiş bir destek veriliyor”

RT: Yıllardır güçlü Suriye ordusu, önemli ve kuvvetli Suriye istihbarat teşkilatı hakkında hikayeler dinledik, ama sonra gördük ki devlet güçleri halkın beklediği gibi düşmanı yenemiyor. Terör saldırılarının neredeyse her gün Şam’ın göbeğinde bile gerçekleştiğini de gördük. Suriye ordusu ve Suriye istihbarat teşkilatının gücü hakkında söylenenlerin hepsi birer efsane miydi?

BE: Genellikle, normal şartlar altında ordunuz ve istihbarat teşkilatlarınız dış düşmana odaklanır, ama biz terörizm gibi bir iç düşmanla savaşıyoruz, çünkü toplum en azından teröristlere yataklık etmemek konusunda bize yardımcı oluyor. Bu durumda, bu yeni tip bir savaş; Suriyeli ya da yabancı taşeronlar eliyle sürdürülen terörizm… Bu yeni türde bir savaş ve ilk kez bununla karşılaşıyoruz. Geleneksel ya da düzenli ordu için bu daha zor. İkincisi bu teröristlere yurtdışından her açıdan, silah, para ve siyasi olarak, görülmemiş bir destek veriliyor. Bunun çetin bir savaş olacağını beklemek durumundasınız. Suriye gibi küçük bir ülkenin bizimle taşeronları eliyle savaşan onca ülkeyi birkaç gün ya da hafta içinde yenmesini bekleyemezsiniz.

“Dışarıdan gelen destek kesildiği takdirde savaşı birkaç haftada bitiririz”

RT: Altyapı ve ekonomi mahvolmuş durumda. Sanki Suriye çok kısa bir süre içinde çökecek gibi görünüyor ve zaman aleyhinize çalışıyor. Size göre düşmanı yenilgiye uğratmak için ne kadar vakte ihtiyacınız var?

BE: Bu soruya yanıt verilemez çünkü hiç kimse dünyanın farklı yerlerinden, özellikle de Ortadoğu’dan ve İslam dünyasından gelen yabancı savaşçıların ülkeye sokulmasının durdurulacağını söyleyemez. Hiç kimse ne zaman bu teröristlere silah yollamaktan vazgeçeceklerini de söyleyemez. Eğer bunlardan vazgeçerlerse o zaman size yanıt verebilirim; birkaç hafta içinde her şeyi bitirebiliriz. Bu büyük bir sorun değil. Ancak teröristlerin, silahların, lojistik desteğin ve diğer her şeyin ülkeye yollanmasına devam edildiği sürece bu uzun dönemli bir savaş olacaktır.

“Terörislerin ve silahların ülkeye sokulmasını en çok Türkiye destekliyor”

RT: 4 bin kilometrelik gevşek biçimde denetlenebilen sınırlarınız düşünüldüğünde düşmanınızın her zaman Ürdün ya da Türkiye’den sınırı geçebileceğini, yeniden silahlandırılabileceğini, tıbbi yardım alıp geri gelebileceğini de söyleyebiliriz!

BE: Dünyada hiçbir ülke sınırlarını tamamen kapatamaz. Bazen bundan bahsediyorlar ki bu doğru değil; ABD bile örneğin Meksika’yla olan sınırını tamamen kontrol edemiyor. Aynısı büyük bir ülke olan Rusya için de söylenebilir. Yani hiçbir ülke sınırına mühür vuramaz. Komşularınızla daha iyi ilişkileriniz olduğu sürece durumu daha iyi kontrol edebilirsiniz ve bu şu anda en azın Türkiye’yle bizim aramızda olmayan bir şey. Türkiye teröristlerin ve silahların ülkeye sokulmasına diğer tüm ülkelerden fazla destek oluyor.

“Çatışma halklar arasında değil, çatışma Türk hükümetiyle”

RT: Bir şey söyleyebilir miyim? Kısa süre önce Türkiye’deydim ve oradaki insanlar gerçekten Suriye’yle Türkiye arasında bir savaş çıkmasından endişeli. Türkiye’yle bir savaşın gerçekçi bir senaryo olduğunu düşünüyor musunuz?

BE: Mantıken, iki nedenle, hayır… Savaş kamuoyu desteği gerektirir ve Türk halkının çoğunluğu böyle bir savaş istemiyor. Bu nedenle aklı başında hiçbir yöneticinin halkının iradesine karşı gelmeyi düşüneceğini sanmıyorum. Aynısı Suriye için de geçerli. Çatışma ya da farklılık Türk halkıyla Suriye halkı arasında değil, bu hükümetle ve yetkililerle ilgili; bizim siyasetçilerimizle onların siyasetçileri arasında bir farklılık var. Bu nedenle Türkiye ile Suriye arasında ufukta bir savaş görmüyorum.

RT: Erdoğan’la en son ne zaman konuştunuz ve bu konuşma nasıl sonuçlandı?

BE: Mayıs 2011’de, seçimleri kazandıktan sonra.

RT: Yani sadece onu tebrik ettiniz ve bu sondu.

BE: Evet ve bu son görüşmemizdi.

"Türkiye’yi kimin bombaladığını anlamak için araştırmak gerekir, ama Türkiye buna yanaşmıyor"

RT: Türkiye’yi kim bombalıyor? Devlet güçleri mi, isyancılar mı?

BE: Buna yanıt verebilmek için iki ordu arasında ortak bir komite oluşturmanız ve sınırda kimin kimi bombaladığını araştırmanız gerekir. Zira sınırda havan toplarına sahip bir sürü terörist var ve onlar da bunu yapabilirler. Oraya gitmeniz ve bombayı orada incelemeniz gerekir ki bu yapılmadı. Biz Türk hükümetine böyle bir komite oluşturulması çağrısı yaptık, ancak onlar bizi reddetti. Dolayısıyla soruya bir yanıtımız yok. Ancak bu teröristler sınırlarınızda olduğu sürece onları bu tür işler yapmaktan men edemezsiniz. Suriye ordusuna Türk topraklarını bombalamak gibi bir emir kesinlikle verilmemiştir, çünkü bizim bunda hiçbir çıkarımız yok ve Türkiye halkına karşı bir düşmanlığımız da yok. Biz onları kardeş olarak görüyoruz, neden böyle bir şey yapalım? Tabi bu yanlışlıkla yapılmadıysa… Ama bunu öğrenmek için de araştırmak gerekir.

RT: Bombalamanın yanlışlıkla ordu tarafından yapılmış olabileceğini kabul ediyor musunuz?

BE: Bu olabilir. Bu bir ihtimaldir ve her savaşta hatalar olur. Afganistan’da sürekli olarak dost ateşiyle öldürülen askerlerden söz edildiğini biliyorsunuz. Bu her savaşta olabilir. Ancak bu soruya “evet” yanıtı veremeyiz.

“Erdoğan kendisini Osmanlı sultanı yerine koyuyor”

RT: Dost bir ülke olarak adlandırdığınız Türkiye neden muhalefetin köprübaşı haline geldi?

BE: Doğrusunu söylemek gerekirse bu duruma gelen Türkiye değil, Erdoğan’ın hükümeti. Türk halkının Suriye halkıyla iyi ilişkileri var. Erdoğan, bölgede ve özellikle de Suriye’de Müslüman Kardeşler iktidarı alırsa kendi siyasi geleceğini garanti altına alacağını düşünüyor. Bu bir neden… Diğer neden, onun kişisel olarak kendisini Osmanlı’nın yeni sultanı sanması ve bölgeyi Osmanlı İmparatorluğu zamanında olduğu gibi kontrol edebileceğini düşünmesi. O, halife olduğuna yürekten inanıyor. Politikalarını sıfır sorundan sıfır dosta doğru değiştirmesinin iki temel sebebi bunlar.

“Hayır dememiz gerektiğinde hayır diyebildiğimiz için hedefteyiz”

RT: Suudi Arabistan ve Katar neden sizin istifanız konusunda bu kadar istekli ve istikrarsız bir Ortadoğu bu gündemin neresinde duruyor?

BE: Dürüst olmak gerekirse ben onlar adına buna bir cevap veremem. Bu soruyu onların cevaplaması gerekir, ama Suriye ile Arap dünyasındaki, bölgedeki ya da Batı’daki diğer pek çok ülke arasındaki esas sorunun bizim hayır dememiz gerektiğinde hayır diyebilmemiz olduğunu söyleyebilirim. Bazı ülkeler Suriye’yi emirle, parayla, petrodolarla denetleyebileceklerini sanıyorlar, ama bu imkansız. İşte sorun bu… Belki de bir rol üstlenmek istiyorlar. Bizim bir rol oynamalarıyla, bunu hak edip etmedikleriyle, bir derdimiz olmaz. İstedikleri rolü oynayabilirler, ama bu bizim çıkarlarımız hilafına olamaz.

“İstikrar istediğimiz için İran’la iyi ilişkileri sürdürmeye ihtiyacımız var”

RT: Yakın bir müttefikiniz olan İran da ekonomik yaptırımlarla ve askeri işgal tehdidiyle yüz yüze. İran’la ilişkilerinizi kesmek karşılığında ülkenizde barış sağlama seçeneği size sunulsa, bunu yapar mısınız?

BE: Bunun gibi seçeneklerle karşı karşıya değiliz, çünkü 1979’dan bugüne İran’la iyi ilişkilerimiz oldu ve ilişkilerimiz her geçen gün daha da iyiye gidiyor. Ancak aynı zamanda barışa doğru da yol alıyoruz. Bir barış süreci ve barış müzakereleri yürütülüyor. İran barışa karşı bir faktör olmadı. Dolayısıyla eğer barış istiyorsak İran’la iyi ilişkiler kurmamamız gerektiği görüşü Batı tarafından ortaya atılan bir aldatmaca. Bu ikisi arasında hiçbir ilişki yok; bunlar tamamen ayrı konular. İran Suriye’yi destekledi, bizim davamızı destekledi; işgal altındaki toprakların davasını destekledi ve biz de onların davasını destekledik. Bu gayet basit. İran bölgede çok önemli bir ülke… Eğer istikrar arıyorsak, İran’la iyi ilişkiler kurmamız gerekir. Hem istikrardan bahsedip hem de İran’la, Türkiye’yle ve komşularınızla vesaire kötü ilişkiler içinde olamazsınız. Bu kadar açık.

“Batı istihbaratı muhaliflere bölgedeki taşeronları üzerinden destek veriyor”

RT: Batılı istihbarat teşkilatlarının Suriye’deki isyancılara finansman sağladığı konusunda bir bilginiz var mı?

BE: Hayır, şu ana kadar teröristlere, büyük ölçüde Türkiye ve bazen de Lübnan üzerinden yapabilme desteği sağladıklarını biliyoruz. Ancak Batılı değil, bölgesel istihbarat teşkilatlarının çok aktif, Batılılardan daha aktif olduğunu biliyoruz. Onlar ise Batılı istihbarat teşkilatlarının yönlendirmesiyle çalışıyorlar.

"El Kaide İslam Emirliği peşinde"

RT: Suriye’de El Kaide’nin şu ana kadar oynadığı rol nedir? İsyancıların koalisyon güçlerini onlar mı kontrol ediyor?

BE: Hayır, böyle bir denetimin peşinde olduklarını sanmıyorum. Onlar bombalı eylemlerle, suikastlerle, intihar saldırılarıyla ve bunun gibi halkı umutsuzluğa itecek ve onları bir gerçeklik olarak kabul etmelerine neden olacak eylemlerle kendi krallıklarını, onların deyişiyle emirliklerini, yaratmanın peşinde. Adım adım nihai amaçlarına, yani kendi ideolojilerini dünyaya pazarlayabilecekleri Suriye İslam Emirliği’ne doğru ilerlemeye çalışıyorlar.

“Ben kukla değilim. Suriye’de doğdum, Suriye’de yaşadım, Suriye’de öleceğim”

RT: (…) Eğer ayrılmak zorunda kalırsanız, nereye gidersiniz?

BE: Suriye’ye… Suriye’den Suriye’ye giderim. Bizim yaşayabileceğimiz tek yer burası. Ben bir kukla değilim. Ben Batı’nın ürünü değilim; Batı’ya ya da başka bir ülkeye gitmem için beni onlar var etmedi. Ben bir Suriyeliyim. Burada var oldum, burada yaşamak zorundayım ve burada öleceğim.

“İşgal girişimi bütün dünyada dengeleri yerinden oynatır”

RT: Bir yabancı işgalinin elinin kulağında düşünüyor musunuz?

BE: Eğer gerçekleşirse böyle bir işgalin bedeli dünyanın kaldırabileceğinden çok fazla olur, çünkü Suriye’de bir sorun varsa, ki biz bölgede laiklik, istikrar ve bir arada yaşamanın son kalesiyiz, bu Atlantik’ten Pasifik’e kadar yansımaları olacak bir domino etkisini tetikler. Batı’nın bu yönde gideceğini sanmıyorum. Ama giderlerse hiç kimse bir sonraki gelişmenin ne olacağını bilemez

ÖZGÜR SURİYE ORDUSU ESEDİ CAN EVİNDEN VURUYOR


İRAN ANALİZ / Özgür Suriye Ordusuna bağlı sahil bölgesindeki direniş güçlerinin Esed çetelerine vurduğu darbeler şiddetini artırarak devam ediyor. Beşşar Esed dikta rejiminin belkemiğini oluşturan, devlet kurum ve kuruluşlarını 1970’den bu yana sömüren kesimlerin yoğun bulunduğu Lazkiye ve civarında direniş güçlerinin inanılmaz başarılar elde ettiğine dikkat çekiliyor. Askeri karargahlar, üsler, şebbihalara ait merkezler ve kontrol noktalarını birer birer ele geçiren direniş güçlerinin buralardan elde ettikleri silahları düşmana karşı ölümcül bir şekilde kullandığı bilgisi veriliyor.

Başlarında korgeneral, tuğgeneral ve tümgeneraller ile çeşitli rütbelerdeki profesyonel askerlerin bulunduğu irili ufaklı onlarca tugay ve direniş hareketi güçlü yapılar oluşturuyor. Lazkiye ve civarında Ahrarus Sahil Tugayları bünyesinde bir araya gelen, askeri devrim meclisleri ile idari yapılanmalarını tamamlayıp kurtarılmış bölgeler oluşturan silahlı Suriye devrimi Esed rejimine büyük darbeler vuruyor. Rejime sadık Nusayri azınlığın bulunduğu bu bölge halkının askeriye, diplomasi, bürokrasi ve devletin birçok kurumunda kadrolaştığı biliniyor.

Suriye genelinde korkunç katliamlar işleyen pilotlar, askeri, istihbarat yetkilileri ve eli kanlı paramiliter Şebbiha güçlerinin bu bölgelerden geldiğine dikkat çekiliyor. Bu sebeple silahlı direnişin hiç beklenmediği veya zayıf olacağı yönünde rejimin yaptığı tahminlerim tam tersi bir durum yaşanıyor.

Askeri Devrim Meclisleri Ortak Komutanlığı üyesi özel kuvvetlerden Tuğgeneral Hüseyin Kulliyeh ellerindeki çeşitli silahlarla direnişçileri eğittiğini söylüyor. Eğitimlerini ve askeri yeteneklerini geliştirdiği savaşçıların daha düzenli ve tertipli olduğunu belirtiyor.

İran’ın Suriye Krizindeki Tutumu


Orta Doğu’da 2011 yılında ortaya çıkan Arap uyanışı sürecindeki halk hareketleri kısa süre içinde Suriye’yi de etkilemiş, bu ülkedeki Baas rejimini tehdit etmeye başlamıştır. Esed iktidarı, halkın demokratik hak ve özgürlüklerin genişletilmesi yönündeki reform taleplerini dikkate almamış, kitlesel gösterileri şiddete başvurarak durdurmayı tercih etmiştir.

Esed rejimi ilk etapta sivil nitelikli başlayan daha sonra ise silahlı ayaklanmaya dönüşen muhalefet hareketine karşı mukavemetini hala korumaktadır. Rejim bu mücadelesinde en büyük desteği İran’dan almaktadır. Orta Doğu’daki statükoya karşı çıktığını dile getiren ve “İslami uyanış” addettiği Arap uyanışı sürecini destekleyen İran, Suriye’deki krizde farklı bir tutum geliştirmiş, statükonun sürdürülmesine destek olmuştur.

Suriye krizi, İran’ın ideolojik, stratejik ve jeopolitik kazanç sağladığı Arap uyanışının çehresini değiştirmiştir. İran için hayati önem arz eden Esed rejiminin geleceği, İran’ın bölgesel nüfuzunu ve sürdürdüğü siyaseti derinden etkileyebilecek önemdedir. Suriye’deki rejimin değişmesi ile birlikte İran’ın etki alanının Filistin’den başlayıp, Lübnan ve Irak’a kadar gerileyeceği öngörülmektedir.

İran’ın Suriye Politikası

İran’ın dış politika ufkuna tarihi tecrübeleri ile dini ve ideolojik değerleri yön vermektedir. İki dünya savaşında yaşadığı Rus ve İngiliz işgalleri İran’ın tarihi hafızasına ve dış politika vizyonuna tesir etmiştir.(1) 1979 Devrimi’nden sonra ise İran dış politikasında mezhep faktörünün öne çıktığı, Şiiliğin İranlı karar mercilerinin bakış açısını etkilediği gözlemlenmiştir. Nitekim devrimle iktidara gelen yeni rejim kendini bütün Müslüman halkların savunucusu ve koruyucusu olarak tanımlamış, nüfuz alanını genişletmek maksadıyla “rejim ihracı” politikası takip etmiştir. İran dış politikasında Fars milliyetçiliğinin de oldukça güçlü olduğu belirtilmelidir.(2) İran devlet aklını belirgin olmasa da büyük ölçüde bu milliyetçi duruş belirlemektedir. Dolayısıyla İran dış politikasında; işgal sendromu, Şiilik ve Fars milliyetçiliği birlikte değerlendirilmelidir.

Suriye, İran’ın Orta Doğu politikasında merkezi bir konuma sahiptir. Bu merkezi konumun izahı için iki ülke arasındaki tarihi, ideolojik ve stratejik temeller incelenmelidir.

Tarihi açıdan değerlendirildiğinde Suriye’de 1970’de iktidara gelen Hafız Esed’le Humeyni arasındaki irtibatın devrimden önce tesis edildiği fark edilmektedir. Şah rejimi karşıtlarını ve sürgünde Humeyni’yi destekleyen Hafız Esed, 1979 Devriminden sonra Tahran’la yakınlaşmaya başlamıştır. 1980-88 İran-Irak savaşında Suriye diğer Arap ülkelerinden farklı hareket ederek İran’ı desteklemiş, 1982 Hama katliamında ise Tahran, Esed rejimini dolaylı olarak müdafaa etmiştir. Hafız Esed iktidarı İran’ın Lübnan’da Hizbullah’ı teşkil etmesine imkân tanımış, Filistinli direnişçi gruplarla irtibatını kolaylaştırmıştır. Süreç içinde askeri boyut da kazanan İran-Suriye ilişkileri istikrarlı bir gelişme trendinin ardından ittifak düzeyine çıkmıştır. 2006’da İran-Suriye arasında ortak savunma ilkesine dayalı bir Ortak Güvenlik Antlaşması imzalanmış, ikili ittifak resmi nitelik kazanmıştır.

İran-Suriye ilişkilerindeki ideolojik temeller Şiilik tutkalı ile açıklanabilir. Ancak iki ülkenin de Şiiliği/Nusayriliği menfaatlerine vasıta olarak kullandığı ifade edilebilir. “Şii hilali’ projesi mezhepsel bir ortak paydada buluşma amacından ziyade İran’ın nüfuz alan tesis etmeye yönelik bir teşebbüsüdür.(3) İran, Şiiliği yayılmacılık hedefiyle kullanırken, Suriye Nusayri azınlığın hâkim olduğu ve çıkar ilişkilerini yönettiği Baas rejimini koruma saikiyle İran’a yaklaşmıştır. Aksi takdirde diğer tüm Arap devletleriyle karşı karşıya kalmak pahasına Şam yönetiminin İran yanlısı bir dış politika izlemesi akılcı olmazdı. İran, Suriye’deki iktidar Nusayri azınlığın denetiminde kaldığı sürece bu ülke ile ittifakını sürdürebilecektir. Baas rejimi de İran’dan aldığı destekle iktidarını Sünni çoğunluğa karşı koruyabilecekti.

İki ülke ilişkilerinin stratejik temelleri Suriye’nin neden İran’ın Orta Doğu stratejisinde merkezi konuma sahip olduğunu açıklamaktadır. İran, bölgesel stratejisini Irak, Lübnan, Suriye ve Körfez Şiilerini kapsayan bir “Şii hilali” projesiyle ikame etmeye çalışmaktadır. İran, Suriye üzerinden Lübnan’a nüfuz etmekte, Hizbullah ve Hamas’la ilişki kurmakta ve böylelikle Körfez’deki ağırlığının yanı sıra Orta Doğu siyasetinin temel meselelerinde de denklemde yer almaya gayret etmektedir.(4) İran savunma stratejisini, caydırıcılık esası üzerinden düşmanın sınırlar dışında karşılanması şeklinde kurmaktadır. Bu stratejide Suriye’nin önemli bir yeri vardır.(5) İran, coğrafi imkânlarını kullandığı Suriye sayesinde İsrail-Filistin ihtilafındaki dinamikleri etkileyerek ve ABD-İsrail’e karşı “direniş hattı” gibi bir söylem inşa ederek kendi rejimini muhafaza etmekte ve bölge halkları nazarında itibar edinmektedir. Baas rejimi de “direniş hattı” söyleminden istifade etmiş, Suriye’nin İsrail’e karşı ön cephede yer aldığını gerekçe göstererek halktaki reform taleplerini uzun süre dizginleyebilmiştir.

İkili ilişkilerin tarihi, ideolojik ve stratejik temelleri göz önünde bulundurularak değerlendirildiğinde İran’ın Suriye krizindeki tutumu anlaşılmaktadır. Esed rejiminin düşmesi ile İran sadece stratejik bir müttefik kaybetmekle kalmayacak, Tahran’ın Hizbullah’la ve Filistinli direnişçi gruplarla bağlantısı zedelenecektir. Suriye’de demokratik hak ve özgürlük hedefiyle gösteriler düzenleyen halk kitleleri bu nedenle İran’ın bölgedeki stratejik çıkarlarını tehdit etmiştir. Gösteri yürüyüşlerinin Esed rejiminin silahlı kuvvete başvurmasıyla silahlı bir ayaklanmaya dönüşmesiyle de Tahran’ın tutumu belirginleşmiş, Baas rejimine doğrudan destek vermeye başlamıştır. İran’ın Suriye politikasının pratikte tek bir hedefi vardır. Bu hedef Suriye’de statükonun korunması ve Esed rejiminin iktidarda kalmasıdır. İran kendisine dost bir rejimin iktidarda kalmasını, böylece bölgedeki stratejik menfaatlerini korumayı hedeflemektedir.

İran’ın Esed Rejimine Verdiği Destek

İran, Nusayri azınlığın iktidarda bulunduğu Suriye’de muhalefet hareketini bastırması için Esed rejimine oldukça güçlü bir destek vermektedir. İran’ın Esed rejimine verdiği destek; siyasi, askeri ve ekonomik destek olmak üzere üç grupta değerlendirilebilir.

İran’ın Esed rejimine sağladığı siyasi destek; diğer ülkelerin Suriye’nin iç işlerine karışmasını önlemek; Suriye’ye dış müdaha¬leyi engellemek ve Baas rejiminin yalnızlaştırılması girişimlerini boşa çıkarmak üzerine kurulmuştur.(6) İran’ın Suriye sorununun çözümü için bölgesel işbirliği arayışları çerçevesinde sa¬dece birkaç ülkeyi işaret etmesi, İran’ın asıl gayesinin hasımlarını Suriye’den uzak tutmak olduğunu göstermektedir. Ancak İran’ın Suriyeli muhaliflerle problemli ilişkisi sorunun çözümünde aktif rol almasını engellemekte ve bölgesel çözüm arayışlarının dışında tutulmasına neden olmaktadır.

Esed rejimine verilen diplomatik desteğin bir boyutu da Suriye’nin yalnızlaş¬masını önlemek ve rejime bölgesel destek sağlamaktır. İran, bölgedeki etkisini kullanarak diğer müttefiklerini Esed rejimine destek vermeleri için yönlendirmektedir. Bu bağlamda İran’dan sonra Esed rejimine en büyük destek Tahran’ın yönlendirmesiyle Hizbullah ve Irak yönetiminden gelmiştir.(7) Maliki iktidarı Arap Birliği’nin Suriye aleyhine aldığı yaptırım kararlarına itiraz etmekte, yaptırım uygulamalarına riayet etmemektedir. Maliki iktidarı Irak hava sahasını Suriye’ye silah taşıyan İran uçaklarına açmakta Esed rejiminin ayakta kalmasını zımnen desteklemektedir. İran, Suriye’nin Birleşmiş Milletler (BM) Güvenlik Konseyi’nin gündemine alınmasına şiddet¬le karşı çıkmaktadır. Nitekim Güvenlik Konseyi’nde Esed rejimi aleyhine düzenlenen karar tasarılarının Çin ve Rusya tarafından veto edilmesi İran tarafından memnuniyetle karşılanmıştır.

İran, Suriye’ye silah, mühimmat ve teknik teçhizat tedarik etmektedir. İranlı uzmanlar rejim karşıtı gösterilerin ortaya çıkmasından sonra Esed rejimine bağlı güvenlik güçlerine muhaliflerin gösterileri düzenlemek için kullandıkları iletişim sistemlerinin izlenmesine imkân tanıyan teknik yardım sağlamıştır. Bu yardım sayesinde Baas rejimi; internet, cep telefonu ve sosyal medya ağlarını izleyebilmekte, muhalifleri siber dünyada kolaylıkla tespit edebilmektedir. Suriye’deki muhalefet hareketinin kitlesel yürüyüşlerden silahlı isyan hareketine dönüşmesiyle Tahran’ın Esed rejimine sağladığı destek de artmıştır. İran, Suriye’ye silah sistemleri sevk etmiş, Esed iktidarına bağlı gü¬venlik birimlerine teknik destek sağlamış ve Suriye’ye İran Devrim Muhafızlarına bağlı küçük birlikler göndermiştir. İran’ın telkiniyle Hizbullah militanları da Suriye krizine Esed rejimi lehinde müdahil olmuştur.

Esed rejiminin, siyasi krizin yanında hızla ekonomik bir krize doğru sürüklendiği bilinmektedir. İran, ekonomik yaptırımlarla mücadele eden rejimin imdadına yetişmek için yoğun çaba göstermektedir. İranlı diplomatlar, Suriye’deki ekonomik krizin çözümü için Irak’la görüşmekte, çeşitli projeler üzerinde durmaktadır. Bu görüşmelerde İran, Esed rejiminin Irak’ın hava sahasını kullanmasını ve İran-Suriye demir yolu ve kara yolu projeleri için Irak hükümetinden destek talep etmektedir. Enerji temin etme konusunda zor durumda olan Suriye, Türkiye’den elektrik enerjisi almayı bırakarak bu enerjiyi İran’dan temin edeceğini açıklamıştır. Tahran-Şam arasındaki ekonomik işbirliği alanındaki bir diğer gelişme ise iki ülke arasında 2011’de (Aralık) imzalanan ve 2012’de (Nisan) yürürlüğe giren serbest ticaret anlaşmasıdır. Bu anlaşma sayesinde Esed rejimi ekonomik açıdan nispeten rahatlamıştır.

İran, Esed rejiminin akıbetini aynı zamanda kendi rejiminin geleceğiyle ilişkilendirmektedir. Tahran yönetimi, Esed rejimi devrilirse bölgedeki rejim değişiklerinde sıranın İran’daki rejime geleceği yönünde kaygılar taşımaktadır. Bu nedenle İran Esed rejiminin devamı doğrultusunda bölgedeki diğer aktörlerle ilişkilerinin bozulması pahasına irade göstermektedir.

Suriye Krizinin Türkiye-İran İlişkilerine Etkisi

Arap uyanışı sürecinde Türkiye-İran ilişkilerini etkileyen en önemli değişken iki ülkenin Suriye krizinde izlemiş oldukları farklı politikalardır. Türkiye-İran ilişkileri ABD’nin Irak işgali sonrasında belirgin bir gelişme grafiği yakalamış ise de Suriye’deki krizle birlikte iki ülke siyasi rekabet açısından 1990’lı yıllara geri dönmüştür.

Suriye’deki krizde bölge ülkeleri farklı çözüm önerilerini savunan iki gruba ayrılmış, Türkiye ve İran farklı gruplarda yer almıştır. Türkiye; Suriye’de kitlesel gösteri yürüyüşlerinin başladığı dönemde Esed iktidarına reform tavsiyesine bulunmuş, ancak rejimin sivil göstericileri bastırma hedefiyle silahlı kuvvet kullanmasıyla tutum değiştirmiştir. İran ise Suriye’de gösterilen başlamasıyla birlikte harekete geçerek Esed rejimin ayakta kalması yönünde irade göstermiş, bölgedeki diğer Şii unsurları bu istikamette yönlendirmiştir. Türkiye’nin Suriye’deki değişim konusunda İran yönetimini ikna etme girişimi sonuçsuz kalmış, Ankara’nın Esed rejimine karşı tutumunu sertleştirmesiyle iki ülke arasındaki görüş farkı daha net biçimde ortaya çıkmıştır.

Türkiye; Mısır, Tunus ve Libya örneklerinden farklı olarak Suriye krizinde sadece devrim arayışlarında “ilham kaynağı” olmakla kalmayarak süreçte aktif rol almak istemiş bundan dolayı da Suriye politikalarını sürekli revize etmek zorunda kalmıştır. Türkiye’nin Suriye politikasını genel hatları anayasal reformlar için Esed rejimine baskı yapmak, muhalif grupları tek çatı altında toplamak ve uluslararası yaptırım arayışları olarak açıklanabilir. Türkiye’nin Suriye politikasını belirleyen en önemli faktörlerden birisi de demokrasi ve insan haklarıyla ilgili endişeleridir. Türkiye ayrıca İran’ın bölgedeki etki alanını genişleterek bölgede oluşacak bir Şii kuşağına liderlik etmesinden ve mezhep temelli dayanan kutuplaşmalardan endişe duymaktadır.

İran’ın Suriye krizi bağlamında izlediği politikalar Türkiye ile ilişkilerin kötüleşmesinden endişe duymadığını göstermektedir. İran, Suriye konusunda Ankara’yı ABD ve Batı ile işbirliği yapmakla suçlamakta, Türkiye’nin Suriye’nin iç işlerine müdahale ettiğini iddia etmektedir. Tahran’a göre Ankara; ABD ve Türkiye ile iyi ilişkileri olan Arap ülkelerinin desteğini alarak bölgesel liderliğe oynamaktadır. Türk politikacıların ikili ilişkiler söz konusu olduğunda oldukça dikkatli bir üslup kullanmasına karşın İran’ın aynı hassasiyetle hareket ettiğini söylemek oldukça zordur. İranlı üst düzey yetkililerin Türkiye hakkındaki demeçleri, özellikle İran Genelkurmay Başkanı’nın Türkiye’yi tehdit eden açıklamaları ikili ilişkilerle ilgili ciddi soru işaretleri doğurmuştur.

PKK terör örgütünün bu süreçte Türkiye-İran ilişkilerini zehirleyebilecek bir aktöre dönüştüğü gözlemlenmektedir. İran’ın Suriye krizindeki duruşuna karşı Esed rejimi ile birlikte Türkiye’ye “bedel ödetme” seçeneğine yöneldiği ve PKK terör örgütünü bu hedef doğrultusunda tekrar kullanmaya başladığı değerlendirilmektedir. Türkiye’de yakalanan İranlı ajanlardan elde edilen bilgiler, ajanların Türkiye’nin birçok askeri tesisine ve güvenlik noktasına ait bilgileri PKK terör örgütüyle paylaştığını ortaya çıkarmıştır. Türk Silahlı Kuvvetleri, Güneydoğu Anadolu’da terör örgütüne karşı yürüttüğü mücadelede örgütün cephanelik olarak kullandığı mağaralarda İran yapımı mühimmatlarla karşılaşmaktadır. Tahran’ın PKK terör örgütünün İran sınırları içinde kamp kurmasına müsaade ettiği, örgüte lojistik destek sağladığı, Türkiye sınırındaki karakolların bazılarına örgüte tahsis ettiği basına yansımıştır. Maliki iktidarının da İran’ın etkisiyle PKK terör örgütüne destek gündemiyle örgütle temasa geçtiği iddia edilmiştir.

İran’ın Türkiye ile rekabetini propaganda savaşlarından da öteye taşıyarak menfi eylemler içine girmesi özel bir anlam ifade etmektedir. İran açısından bakıldığında Türkiye, Orta Doğu genelinde en önemli bölgesel rakip olarak görülmektedir. Bu rekabette Türkiye’nin gelişen ekonomisi ve bölgedeki yumuşak gücünün mevzi kazanması İran’ı rahatsız etmektedir. İranlı karar mercilerinde, Suriye’de Esed rejiminin devrilmesiyle bu ülkenin İran’ın etki alanından çıkıp Türkiye’nin etki alanına gireceği yönünde bir kaygı vardır.

Sonuç

Suriye’deki kriz, İran’ın Arap uyanışı sürecinde izlediği politikada farklılık arz etmiştir. İran için hayati önem arz eden Esed rejiminin geleceği, İran’ın bölgedeki nüfuzunu ve sürdürdüğü siyaseti dönüştürebilecek öneme sahiptir. Suriye’deki rejimin değişmesi ile birlikte İran’ın Orta Doğu’da stratejik menfaatlerinin zedeleneceği değerlendirilmektedir. Esed rejiminin devrilmesi sonucunda İran’ın Suriye, Lübnan ve Filistin üzerindeki nüfuzu önemli ölçüde azalacak, Şii hilali projesi akim kalacaktır. İran’ın Esed rejiminin devamı yönündeki girişimleri, PKK terör örgütünü kullanmaya teşebbüs etmesi Türkiye ile ilişkilerine zarar vermektedir.

İran dış politikasında ezilenlerin yanında yer alma ilkesi Suriye kriziyle birlikte önemini yitirmiştir. İran, on binlerce vatandaşını öldüren yüz binlerce vatandaşını yurt dışına sığınmaya mecbur bırakan Esed rejimini destekledikçe İslam dünyasının tepkisini çekmekte, Türkiye ve Arap dünyasıyla ters düşmekte ve Esed sonrası Suriye’deki kredisini tüketmektedir.

ESED VAHŞETİNE RAĞMEN BARIŞÇIL GÖSTERİLER SÜRÜYOR


İRAN ANALİZ / Suriyeli muhalif Muhammed el-Abdullah yaptığı konuşmasında tüm vahşete, katliamlara ve rejimin uyduruk iddialarına rağmen bayramın ilk gününde yaşanan protesto eylemlerinin Suriye’nin barışçıl devrimci karakterini gösterdiğini söyledi. Sözde ateşkes hikayesi ile karapropaganda yapmaya çalışan Esed işgal güçleri bayram boyunca yüzlerce insanı öldürüp, çok sayıda yerleşim yerini ise ağır bombardımanla vurdu. Bağımsız Suriye Merkezi ise “Allahuekber, Kulunu Muzaffer, Askerini İzzetli Kıldı ve Düşmanı Hezimete Uğrattı” başlıklı Cuma gösterilerinin istatistiklerini ülke genelinde 325 noktada 381 ayrı gösteri şeklinde kaydetti.

Suriyeli muhalif Muhammed el-Abdullah konuyla ilgili yaptığı açıklamasında 325 noktada eş zamanlı olarak 381 ayrı gösterinin düzenlenmesini, milyonlarca Suriyelinin bu barışçıl gösterilere katılmasını yorumladı.

Rejimin tüm vahşetine, tekbirlerin ve sloganların atıldığı barışçıl gösterilerin tanklarla, havan toplarıyla bombalaması ve kurşunlar yağdırmasına rağmen gösteriler genişleyerek tüm ülkeyi sarıyor. Milyonların katıldığı bu gösterilerin ne anlama geldiğini Abdullah şöyle yorumladı:

“Böylesi büyük çaplı gösterilerin ilk anlamı şudur: İnsanlarımız teslim olmadığını ve olmayacağını göstermiştir.

İkinci olarak; Özgür Suriye Ordusunun rejimin silahı karşısında halkı koruması zaruridir. Buna karşın askeri saldırılar azıcık azalsa ve hafiflese halkımız gösteriler düzenleyip bunlara katılmaktadır.

Dördüncü olarak; Esed rejimi silah kullanarak veya kullanmayarak da olsa savaşını kaybetmiştir. “

İnsani kayıpların çok büyük olduğunu kabul eden Muhammed Abdullah buna karşın devrimin çok büyük başarılar kazandığını, rejimin bir daha cüret edip dönemediği kurtarılmış bölgelerin varlığına işaret ederek rejimin sonunun başlangıcı olduğunu söyledi.

Kırk yıl boyunca çok ağır bedeller ödediklerini, şimdi de büyük beşeri kayıpları olduğunu kaydeden Suriyeli muhalif son ve bir kez olmak üzere bedelini ödeyip rejimi düşüreceklerini söyledi. Zaferin yakın olduğunu; bunu düşmanın uzak görmesine rağmen kendilerinin yakın gördüğünü belirterek cümlesini bitirdi.

İSTİHBARAT ALANI

Sınırsız, Seçkin, Sansürsüz, Kemalist Haber Blogu

Derin İstihbarat

strateji, güvenlik, araştırma, istihbarat, komplo teorileri, mizah, teknoloji, mk ultra, nwo

İSTİHBARAT

Şifresiz Yayın!

%d blogcu bunu beğendi: