Etiket arşivi: yurt gazetesi

Yurt’ un Sesi: Dini vesayet


DÜNYANIN en önemli düşünürlerin­den, modern çağı hazırlayan ünlü Alman felsefeci Kant, şöyle diyor:

“Aydınlanmanın temel noktasını, insanların bizzat kendilerinin sorumlu ol­duktan vesayet durumundan, özellikle de din konularındaki vesayetten çıkmalarında görüyorum; çünkü dini vesayet tüm vesayetlerin hem en zararlısı hem de en onur kırıcısıdır.”

Türkiye tarihini “seksen yıllık askeri ve­sayet rejimi” diye bilim dışı bir yaklaşımla açıklayan liberal-muhafazakâr koalisyo­nu, böylece gerçek tarihsel, toplumsal ve kültürel durumu (asıl vesayeti) ise gizledi.

Diğer yandan da kapitalizmin, emek- sermaye çelişkisinin ve emperyalizmin ol­gusunun üzerini bu liberal-muhafazakâr şalla örttüler. Soyut bir “vesayet” ve “sta­tüko” eleştirisi üzerinden somut bir dinci ve faşizan iktidarı desteklediler.

Daha da önemlisi, bu tutumlarıyla toplumun direniş refleksinin kırılmasın­da belirleyici rol oynadılar.

Tarih ve siyaset bilimi ölçütleriyle “yeni gericiliği” temsil ettikleri açık olan bu libe­ral-muhafazakâr güruh, bin yıllık dinci ve­sayetin yeniden üretilmesine de “demo­kratik” gerekçeler ya da akçalı çıkarlan nedeniyle ses çıkarmadılar.

Dinci vesayetin kendisini devlet for­munda (biçiminde) yeniden örgütlemesi sürecine paha biçilmez bir katkı sundular.

Dünyada daha çok dine sarıldığı için kendi Ortaçağını aşan ve gelişen tek bir ülke yok. İslam dünyasının sefaleti ise gözler önünde.

YURT GAZETESİ

İstihbarat savaşları – Hakan Gülseven (Yurt) /// CC : @MahirKaynak @MKaynakf @MahirKaynakStar


MİT, Taraf Gazetesi’nin kurmay heyetini dinliyormuş. Ahmet Altan’ı, Yasemin Çongar’ı, Mehmet Baransu’yu… “Casusluk suçuna karıştıkları” iddiasıyla, sahte isimler kullanılarak dinlenmiş telefonları.

Ayıptır tabii. Dinlenmesin telefonları. Ya da bu arkadaşlar casussa eğer, MİT açıklasın da bilelim neyin ne olduğunu…

***
Aslında, telefon dinlemelerinden ziyade, bu bilginin nasıl ifşa olduğu konusu merak uyandırıyor insanda. Misal, biz faniler, telefonlarımız dinleniyorsa eğer, ki hiç şüphem yok dinleniyordur, sahip çıkan bir müessese olmadığı için, bilgi sahibi olamıyoruz. Yani, Taraf Gazetesi’nin mühim isimlerine ait telefonların dinlendiği konusunda mahkemeyi kim uyardı, merak etmemek elde değil…

***
Taraf Gazetesi hakikaten enteresan bir gazete. Bir “misyon vasıtası” olarak kurulduğu çok açık. Kuruluşundan hemen sonra başlayan “Ergenekon” operasyonlarıyla ilgili çuval çuval belge yığıldı bu gazeteye. Sanki “Ergenekon” operasyonları için hususi çıkarılmıştı Taraf…

Artık “Ergenekon” operasyonlarını CIA ile Fethullahçı örgütlenmenin işbirliği dahilinde gerçekleştirdiğini biliyoruz.

Fethullahçı örgütlenmeye dâhil olmayan AKP ileri gelenleri, kendilerine üst perdeden atıp tutma imkânı veren bu operasyonları keyifle izledi tabii. Ta ki, iş Tayyip Bey’in adamı MİT Müsteşarı’nın kapısına dayanana kadar…

Taraf Gazetesi de, uzun süre AKP iktidarını destekledikten sonra, AKP liderliğiyle Fethullahçı örgütlenme arasında artık ayyuka çıkan dalaşmada bir “taraf” olduğunu gösterdi. Zamanında cilaladıkları AKP iktidarına karşı salvolara giriştiler. Biz bunu, “ABD Tayyip Bey’den pek memnun değil” diye de okuyabiliriz elbette…

***
Tabii telefon dinlemeleri ayıptır. Casusluk şüphesi varsa açıklanmalıdır… Yasemin Çongar’ın eşi CIA hesabına çalışmış olabilir. Bu Yasemin Hanım’ın da CIA hesabına çalıştığını göstermez. Herkesin mesleği ayrıdır…

Lakin bu memlekette bazı şeyler de açığa kavuşturulmalıdır. Mehmet Baransu, “Cemaat medyası” tabir edilen yerde çalıştıktan sonra üç buçuk sene ABD’de kalıp, dönüp, Taraf Gazetesi’ne yerleşip, çuvalla belgeyi nasıl elde etmeye başladı, izah edilmelidir.

Adını niyeyse “Emre” yapan, Emrullah Uslu, yine Taraf Gazetesi’nin enteresan isimlerinden biridir. Bu zatı muhteremin 2001’den itibaren ABD’de “akademik kariyer” yaptığı için, bağlı bulunduğu Emniyet Genel Müdürlüğü tarafından “pasif görev” verilerek nasıl senelerce Utah’ta istihdam edildiği, izah edilmelidir. “Okyanus ötesi uçuş yapamayacağı için” senelerce ABD’de kalmaya devam eden bu zatı muhterem, nasıl uçuş yapıp, gelip, sonra tekrar ABD’ye geri döndü, bunu da anlamak isteriz. “Uçuş yapamadığı için” ABD’deyken, Taraf Gazetesi’yle nasıl bağ kurdu da oraya köşe yazarı olarak tayin edildi ve istihbarî nitelik taşıyan yazılar yazmaya başladı, bu esnada bağlı bulunduğu Emniyet Genel Müdürlüğü ile nasıl bir münasebeti vardı, bunları da birileri açıklasa, öğrensek pek güzel olur…

***
Elbette telefon dinlemek ayıptır. Ahmet Altan, “Kadın memesine vatan satarım,” dedi diye casus mu oldu yani? Mecaz vardı o lafta bir kere… Birileri hakkında “casusluk” şüphesi varsa, bu makul bir biçimde açıklanmalıdır. Aksi takdirde, niye dinliyorsunuz kardeşim bu arkadaşların telefonlarını?..

***
Bu arada, sayın savcılar, bakın biz de gazeteciyiz. Hep Taraf yazarlarına, hep Taraf yazarlarına, nereye kadar? Allah rızası için, şu bizim telefonlara da bi’zahmet sahip çıkın…

Tuğamiral Ali Sadi Ünsal : BİR PUSUNUN ÖYKÜSÜ /// CC : @vardiyabizde @BalyozGercekler @rodrikdani


‘Bellekleri kimin koyduğunun bulunmasını istemiyorlar’

(SÖZDE) Balyoz davasında 16 yıl hapse mahkum edilen Gölcük Ana Üs Komutanı Tuğamiral Ali Sadi Ünsal, Yurt Gazetesi’ne gönderdiği “Bir pusunun öyküsü” başlıklı mektubunda, Donanma Komutanlığı’nda yapılan aramayı ve tüm taleplerine rağmen 5 No’lu bellekteki parmak izlerinin neden tespit edilmediğini anlattı.

(İLGİLİ HABER) "İDDİANAMEDE 1500 SAHTECİLİK VAR"

Tuğamiral Ünsal, duruşmalarda sıkça üzerinde durdukları TSK içindeki çeteye dikkat çekti.

Ünsal, Şubat 2010’da Donanma Komutanlığı İstihbarat, İKK (İstihbarata Karşı Koyma) ve Güvenlik Şubesi’nde 2003’de hazırlanan EMASYA planının çalınmasını anlattı. Planın çalınmasının ardından savcılığın zamanaşımını gerekçe göstererek “kovuşturmaya yer yoktur” kararı verdiğini belirten Ünsal, “Demek ki TSK’nın planlarının zamanaşımı kavramlarına sığınılarak hiçbir hukuki engel yoktur! Böylece bu şubede ne yapılırsa yapılsın netice alınabileceğinin testi başarıyla tamamlanır” dedi.

ARAMA KARARI BAŞKAN DİKEN’DEN

Tuğamiral Ünsal, Gölcük Donanma Komutanlığı’ndaki “pusunun öyküsü”nü şöyle anlatıyor:

6 Kasım 2010 günü İKK Kısım Amiri Binbaşı Kemalettin Yakar, 10 Aralık 2010’da dönmek üzere yurtdışı görevine gönderilir. Girmeden 2 gün önce ünlü 3 ve 5 No’lu bellekleri de içeren imha edilmeyi bekleyen malzeme ve dokümanları yer yokluğu nedeniyle zeminin altına yerleştirir. 5 Kasım günü karargahtan ayrılır. Bellekler ağzı bantlanmış bir kutu içerisindedir. 6 Aralık 2010 günü saat 11:03’te İstanbul Emniyet Müdürlüğü’ne, gündemdeki benzer davalarda olduğunu gibi, önemli iddiaları içeren bir e-posta ihbarı yapılır. Aynı gün saat 15:00’da bahse konu ihbara istinaden Emniyet’in başvurusu üzerine savcılık tarafından yapılan talep doğrultusunda Hakim Ömer Diken (Balyoz davasında mahkeme başkanı olarak görev yaptı) Donanma Komutanlığı Karargahı’nda “Arama el koyma ve inceleme” kararı çıkartır

BELLEKLER ÜZERİNDE ÇETENİN PARMAK İZLERİ

Tuğamiral Ünsal, karargahtaki aramanın yaklaşık yarım saat sürdüğünü belirterek, “Ekibin başındaki savcı Fikret Seçen, ihbar mektubunda açık olarak yazılmamasına rağmen aranacak ofisi ilk tahmininde doğru olarak bulur” açıklamasını yaptı.

Daha sonra arama görüntülerini izleyen Ünsal, dikkat çeken noktaları şöyle aktardı: “Belleklerin içinde olduğu ağzı bantlanmış kutu açıktı. Bellekler üzerinde parmak izi incelemesi yapıldı. 5 numaralı bellek üzerinde parmak izi tespit edildi ve bu izin 4-5 günlük olduğu raporlara kaydedildi

Ünsal’ın taleplerine rağmen mahkeme, belleğin üzerindeki parmak izinin kime ait olduğunu tespit ettirmedi. Karargahta yaşanılanların davanın geneline baktığımızda “okyanusta damla” şeklinde tarif edilebileceğini ifade eden Ünsal, mektubunu şöyle sonlandırdı:

Bu davanın siyasi, askeri, adli boyutu ile doğrudan ver dolaylı ilgili kim var ise tüm gerçekleri bilmektedirler

Stratejik sefaletin derinliği!


Şükrü Sina Gürel – Yurt Gazetesi – Sorunlu olduğumuz devletler arasına Rusya’yı da eklemeyi başardık !

Moskova-Şam seferini yapan uçağın “mühimmat” taşıdığını söyleyen Başbakan bu istihbaratı nereden aldıklarını , tıpkı bu “mühimmat”ın niteliği gibi, açıklayamıyor. Rusya ise, bunu doğrulamıyor. İstihbarat kaynağına gelince… Üç olasılık var : Kendi kaynaklarımız, CIA veya MOSSAD.

“Sıfır sorun”dan, “sıfır politikaya” gelen “stratejik derinliğimiz”, hızla “eksi”ye doğru yol alıyor… Karşımızdaki cepheyi her gün genişletme ve derinleştirme yolunda durmadan devam ediyoruz. Bu yolda Başbakan’ın dünkü çabasını da göz ardı etmemek gerekir : Karşımızdaki cepheye Rusya’nın yanı sıra Çin’i de ekleyebilmek için BM Güvenlik Konseyi’ni topa tuttu. Eminim başarılı olur !

Bu arada Kıbrıs Rum Kesimi başkanlığı devralmadan önce “sıfır” noktasına gelmiş bulunan AB ilişkilerimiz de hızla “eksi”ye doğru yol alıyor ! Böylece, dünyadaki tek “dostumuz” ABD, bölgedeki tek “dostumuz” da Barzani Yönetimi oluyor… Karşımızda ise, Rusya, Çin, İran, Irak, Suriye var. Dolayısıyla artık “Stratejik Derinlik”ten değil, bu stratejinin sefaletinin bizi düşürdüğü derin delikten söz edebiliriz !

Bu köşede daha geçtiğimiz 6 Nisan’da yazmıştım : “Eğer Arap Baharı’nın , Çin ekonomisine dizgin vuracak biçimde petrolü denetlemek, İran’ı tecrit etmek ve Suriye’yi İran’ın yanından çekip almayı amaçlayan, bunun için Ortadoğu’da bir “Sünni Kuşak” oluşturmaya yönelen bir süreç olduğunu hâlâ anlamayan varsa, ya çok saftır, ya da kendi halkının çıkarlarından ziyade, başkalarına hizmet ettiğinin –en hafif deyişle- farkında değildir”.

Yine bu köşede 20 Nisan’da şunlar yazılıydı : “Türk dış politikasında eksen kayması olmadı. Washington-Ankara ekseni yerli yerinde. Ama pusula şaşması var, çünkü bir ulus devletin dış politika pusulası ulusal çıkarları gösterir, “ümmet çıkarları”nı değil . “ Bugün buna bir ekleme yapmak gerekiyor : Ümmetçilikten, mezhepçiliğe mi geçiliyor ?

Şimdiye kadar dış politikamızdaki yanlışlıkları görmemek ya da görmezden gelmek yalnızca aymazlık olabilirdi ama bu çizgi artık geçilmiştir. Sorumluların Türkiye’yi nereye sürüklediklerini anlamaları, anlayamıyorlarsa sorumluluk yerinden hemen ayrılmaları gerekir.

Bu köşede, 23 Mart’ta da şu ifadeler yer almıştı : “Sanırım kimse bugünkü Türk Hükümeti’nin içinde bulunduğu zor durumda olmak istemez. İçerde “isyan”, dışarıda “savaş”, Ama ne doğru sözlerimiz vardır : “Ne ekersen onu biçersin” veya “her şeyin bir bedeli vardır” gibi… Emperyalizmin mutlaka bir yerlerde “birilerini kullanma” el kitabı vardır da, emperyalizmin kullandıklarına ne yaptığını görebilmek için en iyi yol, tarih bilmektir.”

Bugün ekleyelim : Tarih bilmekten kastımız, İslam tarihini bilmek değil, emperyalizmin tarihini bilmektir. Bu tarihe bakılırsa kullanılanların bir “son kullanma tarihi” olduğu da görülecektir. Umalım da bu tarihten önce Türkiye bu stratejik sefaletin derin kuyusundan çıkabilsin.

Yaşar Nuri Öztürk: Tevhit gerçeği


Tevhit, bir­le­mek de­mek­tir. Bu­nun­la kas­te­di­len; in­sa­nın ve gerçeğin bir ve tek ol­du­ğu­nun bir şu­ur ha­li ve ha­yat an­la­yı­şı ola­rak be­nim­se­nme­si­dir.

Var­lık ve oluş­ta her şey Bir’le ve Bir, her şey­le iliş­ki için­de­dir. Şu şart­la ki, var­lık ve olu­şun şu­ur­lu ve be­lir­le­yi­ci gü­cü o Bir ola­cak­tır. Tevhit, ol­muş ve ol­mak­ta ola­nı o Bir’in gö­züy­le gör­mek ve oluş serüveninin bü­tün coş­ku­su­nu yi­ne o Bir’le be­ra­ber ya­şa­mak­tır.

Kur’an, tevhidi an­la­tan ki­tap­tır.

Re­a­li­te­nin te­me­lin­de, bir ya­ra­tı­cı şu­ur var­dır.

Bü­tün oluş­lar, ge­liş gi­diş­ler, bü­tün ha­yat se­rü­ve­ni bu ya­ra­tı­cı şu­u­run açı­lıp sa­çıl­ma­sı, çe­şit­li renk, şe­kil ve de­sen­ler ha­lin­de ken­di­ni or­ta­ya koy­ma­sı­dır. Tasavvufta buna ‘tecelli’ denir. Ve tecelli sonsuzdur. O hal­de, oluş son­suz­dur. Var­lık­sa, son­lu ol­mak­la bir­lik­te sı­nır­sız­dır. (bk. Kur’an, Fâ­tır, l; Zâri­yât, 47 ) Ve o hal­de, var­lık ve oluş­ta ba­şı­boş­luk, rast­lan­tı, çar­pık­lık ve sü­rek­li çe­liş­ki yok­tur. Di­ya­lek­ti­ğin ser­gi­le­di­ği çe­liş­ki ve düa­li­te, ge­çi­ci ve izafîdir. Baş­lan­gıç ve son, bir­lik ve ahenk­tir.

Tevhidin, Kur’an’dan alınan for­mül cüm­le­si şu­dur: Lâ İlâ­he İl­lel­lah: Al­lah’tan baş­ka tan­rı yok­tur. Bu for­mül cüm­le­ye Ke­li­mei Tevhit de­nir. Al­lah gü­ze­lin, iyi­nin, mut­lu­lu­ğun ve ölüm­süz­lü­ğün mut­lak kay­na­ğı­dır. Bu­na da­ya­na­rak di­ye­bi­li­riz ki, tevhit, in­sa­nın, ka­de­ri­ni öz ben­li­ği­nin elin­de tut­ma­sı ve ha­ya­tı­na gü­zeli ve ölüm­sü­zü ege­men kıl­ma­sı­dır. Al­lah de­nin­ce bu de­ğer­le­ri ha­tır­la­ma­yan bir ben­lik, Kur’an’ın ta­nıt­tı­ğı Tanrı’ya inanmış ola­maz.

For­mül cüm­le Ke­li­mei Tevhit iki bö­lüm­den olu­şur: Ne­ga­tif bö­lüm, (Lâ İlâh), po­zi­tif bö­lüm (İl­lel­lah)… İs­lam li­te­ra­tü­rün­de bun­la­rın bi­rin­ci­si­ne nefy, ikin­ci­si­ne is­bat de­nir. Var­lık ka­mı­şı­nın içi iyi bo­şal­tıl­maz­sa (nefy ger­çek­leş­mez­se) son­su­zun ez­gi­le­ri doğ­maz. İn­san ben­li­ği “Al­lah” de­di­ği an­da, Al­lah dı­şın­da­ki her şey (mâsi­va) şu­ur­dan si­li­ne­cek ve ben­lik, Ya­ra­tı­cı’yla do­la­cak­tır. Ben­li­ğin, Al­lah dı­şın­da de­ğe­re la­yık gör­dü­ğü ikin­ci bir şe­yin şu­u­ra ta­kı­lı kal­ma­sı tevhidi şirke dönüştürür.

O hal­de tevhit, özü ba­kı­mın­dan, bir ke­li­me ve söz işi de­ğil, bir şu­ur ve oluş ha­li­dir. Da­ha­sı, tevhit, ölüm­sü­ze ka­tılmak, olu­şu onun­la ya­şa­mak­tır.

Tevhidin ilk şar­tı, bir­li­ğin önü­ne di­ki­len sa­yı­sal en­gel­le­ri de­vir­mek­tir. Bil­mek ve inan­mak ge­re­kir ki, Al­lah bir­dir, var­lık bir­dir, in­san­lık ve fi­kir bir­dir, za­man ve ta­rih bir­dir. Bil­gi ve sez­gi de bir­dir. Ama iş bu­nun­la bit­mez. Ya­ra­tı­cı Kud­ret’in ta­sar­ruf­la­rı­na, baş­ka bir de­yim­le, ha­ya­tı­mı­za ka­tı­lı­mı­na da or­tak koş­ma­mak ge­re­kir.

Tevhit sır­rı­nın in­san ha­ya­tın­da­ki an­lam bo­yut­la­rın­dan bi­ri de şu­dur: Al­lah dı­şın­da her şey va­sı­ta­dır. Ser­vet, ço­cuk, ka­dın, iba­det, hat­ta din, hat­ta pey­gam­ber. Bun­la­rın hep­si, ga­ye­le­rin ga­ye­si olan Ya­ra­tı­cı’yla be­ra­ber­lik şu­u­ru­na yol aç­tık­la­rı, imkân ha­zır­la­dık­la­rı için de­ğer ta­şır­lar. Eğer bu­nu sağlaya­mı­yor­lar­sa, biz­zat ken­di­le­ri tevhit yo­lu­nun di­ke­ni olur­lar. Kin­le­re, in­ti­kam­la­ra, vur­gun­la­ra, yıp­rat­ma­la­ra, çı­kar­la­ra âlet edil­miş din iddiaları ve bu iddiaların kümelendiği mabetler, iş­te bu yüz­den­dir ki, hiç dur­ma­dan “Al­lah bir” de­dik­le­ri hal­de, in­san­lı­ğa ıs­tı­rap­tan baş­ka bir şey ve­re­miyorlar.

DOKUNULMAZLARA DOKUNUNCA…

Kur’an, Al­lah dı­şın­da her ­han­gi bir şe­yin, Al­lah’ın ya­pı­cı ve be­lir­le­yi­ci gü­cü­ne or­tak ko­şul­ma­sı­na şirk de­mek­te­dir. Şirk, Allah’a imanı olup da güveni olmayanların dinidir. Şirk ateizm değildir. Şirk mensupları Allah’ın varlığını, yüceliğini kabul ediyorlar ama her şeyin onunla bitmeyeceğini söylüyorlar. Müşriklere göre, Allah ile insan arasında ‘aracılara, yaklaştırıcılara, şefaatçılara’ ihtiyaç vardır. Bunlar, efendiler, zevâtı kirâm denen dokunulmazlardır. Şirk kodamanları, bu ‘dokunulmazlar’la servetlerine dokununcaya kadar size asla dokunmazlar. Yedek ilah yapılan efendilerle kodamanların servetlerine dokunduğunuz anda şirkin hedefi olursunuz.

Hz. Muhammed, işte bu iki dokunulmaza dokunuyordu; dokunuyordu ne demek, tarihin en sert vuruşuyla vuruyordu. Mekke şirk kodamanları, Hz. Muhammed’e işte bu dokunulmazlara dokunduğu için düşman kesildiler. Yoksa onlar da Muhammed gibi namaz kılıp oruç tutuyor, Kâbe’yi tavaf ediyor, gusül abdesti alıyorlardı. Sarık ve sakal onların da saygın değerleriydi. Kavganın sebebi bunlar değildi, kavganın sebebi ‘yedek ilahlar’ ve ‘servetler’ idi.

Sözü, büyük sûfî mirasın (tarikat mirası değil) şu muhteşem tespitiyle bağlayalım:

Her in­san­da ken­din­den ve ken­din­de her in­san­dan bir par­ça bul­ma­yan, tev­hit­ten ha­ber­siz­dir…

Yurt

Yaşar Nuri Öztürk: Din, insan hakları, taciz ve ibadet


İnsan hakları ihlali, insanları tacizle ibadetler arasındaki ilişkiyi irdeleyen yoğun sorulara muhatap olmaktayım. Soruların omurgasında şu iki cümle var:

“Dünya genelinde, Müslümanlığın insan haklarına saygısız, insanları tacizi mubah gören bir din olduğu yolunda yaygın bir kanı var. İnsanı taciz ve insan haklarını ihlal pahasına yapılan ibadetlerin durumu nedir; bu ibadetlerden sevap ve Allah rızası beklenebilir mi?”

İnsanı taciz ve insan haklarını ihlal pahasına yapılan ibadetlerden elbette ki hayır beklenemez. Onlar, Tanrı katında, ibadet tabelası altına saklanmış insanlık suçları olarak kalırlar. Ve Mâûn suresine göre, sahibinin lanetlenmesinden başka bir işe yaramazlar. Nitekim Kur’an bu ibadetlerin yapıldığı mabet patentli yerlere‚ ‘zarar mescitleri’ diyor ve mensuplarını bu mescitlerde namaz kılmamaya çağırıyor.

Hz. Peygamber, soğan, sarmısak yiyenlerin camiye gelmesini yasaklamıştır. Çünkü onların ağız kokuları insanları taciz etmektedir. Soğan ve sarımsak kokusuyla taciz, ibadeti ibadet olmaktan çıkarıyorsa başka yollarla taciz veya insan haklarına tecavüz pahasına yapılan ibadet nasıl olur da “İslam’ın gözettiği anlamda ibadet” olur?! Esas ibadet, bu tacizlerin insan hayatından çıkarılmasının yolu ve reçetesi değil midir?!

İbadet bahanesiyle insanları taciz, gerçek dinin yerini sahte istismar dininin aldığı coğrafyalarda dikkat çeker. Ve bu tacizler giderek engizisyona dönüşür. Sonuç, din adına zulümdür.

O halde, insanların en küçük anlamda tacizine ve en küçük anlamda insan hakkı ihlaline sebep oluşturan bir ibadet, ibadet olmaktan çıkar, doğrudan veya dolaylı hak ihlali ve zulüm haline gelir. İslam, tüm bu olumsuzlukların doğmasını önlemek üzere çok radikal tedbirler almıştır. Ne yazık ki bu tedbirler, tarihin her döneminde, dini sömürü ve saltanat aracı yapanlarca ya tamamen yok edilmiş yahut da çeşitli oyunlarla işlemez hale getirilmiştir.

İBADET ADI ALTINDA TACİZİN TÜRLERİ

Kur’an’ın verileri açısından baktığımızda ibadet bahanesiyle taciz iki ana başlık arz eder: Birincisi maddî haklara tecavüzle taciz, ikincisi rahatsızlık vererek (ses ve tavırla) tacizdir.

Birinci başlık altına şunları koyabiliriz:

1. Mescit-mabet yapmak için insanların mülk ve mallarına çeşitli baskı ve hilelerle (örneğin, ahiret-cehennem korkusu salarak veya örtülü tehditler sergileyerek, din dışı, dine saygısız gösterme tehditleri işleterek) el koymak:

Bu olumsuzluklardan birinin veya birkaçının bulaştığı mabetlerde ibadet caiz değildir. Çünkü Kur’an, ibadet edilebilecek bir mabedin ancak takva üzerine kurulan bir mabet olabileceğini açıkça bildirmekte, Hz. Peygamber, takva üzerine kurulmayan mabetlerde ebediyyen namaz kılmaması için uyarılmaktadır. (Bk. Tevbe suresi, 107-108)

2. İbadet etmeyenlerden alınan vergi vs. türü paralarla mescit-mabet yapmak, maaşlı din görevlisi tutmak, mabet ve mescit masraflarını kamu hazinesinden karşılamak.

Tüm yurttaşların hakkı olan kamu mal ve imkânlarını sadece ibadet edenlerin yararlanacağı hizmetlere harcamak, Diyanet’in veya din cemaatlarının kullanımına vermek, açık bir Mâûn ihlalidir yani şirktir.

İkinci ana başlık olan ses ve tavırlarla tacizin başında bid’at ezanlarıyla taciz gelmektedir.

Şunu bilmeliyiz ki, namaz vaktinin cihazla duyurulması bizzat Peygamberimiz tarafından yasaklanmıştır. O halde, ezanı cihazla okumak İslam‘a tamamen aykırıdır. Bırakın ezanı, fakihler, cihazla okunan Kur’an’ı Kur’an saymamaktadır.

Ezanla taciz, makineyle ezan okumanın başlamasıyla başlamış ve başını alıp giderek bugün bazı zeminlerde âdeta anayasal suça dönüşmüş bulunuyor. Bu suça karşı çıkanlar, ‘dinden, ezandan, namazdan rahatsız olmak’ vs. gibi din dışı ithamlarla anında bastırılmakta ve hak ihlaline karşı çıkışlar bir tür dinsizlik gibi yaftalanarak insanlar susturulmaktadır. Oysa ki, birçoklarının ‘aşırılık ve baskıcılık’ ile suçladığı İran gibi bir ülkede bile ezanların dışarıdaki insanları taciz etmemesi için hoparlörlerin cami içine dönük hale getirilmesi esas alınmıştır. Üstelik İran’da, birer bid’at alameti Osmanlı türü olan minareler de yoktur. İran’da caminin iyice yakınına sokulmadıkça ezanı duyamazsınız.

Ne yazık ki, din konusunda artık İran kadar özgür değiliz.

YURT GAZETESİ

Ergenekon sanığı Yanardağ’dan ilginç sözler: Deniz Kuvvetleri’nde tutuklanan subayların yüzde 70 ‘i Alevi


Ergenekon davası tutuksuz sanığı Yurt Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Merdan Yanardağ, 12 Eylül’ün yıldönümü dolayısıyla CHP Kağıthane İlçe Başkanlığı’nın düzenlediği panelde ilginç açıklamalarda bulundu.

Ergenekon, Balyoz, Poyrazköy gibi darbe davalarında tutuklanan generallerin genelde Kemalist olduğunu ileri süren Yanardağ, "Deniz Kuvvetleri’nden tutuklananların yüzde 70’i ne tesadüftür ki Alevi’dir." dedi. Tutuklu subay ve generallerin sanıldığı gibi Türk milliyetçisi olmadığını söyleyen Yanardağ, bu konuda tutuklu sanık Yarbay Mustafa Dönmez’i örnek gösterdi. Dönmez’in Devrimci Yol taraftarı olduğunu vurgularken şu olayı anlattı: "Askeri liseyi bitirdikten sonra babasının karşısına geçiyor, ODTÜ’ye gidiyor. 1975’te ülkücüler ODTÜ’yü ele geçirmek için bir saldırı yapıyor. İlk büyük saldırıdır bu. Muammer Şemsek’in vurularak felç olduğu, tekerlekli sandalyeye mahkum olduğu saldırıdır. O çatışmada vuruluyor bu Mustafa Dönmez. Babası Dönmez’i alıyor bu sefer okuldan tekrar askeri okula veriyor. Bize milliyetçi, aşırı milliyetçi diyorlar. Bu tutuklanan askerlerin hemen hemen tamamı Kürt sorununu barışçıl bir biçimde çözmekten yanaydı. Hatta gerekirse Abdullah Öcalan ile masaya oturup çözmekten yanaydı."

Hükümete ağır hakaretlerde bulunan Merdan Yanardağ, konuşmasında Baas rejimiyle ilgili de değerlendirmeler yaptı. Baas’ı ‘Ortadoğu’da bir tür Arap Kemalizm’i’ olarak nitelendiren Yanardağ, o ülkelerin Türkiye’deki Cumhuriyet devriminin modelini izlediklerini belirtti. "Biz Türkiye’de devrimi yapamadığımız için karşı devrim yaptılar, 12 Eylül’ü gerçekleştirdiler. Yeşil kuşak projesinin insan kaynağını ülkücüler ve İslamcılar oluşturdu." görüşünü savunan Yanardağ, Türkiye’nin Suriye politikasını ise eleştirdi: "Esed rejimi herkesin barış içinde yaşadığı bir rejimdi, ne hale getirdiler."

İSTİHBARAT ALANI

Sınırsız, Seçkin, Sansürsüz, Kemalist Haber Blogu

Derin İstihbarat

strateji, güvenlik, araştırma, istihbarat, komplo teorileri, mizah, teknoloji, mk ultra, nwo

İSTİHBARAT

Şifresiz Yayın!

%d blogcu bunu beğendi: