Etiket arşivi: amerika

Türker Ertürk: HAÇLISİYOİSLAMO /// CC : @orsatramola @turkererturk


Barack Obama’nın tekrar ABD Başkanı seçilmesi ile seçimler öncesinde kısmen gaz kesen Suriye’ye karşı 20 aydır sürdürülen örtülü savaşa yeniden hız verildi.

Bu yeni dönemin en yeni gelişmesi ise kuzeyden Türkiye’den Suriye topraklarına doğru açılan düşmanca ateşe ilave olarak İsrail’de batıdan ve güneyden ateş açmaya başlamasıdır. Amaç Suriye’yi karşılık vermeye zorlayarak onu mütecaviz durumuna düşürmek, hır çıkarmak ve müdahale etmektir.

AKP yönetiminde Türkiye’nin en büyük müttefiki ve kankası ( kan kardeşi ) olan İsrail, Suriye’ye karşı ateş açmasının bahanesi olarak Golan bölgesine düşen havan mermilerini göstermektedir.

İsrail’in Suriye’ye karşı bu saldırısı 6 Eylül 2007’de 8 F-16 savaş uçağı ile El Kibar nükleer santralini vurmasından sonra bir ilkti. Fakat İsrail böyle bir saldırı yaptığını o zaman deklere etmemişti. Resmi söylemi esas alırsak o zaman Golan’a düşen havan mermilerine misilleme olarak yapılan bu saldırı 1973’de Dördüncü Arap-İsrail Savaşı olarak da bilinen Yom Kippur Savaşı’ndan sonra bir ilk olur.

İşin garibi İsrail tarafından topraklarına ateş açıldığını iddia ettiği topraklarda esasında Suriye’nindir. İsrail 1967’de Üçüncü Arap-İsrail Savaşı veya Altı Gün Savaşı denen savaşta zengin su kaynaklarına sahip olan ve yaklaşık 1200 km² olan bu bölgeyi ele geçirmiş ve 1981’de ilhak ettiğini ilan etmişti. Bu bölge hala iki ülke arasında sorundur.

Türkmenlerde mağdur

Golan’ın İsrail tarafından işgali ile birlikte burada yaşayan insanların çok büyük bir bölümü vatanlarından uzaklaştırılmıştır. Aynen Filistin’de olduğu gibi! Bunlar arasında soydaşlarımız olan Türkmenlerin olduğunu, şimdi bu insanların muhacir olarak Şam’ın güney mahallerinde yaşadığını, Erdoğan, AKP’liler ve Milliyetçi olduğunu söyleyenler biliyorlar mı?

Suriye’ye karşı sürdürülen örtülü savaşın amacı; Esad’ı devirmek, rejim değişikliği yaparak ülkeyi bölmek, İran’ı kolay ham yapabilmek için yalnızlaştırmak, BAAS’ın son kalesini yıkarak Arap milliyetçiliğini yok etmek, ılımlı ( taşeron ) İslam’ın önünü açmak, kukla Kürt Devleti’ne giden yolda bir engeli daha ortadan kaldırmak, İsrail’i bölgesel güç yapmak ve Golan ile Filistin sorununu İsrail lehine çözmektir.

ABD artık taktik değiştirmiştir. Rusya’nın şiddetli olarak direnç göstermesi nedeniyle ABD Suriye’ye karşı Libya’da olduğu gibi direkt müdahale seçeneğini gündeminden çıkarmıştır. ABD ana üssü Türkiye olan örtülü savaşı hızlandırarak vekilleri Türkiye, Suudi Arabistan ve Katar olan vekalet savaşında vekillerini verdiği görevleri daha iyi yapması için sıkıştırarak Suriye’yi çökertmek istemektedir.

Bu taktik değişikliği ile birlikte ABD muhalefet denen terörist organizasyonu genişletmeye, yeniden teşkilatlandırmaya ve aralarında süren anlaşmazlıkları çözerek yapılandırmaya çalışmaktadır.

Çünkü adına Suriye Ulusal Konseyi denen üssü Türkiye’de kontrolü CIA’da olan ve Müslüman Kardeşler ağırlıklı bu organizasyonun performansından ABD memnun değildi. Bu örgütün bugüne kadar yaptığı acımasız terör faaliyetleri nedeniyle kötü şöhrete sahipti ve Suriye içinde halk desteği yoktu.

Teröre tam gaz devam

İçine Kürtleri ve Hıristiyanları da alan daha geniş bir muhalefet hareketi başlatmak isteyen yeni oluşumun adı Suriye Ulusal Koalisyonu merkezi ise Katar’ın başkenti Doha’dır. Konsey oldu koalisyon! Anlayacağınız ha Ali Veli ha Veli Ali, esasında değişen bir şey yoktur. Teröre tam gaz devam edilecektir.

Bu oluşuma bir hafta süren Katar toplantıları sonunda karar verildi. “Bu başarı“da en büyük pay ABD Dışişleri Bakanı Hilary Cilinton’a aittir dersek yanlış olmaz. Toplantılarda Suriye Ulusal Koalisyonu’nun ABD Dışişleri Bakanlığı, Pentagon ( ABD Savunma Bakanlığı ), CIA’dan direkt olarak direktif alması, Türkiye, İsrail, Suudi Arabistan ve Katar ile eşgüdüm içinde çalışmasına kararı verildi.

Yeni oluşuma verilen görevler çok açık. Suriye’de Esad sonrası geçiş dönemi için geniş tabanlı platform olmak ve Esad’ı devirmek için plan yapmak. Amaçları arasında görüşmeler yolu ile çözüm aramak ve akan kanın durdurulmasını sağlamak yoktur.

Suriye Ulusal Koalisyonu kendine lider olarak ABD’de eğitim almış ( Indiana Üniversitesi ) komünist bir Hıristiyan olan George Subra’yı seçti. ABD seçtirdi dersek belki daha doğru olur!

Sevgili okurlar görüyor musunuz kimin eli kimin cebinde belli değil. Suriye’de Allahu Ekber nidası ile Müslüman boğazı kesen ve Müslümanları infaz eden El Kaide militanı “ Baba, oğul ve kutsal ruh “ üçlemesi ile öne çıkan Hıristiyan George Subra’dan emir olacak, koordinasyonu ise Müslüman olduğu iddiasında bulunan Türkiye’deki AKP yönetimiyle ve İsrail Başbakan’ı Binyamin Netanyahu ile yapacaktır.

Erdoğan’ın çocukları ve akıl yaşı çocuk düzeyinde olan büyükleri kandırmak için görünürde kavga eder gibi gözüktüğü aslında iliklerine kadar işbirliği içinde olduğu İsrail geçtiğimiz Çarşamba günü Gazze’de korunmasız halka karşı hava operasyonları başlatmıştır. Bu operasyonlar şimdilik 10’larca insanın ölmesine neden olmuştur. Netanyahu yaptığı açıklamada “ Bu daha başlangıç “ diyor.

İşte Atatürk bunun için çok büyük! Eğer din inanç ve itikat düzeyinden siyasetin ve ticaretin bir aracı olması seviyesine indirilirse buradan ne ahlak, ne şeref ne haysiyet çıkar. Çıksa çıksa emperyalist işbirlikçiliği çıkar.

Böyle Müslümanlara söylenebilecek tek söz; Allah akıl ve fikir ihsan eylesin ve doğru yoldan ayırmasın.

Saygılar sunarım.

İLK KURŞUN

Reklamlar

Barış Doster: Kaç Paraya ve Kaç Parçaya Bölüyorlar?


Eş başkanın hariciye vekilinin “komşularla sıfır sorun” politikası çöktü. Küresel diplomasinin koridorlarında ise alay konusu olmayı sürdürüyor. Çünkü sayesinde Azerbaycan ve KKTC dahil, sorun yaşamadığımız ya da sorunları artırmadığımız komşu kalmadı. Suriye, İran, Rusya, Irak’la ilişkiler gerginleşti. Malatya’nın Kürecik ilçesine yerleştirilen ve kumanda düğmesi ABD’nin elinde olan füze kalkanı radarının İran’a karşı İsrail’i korumak için oraya konduğu defalarca kanıtlandı. ABD adına bölgeye “demokrasi, insan hakları, özgürlük” ihraç etmede öylesine ileri gidildi ki, bir ara “Suriye bizim iç meselemizdir” deyiverdi eş başkan.

Anımsanacak olursa, eş başkanın ilham kaynaklarından olan Adnan Menderes de (diğeri Turgut Özal idi) ABD istediği için Irak’a müdahale etmeyi düşünmüştü. “Küçük Amerika” sürecinden büyük Türkiye çıkarmaya yeltenmişti. Ama olmadı, olduramadı. Fena halde yanıldı. Türkiye büyümedi. Önce küçük düştü, şimdi de küçülme tehdidi yaşıyor. Küçük Amerika sürecinden küçülme çıktı.

Manzaraya bakınız. İsrail büyürken, Irak’taki işgali destekleyen, Suriye’ye emperyalizm adına müdahale etmek isteyen, İslam coğrafyasını parçalama projesi olan Büyük Ortadoğu Projesi’nde (BOP) eş başkanlık yapan Türkiye küçülüyor. Sözde muhafazakâr, mukaddesatçı, maneviyatçı, mümin, mütedeyyin, Siyonizm karşıtı kadroların yönetiminde parçalanıyor. Bir zamanlar Cuma namazı çıkışlarında İsrail bayrağı yakanların, Filistin’deki şehitler için gıyabi cenaze namazı kılanların, “Laik devlet yıkılacak elbet”, “Kahrolsun Kemalist diktatörlük”, “Kanımız aksa da zafer İslam’ın”, “Müslümanlar kardeştir”, “İslam’a uzanan eller kırılsın” diye slogan atanların döneminde bölünüyor.

“Dinler arası diyalog” derken, “Medeniyetler ittifakı” derken, Mehmetçik Afganistan’da ABD askeri için, onun yerine, onun adına ölüyor. Eş başkan, Irak’taki işgalci ABD askerlerinin ülkelerine sağ salim dönmeleri için dua ederken, Kuzey Irak’tan ülkemize sarkan bölücü terör Mehmetçikleri şehit ediyor. Bir zamanların iman, ihsan, ihlas sahibi mücahitleri ise önce gömlek değiştirmenin, sonra da iş değiştirip müteahhit olmanın tadını çıkarıyorlar. Ve emperyalizmin her türlü talebine müsait hale geliyorlar. Ve bu müteahhitlik, beraberinde taşeronluğu da getiriyor. Her türlü emperyalist projeye gönüllü olmalarını sağlıyor eski mücahitlerin. Öyle ki, Suriye için “insani koridor”, “uçuşa yasak bölge”, “tampon bölge”, “güvenlik koridoru” vb. tüm seçenekleri Türkiye öneriyor. İlk önce Türkiye öne atlıyor, rol istiyor. Bir zamanlar ticari ilişkilerin hızla geliştiği, vizelerin kaldırıldığı, sınır geçişlerinin kolaylaştırıldığı, ortak bakanlar kurulu toplantılarının yapıldığı Suriye ile ilişkiler en alt düzeye iniyor. Çünkü emperyalizm bunu istiyor. Çünkü taşeronluk bunu gerektiriyor. ABD örtülü operasyonlarla, karanlık savaş hileleriyle, psikolojik harp yöntemleriyle, algı yönetimiyle, toplum mühendisliğiyle, beşinci kol faaliyetleriyle, asimetrik savaşla Suriye’ye çullanırken, Türkiye’ye daha ağır ve kanlı görevler yüklüyor. Suriyeli teröristlere sahip çıkmasını, topraklarını açmasını, para ve silah vermesini istiyor.

Bu politika Türkiye’nin ekonomisini olumsuz etkiliyor. Enerji tedarikinde güçlükler yaratıyor. Çünkü doğalgazda ve petrolde en çok ithalat yaptığımız iki ülkeyle, Rusya ve İran’la ilişkilerimizi geriyor. Türkiye, enerji temininde alternatif enerji kaynaklarından, yeni ve yenilenebilir enerji kaynaklarından yeterince yararlanamadığı için, enerji bağımlılığı, dış ticaret açığı yaratıyor. Cari açık artıyor. Tarımsal üretimi, verimliliği, tarıma dayalı sanayiyi zaten gözden çıkaran, toprak reformunu çoktan unutan, bütüncül kalkınmayı ağzına bile almayan Türkiye, izlediği dış politikayla ekonomisini de baltalıyor.

Kimi Arap ülkelerinin, birbirinden bağımsız hareket eden Suriyeli muhalifleri bir türlü birleştirememesi, sonuçta onları birleştirenin yine ABD olması, hem Araplar arasındaki birliğin ne kadar zayıf olduğunu hem de Suriyeli muhaliflerin kimden destek aldığını bir kez daha gösteriyor. Keza ABD’nin dış politikadaki araçlarından biri olan Arap Birliği’nin hiç itibarının olmadığı da görülüyor. Rusya’nın Suriye Ulusal Konseyi temsilcileriyle görüşerek bilinen görüşlerini yinelemesi ise Suriyeli muhaliflerin Moskova’ya rağmen başarıya ulaşamayacaklarını anladıklarını kanıtlıyor. Bu dönemde Irak başbakanı Nuri el Maliki, İran üzerinden Suriye yönetimiyle yakınlaşıyor. Türkiye’den ise uzaklaşıyor. Türkiye’yi ülkesinin içişlerine karışmakla, Irak’ta Iyad Allavi’nin başını çektiği ittifaka destek olmakla suçluyor. Yaşananlar, Arapların, Arap birliğine gerçek anlamda kimlik kazandıran Cemal Abdül Nasır gibi bir lider çıkaramadıklarını gösterirken, Batı’nın AKP’yi ve Türkiye’yi Arap Baharı’na model olarak sunma çabası da işe yaramıyor.

Bu süreçte ABD, Avrupa’dan da umduğu desteği alamıyor. Almanya, İngiltere ve Fransa ayrı telden çalıyorlar. Ekonomik olarak Avrupa’nın en güçlüsü olan, krizden diğerlerine oranla daha az etkilenen Almanya, İran ve Suriye konusunda ABD’ye mesafeli duruyor. Dahası Rusya ve Çin ile hızla yakınlaşıyor. Adeta bir “Ost politik” yani Doğu politikası izliyor. Avrupa’nın 3 büyükleri arasında ABD’ye en yakın güç olan, İsrail’le birlikte ABD’nin iki stratejik ortağından biri olarak bilinen İngiltere politik olarak fazla öne çıkmıyor. Her zaman olduğu gibi ABD politikalarının Avrupa’daki sözcülüğünü yapıyor. Fransa ise AB’nin etkisizleşmesine koşut olarak Akdeniz Birliği projesi ile yeni bir çıkış ve nüfuz sahası arıyor. Füze savunma sistemi konusunda ABD ile anlaşmazlık yaşayan Rusya ise kendi güvenliği için belli bölgelere füzeler yerleştiriyor. Kaliningrad kentinde bulunan füze radarlarını aktif hale getiriyor. Erivan’daki üssü alarmdayken, Karadeniz donanması savaş pozisyonu alıyor. Bir anlamda ABD’nin kendisini bu kadar çevrelemesine, Akdeniz’e çıkmasını engelleyecek adımlar atmasına sessiz kalmayacağını gösteriyor.

ABD’nin Asya’da da gerilediği gözleniyor. Pakistan’la ilişkileri eskisi gibi sıcak değil. 11 Eylül 2001 saldırılarından sonra Afganistan’ı işgal ederken, Taliban’ı ezeceğini söyleyen ABD’nin, şimdilerde Taliban’ı muhatap aldığı, onunla müzakerelere başladığı görülüyor. Hatta resmi görüşmelere başlanması için, ABD’nin Taliban’a Katar’da büro açmasını önerdiğini yazıyor gazeteler. Ve Türkiye bu Katar’la birlikte, Suudi Arabistan’la birlikte Suriye’ye insan hakları, özgürlük ve demokrasi götürmeye çalışıyor.

İnsan sormadan edemiyor. Acaba emperyalizmin işbirlikçileri, uzantıları, taşeronları, uyduları, maşaları ülkemizi kaç paraya ve kaç parçaya bölüyorlar?

İLK KURŞUN

ABD 2050


Yirmi bjirinci yüzyılda dünyanın birinci küresel gücü olma iddiasındaki Çin Komünist Partisi’nin 18. Kongresi önemli gelişmelerin işaretini verdi. Partinin görevi devreden genel sekreteri Hu Jintao’nun yaptığı konuşma Çin’in 21. Yüzyıl hedeflerini ortaya koydu. Konuşmasının en önemli noktası ise “Politik yapının yeniden düzenlenmesi Çin’in tüm düzenlemelerinin önemli bir parçasıdır. Ancak batılı bir siyasi sistemi hiçbir zaman kopya etmeyeceğiz.” sözleriyle anlatılan hedefti. Bu sözlerle yozlaşmaya göz yummakla yaptıkları hatanın kabul edildiği ve küresel gücün tek sahibi olma hedeflerine giden yolda sapmalara izin verilmeyeceği anlatılmaya çalışıldı. Açıkça bu yüzyılda küresel gücü bir başka ülkeyle paylaşmayacakları konusunda kararlılıkları ortaya konuldu.

Oysa Çin’in yarış halinde olduğu ABD’nin dünya üzerinde ülkesinin bulunduğu noktaya bakışında böyle bir rakibe yer olmadığı daha Yirminci Yüzyılın sonlarında ortaya konulmuştu. Bu durum Amerikan siyaset ve stratejisinin ustalarından olan Zbigniew BRZEZINSKI’nin anlatımıyla şu şekildedir:

“Ne var ki, gerçekte onlar (IMF ve Dünya Bankası kastediliyor) büyük ölçüde Amerika’nın egemenliğindedirler ve kökenleri Amerikan inisiyatifine, özellikle de 1944 yılındaki Bretton-Woods Konferansı’na dayandırılabilir.

Önceki imparatorluklardan farklı olarak bu dev ve karmaşık küresel sistem, hiyerarşik bir piramit değildir. Bunun yerine Amerika, birbirine bağlı bir evrenin merkezinde durmaktadır. Bu evrende güç, her ne kadar sonuçta tek bir kaynaktan, yani Washington D.C.’den kaynaklansa da, resmi uzlaşma arayışı ve sürekli pazarlık, diyalog, yayılma ve biçimsel uzlaşma yoluyla uygulanmaktadır.

Ve burası da, iktidar oyununun, Amerika’nın kendi kurallarına göre oynanmak zorunda olduğu yerdir. Dünyanın Amerikan küresel hegemonyasındaki demokratik sürecin merkeziliğine ilişkin belki de en büyü övgü yabancı ülkelerin Amerika’nın ülke içindeki siyasal pazarlığına karışmalarının derecesidir. Yabancı hükümetler, yapabildikleri ölçüde özel bir etnik ya da dinsel kimliği paylaştıkları Amerikalıları harekete geçirmeye çalışmaktadırlar. Yabancı hükümetlerin çoğu davalarını yürütmek amacıyla, özellikle Kongre’de Amerikalı lobicileri kullanmaktadırlar, buna ek olarak Amerika’nın başkentinde yaklaşık bin özel yabancı çıkar grubu kayıtlı durumdadır. Amerikan etnik grupları da ABD dış politikasını etkilemeye çalışmaktadırlar, Yahudi, Yunan ve Ermeni lobileri en etkili olanlardır.

….. Şu anda, bu eşi olmayan Amerikan küresel hegemonyasının rakibi yoktur. Bakalım, gelecek yıllarda rakipsiz kalacak mıdır?” (1)

Amerikan hegemonyası için işbaşına gelen Amerikan Başkanları, küresel egemenlikleri için tehdit ya da stratejik açıdan önemli gördükleri bölgelere ki bunların başında Güneydoğu Asya, Ortadoğu ve Kıta Afrikası gelmektedir, çoğu defa askeri müdahalelerde bulundu.

Başkanlar bunları yaparken güçlerini büyük ölçüde, Amerikan kamuoyunu milliyetçilik ve muhafazakârlıkla ateşleyen neoconlar ve evangelistlerden aldılar. 11 Eylül saldırısı ve saldırının eşi görülmedik bir şekilde propaganda malzemesi haline getirilmesi üzerine ateş tepe noktasına ulaştı. Terörün evinin içinden vurduğu gururu incinmişAmerikan kamuoyu dünyanın geri ülkelerine demokrasi götürmesine inandırıldı. Adeta kara mizah örneği bir yolla, demokrasinin silahlı birliklerce götürülmesinin onlar için bir önemi yoktu. Amerika ve Amerikan kamuoyu tekti ve her şeyi istediği şekilde yapmaya hakkı vardı.

Küresel etkilerle ve demokrasi operasyonlarının ağır maliyeti nedeniyle ekonomi zora girdi. İşsizlik son yedi yılın en yüksek oranına ulaştı. Gerçekle yüzleşme zamanı gelip çattığında bu tutumun yerini tepki ve zararsız bir şekilde sıyrılma telaşı aldı. Başkanlık yarışlarında en büyük belirleyici olan Amerikan toplumunun orta tabakasının öfkesi yatıştırılmaya çalışıldı. Bir evi bir arabası ve belki de bir çiftlik evi olan orta direk Amerikalının nazarında estirilen küresel gurur rüzgârının bir değeri kalmadı. Hepsinden öte değişen Amerikan demografisinin ulaşacağı güç noktası fazla dikkati çekmedi.

Neticede Barack OBAMA 2008 Başkanlık Seçimi’nin galibi oldu. Seçimden önce Amerikalıların siyah bir adayı başkan yapamayacağına olan inanç öylesine kuvvetliydi ki dünyanın ilgisi bu nedenle seçimler üzerinde bir kez daha yoğunlaştı. Aksine inananlar bahse girmekte hiç bir tereddüt göstermediler. Seçimden sonra uzmanlar yaptıkları değerlendirmelerde, dünya için sürpriz olan bu sonuca doğal olarak Amerikan kamuoyunun ekonomik sorunlardan, dış politikanın Güneydoğu Asya’da, Ortadoğu’da çıkmaza girmesinden, sosyal güvenlik harcamalarının kısılmasından duyduğu rahatsızlığının etkili olduğunda fikir birliğine vardılar.

Bush’un ve neoconların 21. yüzyılın enerji kaynaklarının ve nakil yollarının üzerine oturma oyununun maliyetini orta direğe ödetmeye kalkmalarının karşılığında seçimleri kaybetmeleri normaldi. Ancak bundan sonrası normal değildi. Bu ülkenin tarihinde belki de ilk kez etnik grupların tercihi tek bir aday üzerinde birleşiyordu. Ortak bir tutumla ilk kez etnik gruplar, siyah birini başkanlığa taşımaktaydı. 2008 seçiminin analizini yapan uzmanlar yalnız siyahların yüze 98’inin Obama’ya oy verdiklerini belirttiler.

Elbette dünyanın süper gücünün başkanlık seçiminde kamuoyunun tercihini etkileyen unsurlar da çok ve çeşitli olacaktır. Ancak Obama ile başlayan ilklerin arasında Amerikan toplumunda etnisitenin sonucu etkileyecek kadar öne çıkması önemli bir ilki temsil etmektedir. Bizim ülkemizdeki gibi her aklına esenin etnik-dini istatistik çıkarmasının zor, etnik siyasetin ise yasak olduğu bu ülkeye bir rüyanın peşinden gelenlerin artık gözlerini gerçek dünyaya açmaya başladıklarını söylemek mümkündür. Toplulukların, grupların ortağı oldukları noktalarda bir araya gelip bir güç olmalarının ilk kıpırdanışlarının işaretleri bulunmaktadır. 17. yüzyılda Amerika’ya akan beyaz göçmenlerin ve zenci kölelerin, sonraki yüzyıllarda bunlara dahil olan mültecilerin bugünkü torunları, atalarından farklı olarak bulundukları topraklara kendi karakter özelliklerini yerleştirmektedirler. Yeni gelen göçmenlerden vatandaşlığa kabul edilenler parmak izlerini FBI’a gönderip Amerikan tarihi sınavını başardıktan ve orduda isteyerek askerlik yapmayı kabul ettikten sonra son aşamada Amerikan milli marşını okuyup yeni kimliğinin sahibi olmaktadırlar. Ama köklerinden hiçbir zaman kopmamaktadırlar.

Azınlıklar Cumhuriyetçiler ve Demokratlar

Son iki başkanlık seçiminden itibaren orta direk beyaz Amerikalı kadar kendilerinden söz ettiren gruplar siyahlar, hispanikler, Avrupa ve Asyalı göçmenlerle Latin kökenlilerdir.

Günümüzde ABD’nin başkanını belirleyebilecek güce erişmiş olan göçmenlerin tarihi hakkında BBC’nin verdiği bilgiler önemli ipuçlarını barındırıyor.(2) Şöyle ki:

– 1680’de ABD’nin batı kıyılarında yerleşmiş 250 bin İngiliz göçmen vardı

-1760’da bu sayı 2 milyona ulaştı

– Bu yıllar Afrika’dan yapılan köle ticaretinin 500 bin toplamıyla yükseliş yaptığı dönemdir

– 1790-1820 arasındaki 150 yılda 500 bin göçmen geldi

– 1820-1930 arasında 37 milyon göçmen

– Bunların 5,9 milyon Alman, 4.7 milyon İtalyan, 4.6 milyon İrlanda, 4.3 milyon Avusturya- Macaristan, 4.2 milyon İngiltere-İskoçya ve Galler, 3.4 milyon Baltık ve Rusya, 2.3 milyon İskandinav,

– 1907’ye gelindiğinde Atlantik’in aşılma süresinin kısalması neticesinde Alman, İtalyan, Rus-Baltık ve Avusturya-Macaristan göçmenlerinin sayısı çok daha arttı

– 1880-1930 arasında 27 milyondan fazla göçmen

– Doğu Avrupa’daki katliamdan kaçan 2 milyon Yahudi

– Yoksulluktan kaçan 5 milyondan fazla İtalyan

– 1965’den sonra Portekiz ( 175 bine yakın), Yunan ( 125 binden fazla) ve İtalyan (150 bin kadar)

– 1970’de Filipin, Hindistan, Kore, Çin ve Vietnam’dan 6 milyon göçmen

– Aynı zamanda Orta Amerika, Karayipler ve Meksika’dan da göçmen

– 1997’de nüfusun % 10’unu 29 milyon Latin Amerikalı

– 1996’da etnik yapıda ilk ona giren sırasıyla; Meksika, Filipin, Hindistan, Vietnam, Çin, Dominik Cum., Küba, Ukrayna, Rusya ve Jamaikalı.

Bu toprakları yurt edinen yabancı kökenli Amerikalıların önemli bir bölümünü oluşturan hispanikler Meksika sınırındaki yerleşim birimlerinde yoğunlaşmaktadırlar. Buralardaki ucuz ve niteliksiz işgücü olarak çalışan Meksikalı göçmenler 1990-2000 yılları arasında nüfus artışının başlıca unsuru olmuştur. Sınır boyundaki yerleşim birimlerinin bazılarında hispanik oranı yüzde 95’lere yaklaşmaktadır. 1993-2000 yılları arasında 6,9 milyon göçmen vatandaşlık başvurusunda bulunmuştur. Normal şartlarda bugün artık her birinin ABD vatandaşlığını kazanmış olması gerekmektedir. (3)

Göçmen sayısındaki yükseklikten olsa gerek Amerika’nın çalışma yaşına gelmiş genç nüfusu toplam nüfusun yüzde 38’i kadardır. Amerika üniversite eğitimine gayri safi yurtiçi hasılasının (GSYH) yüzde 2,6’sını ayırmaktadır. Bu verilerin önemini daha çık hale getirmek üzere bir karşılaştırma yaparsak; Avrupa’nın genç işgücü toplam nüfusun yüzde 25’inden az olup, Almanya, İtalya ve Fransa’nın üniversite eğitimi için ayırdığı bütçe GSYH’nın ancak yüzde 1,1’idir. (4)

Gücünü büyük ölçüde beyazlardan alan Cumhuriyetçilerin bu geleneksel durumunun ileride başarısızlara neden olacağını bilen Başkan Bush, siyahların ve diğer etnik kökenli seçmenlerin oylarını da kazanmanın zorunluluğuna inanıyordu. Bu durumun ele alındığı bir analizdeki değerlendirme etnik kökenin Cumhuriyetçiler ile Demokratlar arasında neden olduğu rekabeti ortaya koymaktadır:

“Bush partisine çok kültürlülük kimliği kazandırmaya kararlı. Çevresinde beyaz olmayanlarla nadiren görünür. Geçmişin hatalarının giderilmesinin gerektiğini tekrarlamaktadır. Siyahlar, bölücülük korkusu yaşayan Clinton yönetimindekinden daha iyi duruma Bush’un döneminde getirildiler.

Bush, ırkçılığın hâlâ Amerika’nın en belalı sorunu olduğunu öğreniyor. Aralık ayında Trent Lott, vatandaşlık hakları konusunda beyazların tepkisi sayesinde güneyde Cumhuriyetçileri iktidara taşıyan Amerika’yı kazara da olsa hatırlattı. Anayasa Mahkemesi’nin Michigan Üniversitesi’ndeki olumlu eylem planını dikkate alma kararı Amerika’ya, kimin daha ileriye götüreceği bilinmez ama en tartışmalı sorunlarından birinin ırkçılık olduğunu hatırlatıyor.

…. Bush, kökleri daha derinde olan devletin yol açtığı engelleri Cumhuriyetçilere mal etmekle uğraşmak zorunda. Partinin Amerikan azınlığıyla bir geçmişinin olmaması başta geliyor. Artık Amerika’nın en büyük azınlığı haline gelen Latinlerin doğal birer muhafazakâr olduklarının düşünülmesine rağmen Cumhuriyetçiler bir tek siyah olmadan Capitol Hill’deki sadece dört Latin kökenliyle öğünüyor. Demokratların 64 azınlıktan gelme temsilcisi bulunuyor. Azınlık politikacıları doğal olarak komşularına yönelen partinin çekiciliğine kapılıyor. Azınlık seçmenleri de hayatlarına en fazla işe yarar farklılığı sağlayacak partiye yöneliyorlar doğal olarak.

Demokratlar bunu değiştirecek bir şey yapabilirler mi? Kuşkulu görünüyor. 1990 sayımından sonra, Demokratlar Kongre’deki siyahların sayısını arttırmak üzere çok sayıda “çoğunluk-azınlık” mahalleleri oluşturdular. Özellikle güneyde azınlıkların sayıca çok az oldukları yerlerde Cumhuriyetçi mahalleleri yaratacağı için Cumhuriyetçiler bu oluşuma göz yumdular. Latin kökenlilerin nüfus artışındaki şaşırtıcı büyümeyi ortaya çıkarak 2000 sayımından sonra Demokratlar ile Cumhuriyetçiler birlikte Arizona ve Florida örneğinde olduğu gibi Latin çoğunluğun bulunduğu mahalleler hazırladılar. Ne var ki Cumhuriyetçiler, göç politikalarına karşı yürütülen propagandanın partide büyük hasara yol açtığı California başta olmak üzere Latin kökenlilerin hâlâ büyük ölçüde Demokratlar tarafında olduklarını biliyorlardı.

İkinci problem ise, Demokratların kendilerini kayıtsız kalınmaktan kurtaran azınlıkların oyları için canını dişine takarak yürüttükleri mücadeledir.” (5)

Milenyumun başlarında ABD’de toplam nüfus artışlarına bağlı olarak ırk ayırımı sorununun toplumdan kaldırılması çalışmalarında mahalleler bazında zenciler ve Latin kökenliler temel unsur olarak ele alınmışlar. Vakıfların mali desteği altında üniversiteler semtlerde araştırmalarda bulunmuşlar. Irk ayırımcılığının en çarpıcı yaşandığı yerlerin başında gelen okullarda da benzeri çalışmalar yapılmış. Halen devam eden bu araştırmalarda şehirlerde azınlıkların bir arada yaşadıkları semtlerindeki ayırımcılığın etkilerinin çok olduğu belirlenmiş. Buna karşılık beyazlarla diğer Amerikalılardan oluşan semtlerde ayrımcılığın etkilerinin toplum hayatına fazlaca yansımadığı görülmüş.

Okul çağlarından sonra ayırımcılığın ortadan kalkmaya başladığının gözlendiği 1950’lerden 1980’lere kadar işler yolunda gitmiş. Bu tarihten sonra olumlu gelişmeler tersine dönmüş. Irk ve renk ayırımına göre öğrencilerin toplandıkları okulların sayısında artış olmuş. Araştırmalar ayırım olan okulların bulunduğu şehirlerde ırkçılığın da yüksek olduğunu ortaya çıkarmış. Bir zamanlar ayırımcılığa karşı olması amacıyla Detroit’in kenar mahallelerindeki öğrencilerin okullara servis araçlarıyla götürülüp getirilmesi uygulamasına 1974 yılında Anayasa Mahkemesinin kararıyla son verilmiş. 1994 yılına gelindiğinde büyük şehirlerin kenar mahallerindeki ayırımcılığın en yüksek düzeyde olduğu şehrin Detroit olduğu görülmüş.

2000’li yılların ortalarında Latin kökenliler ile siyahlara ve buna karşılık beyazlara ait okulların sayısında artış meydana gelmiş. Daha da kötüsü okulların renk ve kökene göre ayrılmasına bir de dil ve gelir düzeyine göre olan ayırım katılmış.

Azınlıklar ve 2012 Başkanlık Seçimi

Efsanevi Başkan Abraham LINCOLN’ün partisi olmakla övünen ve Cumhuriyetçilerin (aynı zamanda GOP-Grand Old Party) 2012 seçiminde aldıkları yenilgi tüm ülkede ve dünyada biraz şaşkınlık biraz da hayal kırklığıyla tartışılıyor. Bu konuda Newsweek dergisinin kullandığı başlık Cumhuriyetçileri son derece açık bir şekilde anlatıyor. Başlık şu şekilde “GOP: You’re Old, You’re White, You’re History!”

Derginin yazarlarından Paul BEGALA, başlıkla uyumlu olarak kaleme aldığı yazıda;” Başkan Obama’ya karşı olan bu yılki ekonomik çalkantı gel-git’ten çok fırtınaya benziyor. Bu durumu 1948 Truman döneminden, 2008 Bush dönemine kadar baktığımızda, Amerika işsizliğin yüzde 8 ya da üzerinde yaşandığı toplam otuz altı ay geçirdi. Barack OBAMA’nın kırk altı ayının kırk üç ayında işsizliği yüzde 8’in üzerinde yaşadık. 2000’den bu yana orta halli bir hanenin kazancı nerdeyse 5 bin dolara düştü. Orta sınıf bir ailenin toplam refahı 2007-2010 arasında şok edici bir şekilde yüzde 40 düşüş gördü.” demektedir.(5) Devamında ülkeyi bu kadar kötü yönettiği halde OBAMA’nın ikinci dönemi kazanmasını, başlıktakine benzer eleştirilerle Cumhuriyetçilerin hatalarıyla açıklıyor.

Değişen demografiye ayak uyduramayan Cumhuriyetçilerin hatalarını kendi hanesine kazanç olarak yazan OBAMA’nın hispanik, Asyalı, Latin ve Afrika kökenli Amerikalı, genç, gay-lezbiyen ve meslek sahibi eğitimli seçmenlerin oyunu toplamayı başardığı belirtiliyor. Bir seçmenin dediği gibi seçimi geleneksel Amerikalılar kaybetmiş oldular.

Açık bir şekilde söz konusu gruplar Amerikalı politikacılara düz beyaz seçmenin tek başına karar veremeyeceği, kendilerinin artık görmezden gelinemeyecekleri uyarısında bulundular. Yeni göçlerle büyümeye devam eden göçmen Amerikalılar ile Cumhuriyetçilerin birbirlerini anlamaları ve beyaz Amerikalıların partisinin göçmen yasaları konusundaki tutumunda değişiklik yapması daha zaman alacağa benziyor. Bu da önümüzdeki seçimlerde Demokratlara karşı oldukça zorlanacaklar anlamına geliyor. Beyaz seçmenlerin genel toplamdaki oy yüzdesinin 2004 yılından itibaren düşmesi Cumhuriyetçilerde strateji değişikliğini zorlamaktadır.

OBAMA simgesini taşıyan toplumsal değişimden doğal olarak hoşnutsuz olan Evangelistler, duydukları hıncı zenci bir başkan adayına oy veren gaylerden çıkarmaya kalktılar. Birçok insanın canını alan Sandy Kasırgası’nın gaylerin yüzünden Amerika’nın cezalandırılması için çıktığını iddia ettiler. İlginç bir rastlantıyla 2006 yılındaki Kongre seçimleri sırasında da Fran Kasırgası Amerika’yı alt-üst etmişti. Evangelistlere ülkelerini kasırgalardan korumaları için çok iş düştüğü düşünülebilir.

Neocon’lar ise geleneksel hamaset tutumlarıyla Obama’ya karşı durmaktadırlar. Bingazi Konsolosluğu baskınında yaşananlar, İran’ın nükleer silah çalışmasını, Filistin karşısında İsrail politikalarını, Asya, Ortadoğu diplomasisini her fırsatta sert ifadelerle eleştirdiler.

Bu arada sanal medyada boş durmadı, seçimin sonucundan memnuniyet duyanlar kadar duymayanlar da içlerini döktüler. Ancak buram buram ırkçılık kokan bunların arasında en dikkat çekici olanlar Obama’ya öfke duyanların twitleri oldu. Bazılarında terbiye sınırlarının çok üzerine çıkılarak “monkey, nigger” denilen söz konusu tepki twitlerinin çıktığı kaynağı esas alarak yapılan bir analiz sonucunda en çok tepki gösterenlerin toplandıkları eyaletler sıralandı.(7) Her ne kadar bire bir güvenilir bir analiz olmamakla birlikte ırkçılığın boyutları konusunda bir fikir vermesi yönüyle önemli olan bu araştırmada başı çeken eyaletler; Alabama ve Misisipi onların arkasından Georgia, Louisiana ve Tennessee olarak sıralandı.

Diğer taraftan sözünü ettiğimiz BBC’nin hazırladığı ABD etnik yapısına ilişkin araştırmada 1996 yılında ilk ona giren etnik gruplar sırasıyla Meksika, Filipin, Hindistan, Vietnam, Çin, Dominik Cum., Küba, Ukrayna, Rusya ve Jamaika olarak gösterilmektedir.

Devamında:

1980’de etnik oranlar; Hispanik olmayan beyazlar % 79,3, Beyaz Hispanik % 6,7, Siyah veya Afrika kökenli %11.5, Asyalılar 1.6, Amerikan ve Alaska yerlileri %0.6, Diğer ırklar %0.3

-2010’da aynı sırayla; Hispanik olmayan beyazlar %64, beyaz hispanikler %15, Siyah ve Afrika kökenliler %12,6, Asyalılar %5, İki veya farklı ırklar %2, Alaska ve Amerikan yerlileri %1, Hawai ve Pasifik adaları %0.2 ve diğerleri %0.2

– 2050’de yine sırasıyla; Hispanik olmayan beyazlar %46.0, beyaz hispanikler %28.0, siyah ve Afrika kökenliler %13.0, Asyalılar %8, iki veya farklı ırklar %3, Alaska ve Amerikan yerlileri %1.0, Hawai ve Pasifik adaları %0.5 ve diğerleri %0.5 bilgileri sıralanmaktadır.

Dikkat edildiğinde bugün çoğunlukta olan beyaz Amerikalıların 2050 yılında azınlık olacakları hemen göze çarpacaktır. Bu veriden yola çıkarak, yirmi birinci yüzyılın ikinci yarısında önce ABD’yi sonra da dünyayı büyük değişimlerin beklediğini söylemek isabetli olacaktır. Ancak asıl sorun biz buna ne kadar hazırız sorusunun cevabındadır.

(1) Büyük Satranç Tahtası Amerika’nın Önceliği ve Bunun Jeostratejik Gerekleri Sabah Kitapları 2. Baskı S.29-30

(2) http://www.bbc.co.uk/news/world-us-canada-20187325

(3) The Economist July 7th 2001 Between here and there

(4) Newsweek June 12 2006 Where the Future is a Dead End

(5) The Economist January 25th 2003 The colour of conservartism

(6) Newsweek November 19 2012 Lies, Damn Lies

(7) http://www.floatingsheep.org/2012/11/mapping-racist-tweets-in-response-to.html

http://www.turksam.org/tr/a2803.html

FEHMİ KORU : Amerikan Ergenekon’u mu yoksa? /// CC : @fkoru


fkoru@stargazete.com

Ne kadar takip ediyorsunuz, bilmiyorum; ancak ABD’de tuhaf, tuhaf olduğu kadar ilgi çekici ve giderek genişleyen bir olaylar silsilesi yaşanıyor: ABD’nin Irak ve Afganistan’daki askeri birliklerine komutanlık eden ve son görevi CIA başkanlığı olan bir general ile NATO başkomutanlığına atanması beklenen bir başka generalin gönül ilişkileri ortaya çıktı.

Tuhaflık da burada başlıyor zaten: Birinde tarafların şikâyetçi olmadığı bir ‘ilişki’ söz konusu; diğerinde ‘ilişki’nin varlığı bile kuşkulu… Ancak FBI’ın yürüttüğü soruşturma dallanıp budaklanıyor ve her geçen gün yeni birilerini içine çekiyor…

İlk birkaç gün olayın ‘ilişki’ boyutu üzerinde duruluyordu; genişlemeyle birlikte daha dikkat çekici boyutlar ortaya çıkmaya başladı. İlişkinin tarafı olan kadınlar önemli görevlerde bulunan erkeklerden bazı ‘gizli’ bilgiler ediniyormuş… FBI’ın dijital ortamdaki yazışmaları izleyerek elde ettiği bulgular, tarafların binlerce mesaj teatisinde bulunduğunu ortaya koyuyor.

Mahkeme safhası söz konusu olursa, ‘Ergenekon’ davaları sırasında bazı dijital belgelerin sahihliği konusunda uzmanlarından ‘bilirkişi’ olarak yararlanılmış TÜBİTAK gibi kurumlarımızdan yardım isteyebilir ABD mahkemeleri…

“Böylesine bir soruşturmayı yürütme, elektronik ortamda yapılmış yazışmaları gözetleme yetkisi var mı FBI’ın?” tartışması başladı bile. ‘CIA başkanı’ olan birinin yazışmalarına el koyan bir örgütün sıradan vatandaşa reva göreceği muameleyi merak eden çok.

Ortada FBI görünüyor olsa da perde gerisinde CIA’den birilerinin olmadığı ne malum?

Geçmişte benzer operasyonlar başladığında bizde de olayın siyasi tarafı olup olmadığı sorulmuştu. CIA başkanının ‘gizli’ ilişkisi Nisan ayından beri takip altındaymış; ancak harekete geçilmesi 6 Kasım seçiminden sonraya bırakılmış… “Acaba Barack Obama’ya FBI’ın bir kıyağı mı?” sorusunu soranlar var.

Tersi de pekâlâ düşünülebilir: Amerikan siyasi seçkinleri bütün ağırlıklarıyla Mitt Romney’in kazanması için seferber olmuştu; nefes nefese geçti başkanlık seçimi… Acaba operasyon Romney’in kazanması beklenerek mi ertelenmişti?

Kadınların ilişkiyi ‘gizli’ bilgilere erişmek için kullandıkları yolundaki haberler, ister istemez, konuyu uluslararası boyuta da taşıyor. Elde ettikleri bilgileri yalnızca etrafa karşı böbürlenmek amacıyla mı kullandı kadınlar, yoksa bir yabancı ülke hesabına mı böyle bir ilişkiye girdiler? Konuyu FBI’ın ilgi alanına sokan da bu mu acaba?

ABD diğer Batı toplumlarından fazla farklı değil. Evlilik dışı dört çocuk babası olmuş, şimdi de bir başka kadınla nikâhsız yaşayan birini cumhurbaşkanı seçebildi Fransızlar… Üst düzey görevlerde bulunan kişilerin gönül ilişkileri, o sınırlar içerisinde kalmışsa, genellikle örtbas ediliyor ABD’de… Bill Clinton’un üzerine gidildi, ama o da bir noktaya kadar…

Biri emekli olduğu ve ilişki tarihi askerlikten sonraya denk geldiği halde iki generalin üzerine gidilmesi ve operasyonun sürekli genişletilmesi, soruşturmayı yürütenlerin farklı bir beklentiyle hareket ettiklerine işaret ediyor.

En baştaki sorumu bir kez daha tekrarlayayım: Amerika da Ergenekon türü bir yapılanmanın peşine mi düştü yoksa?

Ergenekon tertibinden ABD ajanı çıktı! Süreci Yıllar Önce Amerika belirledi!


Ergenekon soruşturması başlamadan yıllar önce davaya konu belgelerin Amerikalı yetkililer tarafından Genelkurmay Başkanı Hilmi Özkök’e iletildiği ortaya çıktı.

CIA’nın gölge kuruluşu Stratfor’un TR325 kodlu elemanı Faruk Demir bugün Ergenekon davasında tanık olarak dinlendi. Demir, sözde darbe planlarının ABD Büyükelçiliği Siyasi Danışmanı John Kunstadter’den alarak dönemin Genelkurmay Başkanı Hilmi Özkök’e ilettiğini açıkladı.

Ergenekon davasını 259. duruşmasında Eski 1. Ordu Komutanı Orgeneral Ergin Saygun ve gölge CIA olarak bilinen Stratfor’un TR325 koduyla numaralandırdığı Faruk Demir tanık olarak dinlendi.

SÜRECİ YILLAR ÖNCE AMERİKA BELİRLEDİ!

Faruk Demir’in ifadeleri, Ergenekon davasına dayanak oluşturan sözde planların dava sürecinden yıllar önce Amerikan yetkililerinin elinde olduğunu bir kez daha ortaya koydu. Faruk Demir, planları dönemin CIA Türkiye Masası Şefi ve aynı zamanda Amerikan Büyükelçiliği Siyasi İşler Müsteşarı olan John Kunstadter’den alıp Genelkurmay Başkanı Hilmi Özkök’e verdiğini açıkladı.

PLANLAR ABD MÜSTEŞARDAN!

Demir, dönemin Genelkurmay Başkanı Hilmi Özkök’ün devre dışı bırakılması ile ilgili sözde planları ABD Büyükelçiliği Siyasi Müsteşarı John Kunstadter’den alarak Özkök’e aktardığını ifade etti. Demir, bu planları Tuğgeneral Levent Ersöz’e de anlattığını ancak belgeyi vermediğini söyledi.

ERGİN SAYGUN SAVUNMA TANIĞI OLARAK DİNLENDİ!

Balyoz Davası’nda 18 yıl hapis cezası verilen Eski 1. Ordu Komutanı Ergin Saygun da duruşma salonuna tedavi gördüğü hastaneden ambülansla getirildi. Saygun soruşturma sürecine kadar iddia edilen Ergenekon terör örgütüne dair her hangi bir bilgisi ya da duyumu olmadığını kaydetti.

Saygun, imzasız ihbar mektuplarındaki sözlü emir vererek planlar hazırladığı ve 2009 yılında karargahta belge temizliği yaptığı iddialarına da yanıt verdi. 2008 yılında 1. Ordu komutanlığına atandığını söyleyen Saygun, 2009 yılında karargahta görevli değilken böyle bir temizlik yapmasının mümkün olmadığını ifade etti.

Ulusal Kanal – 12 Kasım 2012

http://www.ulusalkanal.com.tr/

Ergenekon tertibinden ABD ajanı çıktı


Ergenekon soruşturması başlamadan yıllar önce davaya konu belgelerin Amerikalı yetkililer tarafından Faruk Demir aracılığıyla Genelkurmay Başkanı Hilmi Özkök’e iletildiği ortaya çıktı.

CIA’nın gölge kuruluşu Stratfor’un TR325 kodlu elemanı Faruk Demir bugün Ergenekon davasında tanık olarak dinlendi. Demir, sözde darbe planlarının ABD Büyükelçiliği Siyasi Danışmanı John Kunstadter’den alarak dönemin Genelkurmay Başkanı Hilmi Özkök’e ilettiğini açıkladı.

Ergenekon davasını 259. duruşmasında Eski 1. Ordu Komutanı Orgeneral Ergin Saygun ve gölge CIA olarak bilinen Stratfor’un TR325 koduyla numaralandırdığı Faruk Demir tanık olarak dinlendi.

SÜRECİ YILLAR ÖNCE AMERİKA BELİRLEDİ

Faruk Demir’in ifadeleri, Ergenekon davasına dayanak oluşturan sözde planların dava sürecinden yıllar önce Amerikan yetkililerinin elinde olduğunu bir kez daha ortaya koydu. Faruk Demir, planları dönemin CIA Türkiye Masası Şefi ve aynı zamanda Amerikan Büyükelçiliği Siyasi İşler Müsteşarı olan John Kunstadter’den alıp Genelkurmay Başkanı Hilmi Özkök’e verdiğini açıkladı.

PLANLAR ABD MÜSTEŞARDAN

Demir, dönemin Genelkurmay Başkanı Hilmi Özkök’ün devre dışı bırakılması ile ilgili sözde planları ABD Büyükelçiliği Siyasi Müsteşarı John Kunstadter’den alarak Özkök’e aktardığını ifade etti. Demir, bu planları Tuğgeneral Levent Ersöz’e de anlattığını ancak belgeyi vermediğini söyledi.

ERGİN SAYGUN SAVUNMA TANIĞI OLARAK DİNLENDİ

Balyoz Davası’nda 18 yıl hapis cezası verilen Eski 1. Ordu Komutanı Ergin Saygun da duruşma salonuna tedavi gördüğü hastaneden ambülansla getirildi. Saygun soruşturma sürecine kadar iddia edilen Ergenekon terör örgütüne dair her hangi bir bilgisi ya da duyumu olmadığını kaydetti.

Saygun, imzasız ihbar mektuplarındaki sözlü emir vererek planlar hazırladığı ve 2009 yılında karargahta belge temizliği yaptığı iddialarına da yanıt verdi. 2008 yılında 1. Ordu komutanlığına atandığını söyleyen Saygun, 2009 yılında karargahta görevli değilken böyle bir temizlik yapmasının mümkün olmadığını ifade etti.

ulusalkanal.com.tr

SANDY KASIRGASI SONRASI AMERİKA’DAN SON GÖRÜNTÜLER


Hurricane Sandy National Guard/Marine Corps Door to Door Search and Assistance Photos

Airmen and soldiers from the New Jersey National Guard operate out of a temporary tactical operations center on Long Beach Island, N.J., on Nov. 1. The airmen and soldiers are there to assist local authorities, and to provide support to the victims of Hurricane Sandy. (U.S. Air Force photo/Tech. Sgt. Matt Hecht)

Airman with the 177th Fighter Wing, New Jersey Air National Guard, return to the tactical operations center after checking home in Loveladies on Long Beach Island, N.J., Nov. 1, 2012 for residents who remained after Hurricane Sandy. Airmen with the 108th Wing and 177th assigned to Task Force South, New Jersey National Guard, are working with civilian authorities. (U.S. Air Force photo by Master Sgt. Mark C. Olsen/Released)

Aerial views of the damage caused by Hurricane Sandy to the New Jersey coast taken during a search and rescue mission by 1-150 Assault Helicopter Battalion, New Jersey Army National Guard, Oct. 30, 2012. (U.S. Air Force photo by Master Sgt. Mark C. Olsen/Released)

Aerial views of the damage caused by Hurricane Sandy to the New Jersey coast taken during a search and rescue mission by 1-150 Assault Helicopter Battalion, New Jersey Army National Guard, Oct. 30, 2012. (U.S. Air Force photo by Master Sgt. Mark C. Olsen/Released)

Spc. Matthew Merklinger, left, and Sgt. Stephen Vergilio, both with the 328th Military Police Company, go house-to-house to check if any Long Beach Islanders have remained in their homes in the aftermath of Hurricane Sandy Oct. 31, 2012. Soldiers and airmen assigned to Task Force South, New Jersey National Guard, are working with Long Beach Island civilian authorities. (U.S. Air Force photo by Master Sgt. Mark C. Olsen)

Sgt. Stephen Vergilio, left, shares contact numbers with Spc. Tiffany DiSanzo, both with the New Jersey Army National Guard, prior to going house-to-house to check if any Long Beach Islanders have remained in their homes in the aftermath of Hurricane Sandy Oct. 31, 2012. (U.S. Air Force photo by Master Sgt. Mark C. Olsen)

Aerial views of the damage caused by Hurricane Sandy to the New Jersey coast taken during a search and rescue mission by 1-150 Assault Helicopter Battalion, New Jersey Army National Guard, Oct. 30, 2012. (U.S. Air Force photo by Master Sgt. Mark C. Olsen/Released)

Aerial views of the damage caused by Hurricane Sandy to the New Jersey coast taken during a search and rescue mission by 1-150 Assault Helicopter Battalion, New Jersey Army National Guard, Oct. 30, 2012. (U.S. Air Force photo by Master Sgt. Mark C. Olsen/Released)

Marines of 26th Marine Expeditionary Unit arrive in Staten Island, N.Y., Nov. 4. The Navy-Marine Corps team is well-equipped to respond to national disasters when required, through the coordination of U.S. Northern Command. While the military plays an important role in disaster response, all our efforts are in support of FEMA first and foremost, who coordinate closely with state and local officials. Photo by Cpl. Bryan Nygaard

Marines of 26th Marine Expeditionary Unit assist residents with clean-up efforts in Staten Island, N.Y., Nov. 4. The Navy-Marine Corps team is well-equipped to respond to national disasters when required, through the coordination of U.S. Northern Command. While the military plays an important role in disaster response, all our efforts are in support of FEMA first and foremost, who coordinate closely with state and local officials. Photo by Sgt. Megan Angel

Aerial views of the damage caused by Hurricane Sandy to the New Jersey coast taken during a search and rescue mission by 1-150 Assault Helicopter Battalion, New Jersey Army National Guard, Oct. 30, 2012. (U.S. Air Force photo by Master Sgt. Mark C. Olsen/Released)

Aerial views of the damage caused by Hurricane Sandy to the New Jersey coast taken during a search and rescue mission by 1-150 Assault Helicopter Battalion, New Jersey Army National Guard, Oct. 30, 2012. (U.S. Air Force photo by Master Sgt. Mark C. Olsen/Released)

Marines of 26th Marine Expeditionary Unit assist residents with clean-up efforts in Staten Island, N.Y., Nov. 4. The Navy-Marine Corps team is well-equipped to respond to national disasters when required, through the coordination of U.S. Northern Command. While the military plays an important role in disaster response, all our efforts are in support of FEMA first and foremost, who coordinate closely with state and local officials. Photo by Sgt. Megan Angel

Marines of 26th Marine Expeditionary Unit assist residents with clean-up efforts in Staten Island, N.Y., Nov. 4. The Navy-Marine Corps team is well-equipped to respond to national disasters when required, through the coordination of U.S. Northern Command. While the military plays an important role in disaster response, all our efforts are in support of FEMA first and foremost, who coordinate closely with state and local officials. Photo by Sgt. Megan Angel

Aerial views of the damage caused by Hurricane Sandy to the New Jersey coast taken during a search and rescue mission by 1-150 Assault Helicopter Battalion, New Jersey Army National Guard, Oct. 30, 2012. (U.S. Air Force photo by Master Sgt. Mark C. Olsen/Released)

Aerial views show the damage caused by Hurricane Sandy to the New Jersey coast taken during a search and rescue mission by 1-150 Assault Helicopter Battalion, New Jersey Army National Guard, Oct. 30, 2012. (U.S. Air Force photo by Master Sgt. Mark C. Olsen/Released)

Marines of 26th Marine Expeditionary Unit assist residents with clean-up efforts in Staten Island, N.Y., Nov. 4. The Navy-Marine Corps team is well-equipped to respond to national disasters when required, through the coordination of U.S. Northern Command. While the military plays an important role in disaster response, all our efforts are in support of FEMA first and foremost, who coordinate closely with state and local officials. Photo by Sgt. Megan Angel

Lance Cpl. Thomas Gibson, a ground radio repairmen with the 26th Marine Expeditionary Unit and a native of Norton, Ohio, dumps trash into a pile in Staten Island, N.Y., Nov. 4. The 26th MEU is able to provide generators, fuel, clean water, and helicopter lift capabilities to aid in disaster relief efforts. The 26th MEU is currently conducting pre-deployment training, preparing for their departure in 2013. As an expeditionary crisis response force operating from the sea, the MEU is a Marine Air-Ground Task Force capable of conducting amphibious operations, crisis response, and limited contingency operations.

Damage around New York is seen as Army Gen. Frank Grass, the chief of the National Guard Bureau; Air Force Chief Master Sgt. Denise Jelinski-Hall and other National Guard senior leaders visit areas impacted by Hurricane Sandy in New Jersey and New York and Guard members supporting recovery operations on Nov. 2, 2012. (Army National Guard photo by Sgt. 1st Class Jim Greenhill) (Released)

Damage on the Jersey Shore seen during a visit by Army Gen. Frank Grass, the chief of the National Guard Bureau; Air Force Chief Master Sgt. Denise Jelinski-Hall and other National Guard senior leaders to areas impacted by Hurricane Sandy in New Jersey and New York and to Guard members supporting recovery operations on Nov. 2, 2012. (Army National Guard photo by Sgt. 1st Class Jim Greenhill) (Released)

İSTİHBARAT ALANI

Sınırsız, Seçkin, Sansürsüz, Kemalist Haber Blogu

Derin İstihbarat

strateji, güvenlik, araştırma, istihbarat, komplo teorileri, mizah, teknoloji, mk ultra, nwo

İran Analiz

İran-Şii Jeostratejisi ve Dünya Genelinde İran Destekli Şii Örgütler, İran-Şii Lobisine Dair Bilgiler

İç Savaş

Strateji - Taktik - Savunma

İSTİHBARAT

Şifresiz Yayın!

%d blogcu bunu beğendi: