Etiket arşivi: türkiye

ÜLKEMİN DURUMU



Şahin Erkenez

_

İRTİCA’DA NERDEN NEREYE GELMİŞİZ…….


· 15 Şubat 1949: İlkokullarda isteğe bağlı olarak din dersleri okutulmaya başlanması öneriliyor.

· 1 Mart 1950: CHP hükümeti, Tekke ve Türbelerin Kapatılması’na Dair 677 sayılı yasayı yürürlükten kaldırıyor. Türk büyüklerine ait olanlar ve sanatsal değer taşıyanlar Milli Eğitim Bakanlığı’nca(!) halka açıldı. Açılan türbe sayısı ilk aşamada 19 idi.

· 12 Nisan 1950: Mareşal Fevzi Çakmak için düzenlenen cenaze töreninde gericiler dini siyasete alet ederek gövde gösterisi yapıyor. 29 Mayıs 1950: Başbakan Menderes, sâdece "Millete mal olmuş inkılâplarımızı saklı tutacağız" diyerek irtica ya ilk işareti veriyor.

· 16 Haziran 1950: Ezanın Arapça okunması yasağı kaldırılıyor.

· 5 Temmuz 1950: Radyoda dini program yayınlama yasağı kaldırılıyor.

· 21 Ekim 1950: Milli Eğitim Bakanlığı, okullarda din derslerinin zorunlu olmasına karar veriyor.

· 3 Aralık 1950: Arap harfleriyle tedrisat yapmak için gizli ya da aleni dershane açanlar hakkında 23 Eylül 1931 günlü, 12073 sayılı kararnamedeki yasaklama kaldırılıyor. Böylece Kuran kursu ve imam hatip okullarına yeşil ışık yakılıyor.

· 1953: Köy Enstitüleri, İlk öğretmen Okulları’na dönüştürüldü.

· 1953: Yasa değişikliği ile ”siyasi yayın ya da beyanlarda bulunmak, öğretim üyeliğinden çıkarılmaya neden olan bir suç” sayılmaya başladı.

· 1954: 25 yılını dolduran öğretim üyelerinin emekliye ayrılmasını sağlayan yasa ile öğretim görevlilerini bakanlık emrine alan ya da görevden uzaklaştırmayı sağlayan yasa çıkarıldı.

· 1955’te Başbakan Menderes, DP Meclis grubunda arkadaşlarına şöyle sesleniyor: ”Siz öyle güçlüsünüz ki, şu anda isterseniz Anayasa’yı bile değiştirebilir, hilafeti bile getirebilirsiniz.”

· Menderes, 1956’da Konya’da halka hitap ederken ”ortaokullara din dersleri konulacağını” açıklıyor.

· 13 Eylül 1956: Ortaokul ders programlarına seçmeli din dersleri konuyor.

· Başbakan Menderes, 1957’de Ödemiş’te halka yaptığı konuşmasını bir kasaba imamı gibi bitiriyor: "Allah, münafıkların şerrinden hepimizi korusun." Genel seçimler yaklaşınca hızını alamıyor ve seçmene şu vaatlerde bulunuyor: "İstanbul’u ikinci bir Mekke, Eyüp Sultan Camii’ni de ikinci bir Kâbe yapacağız."

· 14 Şubat 1957: Başbakan Menderes, Ankara’da Kocatepe Camii’nin yapımı için Cami Yaptırma Derneği’ne 100.000 TL bağış yapıyor.

· 19 Mayıs 1957: Kayseri’de halka yaptığı açıklama Menderes, "DP’nin iktidarda olduğu yedi yıl içinde yeni 15.000 cami inşa edildiğini ve başta Süleymaniye olmak üzere 86 caminin onarıldığını, Süleymaniye’nin 500’üncü yıl dönümünü kutlamak için Müslümanların İstanbul’a davet edileceğini" söylüyor.

· 1957 – 1958: Liselere seçmeli din dersi kondu.

· 1959: Din dersleri öğretmeni yetiştirmek için Yüksek İslam Enstitüsü açıldı.

· 26 Haziran 1965: Milli Eğitim bakanı Cihat Bilgehan, "İmam hatip okullarını bitirenlerin, ilkokul öğretmeni olabileceklerinin" müjdesini veriyor.

· 15 Nisan 1966: Atatürk büst ve heykellerine karşı gericilerin saldırıları sürüyor.

· 31 Mayıs 1966: Demirel, Kayseri’de halka yaptığı konuşma hedef saptırarak şunları söylüyor: "Bugün Türkiye’de gericiliğin yaşamasına uygun koşullar artık bulunmamaktadır."

· 17 Mayıs 1967: İmam hatip okullarını bitirenlere üniversitelere girme hakkı tanınıyor.

· 20 Ağustos 1967: İzmir’de İslam Enstitüsünün temelleri, Başbakan Süleyman Demirel tarafından atılıyor. Aralık 1967: Mecliste iftar yemekleri verilmeye başlanıyor.

· 21 Şubat 1968: Milli Eğitim Bakanı İlhami Ertem, "Hükümetimizin amacı her ilde bir imam hatip okulu açmaktır" diyor.

· 19 Şubat 1969: Mehmet Şevki Eygi adlı emperyalizm fedaisi ABD’nin 6. Filosu’nu protesto eden yurtsever gençler üzerine "ABD bizim Kabemiz, cihada hazır olun" sloganları ile dincileri saldırtıp o günün tarihlere "Kanlı Pazar" olarak geçmesini sağlamıştır.

· 1 Ekim 1969: Seçimlere bir gün kala Adalet Partisi’nin ‘Kıratlı Kuran’ dağıttığı haberleri basına yansıyor.

· 26 Ocak 1974: Milli Selamet Partisi genel seçimlerden 48 milletvekili ile çıkıyor.

· 1974 – 1977: Din kültürü ve ahlak dersi zorunlu kılındı.

· 1975–1976: Bir yıl içinde 70 imam hatip okulu açılıyor.

· 1976–1977: Bir yıl içinde 77 imam hatip okulu daha açılıyor.

· 1977–1978: Açılan bu imam hatipler yetmemiş olacak ki bir yıl içinde 86 tane daha açılıyor. Bu üç yıl boyunca Başbakanlık koltuğunda Süleyman Demirel oturuyor.

· Kahramanmaraş’ta 21-25 Aralık 1978 tarihleri arasında meydana gelen olaylarda resmi açıklamalara göre 111 kişi yaşamını yitirmiş, yüzlerce kişi de yaralanmıştı…. Sol parti ve dernek binaları ateşe verilmiş, Müslümanlar cihada çağrılarak duvarlara "Allah için savaşa, Müslüman Türkiye" sloganları yazılmıştı. Buna karşın Süleyman Demirel, şunları söylemişti: "Bana sağcılar, milliyetçiler cinayet işliyor dedirtemezsiniz"

· 12 Haziran 1979: MSP Genel Başkanı Necmettin Erbakan şunları söylüyor: "Hafta tatili Cuma günü olmalı. Nikâhı müftüler kıymalı. Mekteplere Kuran dersi koymalı. Bu milletin mektep kitapları niye Allah adıyla başlamıyor?"

· 4 Temmuz 1980: Çorum Katliamı gerçekleştiriliyor. 58 kişi katledilirken Başbakan Demirel "Çorum’u bırakın Fatsa’ya bakın!" diyerek "solun kalesi" diye anılan Fatsa’yı hedef gösteriyordu.

· 22 Temmuz 1980: Kemal Türker’in öldürülmesi.

· 7 Eylül 1980: MSP’nin Konya’da düzenlediği mitingde yobazlar tarafından şu sloganlar atılıyordu: "Dinsiz devlet yıkılacak elbet… Şeriat gelecek… Laiklik dinsizliktir… Anayasa Kuran… Ya şeriat ya ölüm… Cihada hazırız…"

· Ve 12 Eylül 1980: Amerika’nın fedailiğine soyunan, Amerikalıların "bizim çocuklar" dedikleri Generaller tarafından darbe yapılarak tüm siyasi parti ve dernekler kapatıldı. Demokrasi güçlerine karşı topyekûn bir seferberlik başlatıldı. Dizginlerini koparan zor, zulüm ve işkence doruğa çıktı. Ülkenin aydınlanmacı birikimi üzerinden silindir gibi geçildi. Ulusal birlik yerin dinsel birliği öne süren, ulus yerine ümmet anlayışını ön plana çıkaran, günlük konuşmalarını bile dinsel motiflerle süsleyen gerici 12 Eylül’ün darbesinin mimarı Kenan Evren, 10 Ağustos 1981 tarihinde Çanakkale’de yaptığı konuşmada "Muhterem din adamlarının elini
öpeceğiz" diyordu.[1]

· "Gerçekte," der Machiavelli, "hiçbir ülkede olağandışı bir yasacı yoktur ki, Tanrı’ya başvurmuş olmasın; yoksa koyduğu yasaları kimse kabul etmezdi. Gerçekte bilge kişinin bildiği birçok yararlı bilgi vardır. Fakat aynı bilgilerde, başkalarını inandıracak ölçüde açık bir takım nedenler yoktur." [2]

· Darbe rejimi, 2842 sayılı yasayı 16.6.1983 tarihinde yürürlüğe koyarak bu yasanın 10. Maddesiyle İmam Hatip Lisesi mezunlarının yükseköğretim kurumlarına girmelerini sağladı. Bununla da yetinmeyerek, 1983 yılında 1739 sayılı yasanın 31. Maddesinde yaptığı değişiklikle, cami imamı olarak yetişenlerin okullarda öğretmen olmalarına yasal dayanak hazırlandı.

· 12 Eylül’de gerçekleştirilen Amerikancı darbeden sonra İsmet İnönü’nün oğlu veto edilerek seçimlere katılması engellenirken Nakşibendî tarikatının üyesi olan Turgut Özal’ın Çankaya’ya kadar tırmanması sağlandı. Nitekim Özal’ın, "12 Eylül olmasaydı iktidara gelemezdik" biçimindeki açıklaması 14.8.1987 tarihinde basına
yansıdı.

· Mart 1987: Demirel, Öğretim Birliği Yasası’nın bir devrim yasası olduğunu ve değiştirilmesinin olanaksız olduğunu göz ardı ederek şunları söylemiştir: "Siyasetin emrinde din değil, başka hakların kullanılmasına yaptığı gibi, siyaset dine hizmet edecek. Bunda yadırganacak bir şey yok.…Tevhidi Tedrisat Kanunu bir semavi kitap değildir. Şayet Kuran kursları ve din eğitimi bu kanuna ters düşüyorsa, yanlış olan din eğitimi değildir. Tevhidi Tedrisat Kanunu’dur.…Laiklik çiğneniyor diye yapılan tartışmalar, bir yerde din ve vicdan hürriyetinin kullanılmasını baskı altına almaktır."[3]

· 1989: TCK’nin Türkiye’de din devleti kurulmasını suç sayan 163. maddesi kaldırıldı. Bu maddenin kaldırılmasına karşı çıkan aydınlar birer birer öldürülmeye başlandı.

· 28 Aralık 1989: Üniversitelerde türban serbest bırakıldı.

· 31 Ocak 1990: Prof. Dr. Muammer Aksoy’un öldürülmesi.

· 7 Mart 1990: Çetin Emeç’in öldürülmesi.

· 4 Eylül 1990: Turan Dursun’un öldürülmesi.

· 6 Ekim 1990: Prof. Dr. Bahriye Üçok’un öldürülmesi.

· 24 Ocak 1993: Uğur Mumcu, "İmam-Subay" başlıklı yazısından iki gün sonra bir suikasta kurban gitti.

· 2 Temmuz 1993: Sivas’ta her yıl geleneksel olarak düzenlenen Pir sultan Abdal Kültür Etkinlikleri’nin 3. gününde, dinciler ortalığı kana buladı. Ülkemizin yetiştirdiği en değerli aydın, düşünür, bilim adamı, sanatçı ve edebiyatçılardan 37 kişi diri diri yakıldı. Çoğu çevre illerden gelerek Madımak Oteli’ni ateşe verenlerin attığı ortak sloganları şunlardı: "Zafer İslam’ın…Cumhuriyet Sivas’ta kuruldu, Sivas’ta yıkılacak!.. Şeriat gelecek zulüm bitecek… Kahrolsun laiklik…"

· 27 Mart 1994: Yerel seçimlerle RP’nin yükseliş ivmesi devam etti. 22 ildeki belediyelerin, Ankara ve İstanbul’daki Anakent Belediyeleri’nin tüm olanakları RP’nin eline geçti. Bunlar, iktidar yolunda önemli kilometre taşları olacaktı. Erbakan, "Refah iktidara gelerek. Sorun ne? Geçiş dönemi sert mi olacak, yumuşak mı? Kanlı mı olacak? Kansız mı? 60 milyon buna karar verecek"diyordu.

· Erbakan, 5 Nisan 1994 tarihli kararlarını ilan ederken "son sosyalist devleti de yıktık" sözleriyle Kemalizm’in sosyal devlet alanında sağladığı cılız da olsa kazanımları kastediyordu.

· 10 Kasım 1994: Anıtkabir’de Atatürk’e çirkin bir saldırı yapıldı. Saldırgan, "Taşlara, kemiklere secde etmeyin. Taşlar sizi kurtaramaz. Kuran’a davet ediyorum." diye slogan attı.

· 11 Ocak 1995: Onat Kutların öldürülmesi.

· 9 Ocak 1996: Metin Göztepe’nin öldürülmesi.

· 1997: Refah Partili Sincan Belediye Başkanı Bekir Yıldız, "Laiklere şeriat enjekte edilecek" diyordu.

· 1997: Şevket Yılmaz, "Allah’ın size soracağı soru şöyle: Küfür düzeninde İslam Devleti olsun diye niye çalışmadın?" Hasan Hüseyin Ceylan, "Bu vatan bizimdir, rejim bizim değildir kardeşlerim. Rejim ve Kemalizm başkalarınındır. Türkiye yıkılacak beyler!" Kayseri Belediye Başkanı Şükrü Karatepe, "Bu törenlere için
kan ağlayarak katılıyorum. Bu düzen değişmeli. Bekledik, biraz daha bekleyeceğiz. Gün ola harman ola. Müslümanlar içlerindeki hırsı, kini eksik etmesin."

· Şanlıurfa Belediye Başkanı Çelik, "Ben kan dökülmesini istiyorum. Demokrasi böyle gelecek, fıstık gibi olacak." diyorlardı.

· Ve Nihayet Şubat 1997…Özal’ın halefi olan Başbakan Necmettin Erbakan, Başbakanlık Konutunda verdiği iftar yemeğine Türkiye’nin en ünlü din baronlarını davet ederek, toplumsal gerilimi tırmandırdı.

· Laikliliğin tanımı bile değiştirilerek, "laiklik, din özgürlüğüdür"; "din ise birleştirici ve lâzımdır" denilmeye başlandı.

· 21 Ekim 1999: Prof. Dr. Ahmet Taner Kışlalının öldürülmesi.

· 18 Aralık 2002: Dr. Necip Hablemitoğlu’nun öldürülmesi.

· Eğitim yoluyla şeriat özlemcisi kafalar yetiştirildi. Bu zihniyetteki bireyler, cesaret ettikleri takdirde çarşafı, Arap alfabesini, dört kadın ile evlenmeyi de, bir yandan uluslar arası yeşil sermaye gücü, öte yandan da din istismarı yoluyla bunu topluma kabul ettirip uygulayacaklarına, artık hiç kuşku kalmadı.

· Şimdi ise Sevr kapımızın eşiğinden sırıtıyor!

MAHFİ EĞİLMEZ : Türkiye’nin Sürdürülebilir Büyüme Potansiyeli


Ekonominin büyümesi, iki temel üretim faktörü olan emek ve sermaye ile üretim faktörlerinin verimliliğinin karışımının yarattığı bir orana dayalı olarak ortaya çıkar. Buna büyüme oranı diyoruz. Bir ekonominin, eldeki imkanların kullanılmasıyla ulaşabileceği en yüksek sürdürülebilir büyüme oranı o ekonominin potansiyel büyümesini gösterir. Bu büyümenin istikrarsızlık yaratmadan sürdürülebilmesi bizi sürdürülebilir büyüme potansiyeli kavramına götürür.

Bir ekonominin büyüme potansiyelini hesaplamanın birçok yolu olabilir. En kestirme yol geçmiş yıllar ortalamasını alarak yapılan hesaplamadır. Ekonomi durağan bir yapıda olmadığı ve sürekli değişim içinde olduğundan bu dinamizmi bu hesaba uydurabilmek için son on yıldaki büyümeye biraz daha fazla ağırlık verilebilir.

Aşağıdaki şekilde Türkiye’nin 1924’den 2011 yılı sonuna kadar gerçekleştirdiği yıllık büyüme oranları yer alıyor.

1924 – 2011 yılları arasındaki büyüme ortalaması yüzde 5 olarak bulunmaktadır. 2002 – 2011 arasını kapsayan son on yılın büyümesi de aşağıdaki şekilde yer almaktadır. 2002 – 2011 yılları arasını son on yıllık dönemde Türkiye’nin büyüme ortalaması yıllık yüzde 5,4 olarak gerçekleşmiştir.

Bu durumda Türkiye’nin büyüme potansiyelinin yüzde 5 ile 5,4 arasında bir oran olduğunu söylememiz mümkündür.

Türkiye, bu oranın üzerine çıktığında çeşitli ekonomik sıkıntılarla karşılaşmaktadır. Bu sıkıntılar geçmişte daha çok bütçe açığı biçiminde olurdu son dönemde ise cari açık biçiminde olmaktadır. Aslında Türkiye büyüme potansiyelini zorlarken ya kamu açıklarını artırarak yani bütçe açığına neden olarak ya da ithalatını yani cari açığını artırarak yükseltmek yolunu seçmektedir. Bir başka ifadeyle Türkiye’de sorunu büyüme değil büyümeyi zorlamak için kamu finansmanı ya da dış finansman ihtiyacı yaratmaktan kaynaklanmaktadır.

Büyümeyi sorunsuz biçimde yüzde 5 – 5,4 aralığının üzerine taşımak için Türkiye’nin önce potansiyelini değiştirmesi gerekiyor. Potansiyeli değiştirmeden büyümeyi zorlamak bir süre sonra sert düzeltmeleri de beraberinde getiriyor. Türkiye’nin potansiyelini değiştirmesinin yolu tasarrufları artıracak, ithalatın rekabet edilebilir bölümünü yerli üretimle ikame edecek, vergi kayıplarını önleyecek bir sistem kurmasından, bu işi başarabilmenin yolu ise yapısal reformlardan geçiyor. Bu dönüşümü yapmadan büyümeyi zorlamanın faturası da yukarıdaki şekillerde görüldüğü gibi düşe kalka sürdürülen bir büyüme çizgisi oluyor. Birkaç yılın kazancı bir yılda gidebiliyor.

ABD SEÇİMLERİ ve TÜRKİYE’YE OLASI ETKİLERİ


Uluslararası Strateji ve Güvenlik Araştırmaları Merkezi (USGAM – www.usgam.com ) analizcisi olarak ABD seçimleri üzerine bir değerlendirme yapmam istendiğinde, bu konuda biraz çekinceli davrandığımı itiraf etmeliyim. Çünkü, son ABD seçilerini şova dönüştüren Türk medyası, bu konuda çok fazla yayın yapmasına karşın, seçimin içeriği ve gelecekte neler getireceğine ilişkin gerçekçi değerlendirmeler yapmak konusunda tembel davrandı. Bu nedenle, analizimin farklı olması, yüzeysel söylemlerden ileriye gitmesi, objektif hazırlanması ve seçimlerin ileride neler getireceğine ilişkin olarak gerçekçi yapılması gerekiyordu. Sonunda, ABD seçimlerinin analizi konusunda bir boşluk doğduğuna inandım ve aşağıdaki analizi hazırlamaya karar verdim. Keyifli okumalar.

***

ABD seçimlerine Türk medyasının abartılı bile sayılabilecek oranda ilgi gösterdiğini gözlemledik. Bu ilginin magazin haberciliğini aşamaması ise olayın diğer boyutunu oluşturdu. Seçimleri neredeyse canlı yayından verecek kadar ileriye giden bazı medya organların; ABD Başkanlığı’na yeniden seçilen Barack Hussein Obama’nın ikinci kez seçilmesinin ABD açısından ve her şeyden önce de Türkiye açısından ne gibi sonuçlar doğuracağı konusunda dişe dokunur bir yorum ve haber yapılamaması ise gözlerden kaçmadı.

Bu yazı ile Barack Obama’nın yeniden ABD Başkanı seçilmesinin küresel politikalara ve özellikle Türkiye’ye etkilerini ele almaya çalışacağım.

ABD Başkanlık Seçimlerinin Önemi

ABD Başkanlık seçimlerini çok abartmamak gerektiğine katılıyorum. Ancak, bu seçimlerin hiçbir şeyi değiştirmeyeceği, ABD politikaları üzerinde hiçbir etkisi olamayacağı düşüncesinde de değilim.

2001-2009 yılları arasını kapsayan dönemde görev yapmış bir önceki Başkan (George W. Bush) döneminde Afganistan ve Irak işgal edilirken, 2009 yılında göreve seçilen Obama döneminde Afganistan ve Irak’tan asker çekilmiştir. Bir başka önemli gerçek, ikinci kez Başkan seçilen Obama’nın özellikle son seçimde savaş lobilerinin desteğini alamamasıdır. Dikkat çekici diğer önemli bir nokta ise Yahudi lobisi, Ermeni lobisi, WASP bloğu ve savaş lobisinin desteğine rağmen Obama’nın Başkan seçilebilmesidir. Bunun gibi birçok önemli farklılık, ABD Başkanlık seçimlerinin ABD açısından farklı politikalar benimsenmesi sonucunu getirebileceğinin kanıtlarıdır.

Elbette ki, ABD’nin küresel politikaları ve bölge politikalarında çok büyük değişiklikler beklenmemelidir. Ancak bu gerçek, ABD politikalarında Başkanlar ya da partiler açısından bir değişim olmadığı anlamına asla gelmez. Öyle olsaydı, ABD tarihinde Başkanların öldürülmesine kadar giden olaylar yaşanmazdı. Suikast iddialarını önemsiyorum, çünkü Obama açısından da böyle bir tehlike görüyorum. Bu konuyu ayrı bir başlıkta inceleyeceğim.

Obama’nın Seçilmesinin Önemi

Barack Obama’nın yeniden ABD Başkanı seçilmesinin önemsenmesi gerektiğini düşünüyorum. Bunun nedeni, ABD’de etkili bir tarikat olan Mormon kökenli Mitt Romney’nin Obama’nın karşısına aday olarak çıkarılması ve seçimlerde beklenenin üstünde oy alması değildir. Daha da önemlisi, Romney’ye verilen desteklerle ilgilidir.

ABD seçimlerinde aşağıdaki grupların desteğini alıp seçim kaybeden çok az sayıda Başkan adayı vardır.

*Yahudi Lobisi ve İsrail
*WASP (White Anglo-Sakson Protestant) bloğu olarak bilinen ve çoğunluğu İngiliz kökenli olan güçlü beyaz Amerikalılar.
*Silah sanayi (savaş lobisi)
*Ermeni lobisi

ABS seçimlerinde ve ülkenin politikalarında etkili olan bu dört grup, son seçimlerde açık biçimde Obama karşısındaki Mitt Romney’yi desteklemişlerdir. Özellikle Yahudi ve Ermeni lobilerinin Obama karşıtlığı, seçim sürecinde açık biçimde kendini göstermiştir. Buna rağmen Barack Obama’nın Başkan seçilmesi, ABD’de bundan sonraki günlerde politik açıdan ülke düzeyinde bir bölünme ve daha sıcak bir rekabet yaşanacağını göstermektedir.

Başkanlık seçimlerinin ABD politikalarına ve küresel politikalara etkileri neler olabilir? Elbette, keskin değişimler ve dönüşümler beklenmemelidir. Ne var ki, ABD’nin önümüzdeki dönemdeki politikalarında bazı önemli değişiklikler olacağı da açıktır. Bunlar, aşağıdaki başlıklarda sıralanmıştır.

*ABD askeri harcamalarının artma eğilimin azalması, silahlanma harcamalarının azaltılması

*Orta Doğu’daki ABD politikalarının açık işgal biçiminden, örtülü operasyonlara kaydırılması,

*İsrail-ABD ilişkilerinin mesafeli olmaya başlaması,

*ABD Yönetiminin İsrail Hükümetinde değişim isteği,

*Filistin Devleti’nin tanınması,

*Ermeni Lobisinin güç kaybetmesi,

*ABD-Rusya ilişkilerinde yakınlaşma çabaları,

* Rusya-İsrail-Almanya ilişkilerinin güçlenmesi,

*ABD ve Türkiye ilişkilerinin daha da yakınlaşması.

Yukarıdaki liste uzatılabilir. Ancak, ABD politikaları ve dünyaya etkileri anlamında genel olarak yukarıdaki çizgiden büyük sapmaların yaşanmayacağı kanısındayım.

Obama’ya Suikast Beklentisi

“Şimdi bu da nereden çıktı ?” diyenler olacaktır. Bu konuda uzun dönemdir bazı yorumlar yapılmaktaydı. Obama’nın politikalarından büyük bir rahatsız içinde olan Neo-Con (yeni muhafazakâr) ekibin, her an bir çılgınlık yapması beklenebilir mi? Bunu yaşayarak göreceğiz.

ABD Başkanı Barack Obama’ya yönelik bir suikast yapılabileceğine ilişkin iddia sahiplerinden birisi de Aytunç Altındal’dır. 10 Kasım 2012 gecesi Habertürk televizyon kanalına konuk olan Altındal, önümüzdeki dönemde Obama’nın Başkanlıktan indirilmesi için Yahudi lobisi ve WASP bloğu ile savaş lobisinin net bir ittifak yapacağını iddia etmektedir. Altındal, suikast söz konusu olmasa bile Obama’nın Clinton gibi bir skandala karıştırılarak indirilmeye çalışılacağına inandığını açıklamıştır. Clinton, seks skandalını aşmayı başarabilse de Obama’nın bu tür bir skandal sonucu Başkanlıktan alınabileceğini düşünen Altındal gibi komplo teorisyenlerinin iddialarını önemsiyorum.

ABD’de son döneme kadar etkili olan Yahudi lobisini, silah sanayini, WASP bloğunu ve Ermeni lobisini son seçimlerde karşısına alan Obama, ikinci kez seçildiği Başkanlık koltuğunda daha rahat davranarak bu gruplarla uzlaşma içine girmezse, ABD’de iç politikada bir kırılma yaşanacağı beklenebilir. Özellikle Yahudi lobisi ve silah tüccarlarının bu duruma uzun süre katlanamayacağı açıktır.

Peki, ABD’de yönetim savaşının şiddetlenmesi ve bunun Başkan Obama’ya suikasta kadar götürülebileceği söylenebilir mi? ABD tarihine bakınca, bunun hiç de uzak bir ihtimal olmadığı görülür.

ABD açısından Başkanlara yönelik suikastların önemi büyüktür. Okurlarımızın çoğu, yalnızca Kennedy suikastını bilirler, ancak ABD tarihinde Başkanlara yönelik çok sayıda suikast ve suikast girişimi olmuştur. Örneğin, 14 Nisan 1865 tarihinde ABD Başkanı Abraham Lincoln, Washington’da vurularak öldürülmüştür. 02 Temmuz 1881’de ABD Başkanı James Garfield suikast sonucu öldürülmüş, 06 Eylül 1901’de de ABD Başkanı William McKinley, Buffalo’da vurulmuş ve bir sure sonra ölmüştür. Bu kadar değil elbette. 22 Kasım 1963’de ABD Başkanı John Kennedy, Dallas’ta suikast sonucu öldürülmüştür. Suikastlar bu kadar değildir. Suikast girişimleri de şunlardır : 1912 yılında ABD eski Başkanı Theodore Roosevelt, suikastta yaralandı; 1933’de ABD Başkanı Franklin Roosevelt’e düzenlenen suikastta, Chicago Belediye Başkanı Cermak vurularak öldürüldü; 1950 yılında ABD Başkanı Truman’a başarısız bir suikast girişimi olmuş; 1968 yılında ABD Başkan adayı Senatör Robert Kennedy suikast sonucu yaşamını yitirmiş; 1975’de ABD Başkanı Gerald Ford, iki kez silahlı saldırı girişimi atlatmıştır (http://www.uzmanportal.com/suikast-nedir-tarihteki-en-onemli-suikastler.html/). Bunlar, bildiklerimizdir. Görüldüğü gibi, ABD tarihinde çok sayıda suikast ve suikast girişimi vardır. Bu suikastların arkasında ise genellikle ABD’yi kontrol eden güçlü gruplar olduğu kuşkusuzdur.

ABD’nin pragmatik bir rejim olduğu, çeşitli çıkar gruplarının uzlaşmasına dayalı sistemin kendi içindeki çelişkileri uzlaşmalarla aşabileceğini iddia edenler de haklı çıkabilirler. ABD iç politikasındaki gelişmelerin küresel politikaları ve her güçlü ülkeyi etkileyeceği kuşkusuzdur. Bu nedenle, bu konuyu dikkatimizden kaçırmayacak, gelişmeler konusunda siz değerli okuyucularımızı bilgilendirmeye yeni yazılarla devam edeceğiz.

İkinci Obama Dönemi

1789’de George Washington’dan başlayarak 44 Başkan seçmiş olan ABD’de, ikinci kez Başkanlık koltuğuna oturanlar şunlardır : George Washington, Thomas Jefferson, James Madison, J. Monroe, A. Jackson, M. Van Buren, U. S. Grant, Theodore Roosevelt, T. W. Wilson, Franklin Delano Roosevelt, H. S. Truman, D. D. Eisenhower, R. M. Nixon, R. W. Reagan, W. J. Clinton, G. W. Bush ve Barack H. Obama. W. G. Harding’in ölmesi sonrası Başkan olan John Calvin Coolidge ve J. F. Kennedy’nin öldürülmesi sonrası Başkan olan L. B. Johnson ise sonraki seçimlerde Başkan seçilmişlerdir.

Yukarıdaki bilgileri vermemin nedeni, ABD Başkanlarının ikinci dönem için aday olmaları durumunda genellikle Başkan seçilebilmeleridir. Bunların bir istisnası, ikinci kez Başkan seçilen G. W. Bush’un babası olan ve Clinton’a karşı seçim kaybeden George Herbert Walker Bush’tur. Bu bilgi neden önemlidir? Obama’nın ikinci kez adaylığında % 52 oy ile Başkan seçilmesinin bir başarı olmadığını anlamak için önemlidir. İkinci kez aday olan Obama karşısında hiç şans tanınmayan Mormon aday Mitt Romney’nin bu kadar büyük oranda destek sağlayabilmesi, Obama ve ABD seçimleri uzmanları açısından sürpriz olarak değerlendirilmiştir.

ABD Başkanlarının ikinci kez seçildiklerinde çok daha cesur kararlara imza attıkları bilinmektedir. Bunun en önemli nedeni, Başkan’ın ikinci kez seçildikten sonra kaybedecek bir şeyinin bulunmaması, Başkanlığa yeniden aday olamadığı için önüne sürülen seçenekler konusunda daha rahat tercihlerde bulunabileceğidir.

ABD Başkanı Obama’nın ikinci döneminde, uzlaşmadan çok kendi politikalarına ağırlık vereceği söylemini de fazla abartmamak gerekir. Bunun nedeni de ABD politikalarının oluşumunda Başkan’ın tek belirleyici olmaması, sistemin ‘Kontrol ve Denge’ (the check and balance system) yapısıyla Başkan-Senato-Temsilciler Meclisi dengesiyle işlemesidir. Ayrıca, ABD politikalarında görünmeyen güçlerin etkisi de hesaplanmalıdır. Bütün bunlara rağmen, ABD Başkanı Obama’nın ikinci döneminde ilk dönemine oranla daha rahat davranacağı ve kararlar alacağı da kesindir.

İkinci Obama Döneminin Türkiye’ye Etkileri

*Barack Obama’nın ikinci kez ABD Başkanı seçilmesinin Türkiye açısından önemi var mıdır?
*Bu durumun Türkiye’ye etkileri olacak mıdır?
*Barack Obama’nın yeniden seçilmesinin, Türk iç ve dış politikası üzerinde etkisi olacak mıdır?

Yukarıdaki sorulara verilecek yanıt, EVET’tir.

Ne ölçüde etkili olacağını zaman içinde göreceğiz, ancak Obama’nın ikinci dönemi, yalnızca ABD politikaları açısından değil, Türkiye açısından da bazı konularda etkilerini hissettirecektir. ABD politikalarında önemli değişiklikler yaratması beklenen Mitt Romney’nin seçilmesi olasılığına karşı, Türkiye açısından Obama’nın seçilmesinin şimdiden olumlu değerlendirildiği söylenebilir.

ABD Başkanlık seçimlerinde Obama’nın yeniden kazanmasının Türkiye’ye olası etkileri şunlar olacaktır:

*ABD Yahudi lobisinin Başkan ve Yönetim üzerinde etkisinin azalması nedeniyle bu lobinin baskısı sonucu Türkiye karşıtı kararlar alınmasının zorlaşması,

*ABD Ermeni lobisinin Romney’ye destek vermesi nedeniyle Ermeni iddiaları konusunda beklenmeyen sürpriz olumsuz gelişmelerin yaşanma olasılığının ortadan kalkması,

*Başkan seçildiğinde ilk yurt dışı gezisini Türkiye’ye yapan ABD Başkanı Barack Obama’nın yönetiminde, Türkiye-ABD ilişkilerinin daha da gelişmesi,

*ABD’nin Orta Doğu politikasında doğrudan askeri müdahaleler yerine örtülü operasyonları desteklemesi ve Rusya ile yakınlaşma içine girmesi sürecinde Türkiye’nin Suriye politikasının değişmesinin kaçınılmazlığı,

*Bir önceki tespitimiz gereğince, Dışişleri Bakanı Davutoğlu’nun Suriye konusunda yürüttüğü şahin politikadan keskin bir dönüş gerçekleştirme olasılığının yükselmesi ve bu kapsamda Davutoğlu politikalarının yanlışlığının daha açık biçimde tartışılmaya başlanması,

*ABD Yönetiminin İsrail’i yola getirmek ve kontrol etmek amacıyla Türkiye üzerinden bazı operasyonlar yapmasının gündeme gelmesi,

*İsrail-Türkiye ilişkilerinde yeni pürüzler ve çatışmalar yaşanması beklentisinin güçlenmesi,

*ABD’de seçimlerde yenilgiye uğrayan Neo-Con ekibinin Türkiye’deki uzantılarının ve Türk Hükümetindeki adamlarının geri plana itilmesi,

*Son dönemde hayali projelere dalarak başarısız olan Dışişleri Bakanlığı’nda değişim beklentisinin güçlenmesi.

Yukarıdaki değerlendirmelerimi, tarafsız ve objektif bir bakış açısıyla ortaya koymaya çalıştım. Bu değerlendirmelerden hiçbir kesimin tam olarak memnun olmayacağının bilincindeyim. Ne var ki, gelişmeleri objektif biçimde yorumlayamazsak, doğru öngörülerde bulunamayız. Gerçek, biz görmezden gelsek de Gerçek’tir.

Doç. Dr. Birol Ertan
Siyaset Bilimci
USGAM Kıbrıs, AB ve ABD Uzmanı

İLK KURŞUN

Arslan Bulut: Ey iman edenler! /// CC : @ArslanBulut1


Biz yazılarımızı iyi niyetli insanlara göre yazıyoruz. Fakat içlerinde Türklüğe karşı kin ve nefret besleyenler, milletin birliğini korumaya çalışanları, İslamiyeti sadece kendilerinin tapulu malı sayarak, İslam dışı olmakla suçlayıp kendi siyasi projelerine alan açmaya çalışıyor. Halkı bu kurnaz taktiklerle ikna ediyorlar..

Mesela Büyükşehirler yasasının ülkeyi şehir devletlerine bölme projesinin başlangıcı olduğunu belirtirken 2001 yılında İtalyanlar’ın “Veneto’dan Batı Karadeniz Bölgesi’ne” sloganlı bisiklet gezisinin arkasından, küreselleşme projesinin “yerel yönetimlere otonomi vermek ve milli hükümetin fonksiyonlarını yerel düzeyde merkezi olmaktan çıkarmak” planı çıktığını hatırlatmıştım. Küreselleşmenin, şehir devletlerine dönüş olduğu AKP Genel Başkanı Tayyip Erdoğan’a 2001 yılında ABD’den gönderilen gizli mektupta belirtiliyordu.

Bartın’a yönelik bisiklet gezisinin sonunda Anadolu’nun Roma dönemindeki şehir devletleri haritası da basın bildirisiyle birlikte dağıtılmıştı..

Basın bildirisinde “Amacı ulusal devletlerin iç federasyonu (devletler federasyonu) şeklini gerçekleştirmek olan, politik şekilli, Avrupa karakterli bir fenomen geliştiriliyor. Orijinin bulunması, kişinin bölgeler ve devletler üstü bir kimlik kazanması olarak yorumlanıyor ve temelinde kişinin, birçok ülkenin yurttaşıymış gibi düşünülmesi fikrine ulaşılıyor. Sonuçta, en ideal biçimine çoklu kimlik (çok kimlilik) araştırması olarak dönüşüyor, yani tüm insanların tek, aynı büyük genetik kökten geldiği orijinde, bir çeşit uluana ve ulubaba isminde birleşiyor; Adem ve Havva; ya da Homosapiens, ya da Austrolopitecus” deniliyordu.

***

Şimdi bu metnin, Türkiye’yi federasyona götüren zihniyeti özetlediğini yazdığım için bir yaratık bana “Hz. Adem ve Hz. Havva’ya inanıyor musun? İlk Türk Allah tarafından özel olarak mı yaratıldı? Öyle ise onun da atası Adem ve Havva değil mi?” gibi zekâ seviyesi düşük sorular soruyor..

İşte halkı da bu basit sorularla yönlendirmeye çalışıyorlar..

Burada yaratığın adı değil, zihniyeti önemli.. Bu zihniyet sahipleri, Hıristiyan Batı’nın, Müslüman bir milletin çocuklarını, kendi milliyetinden ve dininden koparmak için giriştiği şeytani operasyonu görmüyor, bunun yerine Türklüğü küçümsüyor..

Bunlar, aslında İslam dinine de ihanet içindedir. Çünkü Türklük, tarih boyunca olduğu gibi bugün de İslam dünyasının kalkanıdır.. Türk milletinin, Türkiye’nin olmadığı bir dünyada, İslam dünyası ne hale gelirdi?

İşte şimdi, AKP eliyle Türkiye’yi İslam dünyasının içine bir Truva atı gibi konuşlandırarak, bütün enerji kaynaklarını kontrol etmek istiyorlar. Buna karşı ancak milli birlikle ve bağımsızlık fikri ile durulabilir. Yani Türk Milleti’ni birlik içinde tutmak, bugün de İslam dünyasına en büyük hizmettir.

Evet Kaşgarlı Mahmut gibi benim kanaatim de odur; Allah, Türk Milleti’ni özel olarak yaratmıştır ki yeryüzünde bozgunculuk çıkaranlara engel olsun. Fakat bugün, Libya’da, Suriye’de bozgunculuk çıkaran ABD’ye en büyük hizmeti AKP yönetimi veriyor. Türk Milleti’nin büyük bir kısmı da bu bozgunculuğa oylarıyla ortaklık ediyor.. Üstelik Denizli’deki şehit cenazesinde namazı kıldıran kişi de “Allah bu iktidara zeval vermesin” diye dua ettiriyor.. Libya ve Suriye’de Müslümanları birbirine kırdırdığı için mi?

***

Yukarıda bahsettiğim Paflagonia projesi, Rotary İnternational antetli bir dosyayla tanıtılmıştı. Proje dosyası ile birlikte dağıtılan haritada, Roma dönemi esas alınarak Anadolu’daki federe şehir devletlerinin adları şöyle belirtiliyordu:

“Trakya, Bitinya, Misiya, Lidya, Karya, Likya, Pamfilya, Firikya, Kilikya, Kapadokya, Galatya, Paflagonya, Pont, Ermeniya, Antakya, Mezopotamya.”
İşte Büyükşehir Yasası ile bu projenin temelleri atıldı.. Zaten 1896 tarihli Amerikan Kongresi gizli kararında aynen “Uluslararası Hıristiyan Komitesince din, mezhep ve milliyetçi özelliklere bakılmaksızın geçici bir Hıristiyan yöneticinin Türkiye’nin başkanı olarak seçilmesini müteakip, Osmanlı İmparatorluğu’nun mevcut bölgelerinin sınırlarla ayrılması, bu bölgelerin Hıristiyan eyaletleri kabul edilip, Hıristiyan gücünün Türkiye Birleşik Devletleri adında toplanması, Utah Eyaleti yönetimi örnek alınarak ve çok eşlilik, kılıçla fethetme gibi dini vaazların ve hareketlerin yasaklanması sağlanacaktır” deniliyordu..
İman edenler, bu projeye direnir..

Yeniçağ

MAHFİ EĞİLMEZ : Türkiye’nin 22 Yıllık Reyting Öyküsü


Türkiye BBB notunu 1990 yılında aldı

Türkiye ilk reytingi notunu 1990 yılında aldı. Türkiye’yi kredibilite açısından değerlendirme ve dolayısıyla reytinge tabi tutma isteği 1989 yılı sonlarında S&P ve Moodys’den geldi. O tarihlerde Türkiye özellikle Japon piyasasına “private placement” adı altında tahvil ihraçları yapıyordu. Borçlanma miktarı artınca reyting kuruluşları müşterilerinin isteği ile Türkiye’yi derecelendirmeye tabi tutmak istediler ve Türkiye’nin reyting serüveni böylece başlamış oldu.

1990 yılı yaz aylarında çalışmalarını tamamlayan S&P ve Moody’s Türkiye’nin kredi notunu BBB ve Baa olarak belirlediler. Onlarla birlikte yola çıkan Japanese Credit Rating Agency (JCR) da notu BBB olarak saptadı. Türkiye, yatırım eşiği denilen bu notla ABD’deki Yankee Bond piyasasında yüksek miktarda fon yöneten emekli sandıklarının kaynaklarına ulaşabilecekti. Emekli sandıklarının bir tahvile para yatırabilmesi için mevzuatları gereğince o tahvilin en az BBB notuna sahip olması gerekiyor. Yatırım eşiği ya da yatırım yapılabilirlik sözü de buradan kaynaklanıyor. Buna karşılık mevzuatında böyle bir kısıtlama olmayan kurumlar açısından her tahvil, riskine ve getirisine göre yatırım yapılabilir değerdedir.

Önce Körfez krizi ardından Körfez savaşı çıkınca Türkiye bu notu kullanarak Yankee Bond piyasasına giremedi ve dolayısıyla alınan BBB düzeyindeki notun ilan edilmesi de ertelendi. Çünkü ilk kez reyting alan bir ülkenin reytinginin açıklanması ancak bir ihraç işlemiyle birlikte yapılabiliyor. Türkiye BBB notuyla ilk kez 1992 yılında Yankee Bond piyasasına 200 milyon dolarlık tahvil ihraç etti ve 1990 yılında aldığı BBB notu da o zaman açıklanmış oldu.

Türkiye BBB notunu 1994 yılında kaybetti

1993 yılı sonundan başlayarak, faizi indirerek enflasyonu düşürme teorisi eşliğinde Hazine’nin borçlanma ihaleleri iptal edildi. Bu iptallerin yarattığı karışıklıklar sonucu olarak reyting kuruluşları Türkiye’nin notunu düşürmeye başladılar. Bu düşüşler karışıklığı en üst düzeye taşıdı ve sonuçta ünlü 1994 ekonomik krizi çıktı. Hükümet 5 Nisan 1994 istikrar önlemlerini almaya ve IMF ile bir program yapmaya mecbur kaldı. Bu süreç ve devamında Türkiye’nin notu BBB’den B’ye kadar geriledi.

Zaman içinde Türkiye BB notuna yükseldiyse de bir türlü BBB’ye geri dönemedi. Fitch’in kararı sonucu Türkiye 22 yıl önce alıp 18 yıl önce kaybettiği BBB reyting notuna yeniden kavuşmuş oluyor. Türkiye’nin 22 yıl önceki durumuna yeniden dönebilmesi için Fitch’in verdiği BBB notunu öteki reyting kuruluşlarının da vermesi gerekli.

1990 yılı ile bugünkü ekonomik durumun karşılaştırılması

1990 yılında Türkiye üç reyting kuruluşundan BBB notu aldığında sahip olduğu makro göstergeleri bugünkülerle karşılaştıralım:

1990 2012
Büyüme 9,4 3,2
Enflasyon 60,4 7,8
Bütçe Açığı 3,3 2,2
Dışticaret Açığı 6,0 11,6
Kamu dış borç yükü 21,7 13,2

İki yılın da birbirine göre üstünlük ve zayıflıkları var. Ama eğer o günkü reyting BBB ise bugünkünün de ondan aşağı olmaması gerekiyor.


Fitch’in not artışı

Fitch Rating Türkiye’nin kredi notunu BB + (durağan)’dan BBB – (durağan) a yükseltti. Bu kararın özüne ilişkin değerlendirmelerin en önemli noktalarını şöyle sıralayabiliriz:

(1) Türkiye ekonomisi sürdürülebilir büyüme oranına geri dönüş eğiliminde bulunuyor.

(2) Cari açık daralmaya, enflasyon düşmeye devam ediyor.

(3) Kamu kesimi borç stoku, bütçe açığının düşüklüğüne paralel olarak geriliyor.

(4) Bankacılık kesimi güçlü yapısını koruyor.

(5) Bunlara karşılık Türkiye’nin dış finansman sorunu reyting açısından en önemli zayıflığı oluşturuyor.

Not Artışının Türkiye Ekonomisi Üzerinde Olası Etkileri

Not artışı Türkiye açısından çok önemli bir gelişme. Ekonomi üzerinde olumlu ve olumsuz birçok etkisi olacak. Bunları sıralamaya çalışayım:

(1)Türkiye’ye fon girişi artacak çünkü uluslararası piyasada likidite bolluğu olduğu ve küresel sistemde risklerin azalmadığı bir ortamda Türkiye’nin riski azalmış oldu. O nedenle Türkiye, özellikle portföy yatırımcısının tercih ettiği ülke konumunu güçlendirecek. Bu da sıcak para girişinin artmasına yol açacak.

(2) Döviz girişinin artması TL’nin değer kazanmasına yol açacak. Bu gelişme ihracatın düşmesine, ithalatın artmasına yol açabilir. Eğer böyle olursa cari açıkla mücadele önemli oranda güç kaybeder. Yani cari açık yeniden artmaya başlayabilir.

(3) TCMB, TL’nin fazla değerlenmesi sorunuyla karşılaşılırsa gecelik fonlama faizinin yüzde 5 olan alt limitini ve/veya haftalık repo faizini (politika faizi) yüzde 5,75’den aşağıya düşürerek bankaların kendisine borç vermesini kısıtlamak ve böylece TL’yi onlarda bırakmak yoluna gidebilir. Bu yolla piyasada TL fazlası yaratılarak TL’nin değer kazanmasının önüne geçebilir.

(4) İthalat artarsa ithalden alınan vergi gelirleri de artar ve bunun bütçe açığına olumlu etkisi olur.

(5) Türkiye’ye yabancı para girişinin artmasıyla birlikte bankalar TL karşılık oranlarını daha fazla dövizle karşılamaya yönelir ve ellerindeki TL likidite artar. Bunun sonucunda hem mevduat hem de kredi faiz oranları düşer.

(6) Faiz oranlarının düşmesi mevduat sahibinin tasarruftan tüketime kaymasına yol açabilir. Bunun sonucunda tasarruf oranları daha da düşer ve dış finansmana ihtiyaç daha fazla artar.

(7) Faiz oranlarının düşmesiyle negatif reel faiz ortaya çıkacağı için gayrimenkul yatırımı yeniden çekici hale gelebilir ve gayrimenkul fiyatlarında artış görülebilir.

(8) İMKB’de kar realizasyonları görülse de genel olarak endeksin yönü yukarı doğru olur.

ALEM GİDER MERSİNE BİZ GİDERİZ ……


Özcan PEHLİVANOĞLU : TURKIYE’NIN ISTANBUL SORUNU…


Türk insanının akıl tutulmasına en iyi örnek; insanlık dışı muamelelere tabi olarak İstanbul’da yaşamasıdır. Aksi halde dayatılan bu yaşam tarzına, çoktan itiraz edilmesi gerekirdi.

Yol ve trafik sorunu, hava kirliliği çarpık kentleşme, hijyen ve sağlık sorunları, deprem beklentisi, hayat pahalılığı ve yaşamın aklınıza gelmeyecek ne kadar sorunu varsa, İstanbul’da bunlarla karşı karşıyasınız demektir.

İstanbul, her geçen gün büyümekte, bu büyüme ile birlikte normal bir insanın tahammül edemeyeceği sorunlar kat be kat artmaktadır. Ne tezattır ki; bizlerde bu çarpık büyüme ile övünmekteyiz.

İstanbul’u anlamadan vede İstanbul’lu anlamadan (!) Türkiye’nin karşı karşıya olduğu sorunlarıda çözemeyiz.

İstatistiklere bakarsak bu kadar küçük bir kara parçasına, nüfusu her geçen gün 20 milyona doğru giden bir şehri sığdıramazsınız. Kanal projesi, yeni imar planları, 3. köprü ve havaalanı ile inşaat hareketleri; bizi bir gelişmeye değil aksine içinden çıkılmaz bir buhrana sürüklüyor.

Gurur projesi metrobüs’e, işe gidiş ve çıkış saatlerinde isterseniz bir binmeyi deneyin… İnsanlığınızdan utanırsınız. Ancak İstanbul’un, insana yaşattığı çaresizlik, bu onursuzluğu yutkunmamıza neden oluyor.

İstanbul’un yerel yönetimini elinde tutan AKP zihniyetinin son 20 yılda insanımızı çaresizliğe iten büyümeyi nasıl gerçekleştirdiğine isterseniz şöyle bir bakın…

Her yer, bina doldu… Rant müteahhitlerin cebine aktı. Yeşil alanlar buharlaştı. Bunlar yetmedi, İstanbul’un su havzaları ve ormanları geleceğin yaşam alanları olmaya yöneldi.

Dünyanın çeşitli köşelerine yıllardır gidip gelirim. Gelişmiş ülkelerde hiç böyle bir büyüme ve insana yaşarken işkence çektiren bir kent daha görmedim. Öyleyse bu gelişmişlik dediğimiz nedir? Geçenlerde Almanya’da 32 yıl önce yaşadığım şehre gittim. Şehir aynen duruyordu. Ne nüfus hareketi ne çarpık büyüme… Bunun gibi örnek çok. Gelişmiş ülkelerde insanlar, insan gibi yaşıyorlar. Tabirimi mazur görün İstanbul’da biz insanlara, hayvan muamelesi reva görülüyor.

Trafik, eğitim, sağlık, hijyen, inanılmaz sıkıntılı… Bu kent böyle büyümeye devam ederse sıkıntı dahada büyüyecek. Doktorlar ülkemizde her dört ölümden birinin kanser hastalığından olduğunu söylüyor. İstanbul koşulları itibarı ile kanserojen bir şehir olmuştur. Zihniyetimiz değişmedikçede bu artarak devam edecektir.

Ve bizler çoktan İstanbul olmaktan çıkmış İstanbul’u bu hale getirenleri “yaşa, varol, seninle gurur duyuyoruz” diyerek desteklemeyi sürdürüyoruz. Bu akıl tutulması değil de nedir?

İstanbul’u teslim aldığından bu yana yaşanılmaz hale getiren siyasal anlayış, bunu tüm ülke sathına yayarak, aynı plansız ve sağlıksız yapılaşmayı gerçekleştirmiştir. Bu bir gelişme olmayıp kaynakların sadece boşa değil üstüne üstlük insanımızın zararına heba edilmesidir.

Bu durum halkımıza yanlış aksettirilerek , geleceğimiz karartılmaktadır. Bu nedenle ben İstanbul’un büyümesini değil en azından bu haliyle korunmasını istiyorum. Anlattığım sebeblerle kanal projesine, 3. köprü ve havaalanına ve 1453 Maslak gibi taş yığınlarına karşıyım. İstanbul’da hayvanca ve onursuzca değil insanca yaşamak istiyorum.

Eğer İstanbullu kendisine layık görülen bu kötü niyetli muameleyi anlarsa, aleyhine olan gelişmelere dur diyecek ve bu Türkiye’nin içinde bulunduğu ağır sorunlarında çözümüne katkı sağlayacaktır.

İstanbullu anlamadan ve tavrını koymadan ne İstanbul korunabilir ne de Türkiye yaşamsal sorunlarından kurtulabilir.

AKP’nin 20 yıllık yerel yönetim ve 10 yıllık ülke iktidarı anlayışı, sorunları çözeceğine daha da ağırlaştırmıştır. Yapılan makyaj ile sorunların derinleştiği giderek gizlenmektedir. Bunu sözde kürt meselesi, yeni anayasa, devlet başkanlığına geçiş, ağır iç ve dış borçlar, ekonomik kriz sonucu doğan bütçe açığının vergi, harç ve cezaların yükseltilerek kapatılmak istenmesi, yargının içinde bulunduğu gibi vesaire durumlardan anlıyoruz.

Onun için İstanbullu’nun içinde bulunduğu ve bir insana yakışmayan durumu fark ederek, İstanbul’un ve Türkiye’nin geleceğine el koyması gerekiyor. İstanbullu “tamam” dedimi rüzar dalga dalga Anadolu’nun ve Trakya’nın her köşesine yayılacaktır. Eğer benim “hayvanca ve onursuzca” bir yaşam dediğim İstanbul hayatına diyecek bir şeyiniz yoksa benimde bundan fazla diyecek bir lafım yok.

Özcan PEHLİVANOĞLU

EMPERYALİZMİN İSTEDİĞİ TÜRKİYE, HES – MES HİKÂYE.


Börtü – böcek kan ağlıyor.

Kurt – kuş kan ağlıyor,

Dereler, zümrüt yeşili ormanlar kan ağlıyor.

Sular, dereler, HES saldırısı, madenci saldırısı altında bugün…

100 yıllık, 200 yıllık ağaçlar dakikada kesiliyor. Ağaçlar, vatanı için can veren şehitler gibi toprağa düşüyor.

Zümrüt yeşili ormanlar kâr hırsı yüzünden “Kelaynak”lara döndü.

Madencinin, “HES” cinin, AKP’nin umurunda değil, nasıl ki PKK tarafından vurulan Mehmetçikler umurunda değilse…

Köylüler isyanlarda…

Gün geçmiyor ki bir direniş olmasın… Gün geçmiyor ki insanlarımız haksızlıklara karşı çıkmasın.

Kadınlar en önde…

Öfke çığ gibi büyüyor…

“Suyumuzu, deremizi, ormanımızı, toprağımızı, kurdumuzu kuşumuzu” vermeyiz diyorlar.

“Yaşam hakkımızı çiğnetmeyiz” diyorlar.

HES firmalarına arka arkaya davalar açılıyor. Mahkemeler ardı ardına yürütmeyi durdurma kararları alıyor.

Fırtına Vadisi’nde, Fındıklı’da, İkizdere’de, Çayeli’nde, Rize Güneysu’da, Alicik 1-2 Kale HES’lerde, Çayeli’nde, Askaroz-Andon’da, Giresun Keşap’da, Kastomonu Loç’ta, Antalya Alakır’da, Hendek Aksu’da, Tonya’da, Bulancık’da, Artvin Papart’da, yürütmeyi durdurma kararları verildi.

Ama vurguncular doymak bilmiyor. Durmak bilmiyor.

Gözlerini doğaya diktiler. Bu kez de doğada başlattılar talanı.

Güzellikleri, canlıları, bin bir renk zümrüt ormanları, tarihsel kalıntıları yıkmaya, yok etmeye yemin etmişler.

Çekilen sular nedeniyle dereler şimdiden kurumaya başladı bile.

Kurtlar, kuşlar böcekler, akarsular, akarsularda oynaşan balıklar, ışıltılı damlacıklar onları hiç mi hiç ilgilendirmiyor. Onlar sadece keselerini doldurmaya bakıyorlar.

İktidara geldiğinden bu yana AKP, tıpkı bir mirasyedi gibi hareket ediyor.

Önüne geleni satıyor.

Yılların birikimini bir anda çarçur ediyor. Onları bir yıllık kârına elden çıkarıyor. Önünü arkasını düşünmüyor. Gelecek kuşaklara “Ne bırakacağım” kaygısı yok. Gününü kurtarmaya çalışıyor sadece. Yeter ki AKP’nin çarkı dönsün. Bütçe açığı kapansın. Bakanlar, vekiller yolluk alıp bol bol seyahat etsinler.

AKP, üretmiyor, tüketiyor.

Cumhuriyet tarihi boyunca yapılan sanayi kuruluşlarının altından girip, üstünden çıktı.

Şimdi sıra doğaya geldi.

Ağaçları satıyor.

Dereleri satıyor.

İnsanları ile birlikte toprakları satıyor.

Kuşları, 3-5 yüzyıllık kaplumbağaları satıyor…

Köküne kibrit suyu döküyor.

İkiz Dere vadisi, zümrüt yeşili Kaz Dağları, bünyesinde 1518 bitki barındıran Munzur, Munzur’un bağrında görkemli boynuzları ile özgürce dolaşan dağ keçileri, geyikler, güngörmüş kaplumbağalar, bülbüller, keklikler…

Rahat yüzü yok onlara.

Nerede bir su görse, nerede bir dere görse, nerede zümrüt yeşili bir orman görse, kolları sıvıyor. Harekete geçiyor. Buldozerlerini sürüyor. Toprağın, doğanın altını üstüne getiriyor.

2700 dolaylarında HES (Hidroelektrik Santrali) planlanmaktadır iktidar tarafından bugün. Bunun 400 kadarı için çalışmalar başlatılmış durumdadır.

Gaziantepliler temelsiz, asılsız, boş olayları, olguları anlatmak için “HAKİYE” (hikâye) derler.

HES-MES HİKÂYE, EMPERYALİZMİN İSTEDİĞİ TÜRKİYE…

HES’ler bahane, sular şahane…

Çünkü HES’lerin enerji sorununa katkısı çok azdır.

Onlar, memleketimizi istiyorlar.

Vatanımızı istiyorlar.

Sevgili ülkemiz AKP tarafından emperyalizme peşkeş çekiliyor.

Emperyalizm, geleceğin petrolü su kaynaklarına, topraklarımıza 49 yıllığına sahip olmak, şimdiden teslim almak için kolları sıvamıştır. İktidar tüm gücü ile arkasındadır.

Bir süre sonra köylünün suyu, köylüye ve halkımıza “şişe, damacana suyu” olarak, parayla satılacaktır.

SU YAŞAMDIR.

SU, ÜLKEMİZİN YAŞAM DAMARIDIR.

DERELER ÖZGÜR AKMALIDIR.

DERELER ÖZGÜRLÜKTÜR.

SU HAKTIR.

HAKKIMIZA SAHİP ÇIKALIM.

ÖZGÜRLÜĞÜMÜZE SAHİP ÇIKALIM…

Ali Eralp

İLK KURŞUN

1.Tayyip Sultan!


Erdoğan’ın istediği başkanlık padişah yetkileriyle donatıldı!

AKP’nin Meclis Uzlaşma Komisyonu’na sunduğu başkanlık sistemi metni, yetkilerin tümünün tek bir kişide toplanmasını öngörüyor. Demokratik sistem tarihe gömülüyor.

BaşbakanTay­yip Er­do­ğa­n’­ın, “Gön­lüm­de ya­tı­yo­r” de­di­ği baş­kan­lık sis­te­mi­ne iliş­kin ilk adım ön­ce­ki gün atıl­dı. AKP, Mec­lis Ana­ya­sa Uz­laş­ma Ko­mis­yo­nu­’na baş­kan­lık sis­te­mi­ni içe­ren tek­li­fi sun­du. 22 mad­de­lik öne­ri met­ni, bir­çok yön­den AB­D’­de­ki­ne ben­zer­ken önem­li fark­lar da göz­ler­den kaç­mı­yor.

Tek meclisli başkanlık…

AKP, öne­ri­le­ri­nin ba­zı­la­rı­nı “Ya­sa­ma­” bö­lü­mü için su­nar­ken, “Yü­rüt­me-Yar­gı­” bö­lüm­le­ri­nin gö­rü­şül­me­si sı­ra­sın­da da öne­ri­le­ri­ni gün­de­me ge­tir­e­cek. ABD Kon­gre­si­’n­de Tem­sil­ci­ler Mec­li­si ve Se­na­to ola­rak dü­zen­le­nen iki ya­pı ye­ri­ne Türkiye’de tek mec­lis­li baş­kan­lık öne­ren ik­ti­da­rın dü­şün­dü­ğü mo­del­de, koa­lis­yon hü­kü­met­le­ri­nin önü ke­si­li­yor. Zi­ra par­ti­nin hu­kuk­çu kur­may­la­rı, “Ko­alis­yon hü­kü­met­le­ri­nin ül­ke­ye si­ya­si ve eko­no­mik ola­rak cid­di za­rar ver­di­ği­ni­” söy­lü­yor.

CHP, MHP ve BDP karşı

İktidar partisinin öner­di­ği baş­kan­lık sis­te­mi­ne Mec­li­s’­te bu­lu­nan CHP, MHP ve BDP kar­şı çı­kı­yor. Her üç par­ti de Uz­laş­ma Ko­mis­yo­nu­’n­da bu öne­ri­ye kar­şı çı­ka­cak. Bu du­rum­da AK­P’­nin öne­ri­si­nin ha­ya­ta geç­me ola­sı­lı­ğı bu­lun­mu­yor. Çün­kü Uz­laş­ma Ko­mis­yo­nu, ha­zır­la­ya­ca­ğı ra­por­da
4 par­ti­nin mu­ta­ba­kat sağ­la­dı­ğı ko­nu­la­ra yer ve­re­cek.

İşte bu yetkileri istiyor

İktidar partisinin Meclis Uzlaşma Komisyonu’na sunduğu öneri metninde yer alan maddeler özetle şöyle:

· Başkanı halk seçecek.

· Başkan partili olabilecek ancak parlamenter olmayacak.

· Bakanlar Kurulu üyelerini de başkan atayacak.

· Başkan, kendisine karşı sorumlu olan bakanları görevden alabilecek.

· Bakanlar milletvekili olamayacak, dışarıdan atanacak ve parlamentoya karşı sorumlu olmayacak.

· Güvenoyu ve hükümeti denetleme aracı olan gensoru kaldırılacak.

· Parlamento, başkan ve bakanları görevden alamayacak.

· Başkan ve bakanlar, şimdiki gibi Yüce Divan’a benzer bir yapıda yargılanabilecek.

· Milletvekili sayısı yine 550 olacak. Seçilme yaşı ise 18.

· Başkanın cezai yaptırım gerektiren bir suç işlemesi halinde, bazı ülkelerde uygulanan ‘impeachment (suçlama, cezai sorumluluk)’ modeli devreye girecek. Bu çerçevede oluşturulacak bir komisyonun çalışmasıyla başkan suçlanıp, yine aynı şekilde yargılanacak, komisyonun kararını Meclis onaylayacak.

· Yeni sistemde halkın seçeceği başkan kabineyi Meclis dışından seçeceği için koalisyon hükümetleri tarihe karışacak. Bu sistemde ‘istikrar’ ilkesi sağlanmış olacağından, seçim barajına da ihtiyaç kalmayacak. O nedenle baraj yüzde 5 civarına inecek.

· Milletvekili yemini de yeni sistemde değişirken; genel seçimler daha önce olduğu gibi 5 yılda bir yapılacak.

· Milli Güvenlik Kurulu’na (MGK) yer verilmeyecek. Başkana bağlı bir güvenlik kurulu oluşturulacak.

· Kanunlar vekillerin teklifleriyle kabul edilecek.

· Başkana karşı en önemli denetim yolu bütçe olacak. 5 yıl için 2 defa seçilebilecek başkan bütçeyi hazırlayacak ve Meclis’e sunacak.

· Meclis bütçede kısıtlamaya gidebilecek.

ABD dışındaki ülkelerde diktatörlüğe dönüşüyor

Başbakanlık sis­te­mi dün­ya­da iki fark­lı şe­kil­de uy­gu­la­nı­yor. Fran­sa gi­bi ba­zı ülkelerde cum­hur­baş­ka­nı ay­nı za­man­da dev­let baş­ka­nı un­va­nı­na sa­hip an­cak al­tın­da bir de baş­ba­kan bu­lu­nu­yor. ABD gi­bi ül­ke­ler­de ise dev­let baş­ka­nı tüm yü­rüt­me yet­ki­si­ni ken­din­de top­lu­yor. Dün­ya­da baş­kan­lık sis­te­mi­ni uy­gu­la­yan ül­ke­le­rin sa­yı­sı 38… Bun­lar ara­sın­da Ve­ne­zü­ela, Gü­ney Ko­re, Mek­si­ka, Ken­ya, Bre­zil­ya ve Af­ga­nis­tan gi­bi ül­ke­ler bu­lu­nu­yor. Pe­ki sis­tem Tür­ki­ye­’de uy­gu­la­nır­sa ne olur? Si­ya­set bi­lim­ci­ler ve aka­de­mis­yen­ler is­tik­rar­lı ol­ma­dı­ğı ve de­mok­ra­tik ol­ma­yan bir sis­tem ya­rat­ma ris­ki­nin bu­lun­du­ğu ne­de­niy­le sis­te­mi eleş­ti­ri­yor. Sis­tem; ABD ve bir­kaç ör­nek dı­şın­da de­mok­ra­tik bir si­ya­sal sis­te­mi sür­dü­re­mi­yor. Sistem de­ne­me­le­ri La­tin Ame­ri­ka ül­ke­le­rin­de dik­ta­tör­lük­le­re ve as­ke­ri re­jim­le­re dö­nüş­tü.

Par­la­men­to iki par­ti­li­

Tür­ki­ye gi­bi de­mok­ra­tik ku­rum­sal ya­pı­lar otur­ma­mış ül­ke­ler­de sis­te­min de­mok­ra­tik ya­pı­dan uzak­laş­ma­sı çok ko­lay ola­bi­li­yor. Baş­kan­lık sis­tem­le­rin­de sağ ve sol­da mer­kez par­ti­le­ri bi­çi­min­de iki si­ya­si par­ti­li sis­tem or­ta­ya çı­kı­yor.

SÖZCÜ

İSTİHBARAT ALANI

Sınırsız, Seçkin, Sansürsüz, Kemalist Haber Blogu

Derin İstihbarat

strateji, güvenlik, araştırma, istihbarat, komplo teorileri, mizah, teknoloji, mk ultra, nwo

İSTİHBARAT

Şifresiz Yayın!

%d blogcu bunu beğendi: