Etiket arşivi: türkiye

Rifat Serdaroglu : Karsit Goruslu /// CC : @rifatserdaroglu


Televizyonda akşam haberlerini izliyoruz. Ekranda, polise taş ve sopalarla saldıran ve “Başkan Apo”, “Bağımsız Kürdistan” diye bağıran, yıkan-yakan-vuran-kıran bir grup ve karşı kaldırımda ellerinde Türk Bayrakları bulunan ve “Türk-Kürt Kardeştir, PKK Kalleştir” diye bağıran yaşlı-genç çoğu esnaf olan insanlar!

Spiker kızımız şunları söylüyor;

“Malatya’da çatışan karşıt görüşlü iki gruba polis müdahale etti. Dağılmak istemeyen gruba polis biber gazı ve tazyikli su sıktı. Grup ara sokaklara dağılarak kayboldu.”

İnsanın sinirden tepesini attıracak bu söylemi hazırlayan haber müdürüne, haberi sunan spikere ve bunların patronları olan televizyon sahibine soralım;
“Siz hangi “karşıt görüşlü” gruptansınız?”

Ellerinde Türk Bayrağı olup, kardeşlik- beraberlik isteyen ve terör örgütünü lanetleyenleri, PKK’yı destekleyenlerle bir tuttuğunuza göre, bu gruptan değilsiniz demektir.

PKK’yı destekleyen bir gruptan mısınız? Herhangi bir tarikatın veya cemaatin grubundan mısınız? Nesiniz siz?

Sizlerin, bu ülkenin birliğine-bütünlüğüne kasteden, asker-sivil, çocuk-yaşlı, kadın-erkek demeden insanlarımızı öldüren, ekonomimize büyük zarar veren bu örgüte karşı tavır koyma gibi bir “Milli Sorumluluğunuz” yok mu?

Sizler hiç Roj TV’yi seyretmez misiniz? Orada Türkiye lehine tek kelime duyabilir misiniz? Asla duyamazsınız. Elbette ki size Roj TV gibi olun diyen yok.
Yok, ama Katile katil, bölücüye bölücü, Türkiye düşmanına düşman, demek yani doğruları söylemek sizin dilinizi mi yakar? En azından bu ülkeyi seven, eline silah-taş-sopa almadan Türk-Kürt kardeşliğini savunan insanları terör örgütü mensuplarıyla aynı kefeye koymasanız olmaz mı? Kızarlar mı size?

Haberleri izlemeye devam ediyoruz, spiker şunları söylüyor;

“Cezaevlerinde yapılmakta olan açlık grevlerinin sona ermesi için bir araya gelen aydınlar-sanatçılar hükümete çağrıda bulunarak, bu haklı taleplerin bir an önce yerine getirilmesini istediler. Cezaevlerinde olabilecek ölümlerin sorumlusunun hükümet olacağını söylediler.”

TV’de “aydınlar” denenlerin kimliklerine bakıyoruz. Yaşar Kemal’den- Bekaroğlu’na kadar hep bilinen kişiler. PKK ve onun uzantıları ne zaman bir eylem yapsa bu şöhretleri görmekten usandım artık.

Be adamcıklar, mademki kendinize aydın diyorsunuz, niçin gencecik çocukları açlık grevine başlatıp, ölümlerine sebep olacak PKK terör örgütüne tek laf etmiyorsunuz? PKK istemese, bu zavallılar açlık grevi yapabilirler mi?

Talepler karşılansın, diyorsunuz. Demokrasilerde hak aramanın yolları belli değil mi? Yarın cezaevindeki Hizbullah ve İBDA-C liderlerinin özgürlüğü için bir açlık grevi başlasa, taleplerini kabul edelim mi diyeceksiniz?

Sizler hiçbir şehit cenazesine gitmediniz. Evlatlarını kaybeden insanların evlerine uğramadınız. Sizler şehit edilen bu fidanları, trafik kazasında ölen insanlarımızla aynı kategoride tutuyorsunuz.

Türk Milletinin tamamını kucaklamayan adamlar ve bunları “aydın” diye millete kakalamaya çalışan televizyonlar, ne kadar büyük bir ihanet içinde olduklarını görmezler mi? Sizler Türk Milletini aptal mı zannediyorsunuz?

Hiç kimsenin “ama”, “fakat”, “lakin” deyip kıvırtmak hakkı yoktur. Görmüyor, duymuyor musunuz?

“Daha Öcalan’ın heykelini dikeceğiz” diyen adamın belediyelerine “padişah yetkisi” vermekte ısrar eden AKP Hükümeti, ülkeyi Suriye ile savaşa ve bölünmeye götürüyor. Herkesin yerini, tarafını belli etmesi zamanı gelmedi mi?

Birinci görevi, vatandaşa doğru bilgi vermek olan Televizyonlar ve Gazeteler, “Özgür Gündem” veya “Roj TV” olmaktan vazgeçip, Türkiye’nin televizyonları ve gazeteleri gibi davranmak ve yerlerini belli etmek zorundadırlar.

Kendilerine “aydın” diyen “PKK Bülbüllerine” gelince; Lütfen Türkiye’nin meselelerine “tek gözle-kandil ışığıyla-ampul ışığıyla” bakmayın, güneşe çıkın doğruları göreceksiniz.

Herkesi kucaklayan davranışlar sergileyin. Eğer tutumunuzda ısrar ederseniz, o zaman size sorarlar; “Sizin nereniz aydın, bu karanlık kafalarda aydınlık olur mu?”

._,___

Türkiye’nin Eski Sovyet Cumhuriyetleriyle Münasebetlerinin Özellikleri


Trkiye’nin Eski Sovyet Cumhuriyetleriyle Mnasebetlerinin zellikleri.pdf

Barış Doster: Kaç Paraya ve Kaç Parçaya Bölüyorlar?


Eş başkanın hariciye vekilinin “komşularla sıfır sorun” politikası çöktü. Küresel diplomasinin koridorlarında ise alay konusu olmayı sürdürüyor. Çünkü sayesinde Azerbaycan ve KKTC dahil, sorun yaşamadığımız ya da sorunları artırmadığımız komşu kalmadı. Suriye, İran, Rusya, Irak’la ilişkiler gerginleşti. Malatya’nın Kürecik ilçesine yerleştirilen ve kumanda düğmesi ABD’nin elinde olan füze kalkanı radarının İran’a karşı İsrail’i korumak için oraya konduğu defalarca kanıtlandı. ABD adına bölgeye “demokrasi, insan hakları, özgürlük” ihraç etmede öylesine ileri gidildi ki, bir ara “Suriye bizim iç meselemizdir” deyiverdi eş başkan.

Anımsanacak olursa, eş başkanın ilham kaynaklarından olan Adnan Menderes de (diğeri Turgut Özal idi) ABD istediği için Irak’a müdahale etmeyi düşünmüştü. “Küçük Amerika” sürecinden büyük Türkiye çıkarmaya yeltenmişti. Ama olmadı, olduramadı. Fena halde yanıldı. Türkiye büyümedi. Önce küçük düştü, şimdi de küçülme tehdidi yaşıyor. Küçük Amerika sürecinden küçülme çıktı.

Manzaraya bakınız. İsrail büyürken, Irak’taki işgali destekleyen, Suriye’ye emperyalizm adına müdahale etmek isteyen, İslam coğrafyasını parçalama projesi olan Büyük Ortadoğu Projesi’nde (BOP) eş başkanlık yapan Türkiye küçülüyor. Sözde muhafazakâr, mukaddesatçı, maneviyatçı, mümin, mütedeyyin, Siyonizm karşıtı kadroların yönetiminde parçalanıyor. Bir zamanlar Cuma namazı çıkışlarında İsrail bayrağı yakanların, Filistin’deki şehitler için gıyabi cenaze namazı kılanların, “Laik devlet yıkılacak elbet”, “Kahrolsun Kemalist diktatörlük”, “Kanımız aksa da zafer İslam’ın”, “Müslümanlar kardeştir”, “İslam’a uzanan eller kırılsın” diye slogan atanların döneminde bölünüyor.

“Dinler arası diyalog” derken, “Medeniyetler ittifakı” derken, Mehmetçik Afganistan’da ABD askeri için, onun yerine, onun adına ölüyor. Eş başkan, Irak’taki işgalci ABD askerlerinin ülkelerine sağ salim dönmeleri için dua ederken, Kuzey Irak’tan ülkemize sarkan bölücü terör Mehmetçikleri şehit ediyor. Bir zamanların iman, ihsan, ihlas sahibi mücahitleri ise önce gömlek değiştirmenin, sonra da iş değiştirip müteahhit olmanın tadını çıkarıyorlar. Ve emperyalizmin her türlü talebine müsait hale geliyorlar. Ve bu müteahhitlik, beraberinde taşeronluğu da getiriyor. Her türlü emperyalist projeye gönüllü olmalarını sağlıyor eski mücahitlerin. Öyle ki, Suriye için “insani koridor”, “uçuşa yasak bölge”, “tampon bölge”, “güvenlik koridoru” vb. tüm seçenekleri Türkiye öneriyor. İlk önce Türkiye öne atlıyor, rol istiyor. Bir zamanlar ticari ilişkilerin hızla geliştiği, vizelerin kaldırıldığı, sınır geçişlerinin kolaylaştırıldığı, ortak bakanlar kurulu toplantılarının yapıldığı Suriye ile ilişkiler en alt düzeye iniyor. Çünkü emperyalizm bunu istiyor. Çünkü taşeronluk bunu gerektiriyor. ABD örtülü operasyonlarla, karanlık savaş hileleriyle, psikolojik harp yöntemleriyle, algı yönetimiyle, toplum mühendisliğiyle, beşinci kol faaliyetleriyle, asimetrik savaşla Suriye’ye çullanırken, Türkiye’ye daha ağır ve kanlı görevler yüklüyor. Suriyeli teröristlere sahip çıkmasını, topraklarını açmasını, para ve silah vermesini istiyor.

Bu politika Türkiye’nin ekonomisini olumsuz etkiliyor. Enerji tedarikinde güçlükler yaratıyor. Çünkü doğalgazda ve petrolde en çok ithalat yaptığımız iki ülkeyle, Rusya ve İran’la ilişkilerimizi geriyor. Türkiye, enerji temininde alternatif enerji kaynaklarından, yeni ve yenilenebilir enerji kaynaklarından yeterince yararlanamadığı için, enerji bağımlılığı, dış ticaret açığı yaratıyor. Cari açık artıyor. Tarımsal üretimi, verimliliği, tarıma dayalı sanayiyi zaten gözden çıkaran, toprak reformunu çoktan unutan, bütüncül kalkınmayı ağzına bile almayan Türkiye, izlediği dış politikayla ekonomisini de baltalıyor.

Kimi Arap ülkelerinin, birbirinden bağımsız hareket eden Suriyeli muhalifleri bir türlü birleştirememesi, sonuçta onları birleştirenin yine ABD olması, hem Araplar arasındaki birliğin ne kadar zayıf olduğunu hem de Suriyeli muhaliflerin kimden destek aldığını bir kez daha gösteriyor. Keza ABD’nin dış politikadaki araçlarından biri olan Arap Birliği’nin hiç itibarının olmadığı da görülüyor. Rusya’nın Suriye Ulusal Konseyi temsilcileriyle görüşerek bilinen görüşlerini yinelemesi ise Suriyeli muhaliflerin Moskova’ya rağmen başarıya ulaşamayacaklarını anladıklarını kanıtlıyor. Bu dönemde Irak başbakanı Nuri el Maliki, İran üzerinden Suriye yönetimiyle yakınlaşıyor. Türkiye’den ise uzaklaşıyor. Türkiye’yi ülkesinin içişlerine karışmakla, Irak’ta Iyad Allavi’nin başını çektiği ittifaka destek olmakla suçluyor. Yaşananlar, Arapların, Arap birliğine gerçek anlamda kimlik kazandıran Cemal Abdül Nasır gibi bir lider çıkaramadıklarını gösterirken, Batı’nın AKP’yi ve Türkiye’yi Arap Baharı’na model olarak sunma çabası da işe yaramıyor.

Bu süreçte ABD, Avrupa’dan da umduğu desteği alamıyor. Almanya, İngiltere ve Fransa ayrı telden çalıyorlar. Ekonomik olarak Avrupa’nın en güçlüsü olan, krizden diğerlerine oranla daha az etkilenen Almanya, İran ve Suriye konusunda ABD’ye mesafeli duruyor. Dahası Rusya ve Çin ile hızla yakınlaşıyor. Adeta bir “Ost politik” yani Doğu politikası izliyor. Avrupa’nın 3 büyükleri arasında ABD’ye en yakın güç olan, İsrail’le birlikte ABD’nin iki stratejik ortağından biri olarak bilinen İngiltere politik olarak fazla öne çıkmıyor. Her zaman olduğu gibi ABD politikalarının Avrupa’daki sözcülüğünü yapıyor. Fransa ise AB’nin etkisizleşmesine koşut olarak Akdeniz Birliği projesi ile yeni bir çıkış ve nüfuz sahası arıyor. Füze savunma sistemi konusunda ABD ile anlaşmazlık yaşayan Rusya ise kendi güvenliği için belli bölgelere füzeler yerleştiriyor. Kaliningrad kentinde bulunan füze radarlarını aktif hale getiriyor. Erivan’daki üssü alarmdayken, Karadeniz donanması savaş pozisyonu alıyor. Bir anlamda ABD’nin kendisini bu kadar çevrelemesine, Akdeniz’e çıkmasını engelleyecek adımlar atmasına sessiz kalmayacağını gösteriyor.

ABD’nin Asya’da da gerilediği gözleniyor. Pakistan’la ilişkileri eskisi gibi sıcak değil. 11 Eylül 2001 saldırılarından sonra Afganistan’ı işgal ederken, Taliban’ı ezeceğini söyleyen ABD’nin, şimdilerde Taliban’ı muhatap aldığı, onunla müzakerelere başladığı görülüyor. Hatta resmi görüşmelere başlanması için, ABD’nin Taliban’a Katar’da büro açmasını önerdiğini yazıyor gazeteler. Ve Türkiye bu Katar’la birlikte, Suudi Arabistan’la birlikte Suriye’ye insan hakları, özgürlük ve demokrasi götürmeye çalışıyor.

İnsan sormadan edemiyor. Acaba emperyalizmin işbirlikçileri, uzantıları, taşeronları, uyduları, maşaları ülkemizi kaç paraya ve kaç parçaya bölüyorlar?

İLK KURŞUN

ÜLKEMİN DURUMU



Şahin Erkenez

_

İRTİCA’DA NERDEN NEREYE GELMİŞİZ…….


· 15 Şubat 1949: İlkokullarda isteğe bağlı olarak din dersleri okutulmaya başlanması öneriliyor.

· 1 Mart 1950: CHP hükümeti, Tekke ve Türbelerin Kapatılması’na Dair 677 sayılı yasayı yürürlükten kaldırıyor. Türk büyüklerine ait olanlar ve sanatsal değer taşıyanlar Milli Eğitim Bakanlığı’nca(!) halka açıldı. Açılan türbe sayısı ilk aşamada 19 idi.

· 12 Nisan 1950: Mareşal Fevzi Çakmak için düzenlenen cenaze töreninde gericiler dini siyasete alet ederek gövde gösterisi yapıyor. 29 Mayıs 1950: Başbakan Menderes, sâdece "Millete mal olmuş inkılâplarımızı saklı tutacağız" diyerek irtica ya ilk işareti veriyor.

· 16 Haziran 1950: Ezanın Arapça okunması yasağı kaldırılıyor.

· 5 Temmuz 1950: Radyoda dini program yayınlama yasağı kaldırılıyor.

· 21 Ekim 1950: Milli Eğitim Bakanlığı, okullarda din derslerinin zorunlu olmasına karar veriyor.

· 3 Aralık 1950: Arap harfleriyle tedrisat yapmak için gizli ya da aleni dershane açanlar hakkında 23 Eylül 1931 günlü, 12073 sayılı kararnamedeki yasaklama kaldırılıyor. Böylece Kuran kursu ve imam hatip okullarına yeşil ışık yakılıyor.

· 1953: Köy Enstitüleri, İlk öğretmen Okulları’na dönüştürüldü.

· 1953: Yasa değişikliği ile ”siyasi yayın ya da beyanlarda bulunmak, öğretim üyeliğinden çıkarılmaya neden olan bir suç” sayılmaya başladı.

· 1954: 25 yılını dolduran öğretim üyelerinin emekliye ayrılmasını sağlayan yasa ile öğretim görevlilerini bakanlık emrine alan ya da görevden uzaklaştırmayı sağlayan yasa çıkarıldı.

· 1955’te Başbakan Menderes, DP Meclis grubunda arkadaşlarına şöyle sesleniyor: ”Siz öyle güçlüsünüz ki, şu anda isterseniz Anayasa’yı bile değiştirebilir, hilafeti bile getirebilirsiniz.”

· Menderes, 1956’da Konya’da halka hitap ederken ”ortaokullara din dersleri konulacağını” açıklıyor.

· 13 Eylül 1956: Ortaokul ders programlarına seçmeli din dersleri konuyor.

· Başbakan Menderes, 1957’de Ödemiş’te halka yaptığı konuşmasını bir kasaba imamı gibi bitiriyor: "Allah, münafıkların şerrinden hepimizi korusun." Genel seçimler yaklaşınca hızını alamıyor ve seçmene şu vaatlerde bulunuyor: "İstanbul’u ikinci bir Mekke, Eyüp Sultan Camii’ni de ikinci bir Kâbe yapacağız."

· 14 Şubat 1957: Başbakan Menderes, Ankara’da Kocatepe Camii’nin yapımı için Cami Yaptırma Derneği’ne 100.000 TL bağış yapıyor.

· 19 Mayıs 1957: Kayseri’de halka yaptığı açıklama Menderes, "DP’nin iktidarda olduğu yedi yıl içinde yeni 15.000 cami inşa edildiğini ve başta Süleymaniye olmak üzere 86 caminin onarıldığını, Süleymaniye’nin 500’üncü yıl dönümünü kutlamak için Müslümanların İstanbul’a davet edileceğini" söylüyor.

· 1957 – 1958: Liselere seçmeli din dersi kondu.

· 1959: Din dersleri öğretmeni yetiştirmek için Yüksek İslam Enstitüsü açıldı.

· 26 Haziran 1965: Milli Eğitim bakanı Cihat Bilgehan, "İmam hatip okullarını bitirenlerin, ilkokul öğretmeni olabileceklerinin" müjdesini veriyor.

· 15 Nisan 1966: Atatürk büst ve heykellerine karşı gericilerin saldırıları sürüyor.

· 31 Mayıs 1966: Demirel, Kayseri’de halka yaptığı konuşma hedef saptırarak şunları söylüyor: "Bugün Türkiye’de gericiliğin yaşamasına uygun koşullar artık bulunmamaktadır."

· 17 Mayıs 1967: İmam hatip okullarını bitirenlere üniversitelere girme hakkı tanınıyor.

· 20 Ağustos 1967: İzmir’de İslam Enstitüsünün temelleri, Başbakan Süleyman Demirel tarafından atılıyor. Aralık 1967: Mecliste iftar yemekleri verilmeye başlanıyor.

· 21 Şubat 1968: Milli Eğitim Bakanı İlhami Ertem, "Hükümetimizin amacı her ilde bir imam hatip okulu açmaktır" diyor.

· 19 Şubat 1969: Mehmet Şevki Eygi adlı emperyalizm fedaisi ABD’nin 6. Filosu’nu protesto eden yurtsever gençler üzerine "ABD bizim Kabemiz, cihada hazır olun" sloganları ile dincileri saldırtıp o günün tarihlere "Kanlı Pazar" olarak geçmesini sağlamıştır.

· 1 Ekim 1969: Seçimlere bir gün kala Adalet Partisi’nin ‘Kıratlı Kuran’ dağıttığı haberleri basına yansıyor.

· 26 Ocak 1974: Milli Selamet Partisi genel seçimlerden 48 milletvekili ile çıkıyor.

· 1974 – 1977: Din kültürü ve ahlak dersi zorunlu kılındı.

· 1975–1976: Bir yıl içinde 70 imam hatip okulu açılıyor.

· 1976–1977: Bir yıl içinde 77 imam hatip okulu daha açılıyor.

· 1977–1978: Açılan bu imam hatipler yetmemiş olacak ki bir yıl içinde 86 tane daha açılıyor. Bu üç yıl boyunca Başbakanlık koltuğunda Süleyman Demirel oturuyor.

· Kahramanmaraş’ta 21-25 Aralık 1978 tarihleri arasında meydana gelen olaylarda resmi açıklamalara göre 111 kişi yaşamını yitirmiş, yüzlerce kişi de yaralanmıştı…. Sol parti ve dernek binaları ateşe verilmiş, Müslümanlar cihada çağrılarak duvarlara "Allah için savaşa, Müslüman Türkiye" sloganları yazılmıştı. Buna karşın Süleyman Demirel, şunları söylemişti: "Bana sağcılar, milliyetçiler cinayet işliyor dedirtemezsiniz"

· 12 Haziran 1979: MSP Genel Başkanı Necmettin Erbakan şunları söylüyor: "Hafta tatili Cuma günü olmalı. Nikâhı müftüler kıymalı. Mekteplere Kuran dersi koymalı. Bu milletin mektep kitapları niye Allah adıyla başlamıyor?"

· 4 Temmuz 1980: Çorum Katliamı gerçekleştiriliyor. 58 kişi katledilirken Başbakan Demirel "Çorum’u bırakın Fatsa’ya bakın!" diyerek "solun kalesi" diye anılan Fatsa’yı hedef gösteriyordu.

· 22 Temmuz 1980: Kemal Türker’in öldürülmesi.

· 7 Eylül 1980: MSP’nin Konya’da düzenlediği mitingde yobazlar tarafından şu sloganlar atılıyordu: "Dinsiz devlet yıkılacak elbet… Şeriat gelecek… Laiklik dinsizliktir… Anayasa Kuran… Ya şeriat ya ölüm… Cihada hazırız…"

· Ve 12 Eylül 1980: Amerika’nın fedailiğine soyunan, Amerikalıların "bizim çocuklar" dedikleri Generaller tarafından darbe yapılarak tüm siyasi parti ve dernekler kapatıldı. Demokrasi güçlerine karşı topyekûn bir seferberlik başlatıldı. Dizginlerini koparan zor, zulüm ve işkence doruğa çıktı. Ülkenin aydınlanmacı birikimi üzerinden silindir gibi geçildi. Ulusal birlik yerin dinsel birliği öne süren, ulus yerine ümmet anlayışını ön plana çıkaran, günlük konuşmalarını bile dinsel motiflerle süsleyen gerici 12 Eylül’ün darbesinin mimarı Kenan Evren, 10 Ağustos 1981 tarihinde Çanakkale’de yaptığı konuşmada "Muhterem din adamlarının elini
öpeceğiz" diyordu.[1]

· "Gerçekte," der Machiavelli, "hiçbir ülkede olağandışı bir yasacı yoktur ki, Tanrı’ya başvurmuş olmasın; yoksa koyduğu yasaları kimse kabul etmezdi. Gerçekte bilge kişinin bildiği birçok yararlı bilgi vardır. Fakat aynı bilgilerde, başkalarını inandıracak ölçüde açık bir takım nedenler yoktur." [2]

· Darbe rejimi, 2842 sayılı yasayı 16.6.1983 tarihinde yürürlüğe koyarak bu yasanın 10. Maddesiyle İmam Hatip Lisesi mezunlarının yükseköğretim kurumlarına girmelerini sağladı. Bununla da yetinmeyerek, 1983 yılında 1739 sayılı yasanın 31. Maddesinde yaptığı değişiklikle, cami imamı olarak yetişenlerin okullarda öğretmen olmalarına yasal dayanak hazırlandı.

· 12 Eylül’de gerçekleştirilen Amerikancı darbeden sonra İsmet İnönü’nün oğlu veto edilerek seçimlere katılması engellenirken Nakşibendî tarikatının üyesi olan Turgut Özal’ın Çankaya’ya kadar tırmanması sağlandı. Nitekim Özal’ın, "12 Eylül olmasaydı iktidara gelemezdik" biçimindeki açıklaması 14.8.1987 tarihinde basına
yansıdı.

· Mart 1987: Demirel, Öğretim Birliği Yasası’nın bir devrim yasası olduğunu ve değiştirilmesinin olanaksız olduğunu göz ardı ederek şunları söylemiştir: "Siyasetin emrinde din değil, başka hakların kullanılmasına yaptığı gibi, siyaset dine hizmet edecek. Bunda yadırganacak bir şey yok.…Tevhidi Tedrisat Kanunu bir semavi kitap değildir. Şayet Kuran kursları ve din eğitimi bu kanuna ters düşüyorsa, yanlış olan din eğitimi değildir. Tevhidi Tedrisat Kanunu’dur.…Laiklik çiğneniyor diye yapılan tartışmalar, bir yerde din ve vicdan hürriyetinin kullanılmasını baskı altına almaktır."[3]

· 1989: TCK’nin Türkiye’de din devleti kurulmasını suç sayan 163. maddesi kaldırıldı. Bu maddenin kaldırılmasına karşı çıkan aydınlar birer birer öldürülmeye başlandı.

· 28 Aralık 1989: Üniversitelerde türban serbest bırakıldı.

· 31 Ocak 1990: Prof. Dr. Muammer Aksoy’un öldürülmesi.

· 7 Mart 1990: Çetin Emeç’in öldürülmesi.

· 4 Eylül 1990: Turan Dursun’un öldürülmesi.

· 6 Ekim 1990: Prof. Dr. Bahriye Üçok’un öldürülmesi.

· 24 Ocak 1993: Uğur Mumcu, "İmam-Subay" başlıklı yazısından iki gün sonra bir suikasta kurban gitti.

· 2 Temmuz 1993: Sivas’ta her yıl geleneksel olarak düzenlenen Pir sultan Abdal Kültür Etkinlikleri’nin 3. gününde, dinciler ortalığı kana buladı. Ülkemizin yetiştirdiği en değerli aydın, düşünür, bilim adamı, sanatçı ve edebiyatçılardan 37 kişi diri diri yakıldı. Çoğu çevre illerden gelerek Madımak Oteli’ni ateşe verenlerin attığı ortak sloganları şunlardı: "Zafer İslam’ın…Cumhuriyet Sivas’ta kuruldu, Sivas’ta yıkılacak!.. Şeriat gelecek zulüm bitecek… Kahrolsun laiklik…"

· 27 Mart 1994: Yerel seçimlerle RP’nin yükseliş ivmesi devam etti. 22 ildeki belediyelerin, Ankara ve İstanbul’daki Anakent Belediyeleri’nin tüm olanakları RP’nin eline geçti. Bunlar, iktidar yolunda önemli kilometre taşları olacaktı. Erbakan, "Refah iktidara gelerek. Sorun ne? Geçiş dönemi sert mi olacak, yumuşak mı? Kanlı mı olacak? Kansız mı? 60 milyon buna karar verecek"diyordu.

· Erbakan, 5 Nisan 1994 tarihli kararlarını ilan ederken "son sosyalist devleti de yıktık" sözleriyle Kemalizm’in sosyal devlet alanında sağladığı cılız da olsa kazanımları kastediyordu.

· 10 Kasım 1994: Anıtkabir’de Atatürk’e çirkin bir saldırı yapıldı. Saldırgan, "Taşlara, kemiklere secde etmeyin. Taşlar sizi kurtaramaz. Kuran’a davet ediyorum." diye slogan attı.

· 11 Ocak 1995: Onat Kutların öldürülmesi.

· 9 Ocak 1996: Metin Göztepe’nin öldürülmesi.

· 1997: Refah Partili Sincan Belediye Başkanı Bekir Yıldız, "Laiklere şeriat enjekte edilecek" diyordu.

· 1997: Şevket Yılmaz, "Allah’ın size soracağı soru şöyle: Küfür düzeninde İslam Devleti olsun diye niye çalışmadın?" Hasan Hüseyin Ceylan, "Bu vatan bizimdir, rejim bizim değildir kardeşlerim. Rejim ve Kemalizm başkalarınındır. Türkiye yıkılacak beyler!" Kayseri Belediye Başkanı Şükrü Karatepe, "Bu törenlere için
kan ağlayarak katılıyorum. Bu düzen değişmeli. Bekledik, biraz daha bekleyeceğiz. Gün ola harman ola. Müslümanlar içlerindeki hırsı, kini eksik etmesin."

· Şanlıurfa Belediye Başkanı Çelik, "Ben kan dökülmesini istiyorum. Demokrasi böyle gelecek, fıstık gibi olacak." diyorlardı.

· Ve Nihayet Şubat 1997…Özal’ın halefi olan Başbakan Necmettin Erbakan, Başbakanlık Konutunda verdiği iftar yemeğine Türkiye’nin en ünlü din baronlarını davet ederek, toplumsal gerilimi tırmandırdı.

· Laikliliğin tanımı bile değiştirilerek, "laiklik, din özgürlüğüdür"; "din ise birleştirici ve lâzımdır" denilmeye başlandı.

· 21 Ekim 1999: Prof. Dr. Ahmet Taner Kışlalının öldürülmesi.

· 18 Aralık 2002: Dr. Necip Hablemitoğlu’nun öldürülmesi.

· Eğitim yoluyla şeriat özlemcisi kafalar yetiştirildi. Bu zihniyetteki bireyler, cesaret ettikleri takdirde çarşafı, Arap alfabesini, dört kadın ile evlenmeyi de, bir yandan uluslar arası yeşil sermaye gücü, öte yandan da din istismarı yoluyla bunu topluma kabul ettirip uygulayacaklarına, artık hiç kuşku kalmadı.

· Şimdi ise Sevr kapımızın eşiğinden sırıtıyor!

MAHFİ EĞİLMEZ : Türkiye’nin Sürdürülebilir Büyüme Potansiyeli


Ekonominin büyümesi, iki temel üretim faktörü olan emek ve sermaye ile üretim faktörlerinin verimliliğinin karışımının yarattığı bir orana dayalı olarak ortaya çıkar. Buna büyüme oranı diyoruz. Bir ekonominin, eldeki imkanların kullanılmasıyla ulaşabileceği en yüksek sürdürülebilir büyüme oranı o ekonominin potansiyel büyümesini gösterir. Bu büyümenin istikrarsızlık yaratmadan sürdürülebilmesi bizi sürdürülebilir büyüme potansiyeli kavramına götürür.

Bir ekonominin büyüme potansiyelini hesaplamanın birçok yolu olabilir. En kestirme yol geçmiş yıllar ortalamasını alarak yapılan hesaplamadır. Ekonomi durağan bir yapıda olmadığı ve sürekli değişim içinde olduğundan bu dinamizmi bu hesaba uydurabilmek için son on yıldaki büyümeye biraz daha fazla ağırlık verilebilir.

Aşağıdaki şekilde Türkiye’nin 1924’den 2011 yılı sonuna kadar gerçekleştirdiği yıllık büyüme oranları yer alıyor.

1924 – 2011 yılları arasındaki büyüme ortalaması yüzde 5 olarak bulunmaktadır. 2002 – 2011 arasını kapsayan son on yılın büyümesi de aşağıdaki şekilde yer almaktadır. 2002 – 2011 yılları arasını son on yıllık dönemde Türkiye’nin büyüme ortalaması yıllık yüzde 5,4 olarak gerçekleşmiştir.

Bu durumda Türkiye’nin büyüme potansiyelinin yüzde 5 ile 5,4 arasında bir oran olduğunu söylememiz mümkündür.

Türkiye, bu oranın üzerine çıktığında çeşitli ekonomik sıkıntılarla karşılaşmaktadır. Bu sıkıntılar geçmişte daha çok bütçe açığı biçiminde olurdu son dönemde ise cari açık biçiminde olmaktadır. Aslında Türkiye büyüme potansiyelini zorlarken ya kamu açıklarını artırarak yani bütçe açığına neden olarak ya da ithalatını yani cari açığını artırarak yükseltmek yolunu seçmektedir. Bir başka ifadeyle Türkiye’de sorunu büyüme değil büyümeyi zorlamak için kamu finansmanı ya da dış finansman ihtiyacı yaratmaktan kaynaklanmaktadır.

Büyümeyi sorunsuz biçimde yüzde 5 – 5,4 aralığının üzerine taşımak için Türkiye’nin önce potansiyelini değiştirmesi gerekiyor. Potansiyeli değiştirmeden büyümeyi zorlamak bir süre sonra sert düzeltmeleri de beraberinde getiriyor. Türkiye’nin potansiyelini değiştirmesinin yolu tasarrufları artıracak, ithalatın rekabet edilebilir bölümünü yerli üretimle ikame edecek, vergi kayıplarını önleyecek bir sistem kurmasından, bu işi başarabilmenin yolu ise yapısal reformlardan geçiyor. Bu dönüşümü yapmadan büyümeyi zorlamanın faturası da yukarıdaki şekillerde görüldüğü gibi düşe kalka sürdürülen bir büyüme çizgisi oluyor. Birkaç yılın kazancı bir yılda gidebiliyor.

ABD SEÇİMLERİ ve TÜRKİYE’YE OLASI ETKİLERİ


Uluslararası Strateji ve Güvenlik Araştırmaları Merkezi (USGAM – www.usgam.com ) analizcisi olarak ABD seçimleri üzerine bir değerlendirme yapmam istendiğinde, bu konuda biraz çekinceli davrandığımı itiraf etmeliyim. Çünkü, son ABD seçilerini şova dönüştüren Türk medyası, bu konuda çok fazla yayın yapmasına karşın, seçimin içeriği ve gelecekte neler getireceğine ilişkin gerçekçi değerlendirmeler yapmak konusunda tembel davrandı. Bu nedenle, analizimin farklı olması, yüzeysel söylemlerden ileriye gitmesi, objektif hazırlanması ve seçimlerin ileride neler getireceğine ilişkin olarak gerçekçi yapılması gerekiyordu. Sonunda, ABD seçimlerinin analizi konusunda bir boşluk doğduğuna inandım ve aşağıdaki analizi hazırlamaya karar verdim. Keyifli okumalar.

***

ABD seçimlerine Türk medyasının abartılı bile sayılabilecek oranda ilgi gösterdiğini gözlemledik. Bu ilginin magazin haberciliğini aşamaması ise olayın diğer boyutunu oluşturdu. Seçimleri neredeyse canlı yayından verecek kadar ileriye giden bazı medya organların; ABD Başkanlığı’na yeniden seçilen Barack Hussein Obama’nın ikinci kez seçilmesinin ABD açısından ve her şeyden önce de Türkiye açısından ne gibi sonuçlar doğuracağı konusunda dişe dokunur bir yorum ve haber yapılamaması ise gözlerden kaçmadı.

Bu yazı ile Barack Obama’nın yeniden ABD Başkanı seçilmesinin küresel politikalara ve özellikle Türkiye’ye etkilerini ele almaya çalışacağım.

ABD Başkanlık Seçimlerinin Önemi

ABD Başkanlık seçimlerini çok abartmamak gerektiğine katılıyorum. Ancak, bu seçimlerin hiçbir şeyi değiştirmeyeceği, ABD politikaları üzerinde hiçbir etkisi olamayacağı düşüncesinde de değilim.

2001-2009 yılları arasını kapsayan dönemde görev yapmış bir önceki Başkan (George W. Bush) döneminde Afganistan ve Irak işgal edilirken, 2009 yılında göreve seçilen Obama döneminde Afganistan ve Irak’tan asker çekilmiştir. Bir başka önemli gerçek, ikinci kez Başkan seçilen Obama’nın özellikle son seçimde savaş lobilerinin desteğini alamamasıdır. Dikkat çekici diğer önemli bir nokta ise Yahudi lobisi, Ermeni lobisi, WASP bloğu ve savaş lobisinin desteğine rağmen Obama’nın Başkan seçilebilmesidir. Bunun gibi birçok önemli farklılık, ABD Başkanlık seçimlerinin ABD açısından farklı politikalar benimsenmesi sonucunu getirebileceğinin kanıtlarıdır.

Elbette ki, ABD’nin küresel politikaları ve bölge politikalarında çok büyük değişiklikler beklenmemelidir. Ancak bu gerçek, ABD politikalarında Başkanlar ya da partiler açısından bir değişim olmadığı anlamına asla gelmez. Öyle olsaydı, ABD tarihinde Başkanların öldürülmesine kadar giden olaylar yaşanmazdı. Suikast iddialarını önemsiyorum, çünkü Obama açısından da böyle bir tehlike görüyorum. Bu konuyu ayrı bir başlıkta inceleyeceğim.

Obama’nın Seçilmesinin Önemi

Barack Obama’nın yeniden ABD Başkanı seçilmesinin önemsenmesi gerektiğini düşünüyorum. Bunun nedeni, ABD’de etkili bir tarikat olan Mormon kökenli Mitt Romney’nin Obama’nın karşısına aday olarak çıkarılması ve seçimlerde beklenenin üstünde oy alması değildir. Daha da önemlisi, Romney’ye verilen desteklerle ilgilidir.

ABD seçimlerinde aşağıdaki grupların desteğini alıp seçim kaybeden çok az sayıda Başkan adayı vardır.

*Yahudi Lobisi ve İsrail
*WASP (White Anglo-Sakson Protestant) bloğu olarak bilinen ve çoğunluğu İngiliz kökenli olan güçlü beyaz Amerikalılar.
*Silah sanayi (savaş lobisi)
*Ermeni lobisi

ABS seçimlerinde ve ülkenin politikalarında etkili olan bu dört grup, son seçimlerde açık biçimde Obama karşısındaki Mitt Romney’yi desteklemişlerdir. Özellikle Yahudi ve Ermeni lobilerinin Obama karşıtlığı, seçim sürecinde açık biçimde kendini göstermiştir. Buna rağmen Barack Obama’nın Başkan seçilmesi, ABD’de bundan sonraki günlerde politik açıdan ülke düzeyinde bir bölünme ve daha sıcak bir rekabet yaşanacağını göstermektedir.

Başkanlık seçimlerinin ABD politikalarına ve küresel politikalara etkileri neler olabilir? Elbette, keskin değişimler ve dönüşümler beklenmemelidir. Ne var ki, ABD’nin önümüzdeki dönemdeki politikalarında bazı önemli değişiklikler olacağı da açıktır. Bunlar, aşağıdaki başlıklarda sıralanmıştır.

*ABD askeri harcamalarının artma eğilimin azalması, silahlanma harcamalarının azaltılması

*Orta Doğu’daki ABD politikalarının açık işgal biçiminden, örtülü operasyonlara kaydırılması,

*İsrail-ABD ilişkilerinin mesafeli olmaya başlaması,

*ABD Yönetiminin İsrail Hükümetinde değişim isteği,

*Filistin Devleti’nin tanınması,

*Ermeni Lobisinin güç kaybetmesi,

*ABD-Rusya ilişkilerinde yakınlaşma çabaları,

* Rusya-İsrail-Almanya ilişkilerinin güçlenmesi,

*ABD ve Türkiye ilişkilerinin daha da yakınlaşması.

Yukarıdaki liste uzatılabilir. Ancak, ABD politikaları ve dünyaya etkileri anlamında genel olarak yukarıdaki çizgiden büyük sapmaların yaşanmayacağı kanısındayım.

Obama’ya Suikast Beklentisi

“Şimdi bu da nereden çıktı ?” diyenler olacaktır. Bu konuda uzun dönemdir bazı yorumlar yapılmaktaydı. Obama’nın politikalarından büyük bir rahatsız içinde olan Neo-Con (yeni muhafazakâr) ekibin, her an bir çılgınlık yapması beklenebilir mi? Bunu yaşayarak göreceğiz.

ABD Başkanı Barack Obama’ya yönelik bir suikast yapılabileceğine ilişkin iddia sahiplerinden birisi de Aytunç Altındal’dır. 10 Kasım 2012 gecesi Habertürk televizyon kanalına konuk olan Altındal, önümüzdeki dönemde Obama’nın Başkanlıktan indirilmesi için Yahudi lobisi ve WASP bloğu ile savaş lobisinin net bir ittifak yapacağını iddia etmektedir. Altındal, suikast söz konusu olmasa bile Obama’nın Clinton gibi bir skandala karıştırılarak indirilmeye çalışılacağına inandığını açıklamıştır. Clinton, seks skandalını aşmayı başarabilse de Obama’nın bu tür bir skandal sonucu Başkanlıktan alınabileceğini düşünen Altındal gibi komplo teorisyenlerinin iddialarını önemsiyorum.

ABD’de son döneme kadar etkili olan Yahudi lobisini, silah sanayini, WASP bloğunu ve Ermeni lobisini son seçimlerde karşısına alan Obama, ikinci kez seçildiği Başkanlık koltuğunda daha rahat davranarak bu gruplarla uzlaşma içine girmezse, ABD’de iç politikada bir kırılma yaşanacağı beklenebilir. Özellikle Yahudi lobisi ve silah tüccarlarının bu duruma uzun süre katlanamayacağı açıktır.

Peki, ABD’de yönetim savaşının şiddetlenmesi ve bunun Başkan Obama’ya suikasta kadar götürülebileceği söylenebilir mi? ABD tarihine bakınca, bunun hiç de uzak bir ihtimal olmadığı görülür.

ABD açısından Başkanlara yönelik suikastların önemi büyüktür. Okurlarımızın çoğu, yalnızca Kennedy suikastını bilirler, ancak ABD tarihinde Başkanlara yönelik çok sayıda suikast ve suikast girişimi olmuştur. Örneğin, 14 Nisan 1865 tarihinde ABD Başkanı Abraham Lincoln, Washington’da vurularak öldürülmüştür. 02 Temmuz 1881’de ABD Başkanı James Garfield suikast sonucu öldürülmüş, 06 Eylül 1901’de de ABD Başkanı William McKinley, Buffalo’da vurulmuş ve bir sure sonra ölmüştür. Bu kadar değil elbette. 22 Kasım 1963’de ABD Başkanı John Kennedy, Dallas’ta suikast sonucu öldürülmüştür. Suikastlar bu kadar değildir. Suikast girişimleri de şunlardır : 1912 yılında ABD eski Başkanı Theodore Roosevelt, suikastta yaralandı; 1933’de ABD Başkanı Franklin Roosevelt’e düzenlenen suikastta, Chicago Belediye Başkanı Cermak vurularak öldürüldü; 1950 yılında ABD Başkanı Truman’a başarısız bir suikast girişimi olmuş; 1968 yılında ABD Başkan adayı Senatör Robert Kennedy suikast sonucu yaşamını yitirmiş; 1975’de ABD Başkanı Gerald Ford, iki kez silahlı saldırı girişimi atlatmıştır (http://www.uzmanportal.com/suikast-nedir-tarihteki-en-onemli-suikastler.html/). Bunlar, bildiklerimizdir. Görüldüğü gibi, ABD tarihinde çok sayıda suikast ve suikast girişimi vardır. Bu suikastların arkasında ise genellikle ABD’yi kontrol eden güçlü gruplar olduğu kuşkusuzdur.

ABD’nin pragmatik bir rejim olduğu, çeşitli çıkar gruplarının uzlaşmasına dayalı sistemin kendi içindeki çelişkileri uzlaşmalarla aşabileceğini iddia edenler de haklı çıkabilirler. ABD iç politikasındaki gelişmelerin küresel politikaları ve her güçlü ülkeyi etkileyeceği kuşkusuzdur. Bu nedenle, bu konuyu dikkatimizden kaçırmayacak, gelişmeler konusunda siz değerli okuyucularımızı bilgilendirmeye yeni yazılarla devam edeceğiz.

İkinci Obama Dönemi

1789’de George Washington’dan başlayarak 44 Başkan seçmiş olan ABD’de, ikinci kez Başkanlık koltuğuna oturanlar şunlardır : George Washington, Thomas Jefferson, James Madison, J. Monroe, A. Jackson, M. Van Buren, U. S. Grant, Theodore Roosevelt, T. W. Wilson, Franklin Delano Roosevelt, H. S. Truman, D. D. Eisenhower, R. M. Nixon, R. W. Reagan, W. J. Clinton, G. W. Bush ve Barack H. Obama. W. G. Harding’in ölmesi sonrası Başkan olan John Calvin Coolidge ve J. F. Kennedy’nin öldürülmesi sonrası Başkan olan L. B. Johnson ise sonraki seçimlerde Başkan seçilmişlerdir.

Yukarıdaki bilgileri vermemin nedeni, ABD Başkanlarının ikinci dönem için aday olmaları durumunda genellikle Başkan seçilebilmeleridir. Bunların bir istisnası, ikinci kez Başkan seçilen G. W. Bush’un babası olan ve Clinton’a karşı seçim kaybeden George Herbert Walker Bush’tur. Bu bilgi neden önemlidir? Obama’nın ikinci kez adaylığında % 52 oy ile Başkan seçilmesinin bir başarı olmadığını anlamak için önemlidir. İkinci kez aday olan Obama karşısında hiç şans tanınmayan Mormon aday Mitt Romney’nin bu kadar büyük oranda destek sağlayabilmesi, Obama ve ABD seçimleri uzmanları açısından sürpriz olarak değerlendirilmiştir.

ABD Başkanlarının ikinci kez seçildiklerinde çok daha cesur kararlara imza attıkları bilinmektedir. Bunun en önemli nedeni, Başkan’ın ikinci kez seçildikten sonra kaybedecek bir şeyinin bulunmaması, Başkanlığa yeniden aday olamadığı için önüne sürülen seçenekler konusunda daha rahat tercihlerde bulunabileceğidir.

ABD Başkanı Obama’nın ikinci döneminde, uzlaşmadan çok kendi politikalarına ağırlık vereceği söylemini de fazla abartmamak gerekir. Bunun nedeni de ABD politikalarının oluşumunda Başkan’ın tek belirleyici olmaması, sistemin ‘Kontrol ve Denge’ (the check and balance system) yapısıyla Başkan-Senato-Temsilciler Meclisi dengesiyle işlemesidir. Ayrıca, ABD politikalarında görünmeyen güçlerin etkisi de hesaplanmalıdır. Bütün bunlara rağmen, ABD Başkanı Obama’nın ikinci döneminde ilk dönemine oranla daha rahat davranacağı ve kararlar alacağı da kesindir.

İkinci Obama Döneminin Türkiye’ye Etkileri

*Barack Obama’nın ikinci kez ABD Başkanı seçilmesinin Türkiye açısından önemi var mıdır?
*Bu durumun Türkiye’ye etkileri olacak mıdır?
*Barack Obama’nın yeniden seçilmesinin, Türk iç ve dış politikası üzerinde etkisi olacak mıdır?

Yukarıdaki sorulara verilecek yanıt, EVET’tir.

Ne ölçüde etkili olacağını zaman içinde göreceğiz, ancak Obama’nın ikinci dönemi, yalnızca ABD politikaları açısından değil, Türkiye açısından da bazı konularda etkilerini hissettirecektir. ABD politikalarında önemli değişiklikler yaratması beklenen Mitt Romney’nin seçilmesi olasılığına karşı, Türkiye açısından Obama’nın seçilmesinin şimdiden olumlu değerlendirildiği söylenebilir.

ABD Başkanlık seçimlerinde Obama’nın yeniden kazanmasının Türkiye’ye olası etkileri şunlar olacaktır:

*ABD Yahudi lobisinin Başkan ve Yönetim üzerinde etkisinin azalması nedeniyle bu lobinin baskısı sonucu Türkiye karşıtı kararlar alınmasının zorlaşması,

*ABD Ermeni lobisinin Romney’ye destek vermesi nedeniyle Ermeni iddiaları konusunda beklenmeyen sürpriz olumsuz gelişmelerin yaşanma olasılığının ortadan kalkması,

*Başkan seçildiğinde ilk yurt dışı gezisini Türkiye’ye yapan ABD Başkanı Barack Obama’nın yönetiminde, Türkiye-ABD ilişkilerinin daha da gelişmesi,

*ABD’nin Orta Doğu politikasında doğrudan askeri müdahaleler yerine örtülü operasyonları desteklemesi ve Rusya ile yakınlaşma içine girmesi sürecinde Türkiye’nin Suriye politikasının değişmesinin kaçınılmazlığı,

*Bir önceki tespitimiz gereğince, Dışişleri Bakanı Davutoğlu’nun Suriye konusunda yürüttüğü şahin politikadan keskin bir dönüş gerçekleştirme olasılığının yükselmesi ve bu kapsamda Davutoğlu politikalarının yanlışlığının daha açık biçimde tartışılmaya başlanması,

*ABD Yönetiminin İsrail’i yola getirmek ve kontrol etmek amacıyla Türkiye üzerinden bazı operasyonlar yapmasının gündeme gelmesi,

*İsrail-Türkiye ilişkilerinde yeni pürüzler ve çatışmalar yaşanması beklentisinin güçlenmesi,

*ABD’de seçimlerde yenilgiye uğrayan Neo-Con ekibinin Türkiye’deki uzantılarının ve Türk Hükümetindeki adamlarının geri plana itilmesi,

*Son dönemde hayali projelere dalarak başarısız olan Dışişleri Bakanlığı’nda değişim beklentisinin güçlenmesi.

Yukarıdaki değerlendirmelerimi, tarafsız ve objektif bir bakış açısıyla ortaya koymaya çalıştım. Bu değerlendirmelerden hiçbir kesimin tam olarak memnun olmayacağının bilincindeyim. Ne var ki, gelişmeleri objektif biçimde yorumlayamazsak, doğru öngörülerde bulunamayız. Gerçek, biz görmezden gelsek de Gerçek’tir.

Doç. Dr. Birol Ertan
Siyaset Bilimci
USGAM Kıbrıs, AB ve ABD Uzmanı

İLK KURŞUN

İSTİHBARAT ALANI

Sınırsız, Seçkin, Sansürsüz, Kemalist Haber Blogu

Derin İstihbarat

strateji, güvenlik, araştırma, istihbarat, komplo teorileri, mizah, teknoloji, mk ultra, nwo

İSTİHBARAT

Şifresiz Yayın!

%d blogcu bunu beğendi: