Etiket arşivi: terör

İHANETİN PİÇLERİ ve SESSİZLİĞİN HİÇLERİ


Tüm nezaketimle yazıyorum…

Yazık ettiğiniz bir ülkede, yazık ettiğiniz çocukların titreyen sesleriyle, yazık ettiğiniz anaların keskin çığlıklarıyla, yazık ettiğiniz babaların acılı haykırışlarıyla yazıyorum. Tüm nezaketimle, ihanetin piçleri ile onlara karşı sesi çıkmayan muhalefetin hiçlerine yazıyorum.

Dört duvar arasında Mustafa Kemal’in fotoğraflarına bıçak saplarken şerefsizler, başka dört duvar arasında Mustafa Kemal’i düşünüp gülümseyen yiğitler için yazıyorum.

Tüm nezaketimle söylüyorum ki; dünyanın neresinde olursa olsun, emperyalist işbirlikçisi bir ihanetin yarattığı piçler kadar, “muhalefet” adıyla direnemeyen hiçler de tarihin lağım çukurunda yerini alır.

Açılım çölü ortasında ileri demokrasi serabı görürken yardakçılarınız, ben artık göremediğim Serap’ım için yazıyorum. Balık etli metreslerinizle kokteyllerde oynaşırken siz, balık hafızanızın ucuna bile değmedi o… 8 Kasım 2009’da, Apo’nun itleri Serap’ı otobüste molotof kokteyliyle cayır cayır yakarken, soğuk ve kırılası ellerinizi ısıttınız o ateşte.

Serap nereden çıkmıştı da evine dönüyordu?

Dershaneden…

Yanmasa ne olacaktı peki?

Sınava girecekti…

Yani cemaatinizden olmadığı için, şifreli alçaklığınızı bilemeyecek kadar saf, “hu” çeken aşağılık halinizi göremeyecek kadar temiz, içine ettiğiniz eğitim sisteminin kabına sığmayacağı kadar büyük düşlerle hazırlandığı sınava…

Yani o sınava girseydi de yakacaktınız o bedeni, bu kez girmeden yaktınız!

Maskeli balonuzdaki İmralı locasında kuş sütüyle semirttiğiniz PKK maskesi takmış sizin gibi şerefsizler yaktı onu.

Serap’ı yakan Apo’yu yakalayanlar ve ona haddini dağda-taşta bildirenler tek kişilik hücrelere hapsedilirken şimdilerde, “ev hapsi” istiyor onun için, ihanetin yarattığı başka piçler.

Buradan söylüyorum, piç medyanızın yüreği yetiyorsa bunu da yazsın:

Eğer Apo’ya ev hapsi verilecekse, bu Utku’nun evine versinler. Evimin kapısı kendisine sonuna kadar açıktır; ona dünyanın kaç bucak olduğunu gösterecek kadar boş odam var. Verin de, “ev hapsi” ne demekmiş, benim evimde görsün. Verin de, Serap’ı yaktığı gün dünyanın onun ailesi için nasıl bir zindana döndüğünü burada “özgür özgür” anlatayım kendisine.

Ki o medyanızdan ne isimler tanıyıp gördüm, içki masasında benim yanımda Apo’yu asarken, ertesi gün ekranlarınızdan “İdam cezasına hayır!” deme sahtekarlığını gösterdiler. İkiyüzlü bu piçleriniz de, aynı sizin gibi bir yüzü gülerken diğer yüzü ağladı. Ben mi tiyatrocuymuşum? Bunların yanında “rol” konusunda lafım bile edilemez, solda sıfırım!

Sonra…

Dershaneden dönen Serap’ımı yitireli beş ay olmuştu ki… Siz balık etli sofralarınızda kahkahalar atarken yine, balık hafızanızın ucuna bile değmedi o… 2 Nisan 2010’da, bu kez Soner ayrıldı aramızdan. Tek farkla: O intihar etti!…

İçine ettiğiniz badembıyık eğitim sisteminde, parası olmayanı ya borç senetleriyle dershaneye gitmeye zorladınız ya da Fethullah’ın öğretmen kullarının ahtapot kollarına bedava teslim olmaya… Gün geldi ve o senetler ödenemedi. Bu ülkenin 18 yaşındaki bir çocuğu, sizin gibi aşağılık adamlar yüzünden eline kalemi son kez aldı:

“Herkes hakkını helal etsin. Bu duruma daha fazla dayanamayacağım.” dedi ve gitti…

Dershaneye olan 1000 TL’lik borcu bir yılda 5000 TL yapan ekonomik sisteminiz, Emine Ana’yı cezaevine, bu duruma dayanamayan oğul Soner’i mezara bıraktı. Ve siz dünyanın bilmem kaçıncı büyük ekonomisini yaratmakla övündünüz. Şerefsizlik bakiyeniz o gece tavan yaptı bu ulusun gönül borsasında; bir ayda aldığınız binlerce liralık maaşınız o gece haram edildi bu ulusun yüksek nazarında…

Soner gibi nice çocuk dershaneye borç harç içinde gönderilirken, dilinden “Allah-peygamber” düşürmeyen siz düzenbazlar, kendi piçlerinizin ceplerine cevap anahtarlarını sokuşturdunuz…

İhanetin ülkeme çöreklenmiş medyasındaki piçleri görmedi bunları…

O medyada “Mehmet Ali”ler sistemin çarkını çevirip maymunlaştırılırken, o çarka çomak sokacak Mustafa Kemal’in onuru “Mehmet Ali Çelebi”ler Silivri’deki duruşmada aslanlar gibi yazdığı savunmasında sayfa çeviriyordu. Biliyordu ki, biricik bedeninin savunmasını değil, büyük bir ulus için vatan savunması yapıyordu orada.

İbrahim Tatlıses kadar yer almadı medyanızda, o sesine kurban olduğum Tuncay Özkan’lar, Doğu Perinçek’ler, Mehmet Ali Çelebi’ler, Çetin Doğan’lar ve niceleri…

Biri dershaneye giden ve diğeri gidemeyen iki çocuğumun paramparça ettiğiniz düşleri ile giremedikleri sınavın değil, Türkiye’deki aydınlık sınavının en can alıcı sorusunu soruyorum şimdi size:

Aşağıdakilerden hangisi sizden daha piçtir?

a) Cumhuriyet savcısı olduğunu unutup başka savcılığa soyunanlar

b) Bağımsız ve tarafsız olduğunu unutup ihanet tarafını tutup iktidara bağlananlar

c) Yürütmeyi hazineden para yürütmek veya makamından çocuğunun işini yürütmek sananlar

d) Yasamayı, “Ulusun yararına sakın ola yasama!” gibi emir olarak alanlar

e) Dağdan inmiş ayılara seçildikten sonra medyada “Sayın Dayı” diyenler

Ve olmayan “muhalefet”…

Arsızlaşan nice şaklabanın donu ekranda halkın gözünün içine içine sokulup uyutulurken, dolar yeşilinden irtica yılanı Ankara’ya yürüyordu. Ses çıkarmayan hiçlerdiniz…

Meclis’te nice tek gecelik yasalar sessiz sedasız geçerken, meyhanede iki tek atan hiçlerdiniz.

Biz, Silivri önlerinde nöbet tutarken, Mustafa Kemal’in öğretmenleri olarak eylemler yaparken, vardiyayı bizde bilip onurumuzla direnirken, Ankara’da genel merkez koridorlarında vekillik dilenen, yalakalık denizinde kulaç atan hiçlerdiniz.

Serap öldü, sustunuz… Soner öldü, sustunuz… Fakat tarikat şeyhleri ölünce başyobazdan önce cenazeye koşan hiçler yine sizdiniz…

O zaman artık gitme vakti… Hem de emperyalizmin elinde iktidar tef olurken, sessizliğinizle yüreğimizi yakan sizin için de defolup gitme vakti!

Öyle Atatürk’ü “koftiden” sevenler değil; adam gibi, militan ruhlu Kemalistler görmek istiyoruz ihanetin piçlerine karşı…

Anlasın artık herkes; ihanetin piçliği kadar muhalefetin hiçliği de memleketi bu noktaya getirmiştir.

“Piç” demişken açıklayayım hemen:

Yazıda “piç” sözcüğünü sözlükteki son anlamına göre kullandım; yani “bir bitkinin çevresinde yeniden beliren sürgün” anlamında…

Bir “son”a doğru hızla sürüklenirken memleket, Kemalistlere sürgün emri veren ihanete de, onun çevresinde beliren dalkavuklara da “piç”i bu son anlamıyla kullandım…

Diğer anlamları mı?

Yazının başında dedim ya, “tüm nezaketimle yazıyorum” diye… Siz de az değilsiniz hani!…

UTKU ERİŞİK/Tiyatro Oyuncusu – Yazar, utku@tiyatrobirileri.com İLK KURŞUN

Reklamlar

Barış Doster: Kaç Paraya ve Kaç Parçaya Bölüyorlar?


Eş başkanın hariciye vekilinin “komşularla sıfır sorun” politikası çöktü. Küresel diplomasinin koridorlarında ise alay konusu olmayı sürdürüyor. Çünkü sayesinde Azerbaycan ve KKTC dahil, sorun yaşamadığımız ya da sorunları artırmadığımız komşu kalmadı. Suriye, İran, Rusya, Irak’la ilişkiler gerginleşti. Malatya’nın Kürecik ilçesine yerleştirilen ve kumanda düğmesi ABD’nin elinde olan füze kalkanı radarının İran’a karşı İsrail’i korumak için oraya konduğu defalarca kanıtlandı. ABD adına bölgeye “demokrasi, insan hakları, özgürlük” ihraç etmede öylesine ileri gidildi ki, bir ara “Suriye bizim iç meselemizdir” deyiverdi eş başkan.

Anımsanacak olursa, eş başkanın ilham kaynaklarından olan Adnan Menderes de (diğeri Turgut Özal idi) ABD istediği için Irak’a müdahale etmeyi düşünmüştü. “Küçük Amerika” sürecinden büyük Türkiye çıkarmaya yeltenmişti. Ama olmadı, olduramadı. Fena halde yanıldı. Türkiye büyümedi. Önce küçük düştü, şimdi de küçülme tehdidi yaşıyor. Küçük Amerika sürecinden küçülme çıktı.

Manzaraya bakınız. İsrail büyürken, Irak’taki işgali destekleyen, Suriye’ye emperyalizm adına müdahale etmek isteyen, İslam coğrafyasını parçalama projesi olan Büyük Ortadoğu Projesi’nde (BOP) eş başkanlık yapan Türkiye küçülüyor. Sözde muhafazakâr, mukaddesatçı, maneviyatçı, mümin, mütedeyyin, Siyonizm karşıtı kadroların yönetiminde parçalanıyor. Bir zamanlar Cuma namazı çıkışlarında İsrail bayrağı yakanların, Filistin’deki şehitler için gıyabi cenaze namazı kılanların, “Laik devlet yıkılacak elbet”, “Kahrolsun Kemalist diktatörlük”, “Kanımız aksa da zafer İslam’ın”, “Müslümanlar kardeştir”, “İslam’a uzanan eller kırılsın” diye slogan atanların döneminde bölünüyor.

“Dinler arası diyalog” derken, “Medeniyetler ittifakı” derken, Mehmetçik Afganistan’da ABD askeri için, onun yerine, onun adına ölüyor. Eş başkan, Irak’taki işgalci ABD askerlerinin ülkelerine sağ salim dönmeleri için dua ederken, Kuzey Irak’tan ülkemize sarkan bölücü terör Mehmetçikleri şehit ediyor. Bir zamanların iman, ihsan, ihlas sahibi mücahitleri ise önce gömlek değiştirmenin, sonra da iş değiştirip müteahhit olmanın tadını çıkarıyorlar. Ve emperyalizmin her türlü talebine müsait hale geliyorlar. Ve bu müteahhitlik, beraberinde taşeronluğu da getiriyor. Her türlü emperyalist projeye gönüllü olmalarını sağlıyor eski mücahitlerin. Öyle ki, Suriye için “insani koridor”, “uçuşa yasak bölge”, “tampon bölge”, “güvenlik koridoru” vb. tüm seçenekleri Türkiye öneriyor. İlk önce Türkiye öne atlıyor, rol istiyor. Bir zamanlar ticari ilişkilerin hızla geliştiği, vizelerin kaldırıldığı, sınır geçişlerinin kolaylaştırıldığı, ortak bakanlar kurulu toplantılarının yapıldığı Suriye ile ilişkiler en alt düzeye iniyor. Çünkü emperyalizm bunu istiyor. Çünkü taşeronluk bunu gerektiriyor. ABD örtülü operasyonlarla, karanlık savaş hileleriyle, psikolojik harp yöntemleriyle, algı yönetimiyle, toplum mühendisliğiyle, beşinci kol faaliyetleriyle, asimetrik savaşla Suriye’ye çullanırken, Türkiye’ye daha ağır ve kanlı görevler yüklüyor. Suriyeli teröristlere sahip çıkmasını, topraklarını açmasını, para ve silah vermesini istiyor.

Bu politika Türkiye’nin ekonomisini olumsuz etkiliyor. Enerji tedarikinde güçlükler yaratıyor. Çünkü doğalgazda ve petrolde en çok ithalat yaptığımız iki ülkeyle, Rusya ve İran’la ilişkilerimizi geriyor. Türkiye, enerji temininde alternatif enerji kaynaklarından, yeni ve yenilenebilir enerji kaynaklarından yeterince yararlanamadığı için, enerji bağımlılığı, dış ticaret açığı yaratıyor. Cari açık artıyor. Tarımsal üretimi, verimliliği, tarıma dayalı sanayiyi zaten gözden çıkaran, toprak reformunu çoktan unutan, bütüncül kalkınmayı ağzına bile almayan Türkiye, izlediği dış politikayla ekonomisini de baltalıyor.

Kimi Arap ülkelerinin, birbirinden bağımsız hareket eden Suriyeli muhalifleri bir türlü birleştirememesi, sonuçta onları birleştirenin yine ABD olması, hem Araplar arasındaki birliğin ne kadar zayıf olduğunu hem de Suriyeli muhaliflerin kimden destek aldığını bir kez daha gösteriyor. Keza ABD’nin dış politikadaki araçlarından biri olan Arap Birliği’nin hiç itibarının olmadığı da görülüyor. Rusya’nın Suriye Ulusal Konseyi temsilcileriyle görüşerek bilinen görüşlerini yinelemesi ise Suriyeli muhaliflerin Moskova’ya rağmen başarıya ulaşamayacaklarını anladıklarını kanıtlıyor. Bu dönemde Irak başbakanı Nuri el Maliki, İran üzerinden Suriye yönetimiyle yakınlaşıyor. Türkiye’den ise uzaklaşıyor. Türkiye’yi ülkesinin içişlerine karışmakla, Irak’ta Iyad Allavi’nin başını çektiği ittifaka destek olmakla suçluyor. Yaşananlar, Arapların, Arap birliğine gerçek anlamda kimlik kazandıran Cemal Abdül Nasır gibi bir lider çıkaramadıklarını gösterirken, Batı’nın AKP’yi ve Türkiye’yi Arap Baharı’na model olarak sunma çabası da işe yaramıyor.

Bu süreçte ABD, Avrupa’dan da umduğu desteği alamıyor. Almanya, İngiltere ve Fransa ayrı telden çalıyorlar. Ekonomik olarak Avrupa’nın en güçlüsü olan, krizden diğerlerine oranla daha az etkilenen Almanya, İran ve Suriye konusunda ABD’ye mesafeli duruyor. Dahası Rusya ve Çin ile hızla yakınlaşıyor. Adeta bir “Ost politik” yani Doğu politikası izliyor. Avrupa’nın 3 büyükleri arasında ABD’ye en yakın güç olan, İsrail’le birlikte ABD’nin iki stratejik ortağından biri olarak bilinen İngiltere politik olarak fazla öne çıkmıyor. Her zaman olduğu gibi ABD politikalarının Avrupa’daki sözcülüğünü yapıyor. Fransa ise AB’nin etkisizleşmesine koşut olarak Akdeniz Birliği projesi ile yeni bir çıkış ve nüfuz sahası arıyor. Füze savunma sistemi konusunda ABD ile anlaşmazlık yaşayan Rusya ise kendi güvenliği için belli bölgelere füzeler yerleştiriyor. Kaliningrad kentinde bulunan füze radarlarını aktif hale getiriyor. Erivan’daki üssü alarmdayken, Karadeniz donanması savaş pozisyonu alıyor. Bir anlamda ABD’nin kendisini bu kadar çevrelemesine, Akdeniz’e çıkmasını engelleyecek adımlar atmasına sessiz kalmayacağını gösteriyor.

ABD’nin Asya’da da gerilediği gözleniyor. Pakistan’la ilişkileri eskisi gibi sıcak değil. 11 Eylül 2001 saldırılarından sonra Afganistan’ı işgal ederken, Taliban’ı ezeceğini söyleyen ABD’nin, şimdilerde Taliban’ı muhatap aldığı, onunla müzakerelere başladığı görülüyor. Hatta resmi görüşmelere başlanması için, ABD’nin Taliban’a Katar’da büro açmasını önerdiğini yazıyor gazeteler. Ve Türkiye bu Katar’la birlikte, Suudi Arabistan’la birlikte Suriye’ye insan hakları, özgürlük ve demokrasi götürmeye çalışıyor.

İnsan sormadan edemiyor. Acaba emperyalizmin işbirlikçileri, uzantıları, taşeronları, uyduları, maşaları ülkemizi kaç paraya ve kaç parçaya bölüyorlar?

İLK KURŞUN

Hikmet YAVAŞ : BÖLÜNMEYE VE KÜRT BAĞIMSIZLIĞINA GİDEN YOL HARİTASI VE STRATEJİSİ


BLNMEYE VE KRT BAIMSIZLIINA GDEN YOL HARTASI VE STRATEJS.pdf.pdf

HİKMET YAVAŞ : TÜRK HALKINI TARİHE TANIKLIK ETMEYE VE İÇİMİZDEKİ HAİNLERİ TANIMAYA Ç AĞIRIYORUM ….


TRK HALKINI TARHE TANIKLIK ETMEYE VE MZDEK HANLER TANIMAYA AI….pdf

2 paşa Öcalan’la görüştü


Abdullah Öcalan, İmralı’ya konulduğunda iki ziyaretçisi olduğu ortaya çıktı.

Saygı Öztürk / Sözcü – Apo, İmralı’ya konulduğunda iki ziyaretçisi olduğu ortaya çıktı. Org. Özkök ve Org. Özgen… Özkök, odada 3 dakika kaldı. Özgen ise “Dağdakileri indir” dedi.

İm­ra­lı­’da tu­tu­lan Ab­dul­lah Öca­la­n’­ın ya­ka­la­na­rak Tür­ki­ye­’ye ge­ti­ril­di­ği dö­nem­de iki or­ge­ne­ral ta­ra­fın­dan zi­ya­ret edil­di­ği or­ta­ya çık­tı, Gü­ney­do­ğu­’da gö­rev­li ol­duk­la­rı dö­nem­de PKK’­ya yö­ne­lik ope­ras­yon­la­rı biz­zat yü­rü­ten ve ör­gü­tün ba­şı Ab­dul­lah Öca­la­n’­ın ya­ka­lan­ma­sı, Su­ri­ye­’den sı­nır­dı­şı edil­me­si için bü­yük ça­ba gös­te­ren isim­ler­den es­ki Ge­nel­kur­may Baş­ka­nı Orgeneral Hil­mi Öz­kök ile Harp Aka­de­mi­le­ri es­ki Ko­mu­ta­nı Ne­ca­ti Öz­ge­n’­in İm­ra­lı Ada­sı­’n­da Ab­dul­lah Öca­la­n’­ı gör­dük­le­ri ve aya­küs­tü soh­bet et­tik­le­ri bil­di­ril­di.

İm­ra­lı Ada­sı­’nın 1. Or­du Ko­mu­tan­lı­ğı gö­rev ala­nın­da ol­ma­sı ne­de­niy­le, dö­ne­min 1. Or­du Ko­mu­ta­nı Or­ge­ne­ral Hil­mi Öz­kök, he­li­kop­ter­le ön­ce Ko­lor­du Ko­mu­tan­lı­ğı­’na gel­di, ar­dın­dan da yi­ne he­li­kop­ter­le İm­ra­lı Ada­sı­’na git­ti. Di­yar­ba­kı­r’­da 7. Ko­lor­du Ko­mu­ta­nı ola­rak da­ha ön­ce gö­rev ya­pan ve te­rör ör­gü­tü­ne kar­şı ope­ras­yon­la­rı yü­rü­ten Hil­mi Öz­kö­k’­ün, Ab­dul­lah Öca­la­n’­ın oda­sı­na ba­zı gö­rev­li­ler­le bir­lik­te gir­di­ği ve oda­nın du­ru­mu­nu in­ce­le­di­ği be­lir­til­di. Aya­küs­tü te­rör ör­gü­tü li­de­riy­le de ko­nuş­tu. An­cak, gi­riş-çı­kış ve ko­nuş­ma 3 da­ki­ka bi­le sür­me­di.

“Bu­yu­run ko­mu­ta­nı­m” de­di

Di­yar­ba­kı­r’­da Asa­yiş Ko­lor­du Ko­mu­tan­lı­ğı ya­pan, te­rör ör­gü­tü­ne kar­şı sı­nır öte­si ope­ras­yon­la­rı da yö­ne­ten Or­ge­ne­ral Ne­ca­ti Öz­gen de, Harp Aka­de­mi­le­ri Ko­mu­tan­lı­ğı dö­ne­min­de Ab­dul­lah Öca­la­n’­ı İm­ra­lı­’da gör­dü.

Jan­dar­ma Ko­mu­ta­nı san­dı

Yıl­lar­ca PKK’­ya kar­şı mü­ca­de­le eden Or­ge­ne­ral Öz­ge­n’­i gö­rün­ce he­men aya­ğa kal­kan Ab­dul­lah Öca­lan, “Bu­yu­run ko­mu­ta­nı­m” de­di. Öz­gen de “bu­yur­du­m” kar­şı­lı­ğı­nı ver­di. Or­ge­ne­ral Öz­gen, “E­ğer bu ül­ke­ye hiz­met et­mek is­ti­yor­san, dağ­da­ki adam­la­rı­nı in­di­r” de­di. Öca­lan ise “E­ğer fır­sat ve­rir­se­niz dağ­dan in­dir­me­ye ça­lı­şı­rı­m” kar­şı­lı­ğı­nı ver­di. Öz­gen de, da­ha faz­la ko­nuş­ma­dan oda­dan ay­rıl­dı.
Öca­la­n’­ın, o haf­ta zi­ya­re­ti­ne ge­len avu­kat­la­rı­na “Dün ba­na Jan­dar­ma Ge­nel Ko­mu­ta­nı gel­di­” de­yin­ce, avu­kat­la­rı “Bir yan­lı­şı­nız var. Jan­dar­ma Ge­nel Ko­mu­ta­nı gel­me­z” de­di­ler. An­cak Öca­lan, ge­len ki­şi­nin Jan­dar­ma Ge­nel Ko­mu­ta­nı ol­du­ğun­da ıs­rar et­ti.

Ha­kan Fi­dan da git­miş­ti

İm­ra­lı Ada­sı­’n­da bü­tün ha­re­ket­le­ri kay­da alı­nan Öca­la­n’­ın, Ada­’ya ge­len ba­zı gö­rev­li­-ler­le gö­rüş­me­le­ri sı­ra­sın­da üst ma­kam­lar­dan emir gel­me­si ha­lin­de ka­me­ra­lar açılmıyor ve gö­rüş­me­le­rin bel­ge­si de ol­mu­yor­du. Baş­ba­kan­lık Müs­te­şar Yar­dım­cı­lı­ğı dö­ne­min­de İm­ra­lı’ya gi­den MİT Müs­te­şa­rı Ha­kan Fi­da­n’­ın da bu yüz­den kay­dı­nın ol­ma­dı­ğı bil­di­ril­di

İŞTE BDP GENEL BAŞKANI’NIN DAĞDAKİ HALİ


Gerçi bu habere şaşıran olmayacak ama…

BDP’nin Genel Başkanı Selahattin Demirtaş‘ın örgütün dağ kadrosunda iken çekilmiş fotoğrafı ortaya çıktı.

ASKERHABER‘in edindiği bilgiye göre bu fotoğraf, Demirtaş 26 yaşında iken, 1999 yılında Irak’ın kuzeyinde çekildi.

Demirtaş, 1999’da bebek katilinin yakalanıp İmralı’ya kapatılmasının ardından, hukuk eğitimli olduğu için pkknın siyasi kanatlarında görev alması ve bebek katilinin savunma hazırlıklarında kullanılmak üzere Türkiye’ye gönderildi. Dağda kısa süre kalan Demirtaş’ın fotoğrafta çok zayıf ve yüz hatlarının çıkık olduğu görülürken, dağdan inmesinin yaradığı görüldü.

Fotoğrafta iki arkadaşı ile birlikte poz veren Demirtaş’ın teröristlerin kullandığı meşhur Mekap ayakkabıları da dikkat çekiyor.

ANKARA HUKUK MEZUNU

Hürriyet Gazetesi‘nin 16 Haziran 2011 tarihli sayısına bir söyleşi veren Demirtaş, "O dönem binlerce genç dağa gitti. Ben de dağa gidip gitmeme arasında bocaladım" demişti. “Herkes dağa giderken sen hala okul mu okuyorsun?” diye mahalle baskısı olduğunu iddia eden Demirtaş, 1994 yılında Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi‘ni kazandı. Mezun olduktan sonra pkkya katılan Demirtaş, 1999’da teröristbaşının yakalanmasının ardından dağdan inerek örgütün siyasi eylemlerine katılmaya başladı. Demirtaş serbest avukatlığın yanısıra İnsan Hakları Derneği (İHD) Diyarbakır Şubesi Yönetim Kurulu Üyeliği ve Şube Başkanlığı, Türkiye İnsan Hakları Vakfı (TİHV) ve Uluslararası Af Örgütü’nün Türkiye şubesi üyeliği görevlerinde bulundu.bulundu. Orta düzeyde İngilizce biliyor. Evli ve 2 çocuk babası.

ASKERHABER / HABER MERKEZİ

PKK SEMPATİZANI WEB SİTESİ SEROKATİ’DEN AÇLIK GREVLERİYLE İLGİLİ İNCİLER


Zulüm Olağanlaştıkça Zalim Sıradanlaşır – Amed Dicle

14 Kasım 2012

17 yaşında H.D. Mardin Mazıdağlı.

17 aydır tutuklu ve şimdi Şakran Aliağa Gençlik ve Çocuk Kapalı Cezaevi’nde, bir hücrede tutuluyor. Yaklaşık iki ay sonra duruşması var ve hakkında 15 yıla varan hapis cezası isteniyor.

***

H.D, Mazıdağ’da çiftçilik yapan bir ailenin çocuğu. 13 kardeşten beşincisi. Babasının 3 kuzeni gerillaya katılmış, biri yaşıyor diğer ikisi ise değişik tarihlerde yaşamlarını yitirmişler.

Maddi sebeplerden dolayı ilkokuldan sonra okulu bırakıp ailesine çobanlık yapmaya başlayan H.D, mesai saatlerinin çoğunu kitap okumakla geçirdiği için bu işte pek de başaralı olamıyor. Küçük kardeşi okumaktan vazgeçince, tekrar okul yolunu tutuyor. Kızıltepe’de okuyor ve Makine Mühendisi olmak istiyor.

Hatırlarsınız, Haziran 2011 seçimlerinden sonra Hatip Dicle’nin vekilliğinin iptal edilmesi tüm Kürdistan kentlerinde olduğu gibi Kızıltepe’de de yoğun bir şekilde protesto edilmişti.

H.D’nin bu eyleme katılıp katılmadığını bilmiyoruz. Ancak eylemin olduğu yerden değil, kendisinin de anlatmaya çalıştığı gibi, ‘hazır bulunmadığı, katılmadığı bir gösteriden sorumlu tutularak’ bir grup arkadaşıyla, başka bir yerde, bu eyleme katılmaktan gözaltına alınıyor.

H.D’yi gözaltına alan polisler, kendisine karşı kullanabilecekleri hiçbir delil bulamayınca, diğer çocuklar aleyhine ifade vermeleri için bu çocuklara baskı uyguluyor ve iki çocuğa zorla polislerin hazırladığı ifadeler imzalattırılıyor.

Savcı, Terörle Mücadele Kanunu’nun 2. Maddesi’nde yer alan, “Terör örgütüne mensup olmasa dahi örgüt adına suç işleyenler de terör suçlusu sayılır ve örgüt mensupları gibi cezalandırırlar” maddesi üzerinden dava açmak istiyor.

Ancak bu maddeden dava açılması için çok ‘küçük’ bir sorun var. H.D henüz 16 yaşında. H.D henüz çocuk.

Tabi yapılmamış iş değil, H.D’nin yaşı büyütülüyor. Mahkeme kararıyla Adli Tıp’tan H.D’nin 18 yaşında olduğuna dair bir rapor hazırlanıyor ve dava süreci başlıyor. Aleyhine zorla ifade veren çocuklardan biri geri çekiyor ifadesini. Diğeri ise, “Gerillaya katılıyorum…” diyerek ayrılıyor evinden.

H.Dise, 5 ay önce Mardin Cezaevi’nden, Şakran Cezaevi’ne gönderildi. Annesi, babası ve kardeşleri, 5 aydır onunla görüşemiyorlar. Mardin ve İzmir çok uzak kentler ve ailenin bu kadar yolculuğu yapabilecek maddi imkanı yok.

Türkiye ve Kürdistan zindanlarında açlık grevleri eylemi başladığında, H.D babasını telefonla arayarak açlık grevine gireceğini açıklıyor. Babası, “Oğlum çok zeki, inançlı ve kararlı biri olduğu için ikna etmeye çalışmadım. Çünkü yaşam karşısında da mücadeleci ve ne yaptığını bilen biri” diyor.

H.D, açlık grevine 3 kişilik hücresinde başladı.

Yanında, 15 yaşındaki hücre arkadaşı Cizreli U.D da vardı. H.D, açlık grevine başlayınca o da katıldı. Cezaevi yönetimi grevde olan bir çok tutsak gibi onları da tek kişilik, ayrı hücrelere yerleştirdi. Telefon, mektup ve akla gelebilecek her türlü iletişim hakları gasp edildi.

Tutuklu ve Hükümlü Aileleri Dernekleri Federasyonu yöneticileri, avukatlar ile iletişime geçip çocukların ikna edilmesi için yoğun çaba harcadılar. Avukatlar ile ortak çalışma yapıp çocukları ikna etmeye çalıştılar olmadı kurum olarak fax gönderdiler, ancak H.D ve U.D açlık grevini bırakmadı. Cezaevi yönetimi onları yemek yemeğe özendirmeye çalıştı, psikolog ile telkinde bulundu ancak ‘ikna’ olup eylemi bırakmadılar.

Ve eylemlerinin 21. gününde federasyonun talebi ile BDP Grup başkanvekili Pervin Buldan bizzat cezaevine gidip çocuklar ile görüşerek onları ikna etti ve eylemi bıraktılar.

Ancak Türk Başbakanı Erdoğan’ın konuşmalarından sonra açlık grevleri kitleselleşti ve H.D, U.D ve aynı yaşlarda 3 çocuk daha bir kaç gün önce yine açlık grevine başladılar.

***

Türk Devleti’nin, bu çocuklara yaptıkları reva mı? Neden bu eza?

Bu devlet, hangi gerekçe ile çektiriyor bu ızdırabı onlarca diğer Kürt çocuk gibi, H.D ve U.D’ye?

13 yaşındaki Ceylan’ı, 12 yaşındaki Uğur’u, 8 yaşındaki Enes’i, Roboskili 34 çocuğu öldüren devlet, H.D ve onun gibi binlerce çocuğa bu zulmü yapar. Yapar, çünkü kendi varlığını bu çocukların bir şekilde ‘yok edilmesine’ bağlamıştır.

Seyid Rıza’nın oğlunun yaşını büyüterek idam eden, H.D’nin yaşını büyüterek zindanlara atan Türk devleti, Kürt çocukların hayatları üzerinden Kürt ulusunu filizlerinden itibaren tutsak ede gelmiştir.

Ama asıl sorgulanması gereken konu; Türk Devleti’nin bu sistematik zulmü yapıyor olması değil, Dersim’den Kızıltepe’ye tüm Kürdistan’ı kapsayan bu zulmün, kanıksanmış olmasıdır.

Belki de, devletin baskıyı bu denli arttırarak devam ettirmesinin nedeni, yapılan zulmün artık normal ve sıradan gelmesindendir. Belki de, bu zulme karşılık en büyük alkış, suskunluğumuzdur.

Çünkü; zulüm olağanlaştıkça, zalim sıradanlaşır!

İSTİHBARAT ALANI

Sınırsız, Seçkin, Sansürsüz, Kemalist Haber Blogu

Derin İstihbarat

strateji, güvenlik, araştırma, istihbarat, komplo teorileri, mizah, teknoloji, mk ultra, nwo

İran Analiz

İran-Şii Jeostratejisi ve Dünya Genelinde İran Destekli Şii Örgütler, İran-Şii Lobisine Dair Bilgiler

İç Savaş

Strateji - Taktik - Savunma

İSTİHBARAT

Şifresiz Yayın!

%d blogcu bunu beğendi: