Günlük arşivler: Kasım 17, 2012

Zahide Uçar: Irak’ın Üzerine Bush, Türkiye’nin Üzerine AKP Düştü


Bush’un temsil ettiği küresel şirketler Irak’a demokrasi oyunuyla bombalar yağdırdı. AKP demokrasi oyunuyla ülkeyi bölünme ve iç savaş sürecine soktu.

Küresel şirketler Irak ve Libya’yı bombalarla soydu. Bombalarla parçalıyor. Türkiye’yi Erdoğan-Gül ikilisiyle parçalanma sürecine soktu.

Yargı ve yandaş basın (AB-D)’den yönetiliyor.

Ordu CİA tarafından kıskaca alındı. ABD açık bir savaşta alamayacağı sayıda Türk Silahlı Kuvvetler mensubunu esir aldı.

Bir yasa ile Özel güvenlik şirketleri kuruldu. Bütün resmi ve resmi olmayan kurumların güvenliği bu özel güvenlik şirketlerine devredildi. Özel güvenlik şirketlerinin çoğu yabancıların eline geçti. Bu durumda yabancıların ülkemizde silahlı güç bulundurduğunu da düşünmemiz gerekir. Bu şirketlerin güvenlik elemanı adı altında ne kadar yabancı ajan çalıştırdığını bilmiyoruz.

Ülke insanı Erdoğan’ın 10 yıldır sistemli bir şekilde sürdürdüğü gerilim politikaları ile patlamaya hazır bir bombaya dönüştürüldü. Ülkemizde cirit atan ajanların bu gerilimi ateşlemeyeceğini kimse söyleyemez.

AKP bombardımanından nasibini almayan kalmadı. Tarihimiz, dinimiz, geleneklerimiz, iç ve dış politikamız, maddi değerlerimiz, kıymetli taşınmazlarımız… Dağ, taş, sularımız, börtü-böcek bile kendini bu saldırıdan kurtaramadı. Pirana gibiydiler. Ülkeyi kin, nefret ve açlıkla kemirdiler. Ne doydular, ne utandılar.

İkiz yasalar DSP+MHP+ANAP koalisyon hükümetince hazırlandı. Alt komisyona geldi ama koalisyon vekillerince ülkeyi bölünmeye götürür diye itiraz edildi. Yasa çıkmadan koalisyon yıkıldı. AKP’nin ilk işi ikiz yasaları çıkartmak oldu. Çünkü Kürdistan’ı kurmak, Anadolu’yu Müslüman Türklerden almak, Mareşal Mustafa Kemal Atatürk adını silerek 7 düvelin 100 yıllık kuyruk acısının intikamı almak üzere programlanmışlardı.

Irak’a, Libya’ya bombalarla giren küresel şirketler, Türkiye’ye AKP ile girdi. Gül ve Erdoğan ikilisinin kontrolündeki AKP Türkiye Cumhuriyeti Devleti üzerine atılmış biyolojik bir bombadır. Bombalar nasıl her şeyi yakıp-yıkıp geçerse, AKP terörü de aynı yıkımları yaptı.

İngiltere rehberliğinde PKK ile yapılan Oslo görüşmelerinde verilen sözler AKP tarafından işgal edilen mecliste yasalaştırıldı. Geriye; sapık uyuşturucu taciri bebek katilinden bir Mandela çıkarmak kaldı.

Ülkenin üzerine atılan biyolojik silah AKP’nin 10 yıllık sürecini bir hatırlayalım:

Bebek katili ömür boyu hapse mahkum olmuş. Terör nerede ise sıfıra inmiş. Güneydoğu’da halk ticaretini, işini yapar hale gelmiş.

AKP bombası ülkenin üzerine düştüğü andan itibaren her şey ters yüz oluyor. Medya işgal ve bölünmeye uygun hale getiriliyor. Ne kadar cahil, cazgır, etki ajanı varsa köşelere yerleştiriliyor.

Erdoğan “Diyarbakır BOP’un yıldızı olabilir” dediğinde aslında Yahudi Kürt Devleti’nin Başkentini ilan ediyordu, anlamadılar. Diyarbakır’da söylediği “Kürt problemi vardır” sözü ile Kürt vatandaşlarımızı problem olarak ilan edip PKK’nın kucağına itti. Türk Milletinin onuruna tecavüz eden Habur gösterisi ile Kürt vatandaşlarımıza PKK sizin temsilcinizdir mesajı verildi.

İngilizler’in 150 yıllık planı bu sefer Amerika üzerinden AKP eli ile tıkır tıkır yürütülüyordu.

Askeri kışlasına hapsettiler. Irak Türkmenlerini Barzani’ye peşkeş çektiler.

Bizans medyasının etki ajanları sabah-akşam sürekli Kürtçülük pompalıyordu. PKK metropollere taşındı. Yaktılar, yıktılar. Haberler hep şöyle veriliyordu:

Molotof kokteyli atan, araba ve dükkanları yakan PKK yandaşları ara sokaklara dağılarak kayboldu(!)..

Kimse şu soruyu sormadı:

Yakıp yıkmadan, en fazla yumurta atan 600 öğrenciyi şıp diye yakalayıp hapse tıkanlar, bu PKK’lı teröristleri ara sokaklarda nasıl kaybediyor? Ara sokaklarda polisin yetkisi yok mu? Ara sokaklar PKK’nın kontrolüne mi terk edildi?

Aslında iş başkaydı. Halkı bıktırma, yıldırma politikası izleniyordu.

PKK’lı belediyeler 10 yıldır yasaları çiğneye çiğneye makamlarında oturuyor. AKP’nin PKK’lı belediyelerle bir sorunu yoktur. Çünkü amaç aynı, hizmet aynı, efendileri aynıdır…

Basının etki ajanları 10 yıldır üzerimize PKK kusuyor. PKK ile yatıp PKK ile kalkıyor. Bazılarının aklı Kandil’de kalıyor.

Bu Bizans medyasının etki ajanlarına bakarsanız ülke nüfusunun %80’i Kürt, Kürtlerin de hepsi PKK’lı zannedersiniz.

Milletin çoğunluğuna azınlık duygusu yaşatmak için psikolojik savaş yöntemlerinin en ahlaksızını kullananlar bin bir kimlik altında boy gösteriyor.

Türk Milletine AKP ve sözde muhalefet tarafından tek bir çözüm gösteriliyor:

AKP PKK terörünü önce azdırdı. Azması için gerekli tüm argümanları PKK ya sundu. Dizi dizi Mehmetçiklerimiz tabutlar içinde baba ocaklarına yollandı. İsteniyordu ki halk bıksın, bezsin, önüne konan ihanet çözümlerine evet desin.. Artık bu iş toprak verilmeden çözülmez, Kürdistan’ın kurulması kaçınılmazdır desin, ikna olsun

“Analar ağlamasın” diyerek annelerin en ulvi duyguları adice istismar edildi. Türk Milletine psikolojik operasyonların en alçakları yapıldı.

AKP çözümler gösterdi, muhalefet o gösterilen çözümleri tartışarak AKP’nin ortaya bıraktığı bombaya meşruiyet kazandırdı.

Gerçekte ne AKP bildiğimiz bir siyasi partiydi, ne programı bu milletin bir programıydı?

AKP Türk Milletinin üzerine Küresel şirketler tarafından bırakılmış bir BOMBAYDI.

Oysa çok farklı çözümler ortaya konabilir, AKP’nin dayatması dışında çözümler üretilebilirdi.

Mesela;

Toprak reformu önerilmeli, Güneydoğu’da ve metropollerde gençlik kampları açılmalıydı. Bu kamplarda küresel şirketlerin BOP’nin asıl merkezinde olan Türkiye üzerindeki emelleri Kürt gençlere anlatılmalıydı. 4 ülkeden koparılması planlanan topraklar üzerinde kurulacak olan devletin gerçekte Kürdistan değil, Büyük İsrail devleti olacağı anlatılmalıydı.

Kürtlere öncülük ediyoruz diyenlerin hangi yabancı istihbarat kuruluşları ile bağlantılı olduğu, Kürt gençlerinin kanı üzerinden sürdürdükleri uyuşturucu-para trafiği belgeleri ile anlatılmalıydı.

PKK’nın ilk saldırdığı köylerin Ermeni kalkışmasında direnen köylerin olduğu ve Büyük İsrail’in yanında bir de Büyük Ermenistan planının devreye sokulduğu anlatılmalıydı. Yani SEVR planının güncellenip işleme konduğu, bu plan içinde sadece Türk Milletine değil, kendini milletten farklı sayan Kürtlere de yer olmadığı anlatılabilirdi.

Şimdi önümüze tek bir proje konuyor: Özerklikten federasyona giden yol ve Güneydoğu bölgemizin planlanan kukla devlete eklenmesi…

Biz de diyoruz ki;

Bir;

Tarihte Kürdistan diye bir devlet hiç var olmadı. Ve biz Kürdistan diye bir yeri işgal etmedik. Yavuz Sultan Selim’in Ebu Suud denilen bir devşirmenin fetvası ile Türkmen kıyımı yapması ve bu kıyımdan canını kurtaran Türkmenlerin İran’a göç etmeleri neticesinde boşalan o bölgeye Kürtler yerleştirildi. O bölgede kalan Türk Boylarını Kürt aşiretleri asimile ederek Kürtleştirdi. Osmanlı’nın para karşılığında Kürt aşiret ağalarına yetki vermesi ile bölge aşiret-ağa-tarikatler üçgeninde bir bataklığa döndü.

Öncelikle bunu bilecekler.

İki;

Biz bir savaş kaybetmedik. Savaş topyekün yapılır. Yapılan saldırıya karşı savunma durumunda olmak savaşmak değildir. Toprak savaşılmadan verilmez. Türk milleti ile “ki, bu tarifin yanında milletine bağlı Kürtler de var” savaşmayı gözleri yiyor mu?

Üç;

PKK’yı destekleyenlerin mallarına ve paralarına el konulmalıdır.

Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni kabul etmeyenlerin vatandaşlıktan çıkartılması gündeme gelmelidir. Kabul etmedikleri bir devletin imkanlarından faydalanamazlar.

TÜRK MİLLETİ DAHA SON SÖZÜNÜ SÖYLEMEDİ.

UYARIDIR:

Oynarken çulunuzu yırttırmayın!!..

Tarih İngiliz kaşığı ile Damat Ferit boku karıştıranların sonunu ibretle yazacaktır.

NOT:

İşgalci artıklarına;

Ya Türkler de ölüm orucuna başlarsa haliniz ne olur…

İLK KURŞUN

Haluk Koç: “TBMM’de 326 tane Recep Tayyip Erdoğan oturuyor”


CHP Genel Başkan Yardımcısı Haluk Koç, “TBMM’de 326 milletvekili var farklı bölgelerden. TBMM’de 326 tane Recep Tayyip Erdoğan oturuyor. Türkiye bu, tek adam. Her şeyi anlayan, her şeyin uzmanı” diye konuştu. Koç, “Sayın Abdullah Gül, bir anda topa girmek için Çankaya’da bekliyor, ‘fırsat olsa da tekrar siyasete atlasam’ diye. Ama aşağıdakinin egosu o kadar şişmiş vaziyette ki en yakın siyaset yoldaşına dahi şans vermeyecek durumda…” ifadelerini kullandı.

CHP Genel Başkan Yardımcısı ve Parti Sözcüsü Haluk Koç, partisinin Eyüp İlçe Başkanlığı tarafından Pınar Düğün Salonu’nda düzenlenen ”CHP ve Demokrasi” konulu söyleşide yaptığı konuşmada, demokrasinin, kitaplarda yazdığı gibi konfeksiyon tarzı dikilmiş hazır elbise olmadığını belirtti.

Demokrasinin, toplumlarda bedel ödenerek kazanılmış ve kazanıldıktan sonra da bedel ödenerek korunması gereken bir idari sistem olduğunu ifade eden Koç, bu nedenle, kurallı bir demokrasinin uygulanabilmesi için, demokrasinin tüm kuralları ile yerleşebilmesi için toplumun belirli bir eğitim ve refah seviyesinde olması gerektiğini vurguladı.

Demokrasinin aynı zamanda, seçimlerle çoğunluğu elde etmiş yapının karşısında olanların da hakkının, hukukunun korunduğu sistemin adı olduğunu ifade eden Koç, konuşmasını şöyle sürdürdü:

”Demokrasi, çoğulculuğu kapsamaz ise o zaman orada bir sıkıntı var demektir Türkiye’deki gibi. Demokrasilerde iki büyük tehlike var, ikisi de Türkiye’nin kapısını çalmış durumda. Birinci büyük tehlike; seçimle iktidara gelen çoğunluk, temel hak ve özgürlükleri tahrip etmeye başladıysa bu demokrasi için ciddi bir alarm durumudur. İkinci büyük tehlike; bir çoğunluk iktidara geliyor, din, ırk, sınıf gibi bir zümrenin çoğunluğu olarak toplumun diğer kesimlerine baskı oluşturuyorsa, o demokrasi de sağlıklı bir demokrasi değildir.”

”Toplum ayrıştırılıyor”

Türkiye’de toplumun her açıdan Başbakan Recep Tayyip Erdoğan tarafından bilinçli bir şekilde ayrıştırıldığını, kamplaştırıldığını ve bölündüğünü savunan Koç, şunları kaydetti:

”Böyle bir yapıda demokratik işleyiş sıkıntıya girer. Demokratik rejimler, temel hak ve özgürlükleri koruyabilmek için bir şekilde sayısal çoğunluğu elde edenlerin her istediklerini, bu çoğunluğa dayanarak yapamamaları için birtakım fren sistemleri koymuştur. Bakıyorsunuz bu fren mekanizmalarının hiçbirisi AKP kamyonu gibi tutmuyor. Yargı bağımsız mı? Hayır. Yargı, ‘Gereken talimatı verdim’ diyen bir Başbakan’ın elinde maalesef bağımsızlığını kaybetmiştir. Medya bağımsız mı? Hayır. Ana muhalefet partisinin genel başkan yardımcısı ve parti sözcüsüyüm. Benim muhatabım Hüseyin Çelik. Hükümette de Bülent Arınç. Konuşmaya başladığı zaman hadi Başbakanı geçtim, 20 televizyon kanalı ne konuşursa konuşsun, canlı yayına geçiyor mu? 20 tane canlı yayın arabasının, genel merkezin önüne gelip CHP adına görüşlerimin bir kelimesini yayınladığını gördünüz mü? Hani basın özgürdü, tarafsızdı.”

”O kumaştan demokrasi elbisesi çıkmaz”

Bazı kişilerin gazete köşelerinde günah çıkardığını ifade eden Koç, konuşmasını şöyle sürdürdü:

”Televizyon ekranlarından her gece evimize davetsiz misafir olarak gelen siyaset vicdanlarını devre mülk olarak kiraya vermiş şahsiyetsiz, şerefsiz eski solcular… Biraz ağır oldu ama onlar için hafif bile bu. ‘Bu Tayyip Bey de ne yapıyor?’, ‘Bu AKP’nin uygulamaları iyi değil’… Kardeşim 10 yıldır siz bunları allayıp, pullamadınız mı? Onların çeşmesinden akan rantın altına maşrapanızı, kovanızı koymadınız mı? Şimdi neden şikayet ediyorsunuz? Boşuna uğraşmayın, Tayyip Erdoğan’ın kimliğinden, AKP’nin siyasi yapısından demokrat çıkartamazsınız. O kumaştan demokrasi elbisesi çıkmaz. Bunu söylediğiniz zaman ‘siz geri kafalısınız’, ‘siz statükocusunuz’. Demokrasi, hak ve özgürlüklerin bizatihi demokrasiyi yok etmesi için kullanılan bir rejim değildir. Demokrasi içinde geldiler, çoğunluğu sağladılar. Ama kendilerini getiren demokrasiyle, hak ve özgürlükleri yok ederek demokrasiyi tahrip ediyorlar.”

”TBMM’de 326 tane Recep Tayyip Erdoğan oturuyor”

Çift başlılık tartışmalarına değinen ve bu konuyla ilgili genetik yapıları aynı olan ”siyam ikizi” benzetmesini hatırlatan Koç, şunları söyledi:

”Aslında bakıyorsunuz Sayın Abdullah Gül, bir anda topa girmek için Çankaya’da bekliyor, ‘fırsat olsa da tekrar siyasete atlasam’ diye. Ama aşağıdakinin egosu o kadar şişmiş vaziyette ki en yakın siyaset yoldaşına dahi şans vermeyecek durumda. Çankaya’da da bir Recep Tayyip Erdoğan oturuyor. Meclis başkanı, parti değiştirmekten başı dönmüş bir kişi. O da bir Recep Tayyip Erdoğan. Yargıtay Başkanı, Danıştay Başkanı, Anayasa Mahkemesi Başkanı, birkaçı dışında üniversite rektörleri. Her biri, bir Recep Tayyip Erdoğan.

TBMM’de 326 milletvekili var farklı bölgelerden. TBMM’de 326 tane Recep Tayyip Erdoğan oturuyor. Türkiye bu, tek adam. Her şeyi anlayan, her şeyin uzmanı. Yeni yapılan tankın özelliğini bilen, toplu konutu bilen. Bir başka uzmanlık alanı var, Türkiye’nin kuruluş aşamasından bugüne kadar gelen hepimizin ortak tarihinden her Allah’ın günü husumet çıkaran, düşmanlık üreten bir Başbakan var. Dikkat edin varsa CHP, yoksa CHP.”

Her şeyden önce iş, aş anlamına gelen sosyal demokrasinin sosyal, kültürel, ekonomik açıdan dışlananın yanında olabilmek olduğunu ifade eden Koç, ”Ülkeyi ayrıştırmaya çalışan, yoksulluğu, işsizliği ‘ne yapalım canım bu sizin kaderiniz’ diye sadaka anlayışıyla, onları biat eden seçmen durumuna düşüren bir anlayış, maalesef ülkeyi yönetiyor. Fakat tarih, en acımasız bilimdir. Şu anda tarih, Türkiye’yi tekrar ciddi bir sınavdan geçiriyor. Bir kavşak noktasındayız. Bu kavşağın bir kenarı uçurum. Burada bizim çok önemli tespitlerde bulunmamız gerekiyor. Bir yerlerde çizilen uzun vadeli planlar çerçevesinde ya özünden, değerlerinden, gücünden, bütünlüğünden yavaş yavaş uzaklaştırılacağız ya da kendi ayaklarımızın üzerinde duracağız” şeklinde konuştu.

ALİ ERALP : İHANET KOL GEZİYOR.


İhanetin tarihi AKP ile başlamadı.

Ama onunla doruğa ulaştı.

İkinci Cumhuriyetçiler, neoliberal aydınlar, şeriatçılar bataklıkta türeyen sivrisinekler gibi onun döneminde çoğaldılar.

Başlarını kaldırdılar.

İhanet Mustafa Kemal Atatürk döneminde de vardı.

Bazı aydınlar ve şeriatçılar vatanı parçalamak, sömürgecilere teslim etmek için ellerinden geleni artlarına koymuyorlardı.

Refik Halit Karay’lar, Cevat Ulunay’lar, Ali Kemal’ler…

Bunlar aydın geçinenlerdi.

Zamanın aydınlarıydı.

Günün her saatinde, her dakikasında, ülkemizi yönetmesi için emperyalistlere çağrı yaparlar, Mustafa Kemal’leri hainlikle suçlarlardı.

Günümüzde de çok var bunlardan…

Türk’ü sevmezler.

Türklüğü sevmezler.

Kürt’ü, Ermeni’yi severler. “Hepimiz Hrant’ız, hepimiz Ermeni’yiz” diye bağırırlar.

Ulusal Kurtuluş Savaşında sömürgecilerin safında çarpışan, emperyalistlerle işbirliği yapıp, Kuvayi Milliyecileri arkadan vuran Sait Nursi’ler, Seyit Rıza’lar, İskilipli Atıf Hoca’lar, Kürt – Ermeni isyancıları yatar yüreklerinde.

Türklerin Ermeni katliamı yaptığını söylerler durmadan, ama Ermenilerin Türkleri nasıl katlettiğinden, düşmanla nasıl işbirliğinden hiç söz etmezler.

“Ne mutlu Türküm” diyenlerden “gıcık” kaparlar.

“Büyük Türk Ulusu”, “Yüce Türk Ulusu” sözcüklerinden nefret ederler.

“Yeni Anayasadan bu sözcükler çıkarılıyor” diye, şimdi zil takıp oynuyorlar.

Atatürk’ü hiç sevmezler.

Orduyu sevmezler.

Askerleri sevmezler.

Atatürk’e diktatör derler de, Recep Tayyip’i “Demokrasi Kahramanı” olarak kutsarlar.

Tümü de eksiksiz özgürlük yanlısı, insan hakları savunucusudur!!!

Ama 5-6 yıldan bu yana suçsuz günahsız, delilsiz kanıtsız, 50 kuruşluk CD’lerle, zindanlarda ömür tüketen yurtseverleri görmezler.

Duymazlar.

İşitmezler…

“Parasız Eğitim isteyen öğrencilerin okullarında olmaları gerekirken, hapishanelerde ne işi var?” diye sormazlar, Deniz Feneri savcılarının görevlerinden alınmalarına itiraz etmezler de açlık grevine yatan teröristleri desteklemeye son sürat koşarlar.

Yağmurda, çamurda, karda kışta coplanan, biber gazı, tazyikli su altında, yerlerde sürünen, sürüklenen işçileri, öğretmenleri, memurları görmezler de…

Miting yapamayan BDP milletvekilleri için bildiriler kaleme alırlar. Basın toplantıları düzenlerler.

Ağlarlar, sızlarlar…

Irak’ta, Afganistan’da, Libya’da yapılan tecavüzler, katliamlar karşısında dut yemiş bülbüle dönerler de yurdunu emperyalistlere karşı savunan Suriye Yönetimini şiddet uygulamakla, teröristlikle suçlarlar.

ABD’nin BOP planlarına asla ses çıkarmazlar. ABD’nin ülkemizi eyaletlere ayırıp, parça parça, lime lime edip, bir Kürdistan yaratmasına alkış tutarlar.

Her gün onlarca şehit gelir.

Ama liboşlar, Amerika’nın varlığına şükrederler.

Utanmazlar…

Arlanmazlar…

Sıkılmazlar.

Çünkü bu bir soyaçekimdir.

Bir gelenektir.

Kuruluş Savaşında onların ataları, babaları da aynı yolun yolcusuydu bir zamanlar…

İşgal yıllarında, İngiltere, günümüzde ABD’nin yaptığı görevi üstlenmiş, Mustafa Kemal’in gücünü zayıflatmak ve bölmek için Kürt aşiretlerini ayaklandırmayı düşünmüştü.

Sadrazam Damat Ferit de “Kürt Teali Cemiyeti”nin girişimlerini destekliyordu. O, İngiliz Yüksek Komiseri Amiral De Robeck’e iki kez başvurarak, Mustafa Kemal’e karşı Kürtleri kullanmayı önermişti. De Robeck, Damat Ferit’in bu önerilerini Lord Curzon’a şöyle iletmişti:

“Damat Ferit bana geldi ve dedi ki: Kürtler ayrı bir devlet olacaktır. Mustafa Kemal’i sevmezler. Çünkü o Bolşevikliği getirmek istiyor. Siz Mustafa Kemal’den nefret ediyorsunuz. Çünkü sizin yaptığınız anlaşmayı kabul etmiyor. O halde Kürtleri Mustafa Kemal’e karşı birlikte kullanalım.”
(Erol Ulubelen, İngiliz Gizli Belgelerinde Türkiye, 277)

Böylece, padişahın, sadrazamın ve İngiltere’nin desteğini arkasına alan işbirlikçi Kürt Lideri Seyit Abdülkadir, 31 Mart 1920 tarihli Peyam-ı Sabah gazetesinde şunları yazıyordu:

“Kuva-yı Milliye’ye aldanmayınız. (Onlar) Bolşeviklerin kafasını taşıyan yurtsuz serserilerdir. (Mustafa Kemal’e söylüyor…) Hilafet ve Saltanattan ayrılmayınız.”

Şimdi gördünüz mü “İhanetin, hainlerin kaynağı” nerelere kadar uzanıyor.

İhanet günümüzde de kol geziyor.

Hem de pervasızca…

Ama onların da akıbeti, sonu, tıpkı babaları, dedeleri, ataları gibi olacaktır.

ÇÜNKÜ 19 MAYIS’LAR, 29 EKİM’LER, 10 KASIM’LAR, MÜJDELİ KURTULUŞ HABERLERİ GETİRDİLER TÜRK ULUSUNA…

KUŞUN KANADINDA…

Ali Eralp

İLK KURŞUN

SİNAN MEYDAN : SİZ DE UYUYANLARDAN MISINIZ? “Dünyayı Kimler Yönetiyor? /// CC : @SMEYDAN


CIA, FORD, ROCKEFELLER ve TAVİSTOCK (SİNAN MEYDAN)

CIA’nın yaklaşık 50 yıldır uyguladığı en etkili toplumsal kontrol yöntemlerinden biri kamuoyunu değişik yapay uyarıcılarla ve şişme gündemlerle uyutmaktır.

CIA, bu uyutma projesi için "insan hakları" ve "yardım kuruluşlarına" gizli fonlar aktarmıştır. "Eski Bir CIA yetkilisi, etkin ve prestijli vakıfların CIA’ya fon aktararak gençlik grupları, işçi sendiklaları, üniversiteler, yayınevleri vb kuruluşlara sayısız gizli operasyonlar düzenlettiğini, bunlara 1950’lerden itibaren ‘İnsan Hakları Gruplarının ilave edildiğini açıklamıştır. " (Erol Bilbilik, İşgal Örgütleri, CIA, NATO, AB, 2.bs, Asya Şafak Yay, İst, 2008, s.9)

CIA, kontrol etmek istediği ülkelerde operyasyon yapabilmek için Soğuk Savaş döneminin en önemli emperyalist kültürel projelerinden Ford Vakfı’nı ve Tavistock İnsan İlişkileri Enstitüsü’nü kurmuştur.

Ford Vakfı, ABD ve CIA’nın Avrupa’daki bütün gizli operasyonlarında görev almıştır. Vakfın temel amacı antiemperyalist ve ulusal sol hareketleri etkisiz kılmaktır. Guatemala’da Demokrat Arbenz ve İran’da Musatlık hükümetinim deviren, Küba, Dominik Cumhuriyeti ve Nikaragua’da açık insan hakları ihlalleri gerçekleştiren CIA’nın Ford Vakfı’dır.

CIA, toplum mühendisliğine soyunarak dünyayı ABD istekleri doğrultuusnda biçimlendirmek amacıyla ise Tavıstock İnsan İlişkileri Enstitüsü’nü kurmuştur. Enstitü, 1921’de Londra’da kurulmuştur. I ve II. Dünya Savaşı yıllarında Psikolojik Savaş Örgütü olarak çalışan Tavıstock Grubu, Rocefeller Vakfı’nın yaptığı büyük bağışlarla 1946 yılında görev alanını genişleterek yeniden yapılandırılmıştır. Rocefeller, Tavistock’a daha geniş çaplı psikolojik savaş araştırmaları yapma ve uygulama görevleri vermiştir. (Age, s.17).

Tavistock Enstitüsü’nün ilham kaynağı ünlü psikanalist Sigmond Freud’un "İNSAN DAVRANIŞLARININ KONTROLU" konusundaki araştırmaları olmuştur.Enstitü, insan davranışlarını kontrol ederek, toplumları ABD çıkarları amacıyla biçimlendirmek amacıyla kurulmuştur.

Tavistock, KİTLESEL BEYİN YIKAMA TEKNİKLERİNİ ilk defa Kore Savaşı’nda denemiştir.

"Geliştirilen, kalabalıkların kontrol metotları gizli ve halkın tepkisini çekmeyecek şekilde ABD halkı üzerinde denenmiş ve onların psikoljik tavırları tespit edilmiştir." (Age, s.18). Örneğin, 1933’de Tavistock Direktörlüğü’ne getirilen Alman Mülteci Kurt Lewin, ajanlarını düşmanalar arasına sızdırarak Harward Ünversitesi’nde geliştirilen propaganda ve beyin yıkama kampanyaları ile Amerikan halkını ABD’nin Almanya’ya karşı savaşa girmesi için hazırlamaya çalışmıştır. (Age, s.18).

Tüm CIA Programları TAVİSTOCK’un rehberliğinde oluşturulmuştur.

Roosevelt ve Churchill’in hava saldırılarının tümü Tavistock laburatuvarlarında kitlesel terörden elde edilen deneyimlere göre gerçekleştirilmiştir. (Age, s.18).

TAVİSTOCK’un önecelikli hedefi "halkın psikolojik gücünü kırmaktır." Bu amaçla Dünya Düzeni Diktatörlerine muhalefeti engellemek, aile bağını zayıflatarak, aile, din, onur, milliyetçilik ve seksüel davranışları çökertmek için teknikler geliştirmek Tavistock bilim adamlarınca yıllarca üzerinde çalışılan konulardır. (Age, s.18).

Tavistock Programları, kontrol edilecek toplumdaki "kişilerin kimlik ve ırksal mensubiyetlerinin çökertilmesine göre dizayn edilmiştir." (Age, s.19).

Tavistock stratejilerinden biri de "uyuştucu haplar" kullanılması ve "sesksüel davranışların çarpıtılmasıdır". Bu amaçla 1960’ların LSD aykırı kültürü ve öğrenci devrimi için CIA 25 milyon dolar para harcamıştır.(Age, s.19).

Bugün Tavistock, ABD’deki vakıflar ağını 6 milyar dolarlık bir bütçe ile faaliyette bulundurmaktadır. ABD’nin dünya düzeni üzerindeki kontrolünü artırmaya yönelik programlar üreten 10 büyük vakıf ve bu fakıflara bağlı olan 400 kuruluş, 3000 araştırma ve düşünce kuruluşu, Tavistock’un doğrudan kontrolu altındadır.(Age, s.20)

Tavistock Enstitisü ile kol kola çalışan Rockefeller Vakfı, aklınıza hayalinize gelmeyecek projelerle dünyayı kontrol etmenin hesaplarını yapmaktadır. Örneğin, Vakıf, dünya tarımını kopntrol etmek için projeler geliştirmiş ve uygulamıştır. Vakfın Direktörü Kenneth Wernimont bu projeleri Meksika ve Güney Amerika’da uygulamıştır. Programın hedefinde bağımsız çiftçiler vardır. Çiftçilerin yok edilmesi, bağımlı hale getirilmesi, üretimin bitirilmesi anlamına gelmektedir. Bu şekilde dünya ABD’ye muhtaç hale getirilmek istenmektedir.(Age,s.21).

Tavistock’un en önemli programlarından biri BEYİN YIKAMA TEKNİKLERİ’dir.Tavistock Enstitiüsü, sürekli ve kitlesel Beyin Yıkama yapmaktadır. İnsanların gerilim, korku ve endişe seli karşısında bırakılarak beyinlerinin sinirsel durumlarının değiştirilmesi amaçlanmaktadır.Nitekim Tavistock’un çalışmalarıyla, Küba Füze Krizi, bibiri peşi sıra dünyanın değişik yerlerinde siyasi liderlerin öldürülmesi, ve tvlerde hergün defalarca yayınlanan kanlı ve vahşi Vietnam Savaşı görüntüleri ile sarsılan ve bunalan 1960’lar Amerikan ve dünya gençliği zihinlerini sürekli meşgul eden milliyetçilik, sosyal sorumluluk, kamu yararı, etik değerler dünyasından uzaklaştırılarak, bireyselliği öne çıkaran Rocak müzik, uyuşturucular, holiganizm ve çarpık seks dünyasında teselli bulur hale getirilmiştir.

Özetle, CIA; Tavistock Enstitüsü, Ford Vakfı, Rokefeller Vakfı gibi kuruluışlarla hedef toplumları MIŞIL MIŞIL UYUTMUŞTUR.

NASIL UYUTULUYORUZ?

Uyutulucak toplum, öncelikle CIA uzmanlarınca siyasi, sosyal, kültürel ve psikolojik incelemelere tabi tutulur, daha sonra elde edilen veriler doğrultusunda o topluma uygun bir "uyutma paketi" hazırlanır ve bu uyutma paketi söz konusu toplumu istenilen yönde biçimlendirmek için yavaş yavaş uygulamaya konulur….

Uyutma paketi uygulamaya konulurken de çok dikkatli hareket edilir, söz konusu toplumdaki en güzide kişiler ve kurumlar seçilerek devreye sokulur… Zaman zaman bu kişi ve kurumlar bile "neye ve kime" hizmet ettiklerinden habersiz ABD ve CIA’nın gönüllü neferleri olarak toplumun uyutulması projeseinde yer alırlar. Uyutma Paketi daha çok medya iletişim araçlarıyla uygulanmaktadır.

Dr. Emery, Tavistock Enstitüsü’nün projeleri doğrultusunda toplumsal UYUTMANIN üç sahfada gereçekleştiğini belirtmiştir:

1. Sahfa: Moral değerlerini yitirme (Demoralisation)

2. Safha: Zihni Bölünme (Segmentation) Bu sahfada birey, zihninde yerleşik olan ulus devlet görüşünden kopar ve cemaat görüşüne geçer.

3. Sahfa: Zihni Ayrışma (Disassocation) Bu safhada birey, fantezilerle, gerçekleri birbirine karıştırıp bir anlamda "robatlaşmış bir birey" haline gelir. (Dr. Emery, "Gelecek 30 Yıl Konsept, Metot ve Antipati", Tavistock Magazine (Human Relations), ABD, 1967.)

TAVİSTOCK’UN TÜRKİYE’DEKİ AKTÖRLERİ

CIA’nın, Tavistock Enstitüsü aracılığıyla "uyutma paketi" uyguladığı ülkelerden biri de 1946’dan beri ABD’nin stratejik ortağı olan Türkiye Cumhuriyeti’dir… Türkiye Paketi, 1946’da hazırlanmış, 1950’lerden sonra ilk uygulamaları yapılmış, 1980’lerden itibaren ise uygulanmaya başlamıştır. Özal dönemi uyutma paketinin en iyi uygulandığı dönemlerden biridir. Nitekim o dönemde kurulan ilk özel tv’inin adının Magic Box star 1 (Sihir/büyü kutusu) olması çok manidardır!

Türkiye’deki "uyutma paketinin" belli başlı aktörleri şunlardır:

1. KİTLE İLETİŞİM ARAÇLARI: Bunlar bazı İnternet siteleri, bazı gazeteler, bazı radyolar ve özellikle de bazı Tv’lerdır. Ülkemizde 1990’lardan sonra büyük bir hızla artan kitle iletişim araçlarının önemli bir kısmı malesef hep CIA’nın Tavistock Enstitüsü’nün etkisi altında olmuştur. İnternet sitelerinden yerel gazetelere ve radyolara kadar her yere el kol uzatan Tavistock son zamanlarda Türkiye’de özellikle tv’leri ve gazeteleri kontrol etmek istemiş ve bunda da büyük oranda başarılı olmuştur. Bugün Türkiye’de TAVİSTOCK ENSTİTÜSÜ’nün BEYİN YIKAMA PROJESİ doğrultusunda yayın yapan çok sayıda büyük tv kanalı ve gazete vardır.Bu kitle iletişim araçları daha çok "dolaylı" yoldan Tavistoc’a hizmet etmektedirler. Öyle ki birçoğu ona hizmet ettiğini bilmememektedir. Daha çok reklam, daha çok tüketim, daha çok seks, daha çok eğlence, daha çok para, daha çok şehret…daha çok… daha çok… diyerek ortaya konan yayın ilkeleri (ilkesizlikleri) Tavistock’a yaramaktadır. Ayrıca bilerek isteyerek TAVİSTOCK’un kölesi olanlar da yok değildir! Hatta TAVİSTOCK, Türkiye’deki "sınırsız özelleştirme" furyasından yararlanarak kendi tv kanalını (kanallarını) kurmuş bile olabilir!!!

a) Zaman Tüketen, Yalnızlaştıran ve Tüketim Toplumu Yaratan Programlar: Bu programlar CIA’nın ve TIVİSTOCK’un aslında bütün "Turunucu Devrimler" yaşanan ülkelerde gösterime sokulmasını sağladığı PRİME TİME TV PROGRAMLARDIR. Bu programların özelliği, toplumun büyük bir kesimini aynı anda tv başına kilitlemesi ve bu büyük kitlenin adeta beynini ykamasıdır… Bu programlarda üç temel amaç güdlür. 1. Kamuoyunu anlık zevklerle uyuşturarak asıl sıcak gündemi unutturmak, 2. Akıl, bilim, çalışma gibi değerlerin yerine, şans, kadar, huarafeyi yerleştirmek; 3. Kapitalist ekonomiyi beslemek ve ayakta tutmak için sürekli tüketimi teşvik etmek… Ülkemizde bu amaçlara yönelik belli başlı programların hangileri olduğunu kolayca bulabilirsiniz. (Lütfen Türkiye’deki tv’lerin tamamını bu çerçevede değerlendiriniz, bakalım hangileri uyutma porejesinin birer parçası, hangileri değil!)

2. CEMAATÇİLİK: Atatürk, 20 yüzyılın başında gerçekleştirdiği "ulusal ve çağdaş" devrimle "tekke" ve "tarikatları" ve onların beslediği "cemaat kültürünü" ortadan kaldırmış, insanları Padişahın kulları olmaktan kurtarıp, "özgür bireyler" haline getirmiştir. Ancak 1950’lerden beri yaşanan ABD destekli KARŞI DEVRİM sürecinde Türk insanı yeniden BİRİLERİNİN KULU OLMAYA zorlanmıştır. Hatta zamanla insanlar "kul olmak için" cana atar olmuştur. Cemaatçilik; mezhepler, tarikatlar ve bunlar arasındaki ayrılıkların canlı tutulması Tavistock’un temel politikalarından biridir. İşte bu nokta da Türkiye’de yeniden tekkeler, tarikatlar ve CEMAAT KÜLTÜRÜ’nün önü açılmıştır. CIA, dinsel kaynaklı kişi otoritesine dayanan Cemaatçiliği, SİVİL TOPLUM adı altında, DEMOKRASİ adı altında topluma yaymaya çalışmaktadır… ABD’nin Türkiye’yi biçimlendirmede cemaatlere ne kadar büyük bir önem verdiğini ABD de ikamet eden FETHULLAH GÜLEN’e verilen destekten anlamak mümkündür… Burada amaç "özgür" akılla düşünen bireylerden, "bağımlı", sürüler (reaya) yaratmaktır. Çünkü "bağımlı sürüleri" gütmek (yönelendirmek) çok daha kolaydır.

3. EMPERYALİZME UYGUN MÜFREDAT ve SINAV BUNALIMI: ABD ve CIA’nın "uyutma paketinde" potansiyel tehlike olarak görülen gençlerin takip edilmesi, ABD çıkarlarına uygun olarak beyinlerinin formatlanması ve gerekirse "kıpırdayamaz" hale getirilmesi çok önemlidir. Bu çerçevede ABD ve CIA, 1949’dan beri Türkiye’de faaliyette bulunarak Türk gençlerini ABD çıkarlarına hizmet edecek biçimde eğitmek ve gerekirse hareketsiz kılmak için yoğun çaba harcamıştır. Öncelikle Türk Milli Eğitim Bakanlığı ABD’li uzamanların kontrolüne geçmiş ve Türk gençlerine "ulusal bilinç aşılayan" Atatürk’ün tarih kitapları kaldırılmıştır. Türkiye’deki müfredatı belirlemek ve ders kitaplarının içeriklerini saptamak için 4’ü Türk, 4’ü Amerikalı uzamandan oluşan "Fulbrayt Komisyonu" kurulmuştur. Atatürk’ün hazırlattığı (4 cilt) tarih kitaplarını, (ki bu kitaplar Türklerin uygarlık tarihine yaptıkları hizmetlerden söz eder) yerli işbirlikçilere kaldırtıp, onların yerine ABD çıkarlarına hizmet edecek tarih kitaplarını (ki bu kitaplar Türklerin sadece savaşçılıklarını anlatır) koyduran bu kuruldur.

Daha sonra yine MEB’deki ABD’li uzmanlarının önerileri ve istekleri doğrultusunda Türk gençlerini hareketsiz kılacak bir SINAV SİSTEMİ uygulamaya konulmuştur. 1960’larda ÜSS, 12 Eylül’de ÖSS ve ÖYS, 2000’lerde LYS ve SBS olarak adlandırılan Orta Öğretim ve Üniveriste Giriş Sınavları Türk gençlerini en verimli çağlarında TEST BUDALASI haline getirmiş, gelecek ve iş kaygısıyla üniversite kapılarına yığılan gençlik, siyasi, sosyal ve kültürel konulara kafa yormak yerine daha ilk okuldan itibaren ezbere dayalı ve sonuca endeksli TEST TEKNİĞİ ile adeta düşünmeyen, üretmeyen, anlamayan, analiz edemeyen "a politik" bir genç kuşak halini almıştır. Günümüzde CIA’nın Türkiye’den sorumlu uzmanları bu a politik kuşaktaki kısmı kıpırtılardan rahatsız olmuş olmalı ki, Türkiye’de, ilk öğretimden Üniveriste sonrasına kadar bir dizi yeni sınav uygulanması gündeme getirilmiştir. Son olarak üniveriste mezunu, üretmeye ve düşünmeye hazır genç kuşağı da "etkisiz" ve "edilgen" hale getirmek için KPSS icad edilmiştir. Türkiye’de Karşı Devrimin tarihiyle, test tekniğine dayanan sınav sisteminin neredeyse yaşıt olması sadece bir tesadüf değildir anlayacağınız!

4. FUTBOL VE YAN ÜRÜNLERİ: Futbol yaklaşık 150 yıllık bir spor… İngilizlerin keşfettiği bu ilginç oyun, uzun yıllar boyunca dikkatörlerin toplumu uyutmak için kullandıkları bir araç olarak politik bir işlev gördü… İspanya Diktatörü Franco, "Yüzbin kişilik bir uyku tulumu yapın" dediğinde Bernabeu Satadı inşa edilmişti. Latin Amerika ülkelerinden Arjantin’de Videla ve Portekiz de Diktatör Salazar da aynı taktiği uygulayınca tüm dünya da 3f’den söz edilmeye başlanmıştır. Futbol, fiesta ve fado… Özetle futbol, uzun yıllar boyunca demokrasi geleneği oturmamış ülkelerde diktatörlerin oyuncağı olmuş, dikkatörler, futbolla toplumu uyutarak uzun yıllar ayakta kalmayı başarabilmişlerdir.

Avrupa ülkelerinin "tam demokratikleşmelerinin" ardından futbol Avrupa’da kısmen politik işlevini yitirmiş (kısmen diyoruz çünkü, hala Avrupa da bazı büyük kuluplerin başkanları aynı zamanda başbakandırlar) sportif boyutu ön plana çıkmıştır. Ama Latin Amerika ve Türkiye gibi "gelişmekte olan ülkelerde" futbol hala çok önemli bir uyutma aracıdır. Ve bu gerçeğin farkında olan ABD ve CIA bu durumdan alabildiğince yararlanmaktadır… ABD’nin uyutma paketi çerçevesinde futbol hiç bir zaman sadece futbol değildir. Futbol gazeteleri, futbol tvleri, futbol internet siteleri ile futbol, aynı zamanda Diktatör Franco’nun dediği gibi , "Büyük Bir Uyku Tulumudur"… Tv’lerdeki saatlerce süren anlamsız futbol programlarını düşünün!!!

5. TARIMI ve HAYVANCILIĞI BİTİRMEK: İnsanlık tarihinin dönüm noktası "Tarım Devrimi" dir. İnsanoğlu avcılık ve toplayıcılıktan buğdayı evcilleştirip Tarım Devrimi ile yerleşik hayata geçerek kurtulmuştur. Böylece insanoğlu üretmiş, özel mülkiyeti keşfetmiş, evler yapmış, hayvanları evcilleştirmiş, köyler, şehirler, devletler kurmuş, toplumsal kuralları belirlemiş, ticaret yapmış, temel ihtiyaçlarını karşıladıktan sonra sanat, bilim kültür alanlarında ilerlemeye başlamıştır. İnsanlık tarihinin en büyük "hareklendiricisi" Tarım Devrimi’dir. Dolyısıyla insanları, toplumları ve devletleri kontrol etmenin en kolay yolu da tarımsal etkinlikleri bitirmektir. Tarımın bitirilmesi, biraz önce anlattığımız "tarih çarkının" adeta tersine çevrilmesidir.

Tarımın bitirilmesi beraberinde hayvancılığın ölmesine yol açacak, tahıl üretmeyen bir toplum, üreten toplumlara muhtaç olacak ve eninde sonunda açlığın pençesinde "esir" olacaktır. Günümüzün Yeni Dünya Düzeni’nde "tohum üretimi", "tohum ıslahı" ve "tohum kontrolü" ve GDO bunun için çok önemlidir. ABD ve ABD işbirlikçisi İSRAİL’İN bu konulara çok önem vermelerinin alemet-i farikası buradadır. Türkiye’de Atatürk’ün "Köylü milletin efendisidir…" diyerek ve Aşar Vergisi’ni kaldırıp İskan Kanunu’nu yaparak hayata geçirmek istediği "Toprak Reformu" ve tarım konusundaki devrimci adımları bu bakımdan çok önemlidir. Nitekim, Atatürk’ün sağlığında 10 milyon dekara yakın toprak, topraksız çiftçiye dağıtılmıştır. (Bkz. Sinan Meydan, AKL-I KEMAL, "Atatürk’ün Akıllı Projeleri, " C.2, İstanbul, 2012).

Türkiye yakın zamanlara kadar tarımsal üretim açısından dünyada kendi kendine yetebilen az sayıdaki ülkeden biriyken, bu gün ABD ve yerli işbirlikçilerinin çabalarıyla, Türkiye Güney Amerika’dan Mısır, Orta Avrupa’dan Angus ithal eden bir "bağımlı ülke" haline gelmiştir. Uyutma paketi çerçevesinde "tarım" ve "köycülük" gericilik olarak adlandırılır; insanların bu konularla uğraşmaması için gereken her şey yapılır. Hükümetlerin tarım politikaları kontrol edilerek, tarımı özendirecek adımlar engellenir. Çiftçi, muhtaç duruma düşürülür ve sonunda çiftçi/köylü, toprağını, köyünü, çiftini bırakarak büyük kentlere göç eder…. Bu aslında sonun başlangıcıdır…. Tarih çarkı geri çevrilmiş, o toplum yeniden en başa dönmüş, yaşamsal üretim etkinliğini terk ederek yeniden bir anlamda aycı ve toplayıcı olmuştur. Lütfen, büyük kentlere gelip yaşam savaşı veren köylü/çiftçi/kırsal insanını düşünün!!!

6. SANAL RAKAMLAR: ABD ve CIA, uyutma paketi çerçevesinde, Kredi derecelendirme kuruluşlarıyla ekonomileri istediği gibi yönlendirir. Somut verilerden, reel ekonomiden çok, rakamlara ve sanal ekonomiye önem verir. Borsa denilen "yalan dünyayı" parlatır. Gayri Safi Milli Hasıla, Enflasyon Oranları, Kalkınmışlık Düzeyi gibi kavramlarla toplumu uyutur. "Enflasyon rakamları tek haneye indi.", "Büyüme oranı arttı…", "Borsa tavan yaptı…" biçimindeki açıklamalar, İşsizliğin yüzde 20’lere yaklaştığı, insanların açlık sınırında yaşadığı bir ülkede hiçbir anlam ifade etmese de "uyutma paketini" hazırlayanların yarattıkları sanal dünya, insanları öylesine kuşatmıştır ki, cebinde beş parası olmayan insanlar bile neredeyse bütün tv’lerin alt yazı olarak akıttıkları Borsa rakamlarını takip etmekten kendilerini alamazlar; cebinde beş parası olmayan insanlar, cüzdanlarındaki, asgari ödemesi bile yapılmamış kredi kartlarına güvenerek alış veriş merkezlerinin yolunu tutmaktan kendilerini alamazlar!…. Çünkü "uyutma paketi" bu insanları çoktan etkisi altına almıştır….

Yoksa siz de CIA’ ve TAVİSTOCK’un uyuttuklarından mısınız? Uyanın artık!

Sinan MEYDAN

Yeşil Mumcu’nun evinde


• Bir adam eve geldi, “Olayı yapanı bulsak, sonra etrafından da birkaç kişi bulunsa yeter mi?” diye sordu.

• Gerçek adım Mahmut Yıldırım, gerçekler açığa çıksın!

Uğur Mumcu’nun aramızdan alınışından bu yana çocuklarıyla ile birlikte bir onurlu direnç simgesi oldu Güldal Mumcu. Acısını, “Adalet ve Demokrasi” haftaları ile birlikte toplumsal bilinci uyanık tutma eylemine dönüştürdü.

Son olarak Uğur Mumcu’nun öldürülüşünden bu yana yaşadıklarını bir kitapta topladı. Kitap, Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfı Yayınevi tarafından yayımlandı ve İstanbul Kitap Fuarı’nda okurun karşısına çıkacak. Bu iki günlük dizi, o kitabın özetinden oluşuyor. Okurlarımız; Güldal Mumcu’nun anılarını okurken görecekler ki, zaman yalnızca onun değil, hepimizin içinden geçmiş, ama geçip gitmemiş. Tortuları, tüm yoğunluğuyla yine gündemimizde.

• Uğur toprağa verildikten sonra çocuklara eğilip usulca, “Onu son yolculuğuna uğurlamaya gelen binlerce insan sizin acınızı paylaştı, sizde acı kalmadı artık” dedim.

Özge, bana döndü ve sordu: “Artık acı yok değil mi?”

“Evet, yok.”

• 25 Ocak 1993, Pazartesi, saat 02.30

Camın önünde bordo koltukta oturuyorum. Dışarıda yoğun bir sis var. Karşımda, Uğur’un her zaman oturduğu koltukta ablam oturuyor. Görünmeyen şehre bakıyorum. Az önce çocukların odalarını dolaştım. Uyumaları zor oldu. Özge’nin odasındayken bir bulutun da ardımdan benimle birlikte dolaştığını hissettim.

• 24 Ocak 1993, Pazar

Paltomu giydim. Mutfağa girdim, fırının saati 13.25’i gösteriyordu. Çizmelerimi zaten giymiştim. Vestiyerden çantamı aldım. Evin sokak kapısından çıkarken Özge’ye “Hoşça kal, kapıyı kimseye açma” dedim. Merdivenlerden hızla yukarı ve apartman kapısından dışarı çıktım. Yan apartmandan komşumuz İbrahim Bey arabasını yıkıyordu. Selamlaştık. Fakat kapının tam kapanmadığını fark ettim. Geri dönüp kapıyı çektim. Özge evde yalnızdı çünkü. Kapıyı çekerken sağ tarafımda gözümün ucuyla beyaz bir arabanın geçtiğini gördüm, döndüm, bir adım attım…

Büyük bir patlama oldu!

Bir adım daha attım. Bir patlama daha!

Geriye, eve doğru bir adım attım. Bir patlama daha!

Yer ayağımın altında üç kere sarsıldı.

• 27 Ocak, Çarşamba

Uğur toprağa verildikten sonra yok olmaya başlayan ince sisten sıyrılıp, hep birlikte arabaya doğru giderken, çocuklara eğilip usulca, “Bakın çocuklar, o bizim babamızdı. Ama aynı zamanda, onu son yolculuğuna uğurlamaya gelen bu binlerce insanın da yazarıydı. Onlar olaya sahip çıktılar ve bizi yalnız bırakmadılar. Hiç kimseye böyle bir sevgi nasip olmamıştır. Onlar bizim için de buradalar. Türkiye’nin her yerinden geldiler. Bugün, şimdi, burada, babanızla baş başa bırakalım onları, onu uğurlasınlar; sevgilerini sunsunlar, son görevlerini yapsınlar. Biz, daha sonra hep gelebiliriz. Ayrıca, hiç kimseye acısını paylaşmak için yüz binler gelmemiştir. Sizin acınızı paylaştılar, sizde acı kalmadı artık. Sizde sadece onun, babanızın onuru kaldı.”

Özge, bana döndü ve sordu: “Artık acı yok değil mi?”

“Evet, yok.”

• 28 Ocak, Perşembe

8 Ocak 1993 günü İsrail Büyükelçisi Uğur’u görüşmeye davet etti. Döndüğünde, sohbet ettiklerini, ne için çağırdığını tam anlamadığını, ama konuşmanın bir yerinde Büyükelçi’nin, “Öldürülmekten korkmuyor musunuz?” diye sorduğunu söyledi.

Bu arada Harp Akademileri Komutanlığı da basının sorunları konusunda bir konferans vermesi için davet etmişti. Uğur kabul etti ve bu konferans için bir süre çalıştı. 13 Ocak 1993 günü de konferans için İstanbul’a gitti. Gazeteci arkadaşı, Cumhuriyet’ten Ali Sirmen de dinleyiciler arasındaydı. Kurmay subaylar ayakta uzun uzun alkışlayınca, Sirmen, Uğur’a dönüp, “Seni sakıncalı piyade yapan ordu, şimdi ayakta alkışlıyor. Ne tuhaf!..” demiş.

Bu konferans, Uğur’un Türk Silahlı Kuvvetleri bünyesinde verdiği ilk konferanstı. Ama hayatının son konferansı olduğunu bilmiyorduk elbette.

Işık Kansu

Cumhuriyet

İllegal millet


Bu Meclisin partileri, Türk milletini yasadışı bir çocuk gibi beze sarıp cami duvarının dibine bırakmak için karanlığı bekliyorlar.

Ya Meclis, Türk milletini yasadışına sürecektir; ya da Türk milleti Meclisi yasadışı ilan edecektir.

CHP’ye, MHP’ye ve AKP içindeki yurtseverlere soruyoruz: Türk milletini yasadışına süren bir Anayasayı yasal kabul edecek misiniz?

Bu mecliste Türk milleti illegal, yani yasadışı duruma düşmüştür.

AKP, başından beri Türk’süz anayasa peşindedir:

(Milliyet, 28 Temmuz 2012)

Türk milleti kavramı, CHP’de sürekli kriz yaratmaktadır. Apaçık ortadadır, Kılıçdaroğlu AKP ile el ele Türk milletini anayasa dışına atma sevdasındadır. Bu amaçla yakın çevresini ikide bir öne sürmekte, ancak Partinin geleneksel birikimini karşısında bulmaktadır:

(Cumhuriyet, 11 Kasım 2012)

BDP, Türk milleti kavramıyla savaş halindedir.

MHP ise, Türk milletini yasadışı gören bir anayasa girişimine kendisini zincirlemiştir. Türk milletinin anayasa dışına sürüleceğini bile bile, Yeni Anayasa girişimini yasal kabul etmektedir.

Cami duvarına bırakılan millet!

Bu meclisin partileri, Türk milletini yasadışı bir çocuk gibi beze sarıp cami duvarının dibine bırakmak için karanlığı bekliyorlar.

Milletin bir bölümü, durumun farkında değil gibidir; biraz da olayı şaka sanmaktadır.

Milletin uyanan kesimleri ise, Ulus Meydanı ve Tandoğan’da ayaklanmıştır.

Millet’le cepheleşen “Millet” Meclisi

Bugün Türkiye’deki cepheleşme, Türk milletini yasadışı ilan eden küresel merkez ve işbirlikçi ile Türk milleti arasındadır.

İlginç olan, Türkiye Büyük Millet Meclisi adını taşıyan yasama organı, bugün kendi adındaki Millet’le karşı karşıyadır.

Bu çarpışma bir bakıma meclisin yasallığı ile milletin yasallığı arasındadır.

Ya meclis, Türk milletini yasadışına sürecektir; ya da Türk milleti meclisi yasadışı ilan edecektir.

Yeni Anayasa girişimini “yasal” sayanlar, aslında Türk milletini yasadışına atma girişimine alet olduklarının farkındalar mı?

Meclisi yasadışı konuma düşüren süreç

Yeni Anayasa girişiminin kendisi Anayasa ihlalidir. Bu meclis anayasa yapamaz; ancak anayasada değişiklik yapabilir. Bu görüş, gerçi AKP-CHP-MHP-BDP koalisyonu tarafından reddedilmiştir ve yasadışı bir Anayasa Uzlaşma Komisyonu masası çevresinde birleşmişlerdir. Ancak şimdi Anayasa yapma usulünün ötesinde, meclisi yasadışı konuma düşüren bir sürece girmişlerdir.

Türk milletsiz anayasa yasadışı olur

İşçi Partisi olarak, açıkça ve vurgulayarak belirtelim. Türk milletini yasadışı ilan eden bir meclisin kendisi yasadışı olur. Yaptığı anayasa iki kez yasadışıdır.

O nedenle Türk milletini anayasadan çıkarmak, herhangi bir tercih değildir. Böyle bir girişim, meclisi hem tarihin, hem de hukukun dışına düşürür.

Herkesce dünya tarihinin en önemli etkenlerinden biri sayılan Türk milleti, üç-beş kendini bilmezin parmak kaldırmasıyla ortadan kalkmaz.

Böyle bir yasama faaliyeti, hukuken de geçersizdir.

Türk milleti olmazsa Türkiye olmaz

Bunu bugünden açık seçik ortaya koymak durumundayız. Çünkü girişim, Türkiye Cumhuriyeti devletini temelden çökertmeye ve Türkiye’yi dağıtmaya yöneliktir.

Türk milleti olmazsa, Türkiye de olmaz. Devletin insan unsuru, vatandaş kalabalığı değil millettir.

Soruyoruz

CHP’ye, MHP’ye ve AKP içindeki yurtseverlere soruyoruz: Türk milletini yasadışına süren bir Anayasayı yasal kabul edecek misiniz?

İş bitirildikten sonra sahte gösterilerle milleti aldatamazsınız!

İllegal millet: Devrimci millet

Herkes şunu çok iyi bilsin: İllegal millet, devrimci millettir.

Emperyalistler, iki yüzyıldır Türk milletinin yasallığını bir türlü kabul edemediler. Lozan’da istemeye istemeye, silah zoruyla attılar o imzaları.

1980’lerde yeniden “Türk milleti yapaydır” teorileri sürdüler piyasaya.

Bu Yeni Anayasa girişimi, küresel bir dayatmadır Türk milletine. Ve meclisteki partiler, o küresel dayatmanın piyonları konumundadırlar.

Türk milletini illegal ila etmeye kalkanlar, cevabını devrimle alacaklardır.

19 Mayıs, 29 Ekim ve en son 10 Kasım; “Millet Atasına koşuyor” falan diye kendinizi kandırmayın!

İllegal ila ettiğiniz Türk milleti devrime yürüyor, bunu göreceksiniz!

Doğu Perinçek

Aydınlık

TÜNAY SÜER : Ey AKP iktidarı, Kürtçe hukuk dilini nasıl yaratacaksınız?


Başbakan Erdoğan açlık grevi yapanlara sözde verip veriştiriyor, “Devam etsinler” diyor. Beş BDP li milletvekilinin açlık grevine başlayacaklarını açıklamalarından sonra da “bazılarının diyete ihtiyacı vardı” diyerek adeta alay ediyor.

Bağırıp çağırarak, bazen aşağılayarak güya sert tepki gösteriyor ama öte yandan bal gibi de PKK nın istediklerini yapıyor.

Açlık grevi yapanların talepleri arasında bulunan” Mahkemede Kürtçe savunma” olarak tanınan yasa tasarı TBMM İnsan Hakları Komisyonu’ndan geçiveriyor. Eee ! Sayın başbakan ne oluyor?

*****

İşçi Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek Silivri’den hukuk dersi veriyor.

Kürtçe savunma hakkı talebi aslında Kürtçe yargı talebidir. Ceza yargısında Kürtçe savunma hakkı tanıdığınız yurttaşa Ticaret veya Şirketler veya Borçlar hukukuyla ilgili davalarda aynı hakkı tanımanız tutarlılık gereğidir. Ne var ki, Ceza Hukukunda veya Ticaret Hukukunda kullanabileceğiniz Kürtçe ( yâda Zazaca ) hukuk dili yok. Kürtçe tek bir hukuk kitabı yok ve PKK da bütün yargılamalarını Türkçe yapıyor.

Peki, Kürtçe savunma hakkını yasallaştırmaya kalkıştığınıza göre, ey AKP iktidarı, Kürtçe hukuk dilini nasıl yaratacaksınız? Diye soruyor.(16.Kasım.2012 Avrupa’da hukuk dili niçin Latince kökenli—Aydınlık Gazetesi)

Sn. Perinçek çok önemli bir konuyu ele almış. Sahi, Kürtçe hukuk dili nasıl yaratılacak? İnsan bayağı düşünüyor.

Fazla düşünmeyelim diyorum zira ilkleri yapan AKP bir bakarız sabaha karşı Kürtçe hukuk kitabı çıkartıvermiş!

Şaka bir yana, başbakanın BDP ye ve açlık grevinde olanlara çatmaları hepsi blöf. Zira “anadilde Savunma “konusunun AKP kongresinde dağıtılan kitapçıkta olduğunu biliyoruz.

*****

Adalet Bakanlığı,2 Kasım’da 67 ceza infaz kurumunda açlık grevi eylemi yapan 682 hükümlüye düzenli olarak tuz, bal, limon, şeker ve vitamin verildiğini, her gün düzenli olarak doktor tarafından kontrol edildiğini açıklamıştı..

TBMM İnsan Hakları Komisyonu üyeleri Bolu F tipi cezaevinde, açlık grevine katılan PKK’lılar ile görüştüklerinde, bir tutuklunun 53 gün önce başlattığı eylemden sonra iki kilo şişmanladığını belirlediler.

Kantin alışveriş listesinde yapılan incelemede ise açlık grevindeki bazı hükümlülerin domates, salatalık, yoğurt, kuru kayısı, peynir, balık, konserve, meyve, bisküvi, çikolata gibi katı gıdalar aldıkları, eylemcilerle aynı koğuşta kalan diğer hükümlülerin alışveriş listesinin de oldukça uzun ve çoğunun aynı kiloda olduğu da görülmüş.

Bu nasıl bir açlık grevidir anlayamıyorum!

*****

Yollara mayın döşeyip askerlerimizi şehit eden, canlı bombalar ile binlerce masum insanın ölümüne neden olan PKK ‘ın ölüm oruçları da oyun içinde oyun gibidir. Maalesef birileri ortaya çıkıp;

Kendilerine insan diyen (!) herkesi açlık grevindeki arkadaşları için dayanışmaya çağırıyor. Grevi bitirecek olan tek merciin hükümet, olduğunu, arkadaşlarının haklı (!) isteklerini kabul etmelerini ve bu greve son vermelerini istiyorlar. Trajik komik çağırılar yapıyorlar. Barışın gelmesi için mutlaka istekleri karşılanmalıymış. Kaç Kürt öldüğünde dikkat çekilecekmiş Bütün partiler bunu istemeliymiş filan falan.

Yandaşları anlayabilirim hani şu aydın geçinen, sanatçı geçinen aydınlardan bahsediyorum.

Ya Atatürkçü geçinenlere ne demeli? Yahu bunlar daha birkaç gün önce helikopterimizi düşürerek 17 askerimizi öldürdüler. Yıllardır bangır bangır bağırıp tehditlerle özerk Kürdistan kurulacak başkenti Diyarbakır olacak diyen hainlerin bir çeşit sözcüleri nasıl olabilirsiniz?

Türkiye’yi parçalamak isteyen emperyalizmin uşakları ile işbirliği değil midir bu?

Amaçları kamuoyu yaratmak ve kanlı elleriyle masumu, haksızlığa uğramışlığı oynayarak Kürdistanı kurmak..

Yoksulluktan, açlıktan ölen yüzlerce insanımız var bizim, gazilerimizin hali ortada, bu vatan uğruna şehit düşmüş çocuklarımızın yoksul aileleri var. Biraz vicdanlarınız varsa onları düşünün ey Allah’ın gafilleri.

*****

Olmadı Hüseyin Aygün, yine olmadı.

Başbakan Erdoğan, CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun ne kendi kişisel tarihini ne de CHP’nin tarihini konuşamayacağını belirterek, her ikisinde de Dersim olduğunu ve Dersim’le yüzleşmek zorunda olduğunu ifade etti.

(Derdi, dini imanı Kılıçdaroğlu ve CHP oldu başbakanın. CHP ile yatıyor CHP ile kalkıyor).

Tabi o sözlere çok bozulduk. Bu kadar da olmaz dedik.

Yetmedi yine konuştu.

Kılıçdaroğlu’nun zalim CHP ile mazlum Dersim arasında bir tercih yapmak zorunda olduğunu ama bunu yapamadığını ifade ederek ”Asıl patolojik vaka budur. CHP Genel Başkanı, Dersim’le CHP arasında bir reddi miras tercihi yapmak zorunda kalmış ve Dersim’i reddetmiştir. Onu unutmuştur ama ondan da devamlı geçinmektedir” diye konuştu.

( İdamı övüyor mu yoksa yeriyor mu belli değil.)

“Büyük bir vakarla! İpe götürülürken Seyit Rıza şunu söylemiştir; ‘Evladı Kerbelayık. Bihatayık. Ayıptır, günahtır, cinayettir’. Seyit Rıza idamından 70 yıl sonra bile hatırlanırken o dönem zalimlerle işbirliği yapan Seyit Rıza’nın kardeşinin oğlunu hiç kimse hatırlamıyor. CHP Genel Başkanı bir Seyit Rıza olmak yerine, Seyit Rıza’nın en azından izinden gitmek yerine işte o işbirlikçilerle hareket etmeyi, Dersim’in üzerine örtmeyi tercih etmiştir. “Diyorsun.

Sana ne be başbakan, sana ne..

Sen AKP li misin yoksa CHP limisin? Bırak onu CHP liler düşünsün. Tasası seni mi tutuyor?

Her neyse, Sn. Kılıçdaroğlundan bu sözlere sert bir yanıt beklerken kafamıza taş düştü sanki.

Dersim İsyanı lideri Seyit Rıza ve arkadaşlarının idam edildiği Elazığ’daki Buğday Meydanı’nda anma programı düzenledi. ”Seyit Rıza ve arkadaşlarının itibarlarının iadesini” öngören kanun teklifi hazırlayan CHP Tunceli Milletvekili Hüseyin Aygün oradaydı. Gazetecilere yaptığı açıklamada;

Biz bugün 75 yıl evvel idam edilen 7 kişinin masumiyetini dile getiriyoruz. İdam kuşkusuz Kürt sorununun çözümü değil. Seyit Rızaların asılması da Dersim trajedisini asla çözmedi, tarih haline getirmedi. Bugün Seyit Rızaların torunları olarak buradayız ve bu acıyı 3 çeyrek yüzyıl sonra olsa da bütün dünyaya ilan ediyoruz. Dolayısıyla ne Kürt sorununun çözümü için idama ihtiyaç var, ne de şiddet dalgasının, şiddet sarmalının sürmesini istiyoruz” diye konuştu. (Şiddeti biz mi yoksa PKK mı yapıyor?)

O yıllarda adı Dersim olan Tunceli ‘de neler olduğunu isyancıların neler yaptıklarını daha önceleri yazdığım için tekrarlamıyorum.

Dersim katliamının sorumlusu CHP’dir.

Aleviler, Atatürk’le Hazreti Ali’nin fotoğraflarını yan yana asıp kendini kandırmasın.

“Ulusalcı-kafatasçı kişiler”

“PKK’lılar iyi çocuklar, genç arkadaşlar” dedin ama yettin Hüseyin Aygün, lütfen artık ya Dersimli ol ya da Tunçelli…

Tünay SÜER / KEMALİSTLER.ORG

İSTİHBARAT ALANI

Sınırsız, Seçkin, Sansürsüz, Kemalist Haber Blogu

Derin İstihbarat

strateji, güvenlik, araştırma, istihbarat, komplo teorileri, mizah, teknoloji, mk ultra, nwo

İSTİHBARAT

Şifresiz Yayın!

%d blogcu bunu beğendi: